• Haksızlık etme
    Diyorum kendime;
    Onurlandırıldın da,
    Kınandın da sen.
    Kendini kül dolu
    Bir küpe gömdün.
    Tersyüz ettin
    Sevgini eskidikçe.

    Güzel günler yaşadın.
    Çiçeklerin oldu,
    Bir evin örneğin;
    Güneş gören,
    Dağlara dönük balkonu.
    İşte bu yüzden
    Ağlarım ben
    Kestaneler çatlarken.

    Sabahın buğusu
    Gözlerimi yaşartıyor,
    Boynuma dolanıyor
    Akşam zinciri.
    Dağlardır beni avutan.
    Söyleyin bana
    Gözünüzü kırpmadan;
    Sizce dönek midir zaman?

    Eşkıyalar dağları
    Anlayamazlar.
    Çünkü suçtur onları
    Dağlara çıkartan.
    Darasıdır suç oysa
    Yaşadığımız dünyanın.
    Dağlar sizi
    Pekmez ile kararım.

    ‘Öyle yaralıyım ki;
    Ölmem ben artık.’
    Ölmem ya kanarım,
    Kanarım seve seve.
    Haksızlık etmem
    Suya ekmeğe
    Hiç bir anahtar
    Dönmese de kilidimde.

    Bekliyorum kaç zamandır;
    Uykusuzum, sabırsızım.
    Başımı acıtıyor
    Geceleri yastığım.
    Dilim kurumuş
    Bir su yatağı,
    Katı sözcüklerle
    Dolu tozlu ağzım.

    Bakıyorum eski
    Fotoğraflara.
    Hafız Burhan dinliyorum
    Taş plaklardan.
    Bir pencere çarpıyor
    Viran yüreğimde,
    Sıvalar dökülüyor
    Pervazından.

    Dörtnal giden
    Ürkek bir attan
    Düşüyorum de sanki,
    Takılı kalıyor
    Ayağım üzengiye.
    Sürükleniyorum
    Sırtüstü
    Çalılar, dikenler içinde.

    Mevsim kışa dönüyor,
    Hızar sesleri geliyor
    Dört bir yandan.
    Odun taşıyor
    Yorgun kamyonlar.
    Kuşlar da gitti.
    Çiçekler gelecek bahara
    Tohum saçıyor.

    Ey benim umudumu
    Bölük bölük
    Eden hızarlar,
    Bu yıl da
    Kalıcıyım burda
    Verilmiş sözüm var.
    Bensiz yapamaz
    Lapa olur pirinç kar.

    Elimden tutmuş
    Sevecen gençliğim,
    Buzdan bir yolda
    Düşe kalka
    Yürümeyi öğretiyor
    Yeniden bana.
    Geçmiş deyince
    Sen geliyorsun aklıma.

    Sahi sen yaşadın mı;
    Var mıydın acaba?
    Yaşadık mı seninle
    Aynı zaman parçasında?
    Ama ellerin aklımda.
    İri gözlerin,
    Sıcaklığın geceler boyu
    Ve aklığın aklımda.

    Senin ağzın tarçın kokardı,
    Benimki karanfil.
    Birbirine karışırdı
    Soluklarımız.
    Tek başınayız şimdi ikimiz.
    Bende karanfil,
    Sende tarçın kokusu
    Yapayalnız, kimsesiz.

    Ben seni yalansız
    Bahar gibi sevdim.
    Sevgi adınaydı
    Milis beraberliğimiz.
    Sabahtan akşama
    Günü tarar örerdik
    Ve kedileri
    İkimizde çok severdik.

    İkimiz de yıldız düşkünü;
    Bakmaya doyamazdık
    Gökyüzüne.
    Koynunda terli ferman
    Bir atlı geçerdi
    Samanyolundan,
    Kimsenin göremediği
    Kibrit çakımı bir an.

    Hiç unutmam;
    Adına sikke bastırırdı
    Aşk o zaman.
    Yani ay doğardı
    Tepelerin ardından.
    Güzel günlerimiz oldu,
    Gecelerimiz
    İpek ve kılabtan.

    Omuzunda uzun saplı
    Eğri tırpan
    Ot biçmeye gidiyor
    Avurtları çökük
    Bir gölge adam.
    Karalar giyinmiş,
    Ölüm simgesi gibi
    Geçiyor sokaktan.

    Kulaklarım uğulduyor,
    Yapılar eğiliyor,
    Çinko damlar
    Daraltıyor gökyüzünü
    Alaca bir bulut
    Geliyor üstüme
    Yuvarlana yuvarlana
    Kurşundan bir köpekle.

    Haksızlık etme
    Diyorum kendime.
    Kılavuzun oldu rüzgar,
    Su gibi dostun.
    Eğer dumanlıysa
    Kavruk dağlar;
    Bil ki gülün ahı,
    Hançerin sapı var.

    Ey benim umudumu
    Bölük bölük
    Eden hızarlar,
    Oluklu hançer,
    Güle narh koyanlar;
    Şahmaranın başı için
    Payınıza düşen ne?
    Bir gün sorarlar.

    Metin Altıok
  • Allah ilmi sadece sevdiğine,
    hali sevdiğine ve sevmediğine verir.
    Çünkü ilim sabit, hal gidicidir.
    { Muhyiddin İbn Arabi (ks) }

    Sofilere sohbet gerek
    Ahilere ahret gerek
    Mecnunlara Leyla gerek
    Bana Seni gerek Seni
    { Yunus Emre (ks) }

    Bilgi olarak varlığı ihata ettim, bizim için yoktur Kalbimizde Allah'tan başkasına dair bilgi Bilmeyen insanlar benim sevgimi takip etse bile Sana hakikatlerin mahiyetinden sormazlar.
    { Muhyiddin ibn Arabi (ks) }

    Şayet kul ahlâk-ı hamidenin mertebelerini bir bir güzel ahlâkla kat ederse, Allah'ın onu koruduğunu şöyle tefekkür etmeli.
    1. Sabır ile telaşlanmaktan,
    2. Şükürle nankörlük etmekten,
    3. Adil olmakla zülüm işlemekten,
    4. Uyanmakla uyuya kalmaktan,
    5. Hatırlamakla unutmaktan,
    6. Dikkatli olmakla gaflette bulunmaktan,
    7. Ayıklıkla sarhoşluktan,
    8. Ümid var olmakla umidsizlikten,
    9. Güleryüzlü ve geniş olmakla ekşi suratlı ve sıkıntılı olmaktan,
    10. Cömert olmakla varlık kölesi olmaktan,
    11. Unsiyetle heybetten,
    12. Cemali temaşa ile Celalden,
    13. Mutedil olmakla Cemala takılı kalmaktan,
    14. Visalle arzularla yetinmekten,
    15. Hatalardan geri dönmekle yerinde kalmaktan hep Allah'ın onu koruduğunu mülâhaza etmeli
    { Muhyiddin İbn Arabi (ks) }

    İlim ilim bilmektir
    İlim kendin bilmektir
    Sen kendini bilmezsin
    Ya nice okumaktır
    { Yunus Emre (ks) }

    İnsan, hayret edilecek şekilde bir varlıktır.
    Hilafete liyakat peydan eylemiş; emanet ağırlığını dahi yüklenmiştir.
    Sana anlatılacak olan, insanın duyulmamış hususiyetlerini dinle...
    İnsan muamelesi, o mertebeye ulaşmıstır ki; onun için, mücerred ehadiyet aynalığı hasıl
    olmuştur. Boylece de, Zat-ı Ehadiyete bir zuhur mahalli oluyor.
    Hem de, sıfatların ve şuunatın iktiranı olmadan...
    Halbuki Hazreti Zat, butun vakitlerde sıfatları ve şuunatı özünde toplamaktadır. Asla
    aralarında ayrılmak yoktur. Hem de vakitlerin hiçbirinde...
    Üstte anlatılan cümlenin daha açık manası şoyledir:
    İnsan-ı kamil, Yuce Mukaddes Hazret-i Zat'tan gayrının esaretinden halas olduğu zaman;
    onun için Zat-ı Ehadiyet ile alaka meydana gelir.
    Bu durumda; sıfatlardan, şuundan hiçbir seyin mulahazası, nazara alınması, maksud ve matlub olması onun için yoktur.
    “İnsan sevdiği ile beraberdir.”
    { İmam-ı Rabbani (ks) }

    İrfan sahibi ve bilgi sahibi olan, bütün gücünü Hakk’a yakın olmaya harcar. Âhirete geçmeden önce Hak yakınlığını burada bulmayı arzular. Gayretini bu yolda harcar.
    Hak yakınlığı bulunduğu an, kalp yolculuğu biter. Ondan öte yol yoktur. Sır âleminin yürüyüşü de sona erer...
    { Abdulkadir Geylani (ks) }

    Âşık ile ma’şûk hoştur; onların arasında tam bir teklifsizlik vardır.
    { Mevlana Celaleddin-i Rumi (ks) }

    “..Allah, her zaman beni kutlayın, beni kutlayın! da demez.
    Çünkü bunlar hayret ve taaccub ifade edensözlerdir.
    Hak nasıl olur da hayret ve taaccub beyan eder?
    Eğer kuluna ait bir ilgi dolayısıyle
    taaccup ifade eden subhan kelimesini kullanırsa doğru olabilir..”
    { Sems-i Tebrizi (ks) }

    "..Yavrum, hâl hâsıl olmasını istemek, hâlleri veren sevgili olduğu içindir. Onun sevgisi var ise, hâl olsa da, olmasa da birdir.."
    { İmam-ı Rabbani (ks) }

    Seven bir iddia sahibidir ve bu nedenle sınanmaya müstahaktır. Muhabbet iddiası olmasaydı, yükümlülük gerçekleşmezdi. Muhabbet olmasaydı sevilen el-Latif' ten bir karşılık talep etmezdik ; dilerse vuslat, dilerse ayrılık olur !
    Bir kişi O'nu sevdiğini iddia ederse el-Latif kendisini sınar.
    { Muhyiddin İbn Arabi (ks) }

    Aciz, zayıf ve muhtaç bir kul olarak, seni sevmemde yadırganacak hiçbir şey yok. Şaşılacak şudur ki, Padişah ve hiçbir şeye muhtaç olmayan bir Gani'yken sen beni seviyorsun!
    { Bayezıd-ı Bestami (ks) }

    "..O olmasaydı biz olmazdık. Ama bizim olmamamız yüce Allah’ınolmamasını gerektirmez.."
    { Muhyiddin İbn Arabi (ks) }

    "..Hallerin lezzetlerinden kaçın.."
    { Muhyiddin İbn Arabi (ks) }

    Senin yanında âşıklar kanatlanır uçarlar, Gözlerinden ciğer kanı saçarlar.
    Ben senin kapında toprak gibi oturmuşum. Yoksa başkaları rüzgâr gibi gelipgeçerler.
    { Şems-i Tebrizi (ks) }

    “Allah yücedir.” Sonsuz yücelik ve azamet sahibidir.
    Öyle ki yüceliğinin ve azametinin ölçüsünü bilmek, bir ölçüyle sınırlandırmak mümkün değildir. Mülkünde işini bozacak kimse yoktur. O her şeyden yücedir, mülkünde iradesi ve
    kudreti doğrultusunda tasarrufta bulunur. Kimse O’nun adaletini de etkisizkılamaz.
    O her şeye hakkını, hikmeti doğrultusunda eksiksiz verir. “Acele etme…” zevkinson sınırına ulaşmak maksadıyla heyecanla uyanan şevkten dolayı ledünni ilmi cem mahzeninden almak için acele etme. “Önce…” onun sana varit olmasına hükmedilmesinden ve sana
    ulaşmasından önce acele etme. Çünkü ilim ve hikmetin nüzulü, senin kabiliyet açısından kaydettiğin yükseliş mertebelerinin terettübüne bağlıdır. İstemekte, feyizlenme hususunda aşırı talepkâr olma. Çünkü feyiz tükenmez. Arınma, yükseliş ve güzelliklerle bezenme hususunda artış kaydetmek suretiyle feyizde artışı talep et. Daha fazlasını istemek, ancak hal duasıyla ve istidat diliyle olur; kabul imkânı oluşmadan bir an önce istemekle, talep etmekle olmaz. Her öğrendiğin, bildiğin şeyle birlikte,
    ondan daha yüce ve daha gizli olanını kabul etme yeteneğin artar. Adem (a.s) kıssası ve bu kıssanıntevili daha önce birkaç kere geçti. “Şimdi burada senin için ne acıkmak vardır, ne de çıplak kalmak.” Çünkü ruhani âlemde maddi giysilerden arınma esnasında zıtların çatışması söz konusu olamaz. Aynı şekilde, fesada yol açan bezenme de gerçekleşmez. Bilakis nefis, tükenmesinden ve yok olmasından endişe duymadan, emin olarak maksadın gerçekleşmiş olmasıyla lezzet alır.
    { Abdürrezzak Kâşani (ks) }

    "..talipleri sa’yi sülûke tergib etmelidir. Yalnız kendi müşahedeleriyle hareket ettirmemelidir. İsm u resm ve nuru bir kerre görmeleriyle menzili âhire geçirmemelidir. Ta ki olduğu menzilin zevk
    ve hali zuhur etmeyince.."
    { Hasan Sezai (ks) }

    İlâhî duygularda kalbin sakin olması lazımdır.
    Elde edilmesi gereken en üstün şey, kalbin sakin olmasıdır.
    Kalbe sükûn hâli yerleşmesi için,
    nefsin sabırlı ve şahsî şeylerin yok olması lazımdır. Bu olunca kalp, Hak yakınlığı ile dirilir.
    { Abdulkadir Geylani (ks) }

    Ey evlat!
    Gücün yettiği kadar duyduğun mânevi zevki sakla; güçlü olursan bunu yap. Duygulara alt olursan mazur sayılırsın. Sevgi, perde ve örtüleri harap eder, haya duvarını yıkar, vücut yapısını bozar, halkı görmeyi yok eder. Halk sevgisi kalpten zorla çıkarılmalıdır. Hak sevgisini kalbine yerleştiren, o sevginin mağlûbudur. O sevgi ayağından çıkan tozu sürme yap, gözüne çek. Bu sayede her gördüğün şeye, içinden kopup gelen her duyguya: “Bu nefisten geliyor, bu kalpten geliyor, bu halktan geliyor ve bu da Hak'tan geliyor” diyebilirsin..
    { Abdulkadir Geylani (ks) }

    Asığın sevgisi, Sevgilinin ihsanıyla, iyilikleriyle artmamalı, Sevgilinin cefalarıyla de azalmamalıdır.
    { Muhyiddin İbn Arabi (ks) }

    " Muhabbetin alameti, emir ve yasaklarında , sevinçte, nahoş bulunan durumlarda, zararda ve mutlulukta sevilene uymaktır. Sevginin delili , ihsan eden ve lütfeden Allah'a hamdolsun
    ifadesidir. Buna mukabil sevilmenin delili de ' Her durumda Allah'a hamdolsun ' demektir.
    Hz. Peygamber sevinçli durumlarda şöyle derdi : ' Nimet veren ve ihsan eden Allah'a hamdolsun '. Sıkıntı anında şöyle derdi : ' Her durumda Allah'a hamdolsun ' . “
    { Muhyiddin İbn Arabi (ks) }

    "..Tecellilerin telvinatı, sıfatlardan ve şunaattan haber verir. Hazret-i Zat telvinattan münezzeh ve müberradır. Orada kapanma mecali de yoktur.."
    { İmam-ı Rabbani (ks) }

    "..en garip işlerden birisi Hakkın insan vasıtasıyla gizlenmesi ve artık görülmeyişidir. Bilinmek için de insan vasıtasıyla zuhur eder ve böylece bilinir. Bu sayede insan perde olma
    halini ve zuhuru kendinde toplar: insan izhar eden-gizleyen, keskin-kör kılıçtır. Hak bu durumu ondan görür, çünkü bu özellikte onu yaratmıştır. İnsan da kendinden bunu görür,
    çünkü kendinden habersizkalmaz.
    Aynı zamanda insan kendisine ulaşılamayacağını bildiği şeye ulaşmak isteyendir. Öyleyse insan, kendisinden gerçekleşmesini irade etmediği bir fiili bir kimseye emrederken Hak gibidir. Bu durumda Hak, Müriddir ve değildir. Öyleyse Hak bizim gözlerimizin sedefi olmasaydı, biz O'nu bilmenin sedefiolmazdık.
    Sedefte inci oluşur. Öyleyse inci ve sedef varlıkta oluşurlar ve varlık O'ndan başkası değildir. Fakatbu durum bize gizli kalmıştır. Bu gizlenme bir koruma gİzlenmesidir. Sonra bizi izhar etmiş ve bize bizimle tanınmıştır. Allah bizi kendisini tanımak üzere bize yönlendirmiştir. Biz kendimizi tanıyınca, kendisini bilmeye perde olduk. Öyleyse iş inciyi örten sedefin dışına
    çıkmamış olsa bile zaman zaman çıkar.."
    { Muhyiddin İbn Arabi (ks) }

    "..Bir kimse, "bana tecellî ettikten sonra benden gizlendi" diyorsa, ona kesinlikle tecellî etmemiştir.."
    ...

    "..Hakk'ı bir kayd ile bağlamayıp O'na mutlak olarak iman eden kimse, O'nun her bir surette değişik bir tecelli gösterdiğini inkar etmeyip gerçekler.
    O kimse, Hakk'ın bitmez tükenmez tecellilerindeki suretlerini yine Hakk'tan bilir.."
    { Muhyiddin İbn Arabi (ks) }

    Başka aşıkların aşkı halden hale inkılap eder.
    Benim aşkım ve benim maşukumun ise zeval ve intikali yoktur.
    { Mevlana Celaleddin-i Rumi (ks) }

    Et-Telvin: Kulun hallerinde intikal edişi. Bir coğuna gore bu eksik bir makamdır.
    Bize gore makamların en mukemmelidir. Kulun bu makamdaki hali yuce Allah'ın şu sözunde işaret ettiği hal gibidir: "Kulle yevmin huve fi şe'n: O her gün yaratma halindedir."
    ...
    Değişme ve başkalaşma Hakkın varlığında
    görülen suretlerde ortaya çıkar. Hak üzerinde bulunduğu durumdan değişmemiş ve
    başkalaşmamıştır.
    { Muhyiddin İbn Arabi (ks) }

    Hak bir gönül verdi bana,
    Ha demeden hayran olur.
    { Yunus Emre (ks) }

    Hal güzel bir gelinin cilvesidir; makam ise o gelinle halvet olup vuslatına erişmektir.
    Gelinin cilvesini padişahta görür, başkaları da. Fakat onunla vuslat ancak aziz padişaha mahsustur. Gelin, havassa da cilve eder, avama da. Ama onunla halvete giren ancak padişahtır.
    Sufiler içinde hal ehli çoktur, fakat aralarında makam sahibi nadirdir.
    { Mevlana Celaleddin-i Rumi (ks) }

    Ciğeri yakan düşünceden, gözüme uyku girmedi, acabâ o sevgilim, geceyi kiminle geçirdi?
    { İmam-ı Rabbani (ks) }

    Aşk, âşık ve mâşuk arasında bir perdedir. Âşık, aşktan fena bulduğu zaman sevgiliye kavuşur.
    { Mahbubi Subhani Abdulkadir Geylani (ks) }

    "..Bilmiyenler, tanıyamaz bileni, o hâlde, sözü kısa kesmeli.."
    { İmam-ı Rabbani (ks) }

    "Allah'a yemin ederim ki, biz yalnız aşk ile de kanaat etmeyiz, aşkı da yeter bulmayız."
    { Mevlana Celaleddin-i Rumi (ks) }

    Aşk yolunda yürür, yol alırsan bilirsin, anlarsın ki, bu dünyada gördügümüz bubağlardan, bu gül bahçelerinden başka bağlar, başka gül bahçeleri de vardır.
    Gönül ansızın beni aldı, o tanınmıs aşk otağına götürdü. Ben, aşk otağındaki sultanın yüzünü görünce kendimden geçtim. Gonül de bir başka şekilde kendinden geçti.
    { Mevlana Celaleddin-i Rumi (ks) }

    “..Gönüller alan o büyük, o eşsiz varlığın yakınlığı, sanmam ki canda bile bulunsun.
    O bize canımızdan daha yakındır.."
    { Mevlana Celaleddin-i Rumi (ks) }

    Aslında aşk, bir perdedir. Var olan, diri olan ancak Sevgilidir. Aşık ise bir ölüdür, var gibi görünen bir yoktur.
    { Mevlana Celaleddin-i Rumi (ks) }

    "..İlk basamak, İslam’dır. İslam, boyun eğmek demektir. Son basamak ise, yükselişte fenâ (beşeri özelliklerin silinmesi), çıkışta ise bekâ’dır (Hakka ait özelliklerle bezenmek). Bunların arasındaise, diğer basamaklar vardır. Bunlar iman, ihsan, bilgi, takdis, tenzih, zenginlik, yoksunluk, horluk, izzet, değişme, değişmede temkin -çıkarken- fenâ, - mertebeye girmek söz konusuysa- bekâ’dır. Son dereceye varıncaya kadar, herhangi bir dereceden çıkarken, tecelli ilimleri kişinin zahirinde arttığı ölçüde batınından eksilir.
    Mertebeden çıkanlardan isen ve son basamağa ulaşırsan, Hak senin değerine göre zahirine bizzat zuhur eder ve yaratıkları içinde Hakkın mazharı olursun. Bâtınında ise, O’ndan asla bir şey kalmaz ve bâtının tecellileri bir anda senden silinir. Hak seni katına girmeye davet ederse,
    bu davet sana bâtınında tecelli ettiği ilk tecellidir. Söz konusu tecelli, zahirinde eksildiği ölçüde, bâtınında gerçekleşir. En sonunda, son dereceye ulaşırsın. Son dereceye ulaştığında,
    Hak zatıyla bâtınına zuhur eder ve artık zâhirinde tecelli kalmaz. Bunun nedeni, kul ve
    Rabden her birinin kendisine özgü varlığının yetkinliğindebulunmasıdır. Binaenaleyh söz konusu artış ve eksilişe rağmen, kul her zaman kul, Rab her zaman Rab’dir.."
    { Muhyiddin İbn Arabi (ks) }

    "..Ariflerin aşkına gelince, görünüşte o aşkın bir izi, bir eseri yoktur. Çünkü marifet, sadece arif âşıklara verilen ve sadece onların bildiği sır gereğince, tabii sevginin izlerini siler süpürür. Arif olan âşık dirikalır, ölmez. Mücerret bir ruhtur o. Ârifin taşıdığı aşktan tabiatın bir haberi yoktur. Aşkı ilahi aşktır, rabbani şevktir. Allah’ın “Kuddus” ismiyle güçlenmiştir. Duyulur (duyularla kavranır) sözlerin tesirlerinden güvencededir.."

    "..Ruhani sevgi, ilahi sevgiyle tabii sevgi arasında bir noktadadır. İlahi sevgi, varlıkta değişmez olarak kalır, fakat âşıktaki tabii sevgiden dolayı bu durum, onun üzerinde değişikliğe neden olabilir, böyle olmakla birlikte onu “fena” haline ulaştıramaz. Çünkü “fena” hali daima tabii sevgi yönündengelir.
    Varlığın “beka” hali ise ilahi sevgi yönünden gelir.."

    "..İlahi sevgiye tutulan âşık; cisimsiz bir ruhtur, tabii sevgiye tutulan âşık ruhsuz bir cisimdir. Ruhani sevgiye tutulan âşık ise; hem cismi hem ruhu olan bir varlıktır. Öyleyse tabii, unsûrî aşka tutulan âşık kendisini değişikliğe uğramaktan koruyacak bir ruha sahip değildir. Bu nedenle sevgiye dair sözler, tabii aşka tutulan birini etkileyecektir, fakat ilahi aşka tutulan aşığı etkilemeyecektir. Ruhani aşka tutulanaşığı ise biraz etkileyecektir.."
    { Muhyiddin İbn Arabi (ks) }

    Vuslatta delil ve alamet olur mu? Sıfatlarla perdelenmiş olan kişi, ancak sıfat görür.
    Zatı kaybeden kişidir ki sıfatlarda kalır. Oğul, Allah`a ulaşanlar, zata gark olmuşlardır.
    Artık onlar sıfatlara nazar ederler mi?
    Başın ırmağın dibinde oldukça renge bakabilir misin? Suyun rengine bakmak için dipten çıktın mı?
    { Mevlana Celaleddin-i Rumi (ks) }

    Kadim dediğinde de, sonradan var olan silinirken Allah dediğinde alem yok olur.
    { Muhyiddin İbn Arabi (ks) }

    Seni unutmayanı unutma.
    { Abdulkadir Geylani (ks) }

    Hal akıllarla ve zekalarla oynar durur İsimlerin varlıklarla oynaması gibi
    Alemde düşmanlık ve düşman olma hali buradan ortaya çıkar.
    Müşahede sahibi alimde zıdların kendisinde bulunması nedeniyle hal değişmesi olmaz. Çünkü
    o bütünüyle Haktır. İşaret ettiğimiz hususu anlayınca, nasıl dost ve düşman olunduğunu, kimindüşman olduğunu, kiminle dost olunduğunu ve kimin dost olduğunuöğrenirsin.
    { Muhyiddin İbn Arabi (ks) }

    Aşkım, ab-ı zülalden daha latif ve paktır.
    Bana aşk ile oynamak helaldir.
    Başka aşıkların aşkı halden hale inkılap eder.
    Benim aşkım ve benim maşukumun ise zeval ve intikali yoktur.
    { Mevlana Celaleddin-i Rumi (ks) }

    Allah'a aşık olan mutlaka O'na kavuşacağından emindir; şuraya buraya yönelerek telaşa
    kapılmaz.
    Çünkü bilir ki Allah zamanla ve mekanla kayıtlı değildir ki bu yüzden oraya buraya yönelsin.
    { Muhyiddin İbn Arabi (ks) }

    Rabia Hatun’a biri şöyle sordu:
    —İrfan sahibinin olgun hali nasıl olur?
    Şu cevabı verdi:
    —Rabbin sevgisiyle yanıp kül olmakla olur. Bu yanmanın alameti de şunlardır: Verileni
    görmeden vereni görmek,
    Yapılana bakmadan yapanı görmek, İç alemin denizinde kaybolmak,
    Her şeyi bırakıp, halkla sakin olmak ve nefse uymamak.
    { Ahmed Er-Rufâî (ks) }

    Aşkın, ebedî devlet madenidir;
    fakat güzel yüzünü görmek, sana kavuşmak, daha da zengin bir maden.
    { Mevlana Celaleddin-i Rumi (ks) }

    Ben Kur'an ve Fatiha suresiyim
    Ruhun ruhuyum, canlıların ruhu değil
    Kalbim bildiğimin katında yerleşmiş
    O'nu müşahede eder; dilim ise sizin yanınızda Göz ucunla bedenime doğru bakma
    Ruhunu şarkılarla beslemekten uzak dur
    Zat'ın zat deryasına dal da
    Gözlere açılmamış sırları gör
    Ayrıca sırlar belirsizce gözükür
    Manaların ruhlarıyla gizlenmiş olarak
    { Muhyiddin İbn Arabi (ks) }

    Dünyanın içinden çıkılmaz sıkıntılı işlerinden kurtulmaya bak. Allah'tan bunu iste. Dünyanın verdiği kisveyi çıkar ve hemen kaç. Nefse ait libası da çıkar. Hakk'ın kapısınayürü. En güç iş, nefsin elinden kurtulmaktır; ondan kurtulunca, siva -Hakk'ın zâtından gayri- da kendiliğinden silinir. Bu hâl, sivayı nefsin özü olarak anlarsan olur. Böyle ise nefsi bırakınca
    Rabb’ini oracıkta bulursun.
    Orada, hemen nefsini O'na teslim et. O'na teslim olunca selâmeti bulursun.
    { Abdulkadir Geylani (ks) }

    "...Hırs atını yıldızlara doğru sürmüşsün, onlara dair bilgiler elde ediyor, mesafeler ölçüyor,
    yeni yeni yıldızlar keşfediyorsun da,
    kendini keşfedemiyorsun. Meleklerin secde ettikleri adamı tanımıyorsun..."
    { Mevlana Celaleddin-i Rumi (ks) }

    "Ey insanlar siz Âlem-i Kübrasınız ve bütün âlemler Âlem-i Süğradır."
    { Ali (kv) }

    Bilirsen onu kimdir sen nesin başta;
    Bulursun kendini hemen o yüce zatta.
    Kimin gölgesi olduğunu bir bilsen,
    Gam çekmezsin yaşasan veya ölsen.
    { İmam-ı Rabbani (ks) }

    Huzurun, beş mertebesi vardır: Birincisi, sadece hakîkati/ayn açısından bir şey ile "hazır olmak" İkincisi, sadece varlığı açısından bir şey ile "hazır olmak" tır. Üçüncüsü, sadece rûhânîyeti açısından bir şeyile "hazır olmak" tır. Dördüncüsü, sadece sureti açısından bir şey ile "hazır olmak" tır. Beşincisi ise, zikredilen dört hükmü birleştiren mertebesi açısından bir şey ile "hazır olmak" tır. Hak ile huzur ise, ya Hakkın zâtı açısından veya isimleri açısından gerçekleşir. İsimleri açısından Hak ile huzurun konusu, ya fiil isimlerinden birisi veya sıfat isimlerinden birisidir. Binaenaleyh, fiillere ait olan isim, fiille taayyün eder ve türlerine göre
    ayrılır. Sıfatlar yönünden gerçekleşen huzurun konusu ise, ya selbî veya sübûtî bir durumdur/emir. Konusu Zât olan huzur ise, ya zihinde "sem'î itikat" veya "nazarî burhan" veya"nebevi imân"ın bildirmesi veya zevkî müşahededen veya hepsi veya bir kısmından meydana gelmesi yönünden oluşmuş bir emre racidir; bütün bunların, "huzur" sahibine
    nisbetle beş hükmün birisine veya hepsine göre olması gerekir. Binaenaleyh huzur mertebelerinin en kâmili, özel bir ilişki açısından muayyen bir itibara bağlı olmaksızın Hak ile hazır/huzûr mea'-Hak olmaktır. Bu huzurun sahibi, vücûdî veya nispî veya "cem" ve "fark"
    suretiyle birlikte selb ve ispata bağlı olan isimlerle ilgili bir hükmün itibarıolmaksızın veya bunlardan birisiyle sınırlanma veya "sınırlanma/takyit" sırrıyla hepsiyle sınırlanmadan Hak ile birliktedir/huzûr. Böyle olmayan huzur ise, sahibinin sırât-ı müstakim ehli olması şartıyla, ya özel bir mertebe açısından veya muayyen bir isim açısından nispî bir huzurdur. Huzurun sahibi sırât-ı müstakim mensubu değilse, o huzur, her durumda "siva/başka" ile huzurdur.
    { Sadreddin Konevi (ks) }

    Nişansız, izi belli olmayan bir ruh var.
    Biz onun izine düşmüşüz, eserlerine dalmışız.
    O mekanı olmayan bir ruhtur. Fakat başımızdan ayağımıza kadar her birimiz onun mekanı olmuştur.
    { Mevlana Celaleddin-i Rumi (ks) }

    Yarattığını istediği gibi yaratmıştır; bunu da ne bir menfaat temin etmek, ne bir zarardan korunmak ve ne de kendisine yapılan bir dileği veya söylenen bir fikri yerine getirmek için yapmıştır; aksine, mahlûkaâit
    değişme ve bozukluklardan uzak olan bir irâde ile yaratmıştır. O, varlığı yaratma kudretinde "Tek"tir. Zararı defetmede, belâyı izâle etmede, varlıklara farklı suretler vermede ve halleri değiştirmede "Tek"tir.
    Takdir ettiği şeyi takdîr ettiği zamana sevk eder. Mülkünü idarede yardımcısı yoktur. O
    Hayy'dır/diridir; ama O'nun hayâtı ne kazanılmış, ne de mukadder bir hayattır. O; muhdes/yaratılmış olmayan, gizli olmayan ve sonuna ulaşılamayan bir ilimle Âlim'dir (ilim
    sahibidir). O sınırlanamayan bir kudretle Kâdir'dir (kudret sahibidir). Muhdes ve mütenâkız/çelişkili olmayan bir irâde ile Müdebbir'dir (işlerini gerçekleştirendir). Unutmayan bir Hafîz'dır (koruyan ve bilen). Uyumayan bir Kayyûm'dur. Kendisini gaflet basmayan bir Rakîb'dir/gözetleyendir.
    Kabz/sıkıntı ve bast/ferahlık veren O'dur. Razı olur ve gazaplanır. Bağışlar ve merhamet eder.
    Var etmiştir ve yok etmiştir; "Kadir" denmeye müstehaktır. Yarattıklarının illetlerini (kusurlarını, sıkıntılarını) yok etmiştir ve onları mükemmel bir vasıfta yaratmıştır; "Rab" denmeye müstehaktır. Kullarının fiillerini, onlardan istediği duruma göre yaratır; "İlâh" denmeye müstehaktır. Kıdemdeki ilmiyle çelişecek yeni bir ilmi sâdır olmaz; gerçekten de "Âlim"dir denmeye müstehaktır. O'nun zâtına ve sıfatlarına hiçbir şey benzemez; o halde O'nun hakkında "O'nun benzeri gibisi yoktur"332 demek vacip olmuştur. Kâim (ayakta,
    mevcut) olan her şey ancak O'nun ezelî kıyamı ile kâimdir.
    Her canlı hayâtını ancak O'nun emriyle elde etmiştir.
    Eğer akıl, O'nun izzeti için bir misâl getirecek olsa, ya da ilim O'nun celâli/yüceliği için bir cedele tutuşacak olsa; bunda fehim şaşırıp kalır, fikrin dili tutulup dehşete düşer. Ancak
    bütün yüceliğiyle ta'zîm ortaya çıkar. O'nun tenzihi için bir bedel/ karşılık bulunamaz.Tevhidine güç yetirilemez.Tefrîd/tevhîd yollarına tevazu ile sülük etmiş olan takdis/ zikretme orduları karşıdan çıkıverir!
    O'nun künhünü bilmek hususunda kapılar kibriyâ örtüsü ile kapalıdır. Gözler, O'nun ehâdiyetinin/birtekliğinin hakikatini idrâk etmekte O'nun beka nuru ile yorgun düşer. Eğer mahlûkatın bütün ilimleri ayaklanıp bir haberin peşine düşecek olsalar, ya da bütün herkesin
    bilgisi bir iz sürerek ulaşabildiği yere kadar ulaşsa, benzersizlik sebebiyle, onlara kemâl örtüsüne sahip ancak bir şimşek/bârika parıldayabilir. Onun yüceliğini övmenin komşuluğuna güç yetiremezler. Onların idrakleri ve bu uğurdaki kuvvetleri kıdem vasıflarına vâsıl oldukları anda ebed sıfatları ile iptal olur. Bu, ezelde infisâl/ayrılık takdir edilmemiş bir vuslattır; bunda infisâle dönüş yoktur.
    Bu durumda, en şerefli kudsiyet canibinden illetleri (sebep ve hastalıkları) öldüren bir heybet belirir; adedi ortadan kaldıran bir infirâd/birlik, sınırı muhal kılan bir vücûd/varlık, keyfiyeti
    yok eden bir celâl/yücelik, misli/ benzerliği düşüren bir kemâl, vahdeti gerektiren bir vasıf/sıfat, mülkü kuşatan bir kudret, hamdi/övgüyü bitiren bir mecd/şan, göklerde, yerde, bu ikisi arasında, toprak altında ve denizlerin dibinde olanları, biten her bitkiyi ve tüyü, düşen her yaprağı, taşların ve kumların sayısını, dağların ağırlığını, denizlerin ölçüsünü ve kulların
    amellerini, eserlerini ve nefeslerinin sayısını kuşatan/bilen bir ilim...
    O, yarattıklarından farklıdır. Hiçbir mekan O'nun ilminden uzak kalamaz. O, varlığını ispat
    etmeleri ve
    tevhîd etmeleri için kendisini sıfatlarıyla mahlûkâtına tanıtmıştır; O'na, benzerler koşmaları
    için değil...îmân, O'nun sıfatlarını tasdik ederek, ilme'l-yakîn ile ispat etmektedir. Ama o sıfatların hakikatine vâkıf olmak gaybdan başka bir şey değildir; aklın O'nun sıfatlarını idrâke
    mecali yoktur.
    Vehim O'nun hakkında ne anlatırsa anlatsın, fehim O'nunla ilgili ne görürse görsün, akıl O'nu nasıl hayâl ederse etsin, zihin Onu nasıl tasavvur ederse etsin, Allâhu Teâlâ'nın azameti, celâli ve kibriyâsıonların hepsinin hilâfınadır. "O evveldir, âhirdir, zahirdir, bâtındır. O her şeyi bilendir." 333

    332 Şûra, 42/11.
    333 Hadîd, 57/3.
    { Abdulkadir Geylani (ks) }

    Rabbimiz Allâhu Teâlâ, yüceliğinde yakın ve yakınlığında yücedir. Mahlûkatı kudretiyle O
    yaratmıştır.
    İşleri hikmeti ile takdir eden O'dur. İlmiyle her şeyi kuşatmıştır. Kelimesi/sözü tamdır.
    Rahmeti umûmîdir. Ondan başka ilâh yoktur.
    O'na şirk/ortak koşanlar, O'nun dengi olduğunu iddia edenler, ya da O'nun benzeri veya
    rakibiolduğuna inananlar yalancıdır. O; yarattıklarının sayısınca, arşının genişliğince, kendisinin razı olduğu ölçüde, kelimelerinin mürekkepleri kadar, ilminin sonsuzluğunca, dilediği ve yarattığı kadar sübhândır.
    "Gaybda olanı ve görünürde olanı bilendir.323 "Rahman, Rahim" "Melik, Kuddûs, Aziz ve Hakim'dir."i324 Vahid'dir, Ehad'dır, Ferd'dir, Samed'dir. "Doğmamıştır ve doğurmamıştır. Hiçbir şey O'nun dengi değildir." 325 "O'nun benzeri gibisi yoktur. O işitendir, görendir."i326
    O'nun benzeri ve dengi yoktur.
    Yardımcısı ve destekçisi yoktur. Ortakçısı ve veziri yoktur. Eşi ve danışmanıyoktur.
    O, cisim değildir ki dokunulsun. Cevher değildir ki hissedilsin/algılansın. Araz değildir ki uzak/yok olsun. Bir şeylerden birleşmiş/mürekkeb değildir ki dağılsın. Âlet/araç sahibi değildir ki temsil edilsin, benzeri yapılsın. Telif sahibi (bir şeye bitişik ve yakın) değildir ki nitelensin. Hayâl edilebilir bir mâhiyet sahibi değildir ki sınırlansın. O, herhangi bir tabiat
    (maddî karakter) sahibi değildir. O herhangi bir tâli' (güneş vs.
    gibi doğan bir şey) değildir. O bir karanlık değildir ki aydınlansın. Bir nûr/ışık değildir ki ortaya çıksın. O, eşyayı ilmiyle, ama herhangi bir karışma olmaksızın kuşatmıştır. Eşyanın içini
    herhangi bir temas olmaksızın görendir/bilendir.
    O Hâkim (hüküm ve hikmet sahibi) bir Kahhâr'dır. Rahim (rahmet sahibi) bir Kâdir'dir. Satir (günahları örten) bir Gâfir'dir (günahları affeden). Fâtır (ilk var eden) bir Hâlık'tır. Ma'bûd olan bir Ferd'dir. Ölmeyen diridir. Yok olmayan ezelîdir. Melekût âlemlerinin ebedîsidir. Ceberut âlemlerinin sermedîsidir (sonsuzudur). Uyumayan bir Kayyûm'dur (ayakta, dimdik). Zulüm edilemez bir Azîz'dir (güçlüdür). Râm edilemez bir Meni’dir.327 En güzel isimler
    (Esmâ-i Hüsnâ), yüce sıfatlar ve sonsuz azamet O'nundur.
    Vehimler O'nu tasavvur edemez. Fehimler/anlayışlar O'nu bilemez. Kıyas ile ölçülemez.
    İnsanlara
    benzetilemez. Akıllar O'nu niteleyemez. Zihinler O'nu sınırlayamaz.
    Yarattıklarına benzemekten ya da halkettiklerine bitişmekten yücedir. Nefesleri kuşatan ve sayısını bilendir. "Herkesin yaptığını gözetleyip muhafaza edendir. 328 "O herkesi kuşatmış ve sayısını tesbit etmiştir."329 "Kıyamet günü herkes O'nun huzuruna tek tek gelecektir."330 "O doyurandır, doyurulan değil."331 O rızık verendir; rızık verilen değil. O kurtaran ve himaye
    edendir; kurtarılan ve himayeedilen değil.

    323 Haşr, 59/22. 324 Haşr, 59/22-23. 325 İhlâs, 112/3-4. 326 Şûra, 42/11. 327 Menî': Başkaları tarafından zaptedilemez, ele geçirilemez, güç yetirilemez bir kuvvet
    sahibi.
    328 Ra'd, 13/33. 329 Meryem, 19/94. 330 Meryem, 19/95. 331 En'âm, 6/14.
    { Abdulkadir Geylani (ks) }

    Değiştirme ve Kudret " O"ndandır. Cemâli zahir olduğu için celâli ulu, yaklaşmasında yakın ve yüceliğinde mürakebe eden Allah'a hamd olsun. O, izzet, göz kamaştırıcı parlaklık, azamet ve
    büyüklük sahibidir. O'nun zatı başka zatlara benzemekten yücedir, hareketlerden, duruşlardan, sağa sola dönmelerden, işaret ve ibareleri algılamak gibi beşeri olgulardan beridir. Nitelenmekten, sınırlardan, hareket olarak inip çıkmaktan, istiva edilen şeye temas etmek anlamında istiva etmekten, oturmaktan, bir maksadı olsa bile maksat peşinde koşuşturup seğirtmekten, yitik bir şeyle karşılaşmaktan dolayı coşkuyla kahkaha atmaktan
    yücedir. Tafsilatlı olarak izah edilmekten, toplanmaktan, damgalanmaktan, milletlerin değişmesiyle değişmekten, lezzet almaktan, bir amelden dolayı acı duymaktan veya ezeli olmamakla nitelenmekten münezzehtir. Yer kaplamaktan, bölünmekten ya da cisimlerin niteliklerini almaktan, anlayışların hakikatinin künhünü ihata etmesinden ya da vehimlerin şekillendirdikleri gibi olmaktan yahut uyanıklık veya uyku halinde olduğu gibi kavranmaktan, mekanlarla ve günlerle kayıtlandırılmaktan, varlığının devamlılığının üzerinden ayların ve yılların geçmesine bağlı olmasından, üstünün, altının, sağının, solunun, arkasının veya önünün olmasından, akılların veya düşlerincelâlini kavramasından uludur.
    Kapasitelerinin yüksekliğine rağmen akılların fikirleriyle, keşif ehlinin zikirleriyle, gerçek ariflerin sırlarıyla, gözdelerin gözleriyle idrâk etmelerinden beridir. Hicâb ve perdelerin
    gerisinde noksan bir varlık olmaktan da münezzehtir. O, ancak nurlarında idrak edilebilir. İnsan suretinde olmaktan da beridir.
    Objelerin varlıklarından uzak olmaktan, ya da daha önce yok iken sonradan onlara dönmekten, varlıkları yarattıktan sonra kendisinde daha önce olmayan bir halin meydana gelmesinden kalbin habbesi ve özü tarafından dilsiz bir şekilde sınırlandırılmaktan, ya da O'na bu mahiyette inanılmasından, objelere tecelli etmesiyle bir mekan edinmekten, mazi, gelecek veya şimdiki zaman dilimlerine tabi olmaktan yücedir. Duyularla kaim olmaktan, şüpheye düşmekten, olayların kendisine karışık gelmesinden, misâllerle veya kıyasla idrâk edilmekten ya da cinsler gibi çeşitlenmekten, ünsiyet kurmak için alemi yaratmış olmaktan, oturan üç kişinin üçüncüsü olmaktan münezzehtir. Eş ve çocuk edinmekten, bir kimsenin kendisine denk olmasından, varlığından önce yokluğun olmasından, el, dirsek ve ayak gibi organlarla nitelenmekten, öncesizlikte bir başkasıyla beraber olmaktan, kulların tevbe etmelerinden dolayı insanlarda bilindiği şekilde gülmekten ve sevinmekten, öteden beri biline gelen öfke ve şaşırmaktan, insanlarda olduğu
    gibi suretten surete girmekten yücedir.
    Ululuğunda üstün iradeli ve heybetinde azamet sahibi Allah yücedir. "Leyse kemisli-hi şeyun ve huve's semi'ul basir / O'nun benzeri gibi hiçbir şey yoktur. O işitendir, görendir." (Şûra, 11)
    { Muhyiddin İbn Arabi (ks) }

    Susuz akılların içtiği en tatlı pınar, zikir ve tevhîd pınarıdır. Allâhu Teâlâ ile ünsiyet etmek "kalp burunları"na esen manevî kokuların en güzelidir. Allâhu Teâlâ'ya münâcâtın tadına varmak, ruhşarabının kadehidir. Allâhu Teâlâ'yı zikretmek, akıl gözünün cilâsıdır. Allâhu Teâlâ'ya hamd incisi ile ancak sır zülüflerinin ayrım yerine konmuş olan taçlar süslenir. O'na şükretmenin misk kokusu, ancak ruh elbiselerinin ceplerinde kokar. O'nu övmenin gülü, ancak O'nun mü'min kullarının dil ağaçlarından derlenir.
    Eğer Rabbini san'atındaki güzelliklerle zikredersen, kalp kilitlerin açılır. Eğer Rabbini, hükmündeki sır letafetleri ile anarsan, işte sen o zaman gerçekten O'nu zikrediyorsun demektir. Eğer O'nu kalbinle zikredersen, rahmet canibine yakınlaşırsın. Eğer sırrın ile zikredersen, kutsallık mertebelerineyaklaşırsın.
    Eğer O'na olan muhabbetinde sâdık kalırsan, O seni lütuf kanatlarıyla "Sadâkat makamı'na 589 götürür. O'nun zikrinden bir an ayrı kalan, O'nun yüceliğinin kadrini bilemez. Bir an olsun sır gözüyle O'ndan başkasına teveccüh eden kimse, O'nun vahdâniyetinin/birtekliğinin ezelîliğini anlayamaz.
    Zikir, rahmet canibinden gelen bir rahatlıktır, gönül huzurudur. Onun o tatlı nesîmi, zâkirlerin "ruh burunları"na güzel kokular getirir. Onun o güzel kokusundan, cisim kafesi içerisinde
    bulunan ruhdalları sallanır, müteessir
    olur. Akıllar, suret bahçelerinde raks etmeye başlar. Sırlar kendinden geçmiş bir şekilde vecd çöllerine düşer. Sarhoş bülbüller definelerde gizli şeyleri anlatmaya başlar. Muhibler, hasret
    ateşiyle yanıp kavrulurlar. İştiyak çekenler ise, bu hayıflanmanın şiddetinden dolayı kendilerini kaybeder. O vecde ulaşan kişinin lisânı, Vâhid'e yakınlaşmış olmanın verdiği sevinçle, şöyle der: "Doğrusu ben Yûsuf'un kokusunu alıyorum." 590 Bunun üzerine, kıdem cariyeleri ortaya çıkar; fikir köşklerindeki mahbûbunsıfat gelinleri gönül gözlerinde belirmeye başlar. Sonra onların üzerine izzet/şeref örtüsü örtülür de azamet/yücelik elbisesiyle gizlenirler.
    Aşkın harareti gözlerde yaş bırakmaz. Şevk ayakları, bir yandan yolun uzunluğu, diğer yandan hicret çöllerinin kızgın sıcakları dolayısıyla yürümeye mecalsiz düşerler de, yere yığılıp kalırlar. İşte tam bu anda kerem/cömertlik ve iyilik elçisi "kader doktoru"nu gönderir: Onun gözündeki hastalığı
    "Bismillâhi'r-Rahmâni'r-Rahîm" sürmesi ile tedâvî eder. Bu ismin/esmânın ışıkları "celâl ceberûtu (âlemi) "nde ortalığı aydınlatıp, "kibriyâ ordusu"nun sancakları altında izzetin nüfuzu her tarafı kaplayınca; akıl gözleri şaşakalır, fehim bakışlarını dehşet sarar, fikir kuşları
    yere düşer, kâinat kitabının satırları silinir gider.
    "Ehadiyet" (Hakk'ın mutlak birliği) heybetinin dili der ki: "Sesler Rahman için susmuştur." 591 Gönül dağları yerinden oynar; "tecelli'nin nurunun güzelliğinden beşerî vasıflar paramparça olur.592 Ruh kanatları budanmıştır, artık tefrîd/tevhîd ilmi fezasında onların uçabileceği yeryoktur!...
    O'nun aşkının şevki ile kalpler O'ndan başkasını görmez olur. O'nun aşkının kara sevdasıyla
    özler yanıp tutuşur. O'nun yakınlık-uzaklık çöllerinde fikir bülbüllerinin dilleri dolaşır.
    O'nun hikmetleri bütün zâtlara/özlere serpilmiştir. Her sanatta onun sanatının izleri parlar. Herşeyde O'nun kudretinin güzelliği zahirdir. Her mevcutta O'nun vahdaniyetinin burhanları vardır. Her akıl gözünde O'nun kudretinin nuru ışıldar. O'nun sanatının dili, heybet şâhidlerinin işaretleriyle "ehl-i vücûd"a 593 hitâb eder.
    Akıl aynaları O'nun harikulade a'yânının/özlerinin suretlerini yansıtır; kullarının kalp gözlerinde gayb sırlarının gelinleri belirir: "İste (bütün bunları yapan) Rabbiniz Allah'tır. Mülk O'nundur. O'nu bırakıp da kendilerine yalvarıp yakardıklarınız ise, bir çekirdek kabuğuna bile sahip değillerdir. 594
    589 Kamer, 54/55. 590 Yûsuf, 12/94. 591 Tâ-Hâ. 20/108. 592 "Rabbi dağa (Tûr-iSinâ) tecellî edince, onu paramparça elti" (A'râf, 7/143) âyetine
    telmihvardır.
    593 Ehl-i vücûd: Manâdan anlaşılan o ki, burada ehl-i vücûddan maksat, varlığa hikmet naza rıyla bakabilenlerdir.
    594 Fâtır, 35/13.
    { Abdulkadir Geylani (ks) }

    "Sizin için Allah'tan başka ne bir velî/sâhip, ne de bir yardımcı vardır"266"Sağlam ipine yapışır."267 Sonra şaha kalkıp koşar ve "Ben cinleri ve insanları sâdece bana ibâdet etsinler diye yarattım'268 denizinde yüzen, "Allah'a kaçınız.269 gemisine biner. İşte o zaman, ruhunu ortaya koyup feda ederek o denize dalar. Eğer aradığı cevheri bulursa "Muhakkak büyük bir kazanca nail olmuştur"270; eğer o denizin diplerinde telef olursa "Artık onun mükâfatını
    vermek Allah'a düşer."271
    266 Bakara, 2/107.
    267 Bakara, 2/256.
    270 Ahzâb, 33/71. 271 Nisa, 4/100.
    268 Zâriyât, 51/56. 269 Zâriyât, 51/50.
    { Abdulkadir Geylani (ks) }

    Peygamberimiz’in ruhaniyeti, Allah yolcularının kalbi çevresinde durur. Orayı süsleyen o ruhtur. Onların sır âlemleri onun ruhuyla parlar. Yakınlık kapısını o açar. Allah yolcularının
    perişan saçlarını o ruh düzeltir,
    tarar. Kalp, sır ve Yaratan arasında elçiliği o ruh yapar. Peygamber (s.a.v) Efendimiz’in ruhaniyetine bir adım yanaşan, şükür yolunu tutmalıdır. Yaklaştıkça kulluğu artmalıdır. Bundan ayrı şeylerle ferah bulmak isteyen, boş hevese kapılmış olur...
    { Abdulkadir Geylani (ks) }

    En iyisi; insanın teslim olması, Hakka teslim olmayı dilemesi ve sırf nefsiyle meşgul olması, onu bulunduğu mertebeden daha iyi bir mertebeye yükseltmeye çalışmasıdır. İşte varlığın hakikatlerine ulaşmış said/mutlu insan budur. Bu sırları lafızlara dökmeyip gizleyenler,
    yabancılar farkınavarmasın diye onları saklayanlar, himmet neticesinde bir takım eserlerin meydana geldiğini söyleyenler, her zaman bu metotlarını devam ettirirler. Tâ ki fehvanı (anlamsal) makamlardan yakınlığa erişmişlerin mertebesindeki yüce ruhaniler kendi elleriyle parlak alametleri onlara gösterinceye kadar. Bumakamda ise yazılı kutsal kitablar vardır. Böylece bu sırların sahipleri bildikleri hakikatlere dair gerçek şahidler görmüş olurlar. Bu vasıftan başka bir vasfa intikalin ne büyük bir aşama olduğunu anlarlar. Bu intikalin ayırıcı özelliği, sırrı gizleyenin sırrının artık ortaya çıkması, düğümün çözülmesidir. Kilidinin açılması, bağının çözülmesidir. Böylece bu diğerinin himmetleri de aynı noktada birleşir. Çünkü teklik hakikatini görmüştür. Her ikisi tekten başka bir şey görmezler. Bütün etkiler ve eserler
    hakikate dayanır böylece.
    Bazen döndürmek şeklinde tezahür ederken, bazen de bu himmetler doğrudan O'ndan gelmiş gibi belirginleşir. Çünkü hakikate bütün yönleriyle yönelmiştir, bilmese de. Her himmeti istemiştir, bizzat ulaşmasa da. Telaffuz edemese de bütün lisânlarla konuşmuştur.Bu ne dehşetli bir hayret ve ne çetin bir hasrettir! Perde açıldığı zaman, gözle bütünleştiği zaman. Ay ve güneş bir araya geldiği, eser sahibi eserde zuhur ettiği ve de çıplak gözle görüldüğü zaman! Onlara suretlerde belirdiği, tuzağı kuran tuzağa düştüğü, iman edenin kazandığı, inkar edenin de kaybettiği zaman! İlâhî hitap, en kutsal lisânla ve ihlâs diye ifade edilen bir ibareyle yönelmiştir. Dolayısıyla alacağı ödül için değil, ibadetini ihlâsla sunan, her türlü sapıklıktan uzak hanîf yolunu izleyen, ilâhî yakınlık mezhebine intisab eden kimse, emri
    yerine getirme sorumluluğunu gerçekleştirmiş olur. Böyle bir kimse nur alemine mensub olur, ücret alemine değil. "Allahu nuru'ssemavati ve'l ardi / Allah göklerin ve yerin nurudur." (Nûr, 35) "Lehum ecruhumve nuruhum /Onların ücretleri ve nurları verilir." (Hadid, 19) "Nuruhum yes'a beyne eydihim / Onların önlerinden nurları gider." (Tahrirn, 8) Nur, "Ben
    sizin rabbinizim",der, onlar da Ona tabi olurlar.
    { Muhyiddin İbn Arabi (ks) }

    Tâc-ı devletin esrârı nedir
    Gel bil hatt-ı istivâsı nedir
    Dahi ârif ol kubbesi nedir
    Tâc-ı devletim Ahmed Ali’dir
    { Ahmed Sırrı Dedebaba (ks) }

    “dilediği kimseyi dalâlette bırakır ve
    O'na yönelen-dönen kimseyi Kendine ulaştırır (hidayete de erdirir).” { Rad 27 }

    “Allah, dilediğini Kendisine seçer
    ve O'na yöneleni, Kendisine ulaştırır.” { Şura 13 }

    Görenlerin idrak, görülenlerin ihtiva edemeyeceği, bakanların göremediği, örtülerin örtemediği, mahlukatı yaratmayı ezeliyetine ve varlığına; mahlukatın benzerliğini de hiç bir
    şeye benzemediğine delil kılan Allah'a hamd olsun.
    Vadinde sadık olan, kullarından zulmü kaldıran, yarattıkları arasında adaleti ikame eden, hükmünde herkese adil davranan Allah, eşyaların varlığını ezeliyetine, eşyanın acziyetini
    kudretine, onlarınyokluğa mahklumuğunu da ebediyetine şahid kılmıştır. Tektir, sayı olmadan. Ebedidir, zamanla sınırlanmadan. Kaimdir, direk olmadan.
    Zihinler onu hissetmeksizin kavrar, bakan karşı karşıya gelmeden ona bakar. Vehimler onu
    kuşatamaz.O, zihinlere tecelli eder, akla gelenlerle tahkik olunur.
    O, sonsuzluklara uzanan bedeni büyüklüğe sahib bir varlık değildir. Gene o en son uzaklıklara
    uzayıp da
    O'nu yücelten bir azamete de sahip değildir. O, en büyüktür ve otorite bakımından çok yücedir.
    Ali (ra)

    Her şeye yakın olduğu halde birleşik değildir: her şeyden uzak olduğu halde zıt değildir. Konuşandır, fakat düşünerek değil. O, çalışmaksızın irade edendir. Eşyayı aletsiz yapıp yaratandır. Latiftir, gizlilikle vasıflandırılamaz. İri olarak vasıflandırılmadığı halde, büyüktür; basirdir, hisle vasıflandırmakmümkün değildir. Rahimdir, gönül yumuşaklığı ile nitelenemez. Başlar onun azameti karşısında boyuneğmiştir; gönüller, onun korkusuyla dolmuştur; titrer dururlar.
    Ali (ra)

    Bütün karanlıklar, onun nuruyla aydınlanır, karanlığı, bütün ışıkları karartır.
    Ali (ra)

    Hepsi de Allah katından olmakla beraber, Allah'tan gelen az şey halktan gelen çok şeyden daha büyük, daha yücedir.
    Ali (ra)
  • Müellif (Allah ona rahmet etsin) buyurmuştur ki: “Şeyhimizin Kafi-i Bedî’ adlı kitabında, Kadi lyâz’m Şifa’sında, İbn-i Arabi’nin Kays ve Ahkâm adlı kitablarında ve İbn-i Seyyidü’l-Fâs’ın Kelâm’mda gördüğümüz şerefli isimleri dört yüzden fazladır. Biz de onu harf sırasına göre şöyle tertip ettik” demiştir:

    Elif Harbi:

    El-Eberru Billâhi: Allah için en iyi davranan, Allah katında en şerefli.

    El-Ebtahiyyü: Kureyş’in en soylu boyuna mensup.

    Etkayü’n-Nâsi: İnsanların en müttakîsi.

    El-Ecved: En iyi, en cömert.

    Ecvedü’n-Nâs: İnsanların en iyisi, en cömerdi.

    El-Ahad: Bir, biricik.

    El-Ahsen: En güzel.

    Ahsenü’n-Nâs: İhsanların en güzeli.

    Ahmed: En çok övülmüş (sevilmiş) olan.

    Uhiyd Ahyed: Tevrattaki isimleri, ümmetini cehennem ateşinden koruyucu.

    El-Ahîzu bil-hucezâti: İnsanları kuşaklarından tutarak cehennem ateşinden uzaklaştırıcı.

    Âhizu’s-sadakati: Zekât ve sadakaları alıp yerine sarfedici.

    El-Âhirü: Son, en sonda gelen, sonuç, gaye.

    El-Ahşayullahe: Allah’dan en çok korkan.

    Üzünü Hayrin: Hayrın kulağı.

    Ercehu’n-Nâsi Aklen: Akılca insanların en üstünü.

    Erhamü’n-Nâsi Bil-iyâli: Aile ferdlerine karşı insanların en merhametlisi. EhEzher: Lekesiz beyazlık, ziyade parlaklık; nur yüzlü.

    Eşcau’n-Nâs: İnsanların en yiğidi.

    ELEsdaku Fillâhi: Allah için en doğru söyleyen.

    Etyabü’n-Nâsi Riyhan: İnsanların en güzel kokulusu.

    El-Aezzü: En aziz, en şerefli.

    El-A’lâ: En yüce.

    El'A’lemü billâhi: Allah’ı en iyi bilen.

    Ekserü’n-Nâsi Tebean: Peşinden en çok gidilen; insanların en çok uyulanı. El-Ekremü: En şerefli, en cömert.

    El'Ekremü’n-Nâs: Insanlarınn en şereflisi, en cömerdi.

    Ekremü Veled-i Âdem: Âdem oğlunun en şereflisi, en cömerdi.

    El-massu: Sorucu, emici; vahiy yoliyle Hakkın ilmini kendi özüne çekici. İmâmü’l-Hayr: Hayrın imâmı, iyi yola götüren başkan.

    İmâmü’r-Rüsul: Resullerin başkanı.

    İmâmü’l'Müttekîn: Günahtan sakınanların başkanı.

    İmâmü’n-Nebiyyîn: Nebilerin başkanı.

    İmâmü’l'Âmir: Buyruk sahibi başkan.

    El'Âminü: Doğru, emin, duaları kabûl edici.

    Emenetü Ashabihi: Sahâbelerinin güvendiği, kendisine inandığı kimse. El-Emîn: Doğru ve dürüst, güvenilir kimse.

    El'Ummî; Anaya, fıtrata mensup; zuhurun ana maddesi.

    En’amullah: Allah’ın en büyük nimeti.

    El'Evvelü: İlk, her şeyden önce var olan.

    Evvelü’ş-Şâfi: Şefaat edenlerin ilki.

    Evvelü’l-Müslimîn: Müslümanların ilki.

    Evvelü’l-Müşeffi’: İlk şefaat edilmiş olan.

    Evvelü’l-Mü’minîn: Mü’minlerin ilki.

    Evvelü men yenşakku anhü’l-ardu: Yerin kendisi için yardacağı ilk zat (ilk di rilecek olan).

    Be Harfi:

    El-Berru: Doğru sözlü, iyi, hayır işleyen kişi.

    El-Barkılît: İncildeki ismi; Hakk’ın ruhu.

    El-Bâtın: İç âlemin sahibi.

    El-Bürhân: Sağlam delil, kuvvetli tanık.

    Bişrun: Sevinç eseri.

    Büşrâ İsa: İsa Peygamberin muştusu.

    El-Beşîru: Müjdeci, sevindirici.

    El-Basîru: Görücü, idrâk edici.

    El-Belîğu; Her sözü yerinde söyleyici.

    Bâliğun: Son mertebeye ulaşmış, kemâle ermiş.

    El-Beyânu: Her şeyi açık seçik anlatan.

    El-Beyyinetü: Kesin delillerle gerçeği açıkça ortaya koyucu.

    Te Harfi:

    Et-Tâlî: Okuyucu, Kur’an okuyan.

    Et'Tezkiretü: Hatırlatıcı, anınaya vesile olan.

    Et-Takiyyü: Korkutucu, sakmdırıcı; haramdan kaçınan.

    Et-Tenzîlü: Aşağı indiren; kendisine kitap inen.

    Et-Tihâmiyyu: Tihâmeli, Hicazlı; düşmanlarına vehim verici..

    Se Harfi:

    Es-Sâniyi’sneyni: ikinin İkincisi.

    Cim Harfi:

    El-Cebbâru: Kahredici, galip.

    El-Ceddü: Ululuk, bahtlılık sahibi.

    El-Cevâdu: Cömert.

    Câmiu: Toplayıcı.

    Ha Harfi:

    Hâtimu: Hüküm verici, hâkim, tamamlayıcı.

    Hizbullahi: Allah cemaati.

    El-Hâşiru: Haşredici, insanları bir yere toplayıcı.

    El-Hâkimu bimâ erâhullah: Allah’ın kendisine gösterdiği ile hükmeden. El-Hâfizu: Koruyucu, muhafaza edici.

    El-Hâmidü: Hamd edici, övücü.

    Hâmilu Livâi’l-Hamdi: Hamd sancağinin taşıyıcısı.

    El-Hâidu Li'Ummeti ani’n-nâri: Ümmetini ateşten alıkoyucu.

    El-Habîb: Sevgili, ziyade sevilen.

    Habîbü’r-Rahman: Rahman’ın sevgilisi.

    Habibullah: Allah’ın sevgilisi.

    El-Hicaziyyu: Hicazlı.

    El-Hüccetü: Delil.

    Huccetü’l-Bâliğatü: Tam ve kâmil delil.

    Hucccetü’llahi ale’l-halâikı: Allah’ın yaratıklara karşı delili. Hırzü’l-Ümmiyyîne: Ümmîlerin sığmağı.

    El-Haremiyyu: Allah’ın mahremiyetine mensup; Mekkeli.

    El-Harîsu: Ümmetini korumağa karşı çok hırslı.

    Harîsun ale’l-îmani: iman üzerinde çok hırslı.

    El-Hasîbu: Değerli, soylu ve meziyetli kimse; her şeyin hesabını tutucu, her ihtimali hesap edici.

    El-Hakîmu: Her işi hikmetle yapıcı, her şeyin hakikat ve hikmetini bilici.

    El-Hafîzu: Çok koruyucu, unutınayıcı.

    El-Hakku: Gerçeğin kendisi; hakikatin aynısı.

    El'Halîmü: Yumuşak huylu, ince tavırlı, hoş sözlü.

    Hammâdü: Çok hamdeden.

    Himtâya yahut Himyâtâ: Haramları koruyucu.

    Ha Mîm Ayın Sin Kaf: Kur’andaki rumuzların hakikati.

    Hafiyyün: Hakikati mübalâğa ile arayıp inceleyerek bilen.

    El'Hamdü: Övgünün (sevginin) kendisi; öven ve övülen.

    El-Hanîfu: Hakikate sımsıkı sarılan.

    Hı Harfi:

    El-Habîru: Hakikati bilen ve bildiren.

    Hâtemü’n'Nebiyyîne: Nebileri mühürleyen, tamamlayan.

    Hâtemü’l-Mürselîne: Resulleri mühürleyen, tamamlayan.

    El-Hâtemü: Mühür, yüzük; tamamlayıcı, kemâle erdirici, Allah’ın Saltanatinin arz üzerindeki belgesi, halifesi.

    El-Hâzinu Li-Mâlillâhi: Allah’ın malinin haznedârı.

    El-Hâşiu: Tevâzu sâhibi, alçak gönüllü.

    El-Hâdiu: Tevazu, sâhibi, alçak gönüllü.

    El-Hâlisu: Saf, ayıklanıp temizlenmiş.

    Hatîbü’l-Enbiyâ: Peygamberlerin hatibi (sözcüsü).

    Hatîbül-Ümemi: Ümmetlerin sözcüsü.

    Hatîbü’l-Vâfidîne alellahi: Arzularını Allah’a iletmek isteyen hey’etlerin sözcüsü. El-Halîlü: Dost.

    Halîlü’r'Rahmâni: Rahman’ın (umum yaratıkların) dostu.

    Halîlullahi: Allah’ın dostu.

    El-Halîfetü: Allah’ın arz üzerindeki temsilcisi.

    Hayru’l-Enbiya: Nebilerin en hayırlısı.

    Hayru’l-Beriyyetü: Mahlûkatın en hayırlısı.

    HayrubHalkıllahi: Allah’ın yaratıklarının en hayırlısı.

    Hayru’l-Âlemine Turrâ: Bütün âlemlerin en hayırlısı.

    Hayrü’n-Nâsi: İnsanların en hayırlısı.

    Hayru hâzihi’l-ümmeti: Bu ümmetin en seçkini.

    Hayretu’llahi: Allah’ın seçtiği.

    Dal Harfi:

    Dâru’l-Hikmeti: Hikmet yurdu.

    Ed-Dâî ilâllahi: Allah’a çağıran.

    Da’vetü İbrahîme: İbrahim Peygamberin duası(nm gerçekleşmişi). Da’vetü’n-Nebiyyîne: Nebilerin duası(nın gerçekleşmişi).

    Delîlü’l-Hayrâti: Hayırların kılavuzu.

    Zal Harfi:

    Ez-Zâkiru: Zikredici, Allah’ı anıcı.

    Ez-Zikru: Anılan, çok şerefli kimse.

    Zikrullahi: Allah’ın zikri.

    Zü’l-Havzı’l'Mevrûdi: Daimî suyu gelen havuzun (Kevserin) sâhibi.

    Zü’l'Hulûkı’l-Azîmi: Çok büyük ahlâk sâhibi.

    Zü’s-Sırâtı’l-Müstakîmi: Dosdoğru yolun sâhibi.

    Zü’l-Kuvveti: Güçlü, kuvvet sâhibi.

    Zü’l-Mekâneti: Vekar, temkin ve metanet sâhibi.

    Zü-Izzetin: İzzet, yücelik sâhibi.

    Zû'Fadlin: Fazilet, üstünlük sâhibi.

    Zü’l-Mu’cizâti: Mu’cizeler sâhibi.

    Zü’l'Makami’l-Mahmûdi: Makam-ı Mahmûd’un sâhibi.

    Zü’l'Vesîleti: “Vesile” derecesinin sâhibi.

    Ra Harfi:

    Er-Radî’: Süt emen, süt kardeş olan.

    Er-Râzî: Kabûl eden, hoşnut olan.

    Er-Râğibü: Rağbet eden, isteyen.

    Er-Râfiu: Yükselten.

    Râkibü’l-Bürâki: Bürakın binicisi.

    Râkibü’l-Baîri: Deve binicisi.

    Râkibü’l-cemeli: Erkek devenin binicisi.

    Râkibü’n-Nâkati: Dişi devenin binicisi.

    Râkibü’n-Necîbi: Asîl, temiz, güzel hayvanların binicisi.

    Er-Rahmetü: Rahmet; sevgi, acıma ve koruma hissinin sâhibi. Rahmetü’l-Ümmeti: Ümmetini esirgeyen ve koruyan.

    Rahmetül-Alemine: Âlemleri esirgeyen ve koruyan.

    Rahmetü Mühdâti: Rahmet arınağanları (veren).

    Er-Rahîmü: Mü’minleri çok seven, çok koruyan.

    Er'Resûlü: Peygamber.

    Resûlü’r-Râhati: Dinlenme, huzur ve sükûn Peygamberi.

    Resûlü’r-Rahmeti: Rahmet Peygamberi.

    Resûlüllahi: Allah’ın Peygamberi.

    Resûlü’l-Melâhimi: Savaşlar Peygamberi.

    Er-Reşîdü: Akıllı, olgun, iyi yola götürücü, mürşîd olan.

    Er-Refîu’z-Zikri: Şânı yüce; zikri çok yükseltici.

    Râfiu’r-Rütebi: Rütbeleri, insanların tekâmül derecelerini yükseltici. Râfiu’d-Derecâti: Dereceleri yükseltici; yüksek makam ve derecelere çıkarıcı. Er-Rakîbü: Koruyucu, gözetici.

    Rûhu’l-Hakkı: Hakk’m ruhu; gerçeğin özü.

    Rûhu’l-Kudsi: Kutsallaşmış ruh; vahyin emini.

    Er-Râfiu: Pek esirgeyen, çok merhamet eden.

    Rüknü’l-Mütevâziîne: Tevazu sahiplerinin temeli (başı).

    Za Harfi:

    Ez-Zâhidü: Mâsivâdan yüz çeviren.

    Zaîmü’l-Enbiyâi: Peygamberlerin kumandanı.

    Ez-Zekiyyü: Temiz, pâk, akıllı.

    Ez-Zemzemiyyü: Zemzemli; suyu çok yere mensub.

    Zeynün men fî’l-kıyâmeti: Kıyamet gününde bulunanların süsü, en güzeli.

    Sin Harfi:

    Es-Sâbiku: Öncü, ilk, her şeyin başı.

    Es-Sâbiku Bi’l-Hayrâti: Hayırlarda öncü.

    Sâbiku’l'Arabi: Arabm öncüsü.

    Es-Sâcidü Sebîlullahi: Allah yolunda secde eden.

    Es-Sirâcü’l-Münîru: Işık saçan kandil.

    Es-Sırâtü’l-Müstakîmü: Doğru yolun rehberi.

    Es-Saîdü: Mutlu.

    Sa’dullahi: Allah’ın iyiliği, mübarek kulu.

    Sa’dü’l'Halâikı: Yaratıkların en iyisi.

    Es-Selâmu: Noksan ve ayıptan emin olan.

    Es-Semîu: Çok iyi dinleyen ve işiten.

    Es-Seyyid: Efendi; bir topluluğun en şerefli ferdi.

    Seyyid-i Veled-i Âdem: Âdem oğlunun efendisi, en şereflisi. Seyyidü’l-Mürselîn: Resullerin efendisi; en şereflisi, en üstünü. Seyyidü’n-Nâsi: insanların efendisi.

    Seyyidül-Kevneyn: Dünya ve âhiretin efendisi.

    Seyyidü’s-Sekaleyn: İnsanların ve cinlerin efendisi.

    Seyfu’llahi’l-Meslûl: Allah’ın çekilmiş kılıcı (yalın kılıcı).

    Şın Harfi:

    Eş-Şârm: Kanun koyucu,

    Eş-Şâfiu: Şefaat edici.

    Eş-Şâkiru: Şükredici.

    Eş-Şâhidü: Gören, tanık olan.

    Eş-Şekûrü: Çok şükreden.

    Eş-Şemsü: Güneş.

    Eş-Şehîdü: Çok iyi gören, iyi tanıyan.

    Sad Harfi:

    Es-Sâbiru: Sabreden, güçlüklerden yılmadan dayanan.

    Es-Sâhibü: Mâlik; yoldaş, arkadaş; sohbet edici.

    Sâhibü’l-Âyâti: Âyetler sâhibi.

    Sâhibü’l-Mu’cizâti: Mu’cizeler sâhibi.

    Sâhibü’l-Bürhâni: Kuvvetli deliller sâhibi.

    Sâhibü’l-Beyâni: Açık söz, açıklama sâhibi.

    Sâhibü’t-Tâci: Tâc, saltanat sâhibi.

    Sâhibü’bcihâdi: Cihad sâhibi.

    Sâhibü’l-Hucceti: Kesin delil sâhibi.

    Sâhibü’l-Hatîmi: Çok faydalar sâhibi.

    Sâhibü’l-Havzı’l-Mevrûdi: Daimî geliri olan havuzun (Kevser’in) sâhibi. Sâhibü’l-Hâtemi: Mühür sâhibi.

    Sâhibü’l-Hayri: Hayır, iyilik sâhibi.

    Sâhibü’d'Dereceti’l-âliyyeti’r-Refîati: Pek yüce derecenin sâhibi. Sâhibü’r-Ridâi: Belden yukarıya mahsus örtü sâhibi. Sâhibü’l-Ezvâci’t'Tâhirâti: Çok temiz eşlerin sâhibi olan. Sâhibü’s-Sücûdi Li-Rabbi’l-Mahmûdi: Övülen Rabbi için secdeler sâhibi. Sâhibü’S'Serâyâ: Askerî birlikler sâhibi.

    Sâhibü’s'Sultâni: Mülk, iktidar ve adalet sâhibi.

    Sâhibü’s-Seyfi: Kılıç sâhibi.

    Sâhibü’ş-Şer’i: Şeriat, kanun sâhibi.

    Sâhibü’ş-Şefâatil'Kübrâ: En büyük şefaatin sâhibi.

    Sâhibü’l-Atâyâ: Bağışlar ve ihsanlar sâhibi.

    Sâhibü’l-Alâmâti’l-Bâhirâti: Göz kamaştıran alâmetler sâhibi. Sâhibü’l-Uluvvi ve’d-Derecâti: Yücelikler ve yüce dereceler sâhibi. Sâhibü’l-Fazîletî: Fazilet, üstünlük sâhibi.

    Sâhibü’l-Fereci: Üzüntü ve darlıktan kurtuluş sâhibi.

    Sâhibü’l-Kadîbi: Kesici (kılıç) sâhibi.

    Sâhibü’l'Kadîbi’l'Asfari: Sarı kesici (kılıç) sâhibi.

    Sahibi kavl-i Lâ ilâhe illâllahu: Allah’dan başka ilâh yoktur sözünün sâhibi. Sâhibü’l'Kademi: Uğur ve öncelik sâhibi.

    Sâhibü’l'Kevseri: Kevser’in sâhibi.

    Sâhibü’l-Livâi: Sancak sâhibi.

    Sâhibü’l-Mahşeri: Haşir (toplama) yerinin sâhibi.

    Sâhibü’l-Medineti: Büyük şehir sâhibi.

    Sâhibü’l'Miğferi: Miğfer sâhibi.

    Sâhibü’l-Mağnemi: Ganimet malı sâhibi.

    Sâhibü’l-Mi’râci: Mîrac sâhibi.

    Sâhibü’l-Mazhari’l-Meşhûdi: Gözle görülen zuhur yeri sâhibi. Sâhibül-Makami’l-Mahmûdi: Kendine hamd edilme makaminin sâhibi. Sâhibü’l-Münîri: Nurlandırma sâhibi.

    Sâhibü’l-Mi’zeri: Belden aşağıya mahsus örtü sâhibi.

    Sâhibü’n-Nalîni: Nalın sâhibi.

    Sâhibü’l-Herâveti: Yoğun asâ sâhibi.

    Sâhibü’l-Vesîleti: Kulları Rabbına kavuşturma vasıtası sâhibi.

    Es-Sâdiu Bimâ Ümire: Kendisine emredileni apaçık bildirici.

    Es-Sâdiku: Doğrucu, gerçekçi.

    Es'Sabûru: Çok sabreden, güçlüklerden yılmadan dayanan.

    Es-Sıdku: Doğruluk, gerçeklik.

    Sırâtullahi: Allah’ın yolu.

    Sırâte’llezîne en’amte aleyhim: Kendilerine nimet verilen kimselerin yolu. Es-Sırâtü’l-Müstakîm: Dosdoğru yol.

    Es-Sufûhu: Kusur ve ayıpları görmezlikten gelen.

    Es'Sufûhu ani’z-Zellâti: Ayak kaymalarına, sürçmelere göz yuman.

    Es-Safvetü: Arınmış, süzülmüş, seçkin kişi.

    Es-Safiyyü: Ayıklanmış, seçilmiş iyi kişi.

    Es-Sâlihu: iyi huylu, güzel ahlâklı.

    Dad Harfi:

    Ed'Dâribu Bi’l-Hısâmi’l-Meslûmi: Ağzı körelmiş kılıçla vuran. Ed-Dahhâkü: Çok gülen.

    Ed-Dahhûkü: Güleç yüzlü.

    Tı Harfi:

    Tâb Tâb: Hoş, güzel, güzel kokulu.

    Et-Tâhiru: Çok temiz.

    Et-Tabîbü: Hekim, bilgin.

    Tâ Sîn Mîm: Kur’an-ı Kerîm’deki rumuz ismi.

    Tâ Sîn; Kur’an-ı Kerîm’deki rumuz ismi.

    Tâ Hâ: Kur’ân-ı Kerîm’deki rumuz ismi.

    Et-Tayyibü: Helâl, temiz, güzel, hoş olan.

    Zı Harfi:

    Ez'Zâhiru: Görünüşte olan, sırları görünüşe getiren, açıklayan. Ez-Zafûru: Çok zaferler kazanan.

    Ayn Harfi:

    El-Âbidü: Kul, ibadet edici.

    El-Âdilü: Adalet sâhibi, adaletli.

    El-Azîmü: Çok büyük.

    El'Afî: Afvedici; kusurları silici.

    El-Akıbü: En sonra gelen; tâkib eden.

    El'Alimü: Bilgin, bilen.

    Alemü'l-İmâni: îmanın bayrağı, işareti.

    Alemü’l-yakîni: Kesin bilginin bayrağı, işareti.

    El'Alimü Bil-Hakkı: Hakk’ı ve gerçeği bilen.

    El-Amilü İşleyici; iş ve hareket adamı; eser yaratıcı.

    Abdullah: Allah’ın kulu.

    El'Abdü: Kul.

    El-Adlü: Her şeyi yerli yerine koyan ve herkesi eşit tutan.

    El-Arabiyyü: Şehirli; doğru, düzgün ve güzel konuşan.

    El-Urvetü’l'Vüska: Sağlam kulp.

    El-Azîzü: Çok yüce, çok şerefli olan.

    El'Afvü: Afvedici, bağışlayıcı.

    El-Atûfü: Şefkat ve merhamet edici.

    El-Alîmü: Her şeyin hakikatini hakkıyle bilen.

    El-Aliyyü: Çok yüce, şerefli, yüksek makam sâhibi.

    El-Allâmetü: Çok bilgili.

    Aynü’l'İzzi: Bol rahmet; şeref ve yücelikler kaynağı.

    Abdü’l-Kerîm: Çok cömert olan Allah’ın kulu.

    Abdü’l-Cebbâri: Kahredici ve galip olan Allah’ın kulu.

    Abdül-Hamîdi: Çok öven ve övülen Allah’ın kulu.

    Abdü’l-Mecîdi: Çok büyük ve şerefli Allah’ın kulu.

    Abdü’l-Vehhâbi: Çok ihsan edici Allah’ın kulu Abdü’l-Kahhâri: Çok kahredici Allah’ın kulu.

    Abdü’r-Rahîm: Çok acıyan, çok koruyan Allah’ın kulu.

    Abdü’l-Hâlikı: Yaratıcinin kulu.

    Abdü’l-Kadiri: Kudret sâhibi olan Allah’ın kulu.

    Abdü’l-Müheymini: Korkudan koruyucu, emin kılıcı Allah’ın kulu. Abdü’l-Kuddûsi: Eksik sıfatlardan münezzeh Allah’ın kulu. Abdü’l-Gayyasi: Çok yardım edici Allah’ın kulu.

    Abdü’r-Rezzâkı: Çok rızıklar verici Allah’ın kulu.

    Abdü’s-Selâmi: Noksan ve ayıplardan emin olan Allah’ın kulu. Abdü’l-Mü’min: Emin kılan ve îman edilen Allah’ın kulu. Abdü’l-Gaffâri: Çok setredici ve yarlığayıcı Allah’ın kulu.

    Gayn Harfi:

    El-Galibu: Galip ve hâkim, üstün olan.

    El-Gafûru: Çok setreden, çok bağışlayan.

    El-Ganiyyü: Zengin.

    El-Ganiyyü Billâhi: Allah ile zengin.

    El-Gavsü: Yardım edici.

    El-Gıyâsü: Çok yardım eden.

    Fe Harfi:

    El-Fâtihu: Açıcı; cehalet karanlığını bilgi ile giderici; göz ve gönül açıcı. El-Farkılıt: İncil’deki isimleri; Hakk’m ruhu.

    El-Fâruku: Hakkı ve bâtılı ayıran.

    Fârûku: Hakla bâtılı ayırmada çok maharetli.

    El-Fettâhu: Çok açıcı; açıklayıcı; aydınlatıcı.

    El-Fecrü: Sabah aydınlığı.

    El-Faratu: Herkesten önce ve ileri gelen.

    El-Fasîhu: Doğru, düzgün ve açık konuşan.

    Fadlullahi: Allah’ın üstün ihsanı.

    Fevâtihu’n-Nuri: Nur açılışları.

    Kaf Harfi:

    El-Kasimü: Hisseleri ayırıcı ve dağıtıcı; bahşedici.

    El-Kadî: Hüküm verici, kadı, yargıç.

    El-Kanitü: İbadet eden, yalvaran.

    Kaidü’l-Hayri: Hayra liderlik yapan.

    Kaidü’l-Garri’l-Muhaccelîne: Abdest uzuvları parıldayacakların başı.

    El-Kabilü: Kabul edici.

    El'Kaimü: Ayakta duran, birinin yerini tutan.

    El-Kattalü: Çok katleden; kâfirleri kıran.

    El-Katûlü: Çok öldüren.

    Kasm: Bütün hayırları kendinde toplayıcı.

    El-Kassûmü: Hayırları kendinde toplayan.

    Kademü sıdkın: Doğrulukta sebat eden, bastığı yerde duran.

    El-Kureşiyyü: Kureyşli.

    El'Karîbü: Ziyade yakınlık sâhibi.

    El-Kameru: Ay.

    El-Kayyimü: Görüp gözeten; işleri ve halleri düzenli yürüten.

    El-Kaviyyü: Kuvvetli, dayanıklı, sağlam.

    Kef Harfi:

    Kâffetü’n-Nâsi: Bütün insanlara yeten.

    El-Kefîlü: Boynuna alan, üzerine yüklenen, kefil olan.

    El-Kâmilü fî cemîi umûrihi: Bütün işlerinde kusursuz ve mükemmel olan.

    El-Kerîmü: Çok cömert, çok şerefli.

    Kâf Hâ Yâ Aym Sad: Kur’an-ı Kerîm’deki rumuz ismin sâhibi.

    Lâm Harfi:

    El'Lisânü: Doğru ve düzgün konuşan, her dilden anlayan ve her dile hitap eden.

    Mim Harfi:

    El'Mâcidü: Yüce, cömert ve şerefli.

    Mâzmâz: İbranice; çok güzel kokulu.

    El-Müemmilü: Teemmül eden; çok iyi ve etraflıca düşünen.

    El-Mâhi: Mahvedici.

    El-Me’mûnü: Emin bulunan, korkusuz olan.

    El-Mânihu: Atıyyye ve ihsanda bulunan.

    El-Mâu: Su.

    El-Muînü: Yardımcı, yardım eden.

    El'Mübârekü: Uğurlu, hayırlı, bereketli olan.

    El-Mübtehilü: Düşmanlarını lânetleşmeye çağırarak meydan okuyan.

    El-Müberrâü: Temizlenmiş, arinmış.

    El-Mübeşşirü. Müjdeleyici, iyi haberle sevindirici.

    Mübeşşirü’l'Bâisîne: Bîçârelere müjde veren.

    El-Meb’ûsü Bi’l-Hakkı: Hak ile gönderilen; Hak ile diriltilen.

    El-Meb’ûsü: Diriltilmiş; gönderilmiş; peygamber, temsilci.

    El-Mübelliğu: Tebliğ edici; Hak’dan aldığını halka duyurucu.

    El-Mübîhu: İşlenmesi ve işlenmemesi gereken işleri açıklayan.

    El'Mübînü: Kesin, açık delil, açık seçik söz söyleyen.

    El'Metînü: Çok sağlam ve güçlü, dayanıklı.

    El-Mütebettilü: Her şeyden kesilip yalnız Allah’a yönelen.

    El-Mütebessimü: Gülümseyen, güleç yüzlü.

    El-Müterabbisu: Bekleyen.

    El-Müterahhimü: Merhamet eden, acıyan ve esirgeyen.

    El-Mütezarriu: Gönlünü alçaltarak yalvaran.

    El-Müttakî: Çok sakınan; kötülükten çok kaçman.

    El-Metlüvvü aleyhi: Arkasından gidilen; kendisine Kur’an (vahiy) okunan.

    El-Müteheccidü: Geceleri uyanık olan.

    El-Mutavassıtu: Aracılık eden; kulu Rabbına kavuşturan.

    El-Mütevekkilü: Allah’a güvenip dayanan.

    El-Müsebbitü: Sebat eden; isbat eden; açık ve devamlı kılan.

    Mücâbün: Duası kabûl edilen; isteğine cevap verilen.

    Mücîbün: Duaları kabûl eden, cevap verici.

    El-Müctebâ: Seçilmiş.

    El'Mücîrü: Eman veren.

    El-Muharrisu: (Ümmetini korumağa karşı) hırslı.

    El-Muharrimü: Haram eden, yasaklayan.

    El-Mahfûzu: Korunmuş olan.

    El-Muhallilü: Helâl kılan; hulûl eden; halîl (dost) olan.

    Muhammedün: Tekrar tekrar övülmüş.

    El-Mahmûdü: Kendisine hamd olunan; övülen.

    El-Muhayyirü: Seçim yapmayı serbest bırakan, insanlara seçme hakkı tanıyan.

    El-Muhtâru: Seçkin; dilediğini yapmakta hür olan.

    El-Mahsûsu Bi’ş-Şerefi: Şerefiyle özelleşmiş.

    El-Mahsûsü Bi’l-Izzi: Yüceliğiyle özelleşmiş.

    El-Mahsûsü Bi’l-Mecdi: Büyüklüğüyle özelleşmiş.

    El-Mülâhhasu: Hulâsalaşmış, özleşmiş, kâinatın özü olmuş.

    El-Müddessirü: Örtülere bürünmüş.

    El-Medeniyyü: Şehirli; Medeni, her çağın çağdaşı.

    Medinetü’l-İlmi: İlim şehri.

    El-Müzekkiru: Zikreden ve zikrettiren.

    El-Mezkûru: Zikredilen; çok anılan.

    El-Mürtezâ: Hoşnut kılınmış; beğenilmiş, seçilmiş.

    El-Mürettilü: Açık, parlak ve aydınlık konuşan.

    El-Mürselü: Elçilikle gönderilmiş olan.

    El'Mürtecâ: Ümit olunan, kendisine ümit bağlanan.

    El-Merhûmü: Allah’ın rahmetiyle bezenmiş.

    El-Mürfiu’d'Derecâti: Dereceleri yükselten.

    El-Mer’ü: Erkek; er kişi.

    El-Müzekkî: Temizlenmiş, temizleyen; zekât veren.

    El'Müzzemmilü: Esvaba, örtülere bürünen.

    El-Mesîhu: Okşayan, sığayan, silen, seyahat eden.

    El-Müstağfirü: Günahların bağışlanınasını dileyen.

    El-Müstağnî: İhtiyacı olmayan.

    El-Müstakîmü: Dosdoğru olan.

    El-Mesrûbe: Göğsünden göbeğine kadar bir tek çizgi halinde kılları olan.

    El-Mes’ûdü: Saadetli, kutlu.

    El-Müsellimü: Teslim eden, veren, selâmete çıkaran.

    El-Müsellemü: Teslim edilmiş, verilmiş; herkesçe tasdik edilmiş.

    El-Müşâviru: İstişare edilen, kendisine danışılan.

    El-Müşeffiu: Şefaat eden.

    El-Meşfûu: Günahları bağışlanmış olan.

    El-Müşeffah: Süryânî dilinde Hamd (övgü) demektir.

    El'Meşhûdü’l-Münîri: Gözle görülen nurlandmcı, aydınlatıcı varlık.

    El-Mısbâhu: Kandil, meş’ale.

    El-Musâriu: Güreş tutucu, pehlivan.

    El-Müsâfihu: Sevdiklerini kucaklayan; meyli daima Hakka olan.

    Musahhihu’l-Hasenât: iyilikleri sağlayıcı, ıslah edici, düzeltici.

    El-Masdûku: Tasdik edilmiş, doğruluğu sâbit olmuş.

    El-Mustafâ: Tasfiye olunmuş, çok arınmış.

    El-Muslihu: Islah edilmiş ve ıslah edici; dirlik ve düzene koyucu.

    El-Musallâ aleyhi: Kendisine yardım erişen, salâvat getirilen.

    El-Mutâü Kendisine itâat edilen, boyun eğilen.

    El-Muzhiru: Her şeyi zuhura getiren; zuhura vesile olan.

    El-Muzharu: Varlık kendisiyle zâhir olan.

    El-Muttaliu: Bilgi sahibi, haberi olan.

    El-Mutîu: Hakk’a itâat eden, boyun eğen.

    El-Muzafferü: Zafer kazanan, üstün olan.

    El-Muazzirü: Tazir eden, azarlayan.

    El-Ma’sûmü: Suçsuz, günahsız.

    El-Mu’ti: Veren, ihsanlar eden.

    El-Muakkıbü: Kendisinden önce gelenlerin yolundan giden.

    El'Muallimü: Öğretmen.

    Muallimü ümmetihi: Ümmetinin öğretmeni.

    El'Maallemü: İlimlerin kendisinde toplandığı ve tahsil edildiği yer. “Muallemü” şeklinde okunursa: Kendisine (Allah tarafından hakikatler) öğretilen, demek olur.

    El'Mu’linü: İlân edici, bildirici, haber verici.

    El-Muallâ: Yüce, yüksek.

    El-Mufaddalü: Tafdîl edilmiş; başkalarına üstün kılınmış.

    El-Mufaddılü: Tafdil eden, dilediğini üstün kılan.

    El-Miftâhu: Anahtar.

    Miftâhu’l-Cenneti: Cennetin anahtarı.

    El-Muktesidu: Adalet üzre olan.

    El-Muktefâ: Peşinden gidilen, kendisine uyulan.

    El-Mukaddisü: Takdis eden mübarek ve kutsal kılan.

    El-Mukrî: Okutan.

    El-Muksitu: Doğru hareket eden, âdil.

    El-Mü’minü: İman eden ve edilen; emin, korunmuş ve korkusuz olan.

    El-Müebbedü: Ebedî olan; kendisine danışılan.

    El-Müyessiru: İşleri kolaylaştıran.

    Nun Harfi:

    Nûn: Kur’an’daki rumuz ismi; balık, kılıç.

    En-Nâbizü: Savaşçı, muharip.

    En-Nâcizü: İş bitirici; vaadini yerine getirici.

    En-Nâsü: Âdemoğlu, insan.

    En-Nâsihu: Önceki şeriatların hükümlerini ortadan kaldıran.

    En-Nâşirü: Neşredici, yayıcı.

    En-Nâsıru: Yardım edici, zafer verici.

    En-Nâsihu: Nasihat edici, öğüt verici.

    En-Nâtıku: Konuşucu.

    En-Nâhî: Nehyeden, kötülükleri yasaklayarak önleyen.

    Nebiyyü’l-Ahmeri: Kırmızı ırkın peygamberi.

    Nebiyyü’l-Esvedi: Siyah ırkın peygamberi.

    Nebiyyü’t-Tevbeti: Tevbe Peygamberi.

    Nebiyyül-Haremeyni: Mekke ve Medine’nin peygamberi.

    Nebiyyü’r-Râhati: Huzur ve rahatlık peygamberi.

    Nebiyyü’r-Rahmeti: Acıma ve esirgeme peygamberi.

    Nebiyyü’s-Sâlihi: Sulh ve ıslahat peygamberi.

    Nebiyyullahi: Allah’ın peygamberi.

    Nebiyyü’l-Merhameti: Merhamet peygamberi.

    Nebiyyü’l-Melhameti: Savaş peygamberi.

    Nebiyyü’l'Melâhımi: Savaşların peygamberi.

    En-Nebî: Haber veren.

    En-Necınü: Yıldız; yolculara yol gösteren işaret; ölçü.

    En-Necınü’s-Sâkıbü: Karanlığı yırtıcı ve yakıcı yıldız.

    Neciyyullahi: Allah’ın sırdaşı.

    En-Nezîru: Kötülüklerin sonucundan korkutucu.

    En-Nesîbü: Soylu, asil, temiz soydan gelen.

    Nasîhun: Öğüt veren, doğru yolu gösteren.

    Nâsihu: Her kötülükten arınmış; öğütçü.

    En-Ni’metü: İyilik, dirlik ve mutluluk.

    “Cebrâil aleyhisselâm geldi:

    — Esselâmü aleyke yâ Ebâ İbrahim! dedi,” diye buyurulmuştur.

    İbn-i Dıhye’nin zikrettiği üzre Ebû’l-Erâmil (bekârların, dulların ve kimsesizlerin babası) diye de künyelenmiştir. Başkalarının rivâyetlerinde ise Ebû’l-Mü’minîn (mü’minlerin babası) diye de künyelenmiştir.

    Şöyle malûm olsun ki, zikrolunan şerefli isimlerden her birinin şerhine girişilecek olursa maksat özleştirerek anlatmadan sapmaya ve sözü uzatmaya sebep olup ciltler dolusu nice kitaplar yazmakla yine de tamamlanamayacağı kesindir. Fakat Allah’ın yardımı ile birkaçinin kısaca açıklamasını yapmayı diledik.

    Muhammed ve Ahmed ki, o Hazret’in isimlerinin en meşhurudur, ikisinin de kökü hamd kelimesidir. Bunlardan biri tef’il bâbmdan mef’ul isimdir ki, mânası tahmîd olunmuş (ziyade övülmüş) demektir. Bu siga çoğaltınaya ve kat kat arttırmaya delâlet eder. O halde Muhammed demek tekrar tekrar (kat kat) hamd olunmuş demektir. Nitekim mükerrem diye o kimseye derler ki, defalarca kendisine ikram olunmuş ola. Mümeddeh diye de tekrar tekrar medh olunmuş kimseye denir. Aynı sigadan olan diğer kelimelerin de mânaları bunun gibidir.

    Ahmed, tafdil (en üstünlük derecesini bildiren) isimdir. Mânası, Hak teâlâ hazretlerine hamd edicilerin hepsinden daha ziyade hamd edici demektir. Bâzıları mef’ul mânasına hami edip bütün hamd olunmuşlardan (övülenlerden) ziyade hamd olunmuş (övülmüş) demektir dediler. Ama bu takdirde Hak teâlâ hazretlerinden başka hamd olunmuşlardan ziyade hamd olunmuş demenin murad olunınası gerektir. Aksi halde uygun düşmez.

    Bâzı âlimler buyurmuştur ki: “Bu şerefli iki isim, o Hazret’in güzel huylarından ve beğenilmiş ahlâkından alınmıştır ki, bunlar için Muhammed ve Ahmed ile isimlendirilmeğe hak kazanmıştır.”

    Kadı İyaz (Allah rahmet etsin) Şifâ’sında buyurmuştur ki: “Ahmed’in mânası hamd edicilerin en büyüğü ve hamd olunmuşların en ulusu demektir. Peygamber Efendimiz, Hazret-i Mûsâ ve İsâ’mn lisanlarında Ahmed ismiyle zikredilmiştir. Bu isimMuhammed isminden öncedir. Peygamber Efendimiz hazretleri Muhammed olmadan önce Ahmed olmuştu. Nitekim vücuda gelişi de öyle gerçekleşmiştir. Zira Ahmed ismiyle geçmiş kitaplarda zikredildi. Muhammed ile isimlendirilmesi ise Kur’an’da vâki oldu.”

    Bu sözünün sebebini açıklarken de: “Resûlüllah Efendimiz hazretlerinin Hak teâlâ hazretlerini hamd etmesi halkın kendisine hamd etmesinden daha önce vâki oldu” demiştir. Velhasıl bu husustaki sözleri biraz karışıklıktan hâli değildi. Eğer muradları, “Ahmed ismi daha öncedir. Şu mânada ki, eski kitaplarda ve nebilerin lisanında o isimlerle zikredilmiştir. Muhammed ismiyle halk arasında zikredilmesi saadetle varlık âlemine ayak bastıktan sonra vâki olmuştur,” demekse gerçekten böyle olmuştur. Ama eğer mutlak olarak Ahmed ismi Muhammed isminden öncedir demekse bu makul olmayan bir sözdür. Zira ikisi de Kur’an-ı azîm’de zikredilmiş olan şerefli isimlerindendir. Mademki Kur’an-ı azîm mevcut idi, bu isimler de onunla beraber mevcut idiler. Şek ve şüphe yoktur ki, Allah’ın kelâmı kadîmdir. Hiç bir zaman geçmemiştir ki, Allah’ın kelâmı onda mevcut olmamış olsun. Zamanın parçalarının her birinde, belki daha zaman yaratılmadan önce Kur’an mevcut idi. O halde bu isimler de kadîm (ezelî) olur. Biri birinden öncedir veya sonradır demeğe imkân olmaz.
    .
  • Kül kedisine sormuşlar, neden Prens'e aşık oldun diye. Masal bana başka kader vermedi, demiş.
  • Kül Kedisi’ne sormuşlar, neren Prens’e aşık oldun diye. Masal bana başka kader vermedi, demiş.
    Mahallemizdeki hayat da bize başka kader vermiyordu.
  • 24 Temmuz 1923: Lozan antlaşması imzalandı. Lozan'daki görüşmeler esnasında TBMM'de sert tartışmalar oldu. Rauf Orbay'ın başında bulunduğu hükümet de, Lozan'da Türkiye'yi "başmurahhas" sıfatıyla temsil eden ismet İnönü'ye imza yetkisi vermedi. Bunun üzerine imza yetkisini TBMM reisi Mustafa Kemal verdi.

    11 Ağustos 1923: TBMM ikinci devresi açıldı. Milletvekilleri yemin etti. Birinci devre TBMM'de yer almış olan sarıklı milletvekillerinin hemen hepsi bu meclise giremedi. Ayrıca Lozan antlaşmasına
    karşı çıkmış olanların da çok büyük ekseriyeti bu yeni mecliste yer
    almadı. Bu meclisin teşekkül etmesine yol açan seçimin belli başlı
    hususiyeti şunlardı:

    Seçim, "Açık rey, gizli tasnif' esasına göre yapılmaktaydı. Yani reyler sandık kurulunun önünde açıkta verilmekte, ama tasnifi, sandık
    kurulu üyeleri kendi aralarında yapmaktaydı.
    4 Mart 1925: Takrir-i Sükûn Kanunu çıkarıldı. Fethi Okyar Başkanlığındaki hükümet bu kanun teklifini kabul etmeyeceğini açıklamış,
    bunun üzerine bu hükümet düşürülmüş ve İsmet İnönü başkanlığında yeni bir hükümet kurulmuştu. Kanun 79a karşı 82 oyla kabul
    edildi, (üç rey farkıyla)

    Bu kanun, hükümet görüşüne aykırı her türlü düşünce ve faaliyeti
    yasaklamaktaydı. Ayrıca kanun gereğince iki İstiklâl Mahkemesi kurulmuştu.

    Mart 1925: Takrir-i Sükun kanununa dayanılarak çeşitli illerde neşrolunmakta olan birçok dergi ve gazete kapatıldı. Bazı gazeteciler İstiklal Mahkemesi'ne verildi.

    Nisan 1925: Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının İstanbul'daki
    merkez ve şubeleri arandı. Bütün vesikalarına el konuldu. İstiklal
    Mahkemesi Doğu Anadolu'daki bütün Terakkiperver Cumhuriyet
    Fırkası teşkilatlarını kapattı. Ankara İstiklal Mahkemesi de, parti
    programının 6. Maddesinde yer alan; "Parti, efkar ve itikâd-i dini-
    yeye hürmetkardır" ifadesini, "irtica kışkırtıcılığı" olarak değerlendirdi ve hükümetten "gereğinin yapılmasını" istedi.
    Tarih kitapları yazılmaya başlanmadan önce Atatürk'ün görüşü bu
    kitapların bir an önce yazılıp bitirilmesi şeklindeydi.

    Prof. İsmail Hakkı Uzunçarşılı şöyle diyor:

    "İşin ehemmiyet ve şümulünü kavrayanlar boyacı küpüne daldırıp
    çıkarma kabilinden acele bir Türk tarihinin yazılamayacağını ileri sü-
    rerlerse de sözlerine ehemmiyeti verilmedi." (Belleten, no: 10, s.
    349)
    Arasında İsmail Hakkı Uzunçarşılı'nın da bulunduğu bin cemiyet,
    "Türk Tarihinin Ana Hatları" isminde bir çalışma yaptı. Atatürk bu
    çalışmayı gözden geçirirken kendi görüşlerini de açıkça belirtti.

    Uzunçarşılı 100 adet basılan bu çalışmadaki Osmanlı tarihiyle ilgili kısımdaki yanlışlıklara dikkat çekerek bu çalışma hazırlanırken müracaat edilen eserler arasında Osmanlı tarihine ait bir tek eserin bile bulunmadığını söylüyor:

    Uzunçarşılı, Osmanlı tarihindeki yığınla yalan ve yanlış meselelerin bulunuşunu şu şekilde izah ediyor;

    "Ana hatlarını yazmış olan arkadaşlardan bazıları birkaç kısmı birden alıp bilmedikleri kısımları üzerinde de kalem yürütmüşlerdi; nitekim ilk kitap bu yüzden pek noksan ve pek yanlış olmuş, bereket ki yüz nüsha kadar basıldığından ortalığa yayılmamıştı. Atatürk'ün bu arzusunun gelip geçici zannedilmesi işin ciddi tutulmamasına sebep olmuştu. Halbuki iş hiç de öyle çıkmadı." (a.g.e., 350)

    "Türk ve İslâm müverrihler de Türklüğü ve Türk medeniyetini
    İslâmlık ve İslâm medeniyeti ile kaynaştırdılar: İslâmlığa takaddüm eden (İslâmiyetten önceki) binlerce yıla ait devreleri unutturmayı ümmetçilik siyasetinin icabı ve din gayreti vecibesi bildiler.)

    LİSE I Tarih kitabı, "Tarihten evvelki zamanlar ve Eski Zamanlar"
    başlığını taşıyor: Kitabın 1931 tarihli baskısının sahifelerini teker teker çevirmeye
    başlıyoruz. Kitapta yer alan ilk bölüm, Beşer Tarihine Giriş" başlı¬
    ğını taşıyor. Bu bölümde, Kâinat ve Tabiattan bahsedilirken, Kâinatın Cenab-ı Hak tarafından yaratılmadığı açıkça söyleniyor.

    Kur'an-ı Kerim'e taban tabana zıt olan düşünce şu şekilde işleni¬
    yor:
    "Kâinatın varlığından anlaşılan kuvvet, hareket, Kâinatın kanunları
    na tabidir"
    "İşte, tabiat, hem kâinatın varlıklarının birliğidir ve hem aynı zamanda, kâinatın kanunlarına tabî hareket ve kuvvettir.O halde tabiat
    hem kanunların sahibidir, hem aynı kanunların tâbiidir." (Tarih I, İstanbul: 1931, Devlet Matbaası, s.2)
    "Filhakika, insan, tabiatın mahlukudur. Hayatın büyük kaidesi de
    tabiata tâbi olmaktır. Tabiatta hiçbir şey yok olmaz ve hiçbir şey
    yoktan var olmaz. Yalnız tabiatı vücuda getiren varlıklar, tabiatın
    kanunları icabı olarak şekillerini değiştirirler." (s.2)
    "Bundan 200 sene evveline kadar dünyanın 5-6 bin sene önce yaratıldığı ve insanın Basra'ya iki günlük yolda, Fırat nehri üzerinde bulunan 'Cennet'te yaratıldığı zannolunmakta idi.
    "Bu kanaatler hep din kitaplarındaki hikâyelerin, olduğu gibi hakikat
    sanılmasından doğuyor.
    "Artık, hayatın 6 bin senelik değil, milyonlarca senelik olduğu anlaşılmıştır." (s.3)
    "Gördük ki, hayat zincirinin son halkası insandır. Bu zincire nazaran insanın sair memeli hayvanlar gibi, daha basit bir sınıfa ait cetlerden geldiği kanaatine varılır.

    'Uluhiyet mefhumunu bulan,bu mefhumun sırlarınıkeşfeden ve bugün dahi keşfetmeye devam eden, insan zekâsıdır.*(23-24)

    "Masum ve cahil insanları, yüzlerce Allah'a taptırmak veya Allahları, muayyen gruplara toplamak
    ve en nihayet bir Allah kabul etmek, siyasetin doğurduğu neticelerdir" satırları bizzat Atatürk'ün kaleminden çıkmıştır, (a.g.d., s. 13) Tarih I kitabının 1931 baskısının 122 ve 123. sayfalarında yer almaktadır.

    Tarih Kitabı- "Kabe çok eskidir. Ne vakit ve kim tarafından yapıldığı bilinmiyor.
    Arap an'anesi kâbenin inşasını İbrahim Peygambere atfetmektedir.
    "Bu mukaddes karataş an'anesi Friklerde de vardı. Friklerin mukaddes sayarak ihtiram ve ibadet ettikleri Karataş bugünkü Afyonkarahisar şimalinde kadîm Pessinüs şehrinde bulunuyordu.

    "Arapların aralarında yayılan bu an'aneye göre İbrahim, karısı Ha-
    cer ile oğlu İsmail'i buraya getirmişti; Zemzem de onlar için fışkırmıştı; İbrahim, oğlu İsmail ile birlikte Kâbeyi bina etmişlerdi. Cebrail kendilerine o zaman beyaz ve mücella olan Haceri-esvedi getirmişti; bu taş sonradan günahkârların ellerini sürdüklerinden dolayı kararmıştı. Bunların hepsi, bittabi, sonradan uydurulmuş masallardır." (Tarih II. Orta Zamanlar. İstanbul: 1932, s.85)

    "Muhammed'in çocukluğuna ve gençliğine ait malumata sonradan
    katılmış çok uydurma şeyler vardır; onun vatandaşlarını dine davete başladıktan sonraki hayatı daha çok malûmdur." (s.89)
    "Kırk yaşına geldiği zaman peygamberliğini ilân ve vatandaşlarını,
    kendinin bulduğu ve doğru olduğuna inandığı yeni bir dine o zamanın haniflerine imtisalen "İbrahim dini" inkıyat mânâsını ifade eden
    "İslâm" denilmiştir." (s.89)
    "Muhammed'in koyduğu esasların toplu olduğu kitabaKuran denir. İslâmananesinde bu ayetlerin Muhammed'e Cebrail adında melek vasıtası ile Allah tarafından vahiy, yani ilham edildiği kabul olunur.
    "Tarihi noktai nazardan da mütalaa edildiği zaman görülüyor ki:
    Muhammed birden bire Allah'ın Resulü diyerek ortaya çıkmamıştır.
    O, Arapların ahlâk ve âdetlerinin pek fenâ ve pek iptidâi ve ıslaha
    muhtaç olduğunu anlamış,bunları ıslah için tenha yerlere çekilerek senelerce düşünmüş ve yıllarca tefekkürden sonra kendisinde vahiy ve ilham fikri doğmuştur. Vahiy, ilham fikri Muhammed'den evvel de Araplarca meçhul değildi. Bütün iptidai kavimler gibi Araplar da, şairlerin, akıl erdiremedikleri kuvvetlerden ilham aldıklarına inanırlardı. Bu kuvvetler Araplar için cinlerdi. Cinler, gûya kâhinlere kayıptan haber vermek kudretini ilham eder¬
    lerdi. Bu nevi itikatlar Arabistan'da her zaman o kadar canlı ve derin olmuştur ki Muhamamed dahi cinlerin vücuduna samimi olarak inanmıştır. O, hakikaten cinlerin şairlere şiir ilham ettiğine kani idi. Araplar şairleri, bir kâhin gibi telakki ederlerdi. Muhammed'in Musa, İsa dinlerine dair öğrendikleri de kendisinde bu telakkiyi kuvvetlendirmiştir. Bu peygamberler melekler vasıtasiyle ilham aldıklarını söylemişlerdi. O dinlerde de cin ve melek telakkisi vardı. Dinler nazarında cinler, kötü ruhlar olduğundan; peygamberler onlardan mülhem olamazlardı. Muhammed de diğer peygamberler gibi kendisine ilham eden kuvvetin insanları iğfal eden bir kuvvet olmayıp, onları hayır ve saadete irşat eden İlâhî bir kuvvet olduğuna samimî olarak inandı." (s.90-91)
    Muhammed'in bir melek ile allah ile (İmlayı da noktası ve virgülü
    ile aynen alıyoruz. Allah lafzı el yazısında hep küçük harfle yazılmış)
    "Kuranda öğrendiğimize göre, Muhammed hiç değişmeden yaşamış bir insan değildi; o da hayat ve hadiselerin zaruri icapları karşısında adeta hergün değişmiştir.
    Muhammed, iptida allah'ın resulüyüm diyerek ortaya çıkmamıştır; bunu düşünmemiştir. Bu düşünce, senelerdi mücadele ettikten sonra kendisinde hasıl olmuştur." (Saçak, Mart 1986,s.23-29)
    Atatürk'ün el yazısının bu kısmını Saçak'tan önce Noktadergisi de
    neşretmişti. (Nokta, 17 Kasım 1985,s. 13)
    Muhammed'in peygamberliğinin başlangıcına dair bir çok eski rivayetler vardır. Bunlar artık efsanelere karışmıştır. Hakikatte Peygamberin ilk söylediği Kuran ayetinin ne olduğu malum ve belki de mazbut değildir.
    Hukuki hükümler zaman ve mekân içinde içtimai heyetlerin uğradıkları değişikliklere göre değişe geldiğinden on dört asır evvelki zaman ve mekânın ihtiyacına göre lüzumlu ve kâfi görülmüştür. Bunlar daha ebedi olmayıp zamanla değişmeye mahkumdurlar.
    Tarihe ait malumata gelince yeni fenler sayesinde meydana çıkarılan hakikatlerden yakın tarih bilgilerini bile temellerinden sarsmaktadır." (s.92)
    "Muhammed'i ve onun nasıl bir din müessisi ve dini bir devlet reisi olduğunu anlayabilmek kendisinin bilhassa askeri faaliyetlerini tetkik etmek lazımdır. Aksi takdirde Muhammed'i. her şeyi bir melekten alan ve aynen muhitine tebliğ eden ümmi, cahil, hissiz hareketsiz bir put derekesine indirmek hatasından kurtulmak mümkün olmaz, (s.94)
    Hakikatte Müseylime de kıymetsiz sayılmayacak ahlaki ve dini bir
    mezhep ortaya koymuştu." (s. 122)
    Mesela "Evs" kabilesinin Osmanlıca yazı¬
    lışı "Us" şeklinde okunmuş ve Evs kabilesinden hep "Us kabilesi"
    diye bahsedilmiştir, (s. 115 ve diğer sahifeler) Halifenin seçimi ile
    ilgili bölümde, Sahabeler iktidar kavgası içerisinde ve iktidarı ele geçirmek için birbirleriyle amansız bir çekişme içerisinde ve bu uğurda her türlü hileyi yapmaktan çekinmeyen kişiler olarak gösterilmektedir. Ayrıca Hz. Ebubekir'in (r.a.) halifeliğe seçilmesi, bir oldu bittiye getirilmiş hadise olarak nazarlara sunulmaktadır.
    "Tabiat bizim anamız, babamızdır." (Tabiat bilgisi, IV. Sınıf,Türkiye
    Cumhuriyeti Maarif Vekilliği, İstanbul: 1931, s.6)
    "Cumhuriyetten önce nasıl idare olunurduk?" başlığı altın¬
    da yazılanlar şunlardır:

    "Eskiden Türkiye'de bir padişahla idare olunan mutlakiyet hükümeti vardı. Bu hükümette milletin sözü dinlenmezdi. Padişah milleti hiçe sayardı. Devlet işlerini kendi düşündüğü, bildiği, istediği gibi görürdü. İş başına getirdği adamlar içinde okuma yazma bilmeyenler, halkın başına bela kesilenler, halka yapmadık işkence bırakmayanlar da vardı.Halkın bunlardan şikayetine kulak aşılmazdı,
    lar doğru iş görmezlerdi. Milletten vergi diye toplanan paralar, milletin iyiliğinden ziyade padişahın keyfine sarfolunurdu. Orduya bakılmazdı; askerin giyeceği, yiyeceği düşünülmezdi. Mahkemelere işi düşenler, aylarca, yıllarca haklarını elde edemezlerdi. Kuvvetliler, zenginler zayıfları, zavallıları ezerlerdi. Gazeteler padişahın hoşuna gitmeyen şeyleri yazamazlardı.
    "Bir yanda padişah, saray adamları, zorbalar har vurup harman savurururken öte yandan zavallı halk bin bir güçlük altında ezilirdi. Millet bu haksızlıklara, bu işkencelere yüzlerce yıl dayandı.

    "Ama, padişahın, padişah hükümetinin millete çektirdiği acılar o
    kadar arttı, Türk milletinin canı o kadar çok yanmaya başladı ki el
    birliği edip mutlakiyet idaresinden kurtulmak yollarını aramaya
    mecbur oldu. (İlkmektep Kitapları: IV. Sınıf, Yurt Bilgisi, İstanbul:
    1937, Devlet Basımevi, s. 15-16)

    Övmelerle Dolu Kısım

    "Çanakkale'de Anafartalar kahramanı Kemal Atatürk, düşman or¬
    dusunu kıyıya çiviledi. Onlara bir adım ileri attırmadı. Bu kahramanlık önünde düşman kumandanları da parmak ısırdılar. Gazimizin büyüklüğünü söylemekten kendilerini alamadılar." (s. 18)

    "Bugün kimsenin namaz kılıp kılmadığına , ramazanda oruç tutup
    tutmadığına bakmıyoruz. Kimsenin dinine karışmıyoruz.
    "Eskiden böyle değildi; açıkça oruç bozan birini gördüler mi, hemen yakalarlar, uluorta oruç bozdu diye cezalandırırlardı. Mekteplerde talebeyi zorla camiye sokarlardı; oruç tutacak hali var mı, yok mu, abdestli mi, değil mi diye bakmazlardı. O vakit hoşgörmek yoktu.

    "Sofu olanlar, namaz kılmayanlara kızarlardı; namaz kılmayan çocukları döverlerdi. Daha tuhafı, inanılmayacak şeylere inananlar, inanmayanları dinsiz sayarlardı." (s.45)

    Çok Kan Dökülmüş

    Kitapta Türklerin Müslüman Araplara karşı her yerde mukavemet
    ettiği ve çetin mücadele verdiği söylenmekte
    "Meselâ, milliyeti dincilik sananlar, veya öyle gösterenler oldu. Türk millî cereyanı karşısında bir Panislâmizm cereyanı çıkarıldı. Bunlar, dinin bu asırda hâlâ sosyal bir bağ olduğunu sanarak bütün Müslümanları Türk milleti içinde görmek isteyen cahil politikacılardı."
    (s.47)
    "Türkler Arapların dinini kabul etmeden evvel de büyük bir millet
    idi. Arap dinini kabul ettikten sonra, bu din ne Arapların, ne aynı
    dinden bulunan acemlerin ve ne de Mısırlıların ve sairenin Türklerle birleşip bir millet teşkil etmelerine hiçbir tesir etmedi. Bilakis, Türk milletinin milli rabıtalarını gevşettir millî hislerini, millî heyecanını uyuşturdu bu pek tabi idi çünkü Muhammed'in kurduğu dinin gayesi bütün milliyetlerin fevkinde şamil bir Arap milliyeti siyasetine müncer oluyordu. Bu Arap fikri, ümmet kelimesiyle ifade olundu.

    Başörtüsü
    Bedia Muvahhit şunları söylüyor:

    "İzmir dumanlar içinde, düşman daha yeni gitmiş.Yerler kül içinde. Bir tek Tayyare sineması var. Yıkık, harap bir halde orada Atatürk'ün emriyle oynayacağız. Elim ayağım titriyor. Arkamdan birisi itti. O zamanın belediye reisi Şükrü Kaya. Kendimi sahnede buldum. Çok acemiyim. Acemi oyuncu sahnede ellerini nereye koyacağını bilemez zaten. Neyse bir gayretle oynadım. Sonunda, Atatürk sahneye geldi. Beni alnımdan öptü. "Kızım tebrik ederim. Benim istediğimi yaptın. Sakın bırakma, devam et' dedi. "Bundan sonra Manisa, Nazilli filan gezeceksiniz. Yalnız, sahneye başı açık çıkmayacaksın" diye devam etti."

    Siz İzmir'de Başörtüsüyle mi Çıkmıştınız?"

    "Hayır. Ama Atatürk, "İlk defa Türk kadını sahneye çıkıyor. Başı¬
    nız açık olmasın' dedi. 'Ne yapalım Paşam' dedim. Bana dönüp,
    'Ne renk elbise giyiyorsan; o renkten bir türban sar başına dedi.
    'Böyle böyle alıştıralım' dedi." (Milliyet, 15 Mart 1987)
    "Hanımefendi, bu başörtüsünü çıkardığınız takdirde güzel olacağınızı tahmin ediyorum, isterseniz bir tecrübe ediniz.

    "Genç kız, Atatürk'ün bu hitabı üzerine başındaki örtüyü çıkararak dansa devam etmiştir. Bundan memnun olan Atatürk birkaç dakika sonra aynı genç kızla dans etmiştir. (Niyazi Ahmet Banoğlu Atatürk'ün İstanbul'daki Hayatı, c.l, s.218)

    Saadettin
    Kaynak, Türkçe Kur'an-ı Kerim ile Türkçe hutbe okunmasıyla ilgili
    hatırasını da şu şekilde naklediyor:
    "Türkçe Kur'an'ın, anlattığım bu tecrübesinden sonra, Fatih Camiinde ilk defa Türkçe Kur'an okudum. Bunu müteakip, Türkçe hutbeye sıra gelmişti. Atatürk: 'Haydi bakalım.. Türkçe Hutbeyi de Su-
    leymaniye Camiinde mukabele ile oku! Amma, okuyacağını, evvela
    tertip et, bir göreyim dedi. Yazdım, verdim. Beğendi. Fakat!

    "Paşam, bende hitabet kabiliyeti yok. Bu başka iş, hafızlığa benzemez..." dedim. Zararı yok... Bir tecrübe edelim., buyurdu. Bunun
    üzerine, tekrar sordum: 'Hutbeye çıkarken sarık saracak mıyım?'

    "Hayır, sarıgı bırak... Benim gibi, baş açık ve fraklı!..." Ne diyeyim,
    inkılâp yapılıyor, peki!' dedim.

    "0 gün, hıncahınç dolan Süleymaniye Camiinde cemaat arasına karışmış yüzelli de sivil polis vardı. Bu tedbirin isabetli olduğu çok
    geçmeden anlaşıldı. Ben Türkçe hutbeyi okur okumaz, kalabalık arasından, bilâhare Arap olduğu anlaşılan biri, sesini yükselterek: 'Bu namaz olmadı!, diye bağırdı.

    "Fakat çok şükür, itiraz eden yalnız bu Araptı. Onu da, derhal ka¬
    rakola götürdüler..' (a.g.e., s.352)

    "2. Abdülhamidin istibdat yönetimi 33 yıl sürdü...
    "2. Abdülhamit'in yönetimi AvrupalIların da hoşuna gitmiyordu.
    Hatta ona Kızıl Sultan adını vermişlerdi. "...2. Abdülhamit esasen
    vesveseli ve korkak bir padişahtı." (s.273-275)

    anarşist gençler,
    işte bu eğitimin çarklarından geçtikten sonra idam sehpasında şu
    şekilde bağırmıştı:

    "Ben Türk de değilim. Müslüman da!" Böyle dedikten sonra din görevlisinin telkinini de reddetmişti. Kısaca eğitimin meyvası acı olmuştu.

    İşte 1970 öncesinde gençliğin içinde bulunduğu bu yürek paralayıcı
    tabloyu gören bazı münevverler, "Nasıl bir eğitim?" sorusu üzerinde
    daha ciddi bir şekilde kafa yormaya başlamışlardı. 1970'den sonra
    "Milli Eğitim nasıl olmalı?" sorusu bir kere daha gündeme geldi ve
    "2. MC. Hükümeti" diye bilinen AP-MSP-MHP Koalisyon Hükümeti okullarda okutulan ders kitaplarının yeniden yazılması mevzuunu
    ele aldı. Yapılan çalışma sonunda 32 ders kitabı yeniden yazıldı ve bu kitaplar 1976-1977 öğretim yılında devreye sokuldu. İşte ne olduysa bundan sonra oldu. Marksist ve ateist olarak bilinen kalem-
    şörler, ders kitaplarının değiştirilmesi üzerine küplere binmişti. Bilhassa eski ders kitaplarından İslamiyete hakaret eden, iman esaslarına uymayan kısımların çıkarılmasına, Osmanlı ve İslâm tarihinin gerçekçi bir şekilde ele alınmasına tahammül edememişlerdi.
  • Ey insanlar! Size Rabbinizden kesin bir delil (Hz. Muhammed) geldi ve size apaçık bir nur (Kur'an) indirdik. ﴾174﴿ Allah'a iman edip ona sımsıkı sarılanları ise (Allah), kendisinden bir rahmet ve lütfa kavuşturacak ve onları kendisine varan doğru bir yola iletecektir. ﴾Nisa 175﴿
    Tefsir
    Arapça karşılığı burhan olan “kesin delil”den maksat akıldır ve aklın yürüyerek imanın ve hidayetin sınırına kadar gelmesini sağlayan işaret taşlarıdır; yani insanın kendi iç ve dış, maddî ve mânevî varlığı ile onu çepeçevre saran kâinatta sergilenmiş olan alâmetler, deliller, yol bulduran izlerdir. “Apaçık nur” ise “indirdik” yükleminin de delâletiyle Kur’an’dır (burhanın terim olarak anlamı için bk. Bakara 2/111). Burada tekrar bütün insanlara hitap edilmekte, akıllarını doğru kullanarak, kendilerini ve kainatı doğru gözlemleyip, okuyup yorumlayarak Allah’a inanmaları, bu imandan sonra Hz. Peygamber, onun gösterdiği mûcizeler ve özellikle getirip tebliğ ettiği kitap üzerinde doğru ve yeterli düşünerek Resûlullah’a ve Kur’an’a iman etmeleri; putlara, kendileri gibi beşer oldukları halde tanrılaştırdıkları insanlara, hayvanlara, hatta imanı dışlayan akla (sakat düşünce) sarılmak yerine Allah’a sarılmaları, O’nun gönderdiği dine sımsıkı tutunmaları istenmektedir. Bu imana kavuşan ve rehbere sarılanlar için üç mükâfat vaad edilmekte, başka bir deyişle üç güzel sonuç müjdelenmektedir: 1. Allah’ın rahmet deryasına dalmak. 2. O’nun lutfuna mazhar olmak. 3. Hidayet; yani insanı dosdoğru Allah’a, O’na kul olma devletine, rızâsına erme nimetine götüren ilâhî rehberlik. Dünya hayatında kul, bu üç değerli ödülden daha büyüğünü bulamaz ve elde edemez; bütün nimetler, mükâfatlar ve ecirler bu üç ödülün içindedir. İnsanlar Allah’ın rahmetiyle esirgenir, lutfuyla gönenir, hidayetiyle doğruyu, güzeli ve iyiyi bulurlar, bilirler ve yaşarlar.

    Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 195-196