• Duygusal Açlık

    1.

    Sevgi !...

    .

    -Mutluluğu aramaktan,

    İnsanların mutlu olmaya hiç vakitleri yok,.-

    .

    -Her güleni mutlu mu sanırsınız?-

    .

    Her yer mutsuz kadınlarla mutsuz adamların,

    Umutsuz evlilikleriyle doldu.

    Sevgiler tadımlık, dakikada bir renk değiştiren, poz verir gibi anlık oldu.

    .

    -Ömürlük sevgilere hasretiz.-

    .

    Herkes sevilmek istiyor,

    (Halbuki sevilmenin birinci koşulu sevmektir.)

    Ve hiç kimsenin kendinden başkasını sevesi yok.

    Bu gidişle de hep kendimizi seveceğiz.

    -Duygusal açlık, doygusal açlık sorununun önüne geçti.-

    Ne savaştan, ne hastalıktan, ne de afetten,

    Yapayalnız sevgisizlikten öleceğiz.

    .

    Oysa,

    -Sevgi yaradılışın hamuru, varoluşun kaynağıdır.-

    -İnsan olmak sevmekle başlar.-

    Kıblesi sevgi olanın, mutluluk elinin altındadır,

    Sadece uzanıp alması yeter.

    .

    Lütfen,

    Zengin fakir, genç yaşlı demeden,

    Dil, din, ırk cinsiyet farkı gözetmeden,

    Tüm insanları ve diğer canlıları

    Yormadan, kırmadan dökmeden,

    Şartsız şurtsuz, yalansız dolansız,

    Nedensiz nasılsız bir sevgiyle sevin.

    .

    Dünyada sahtesi en çok üretilen şeylerden biri haline geldi sevgi.

    Bu nedenle, sevginiz yapay olmasın, içten olsun, gerçek olsun,

    Yirmi dört ayar altın gibi saf olsun.

    .

    Cüzdanlara kilo verdirmek için sevmeyin.

    Sevecekseniz güzel sevin.

    Sevdiğinizin sadece elinden değil, yüreğinden de tutun.

    Sadece ağzından çıkanı değil, yürek dilini de anlayın.

    Sadece göz ile el ile değil, ruhen de kalben de sevin.

    Çünkü...

    -Yürekte demlenmemiş sevgi hamdır.-

    .

    Hatta biraz sevginizin dozunu kaçırın,

    Mesela ben sarılınca kemiklerimin ısınacağı bir sevgi istiyorum.

    .

    -Bu Dünya’nın, en çok sevgiye ihtiyacı var.-

    .

    Zira cehenneme çevirdiğimiz yeryüzüne, cenneti getirecek yegâne güç sevgidir.

    Örneğin bir kadını sınırsız ve koşulsuz sevin, Dünyanızı cennete çevirsin.

    .

    Aç parantez (Bir şeyi güzel ve özel yapan;

    O şeye, bir kadın elinin, gözünün ve yüreğinin değmesidir.

    .

    Eğer,

    Bir kadın seviliyorsa mutluysa,

    O kadar güzel ve içten güler ki,

    Sanırsın gözbebeklerinden serçe sürüleri geçiyor.)

    .

    Ben önemli olanın, bir kadının yüzünü değil, yüreğini güldürmek olduğunu anladım.

    Ve bugüne kadar, bir insanın kalbine girmekten daha güzel bir yer bulamadım.

    .

    Gönül bağı için ne gözün görmesi, ne de elin değmesi,

    Sadece yüreğin sevmesi yetiyor.

    .

    Çünkü,

    -Yürek yarasına sürülen en iyi ilaç, sevgidir.-

    .

    -İnsan yüreği sevildikçe çocuksulaşır.-

    Şımaracak kimsesi olmayanların şımartacak kimsesi olun...!

    Mutluluk ancak öyle bulaşır.

    .

    Aç parantez (Başta insanlar olmak üzere,

    Yağan yağmura esen yele,

    Yanan ateşe, doğan güneşe,

    Daldaki yaprağa, açan çiçeğe,

    Uçan kuşa, börtü böceğe,

    Koyuna kuzuya, kediye köpeğe,

    Havaya suya toprağa teşekkür edin,

    tebessüm edin, selam verin.

    Teşekkürü günlük yaşamınızın

    bir parçası haline getirin.)

    .

    Bu arada (Bir insanı diğerine aşık edecek, sevdirecek, ne siyasi ne de iktisadi bir rejim henüz icat edilmedi.

    .

    Sevgiyi alış veriş zannedenler bilmelidir ki

    Sevgi hesaplanamaz, ölçülemez.

    Mesela ben hiç yarım kilo sevmedim.)

    Kadın...!

    Kimi eskiler,

    Kadını toprak gibi gördüler,

    İliklerine kadar sömürdüler.

    2.

    Kadına Şiddet

    .

    Kadın...!

    Bazı erkekler tarafından rahatlatma aracı, kendilerinin duygusal işçisi,

    Evlerinin bekçisi, toplumum günah keçisi olarak görülüyor.

    .

    Yaratılan öfke, nefret ve korku ortamında,

    Kadınlara esaret yaşamı sürdürülüyor.

    Kadınlar dövülüyor, sövülüyor, kovuluyor, ya da vurulup öldürülüyor.

    .

    Sadece fiziksel şiddetle değil,

    Zihinsel ve duygusal istismarla

    defalarca bıçaklanmalarına rağmen,

    Yaralarını gösteremiyor kadınlar,

    Ruhen yıkık bir harabeye döndürülüyor.

    3.

    Adam !...

    .

    Hasta zihinli bazıları, terörün vücut bulmuş hali.

    .

    Parantez içi (Adam değilsen hiç fark etmez,

    Ha cahil ha alim olmuşsun.

    Eşeğin sırtına ha kitap ha saman çuvalı

    koymuşsun.)

    -İnsanın oluşu değil duruşu mühimdir.-

    .

    -Bize en yakın olanlar, en keskin bıçağı elinde tutanlar.-

    .

    Papatya yürekli adama (!)...

    (seviyor/sevmiyor)

    Karnını yurt bileceksin, memesinden süt emeceksin.

    Kucağında ağlamayı keseceksin, aşık olup kalbine gireceksin.

    İşine gelince seveceksin,

    Gelmeyince ya dövecek ya kovacak ya da vuracaksın.

    Seni seven bir kadının eli kanlı katili olacaksın,

    O senin saçının teline kıyamazken,

    Sen onun canına kıyacaksın.

    .

    Yapma !..,

    Bu vahşete “Kadına Şiddet" diyoruz biz.

    Yapma !...

    Sen ne zaman Adam olacaksın?

    .

    Yapma !...

    .

    -Kadınlar kimsenin duygusal işçisi değil.-

    Onlara köle muamelesi, esir muamelesi, kullanışsız amele muamelesi çekme !...

    .

    Hiç bir anne babayı, kızlarını katillerine kendi elleriyle veren anne baba durumuna düşürme.

    .

    Be Adam (!)

    Güle kurşun sıkılır mı?

    Güle dikenleri var diye kızılır mı?

    .

    Sevdiğin kadın için cenneti yeryüzüne getireceğine,

    Ayaklarının altına cennet serili kadına,

    Cehennemi yaşatıyorsun.

    -Hiç bir kadın cenneti bulmak için, erkeğin cehennemine katlanmak zorunda değildir.-

    .

    Bil ki..,

    Ne kara kalemle gökkuşağı çizilebilir.

    Ne de senin gibi,

    Avı için ağlayan ucuz ruhlu timsahın gözyaşları içilebilir.

    .

    Kimseyi yalandan sevme !...

    Seveceksen adam gibi sev,

    Adam gibi sevmeyi beceremiyorsan sevme !...

    Yalan demişken,

    (Aslında yalancıda gerçek aramak, zaman kaybıdır.

    -Yalan önce herkesi kendine inandırır.

    Sonra gürültüsüyle hakikati uyandırır.-

    Ve her zaman kendine bir ortak bulur.

    Oysa gerçeğin şahide ihtiyacı yoktur,

    Tek başına hep ayakta durur.

    Tek bir gerçek, tüm inkârları yıkmaya yeter.

    Onu arayanla er ya da geç buluşur.)

    .

    Bu arada (Hiç sevmem kötü hikayesi olan yerleri;

    Adliyeleri,

    Hapishaneleri,

    Hastaneleri.)

    .

    Bazıları seçimlerini sahiplenmeyişinin adına kötü kader diyor. (!)

    .

    Yani diyeceğim şudur ki;

    -Yamuk bir kişilik, doğru bir hayat yaşatmaz insana.-

    Hayatı zorbalık üzerine inşa edemezsin.

    .

    Aç parantez (Her insan içindeki kafeste bir vahşi besler.

    Bunların bazıları evcilleştirilemediği için dişisinin canına kıyan adi bir caniye döner.

    Ve her yer egoistle, mazoşistle, sadistle, narsistle, piskopatla, sosyopatla dolar.)

    -Dişiliği kişiliğin önüne koyanların sonu hüsrandır.-

    -Aşk pahalıdır ucuz insanla yaşanmaz.-

    -Her kadın bir şiirdir, her adam okuyamaz.-

    4.

    Bilinçsiz kadın bu tür erkeklerin işine gelir,

    Farkındalık yaratmak, bilinçlenmek gerek kadına şiddeti durdurmak için.

    Boyun eğmek, teslimiyet çare değil, ayağa kalkmak gerek kurtulmak için.

    .

    -Gerçi suskunluk...;

    Bazen cehaletin gürültüsü,

    Bazen de bilgeliğin türküsüdür.-

    .

    Bir zamanlar, susmak;

    Kadınların konuşma diliydi.

    Söyleyecekleri ya gözlerinde ya da yüreklerinde gizliydi.

    .

    Aç parantez (-Gözler ki dilin telaffuz edemediğini söyler.-

    Zira dil yürekten her geçeni söyleyemez.)

    .

    Tek savunma silahları,

    Yumruk yapmaya kıyamadıkları elleriydi.

    Sığınabilecekleri biricik mekân,

    Ya mezar ya da ana baba evleriydi.

    .

    -Cesaretini toplayamayan, bavulunu toplamak zorunda kalır/dı.-

    Oysa,

    -Bir insanın en sağlam dostu cesaretidir.-

    -Hayat bahaneleri değil cesareti ödüllendirir.-

    Göster onlara okyanusun öfkesini.

    .

    Ki kadınların çığlıkları ışık,

    Korkuları şarkı, hıçkırıkları çağrıdır kıyamete.

    .

    Parantez içi ( Ancak yine de,

    Kadın sinirlenince dağı taşı delesi gelir,

    Lâkin ojelerini görünce, gülen bir emojiye dönüşüverir.)

    .

    -Acılarınızla kimseyi beslemeyin.-

    .

    -Kimse seni duymuyorsa kurtuluşun kendindedir.-

    -Düşmek istemiyorsan, başkalarına yaslanma.-

    Zira,

    -Başkalarının ışığına güvenen, karanlıkta kalır.-

    .

    Bu arada (Anneler kızlarına güneş ve kutup yaldızından oluşan bir gökyüzü örer.

    Kızımın güneşe açılan bir penceresi olsun,

    Karanlıklarında yönünü bulsun diye.)

    Öz Benlik !..

    5.

    Ahh uykusuz ve yorgun kalbim ah !...

    Bilirim kırıklarını toplamaya bile fırsat bulamadan defalarca kırdılar seni.

    Sen yine de her şey yolunda rolü yapmaya,

    Hiç kırılmamış gibi tıkır tıkır atmaya devam ettin.

    .

    Oysa,

    -Uçmak için kanadın olmuş neye yarar, hevesin kırılmışsa.-

    .

    Parantez içi (Bazılarının ömrü hayal kırıklıklarıyla kalp kırıklıklarıyla geçer.

    Hayata kırgın bakışı, olur olmaz uzaklara dalışı hep ondandır.)

    -Her şey boş bu Dünyada diyorsan, içini sen dolduramamışsın demektir.-

    .

    Hayatın hazır bir senaryosu yok ki

    Onu sen kendin yazıp oynayacaksın.

    .

    Zira hayatı bekleme odası olarak kullanmak...;

    Çölde bahar,

    Seni hasta eden yerde şifa aramak, hiçe razı olmaktır.

    Yaşamın rengini matlaştırmak,

    Kendi kanatlarıyla uçma zevkinden mahrum kalmaktır.

    .

    İnsan önce...

    Kendine dost, kendine deva olmalı,

    kendini, sevmeli, saymalı,

    Kendine karşı doğru, dürüst davranmalı.

    Kısacası...

    İnsanın kendine söyleyecek bir şeyleri hep olmalı.

    .

    İnsanın herhangi bir sebebe ihtiyacı yoktur;

    Kendini sevmesi, sayması, onurlandırması için.

    Sadece kendine güvenmesi, kendini keşfetmesi ve kendi yolundan çekilmesi,

    Kendini affederek hata ve kusurlarını sahiplenmesi,

    Kendine merhamet etmesi yeter.

    .

    Gerçi bir ömür harcadım, halâ kendimi tam keşfedemedim.

    .

    Aç parantez (Yaşam telâşından, çoğu zaman,

    En az vücut kadar ruhumuzun da dinlenmeye,

    En az vücut kadar ruhumuzun da dokunulmaya ihtiyacı olduğunu unutuyoruz.)

    6.

    Aç yüreğini dost üşüyorum, kara bulutlar güneşim yok sansın.

    Ser gölgeni dost düşüyorum, dipsiz uçurumlar boşluğundan utansın.

    .

    -Bazen su yanar, ateş donar.-

    -Tam uçuyorum derken, bir anda yere çakılırsın.

    Tam düşüyorum derken, ummadığın bir dala takılırsın.-

    .

    Nereye baksam her yer keder rengi, içimiz kül yığını.

    Parantez içi (Yanmadan kim kül olmuş ki.)

    .

    Unutmayı unutan herkesin bir yangını var,

    Kustukça sönen sustukça yanan.

    Ya içine attıklarından, ya da içinden atamadıklarından.

    .

    Biz buna "Dert Adamı Çürütür" diyoruz.

    .

    Bazen susarak kendimizin efendisi, konuşarak başkalarının esiri olsak bile.

    Sık sık konuşmak gerek vakti gelince,

    Zira susmaya bol bol zaman olacak ölünce.

    .

    -Ah bu Dünya !...

    Camlar kırılır sesten durulmaz.

    Canlar kırılır hiç ses duyulmaz.-

    .

    Öyleyse,

    Bağırsanız, sesten rahatsız olacak değil de sizi duyacak,

    Bahçenizdeki çiçeklere basacak değil de

    sulayacak insanlarla dost olun.

    .

    Dost, insanın yaşamaya tahammülü kalmadığında, yanı başında bitiverendir.

    .

    Her dost nefes almak için bir penceredir.

    .

    İnsana, masaya içini dökünce kusmayacak dostlar lazım.

    Ancak bu devirde içini dökecek birini bulmak o kadar zor ki,

    Herkes ağzına kadar dolu.

    .

    Kimileri yüreği acıyla dolunca,

    Kimileri de sustuklarının ağırlığı dayanılmaz olunca, benim gibi şiir yazar.

    Ki yazmak, soyunup dökünmek, arınmaktır.

    Bazen insanı şair veya yazar yapan zarif bir elbiseyi giyinmektir.

    .

    Esasen konuşmak değil susmak,

    Aldanmak değil inanmak,

    Düşmek değil kalkmak yorar insanı.

    Savrulmak değil sarılmak,

    Sarhoşluk değil ayılmak,

    En çok da;

    Sevmek değil ayrılmak,

    Ölmek değil yaşamak yorar insanı.

    .

    Yine de unutmamak gerekir ki,

    Kara bulutlardan sonra yağmur ve güneş sarar insanı.)

    -Mutluluk arayışındaysanız,

    Kılavuz kitabının baş yazarı, içinizdeki çocuktur.-

    7.

    Çocuk ve Umut !...

    .

    Ne zaman hüzünlensem, hüznümü kollarımın arasına alır,

    Ta ki neşesi yerine gelene kadar çocukluk gülüşlerime giderim.

    .

    Ne zaman başımda kara bulutlar dolaşsa, çalsa mevsim zemheri ayazına,

    Kıpır kıpır çocukluğum konar penceremin pervazına,

    Getirir çocukluk güneşlerimi içimi ısıtır.

    -Ben saklandığı yerde unutulmuş bir sokak çocuğuydum.-

    .

    -Ki sokaklar;

    Tüm suskunların dili, mazlumların evidir.-

    .

    Hangi bankta sabahlasam,

    Üşüyen sokak lambaları misali,

    Direnirim gecenin ayazına, soğuk benim yurdum.

    Yüreğimin varoşlarına, kardan kıştan kaçanları doldururum.

    Ne bir eve sığabilirim ne de koca bir kente

    Yaşamın ayak dibinde küçük bir damla olurum,

    Bir anne yüreği düşler içinde uyurum.

    .

    Diken mi kaldı batmadık, ah bu yalın ayak yürümeler.

    Yine de seviyorum Dünyayı,

    Yaşamak her gün canıma okusa da besbeter.

    Olsun !...

    Biliyorum bir yerlerde bir gül var,

    Hayalimdeki kokusu da yeter.

    .

    Hayat kendi rengine boyasa da kanatlarımı,

    Ben hep saçağından şeker kokulu umut sarkan sırça evler düşlerim.

    .

    Biz buna "Şükür" ve “Umudun insana yüz çevirmemiş hali.” diyoruz.

    .

    -İnsan dediğin...

    Yaprak yaprak dökülen bir umut ağacıdır.-

    -Aslında hepimiz, umut ağacının bir dalına tutunuruz,

    Ama çoğu zaman dalın kırılabileceğini unuturuz.-

    .

    İnsanoğlu zaman zaman,

    Boğulmadan çıkamanın mümkün olmadığı hayallere dalar,

    Gökyüzüne bile sığdıramadığı, ayakları yere basmayan hayaller kurar,

    Mesela kayan bir yıldızı gökteki yerine tekrar koyar.

    .

    Geceleri yıldız gibi parlayan,

    Yeni umutlar filizlenir her sabah güneşle birlikte ufuktan.

    Kimi güneşin batmasıyla hiç olur,

    Kimi de birilerinin üstüne basıp geçmesiyle piç olur.

    .

    Tekrar tekrar umutlanmak döngüsü insanoğlunun kaderidir.

    .

    Zira,

    -Çırpınışlardır hayatı kanatlandıran.

    Hayallerdir insanı umutlandıran.-

    .

    -Umuttur fakirlerde bağımlılık yapan.

    Ve yoksulluktur bu Dünyada en cömert paylaşılan.-

    .

    Garip ne zaman mutlu olacak olsa,

    Ya uyandırıp içine ederler rüyanın, ya da fişini çekerler dünyanın.

    .

    İnsan bazen, şükretmek mi gerek kahretmek mi gerek yoksa küfretmek mi gerek bilemiyor.

    .

    Bu arada (Yoksullar için Alaaddin'in sihirli lambasındaki cin olmayı düşledim hep.

    Kim bilir...!

    Belki cin bana da, bu ömrüm gibi hep umutla geçmeyecek yeni bir ömür verir.)

    Bir insan yoklarıyla değil, çoklarıyla değerlendirilmeli.

    Çünkü Dünya bazılarına alâ, bazılarına şehlâ bakar.

    Hayat kimilerine lunapark, kimilerine Berlin Duvarı,

    Yatacak yerleri yok dediklerimiz, kuş tüyü yataklarda yatar.

    .

    Oysa bazıları hayatı eksile eksile öğrenir.

    Yaşamak kudretiyle doldurur tüm boşluklarını.

    Ve bir gün,

    -Damla olarak geldiği okyanusa kafa tutar.-

    .

    -Zira ışığı görmeyi bilenler için hayat her zaman gülümsemeye hazırdır.-

    .

    Yani,

    -Marifet, sürüklenen değil akarsuya yön veren taş olabilmektir.-

    Ağlamadan keyif, çileden zevk alabilmektir.

    .

    Kaldı ki,

    Her şeye sahip olmak, en büyük mutsuzluk kaynaklarından biridir.

    -Zenginlik cepte değil, kalptedir.-

    .

    -Niyet bir tohumdur kalbe ekilen.

    İyiyse gül biten, kötüyse diken.-

    Rastgele !..

    8.

    Ben, Annem ve Babam !...

    .

    Ya kimsesiz çocuklara atkı örerim,

    bere örerim kazak örerim yumuşacık anne sesinden.

    Ya da kuru bir dala yaprak olurum sıcacık anne nefesinden.

    .

    Salıncaklardan mutlu çocuk kahkahaları,

    Ağaçlardan kuş sesleri toplarım,

    Rüzgârla uçup gitmesinler diye.

    Çocuk yüreklerinde uyuyan masallar biriktiririm,

    Unutulup yitmesinler diye.

    .

    Yoktur çocuk olup da gökkuşağına kanmayan.

    Masal var mıdır içinde çocuk olmayan?

    .

    Varsa biz buna "Büyüklere Masallar" diyoruz.

    Annem...!

    Dört mevsim yediveren mor çiçekli bir daldı.

    Balkondaki ipe çamaşır sermek yerine,

    mahallemizin serçeleri okuyup kültürlensin diye şiirler asar,

    Kuşlara edebiyat öğretmenliği yapardı.

    .

    -Yüreği güzel olanın dili de güzeldir.-

    .

    Tüm anneler gibi annemin de

    Binlerce karatlık yüreği vardı.

    Ne zaman kardeşim balkondan sarksa,

    Ellerinden önce gözleriyle tutardı.

    Kardeşim ne zaman salıncaktan düşecek olsa önce başörtüsü uçardı.

    .

    -Elinin erişemediği yere yüreği yetişirdi.-

    -Ne çok acı biriktirirmiş annelerin dizleri.-

    .

    -Hiç kimse beni annem gibi sevmedi.-

    -Bütün sevgileri topladım, bir anne sevgisi etmedi.-

    .

    Aç parantez (Biri beni karnında, diğeri kalbinde taşıyan.

    İki kadını çok sevdim bu hayatta.

    Biri kan bağından, diğeri can bağından.

    .

    İnsan ömür boyu,

    Ana sırtına binerken duyduğu güveni,

    Ana kucağında meme emerken bulduğu huzuru arıyor.

    Bu açıdan,

    Dünyadaki bütün erkekleri toplasak bir anne etmez.)

    Siz hiç, hayal kırıklığına uğrayacağınızı bile bile,

    Her gece yüreğinizde yeşerttiğiniz binlerce umutla,

    Birini, pencere kenarına oturup kırk yıl bekleyecek kadar sevdiniz mi?

    .

    İşte o benim Babam...!

    .

    Dünya’yı omzunda taşıyan bir bilge adam;

    Gülünce yedi renk açardı yüzünde bahar,

    Lunaparka benzerdi benim babam.

    .

    Tomurcuklandığım dalımdı,

    Dağlara baş eğmeyen yanımdı,

    Gurbet kokardı, annemse memleket.

    .

    Bir tek onun ceplerinde, umut hangi çocuğun kapısını çalacak şıngırtısı arardım.

    Gerçi o inanmazdı benim çocukluk mucizelerime ama,

    Mahalleli çocuklara en güzel lolipopu, onun ayçiçeği gülüşlerinden yapardım.

    .

    -Babasız, insan kendini yoksul hissediyor.-

    Bilir misiniz ?

    Babam,

    Yıllarca annemin ölürken ağzında yarım kalan naneli sakızını sakladı,

    Saç tarağına takılan üç beş saç tellini kokladı.

    .

    Anladım ki en güzel kokular üste değil, yüreğe siniyor.

    -Allah kimseyi sevdiklerinin kokusuna muhtaç etmesin !...-

    .

    Bana gelince,

    Babamın hastaneye yatarken dönünce alırım diye bıraktığı cüzdanını, ağızlığını, tespihini,

    Bir gün veririm umuduyla hâlâ yanımda taşırım.

    Kaldırmaya kıyamadığım,

    Koltukta asılı hırkasıyla sabah akşam selamlaşırım.

    Bakıp bakıp iç çektiğim o hırkanın yalnızlığı öyle bir oturur ki yüreğime,

    Bir sarılıp, bir vedalaşırım.

    .

    Aç parantez (Hayatımdaki bütün boşlukları doldurdum,

    Bir tek anne-baba boşluğunu dolduramadım.

    İki kez yıldırım düştü yüreğime, biri annem diğeri babam öldüğünde,

    Enkazlarını hâlâ kaldıramadım.

    .

    Her yıl gözyaşı ekerim topraklarına,

    ruhumu mavi bir sızıya salar ölüm.

    Bilirim ki artık anasız babasız, boşluğa savrulmuş külüm.)

    Aşk ve Duygu Dünyam

    9.

    Yalnızlık !...

    İnsanın en kadim ve en sadık dostlarından biridir.

    Yalnız insan, pamuk tarlasına konmuş zenci serçeye benzer.

    .

    Esasen,

    -Yalnızlık mutsuzluktur.-

    .

    İnsanın kapısını hep geceleri vurur.

    Kapıyı açsanız da açmasanız da,

    Öteleyip içinize attığınız tüm dertlerle birlikte, gelir göz kapaklarınıza oturur.

    Sadece sokup çıkartır buz gibi bitmeyen düşünceler denizine,

    Ne sarılıp ısıtır, ne de durulup uyutur.

    .

    Parantez içi (-Yüreğinizi sık sık ziyaret edin,

    En zoru yürek yalnızlığıdır.-

    Gerçi yalnızlıklar da altın günleri düzenliyorlar kendi aralarında ama.)

    .

    Her neyse önceleri,

    Yalnızlığım beni hiç yalnız bırakmazdı.

    Her sabah uğurlar akşam karşılardı.

    Tek sorun,

    -İnsan yalnızlığına sarılamıyor ki.-

    -Sevgisiz kalmış bir gönül her daim kıştır.-

    .

    Misafir gelip de yatsın diye naftalinleyip bekletilen yorgan gibiydim, henüz kimse örtmemişti beni üstüne.

    Parantez içi( Ne olur Tanrım bu durumu hiç kimseye söyleme.)

    .

    Daha sonraları medeni durum,

    Bütün ıhlamurlar sen kokar, şekline evrildi.

    Ve şimdi sevmek zamanı deyip aşk çağrıldı:

    .

    Ey aşk...!

    Bir mucize gerçekleştir şimdi

    Şapkandan bir kumru havalansın.

    Bana öyle büyük ki bu kalp,

    Gelsin yüreğime yuvalansın.

    .

    -Ki aşkta, yürekten gelmeyen yüreğe değmeyen her söz, lafügüzaftır.-

    Zira,

    -Yüreği, insanın bahçesidir.

    Bu bahçede yetişmeyen aşk, aşkın ya serabı ya da sahtesidir.-

    Aşk !...

    10.

    Aşk, herkesin bildiği sır,

    Bazen gerçek bazen yalan,

    Bazen bir asır, bazen bir an.

    .

    -Biliyorsunuz, yaşam cinsel yolla bulaşır.-

    -Hepimiz aşk annenin çocuğuyuz.-

    .

    İnsan şekerciye girmiş çocuğa döner, içine aşk girince.

    İnsan kendini sönmüş balan gibi hisseder,

    içinden aşk çıkınca.

    .

    Aşk, insanı bazen sevinçten deliye, bazen de üzüntüden ölüye döndürür.

    .

    Aç parantez (Aşk ve ölüm ikisi de kalpten vurur.-

    Gerçi,

    -İnsan, kırık kolla kırık bacakla yaşayamıyor ama,

    Kırık kalple yaşamayı öğreniyor önünde sonunda.-)

    .

    Ne ilk ne de son kabustu gördüğümüz,

    Yine de dağlara hiç baş eğmedik.

    Kana kana içip yaşarken öldüğümüz,

    Kızılcık şerbeti dolu bir kâseydik.

    Ne mezar taşı vardı, ne toprak ne de kemik,

    Kazma küreksiz nicelerini gömdüğümüz,

    İki yüreğimiz vardı, sırçadan incecik.

    .

    Yani biz birbirine sığınmış iki yürektik.

    Tek taşla duvar örülmez dedik, taşa sevgi ektik.

    Ve

    Güzeldir yardan gelen,

    Ondan gayrı ne varsa haram olsun

    Nazlı bir kaş çatışından evladır ölüm,

    Ondan gelirse belâm olsun dedik.

    .

    Biz buna “Bir bedende iki kişi, Aşk” diyoruz.

    -Aşk; su arayan ateştir.-

    Çünkü aşka ulaşmak için yangınlardan geçmek gerekir.

    .

    Ve -Aşk,

    İçi ateş dışı buz,

    Girer yanarsın, çıkar donarsın.

    Düşte gör, ateş mi yakar seni sen mi ateşi yakarsın.-

    .

    Ve yine -Aşk,

    Defter arasında bir tutam gül kokusu.-

    -Aşkta pazarlık edilmez,

    Çünkü aşk, hesap kitap bilmez.-

    -Seven ne boya, ne soya bakar.-

    11.

    Kimileri, diriler şöyle dursun deyip,

    Çiçekleri bile ölülere alırken.

    -Bazılarının yüreğini eşsen, dört bir yanından sevgi çıkar.-

    .

    Yaşanmışlıklar ve kör yıllar,

    Ellerimizi yüzlerimizi tırnaklarıyla çentik çentik çizebilir, kırış kırış edebilir.

    Ama hiç yaşlanmaz gönül bahçelerimiz,

    Sevdiğine her zaman, yüreğinin teriyle büyüttüğü taptaze çiçekler verebilir.

    .

    -Ne mutlu sevenlere, sevilenlere.

    Sevdiğinin kucağını gül bahçesine çevirenlere.-

    -Zira gönül bahçesine baharı getiren de,

    götüren de yârdır.-

    Tüm sevgiler, siyaha inat beyaz olmalı, kirletilmemeli.

    .

    Fakat ben kirlettim;

    Bütün hata benim,

    Önce gözlerine iman ettim,

    Sonra başkenti aşk olan bir ülkede halifeliğimi ilan ettim.

    Meğer bir serçenin umutsuz kanat çırpışlarıymış sevdam.

    Kıymet bilmez başka biri uğruna,

    Bataklıkta çırpına çırpına tükettim.

    .

    Aç parantez (Hey gidi insancık, sana verilen beyni kullanmakta ne diye cimrilik edersin.

    Yüreğindeki gemi seni beklerken, niçin başka limana gidersin.)

    .

    Yani...,

    -Benim aşktan yana metcezirlerim, yaralı şarkılarım çoktur.

    Anladım ki,

    -Aşık olmak değil aşık kalmak mühimdir.-

    .

    Eyy aşk...!

    Gözyaşlarımdan öp beni.

    Toplumsal Dejenerasyon !...

    12.

    -Büyük acıları küçük insanlar yaratır.-

    Küçük insanların hayat gemilerinin dümenini, öz benlikleri değil egoları yönetir.

    .

    Oysa,

    -Ego yönetimi bir sanattır.-

    Freni patlamış bir egonun direksiyonundaysanız,

    Sonunuz ya duvar ya uçurumdur.

    Son zamanlarda;

    Utanır olduk insanlığımızdan,

    Başta sevgi olmak üzere her şey o kadar hızla kirlendi ki,

    Parantez içi (Büyük meziyet en az kirlenerek yaşamak.)

    .

    Samimiyet kıt, riya aldı başını gitti,

    Bazılarının bırak iki yüzünü, hiç yüzü yok, ara ki bulasın.

    Trend yaptı onursuzluğun dibi midesizlik,

    Her yer hasta bir düzen icin ruhunu satmış, egosunun esiri kara kara insanlarla doldu.

    Tekrar parantez içi (Herkes çirkinliği fiziksel sanıyor.)

    Dünya işlerine dalıp kirlenmekten korkan

    temiz yürekli insanlar sanki buhar oldu.

    -Bu arada kötüler sayesinde iyileri, iyiler sayesinde kötüleri tanıdık.

    İyi insan olmak için cebin değil,

    Yüreğin dolu olması gerektiğini anladık.-

    .

    Ancak,

    İyileri kötü, kötüleri iyi,

    Delileri dahi, dahileri deli gibi gören bir toplum haline de geldik.

    Kötüler iyi görünmede ustalaştı.

    Kötülük zehir gibi kendine hep bir ev bulabildi.

    .

    Aç parantez (-Bazen hiç kimseye görünmemek için şeffaf olmak istiyorum.-)

    .

    Bırakınız doğayı, diğer canlıları...

    İnsanlar bile kullanıp atmalık.

    Güçlülerin gözünde birer toz zerresi insan.

    Error verirse format atılacak hard disk,

    Canın isteyince açılacak cep uygulaması,

    Okuyunca kenara koyulacak kitap,

    Merdiven basamağı,

    Araştırma projesinde denek,

    Satranç tahtasında piyon,

    Ya kurşun asker, ya kukla...

    Beyinler kopya, kalpler kopya.

    Zihinler sömürge, işgal altında.

    -Oysa

    İnsan arada bir kendi olmayı da ihmal etmemeli.-

    .

    Parantez içi (Ruhuma işkence veriyor bu durum, buruşturulup çöpe atılan ambalaj kağıdı muamelesi görmekten fazlasıyla muzdaripim.

    Yani arsız zamanlardayız

    Üzerimize konan sinekler bile,

    Ya kahrından, ya utancından ölür oldu.

    .

    Parantez içi (Çıkar gözetmeyen bir insanlığı çok özleyeceğiz.

    İnsanlık kendi karanlığıyla yüzleşip, hesaplaşmalı artık.

    Mesela ben, insanlıktan umudumu yitirdikçe, tekrar tekrar bulmaya çalışıyorum.

    Ancak anladım ki,

    İnsanlığı, insanlardan çok çok uzaklara koymuşlar.

    .

    Beni hasta ediyor insanların sevgisizliği, anlayışsızlığı.

    Birileri alınmasın diye hep beyaz bayrakla dolaşmaktan yoruldum.

    .

    Anlayacağınız dibi görünmeyen bir bataklık bu sahte dünya,

    İnsan ne kadar sevebilir ki.

    Bu dünyanın insanı değilim ben, acemisiyim, yaşamayı beceremiyorum.)

    Sanal Alem ve Maddeci Toplum

    13.

    -Suyun temizleyemediği tek şey, düşünce kirliliğidir.-

    .

    Aç parantez (Aklı gelgitlilerden değil,

    Zihni parazitlilerden korkmak gerek.)

    .

    Gerçekle yapayın savaşı başladı,

    Görünmeyenlerin görünenleri yönettiği bu sanal dünya, içi dahilerle dolu bir tımarhaneye döndü.

    .

    Sanal alemde yaşayan,

    En büyük silahın para olduğu,

    Madde egemen bir toplum düzenine geçtik.

    Teknoloji sayesinde, her şeyin yapaylaştığı, robotik zihinli bir topluma doğru gidiyoruz.

    Sanki görünmez bir el, insanları makineleşmiş, duygusuz hissiz robotlara dönüştürüyor.

    .

    Teknolojik konfor tavana, mutluluk tabana vurdu.

    Çünkü,

    -Teknolojinin en büyük eksiği, hissiyatı yok, maneviyatı yok.-

    .

    -Hayat dağınık, düzenli olması gerekmiyor diyen kuralsızların çağındayız.

    .

    Sanırsın gençler ayaklı apple mağazası.

    İlişkilerde insanın yerini telefon, televizyon, bilgisayar ekranları aldı.

    Ceplerin kapsama alanları genişlerken, kalplerin daraldı,

    Cep cebe iletişim her yeri sardı.

    Oysa biz;

    -Cam cama değil, can cana,

    Ekran sıcağını değil, insan sıcağını severiz.-

    .

    Bir kalbimizin olduğunu unuttuk,

    Duyguların önemi yok artık,

    -İnsani değerlerimizi soydular, çırılçıplak kaldık.-

    .

    Vicdanımız erozyona uğradı, merhamet duygumuzu yitirdik.

    Merhamet şemsiyesini sadece kendimize tutar olduk, başkalarını unuttuk.

    .

    -Oysa insanlık, üzerimizdeki kıyafetten değil, yüreğimizdeki merhametten doğar.-

    Başarı ya da başarısızlık,

    Parayla pulla, maddiyatla ölçülür oldu.

    .

    Halbuki önemli olan,

    -Hayattaki başarın nedir diye sorduklarında,

    İnsan olmayı başardım diyebilmektir.-

    .

    Dolayısıyla son zamanların sorusu şu;

    Çok güzel, çok zeki, çok zengin olabilirsin,

    İnsan olmayı becerebildin mi peki?

    Eminim, çoğumuz insan olma dersinden sınıfta kalırız.

    .

    Hayatta kalmayı paraya bağladığımız için

    Paraya pula insanlığımızı satar, İlişkilerimizi maddiyat üzerine kurar hale geldik.

    (Laf aramızda,

    -Bir gün yakalarsam, paraya, benden neden hep kaçtığını sorucam.-)

    Oysa,

    -İnsan maddiyat için değil, maddiyat insan için vardır.-

    -İnsaniyet servetle, cüzdanla ölçülmez.

    Yürekle, vicdanla ölçülür.-

    .

    Aç parantez (Gerçi bazı vicdanların son kullanma tarihleri çoktaaan geçmiş.

    .

    Herseye rağmen siz iyi insan olun,

    Sıkı sıkı tembihleyin kalbinize,

    Vicdansız, sevgisiz ve umutsuz olma diye.)

    -Büyüdükçe Kirlendik,

    Büyüdükçe İnsanlığımız Küçüldü-

    14.

    Gerçekte biz,

    Darağacında simsiyah gölgeydik.

    İndirdik masmavi göğü yere,

    Toplayıp pırıl pırıl güneşi, ayı ve yıldızları

    Ama’ya gökkuşağı önerdik,

    Kara kara insanlara rengarenk güller verdik.

    Oysa güneşin saçları sarı sarı,

    -Çocukların maviydi arkadaşlıkları.-

    (Çıkarsız, ikirciksiz, tertemiz.)

    .

    Her çocuk zamanla adam olur.

    Çocuk olmamak anlamına gelmez büyümek,

    Sadece reçel yanaklar kaybolur.

    Parantez içi (Aslında her yetişkin, yaralı bir çocuktur.-)

    .

    Büyüdük, çocukluğumuzu yedi kat yerin dibine gömdük.

    Parantez içi (İlk cinayetimiz.)

    Açtık pencereyi, içeri karanlık doluştu ve düş bitti.

    Yer açtıkça günahlarımıza,

    İçimizdeki o merhametli güzel çocuklar gitti.

    Şimdi alacakaranlık kuşağı,

    Büyümenin şeytanlığı çocuk masumiyetini mağlup etti.

    .

    Gerçi çocuk olursun bir emzik boyu yaşamadan kıyarlar.

    Balık olursun pul pul, çiçek olursun yaprak yaprak yolarlar.

    Serçe olursun kanatlarını kırarlar.

    Ah şu insanlar...!

    Cehenneme çevirdikleri bu cennet Dünyada her şeyi kendilerine yorarlar.

    Yarattıkları cehennemde yanıyor,

    Savaşlarda anası ağlayanların çocukları.

    Yarattıkları cennette oynuyor,

    Savaşlara silah sağlayanların çocukları.

    .

    Biz buna "Adaletin bu mu Dünya" diyoruz.

    .

    Zulmün esiri hayatı sırtlayan kimliksiz çocuklar;

    Paraları yok, ama ne çok yaraları var.

    .

    Mesela bazıları yaralı kuşağın çocukları olarak Dünya'ya geldiler.

    Üzerlerine yağmurdan çok mermi yağdı,

    Yaralarından çok etrafları sarıldı,

    Yaralarından çok kimlikleri soruldu,

    Ateşi sadece cehennem ateşi olarak bildiler.

    Yaralarından soyunamadan öldüler.

    .

    Aç parantez (Bir yanda yaralarını umutla pansuman edenler.

    Diğer yanda umudu vuran hain eller.

    .

    -Ölülerin hiç kimsesi yok Anne...!-

    .

    Ki ölüm acıların en paslısıdır.

    Çocuk, ölümlerin en yaslısıdır.

    Özlem, uykuların en seslisidir.

    .

    Uyku ölümün kuzeni de olsa,

    Acılar hiç uyumaz.

    .

    Ah şimdi beyaz kanatlı bir

    güvercin olacaktım ki.)

    15.

    Karanlıklar yansın dedim...

    Başını maviye yaslayınca gece,

    aydınlığa yasak koydular.

    Saçları bukleli, gözleri kavun içi

    bir güneş çizdim dağın doruğuna,

    Daha doğmadan vurdular.

    .

    Kafeslerde yüreklerini bıraktırdı kuşlara

    karanlıklarda büyüttüğümüz zulüm.

    Gökyüzünü maviye boyadı diye, nice fidanları darağaçlarında vurdu ölüm.

    Ve avuçlarımızda sadece dikeni kaldı,

    efendilerin elimizden aldığı gülün.

    .

    Yüreğimi dikenli teller yerine hep çiçekler sardı,

    Yangınları dışında, ne topu tüfeği vardı, ne de kimseye bıçakla daldı.

    Yine de onmaz yaralar açtı hayat, çoktur yarası yüreğimin.

    Neler gördü bu yorgun gözlerim esirlerin mahzun bakışlarında,

    Takılı kaldı tel örgülerde, yoktur yarısı yüreğimin

    .

    Çatlaklarımdan sızıyorum,

    kanaması sürüyor hala yaralarımın.

    -İnsanoğlunun en büyük savaşı aklıyla yüreği arasında olandır.-

    .

    Yok mudur bu savaşın insan öldürmeyeni?

    .

    Oysa çocukken,

    Savaşın başına barış ören,

    Tüm mermileri çiçeğe çeviren,

    Düşmana kurşun yerine gül veren

    neferlerim vardı benim.

    En güzel ben yenilirdim,

    Mağlubiyetle sonuçlanan zaferlerim vardı benim.

    .

    Parantez içi (Sadece kazandıkları değil bazen de kaybettikleridir insana kazandıran.)

    Suriye ve Filistin’e Dokundurma

    16.

    Bilmezsiniz...!

    Parantez içi (Belki de bilirsiniz.)

    .

    İnsan ne kedi kanında, ne de kendi gözyaşında yüzme öğrenemez.

    .

    Bizim harabeye dönmüş kentlerimizde,

    Balıkçı ağlarında yaşanan can pazarı misali,

    Her gün can pazarları yaşanır,

    Ölüm koroları hiç susmaz.

    Kese kağıdı değildir patlayan,

    Metal kuşlardan bombalar yağar

    Göğümüzde serçeler uçmaz.

    Demir leblebiler gezinir içimizde,

    Kan göllerimizde nilüferler açmaz.

    Biz her şeyimizden vazgeçeriz de

    ölüm bizden hiç geçmez.

    .

    -Her şey eksilir de,

    Bir tek ölüm eksilmez evimizden

    Tüm sevdiklerimizi, birer birer alır elimizden.-

    .

    Parantez içi (Ki ölümün aldığını geri verdiği hiç görülmemiştir.

    .

    Oysa enkazda bile güller açardı yeniden,

    Tutulsaydı mis kokulu bir bebeğin ellerinden.

    Bu arada,

    -Hangi çiçek bir bebek kadar güzel kokabilir ki.-)

    -Zafer, inadına ışığa koşanlarındır.-

    17.

    Özgürlük şarkısı söyleyen Filistin Halkına

    Kurşun yağdıran askere çağrımdır:

    Kurşun bir çocuğun cesaretini ne kadar kırabilir ki.

    Bir çocuğun düşlerini,

    Hangi mayın, hangi bomba hangi mermi vurabilir ki.

    Hangi çocuk sapanıyla bir askeri öldürebilir ki.

    .

    -Gözyaşı yüreğin dolup taşmasıdır.-

    Ağla ki Dünya arınsın,

    Silme gözyaşını bırak aksın çocuk.

    Belki böyle deniz oluruz, deryada köpük.

    .

    Umudum...!

    Bir dilim yaşamayı güvercin payı bölüşenler.

    Bir gün bize kardeşçe yaşamayı öğretecekler

    -Gül,

    Ne dalını kırandan,

    Ne çiçeğini derenden esirger kokusunu.-

    -Zehir ektiğin topraktan çiçek bekleme.-

    18.

    Doğa...!

    .

    İçimde bir nehir,

    İçinden kelebek kanatlı filler geçiyordu.

    Sıkı sıkı suya sarılmıştı ateş son bir umutla,

    Güneş eğilmiş su içiyordu.

    Ağa yakalanmayan balıklar,

    Can pazarından kurtulmanın sevinciyle

    bulutların üstünde uçuyordu.

    .

    Gül de sevinir kokarken !..

    Su da yorulur akarken !...

    .

    Hele bir de doğduğundan beri uyumamışsa,

    Başını taştan taşa vurmuşsa.

    .

    (Nehir: Dünyanın en uzun sürüngeni.)

    .

    Buzullar...

    Taş gibi dururken kalptekiler,

    Damla damla eriyor kutuptakiler.

    .

    Biz buna "Küresel Isınma" diyoruz.

    .

    Demek ki

    Su da ağlar !... ateşi düşsün diye.

    Yağmur niye yağar !... insanoğlunun acısına dayanamaz bulutlar.

    .

    Bu arada, benim de yangınlarımı söndürmek için, çok uğraştı yağmurlar.

    .

    Aç parantez (-Yağmur,

    Bulutların düşürdüğü umut kırıntılarıdır.

    Bulutların damla damla bize yazdığı mektuptur.-)

    En büyük meziyetimiz,

    Güzel ne varsa canına okumak.

    Oysa,

    -Gülün gölgesi kokmaz.

    -İçi dışı karanlık olanın, yaşamında renk olmaz.-

    19.

    Ateşe tapmayan heykeller yaptım sudan,

    Hepsi de deniz ruhlular.

    Bu devran böyle sürüp gitmez,

    Sonsuz değildir uçurumun da dibi var. - Su ve Dinozorlar Tarihi.

    .

    Gün gelir şafak sökemez kör düğümünü.

    -Yüzüstü yere düşmenin acısını, en iyi, bir dalından kopan yapraklar, bir de çocuklar bilir.-

    .

    Ve hep yaprakların hüzününü taşır

    Mevsimlerin şairi sonbahar.

    .

    Bir gün saat intiharı çeyrek geçer,

    Ve asi bir konar göçer olur dalında her yaprak.

    Sarı sıcak bir Eylül'de kucak açar toprak.

    Sarılıp bir güz yeline yeni yurduna göçer yaprak.

    -Ki ben, dökülen yapraklarda hüzünlü bir eylül uykusuyum.-

    .

    Ne ağaç söyleyebilir dalından düşen yaprağına, bir daha yeşeremeyeceğini.

    Ne de kuş söyleyebilir kanadından kopan tüyüne, bir daha uçamayacağını.

    .

    Hani nerde, bana alkış tutan yapraklar?

    Bir yandan çöpçüler silip süpürür, bir yandan rüzgar.

    Oysa yapraklar yerdeyken çok daha güzeldir yollar.

    .

    Parantez içi (Yapraklar neden serçeler ve çocuklar gibi tez canlı telaşlıdır, onlara benzer?

    Hep merak ederim.)

    Hani nerde en çok sevdiğim kuşlar?

    .

    Aahhh şimdi serçelerin doluştuğu bir çınar olacaktım ki.

    Dallarım kuşlara vatan, yapraklarım karıncalara yorgan.

    .

    Çocuklar ve Kuşlar; biri göğün yaramazı, biri yerin.

    .

    Göğü bilmeyen serçe, deniz değmeyen balık, şarkı söylemeyen çocuk mu olur?

    .

    Dünyanın en güzel iki dilinde:

    Bir kuş bir çocuğa şarkı söylüyordu “kuşça.”

    Bir çocuk bir kuşa eşlik ediyordu “çocukça”.

    .

    Göğe inancını yitirmesin kuşlar, mülkünü kirletmeyin, ağaçları kanatmayın !...

    Bir umuttur serçe sesi, simsiyah bulutların çöreklendiği gökyüzünde.

    Beton ormanlar yaratarak,

    Gökyüzü çocuklarına konacak dal aratmayın !...

    -Dalgaların pes ettiği yerdir sahil.-

    Balıkları deniz manzarasız bırakmayın !...

    Mavisini yok edip martıları ağlatmayın !...

    .

    Kuru bir dala gözyaşı olun,

    Ama, yeşile düşman bahçıvan olmayın.

    Elveda diyeceğiz Dünyaya böyle giderse,

    Doğanın dilini anlayın, doğaya kıymayın !...

    .

    Parantez içi (Mesela İstanbul’un ihtişamından bihaber yüreği kirliler,

    İstanbul’u önce Boğaz’ından yaraladılar.)

    .

    Velhasıl,

    Yeryüzü ona tecavüz edilmek için yaratılmadı.

    Yeryüzünü üzmeyin.

    Dua

    20.

    Yüce Yaradan mucize bedenlerimizi,

    O insanüstü dâhiyane zekasıyla yaratmış, ilahi sevgisiyle donatmış.

    İçimize, her saniye belli bir düzen içinde çalışan sayısız evren koymuş,

    Bu evrenlerin krallığını da her atışında Allah diyen,

    İlahi zamanlama dolmadan durmayacak olan kalbimizde kurmuş.

    .

    Yani kâinatta bizleri dizlerinin üzerine çöktürüp şükrettirecek o kadar çok şey var ki.

    Öyleyse duasız şiir mi olur !...

    .

    Aç parantez (Ancak, şayet inanıyorsan,

    Allah, gelişi güzel dile dolanacak, ağızda sakız edilecek bir kelime değildir.

    O’ndan alelâde birinden bahseder gibi bahsedilmez.

    Manava sipariş verir gibi,

    Tarkan’dan şarkı ister gibi dua edilmez.)

    .

    Dua ki gönüllere umut eken,

    Huzur veren yürekteki derinlik.

    Samimi bir sığınış, iç döküş, boyun büküş,

    Dertlere en büyük teselli,

    Acz içindeki ruhlara en büyük serinlik.

    .

    Dünyanın kirini yıkamak için,

    Ne çokça yağmura, ne doluya ne de kara.

    Ne Cennette özel kontenjan peşinde koşanlara,

    Ne de laboratuarda mikroskopla tanrı arayanlara,

    Sadece fikren ve fiziken özgür,

    Düşünen, akıl yürüten, inançlı ve vicdanlı insanlara ihtiyaç var.

    .

    Duaya durmuş ağaçlar misali açtım ellerimi göğe,

    Büktüm boynumu, kurdum saati umuda;

    Ki umut varsa, bu kadar karamsarlığa da gerek yok.

    Zira,

    -Sizi Yaradan sizi yarı yolda bırakmaz.-

    .

    “Allahım !...

    Başta insanlık olmak üzere, canlılar aleminin zararına olacak her şeyi defet gitsin !...

    Katıla katıla gülsün,

    Tıka basa doysun çocuklar,

    Ölüm onları hep teğet geçsin !...”

    Ve Yaşamın Son Evresi

    21.

    -Hayatı sana kim verdiyse ölümünü de o verecektir.-

    .

    Zaten herkes doğumla birlikte içinde bir ölüm tohumu taşır.

    .

    Ve her insan önce çocukluğunun,

    sonra gençliğinin katili,

    Yaşlılığının ise kurbanı olur.

    .

    -Zaman her şeyi çalar insandan.-

    Ve hayat insanı perte çıkarır.

    .

    İnsanoğludur zamanın geçip gittiğinden şikayet eden.

    Oysa zaman değil kendisidir bu hayattan geçip giden.

    Zira,

    -Zaman geçip gitmek için, hiç kimseden izin istemez.-

    Yaşlanmak kötü şey evlat...!

    Yaş ilerledikçe ot bürümüş,

    Bakımsız meçhul mezarlar gibidir yüreğin,

    Daha yaşarken bayramdan bayrama hatırlanan ölülere dönersin.

    Artık üvey evlatsın bu Dünyada

    Herkesin gözüne batarsın teli çıkmış şemsiye misali,

    Yedi sülalen yük sayar seni

    Yatalak olup altına kaçırırsın,

    Takma dişlerini unutursun bardakta

    Torunlarından bir güzel dayak yersin.

    .

    Her an dört gözle ölümü beklersin.

    Derin bir yutkunma, derin bir iç çekiş, ah edişle şöyle bir maziye bakar,

    Tanrım ne olur nefes alma yükünden kurtar beni...!

    Nerde kaldı bu ecel dersin.

    Çünkü,

    -Bazen huzura kapı açan, düğün merasimi değil ölüm merasimidir.-

    Ki,

    -Huzur, gönlün gelincik tarlasıdır.-

    .

    Artık toprak seni değil, vücudunla toprağı sen beslersin,

    .

    Böylece parantez kapanır.

    Ama bu şiirin parantezi kapanmaz.

    .

    Aç parantez (Şayet bir toplum yaşlıları ile bağını keserse, ki biz buna ‘Kendi bindiği dalı kesme.’ diyoruz.

    Ve onlara yeterince sevgi, saygı, ilgi ve alaka bekliyoruz.)

    .

    Merhamet;

    Bir toplumun en büyük güvencesidir.

    -İnsanın gönül bahçesindeki en güzel çiçeği ihtiyacı olana vermesidir.-

    Ne de çok yakışır insana,

    Bir canın tüm canları sevmesidir.

    .

    Lütfen merhameti trend yapın.

    İyilikte, güzellikte, hoşgörüde yarış tutun.

    .

    -Ne kadar verirsen o kadar hak edersin.-

    .

    -Vicdan kararlarında ekseriyet aramaz.
  • https://www.gazeteduvar.com.tr/.../faulknera-bir-giris

    Faulkner. Alkolik, ağzından sarkarken vücudunun en doğal uzantısı sayabileceğimiz piposu ve av tüfeğiyle o Güneyli küçümen. Roman yazmasını kısa boylu oluşunun yanında başarısız şairlik girişimine, tarihin, o günlerde bir aygır kadar kızışmış tarihin de iğdiş edilip uysallaşmış olmasına borçluyuz. Çünkü elimizde bunlarla ilgili neredeyse bir Faulkner kitaplığı oluşturacak kadar çok sayıda öykü var. Bol kumaş pantolonlar, tüvit ceketler ve kaba sayılabilecek kunduralar giyen, kartal gagası gibi burnu ve bir bıyığa ne kadar hayranlık duyulabilecekse o kadar hayran olunabilecek düzgünce kesilmiş bir bıyığı olan bu adamın doğaya, insanlığa, bütün yaradılışa aşk duyduğu onu tanıyanlarca sık sık aktarılır ve söz konusu aşk kitaplarının da başlıca konusudur.
    Birçok entelektüel, yazar, ya da düşünür gibi onun da okula karşı ilgi ve isteği gitgide azaldı ve okuldan kaçtı. Liseyi bitirmeden bıraktı ve büyükbabasının bankasında çalışmaya başladı. Küçük yaşlarda yazarlık denemeleri olduğunu biliyoruz. Hatta entelektüel denebilecek bir kadın olan annesinin üzerindeki etkisini kendisi de ifade etmiştir. Kelimeleri kullanmadaki, neredeyse bir jumanji oyunundaki gibi kitaplardan fırlayıp karşımıza dikilecek kadar gerçek karakterler yaratma ve mekan inşa etmedeki ustalığını kendi yakın çevresinden, hatta hayli renkli bir kişilik olan büyük büyük babası Albay William Cuthbert Faulkner’den aldığını söylemek için yeterince ön bilgiye sahibiz sanırım.
    Büyük dede iç savaşa katılmış, siyasetle ilgilenmiş, zencilerin demokratik haklarını kullanmalarına mani olacak girişimlerde bulunmuş ve bunların yanında bir de roman yazarak adından söz ettirmeyi başarmış. Torun Faulkner de 1. Dünya Savaşı'na katılmak için Kanada Hava Kuvvetleri'ne katılacak fakat eğitim tamamlanamadan savaş sona erecekti. Büyük büyük babasının tersine o Amerikan İç Savaşı'nda zencilerin yanında yer alacak ve onların demokratik haklarını savunacak, hemen hemen her kitabında zenci sorununa zencileri idealleştirmeden, bir zenci ‘yaşam formu’ yaratmadan değinecekti. Eylem gücünden, girişimcilikten ve başarıdan yoksun hayatının onu nasıl yazarlığa ittiğini Yenilmeyenler’de okuruz: “Harekete geçenler, geçer ve yaparlar, ama harekete geçemeyenler geçemedikleri için acı çeker ve bunun hakkında yazarlar.” 1962’de Oxford’da öldüğünde ardında onlarca roman, hikâye, oyun metni ve senaryo bırakarak, silik varoluşunun öcünü hayattan böyle alacaktı.

    DÜŞSEL YER: YOKNAPATAWPHA

    Faulkner’in romanlarında açtığı ve tedavülde tuttuğu dünya her ne kadar uydurma bir ad olan Yoknapatawpha diye çağrılsa da bu düşsel yer, insanı, tarihi, kültürü ve sorunlarıyla dünyaya karşılık gelen bir mekandır. Yoknapatawpha küçültülmüş, sıkıştırılmış bir dünyanın örneği, onun haritasıdır. Bu dünyada insanlar doğaya ve diğer canlılara karşı suç işlerler, birbirlerine karşı, tanrıya ve tanrının sevgisine karşı suç işlerler, insan uygarlığının ilerlemesine sebep olan bütün atılımlar doğanın ve diğer canlıların zararına yapılır ve bu zarar Çılgın Palmiyeler’de “Tüm yaratıklar arasında yalnızca insanın doğal duyularını bile bile körelttiğini ve bunu öteki yaratıkları zarara uğratarak yaptığını…” diye ifade edilir, gene hem bir avcılık öyküsü hem de sembolik bir okumayla modernizmin doğayla savaşı olarak okunabilecek Ayı isimli öyküsünde de bu konu dile getirilir. Tanrı doğayı tüm insanlar için yaratmış ama insan doğaya çitler örerek, kazıklar dikerek bu eşitliği baltalamıştır ve dişil doğaya zarar vererek lanetlenmiştir. Bu lanetin ortadan kalkması ve kadim ilişki tarzının yeniden kurulması için insanın eskil tarihindeki gibi bütüncül bir dünya görüşü geliştirmesi gerekmektedir, fazlasıyla Rousseaucu mantığa benzer bu mitsel önermede insan eşitsizliğinin en arkaik tarihi de anlatılır. Bu anlatılarda Hıristiyanlık etkisi görülse de Hıristiyanlık inancındaki gibi Faulkner, insanın dünyaya suçlu olarak geldiğine inanmaz, günahı ve değeri yaratanın insanın doğadaki ve insanlar arasındaki eylemleri, ilişkileri olduğunu iddia eder. İnsana bütün varlıklar için sorumluluk yükleyen kutsal kitaptaki yaratılış öyküsü üzerinde durarak, doğa, canlılar ve insan ilişkisini, varlığı bütünleyen bu zemin üzerinde sorgular ve tarihsel gerçeklikte bu ilişkiyi yeniden kurar. “Çünkü O söyledi Kitap’ta yeryüzünü nasıl yarattığını, yaptığını ve baktığını ve iyi olduğunu söylediğini. Ve sonra O insanı yaptı. O ilk önce yeryüzünü yaptı ve yeryüzünü dilsiz yaratıklarla doldurdu ve sonra O insanı yarattı yeryüzünde O’nun temsilcisi olsun ve yeryüzünde ve yeryüzündeki hayvanlar üstünde O’nun adına egemen olsun diye, ama kendisi ve soyu sopu adına sonsuza değin değişmez haklara sahip olsun diye değil.” Faulkner’in doğa betimlemelerindeki dağ, yol ve tepelerin kırık ve kesilmiş, pastel boyayla yapılmış gibi duran bozuk yapısı da mekanik uygarlığın durmadan “bilinçli ve doğurgan” doğanın bağrında yaralar açmasıyla, insanın, sorumluluk duymaksızın, bütün canlıları sonsuz arzu ve iştahına yetiştirmeye çalışırken bunlara zarar verip yapısını bozmasıyla ilgilidir. Romanlarındaki birçok karakterin doğayla ilişkisi bozuk ve sorunludur.
    Ayı’da Flem Snopes adında bir banker Old Ben’in yaşadığı ormanı parselleyerek burjuva ailelere satıp imara açar, Ses ve Öfke’de Jason, doğadan ve doğadaki canlılardan iğrenir, hatta serçe ve güvercinlerin oraya buraya pislemelerine ifrit olup hepsini öldürmek ister ama onları öldürmek için yapılan masrafa bile değmeyeceklerini düşünür, anne ise, doğadan ve doğanın sesinden, kıpırtılarından uzaklaşıp nerdeyse cam bir fanusa benzeyen odasında zayıf bir ışık gibi yaşamaya devam eder, onu dışarıda nadiren görürüz, hayvanlar ve doğadaki diğer canlılar onu ürkütürken, makineler ona güven verir, Kutsal Sığınak’ta Benbow’da bu ilişkiyi yitirmiş bir kişidir. Çılgın Palmiyeler ve Irmak Baba adlı iki uzun öyküde ise sözünü ettiğimiz ilişki birbirinin antitezi olarak verilir, Irmak Baba’da taşan Mississippi Nehri doğayı temsil eder, öykü nehrin taşmasıyla zor durumda kalan insanlara yardım etmeleri için geçici olarak serbest bırakılan tutuklulardan birinin hamile bir kadına ve doğumuna yardım etmesi üzerinden anlatılır, mutlak bir sorumlulukla hayatlarını kurtardığı kadın ve bebek dolayısıyla ırmak ona ve diğer insanları kurtaran mahkumlara karşı sevecen ve iyi davranır. Fakat Çılgın Palmiyeler’de her şeyden ve tüm bağlantılardan uzakta saf aşkı yaşamaya ve aşklarına mani olacak bebeklerini yok etmeye çalışan iki sevgiliye doğa pek de iyi davranmaz, soğuk ve açlıkla mücadele ederler, erkeğin henüz tıp stajını tamamlamadığı için cerrahlık deneyimi olmadan kürtaj yapmaya kalkması sevgilisinin hayatına mal olur, kendisi de bundan hüküm giyer. Buna karşı romanlarında doğayla ilişkilerini koruyan karakterler ise, ya çocuklar ya da zenci ve Kızılderililerdir, bunlar da çoğu kez gülünç ve uyumsuz karakterler olarak karşımıza çıkar.

    HEP SHAKESPEARE KİTABIYLA DOLAŞAN FAULKNER
    Uzak kalmamak için yanında hep bir Shakespeare kitabı taşıdığını söyleyen Faulkner'ın karakterleri de kahramanlarının trajik yönüyle Shakespeare’e benzerler, karakterler ortaya çıkar, yasa dışına itilir, acı çekerler, mücadele eder ve ölürler. Bu kapsamda değerlendirilebilecek en yalın karakter Ağustos Işığı’ndaki bir İsa imgesi olan otuz üç yaşındaki Joe Christmas’tır.
    Amerika'nın dinsel inancı yaşayış tarzını çok sert bir şekilde eleştirdiği romanda Christmas çoktan yasa dışına itilmiştir, etine, kara derisine çakılmıştır, kendinden dışarı çıkmak onun için imkânsızdır, çünkü o, insanların beyaz ve siyah olarak ayrıldığı bir toplumsal yapının içine doğar, beyaz ya da siyah olarak değil, sadece insan olarak kabul görmek için mücadele eder, ve bir sokakta insanlar tarafından linç edilir, öyle ki, yeryüzündeki bütün kötülükler onun kara bedeniyle bütünleşmiş gibidir, kötülüğün hüküm sürdüğü bir dünyada kendini kurban eden bir İsa gibidir o. Christmas gibi diğer kahramanlarının mücadelesi de başarısızlıkla sonuçlanır, ya yenilirler ya da varlıkları ortadan kalkar. Fakat buradan umutsuz bir tablo çıkartacağımız anlamına gelmesin bu. O her şeyden önce insana inanır, insanın bütün kötülüklerden arınmış, hesaplardan, çıkarlardan, kıskançlık ve ayrımcılıklardan, savaş ve cehaletten kendini ve diğer insanları kurtaracak ve bir dünya oluşturabilecek güçte olduğuna inancını korumuştur. Çünkü dünyada olmanın bir anlamı vardır, ve bu yargı da onun tanrıya olan inancıyla ilişkilendirilebilir. Dünyayla, canlılarla ve insanlarla arasındaki ilişki bu metafizik düzlemde anlam bulur. Bu izleğin en güzel göstergesini de Kurtar Halkımı Musa’da buluruz: "Burada, yeryüzünde, olup biten her şeyi bir düşün. Düşün ki yaşamak, hayattan tat almak için kaynayan güçlü kanı sonunda toprak emiyor. Elbette aynı zamanda keder ve acı da var, ama gene de, her şeye karşın, hayat yaşayana bir şeyler, pek çok şey veriyor, çünkü sonuçta acı çekmek olduğuna inandığın bir şeye katlanmak zorunda değilsin, her zaman bunu durdurmayı, buna bir son vermeyi seçebilirsin. Ve acı çekmek, kederlenmek bile hiçlikten iyidir, yaşamamaktan kötü yalnız bir tek şey vardır, o da utanç. Ama sonsuza dek yaşayamazsın ve hayat her zaman sen tüm olanakları yaşayıp tüketmeden önce biter. Ve bütün bunlar bir yerlerde var olmayı sürdürmeli, bütün bunlar yalnızca bir yana atılmak için icat edilmiş, yaratılmış olamaz."
    Faulkner düzensiz yazar, bir Perec ya da Nabokov gibi arşiv araştırmaları ve plan yapmaz, notlar almaz. Bunun kendini sınırlayacağını düşünür. Ona bu tür şeyler sorulduğunda ise bu tür tekniklerden anlamadığını, hatta ilgilenmediğini söyler. Onun romanları ve hikâyeleri bir cümleyle ya da bir anekdotla başlar ve devam eder, karakterleri yazma süreci içerisinde doğar ve gelişir, onun metinlerine asıl yönünü veren yazma eylemidir. Karakterlerinin ne söyleyip hissettiğini yazmak için elinde kalemle onların peşlerinde koştuğunu da gene bu bağlamda söylemiştir.

    Sanatçının patronaj yoluyla birinin hükmüne alınıp propaganda nesnesi haline getirilmesi konusunda ise bu gibi sanatçıların ikinci sınıf sanatçı olduğunu, gerçek sanatçının kimsenin kontrolü altına giremeyeceğini, çünkü zaten sanatçının da kendi kendisini kontrol edemediğini söyleyerek aşkın bir gerçeği dile getirir.

    İsmail Akgöl
  • Nereye gidiyorduk? Şu karşımdaki mavi camın arkasında, mehtaplı bahar gecelerini andıran bir dünyaya mı? Beni her gittiğim yerde böyle karanlık ya da ölüm aydınlığı içinde cansız geceler mi bekliyordu? Bu mavi camın sihirbazlığına hayran oluyordum. Onun arkasında güneşin erkek gücü nasıl kadınlaşıyordu! Onun arkasından bütün yüzler güzel göründüğü halde, güneş neden ay ışığı gibi çirkinleşiyordu? Gözlerimize doğuştan böyle renkli bir cam takmadığı için Tanrı'ya şükrettim. Belki de daha rahat olurduk... Belki her şeyi rüyadaki gibi kararsız, yumuşak, aldatıcı, ama umut verici bir duman içinde göre göre gerçek duygusunu ve hırslarımızı yitirirdik.
  • Düşünmek istemiyorum ! Kelimler cam kırıkları gibi beynime batıyor acı veriyor. Hiç birşeyi bilmeyen bizler; herşeyi bildiğini söyleyen bir tanrıya nasıl inanıp anlamamızı bekler. Tabi "tanrı " insan çıkarları için üretilmiş yada uydurmamış ise.
  • Tanrı mı? O, bu ufak, bu çirkin gürültüyü işitmedi. İster kırılan bir cam tüp, ister bir kal olsun; böyle şeyleri duymazdı Tanrı. Kulakları yoktu da, ondan. Kulakları yoktu da.
  • 160 syf.
    ·7679 günde·Beğendi
    Öncelikle şunu belirtmeliyim ki devlet yönetimi ve dünya düzeni ile ilgili günümüzde dahi hala düzeltilemeyen sorunların 16. Yüzyıl gibi bir dönemde , bir devlet adamı ve hukukçu tarafından; tartışılması, eleştirilmesi ve konu hakkında düşüncelerin açık ve net bir şekilde belirtilmesinin saygı duyulası bir cesaret gerektirdiğini düşünmekteyim.
    Kralın hazinede belirli bir miktarın üzerinde altın veya buna eş değer gümüş bulundurmayacağına dair yemin etmesi, mülkiyet hakkının ve para standardının olmaması, kanunların çok sayıda ve insanların anlayamayacağı kadar belirsiz olmadığı, avukatlık mesleğinin var olmadığı ve tüm vatandaşların yargıya güvenmesi, yargıçların para hırsına sahip olmaması ve adam kayırmaması, rahiplerin insanları cezalandırmaya yetkilerinin olmaması ve sadece insanlara öğüt vermek ile görevli olması devlet yönetiminin, eşitlik ve adalet kavramlarının kurgu edilmiş bir ülke üzerinden insanların yararına olacak şekilde ve anlamı kolaylaştırmak için basite indirgenerek anlatıldığı müthiş bir eleştiri kitabı Ütopya.
    Thomas More'un fethetmek ve topraklarına toprak katmak üzere yetiştirilen bunca devlet adamının var olduğu bir zaman ve düzende, güç ve şiddetin insanların doğasına uygun bir kavram olmadığını, aksine düşmanını akıl gücü ve mantıkla yenmenin insanın yapması gereken bir davranış olduğunu savunması, savaşta dahi kan dökülmemesi ve zorbalık yapılmaması gerektiğini aktarması, halkın kralın tutkuları yüzünden savaşa girmek zorunda bırakıldığını vurgulaması, ülke ordusunun gönüllü seçilen kişiler tarafından oluşturulduğunu kurgulaması açıkçası beni kendine hayran bıraktı.
    More'un yaşadığı dönemin şartlarını ele alacak olursak kurgulanan düzen ve yaşayış biçimi insanların hayal edemediği kadar fevkalade ancak Ütopyalıların aile düzenleri, yaşayışları, evlilikleri, ve dinleri üzerine yazar ile hem fikir olamadığım ve düşünce yapısını eleştirdiğim bazı noktalar olduğunu belirtmek isterim. Şöyle ki mesleklerin babadan oğula geçerek öğretilmesinden dolayı aile bireylerinden farklı ilgi alanları ve yetenekleri olan çocukların, her ne kadar iyi ve sağduyulu olsalar dahi başka ailelere evlatlık verilmesi ve usta-çırak ilişkisi içerisinde meslek öğretilmesinin; aynı zamanda nüfus politikası oluşturmak amacıyla çok çocuklu ailelerin çocuklarının başka ailelere evlatlık verilmesinin çocuk psikolojisi açısından çokta sağlıklı ve sistemin bana göre doğru olduğunu düşünmemekteyim.
    Ve yazar ile birçok düşünce üzerinde uyuşamadığım Ütopyalıların dinleri. İlk olarak bu konu ile ilgili şunu söyleyebilirim; farklı görüşteki, farklı mezhep gruplarına sahip veya farklı dinlere inanan insanlara saygı gösterilmesi, kimsenin zorbalık ve şiddete başvurarak insanları bazı dinlere mecbur tutmaması, hiçbir canlının kurban edilmemesi gibi barışçıl ve bireyi kendi özgür iradesi ile baş başa bırakan dinsel düşünceler günümüzde dahi çoğu insan tarafından anlayışla karşılanamazken 1516 yılında More'un bunları kurgulayarak kitap haline getirmesi beni çok etkiledi. Ancak Ütopya halkının, ahiret inancına sahip olmayan bireyleri hor görmesi, hatta onları toplumun vatandaşı olarak dahi görmemesi, devlet dairesi ve kamu kuruluşlarında barınma onuru tanımaması beni yüksek derecede irrite etti. Başka bir noktada ise rahiplerin suç işlemeyeceğine inanarak onları cezalandırmamak ve kendi vicdanları ile baş başa bırakmak büyük hayranlık duyarak okuduğum yargı bölümünü sorgulamama sebep oldu. Bu konuya ek olarak normal vatandaşların rahiplere dokunmasının caiz sayılmaması ve sadece Tanrı'nın bu mertebeye ait görülmesi, din insanlarının gereksiz yüceltildiği böylece istemsiz bir sınıf ayrımı yapıldığını düşünmeye başladım.
    Okurken olumlu ve olumsuz birçok fikri zihnimde canlandıran Ütopya'nın kesinlikle okunulması, üzerinde uzun uzun düşünülmesi, sohbetler edilmesi ve tartışmalar yürütülmesi gereken değerli bir kitap olduğunu düşünmekteyim.