• 248 syf.
    ·7 günde·Beğendi·10/10
    .

    O kadar kitap okudum, kendimi ilk sayfasından itibaren bukadar içinde hissettiğim, duygu yoğunluğunu bu kadar erken hissettiren başka bir kitap okudum mu hatırlamıyorum.

    Spoiler vermek istemiyorum ama;

    Kahramanımız Murat, belki de birçok Anadolu çocuğunun geçtiği zorlu süreçlerden geçmiş ideaist bir genç.
    Yazarımız, Murat’ın temsilciğinde dönem sorunlarını, zorlukları, geri kalmışlığımızı, ülke yönetenlerin gafletinden de öte belki ihanetini, acıları ısdırapları, bütün bunların arasında bir avuç ülkücünün amansız mücadelesini, kısacası bir milletin “Varolmak Kavgası’nı” taa 1969’ da kaleme almış.

    Kitap öyle duru bir Türkçe’ ye, öyle akıcı bir üsluba sahip ki, bir solukta okunuyor. Kendimi başından sonuna kadar kitabın içinde hissettim. Murat’ın yanında… Kısacası etkileyici.

    Eleştiri tarafına gelecek olursak, kitabı okurken yazarın genç biri olduğunu adeta hissettim. Kitabın sonunda zaten yazıyormuş, “Sülz – Köln – 1969” diye. Bu demektir ki Mehmet Niyazi Bey romanını 27 yaşında iken kaleme almış.

    Bence biraz, uzun hikaye gibi olmuş. Esasen esere ilk başlama şekli çok hoşuma gitti ama kitabın sonuna doğru hep, "Acaba Cengiz Aytmatov gibi hikayenin ortasından veya sonundan biryerden başlasa, sonra ara ara dönüp geçmiş yıllardan kesitler sunsa daha mı iyi olurdu?" diye düşündüm.

    Ayrıca psikolojik betimlemeleri de yeterli bulmadım diyebilirim. Hikayenin başladığı köy halkını, sonra imam olarak gittiği köy yerini, muhtarı, öğretmeni, hapishane sürecini yavan buldum. Bence kadroyu daha kalabalık tutmalı, ruh hallerini, düşüncelerini, içinde yetiştikleri yaşadıkları ortamı ve bütün bunların kahramanların üzerindeki etkilerini daha detaylı anlatmalı idi.

    Murat’ ın çevresiyle ilişkisi de kısır geçmiş, örneğin; okul sürecinde sürekli Mehmet ile, köy yerinde muhtar ve ihtiyar amca ile, hapishanede Selim ile beraber olması hikayeyi zayıflatmış. Güçlü bir roman için birçok detayın mükemmel olması gerekmekte. Bunu başarabilmiş olsaydı Mehmet Niyazi Bey daha o yaşlarında edebiyat dünyasında kendine çok daha prestijli bir yer edinirdi diye düşünüyorum.

    Tabii kendimce getirmeye çalıştığım eleştiriler kitabı beğenmediğim anlamına gelmesin. 27 Yaşında bir insanın böyle bir eser ortaya koyması müthiş bir olay. Günümüz Türkiye’ sinde bu işi bu kalitede yapabilen birileri var mı? Geçenlerde Şeyma Subaşı bir kitap yayınlamış, varın kıyaslayın :)

    Herkese mutlu okumalar.

    08.10.2019 22:06 Erciş


    .
  • 413 syf.
    ·9 günde·8/10
    Yazarın okuduğum 3.kitabı oldu. Cengiz Aytmatov'un diline yavaş yavaş alıştığınızda çoğu kitabın anlatımı size yavan gelmeye başlıyor. Gün Olur Asra Bedel'de bunu bir kez daha hissettim.
    Kitap, başkarakter Yedigey'in yakın arkadaşı Kazangap'ın ölüm haberini almasıyla başlıyor. Kazangap'ın cenazesini kutsal sayılan Ana Beyit'e götürürken bu uzun yolculukta Yedigey'in hayatının ara sıra dalgalı ve fırtınalı; çoğunlukla da sakin, tekdüze bir deniz gibi gözünün önünden geçmesini okuyoruz. Yani asra bedel bir gün yaşıyoruz okurlar olarak.
    Boranlı'nın uçsuz bucaksız bozkırlarını sanki görmüş; kavurucu sıcağını, tir tir titreten kışını gidip de hissetmiş kadar oluyoruz. Sovyet egemenliğindeki Türk halkınının bazen nasıl asimile oluduğunu bazen de tam tersine geleneklerini devam ettirmek için nasıl didindiklerini, hangi acılara göğüs gerdiklerini okuyoruz. Bu anlatılanlarla eşzamanlı gerçekleşen bir de uzay maceramız, uzaylı dostlarımız ve iki tane cesur Kozmonot 1-2 ve 2-1'imiz var. Bir yandan Yedigey ve Boranlı sakinlerinin zorlu hayat mücadelesine ortak olmaya çalışırken bir yandan da Dünya dışında gerçekleşen, ABD'li ve Sovyet yetkililerden başka hiçbir Dünyalının bilmediği tuhaf olaylara tanık oluyoruz.
    Aytmatov aynı zamanda bu kitapla Mankurt kavramını da dünyaya kazandırmış. Bir bakıma da nerden geldiğinizi, atalarınızı unutmayın demek istemiş. Umarım bizde kültürümüze, geleneklerimize ve benliğimize sahip çıkabilir, mankurtlaşmayız.
    İyi okumalar.
  • 297 syf.
    ·9/10
    Yılanların Öcü
    Köy Enstitülerinden yetişen Fakir Baykurt, “Köy Edebiyatı” nın en iyi örneklerinden sayılan Yılanların Öcü’nü 1954 yılında yayınlamıştır.
    Kitap Burdur’un Yeşilovacık İlçesi Karataş köyündeki insanların hayatlarını gerçekçi bir dille anlatır. Korkular, yokluklar, cehalet, savaşın yıkımları, ilkel tarım, bastırılmış cinsellik…
    Üç çocuklu Kara Bayram karısı üç çocuğu ve anası Irazca ile Karataş köyünde, 40 dönüm kıraç tarla, bir dönüm su altı tarlasına ektiği sebzelerle kuru yavan acı soğan geçinip gitmektedir. Köy erkeklerinin köy dışında tek gördükleri yerler askerlik yaptıkları yerler, dış dünyadan ne biliyorlarsa askerde görüp duydukları yıllardır.
    “Duş dediğin ne ki Bayram?” diye sordu Haçça.
    “Duş; yıkanılır! Duş; yani hamam gibi! Sen hamam da bilmezsin; nasıl anlatsam? Ulan, iki tane kurnası var. Yukarıya bir boru çıkıyor. Süzgeçli teneke gibi ağzı var. Dökülüyor.
    Kurnayı çevirdin mi sıcak, çevirdin mi soğuk! Ayarlayıp giriyorsun altına. Hiç kesilmiyor. Kendiliğinden akıyor. Allah tarafından gibi.”
    Anası Irazca, Kocası Kara Şali’yı erken yaşta toprağa verince tek başına büyütmüş Kara Bayram’ı. Bu yüzden hayatın zorluklarına tek başına göğüs germiş, yeri gelmiş “Dul”luğun horlanmasına da dim dik mücadele vermiş bir kadındır.
    Irazca aynı zamanda Kara Şali’nin Yemen’de, Yunanda 14 yıl savaşıp, düşmandan hiç kaçmamış, İstiklal Madalyasını “ben savaşı vatanım için yaptım madalya için yapmadım” diyerek madalyayı almayan mert bir adamın karısıdır.
    Kısaca Irazca’nın çeliğine iki kere su verilmiştir. Eğilip bükülmez.
    Demokrat Partinin iktidar olduğu 1950’li yıllar, Cımbıldık Hüsnü’de Köyün muhtarıdır. Parti kanalı ile “Devlet Kapısı”nda bitiremeyeceği iş yoktur.
    Deli Haceli yarı saf yarı uyanık, muhtarın has adamıdır.
    Karataş’ta her hane kendince yaşayıp giderken Muhtar, Deli Haceli’ye Irazca’nın evinin önünden arsa satması ile köyde dirlik düzen bozulur.
    Bir yanda sırtını Muhtara dayamış Deli Haceli, diğer yanda Irazca. Sıradan bir köylü kavgası gibi görünen olayın arka planında partinin gücü ile köylüyü sindirmiş bir muhtarın “Ali Cengiz Oyunları”, diğer yanda yiğitliğinden başka elinden bir şey gelmeyen Irazca. Oğul Kara Bayram arkası pek kuvveli olmadığı için sinik bir adam…
    Köydeki bu kavgaların sonunda kazanan hep Muhtar ve Deli Haceli olur. Taaki Kaymakam köye ziyarete gelince Irazca derdini Kaymakama anlatana dek.
    Kaymakam’ın kararı ile Deli Haceli’nin arsası iptal olur. Ancak Muhtarın ve Deli Haceli’nin diş bilemeleri bitmeyecektir…
    Köy edebiyatı ile yöresel ağzı ustalıkla kullanan Fakir Baykurt, köyde yaşanılanları, bazen bağımsız bir anlatıcı olarak bazen de roman kahramanlarının ağzından anlatır.
    Özellikle Irazca’nın yaşadıkları, Irazca’nın tepkileri okuyucuda “Yazar, sanki Irazca’nın kendisi” dedirtecek kadar gerçekçidir.
    Ayrıca “Yılanları Öcü”nün 1962 ve 1985 yıllarında iki kez filmi çekilmiştir. 1962 tarihli ilk film sinema klasikleri arasındaki yerini almıştır.
    Anadolu’da kırsal kesimde yaşamış insanlara çok uzak olmayan yöresel deyimler, argo sözcükler kitapta bolca geçmektektedir.
    “Eşşek eşeği ödünç kaşır.”
    “Doğruyu ahrette mi söyleyelim hep savaştan kaçtık.”
    “Aslanım benim! Koçum, tekem benim ! dedesine çekmiş! Helbet çekecek! Ot kökünün üstünde biter!”
    “Haceli dürzüsünü tosturmazsak, bize ağıra oturur sonra.”
    “Deli dürzü ! hasmın karıncaysa da horsunma demişler.”
    “Sevmeli sevmeli Dünya da insan birbirini sevmeli ! sevmezse günler tükenmez ! Sevmezse dünya zindan olur.”
    “Bir gecelik hovardalığa çıkalım dedik, ay akşamdan doğdu.”
    “Yedi sülalesini, kökünü kökenini, dökenini dökeceğini, gelmişini geçmişini, dinini imanını ! Abooooov !”
    “Öküz bağıracakken kağnı bağırıyor.”
    “İnsanın belinden borç kalkınca, sırtından bir yıllık kirli giysi çıkmış gibi oluyor.”
    “Bir adam ufak mufak bir meslek başına geçti de cımıcık ileri gitti mi deral bozulur ! Eskiden boksa, bombok olur!”
    “Ulen insan azıcık dik durur ! Azıcık savaşkan olur. Güleşmeden daha ayakta pes demez insan. Pes dersen zulmün önü nasıl alınır ulen ?”
    “Bileği kuvvetli zalime hökümet diş geçiremiyor.”
    “Yavşak bit, enik it oldu.”
    “Eşeğin canı yandı mı kır atı geçer.”
  • 413 syf.
    ·9 günde·Beğendi·8/10
    Aytmatov'un okuduğum ilk kitabı.Genel anlamıyla kitabı beğendim fakat sonu bana çok yavan geldi.Sanki son değil de ,roman devam edecekmiş de kitabın son yaprakları yırtılmış yarım kalmış gibi hissettim.Roman içinde farklı olaylara geçiş yapması okuyucuyu sıkmaması açısından bence iyi.Olaylar farklı olsa da bağlamayı iyi bilmiş yazar.Romanın dili ağır değil hoşuma gitti ayrıca betimlemeler de iyi.
  • 150 syf.
    ·6 günde·7/10
    Kitap babası 2.Dünya Savaşı'na cepheye giden Sultanmurat'ın babasına duyduğu özlemi, annesi ve kardeşine olan sevgisi ile ilk aşkı çerçevesinde savaş dönemi Kırgızistan'ından bir kesit sunuyor.

    Aytmatov'un diğer eserlerine göre konu olarak bana göreceli olarak biraz daha yavan geldi. Ama yine de kendisini okutan bir kitap olmuş.
  • Biraz uzun ama gerekli.

    Merhum Cemil Meriç yıllar yıllar önce isyanını, "Öğretmen ne demek? Ne soğuk, ne haysiyetsiz, ne çirkin kelime" sözleriyle dile getirirken ne çok tepki almıştı.. Aydınların böyle bir özelliği var işte. 30 yıl sonra yaşanacakları öngörüp, teşhisi koyabilmek.

    Herşey ufak ufak değişti aslında..

    Cemil Meriç yazmadan çok önce değişmişti. Önce alim yetiştiren "muallim" ünvanını terkettirdiler. Laik Türkiye Cumhuriyeti toprakları üzerinde alim yetiştiren muallimler yetişemezdi. Yetişse bile o zehirli fikirleriyle alimler yetiştiremezdi.

    Yoksa Atatürk'ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti'nin yıkılması an meselesiydi.

    "Onlara hoca diyelim" dediler.

    Çok sürmeden bu ünvan da onları rahatsız edecekti. Perran Kutman'ın o meşhur dizide söylediği gibi, "Hoca camideydi.."

    Hiç camii imamıyla bir öğretmen aynı kefeye konulabilir miydi?

    Farkına bile varamadı öğretmenler. Sizi yüceltiyoruz diye sıradanlaştırıldıklarının, ötekileştirildiklerinin farkında bile olamadılar.

    Camilerdeki hocaları hakir gördüklerinin, aşağıladıklarının farkına bile varmadan, "Evet bu en iyisi" dediler. Dil alışkanlığından ötürü "Hocam" diyen öğrencilerin tokatlandığı bile oldu. Çocuklar zamanla pratik yolunu buldu ve onları olabilecek en anlamsız isimle çağırmaya başladı: "Örtmenim"

    Oysa öğretmen görevi gereği, mesleği öğretendi. Ama hoca, hayat tarzı aşılayan, yetiştiren, aydınlatan ve adeta dehayı ortaya çıkarandı. Ebediyete kadar saygı duyulandı. Nerede görülürse görülsün, "O benim hocamdır" denilerek baştacı edilen, eli doyasıya öpülendi.

    Sonra talebe kelimesini aradan kaldırdılar. Modern dünyanın bir parçası oluverince bu talebe sözü çok yavan kalacaktı.

    Onlara da "Öğrenci" dediler..

    Öğrenci; Öğrenen, öğrenecek yaşta veya sıfatta olandı. Oysa talebe talep edendi. İlmi, irfanı talep eden, isteyendi ama bunun da farkına varmadılar.

    Talebe öğrenci, muallim ve hoca da öğretmen olunca, o yüce değerlerin içi de zemberekten boşalır gibi boşaldı.

    "Bu benim hocam" diyen talebenin yerine monte edilen medeni öğrenci "Ha o mu. O bizim sosyalci", "bizim matematikçi", "bizim fenci" diyerek öğretmeni maaş karşılığı 45'er dakikalık sınırlar içinde ders veren memur gibi gördüğünü ilan etti.

    Talebesinin önünde el pençe divan durduğu hocanın yerine, öğrencisinin karşısında elini cebinden çıkarmadığı, ayak ayak üstüne attığı, karıdan kızdan manitadan rahatlıkla bahsettiği öğretmenler gördük acı içinde.

    Tüm zamanların en büyük fatihi, Fatih sultan Mehmed'in hocası Akşemseddin Hazretleri'nin huzurunda nasıl ve neden iki büklüm durduğunu o çocuklara anlatamadık. Çünkü biz Osmanlı'nın devamı değildik. Biz genç Türkiye Cumhuriyeti'ydik. Öyle utanılası (!) bir tarihle bizim bağımız olamazdı..

    Şimdi ise kala kala elimizde sırasıyla öğrencinin, velinin, milli eğitim bakanının dövdüğü öğretmenler kaldı..

    Avrupa ülkelerinin çağ atlatan eğitim paketini Türkiye'ye monte etmeye çalışanlar, kendi kültürünü ve kendi değerlerini o eğitimin içine yerleştiremeyince dip yaptık.

    Mimar Sinan'ın Mehmet Akif Ersoy'un, Kanuni Sultan Süleyman'ın, Ali Kuşçu'nun, Harezmi'nin, Piri Reis'in...

    Mevlana'nın Yunus Emre'nin ve bugün tüm dünya ülkelerinin halen tedavi yöntemlerini kullandığı İbni Sina'nın..

    Evliya Çelebi'nin, Pir Sultan Abdal'ın, Akşemseddin Hazretleri'nin, Hacı Bektaşı Veli'nin, Cengiz Han'ın, Alparslan'ın...

    Sayayım mı daha?..

    Hazerfen Ahmet Çelebi'nin, lll. Sultan Selim'in, Nasreddin Hoca'nın, Karagöz'ün, Uluğbeyin, Yıldırım Bayazıd'ın, Fuzuli'nin, Şems Tebrizi'nin, Osman Gazi'nin, Barbaros'un, Baki'nin...

    Necip Fazılları, Nazım Hikmetleri, Cemil Meriçleri ve diğer üstadları saymıyorum..

    Allahualem saysam 100 tane böyle sayfa daha çıkar..

    Bir zamanlar dehaların, mucitlerin mantar gibi yetiştiği şu bereketli coğrafyaya şöyle bir dönün bakın..

    Hadi gelin siz de beni utandırın ve son dönemlerde yetişmiş birkaç adamın ismini alt alta yazın da göreyim..

    Yazamazsınız.. Yazdıklarınız da kusura bakmayın ama tırışka kalır tırışka..

    Hiperstar (!) Ajdar bu ülkede makine mühendisliği de yapıyorsa, "Panpişlerim" diyen kadın bu ülkede aynı zamanda sanat icra ediyorsa, alimlerimiz Zekeriya Beyaz, Yaşar Nuri Öztürk ve Adnan Oktar'dan oluşuyorsa...

    Ciciş kardeşlerle gurur duyduğumuz bir asırdaysak...

    Biraz Tarkan, biraz Fazıl Say'la gurur duyabiliyorsak... Nobellerde ödül almayanın dövüldüğü günümüzde bir nobel ödülü alan adamla on yıl gurur duyuyorsak...

    Varın gerisini siz düşünün...

    Okullarımızı, öğretmenlerimizi, öğrencilerimizi işte böyle bitirdiler...

    Şimdi ise, "Yahu arkadaşlar, bir eğitim sistemi böyle yürümez" diyen öğretmenlerin kıyımına geldi sıra..

    Bu ülkede 28 Şubat döneminde İmam Hatip Okulları'na ne yapıldıysa, bugün normal okullara da aynısı yapılıyor.

    Niyet aynı değil ama kıyım şekli çok benzeşiyor..

    Nimet Çubukçu ile başlayan işkence Ömer Dinçer ile zirve yolunda ilerliyor.

    Anlayacağınız ızdırap aynı, çektirenler farklı...

    Yazı çok uzadı...

    Süleyman ÖZIŞIK