• Rönesans ve Reform hareketleriyle kilisenin,bir bakıma da dinin hakimiyetinden kurtulan,ardından sanayi devrimini gerçekleştiren batı dünyası maddi ve teknik üstünlük itibariyle İslam dünyasıyla arasına büyük mesafeler koydu.
    Hemen bütün İslam dünyası,batı karşısında askeri başarısızlıklarla sarsıldı,buna bağlı olarak siyasi,içtimai çalkantılar gittikçe yaygınlık kazandı.1774 Küçük Kaynarca Ant. ile Osmanlı Dev.ağır bir yara ağır bir mağlubiyetle yüz yüze geldi,1757 de Bengal,İngliz hakimiyetine geçti,1798 de Napolyon Mısır'ı işgal etti,1852 de Hint-Pakistan alt kıtası İngiliz himayesine girdi ve ilk defa Hindistan 'da batılı kanunlar Müslümanlara tatbik edildi.1830-57 yılları arasında Fransa,Cezayir işgalini neticelendirdi,1881 de Fransa,Tunus'a girdi.Osmanlı ise kendi ihtiyarıyla Fransız hukukunun etkisi altında 1850 de ticaret,1858'de ceza kanununu düzenledi,1882 de İngiltere,Mısır'a girdi...

    Bu mağlubiyetlerin hemen ardından ''yeniden istikara kavuşmak,galip devletleri taklitle mümkündür'' fikri ağırlık kazandı,herşeyden önce ordunun batılı tarzda ıslah edilmesi düşüncesi öne geçti,ardından eğitim,siyasi rejim ve devletin işleyişi,gündelik hayatın düzenlenmesi başta olmak üzere diğer ıslah alanları açıldı.

    Müslüman ülkelerin bir kısmı hürriyet ve istiklalden mahrum bir halde,çoğu da müstebit yöneticilerin idaresi altında idi.

    Önce sefirler daha sonra da batıda tahsil gören müslüman aydınların etkisiyle giderek artan bir oranda batıya karşı büyük bir hayranlık ve bunun beslediği bir aşalık duygusu Müslümanlar arasında hakim olmaya başladı.Bu ruh hali onları sahip oldukları inançların,yaşama ve düşünce tarzlarının yetersizliği,geçersizliği fikrine götürdü.

    Bütün bunlar bir yana batı dünyası büyük başarısını ve psikolojik baskısını oryantalizm (şarkiyatçılık) ve misyonerlik faaliyetleriyle gerçekleştirdi.Birbirine paralel olarak gelişen bu iki hareket islam dünyasına yönelmiş dini-ilmi-fikri saldırılardan başka birşey değildi.Yaptığı menfi tesir müslümanlarda yarattığı şaşkınlık,tereddüt,kendilerini başkaları vasıtasıyla tanıma... halleri de askeri ve siyasi başarısızlıklardan kesinlike hafif değildi.

    Oryantalistler dilden teknolojiye kadar varan çalışmalarda İslam dünyasındaki mezhep ayrılıkları,akıl-nakil/din-ilim çatışması/devlet din ilişkilerinde titizlikle durdular,daha doğru ifadeyle bu tür problemler icat ettiler;içtihad kapısının kapalı olmasını gündeme getirdiler;hadislerin sahihliği,hatta Kur'an'ın mevsukiyeti (Sağlamlık, gerçeklik) konularında şüpheler ortaya attılar;Hz.Peygamber'İn hayatı üzerinde özellikle durarak O'nu değil bir peygamberde,mükemmel bir insanda bile bulunmaması gereken basit,hafif davranışlara sahip bir ''kişi'' olarak takdim ettiler;Cahiliye devri Arap kültürüne ağırlık verdiler,İslam hukuku ve tasavvuf başta olmak üzere İslami ilimlerin,kültür unsurlarının orjinallik taşımadığını;Roma'dan Bizans'tan İran'dan Hint'ten alındığını ileri sürdüler;naslara bağlı kalmasını sözkonusu ederek İslamın genel olarak statik bir yapıya sahip olduğunu iddia ettiler...Son olarak da mevcut şekliyle ''İslam'ın mani-i terakki olduğunu'' Müslümanların bu vasıflarıyla terakki edemeyeceklerini, ''tek medeniyet'' olan batı medeniyetini bu kafa ile de anlayamayacaklarını savundular.Çare müslümanların kendilerini,inanç ve düşüncelerini değiştirmelerinde,yenilemelerindeydi;bazı şeylerden vazgeçmeleri gerekiyordu...

    Doğrusu İslamcılık hareketiyle şu veya bu ölçüde ilgisi olan bütün fikir ve siyaset adamlarının,Müslüman ülkelerde yaşayan aydınların altında ezildikleri,tedirgin,ümitsiz ve yılgın hayatları boyunca cevaplandırmakla kendilerini adeta yükümlü saydıkları konular,sorular,problemler bunlar;yani batılıların önlerine sürdüğü konular oldu:

    Ben ki ecdada söven maskaralardan değilim,
    Anarım hepsini rahmetle...fakat münfailim
    -Neye?
    -Zerk etmediler kalbime bir damla ümmid. -M.Akif-

    Bir siyaset olarak İttihad-ı İslamın ve ardından bir düşünce hareketi özelliği de kazanan İslamcılığın Avrupa'dan kaynaklandığı batılıların telkinleriyle bu yola girildiği meselesi,üzerinde durulan bir konudur.Herşeyden önce İslamcıların ısrarla üzerinde durdukları konuların çoğu müsteşrikler (oryantalistler) tarafından ortaya atılmıştır.

    Müslümanların geriliği ancak yabancı boyunduruğu altına girdikten sonra bütün çıplaklığı ve önemi ile meydana çıkmıştır.Bu milletler topraklarını işgal edenlere göre pek düşük şartlarda yaşamakta idiler.Geriliklerini önce onlara hakim olan Hıristiyan milletler görmüş ve mütefekkirleri bizden çok önce bu mesele ile meşgul olmuşlardı.Demek oluyor ki,nesillerden beri çekmekte olduğumuz bir hastalığın farkına varmamız yabancılar sayesinde olmuştur.Ne yazık ki batılılar,müslümanlara ait olan herşeye,bilhassa İslam dinine karşı irsi ve şuuraltı bir kin ve husumetle müptela idiler.Ayrıca zihniyetleri de gördükleri vaka ve hadiselerin asıl mahiyetini,bunları doğuran sebepleri ve ruh hallerini kavrayamayacak kadar İslam zihniyetinden farklı idi.Bu yüzden batılılar,doğunun halini kendi ruh ve fikirlerine göre ve pek yanlış bir şekilde izah edip hüküm verdiler:Müslümaların geriliğinin İslam şeriatının noksan oluşundan ileri geldiğini iddia ettiler.Onların bu kanaatlerini güçlendiren de İslam alemindeki hastalığın umumi olmasıydı.

    ''Abdülhamid'in politikasının bu devri hakkında yazı yazanlarca 'panislamizm'e bağlanışının nedeni Gabriel Charmes'in Le Panislamisme adıyla yazdığı kitaptır.1880'de çıkan bu kitabın tezi Abdülhamid'İn ergeç panislamizm politikasına sapmak zorunluluğunda kalacağıydı.
    ''İslamcılık ise ancak 2.Hamid zamanında dış tesirlerle doğdu.(kaynak:Hilmi Ziya Ülgen,Türkiye'de Çağdaş Düşünce Tarihi)

    İslamcılar gerek ruh halleri gerekse de savundukları fikirler itibariyle;

    a)Sınırları kişilere ve ülkelere göre değişiklikler,nüaslar göstermekle birlikte onlar da bir tür batılılaşmaktan,medeni unsurları almak yönü ağır basan kısmi bir batılılaşmaktan yana oldular.İlk anda ''kaçınılmaz bir kötü'' olarak algılanan batı,çok kısa bir zaman sonra ''vazgeçilmez iyi'' haline dönüştü.

    b)Ardından usul olarak seçmeci-telifçi bir yolu benimsediler.Buna göre batının medeni,ilmi,sınaı,fenni üstünlükleriyle İslamın kültürel ve ahlaki özellikleri birleştirdiğinde ortaya çıkacak bileşim müslümanların büyük ölçüde işine yarayacaktır.Böyle bir usulu meşrulaştırmak için çeşitli açıklamalar da yapılmıştır.Bunların başında bir hadiste belirtildiği gibi ''hikmetin müslümanın yitik malı olduğu,nerede bulursa alacağı'',prensibi;mevcut avrupa medeniyetinin zaten İslama pek yabancı olmadığı ,batılıların çeşitli yollarla Müslümanlardan öğrendikleriyle bugünkü seviyeye geldikleri fikri ve nihayet bugün batının sahip olduğu yüksek değerlere İslamın zaten sahip olduğu,fakat bunların zamanla unutluduğu veya unutturulduğu düşüncesi gibi akıl yürütmeler gelmektedir.
  • M. Emin Artuk Ceza Genel Hükümler kitabı ile birlikte okuyorum. Mahmut Koca Hoca' nın kitabını okursanız Ceza Özel Hükümler kitabını tam olarak kavrayabilirsiniz. Hocamın kitabını daha iyi anlamak için böyle yapıyorum ben de. Ne de olsa Hukuk sistematik bir bilim temelini iyi oturtmak lazım.
  • 1. (Lat.) "Kandan korkmak." (Y.N.)
    2. (Lat.) "Çelik gibi zırh" anlamına geliyor. (Y.N.)
    3. (Lat.) "Başını eğerken son nefesini verdi." (Y.N.)
    4. César Bonesana da Beccaria (1738-1794), Italyan düşünür ve ceza hukukçusudur. 1766 yılında yazdığı "Suçların ve Cezaların Kitabı" adlı yapıtında ceza hukuku hükümlerinin hafifletilmesinden yana bir tavır almıştır. (Y.N.)
    5. Temmuz 1830 Devrimi. X. Charles'ın, darbe yapmak amacıyla oluşturduğu savaşçı bakanlar kurulunun başına Polignac'ı getirmesi sonra da Anayasa hükümlerini, "1830 Kararnameleri" adı verilen kanunlarla çiğnemesi üzerine, 27-29 Temmuz'da Paris halkı ayaklandı. Halkın ayaklanmasından ürken Liberal burjuvalar, X. Charles'ı indirterek Orléans Dükü'nü Louis-Philippe unvanıyla kral yaptılar. Ardından Anayasa gözden geçirildi ve yüksek burjuvazinin egemenliği başladı. Toplumsal açıdan büyük değişikliklere neden olduğu için "Temmuz Devrimi" diye adlandırılmaktadır. (Ç.N.)
    6. Giyotin, Doktor Guillotin'in buluşu ilk kez Nisan 1792'de kullanılmaya başlanmıştır. (Ç.N.)
    7. Dikilitaş, Obėlisque adıyla bilinen Paris'in ana meydanlarından birinde bulunmaktadır. (Ç.N.)
    8. Mezmurlar, Davud Peygamber'in makamla okuduğu Zebur surelerine verilen addır. (Ç.N.)
    9. (Lat.) "Babil irmakları kıyısında" - Kutsal Kitap, Mezmurlar: 137:1 (Y.N.)
    10. (Lat.) "Yaslı ana ayakta duruyor." - Kutsal Kitap, Yuhanna 19:25 (Y.N.)
    11. P.C. La Chaussée (1692-1754) "Acıklı komedi"lerin yaratıcIsı. Insanların talihsizliklerine karşı duyulan sempatiyi komedi ve trajedi unsurlarını birleştirerek anlatır. (Ç.N.)
    12. Bu sırada Meclis'te söylenmiş her şeyi, aynı küçümseme içinde, göz ardı etmek istemiyoruz. Güzel ve içerikli sözler sarf edilmiştir. Biz de herkes gibi, M. de Lafayette'in ağır ve sade konuşmasını ve farklı bir nüans içerisindeki, dikkat çeken M. Villemain'in doğaçlamasını alkışlamıştık. (Y.N.)
    13. Vincennes Kulesi, Paris'in biraz dışında bulunup XVI. yüzyıldan itibaren devlet hapishanesi olarak kullanılmıştır. (Ç.N.)
    14. Idam infazlarının Paris Belediye Başkanlığı binası önündeki Grève Meydanı'nda gerçekleştirilmesine 1830 yılında son verilmiştir. (Ç.N.)
    15. "Jam proximus ardet Ucalégon" - Aeneid, II, 311-312. Aeneid, Eski Romalı şair Virgilius'un on iki makamlık epik bir şiiridir. Bu şiir, Yunanlıların llyada ve Odysseia destanları gibi, Romalıların ulusal destani sayılmaktadır. (Ç.N.)
    16. Cadoudal Komplosu olarak adlandırılan ve 1803 yılının sonlarına doğru Fransa Birinci Konsülü Napoléon Bonaparte'a düzenlenen "cehennem makinesi" hareketi sonucunda, 1804 yılı içinde bu komployu düzenleyenler yakalanmış ve başları olan Cadoudal giyotinle idam edilmiştir. Yakalananlardan Jules de Polignac, kardeşiyle birlikte kaçmayı başarabilmiştir. (Ç.N.)
    17. Burada sözü geçen kişi, 1829-1830 yıllarIi arasında X. Charles tarafindan Fransa Başbakanliğı görevine getirilmiş Jules Armand de Polignac'tır. 1780- 1847 tarihleri arasında yaşamış Jules de Polignac, 1804 yılında Cadoudal Komplosu'na katıldığı için tutuklandı, ancak hapisten kaçtı. 1829 yılında önce Dışişleri Bakanlığı'na, sonra da Başbakanlık görevine getirildi. Liberal düşünceyi benimsemiş çevrelerin, kendisini Ingiltere'ye ve Kilise'ye boyun eğmekle suçlamaları, halkın arasında gözden düşmesine neden oldu. Cezayir seferiyle birlikte Ingiltere'nin desteğini yitirdi. "Temmuz Kararnameleri" adı verilen kanunu imzaladı ve 29 Temmuz 1830 tarihinde iktidardan çekildi,ülkeden kaçma girişiminde bulundu, ancak yakalandı. Omür boyu hanr mahkûm oldu. Ham Şatosu'na hapsedildi ve 1836 yılında bağışlandı. (CN
    18. Jean Massin'in notlarına göre Jules de Polignac: "Hazreti Meryemi görürdü sık sık; ona her gece gelir ve politikalarını öğütlermiş. X. Charles da rahat bir tavirla şöyle derdi: Bu gece, Jules yine Hazreti Meryem'i gördür (Y.N.)
    19. 8 Ağustos 1829 tarihinde, aşırı kralcı yeni bir bakanlık kurulmuş. Polignac, Dışişleri Bakanlığı'na; Bourmont, Savaş Bakanlığı'na; la Bourdonnaye ise le Bakanlığı'na atanmışlardır. (Y.N.)
    20. Tuileries, Louvre Sarayı'nın bir bölümüne verilen addır. Burada bakanla toplandığı ve görev yerlerinin bulunduğu bir mekân olarak geçmektedir. (Ç.N.)
    21. Toulon, Fransa'nın Akdeniz kıyısında bulunan ve XX. yüzyıla kadar kürek mahkûmlarının toplandığı ve sefere çıkartıldığı bir kenttir. Bugün ise askeri bir üs konumundadır. (Ç.N.)
    22. (Lat.) "Çünkü aziz Meclis, mezhep sapkınlarının iman yoluna geri döneceklerini umut etmektedir." (Y.N.)
    23. Trento Din Bilginleri Meclisi (1545-1563). Burada, Protestan reformunun karşısında Katolik Kilisesi'nde genel bir reformun yapılmasına karar verilmiştir. (Ç.N.)
    24. M. de Chalais (1599-1626), XIII. Louis'nin gözdesi. Richelieu'ye karşı bir komplo düzenlemek iddiasıyla idam edildi. (Ç.N.)
    25. La Porte yirmi iki darbe der, ancak Aubery bunun otuz dört darbe olduğunu savunur. M. de Chalais'in yirmincisine kadar çığlık attığı söylenir. (Y.N.)
    26. Gaetano Filangieri (1752-1788), Italyan hukukçusu ve politika yazarıdır. J. Rousseau'yu izleyerek kanunların rasyonelliği üzerinde durur. Oğlu Carlo Filangieri, Napolili general. (Ç.N.)
    27. Michelangelo (1475-1564), büyük İtalyan heykeltıraş, ressam ve mimarı. (Ç.N.)
    28 Georges de Scudéry (1601-1667), Fransız tiyatro yazarı. Corneille in rakibiydi. Kardeşi adına romanlar yazmıştır: Kardeşi Madeleine de Scudery (1607-1701) zamanın sosyetesinin önemli kişilerindendi. (Ç.N.)
    29. Pierre Corneille (1606-1684), ünlü Fransız drama yazarı. Klasik tiyatronun drama dalının yaratıcısı. Cinna, Le cid, ünlü oyunları arasında yer alır. Kardeşi Thomas Corneille (1625-1709), trajedi yazarı. Ariane, Essex Kontu gibi yapitları bulunmaktadır. (Ç.N.)
    30. Farinacci (1544-1618), Romalı hukukçu. 1616 yılında yazdığı Suçun Kuram ve Uygulanışı adlı yapıtı XVIII. yüzyıla kadar italya'da etkiler yaratmıştır. (Ç.N.)
    31. 27 Mayıs 1610 tarihinde, on üç gün önce Kral IV. Henri'yi öldüren ve tanıkların teşhis ettikleri Ravaillac adındaki bir katil, Grève Meydanı'nda bu yöntemle idam edilmiştir. (Ç.N.)
    32. Montfaucon darağacı, Paris kenti sınırları içinde bulunmaktaydı. Marginy. Montaigu, Samblançay, Coligny gibi hükümet adamlarının cezalarının infazı burada gerçekleştirilmişti. 1790 yılında, St-Louis Hastanesi'ne yakın olduğu gerekçesiyle kaldırılmıştır. Toplam altmışa yakın kişinin burada asıldığı söylenir. (Ç.N.)
    33. (Lat.) "Adaleti örneklerden öğreniniz." (Y.N.)
    34. Marie-Anne des sarayını Fransız etkisine soktu. V. Felipe'nin karısı Maria Luisa'nın "camamera mayor"u oldu ve bu yoldan İspanya'yı yönetti. V. Felipe'nin ikinci karısı Isabel tarafından saraydan kovuldu. (Ç.N.) rsins (1642-1721), Degli Orsini ile evlenince italy
    35. J.M. de Laubardemont (1590-1653), Richelieu kendisini, Cinq-Mars'ı, Urbain Grandier ve Thou'yu lekelemek için ajan olarak kullanmıştır. (Ç.N.)
    36. B. de Laffemas (1545-1612), Fransız iktisatçı. IV. Henri'nin nedimi. 1597 fermanını telkin etti ve ticaret başdenetleyicisi oldu. Belirli sanayi kollarının kuruluşunu teşvik etti. (Ç.N.)
    37. Themis, Yunan mitolojisinde adalet tanrıçasına verilen addır. (Ç.N.)
    38. Yunan mitolojisine göre Pygmalion, Kibrislı bir heykeltıraştır. Kadınlardan nefret etmektedir. Ancak bir gün bir kadın heykeli yapar ve buna âşık olur. Adını Galateia koyar. Pygmalion'un heykele olan aşkını gören Afrodit, heykel canlandırır. Öyküye göre sonuçta Pygmalion ile Galateia evlenirler. (Ç.N.)
    39. Otahiti Parlamentosu, idamı yürürlükten kaldırmıştır. (Y.N.)
  • 948 syf.
    ·20 günde·Beğendi·10/10 puan
    Hukuk ve siyaset bilimi alanlarında, aydınlanma çağının en önemli yazarlarından biri olan Montesquieu'nün bu eseri, tam yirmi yıllık bir çalışmanın ürünü. 1748'de yayımlanan eser, özellikle dini otorite tarafından eleştirilmiş ve yasaklamalara maruz kalmış. Fakat hiç bir eleştiri ve yasaklama, Montesquieu'nün, düşünceleriyle Fransız İhtilali'ne etki eden en önemli yazarlardan biri olmasını engelleyememiş. Kitapta; kuvvetler ayrılığı, yönetim şekilleri, kanunların prensipleri, ticaret, din, özgürlük gibi konular üzerine etkileyici düşünceler bulunuyor. Yazar kitabını altı bölüme, her bir bölümü "kitap" başlığıyla alt bölümlere ve her bir "kitabı" da "konu" başlığıyla onlarca farklı bölüme ayırarak düşüncelerini sunuyor. Kitabın sonunda ise yazarın eleştirilere yanıt olarak yazdığı, 1750 yılında yayımlanan "savunma" yer alıyor. Eserin bölümleri ve içeriği şu şekilde...

    BİRİNCİ BÖLÜM

    1. Kitap
    Bütün varlıkların kendi kanunları vardır. Tanrı'nın, dünyanın, ruhların, hayvanların ve insanların... İnsan açısından bütün kanunların öncesinde doğa kanunları vardır. Montesquieu bu konuda Hobbes'u eleştirir ve onun doğa kanunlarının "savaş" olduğunu savunduğu görüşe katılmaz. İnsanı tekil olarak ele alır; bu insan zayıftır, çekingendir ve korkar, dolayısıyla ilk tepkisi uzaklaşmak, kaçmaktır. Bu yüzden ilk doğa kanunu "barış"tır. Savaş ise toplumun ortaya çıkmasıyla başlar. İnsanlar toplum içerisinde saldırganlaşır. Kanunlar toplumdaki bu çatışmaların engellenmesi amacından doğar.

    2. Kitap
    Yazar önemli gördüğü üç yönetim şeklini yorumluyor. Bunlar, Cumhuriyet, Monarşi ve İstibdat'tır (Despotizm). Bu yönetim şekilleri ile ilgili Atina ve Roma'dan örnekler veriliyor.

    3. Kitap
    Yönetim şekillerinin prensipleri anlatılıyor. Cumhuriyette erdem, monarşide onur, istibdatta ise korku bulunmalıdır. Bu yönetim şekillerinde bu prensipler yoksa yönetim kusurludur. Yazar erdemi demokrasinin olmazsa olmaz koşulu olarak kabul eder. Jean Jacques Rousseau'nun "Bir tanrılar ulusu olsaydı, demokrasi ile yönetilirdi" sözü de yazarın bu görüşüne benzerlik gösterir. Halkçı bir yönetimde siyasetçilere destek olabilecek yegâne güç erdemdir. Oysa bugünkü siyasetçiler hep imalattan, ticaretten, maliyetten, servetten bahsediyor...

    4. Kitap
    Bu üç yönetim şeklindeki eğitim de "onur, erdem ve korku" prensiplerine göre olur. Monarşinin onurlu, cumhuriyetin erdemli, istibdatın korkak nesillere ihtiyacı vardır. Örneğin, istibdat yönetimi aşırı itaat gerektirir. Aşırı itaat cehalet ister. Hatta bu yönetimde emreden dahi cahil olmalıdır. Mantıklı insanlar istibdatın geleceğini tehlikeye sokar. İstibdatın devam etmesi için eğitimde bu konulara dikkat edilmelidir...

    5. Kitap
    Eğitim kuralları gibi genel kanunlar da yönetim şeklinin prensipleri ile (onur, erdem, korku) ilişkili olmalıdır. Cumhuriyette erdem cumhuriyet sevgisidir. Cumhuriyetin temeli demokrasi, demokrasinin temeli eşitlik, eşitliğin temeli kanaattir. Bunun uygulanması erdemdir, demokraside kanunlar bu prensip üzerine yapılır ya da yapılmalıdır, yani yapılmaz ise o demokrasi kusurludur ve o cumhuriyet yıkılır... Demokrasiyi sağlayacak, erdemi destekleyecek bir diğer önemli yol da ahlâktır. Aristokraside erdem yerine itidal (aşırıya kaçmamak, ölçülülük) olmalıdır. Bu yönetimde kanunlar egemenin kibrini kırmalıdır. Monarşide kanunlar onurla ilişkili olmak zorundadır. Kanunlar asaleti ayakta tutmak için olmalıdır. İstibdat (baskıcı, tek adam) yönetiminin prensibi korkudur. Utangaç, cahil, korkak halkın fazla kanuna ihtiyacı yoktur. Bu yönetimin en önemli korku kaynakları ordu ve dindir...

    6. Kitap
    Bu bölümde çeşitli yönetim şekillerinin (monarşi, cumhuriyet, istibdat) prensiplerinin (onur, erdem, korku) medeni kanunlar ve ceza kanunları üzerindeki etkisi ele alınıyor. Monarşide bu kanunlar insanların onurunu korumaya yöneliktir, cumhuriyet ve istibdatta ise insanların eşitliğine yöneliktir. Demokraside insanlar özgürdür ve her şeydir, istibdatta ise insanlar korkaktır ve hiçtir, kanunlar bu yönetim prensiplerini ve eşitliği korumaya yöneliktir. Bu kanunlar Fransa, İngiltere, Yunan, Roma, Japonya ve Türk-İslam devletleri gibi örnekler üzerinden yorumlanıyor.

    7. Kitap
    Üç yönetim şekline göre israf, lüks ve kadınların durumu anlatılıyor. Cumhuriyette lükse yer yoktur. Bir cumhuriyetin mükemmel olması, gelir dağılımındaki eşitliğe bağlıdır, lüks ve israf ne kadar az olursa cumhuriyet o ölçüde mükemmeldir. Monarşilerde yapı gereği lüks var olmalıdır, çünkü zengin para harcamazsa fakir açlıktan ölür. Cumhuriyetler lüks yüzünden, monarşiler fakirlik yüzünden yıkılır. Yazar yönetim şekillerine göre lüks, israf, namus ve kadın konularını birlikte değerlendiriyor, çünkü bunları birbirleriyle önemli ölçüde bağlantılı görüyor.

    8. Kitap
    Yönetimin bozulması onun prensiplerinden uzaklaşmak ile ilgilidir. Eşitsizlik demokrasi ruhuna aykırıdır, fakat aşırı eşitlik duygusu da bu yönetimin bozulmasına sebep olur. Halk her şeyi kendi yapmak isterse, meclis adına görüşmek, memur adına yürütmek ve hakimlerin yetkilerini ellerinden almak isterse, cumhuriyette erdem diye bir şey kalmaz. Monarşinin prensibi onurdur; yöneticilerin sefahati, fantezileri, ünvan sahiplerinin alçakça davranışları monarşiyi yıkıma götürür. İstibdat yönetimi ise doğası gereği zaten bozuktur.

    İKİNCİ BÖLÜM

    9. Kitap
    Yönetimlerin savunma güçlerinin nasıl olması gerektiği anlatılıyor. Bir cumhuriyet küçükse düşmanları tarafından yıkılır, büyükse iç sorunları cumhuriyeti yok eder. Monarşinin ruhu savaş ve genişlemedir, cumhuriyetin ruhu barış ve itidaldir. Yönetim küçüklüğün sakıncalarını ortadan kaldırmalı, büyüklüğün sakıncalarını gözden kaçırmamalıdır.

    10. Kitap
    Bir önceki kitapta savunma gücü anlatılmıştı, bu kitapta ise yönetimlerin saldırı gücü açısından kanunlar anlatılıyor. Yazara göre savaşma, yani saldırı hakkı zorunluluktan ve adalet duygusundan kaynaklanır. Büyük bir devlet fethettiği bölgenin insanlarına adil davranmalıdır. Bu konuda İspanyolların Meksikalılara yaptığı katliam kötü örnek, İskender'in fetihleri ve uygulamaları iyi örnek olarak veriliyor. Eğer fetheden bir cumhuriyet ise halka sağlam siyasi ve medeni kanunlar sunmalıdır. Monarşilerin fetihler dolayısıyla aşırı büyümesi oldukça sakıncalı durumlar yaratır, sonuçta başkentte korkunç bir lüks, başkentten uzak eyaletlerde sefalet, uç bölgelerde bolluk görülür. Monarşi yönetimini fetihler sonrası koruyacak en etkili yöntem koloniciliktir. İstibdat yönetiminin fethettiği bölgelerde iç karışıklıkları ve isyanı engellemek için yapması gereken şey ise özel kuvvetler aracılığı ile halkı korkuyla zaptetmektir.

    11. Kitap
    On birinci kitap bana göre önceki on kitaptan daha önemli ve dikkat çeken fikirler içeriyor. Yazar özgürlük kavramı üzerinde duruyor. Yazara göre özgürlük kanunla sağlanır, kanunu güçlü olan yapar, gücün doğasında istismar etme eğilimi vardır, güçlü olanın kanunlar aracılığıyla istismar etmemesi için bir düzenlemeye ihtiyaç vardır, yani başka bir güç bu gücü durdurmalıdır. Cumhuriyette özgürlük böyle sağlanır. Yazar bu noktada yasama, yürütme ve yargının ayrı olması gerektiğini söylüyor, yani kuvvetler ayrılığının önemini açıklıyor. Yargılama, yasama ve yürütmenin bir kişi ya da kurumda birleşmesi, ayrı olmaması özgürlüğü ortadan kaldırır. Yazar bu konuda Türk yönetimini örnek gösteriyor ve diyor ki, bu üç gücün sultanın elinde olduğu devlette korkunç bir istibdat hüküm sürmektedir. Zorbalaşmak isteyen lider bu gücü ve bütün memuriyetleri kendilerinde toplamakla işe başlar... Yazar daha sonra Roma döneminde bu üç gücün nasıl uygulandığı üzerinde oldukça ayrıntılı bir şekilde duruyor.

    12. Kitap
    Bu kitap vatandaşların siyasi özgürlüğünü tesis eden kanunlarla ilgili yorumlar içeriyor. Ceza kanunları ve medeni kanunlar üzerinde duruluyor. Vatandaşa verilen ceza suçun tabiatına göre ve orantılı olmalıdır, bu özgürlüğü teşvik eder. Yazar, devlete ihanet, kutsal şeylere saldırı, yönetim aleyhinde düşünme, konuşma ve yazma, ahlak ve iftira kavramları, konuları üzerinden, insanların suçlanması ya da özgürlüğüne dair dikkat çeken yorumlarda bulunuyor. Örneğin yönetimi eleştiren hiciv yazıları ihanete zemin hazırlamadıkça suça konu olamaz. Monarşi, aristokrasi ve istibdat yönetimlerinde hiciv yazıları yoktur, demokraside ise olmalıdır. Yazara göre insanın düşüncesi sebebiyle suçlanması zorbalıktır, çünkü kanunlar sadece somut fiilleri cezalandırmakla yükümlüdür. İnsanların düşüncelerini açıklaması siyasi özgürlüğün ve demokrasinin gereğidir.

    13. Kitap
    Bu kitabın konusu vergiler. Yazar en önemli devlet geliri olan vergi kavramını açıklarken, vatandaşın canını yakmadan, onlara hissettirmeden nasıl vergi alınacağını da açıklıyor. Örneğin, bir paket sigaranın fiyatı 15 liradır, bu bir paketin vergiden arındırılmış fiyatı 2 liradır, yani paketin 13 lirası vergidir, yazar devlete diyor ki, siz bu vergiyi sigaranın fiyatıymış gibi vatandaşlardan toplar, sonra satıcıdan alırsanız, kimse farkına varmaz ve homurdanmaz... Yazarın bir diğer önerisi, insanlardan alınan verginin servetlerine göre orantılı olması yönünde. Yine yazar der ki, yönetim şeklinin uyruklara sağladığı özgürlük oranına göre vergi alınır; esaret arttıkça, vergiler düşürülmek zorundadır.

    ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

    14. Kitap
    Bir yönetimin kanunları belirlenirken, o coğrafyanın iklim özellikleri de dikkate alınmalıdır. Çünkü iklim insanların yapısını etkiler. Örneğin, sıcak iklimin insanları (Hindistan gibi) tembeldir, soğuk iklimin insanları (Rusya gibi) cesurdur. Çok yüksek sıcaklıklarda vücut güçsüz kalır, insanın hissettiği yılgınlık ruhuna sirayet eder ve bu durum insanların davranışlarını etkiler. Kanunlar iklimden kaynaklanan kusurlu davranışları engellemelidir.

    15. Kitap
    Yazar bu kitapta sivil kölelik kavramı üzerinde duruyor, ilk kısımlarda sivil köleliğe karşı yorumlar yapıyor, köleliği kamu refahı için savunanları, lüks ve zevk düşkünü olarak suçluyor. Daha sonra çeşitli yönetimlerde köleliğin nasıl olması gerektiğini tartışıyor. Yazar, sıcak iklimlerdeki insanların tembel bir yapıya sahip oldukları ve bu yüzden köleliğe daha yatkın oldukları düşüncesi sebebiyle, köleliği iklim konusuyla bağlantılı olarak değerlendiriyor. Esaret daima uyku ile başlar...

    16. Kitap
    Yazara göre sıcak iklimler insanları daha tutkulu yapar, kadınlar erken yaşta evlenme çağına gelir. Ayrıca bu iklimlerde iki cins arasında doğal bir eşitsizlik söz konusudur. Bu durumlar ahlakın korunması için çokeşliliğe ve kadınların kapalı kapılar arkasında kilitli kalmasına sebep olur. Yazar kadınların bu durumunu "aile içi kölelik" olarak tanımlar.

    17. Kitap
    Sivil kölelik ve aile içi kölelik kavramları dışında siyasi kölelik tartışılıyor. Yazar on beşinci kitapta üzerinde durduğu iklimin insanların köleliğine etkilerini tekrar ediyor. Yazara göre Asya ve Afrika toplumları iklim sebebiyle korkak, tembel, köle ruhlu; Avrupa toplumları ise cesur, atak ve özgür ruhludur. Bu durum kuzey güney doğrultusunda geniş alanlara sahip yönetimlerde de aynıdır. Örneğin, Çin'in kuzeyinde yaşayan insanlar güneyinde yaşayanlara kıyasla daha cesur ve özgür ruhludur. Amerika kıtası için bir yorum yapmanın zor olduğunu fakat bu kıtanın tarihi araştırıldığında görüşlerini destekleyen olaylar görüleceğini savunuyor. Örneğin, Amerika'nın kuzeyinde yaşayan barbar insanları kontrol altına almak, Meksika ve Şili'de yaşayanlara kıyasla daha zor olmuştur. Hülasa yazara göre Avrupa her çağda özgürlüğün beşiği, Asya köleliğin yatağı olmuştur ve bunun temel sebebi iklimdir. Yazar, İslamiyetin (yazarın ifadesiyle Muhammetçiliğin) kaderciliğe ve despotluğa yol açtığını ve Asya ikliminin bu zayıflıkları sadece güçlendirdiğini öne sürüyor. Avrupa ise kanun, ahlak, aristokrasi, monarşi ve bunların getirdiği özgürlük demek. Osmanlılar aristokrasileri ve özel mülkiyetleri olmadığı için (daha doğrusu Montesquieu bunların olmadığına inandığı için) köleliği kısmen kutsallaştırmıştır.

    18. Kitap
    Bir devletin arazi yapısı da insanlar ve kanunlar üzerinde etkiye sahiptir. Toprakların verimli olması insanlarda toprağa bağımlılık doğurur. Tarımla uğraşan insanlar işgalden, yağmadan ve ordudan korkar. Dolayısıyla bu insanlar çobanlık, hayvancılık yapan, dağlık bölgelerde yaşayan insanlardan farklıdır. Dağ insanları halkçı yönetimi, ova insanları asiller yönetimini talep eder. Adada yaşayan insanlar da kıtada yaşayan insanlara kıyasla özgürlüklerine daha düşkündür. Yani kısacası ülkelerin dağlık alanlar, ovalar, verimli topraklar, ormanlar gibi farklı arazi şekillerine sahip olması insanların düşünce ve ruh yapısını etkiler. Kanunlar ve yönetim şekilleri bu bakımdan da farklılık gösterir.

    19. Kitap
    İnsanları birçok şey yönetir: İklim, din, kanunlar, yönetim anlayışı, ahlak ve davranış kuralları... Bütün bunlar genel bir ruh meydana getirir. Bir milletin ruhu yönetim prensiplerine aykırı olmadıkça, kanun koyucu o ruha riayet etmelidir. Ahlak, davranış ve din kuralları, yönetimin gücünü kullanarak değiştirebileceği şeyler değildir. Çünkü yönetim salt bir güç eylemi değildir. Kanunlarla verilen cezalar zaruretten kaynaklanmıyorsa zorbalıktır. Kısacası yazara göre kanunlar milletin genel ruhuna aykırı olmamalıdır.

    DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

    20. Kitap
    Bu kitapta kanunların ticaretle ilişkisi ele alınıyor. Yazara göre esnek ahlak kurallarının olduğu her yerde ticaret, ticaretin olduğu her yerde esnek ahlak kurallarının olması genel bir kural gibidir. Yazar Platon'un "Ticaret temiz ahlakı bozar" görüşüne katılır. Ticaret milletlerin ahlak kurallarının her yere dağılmasını sağlar ve ticaret ruhu insanlarda katı bir adalet duygusu yaratır. Milletler siyasi menfaatlerini, ticari menfaatlerden üstün tutmalıdır ve bunu en iyi yapabilen halk İngilizlerdir. Prens ve asiller asla ticaret yapmamalıdır. Çünkü bunların görevi ticaret yapmak değil, adaleti sağlamaktır. Yazar der ki, taşınmaz mallar bizzat devlete aittir, satılmamalıdır, lakin taşınabilir mallar (para, bono, poliçe, şirket hisseleri, ticari mallar vb.) bütün dünyaya aittir.

    21. Kitap
    Bu kitapta ticaretin tarihte geçirdiği devrimler ve bu değişikliklerin kanunlarla ilişkisi ele alınıyor. Tarih boyunca Avrupa'dan Hindistan'a sürekli bir para akışı olmuş, bunun karşılığında sürekli mal alınmıştır. Yazara göre bu gelecekte de böyle olacaktır. Çünkü Hintlilerin Avrupa mallarına ihtiyacı yoktur, fakat Avrupa, Hint mallarına hep ihtiyaç duyar. Afrika ile yapılan ticarette ise tam tersi bir durum söz konusudur. Afrika'da bulunan değerli madenlere karşılık burada hiç bir mal, üretim ve sanat yoktur. Bütün medeni halklar bu durumdan kendileri lehine faydalanabilir... Avrupa sınırları içerisinde doğa, güneyde yaşayan halklara her türlü konforu vermiş, kuzeydekilere ise büyük zorluklar vermiştir. Kuzeydekiler çok fazla şeye ihtiyaç duymuş, güneydekiler ise çok az şeye ihtiyaç duymuşlardır. Güney halklarının tembel, kuzeydekilerin çalışkan ve cesur olmalarının doğal sebebi budur. Bu sebep güney halklarını köle, kuzeydekileri özgür ruhlu yapmıştır. Aslında yazarın Avrupa açısından yaptığı bu tespit kendi çağına ve kendinden önceki ticari gelişmelere pek uymuyor, çünkü o dönemlerde Avrupa'nın ticari yükünü İtalya, İspanya, Portekiz gibi Güney Avrupa milletleri yüklenmiştir. Yazarın bu tesbitleri kendi yaşadığı dönemden sonra ve günümüze bakarak yorumlanırsa, oldukça tutarlı olduğu görülür. Günümüzde İspanya, İtalya, Yunanistan gibi Güney Avrupa ülkelerinin ticari darboğazda olması, buna karşılık İngiltere, Almanya, Hollanda, İsveç gibi Kuzey Avrupa ülkelerinin ticari açıdan oldukça güçlü olmaları yazarın yorumlarını doğrular niteliktedir. 20. Yüzyılda iki savaş sonucu yerle bir olan Almanya'nın her defasında toparlanıp tekrar Avrupa'nın en güçlü devleti olması da yazarın yorumlarını doğrular. Yazar, Kafkaslar ve Hazar Denizinin doğusunun eski çağlarda oldukça gelişmiş olduğunu fakat Tatarlar tarafından mahvedildigini söyler. Daha önceden Hazar'a dökülen Ceyhun ve Seyhun nehirlerinin bazı özel sebeplerle Tatarlar tarafından yönünün değiştirildiğini iddia eder. Ceyhun nehrinin Hazar'a döküldüğü doğrudur fakat yönünün değişmesi arazi şekilleri ve taşkınlarla ilgilidir, konunun Tatarlar ile pek ilgisi yoktur. Ticaretteki en önemli iki tarihi değişiklik ise Ümit Burnu ve Amerika kıtasının keşfedilmesiyle yaşanmıştır. Bu konulara kısaca değinen yazar bu kitabın geri kalan kısmında eski çağ milletlerinin ticari faaliyetleri üzerinde durur. Yunan, İskender, Kartaca, Marsilya ve Roma ticaretini ayrıntılı şekilde açıklar. Yazarın ticaret konusunu genel olarak sadece denizcilik faaliyetiymiş gibi ele alması ve Çin gibi eski çağların en önemli ticaret merkezini es geçmesi bence önemli bir eksikliktir. Çünkü devrim olarak adlandırdığı keşifler Avrupa'yı, Çin ve Hindistan'daki ticaret düzeyine anca çıkarabilmiştir. Denizcilikteki gelişmeler ticaretin ana sebebi değil, ancak tamamlayıcı bir unsurudur.

    22. Kitap
    Bu kitapta para nedir, neden kullanılır sorularının cevabı veriliyor. Kambiyo, faiz, tefecilik ve kamu borcu kavramları da açıklanıyor. Yazar, faiz konusunda şöyle der, ticaretin yoğun olmadığı Cumhuriyetlerde faizlerin yüksek oranda olması o devleti felakete götürür, faiz üretimi ve ticareti engelleyecek seviyede olmamalı, yani insanlar çalışmak yerine yan gelip yatarak para kazanmayı tercih etmemelidir. Ayrıca faiz oranları ticaretle uğraşan insanların kredi kullanarak, yani borçlanarak iş yapabilmelerini sağlamak açısından çok düşük seviyede de olmamalıdır. Yazara göre İslamın faizi yasaklaması, İslam devletlerinde ticaretin felakete uğramasına sebep olmuş ve tefeciliği ortaya çıkarmıştır.

    23. Kitap
    Hani bazı şiirler vardır, ilk okunuşta saçma görünür insana, ikinci okunuşta tuhaf gelir, üçüncüde müthiş hissettirir. Bu kitap da böyle bir şiirle başlıyor. Çünkü mesele kadın erkek ilişkisi. Söz konusu kadın erkek ilişkisi olunca böyle şiirler okumak ya da yazmak normaldir aslında ama ticaret ve para ile ilgili konuların hemen ardından, yazarın romantik bir şiirle bu konuyu işlemeye başlaması oldukça garip geldi bana. Tabi yazar alıntıladığı şiiri yazan Lucretia gibi şair değil de bir hukukçu olduğu için konuyu romantik bir açıdan değerlendirmiyor. Evlilik, üreme, çocuklar ve nüfusla ilişkisine göre kanunlar üzerinde duruyor. Canlılar aşağı yukarı sabit bir doğurganlığa sahiptir, fakat insanlar düşünce tarzı, karakter, tutkular, fanteziler, kaprisler, vücut güzelliğini muhafaza etme, hamilelik kaygısı gibi bin türlü yolla üremeyi engeller. Yazara göre kamu iffeti, türün üremesiyle doğal olarak ilintilidir. Evlilik bu açıdan mühimdir. Daha mühimi ise ailenin bir mülkiyet olması, mülkünü sürdürecek çocuklara sahip olan bir adamın mutlu olması, yine bir adamın mülkünü devam ettirecek bir çocuğa sahip oluncaya kadar mutlu olamayacak olmasıdır. Yani yazar der ki, evlenin, zinadan kaçın, çocuk yapın, üreyin, mülkünüzü devam ettirin ve mutlu olun. Yanılmıyorsam bu mutluluk formülünü "bir sen, bir ben, bir de bebek" diyen İzel'de açık bir şekilde veriyordu. Sonra "evli, mutlu, çocuklu" diyerek Demet de pekiştirmişti. Yazar bu mutluluk formülü ve evlilik konusundan sonra, tarihten dikkat çeken örnekler vererek nüfus konusunu yorumluyor. Yazarın başlangıçta yer verdiği şiir bana garip görünmüştü, fakat yazar, nüfus konusunu yorumladıktan sonra olayı devletin ekonomik, ticari gücüne ve bunun millete yansıtılmasına müthiş yorumlarla bağlıyor. Yazar der ki, devlet çıplak vatandaşına bir iki sadaka vermekle yükümlülüklerini yerine getirmiş sayılmaz. Her vatandaşa güvenli bir geçim kaynağı, besin maddesi, uygun giyecekler ve sağlığa zararlı olmayan bir hayat sağlamak zorundadır. O zaman şöyle bir soru sorayım, bunu sağlamayan, sağlayamayan devletin, daha doğrusu yöneticilerin üç çocuk, beş çocuk yapın demeye hakkı var mıdır? Bir iki soru da Sabahattin Ali sorsun; "Acaba 'çok çocuk yetiştirmek lazım!' diye, sıcak odalarında kristal yazı masalarının başında laf ile dünyaya nizamat verenler, bu çok çocukların halini bir gördüler mi? Çeşme yalaklarında uyuyan, dilenci şebekeleri tarafından işletilen, akşam üzerleri incecik sesleriyle 'En son havadis' diye bağırarak, koltuklarında yağmur yahut kardan ıslanmış birkaç gazete ile caddelerde koşuşan, vapur iskelelerinde morarmış ellerindeki ufak mukavva kutuları uzatarak: 'Yeni hayat... Yeni hayat!" diye yalvarıp sokulan bu çocuklara gösterdiğimiz büyük, insanî alakaya dayanarak mı daha çok çocuk istiyoruz?"... Evlenmeyen ya da evlenemeyen insanları serseri ve eşcinsellikle itham eden, imanının yarısını yitik sayıp ahlaksız gören; evlenip çocuk yapmayanı mülküz, soysuz kabul eden; doğurmayan kadına yarım, eksik diyen; evlenip de bir düzine çocuk yapmayanı neredeyse vatan haini ilan edenlere soracak çok soru, diyecek çok söz var ama ben sadece nanik yapıyorum...

    BEŞİNCİ BÖLÜM

    24. Kitap
    Bu kitapta dinin, yönetim, toplum ve kanunlar üzerindeki etkilerine dair görüşler bulunuyor. Yazara göre ılımlı yönetim şekilleri Hristiyanlığa, istibdat yönetimi ise Muhammetçiliğe (İslama) daha uygundur. İslam sırf kılıçtan, fetihden bahseder. Temelini yıkıcılık oluşturur, dolayısıyla insanlara o yıkıcı anlayışla nüfuz eder...
    İnsanların yaptığı kanunlar akla hitap etmeli ve emir şeklinde olmalıdır. Dinin kanunları ise kalbe hitap etmeli ve emirden çok öğüt şeklinde olmalıdır.
    İslam dini insanları tefekküre ve dünya işlerine karşı kayıtsızlığa iter. Örneğin, İran mecusilerin diniyle abat olmuş, fakat İslam, İran imparatorluklarını mahvetmiştir. Yazar burada müslümanların alın yazısı, kader anlayışıyla bir şey yapmadan beklemelerini eleştirir. Ayrıca şöyle bir soru yöneltir; ahirette ödüllendirileceğini düşünen bir insan hangi hakimin cezasını umursar ve cennete gideceğini düşünen bir insanı hangi dünya kanunu zapt edebilir? İslamı sadece, Haşhaşiler gibi cennet vaadiyle azgınca insan öldüren tarikatlerin, örgütlerin anlayışı olarak düşünürsek yazar oldukça haklıdır. Ama İslama sadece bu açıdan bakmak en basit tabir ile aptallıktır, ikiyüzlülüktür, körlüktür...

    25. Kitap
    İnsanlar neden farklı dinlere bağlanır, tapınaklar yapar? Yazara göre insanlar ümit etmeye ve korkmaya son derece meyillidir. Bu yüzden cennet ve cehennemi vaat eden dinlere bağlanırlar. Cennet cehennem anlayışı olmayan bir dinin insanlara hitap etmesi zordur. Medeni halklar evlerde yaşar, ibadet edebilmeleri, korktuklarında, ümit ettiklerinde O'nu bulabilmeleri için de Tanrı'ya bir ev inşa etme fikrine kapılmışlardır. Tapınaklar böyle ortaya çıkmıştır. Bir de bu Tapınakların bakımını yapacak, sorumluluğunu üstlenecek insanlar gerekiyordu, işte din adamları da bu yüzden ortaya çıkmıştır.
    İnsanlar Tanrı'ya ibadet ederken şatafattan, lüksten kaçınmalıdır. Dinin hor görmemizi istediği hazineleri Tanrı'ya sunmak doğru değildir.
    Din konusunda gösterilen hoşgörü dinin yayılmasında en önemli etkendir. Baskı ve ceza olumsuzluklara sebep olur, hoşgörü ve davet cezadan daha etkilidir. Yazar bu noktada Engizisyoncuları ele alır. Lizbon meydanında on sekiz yaşındaki bir yahudi kızın yakılarak öldürülmesi üzerine yazılan bir mektubu paylaşır. Yazar der ki, bu mektubu bir yahudi yazmıştır ve oldukça gereksizdir. Bana göre aslında mektubu yazan yazarın kendisidir ve mektup müthiş bir ironik eleştiridir. Katolik klisesinin bu kitabı yoğun olarak eleştirmesi, yasaklaması ve yazarın "deist" ilan edilmesinin sebebi bu bölümdeki ifadelerden dolayı olsa gerek...

    26. Kitap
    İnsanlar çeşitli kanunlar tarafından yönetilirler. Bunlar; doğal hukuk, tanrısal hukuk, milletlerarası hukuk, siyasi hukuk, savaş hukuku, medeni hukuk ve aile hukukudur...
    Yazara göre, değişim insan kanunlarının doğasında vardır, aksine, din kanunları doğası gereği asla değişmez. Bu iki kanun türü kaynakları, amaçları ve doğaları itibarıyla birbirinden ayrılır. Dolayısıyla insan kanunlarıyla hükme bağlanması gereken şeyler tanrısal kanunlarla, tanrısal kanunlarla hükmü bağlanması gereken şeyler de insan kanunlarıyla hükme bağlanmamalıdır.
    Medeni kanunlar doğal kanunlara aykırı olmamalıdır. Örneğin, vücut gelişimi tamamlanmayan bir çocuğun evlendirilmesi doğaya aykırıdır. Bir başka örnek; suç işleyen bir kadının, çocuğu ve kocası tarafından itham edilmesi ya da çocuk ve kocanın şahitliği doğaya aykırıdır.
    Çocukların karnını doyurmak doğal hukuktan kaynaklanan bir yükümlülüktür, fakat onları vâris yapmak medeni veya siyasi hukuktan kaynaklanır. (Bu bölümde kendi devletinin ve inancının, kadınlara hiçbir miras hakkı bırakılmamasını emreden kanunları birtakım nedenlerle savuşturan, ayrıca eserin başından beri her türlü olumsuz örneği İslam anlayışından veren yazar, bu konuda kadınlara eşit miras hakkı tanıyan İslam hukukuna hiç değinmiyor.)
    Doğal kanunun buyrukları söz konusu olduğunda, dinin buyruklarına göre karar verilmemelidir. Örneğin, Şabat günü yahudilere emredilmiştir. Ancak düşmanları saldırmak için tam da o günü seçtiğinde kendilerini savunmamaları ahmaklıktır.
    Medeni hukuka göre düzenlenmesi gereken konular, dini hukuk prensiplerine göre düzenlenmemelidir. Buna da yazarın görüşlerinden çok sapmadan ben bir örnek vereyim. Evlilik akti devletin görevlendirdiği nikah memurları aracılığıyla yapılır. Eskiden devlet bu işe din kurallarının karışmasını istemez idi ve imamların resmi nikah olmadan nikah kıymasını yasaklardı. Resmi nikahı kabul eden ama imam nikahından vazgeçemeyen müminler, imam nikahı kıyılması için bir imamın yanına gider, imam bunun yasak olduğunu ve yapamayacağını söylerdi. Sonra mümin, imama küser, hatta küfreder ve bu arayış imam nikahı kıyabilecek bir imam bulanana kadar devam ederdi. Neyse ki bu durum sanırım 2015 yılında Anayasa Mahkemesi kararıyla son buldu. Yani bizde 2015'ten önceki bu durum yazarın "medeni hukuk ile düzenlemesi gereken konular, dini hukuk prensiplerine göre düzenlenmemelidir" görüşüne uygun idi... Yazara göre evlilik, bütün insani eylemler arasında toplumu en çok ilgilendiren eylem olduğundan, evliliğin medeni kanunlar tarafından düzenlenmesi gerekir.
    İnsanların kurduğu mahkemelerde, öteki dünyayı ilgilendiren mahkemelerde hüküm süren anlayışa göre karar verilmemelidir. Sadece eylemleri dikkate alan insani adalet, insanlarla tek bir masumiyet sözleşmesi yapmıştır. Düşünceleri okuyan tanrısal adalet ise insanlarla hem masumiyet sözleşmesi, hem tövbe sözleşmesi yapmıştır. Albert Camus'nün "Yabancı" romanındaki baş karakterin, mahkemedeki yargılanma şekli, yazarın bu görüşüne oldukça uygun bir örnektir. Orada sanık cinayetten değil de sanki annesinin ölümüne üzülmemekten, cenazede kahve içip, sigara içmesinden dolayı yargılanır...

    Yazar ensest ilişkinin sebeplerini irdeleyerek, bu ilişkiyi yasaklayan kanunların prensiplerini araştırıyor. Bu konuyla ilgili, tarihten, dikkat çekici örnekleri yorumluyor. Dünyanın birçok bölgesinde görülen, levirat ve sorarat evlilik türlerinin ise oldukça doğal ve anlaşılabilir sebepleri olduğunu söylüyor...
    İnsanlar siyasi kanunlara göre yaşamak için doğal bağımsızlıklarından, medeni kanunlara göre yaşamak için de doğal mal ortaklığından vazgeçmişlerdir. Siyasi kanunlar insanlara özgürlük, medeni kanunlar ise mülkiyet hakkını kazandırmıştır. Medeni Kanuna bağlı olan konular, siyasi hukuk kanunlarına göre düzenlenmemelidir. Örneğin, siyasiler herhangi bir kamusal anıt dikmek ya da yeni bir yol yapmak isterlerse, bu işten zarar gören mülk sahiplerini tazmin etmek zorundadırlar.
    Yazara göre milletlerarası hukuk, medeni ve siyasi kanunları kapsayıcı niteliktedir. Daha doğrusu farklı devletler arasındaki hukuki olayların, hangi devlet kanunlarıyla çözüleceği tartışma yaratacağından, bağlayıcı olan milletlerarası hukuktur.

    ALTINCI BÖLÜM

    Bu bölüme kadar yazar daha çok bir hukukçu, filozof gibi yorumluyordu olayları, fakat bu bölümde, özellikle Germen ve Roma toplumundaki kanunlar ayrıntılı olarak bir tarihçi gibi yorumlanıyor...
    27, 28, 29, 30 ve 31. kitaplardan oluşan bölümün tamamında Fransız yönetim şekli ve kanunları üzerinde duruluyor. Yazar bir önceki, 26. kitapta değindiği veraset konusuyla ilgili Roma dönemi kanunlarının kökeni, uygulama şekli ve kanunların uğradığı değişiklikleri yorumlayarak bu bölüme başlıyor... Kadınlar, malı mülkü başka bir aileye götürecekleri için, vâris olarak babalarının miraslarından yararlanamazlar. Yazara göre kadınlara miras bırakılmasını yasaklayan kanunların temelinde bu sebep vardır. Bölümün geri kalanında yazar, Fransız kanunlarının tarih içerisindeki oluşumu, gelişimi ve değişimini oldukça ayrıntılı şekilde anlatıyor. Düello ve feodalite, üzerinde en uzun durduğu konular arasında yer alıyor...

    KANUNLARIN RUHU'NUN SAVUNMASI

    Kanunların Ruhu'nun 1748'de yayımlandıktan sonra yoğun olarak eleştirilere, yasaklamalara maruz kalması üzerine yazar, 1750 yılında, görüşlerini daha açık ifade edebilmek için bu savunmayı yazmış. Üç bölüme ayırdığı savunmanın ilk bölümünde, "deist" ve "Spinozacı" olarak suçlanmasına karşılık, Kanunların Ruhu içerisinden dindar olduğunu kanıtlayan alıntılarla cevap veriyor. Savunmanın ikinci bölümünde çokeşlilik, iklim, dini hoşgörü, bekarlık, evlilik ve faiz konularına yönelik yapılan eleştirilerin cevapları bulunuyor. Savunmanın son bölümde ise yazar, kendisini eleştirenlere, keskin bir zeka ile kibarca, aforizma niteliğindeki cümlelerle cevap veriyor.

    "Kanunların Ruhu" bana göre, hukuk ve siyaset bilimi açısından oldukça kıymetli bir eser. Ayrıca Montesquieu'nün bu eseri Avrupalı düşünce yapısının bir çok çeşitli yönünü yansıtması açısından da önemli. İyi okumalar...
  • Söz konusu değişikliğin gerekçesinde,(eski) düzenlemenin''başta Yargıtay olmak üzere,hakim ve savcılarda ispat sorunu ve ölçüsüz ceza miktarlarının ortaya çıkması bakımından ciddi endişelere neden'' olduğu belirtilmiş ve bu endişeleri gidermek maksadıyla fıkrada yer alan ''cinsel saldırı,çocukların cinsel istismarı''ibarelerinin metinden çıkarıldığı ifade edilmiştir.
  • 64 syf.
    İlhan Arsel’le cahiliye dönemine gidip dönem hakkında yanlış fikir sahibi olabilmek için çok ideal bir kitap. Alternatif tarih arıyorsanız el kitabınız olabilir. Birkaç iddiayı örnek olarak vereceğim.

    İlhan diyor ki, kız çocuklarını gömmek yaygın değildi kız çocuklarının doğuşunu talihsiz saymak gelenekte yoktu. Dakika bir gol bir. Evet her evde görülecek kadar yaygın değildi. Her çocuk gömülmüyordu. Kaç kişi gömüldüğüne dair sayı vermek mümkün değil fakat 7-8 kabilede uygulandığına dair bilgiler kitaplarda aktarılıyor. Kız çocuklarının doğuşunu gerçekten talihsiz sayıyorlardı. Bu konuda sayısız rivayet var fakat alternatif tarih oluşturmak için tamamını yok saymak lazım tabi.

    İlhan diyor ki, cahiliye Arapları İslam’ı kabul edenlerden çok daha olgun çok daha yardımsever kimselerdi. Çok olgunlardı tabi o yüzden kan davalarıyla uğraşıyorlardı sürekli. Yardımseverliğe verilecek bir iki örneği de var kitapta. Yekpare olarak vahşet devri olarak görünmüyor zaten. Peygamber sonradan müslümanlara şöyle sesleniyordu: “Ey Sâib! Câhiliyye çağında yaptığın faziletli şeylere İslâm devrinde de devam et; misafiri ağırla; yetime ikram et ve komşuna iyi davran!” Yine “İnsanların câhiliyye devrinde hayırlı olanları İslâm devrinde de hayırlıdır” buyurması da câhiliyye döneminde hayırlı amellerde bulunan insanların var olduğunu göstermektedir. Ancak bunları cahiliyye zamanında yapmalarının sebebi kibir, övünme, kabilelerini yüceltmektir. Zaten cahiliyye denmesinin sebeplerinden biri de budur. Bir de peygamberlikten önce Hz.Muhammed’in Hilfü’l – Fudul adlı grupta olduğu biliniyor. Bu grubun amacı ne peki? Toplumda haksızlığa uğrayan insanların, zulüm görenlerin hakkını aramasına yardım etmek. Mekke’de çatışmaların yaygın olduğunu gösteren bir örnektir bu. Ayrıca her gelene de yardım edilmiyordu. Bazen mazlumun kabilesi sebebiyle bundan kaçınılabiliyordu. Bu yardımseverlik İslam’dan sonra kat kat artmıştır. Hatta sadece kendi coğrafyalarında değil başka ülkelerde zulüm gören insanlar varsa ve yardıma muhtaçsalar İslam devleti gidip savaş yapabiliyordu. Alternatif değil gerçek tarih okunursa görülür. Zekattan fakirlere yoksullara güçsüzlere fon ayırmak da buna örnektir. Ayrıca köleler kurtulsun diye zekattan para ayırmak bile gerekiyordu. Cahiliye devrinde bu durumun kat sayısı 1 ise dinden sonra 5 olmuştur. Bu konuda kimin kitabını okursanız okuyun ittifak olması gerekir. Şu ana kadar kimseden aksi bir yorum görmedim. Ayrıca Hilfü’l – Fudul cemiyetinin uygulamaları kaldırılmayıp peygamber döneminde de devam etmiştir. Rivayetler arasında bu cemiyetin uygulamalarından yararlanıp peygamber vesilesiyle zalimlerden hakkını alan kişiler olduğu anlatılıyor. İncelenirse görülür. Neyse. Bir iki yararlı yardımsever uygulamayı gösterip tüm toplumda bu vardı imajı veriyor yazar fakat öyle değildir. Ayrıca din bu sınırlı sayıda örneklerle verdiği yardımsever uygulamaları parası belli bir noktaya ulaşmış herkes için zorunlu hale getiriyor. Zekat uygulaması buna misal verilebilir. Ayrıca kurban ibadeti yine buna örnek verilebilir. Bunlar zorunlu olmasa parası yeten 100 kişiden en fazla 10 kişinin içinden bunu yapmak gelir ama zorunlu olunca herkes yapmakla mükellef. Bir de İslam’la birlikte yukarıda zikredilen yardımseverliklerden hangisi eksilmiştir? Peygamberin yaşamı eksildiğini değil tüm topluma yayıldığını gösteriyor. Zaten cahiliyede olup da İslam’dan sonra kaldırılan yardımsever uygulamalara yazar da herhangi bir örnek vermemiş.

    Cahiliye diğer inançlara saygılıdır diyor. Dehrilere karşı hoşgörülü davranmışlardır, diyor. Dehriler azınlık bile denemeyecek kadar az sayıda olduklarından olabilir mi? Arapları tehtid edecek kadar varlıklarını göstermemelerinden olabilir mi? Köle, cariye, zayıf, güçlü her tabakadan insan onların dinini araştırmaya merak duymuşlar mı? Araplar o kadar hoşgörülüydü ki köle ve cariyeler inanıyor diye işkencelere başladılar evet.
    Arsel, çıplak tavaftaki sınıf ayrımından bahsediyor. Çıplak tavafta alt sınıflardaki kişilerin tavaf sırasında giyilebilecek iyi bir kıyafeti olmadığı için tavaf sonrası manevi anlamda temizlenme amacıyla üstlerinden attıklarını böylece çıplak kaldıklarını söylüyor. Az önce hoşgörüsünden bahsettiği Cahiliye Araplarının kadın çıplak tavaf yaparken nasıl saldırgan bakışlarla dikizlediğini ve tavaftaki kadınların onlara lanet okuduğunu anlatmış. Çelişki diz boyu. Neyse. Muhammed bu uygulamaya peygamberlikten 19 yıl geçmesine rağmen ses çıkarmamıştır diyor. Hicretten 9 yıl sonra yasaklamış diyor. Şaka gibi ama Medine’ye geçmesiyle beraber Mekke’deki kuralları değiştirebilme imkanı elde ettiğini sanan bir mantık yatıyor bunun altında. Zaten Mekke’de ve Kabe’de tek başına hüküm sahibi olduğu anda da bunu yasaklamıştır. Zaten yasaklayan cümle de aşağı yukarı şöyle: Müşrikler artık burada hac yapamayacak, çıplak tavaf da bundan sonra yasaklandı. Bundan önce nasıl yasaklayabilirdi sayın filozof? Mantıklı bir eleştiri mi bu? “Yav ben Medine’deyim ama Kabe’de çıplak tavaf yapmanızı yasaklıyorum.” demeliydi sanırım. Cahiliyye yazarının durum analizi yapabilme kuvveti ve yeteneği görülüyor burada.Her zamanki gibi iddialarına kılıf bulmak için yalan söyleme yoluna gidiyor sonra. Zeynep Zeyd’i Muhammed kendisine aşık oldu diye boşadı, diyor. Kaynaklar başından beri Zeynep’in evlilikten şikayetçi olduğunu söylüyordu zaten. Bir de Muhammed Hatice ile evli olduğu için Zeynep’le evlenmedi yoksa yıllar önce aklındaydı diye bir sallama yapıyor. Halbuki Hz.Hatice Mekke’de ölmüş Zeyd ve Zeynep ise Medine’de evlenmiştir. Aklında olsa aradaki boşlukta zaten evlenirdi ama evlendirmiş. Önce meseleyi istediği gibi tahrif edip sonra yorumlar yapması sık uyguladığı bir yöntem. Başka kitapta da bir konuda yorumlar yapmadan önce şöyle yazmıştı: “Selman-ı Farisi, İran asıllı Hristiyan bir köle olarak Arapların eline geçmiş ve Hatice tarafından alınıp Muhammed’e hediye edilmiştir.” Selman’ın hicretten sonra Müslüman olması dışında sorun yok. Yalanlara devam.

    Daha sonra şigar nikahı gibi bir uygulamanın cahiliyede olup peygamber döneminde aynen devam ettiğini savunmuş. Cumhurun görüşüne göre bu yasaklanmıştır, haramdır. Sadece Hanefi mekruh görmüştür mehir verilirse sahih olabileceğini söylemiştir. Çoğunluğun görüşü mehir verilse bile haramdır peygamber kesinlikle yasaklamıştır yönündedir. İlhan Arsel cahili bir yandan İslam’a göre çok daha ahlaki bir yaşam sürdüğünü iddia ediyor cahiliyenin. Bir yandan da böyle çoğunluğun kabul etmediği örnekler verip işte ahlaki olmayan uygulama devam etmiş diyor. Nerden baksan tutarsızlık nerden baksan ahmakça. Ayrıca cahiliyede uygulanıp da yasaklanan nikah çeşitlerini okuyunca Arsel’in bu konuda söz söylemeye utanması gerekir ki bunu yaptığını sanmıyorum. Utanma var mı onu da bilmiyorum. Henüz görmedim. Bu arada birden fazla yerde diline doladığı hülle cahiliyede de vardı diyen yazarlar gördüm makalelerde. Üzerine kitap yazdığın konuda yeterince okuma yapmazsan böyle oluyor işte. Bir de muta nikahı kaldırılmamıştır diyor. Dinsiz bir Şii ilk defa görüyorum :D

    Araplar kız çocuklarına sahip olmaktan utanç değil gurur duyarlardı, diyor. Gömme olayı abartılmıştır ve çok azdır diyor. Araplar hatta kızlara erkeklerden daha çok önem verirdi diyor... Kızları kutsal nitelikli varlıklar olarak nitelerlerdi diyor. Bu konuda verdiği ayetlerden biri İsra 40 mesela. Evirip çevirip ekranı tersten tutsan, kuranı tersten okusan, sadece siyer ya da tarih okusan ve bunların hepsini amuda kalkarak okusan burada anlatılanın ne olduğunu anlarsın. Müşrikler Allah’a, “erkek çocukları bizim kız çocukları Allah’ın” demişler ki bu ayet inmiş. Herhangi bir yorum farkı bile görmedim. Burada hemen hemen tüm tefsirlerde daha değerli olan erkek çocukları bizim değersiz olan kız çocukları Allah’ın manası çıkarılmıştır. Ama herhangi bir ilmi birikimi olmayan; Arapça bilmeyen, İslam hukuku bilmeyen, usul bilmeyen İlhan Arsel tefsirinde bu söylenebilir tabi. Ama sık yaptığı gibi kendisi bilmediği için fikir babası Turan Dursun’a başvursa ve Zuhruf 16’yı “ O (Tanrı), yarattıkları arasından “kız”ları kendisine aldı da “oğlan”ları size mi beğenip ayırdı.” şeklinde çevirdiğini görse, bu tarz benzer ayetleri "İslam öncesi Araplarda, beğenilen erkek çocuklardır, beğenilmeyenlerse
    kız çocuklar..." şeklinde bir anlatımla verdiğini görse Arapların burada kızları istemediğini anlardı fakat ilim yoksunu olduğu için yanlış anlamış ya da gerçeği bilmesine rağmen isteyerek tahrif ederek saçma sapan bir dayanak yapmış kendine. Kendisinin iddialarını Turan Dursun’un kitaplarından bile kaçıncı defa reddettiğimi hatırlamıyorum. Kendisi bilmiyor fakat herkesi cahil görüyor. Bir de bu ayete takla attırmasını Şeriat ve Kadın kitabında reddediyor. Şaka gibi ama ikisi aynı kafanın ürünü:

    “Demek erkekler sizin için, dişiler Allah'ın mı? Doğrusu âhirete inanmayanlar, meleklere dişi adını takarlar... Oysa onların bu hususta bir bilgileri yoktur, sadece sanıya uyarlar...” (53 Necm 21,27,28).
    Bu satırlardan anlaşılacağı gibi Muhammed, melekleri dişi sayanlara çatmakta ve Tanrı'nın ağzıyla onları paylamaktadır. Özellikle Arapların erkek çocukları kendilerine alıkoyup tercih etmelerini ve buna karşılık kız çocukları Allah'ın melekleri şeklinde göstermelerini hakâret bilip onlara karşı şöyle bağırmaktadır:
    'Kendilerine istedikleri erkek çocukları alıp kızları da Allah’a mal ediyorlar. (Tanrı) bundan münezzehtir... Aralarından birine bir kızı olduğu müjdelendiği zaman içi gamla dolarak yüzü simsiyah kesilir... Kendisine verilen kötü müjde yüzünden, halktan gizlenmeye çalışır, onu utana utana tutsun mu, yoksa toprağa mı gömsün... "(16 Nahl 57-59). Daha başka bir deyimle Tanrı Muhammed'in bildirmesine göre, Arap bedevisine karşı: "Sen kız çocuğundan utanıyorsun ama, utandığın bir şeyi bana yakıştırıyorsun; senin utandığın bir şeyi benim değerlendirdiğimi sanıyorsun. Hayır, biz melekleri kızlardan, dişilerden, yaratmayız" şeklinde konuşmuştur.

    Bu cümlelerden sonra aşağıdaki paragrafta değineceğim konu sebebiyle başka yorumlar yapıp Arapların kızları değerli gördüğünü iddia ediyor fakat böyle yaparken yukarıdaki ayete de kendince tefsir yapıp peygamberin, onların kızlardan utandığını dile getirdiğini söylemiş oluyor. Farklı bir yorum bile yok bu konuda. Tefsirlere bakılabilir. Yani peygamberi konuşturarak yaptığı saçma sapan yorumlardan anlaşıldığına göre ayet açık ve burada diğer kitabın yazarı İlhan Arsel bu kitabın yazarı İlhan Arsel’e reddiye yapıp "ayet öyle değil Araplar kızları değersiz gördüğü için onları Allah’a, erkekleri kendilerine mal ediyorlar" diyor bir nevi. Diğer kitabın yazarına bu kitabın yazarını eleştirdiği için teşekkür ederim. Kitabın en aykırı iddiasını hiç kimseye bırakmadan yine kendisi reddeden adam gibi adam :D

    Kızlara önem verildiğini göstermek amacıyla dayandığı noktalardan biri de lat, menat ve uzza putlarının yani bu dişi putların Arapların en kutsal gördüğü putlar olduğu düşüncesidir. Oysa bu putlar ikinci derecede putlardır ve önlerinde Hübel putu olduğu, bunun da Kabe’nin en büyük ve en önemli putu olduğu söylenir. Putların Araplardaki önemi hakkında özel bir okuma yapmadım fakat Hübel putunun Baal putundan geldiği iddiasını gördüm çalışmalardan birinde. İnternette ise Hübel olan dönüşümlü haldeki kelimenin başındaki hu ekinin Arapça'daki hu zamirine yani eril zamire ait olduğu iddiası var ki hu erkekler için kullanılıyor gerçekten Arapça'da. Eğer doğruysa bu da erkeklere daha çok önem verildiğini mi kanıtlıyor yani? Ayrıca birçok put arasında örnek verdiği bu üç putun isimlerini Araplar kendi oğullarına vermiştir. Kızlarına daha çok değer veren toplum çocuklarının ismini Abduluzza ve Abdulmenat koyar mı? Bu isimlerin anlamı Uzza’nın kulu, Menat’ın kulu şeklindedir. Ayrıca erkek çocuğu doğurduğunda gurur duyma, kız çocuğu doğurduğunda utanç duyma anlatısı yaygın bir şekilde hemen her kitapta yer alıyor. Böyle kendi kendini reddeden açıklamalara gerek yok. İlhan Arsel iddiasının saçma olduğunu bilmesine rağmen kitaplarında yer vermeye çekinmeyen biridir. Öyle saçma yorumlar var ki okuyan kişi umarım bunu bilinçli olarak yazmamıştır der. Bir de aşağıda vereceğim kitap benzer konu işlemiş ve bilimsiz Arsel’den daha tutarlı bir tarih sahnesi ortaya koymuş. Mesela orada böyle yorumların aksine melekler hakkındaki telakkilerinin kız çocuklarının gömülmesi olayını kolaylaştırdığı anlatılmakta. “Onların, meleklerin Allah’ın kızları olduğuna ve küçük yaşta öldürülen kızların da meleklere katılacağına inanmaları da kız çocuklarını gömme nedenleri arasında sayılmaktadır” diyor. Mesela Kurtubi'nin tefsirinde de yukarıdaki cümleleri destekleyen şu cümleler var:

    Bir de onlar kızları Allah'a isnad ederler. Hâşâ! O, münezzehtir. Halbuki candan arzuladıklarını da kendileri için isterler.
    "Bir de onlar kızları Allah'a isnad ederler.” Bu âyet, Huzaalılar ile Kinânelîler hakkında İnmiştir ki, onlar meleklerin Allah'ın kızları olduğunu iddia ediyorlar ve (kız çocuklarını öldürerek) kızları kızlara gönderin, derlerdi. (Nahl 57 ayetinin tefsiri)

    Bu Nahl 57 ayeti Arsel'in yukarıda kendince tefsir ettiği ayet. Bu ayet sebebiyle Araplar melekleri Allah'ın kızları olarak görüyorlar niye kendi kızlarını değersiz görsünler diyor. Fakat doğruluğu yok. Biraz tefsir kitabı karıştırsa tarihi rivayetler üzerinden durumun sebebini anlayabilirmiş. Bir de bu ayetin tercümesi bile Arsel'in kızları daha değerli görüyorlardı argümanını yalanlıyor zaten. Ayet farklı yorumlanmaya müsait olmayan açık cümlelerden oluşuyor. Bir de Arsel'in argümanına onun gözüyle bakalım. O görüyor ki ayetlerde hem Arapların kızlardan utandıkları hem de dişi putlara taptıkları bilgisi var. Öyleyse ilki abartma ya da yalan olmalı diyor. Peki biz birini reddedecek olsak niye Arsel'in yaptığı üzere birincisini reddedelim? Tarih kitaplarında bulunanlar birincisini değil reddetmek aksine doğrular nitelikte. Arsel'in kendisinin iddiasını doğruladığını söylediği ayet yani Arapların meleklere Allah'ın kızları olarak bakışından bahseden ayet bile tarihi rivayetleri göz önüne alınca onun tefsirini yalanlıyor ve o bakışın sebebini açıklıyor. Kendisi de kitabın bir yerinde kızların şu şu sebeplerle öldürüldüğü söyleniyor derken bu bakışı dile getirmişti. Fakat reddetmek için rivayetleri atlayıp işte böyle alternatif yorumlar üretmek lazım o da bunu yapıyor zaten. Bir de bu ayetten 5 ayet ileri gidip Arapların hoşlanmadıkları şeyleri Allah'a nisbet etmelerinden açık bir şekilde yine bahsedildiği ve yorumlarının altının boş olduğu görülebilir. Bu ayetlerin indiği zaman müşrik veya müslüman kimse de çıkıp dememiş "bu nasıl ayet biz kızlarımızı erkek çocuklardan daha çok seviyoruz" diye. Bu kadar ayet ve tarihi rivayet varken büyük oyunu gören sadece Arsel var. Başka kimse görmedim. Turan Dursun bile zamanında Arsel ile mektuplaşırken kardeşim bu da eleştiri olarak yazılır mı diye içinden geçirmiştir bence :D

    Ortada kız çocuklarının öldürülmesi ile ilgili bir iki örnek bulunduğu kabul edilebilir ancak diyor. Oysa bu konuda herhangi bir makale okursanız ondan fazla farklı olay rivayeti aktarıldığını görürsünüz. 10 kişi bunu aktarmışsa kaç kişi yapmıştır kim bilir. Bu rakam bir konu hakkında hüküm verebilmek için çok iyi bir rakamdır ve hiçte az değildir hadis usulculerine göre. En çok bilinen olaylarda bile daha az rivayet yer alabiliyor elimizde. Hadis rivayet edenlere sadece 10 olay aktarılmış demektir bu. Fakat birçok kabile ismi verdiklerine göre daha fazla olduğu muhakkak. Turan Dursun cahiliye hakkındaki şiirin tercümesi öyle olmayabilir dedikten sonra aklı başında hiçbir baba çocuğunu gömmez deyip ideolojik saplantısını yansıtıyordu. Bunların kafa gidip geliyor bazen.
    İlhan Arsel, Arap şairlerinin şiirlerinde kız çocuklarının öldürüldüğüne dair bir şey yok diyor. Cahiliye'de yazılmış bir şiir var mı bilmiyorum fakat cahiliye görmüş kişilerin konu hakkındaki rivayetleri hiçte az değil ve herhangi bir şiire ihtiyacımız da yok bence. Ama yazar en azından Turan Dursun okusa cahiliye devrini yaşayan sahabeleri gören Ferezdak isimli şairin cahiliyeyi anlatan bir şiiri olduğuna rastlayabilirdi. Gerçi Dursun da şiir şaire ait olmayabilir, çevirisi böyle olmayabilir diyerek işin içinden sıyrılmaya çalışsa da cümlenin çevirisi en çok kullanılan sözlüklerinden biri olan Lisanü’l Arab sözlüğüne dayanmaktadır. Turan yalanlamaya çalışsa da buna kendisinin bile inandığını sanmıyorum o yüzden Dursun 2 Arsel 0 maç devam ediyor. Bir de Arsel Şeriat ve Kadın kitabında Ferezdak’ın babasının kız çocuklarını kurtardığı bilgisini de veriyordu. Fakat iddiasını desteklemeyeceği için sayı vermekten kaçınmıştı. Onun veremediği sayıyı ben vereyim. Dia'nın Mev'ude maddesinde Ferezdak'ın babasının tam 360 çocuğu bu şekilde alıp kurtararak geçimlerini sağlayıp büyüttüğüne dair rivayet var. Dayanamadım bir bilgi daha veriyorum. İlhan Arsel cahiliye kadının durumu İslam'dan öncesinde daha iyiydi bunun için şu, şu kitaplara bakın demişti Şeriat ve Kadın isimli kitabında. O eserlerin yazarları Ebul Ferec, İsfahani, İbnü'l Esir gibi kişilerdir. Mesela bu konuda yazılmış makalelerde bu isimler geçiyor. Ebu'l Ferec'ten aktarılan rivayette yukarıdaki adam Ferezdak'ın dedesi olarak geçiyor ve kurtardığı kişi sayısı 280 olarak verilmiş. Diğer bir verdiği kaynak olan İbnü'l Esir'in kitabında ise sadece kız çocukları değil erkek çocukların da öldürüldüğü bilgisi var. Aşağıda vereceğim kitabın kaynaklarından biri de zaten İbnü'l Esir'dir. Bu konuyu ele alan makaleleri inceleyip verdikleri kaynakçalara göz atarsanız bu bilgiler ve hangi yazarlardan alındıkları görülüyor. Arsel bu kitapları iddiasına kaynak göstermesine rağmen 1-2 defa bu gömülme olayı gerçekleşmiş diyebiliyor yine de. Neyse yani diyorlar ki Ferezdak'ın dedesi(ya da babası) bu kadar kişiyi özgürleştirmiş ancak oğlunun şiirlerindeki ifadeler bundan bahsetmiyor olabilir. Adamın yaşamında bu bilgi varsa şiirlerindeki cümleler ondan bahsetmemiş olabilir demek çok zor. Bu iki saplantılı yazar sürekli birbirlerinin iddialarını yalanlıyor. Ya da kendi iddialarını başka kitaplarında yalanlıyor. Aydın olmuş ama aydınlanamamışlar. Bir de zaten her kız gömülüyor demek yanlıştır. Öyle olsa ortada nesil kalmazdı. Fakat nadiren demek de doğru değil. İlhan Arsel bir yandan bu konuda bir iki olay görülse de deyip çok nadir sayıyor bir yandan da İslam öncesinde de bunu yasaklayan bir kavim vardı diyor. Bu bir çelişkidir. Münferit bir iki olaysa zaten bunun için yasaklamaya gidilip genel bir kural alınmaz. Bir de İslam'dan önce tümden yasaklanmış olsaydı elimizde Müslüman olduktan sonra pişmanlıklarını anlatan kişilerin rivayetleri olmazdı. Ayrıca Arsel islam öncesinde bunu yasaklayan bir kavim zikrederken kaynaklarda bunu uygulayan 7-8 kabile ismi zikredilir. İlhan Arsel gibi saplantılı biri değilseniz böyle ucuz yöntemlerle yalanlama yoluna gitmezsiniz. Bir de az olması yasaklanmayacağı anlamına mı geliyor? Din üvey annesiyle evlenen Araplara bu konuda yasak getirmiştir ama yapan azdır. 7-8 nikah çeşidi daha var bunun dışında. O toplumda her kabilede bunları biraz uygulayanlar varsa bile bu sadece görülen aşağılık uygulamaların yükseltilmesi ve kadınların mevkilerini artırmasına örnektir ki bizim elimize ulaştığına göre 5 kişinin ismi geçiyor bunu yaptığına dair. İlhan’ın sık kullandığı kitaplardan birinde aktarılıyor bu isimler. Araştırılsa diğer kaynaklarda da anlatıldığı da görülebilir muhtemelen. Dia’da da buna değinilmiş. Yaygın değil fakat hiç görülmeyen bir şey de değil. Ayrıca saplantılı yazarımız bunlara rağmen cahiliye insanını utanmadan ve galiba buna inanarak ahlaklı görmüştür. İşte cesaret işte feraset işte fedakarlık işte mertlik işte adam gibi adamlık :D İlhan Arsel bu konuda aktarılanları “güya böyle olmuş” diyerek yalanlıyor fakat kitapları tek bir rivayete dayanıp onu kesin gerçek olarak sunduğu hikayelerle dolu. Usul bilmeyen, hadis bilmeyen, tefsir bilmeyen, tarih bilmeyen, hukuk bilmeyen ama buna rağmen kendi düşüncelerini herkesinkinden üstün tutan bir adam için fazla iddialı yaklaşımlar bunlar.

    İlhan Arsel sallamalara devam ederek kız çocuklarını öldürmenin yasaklanmasının ancak Mekke'nin fethi sırasında, mümtehine 12 ayetinin inmesiyle birlikte gerçekleştiğini söylüyor. Evet bu ayet o zaman inmişti fakat bu konudaki yasak çok daha önce zaten gelmişti. Fakat o diyor ki Muhammed peygamber olduktan sonra 19 yıl buna bir şey dememiş ancak ölmeden önce yasaklamış. Halbuki akla gelen ilk örneklerden biri daha birinci akabe biatındaydı. Bunun böyle olduğunun kanıtı operatör profesör her şeyin bilirkişisi sayın doktor İlhan Arsel'in Şeriat ve Kadın kitabında kaynağıyla beraber geçiyor:
    Birinci Akabe biati diye bir biat vardır ki,"Muhammed'in el-Akabe'de Ansardan 12 kişiyle buluşması ile oluşmuştur. İslâm'da buna "Kadınlar biati" adı verilir.
    Bu adın verilmesi, biat'ın kadınlar tarafından yapılmış olmasından değil, fakat savaş
    farzedilmeden önce yapılmış olmasındandır. Ibn Hümey'in belirttiğine göre, bu biat'a
    katılanlar Tanrı'ya hiçbir şey ortak katmamak, iftira etmemek, hırsızlık yapmamak ve
    zinada bulunmamak, çocuklarını öldürmemek için biat etmişler, Muhammed de onlara cennetleri va'd etmiştir. Bu konuda bk. Taberî, age, (1966), II, 178 ve d. Ayrıca
    bk. Sahih-i..., IV, 411-2; v e X, 31?-6, ve XI, 198.


    Görüldüğü üzere gelen kişilere çocuklarınızı öldürmeyin diyerek şart koşmuş. Hatta daha az da olsa erkek çocuklarını da öldürenler vardı ki çocuklar olarak geçmiş. İlhan Arsel’in diğer kitabındaki yorumlara göre Kuran'da çocuklarınızı öldürmeyin diye bahsedilirken kız çocuklara dikkat çekilmiş. Ben diğer kitaptaki İlhan Arsel’in yalancısıyım valla. Ancak diğer kitaptaki İlhan Arsel de haksız. Peygambere gelen bir kadın dört erkek evladını öldürdüğünü anlatmıştı. İlhan Arsel kadınların değil sadece erkeklerin bu uygulamaya gittiğini söylüyor fakat elimizde kadınlardan da bunu yapanlar olduğunu söyleyen veriler var. Yine işkembeden sallama çıkarımı yapmış. Bu yüzden çocuklar diye kast edilen kız ve erkek çocuklar ama daha çok kız çocuklardır. Neyse. Bu biat 621 yılındaydı. Bu alıntı bu kitaptaki İlhan Arsel’in sallamasından çok daha önce ve peygamber daha Mekke'deyken yasaklandığını gösteriyor. Bu örnek benim aklıma gelen en erken tarihli örnek. Daha da önce gerçekleşmiş olduğu muhakkak. Neyse. Öteki kitabın yazarı İlhan Arsel'e bu kitabın yazarını aydınlattığı için teşekkür ederim. Bir de sahabeler arasında Müslüman olduktan sonra bunu uygulamaya devam eden tek bir kişi gösteremez İlhan Arsel ve bu da erken dönemlerde ortadan kalktığını gösteriyor zaten. Eğer 19 yıl daha hiçbir şey dememiş olsaydı devam eden dönemde bunların uygulamaları da bize aktarılırdı. Bunun yerine aktarılan şeyler sadece Müslüman olduktan sonra cahiliye uygulamalarından dolayı pişmanlıklarını dile getiren kişilerin rivayetleridir ki az değildir. Bu iddia da öncekiler gibi sallamadan ibarettir. Yauw bunlara aydın diyorlar bir de. Doğrusunu bilmesine rağmen yalan söylüyor işte görüldüğü gibi. Cahiliye döneminde böyle bir uygulamaya ceza verilmediği de aktarılan bilgiler arasında. Kimse yaptıklarından ötürü bu kişileri kınamıyor bile. Ama 1400 yıl sonra birisi cahiliyenin daha ahlaklı olduğunu iddia edebiliyor. Saplantı işte.

    “Her ne kadar Muhammed Mekke’deyken Kureyşlilerin kendilerine saldırı siyaseti izlediklerini ve bu yüzden Medine’ye hicret zorunda kaldığını söylerse de gerçek bu olmaktan uzaktır. Çünkü Kureyşliler çeşitli din ve inançlara karşı hoşgörülü kimselerdi.” Yanlış okumadınız böyle bir cümle var kitapta. İdeolojik körlük bu hale getiriyor işte insanları. Elde onlarca kaynak varken bunu iddia edebilmek ben kitaplarımda bilimden ve akıldan bahsediyorum ama kendim bunlardan çok uzağım demektir. Bunları dedikten sonra Kureyşlilerin en çok ticarete önem verdiklerinden vs bahsediyor. Zaten dine inanmama sebeplerinin en önemli nedenlerinden biri de bu para babalığıydı. Diyor ki ilk başlarda Muhammed’e de hoşgörü vardı kimse bir şey demiyordu. O kadar hoşgörülü olunsa davetin ilk üç yılı gizlice olmazdı. Zaten peygamber ilk defa tanıdıklar arasında yemek verip açıklama yaptığında daha bizzat amcasının eline taş alıp ona fırlattığı da yazıyor kitaplarda. Sallıyor yine Arsel. Bir de Ebu Talib’in peygamberi koruduğu dönemde o ilahlarına sataşsa da Kureyşliler ona saldırmayıp hoşgörü göstermiştir diyor. O koruma olduğu için bir süre saldırmadıklarını bilmeyen yoktur ama neyse. Hadi ona saldırmıyorlar hoşgörüsünden. Hadi o putlarına sataşıyor ama onlar sabrediyorlar. Diğer inanan insanlara saldırmalarını nasıl açıklıyor dersiniz Arsel? Korumasız kölelere inandıkları için saldırmalarını nasıl açıklıyor? Açıklamıyor çünkü açıklaması yok.

    Arsel, şeytan ayetleri masalını anlattıktan sonra Kureyşliler aralarından Müslüman olanlara bile fazla düşmanlık göstermemişlerdir diyor. Bunun koca bir yalan olduğunu herkes biliyor tabi ama buna da Hz.Ömer'in Müslüman oluşunda Kureyşlilerin hoşgörü gösterdiklerini kanıt olarak sunmuş. Halbuki yalandır. İlhan Arsel'in cümleleri şöyle:
    "Gerçekten Ömer Müslüman olunca Kureyşlilerden bazıları kendileriyle kavga etmek ister. Olaya tanık olan Kureyş ulularından biri onlara 'Nedir bu hal?' diye çıkışır. Onlardan 'Ömer dinini terk etti biz de ona hesap soruyoruz' diye yanıt alınca şöyle der: Ne? Bir adam kendine bir din seçmiş ise bundan size ne?" Oysaki aynı Ömer Müslümanlığı seçtiği andan itibaren Muhammed'in getirdiği hoşgörüsüzlük geleneğine sarılmış olarak sırf babası kendine "Ey oğlum, neden atalarının dinini terk ettin?" dedi diye kendi öz babasının kellesini kesmiştir."

    Burada son iddiaya dair kaynağı nedir bilmiyorum doğru olma ihtimali çok düşük. Zaten babasına dair pek bilgi bulunmuyor elimizde. En azından ben görmedim. Bildiğimiz şeyler ise babasının o dönem müslüman olanlara eziyet ettiğini anlatan rivayetler. Öyle müslüman olan birine hoşgörüyle yaklaşıp niye terk ettin diye soracak bir karaktere sahip olduğu anlatılmıyor. Zeyd b. Amr'a Müslüman olduğu için yaptıkları anlatılıyor bunun aksine. Hoşgörüden çok duruma sinirlenmiştir bence ama kesin bir şey söylemek zor. Kaynaklar sınırlı ve ben Arsel'in kitaptaki kaynağını görmedim kitabı okumak yerine Youtube'den dinlemeyi tercih ettiğim için.

    Arsel'in ilk cümlelerindeki algıya bakalım bir de: "Gerçekten Ömer müslüman olunca Kureyşlilerden bazıları kendileriyle kavga etmek ister." Kavga etmek sadece bir istek olarak geçmiyor rivayetlerde. Bunun aksine Kureyşlilerin, din değiştirdiğini öğrenince hemen ona saldırdıkları anlatılıyor. "Olaya tanık olan Kureyş ulularından biri onlara 'Nedir bu hal?' diye çıkışır. Onlardan 'Ömer dinini terk etti biz de ona hesap soruyoruz' diye yanıt alınca şöyle der: 'Ne? Bir adam kendine bir din seçmiş ise bundan size ne?'
    Bu cümleler sonrası ikinci iddiaya geçiyor Arsel ama bunu yaparken de Kureyşlilerin bu cümleler sonrası kavgadan vazgeçtikleri algısını bırakıyor. "Gördüğünüz gibi Kureyşliler ona nasıl hoşgörülü davranmış ama bakın müslüman olan Ömer babasına ne yapmış?" demek istiyor. Ama öyle değil. Bu bahsettiği yaşlı adam olaya hemen o anda tanık olup dahil olmuyor bu kavgadan çok daha sonra oraya gelip araya girdiği yazıyor rivayette. İlhan Arsel okuduğu rivayetin detaylarını değiştirerek farklı bir şekle sokup yalan söylüyor. Rivayet aynen şöyle:

    îbn-i İshâk dedi ki : Abdullah b. Ömer’in âzâdlısı Nâfi, İbn-i
    Ömer’den naklen haber verdi ki o şöyle dedi:
    Babam Ömer müslüman olduğu zaman Kureyş’ten haberleri iyi
    anlatan kim var, diye sordu. Ona denildi ki : Cemil b. Mamer el-Cumahi var. Bunun üzerine babam onun yanına gitti. Ben de onun peşine gittim. Gittikten sonra ey Cemil, müslüman olduğumu ve Muhammed'in dinine girdiğimi biliyor musun? dedi. Allah'a and olsun Cemil haberi alır almaz cübbesini kaldırıp gitmeğe başladı. Ömer de onun peşine gitti. Ben de babamın peşine düştüm . Nihâyet mescidin kapısının önüne geldiği zaman en yüksek sesiyle onlar Kâbe’nin etrafında meclislerinde bulunmakta iken şöyle bağırdı: Ey Kureyş agâh olunuz ki Ömer b. el-Hattâb dininden başka bir dine çıkmıştır. Ömer onun ardından, yalan söylüyor, ben yalnız müslüman oldum ve şehâdet ettim ki, Allah’tan başka ibâdete lâyık hiçbir ilâh yoktur ve Muhammed onun kuludur ve Resûlüdür, der demez onun üzerine atıldılar ve onunla çarpıştılar. Nihâyet güneş zeval vaktine yaklaştı. Ömer yoruldu ve oturdu. Onlar başında dikildiler. O ise şöyle diyordu:
    Aklınıza geleni yapınız. Allah’a yemin ederim ki, şâyet biz üçyüz adam olsaydık Mekke’yi ya sizin için terkederdik. Veya siz bizim için terkederdiniz. Onlar o durumda iken Kureyş’ten bir yaşlı geldi. Üzerinde yemeni bir cübbe ve renklerle nakışlı bir gömlek bulunmaktaydı. Nihâyet yanlarında durdu ve şöyle dedi:Nedir bu haliniz? Dediler ki, Ömer dininden çıkmış. Dedi ki: "Bırakın! Adam kendine bir yol seçmiş size ne? Beni Adiyy b.
    Kâb’in bu adamlarını size teslim edeceklerini, onu yardımsız bırakacaklarını mı zan ediyorsunuz? Adamı bırakın gitsin." Allah'a and olsun, sanki onlar bir elbise idi de onun üzerinden soyuldular. Ben, Medine’ye hicret ettikten sonra babama dedim ki :Ey babacığım, Mekke’de müslüman olduğun zaman kavmin seninle savaşırken onları senden men eden adam kim idi? Dedi ki : Ey oğulcuğum , o As b. Vâil es-Sehm i’ idi. (İbn Hişam'ın Siyer'inden)

    Hani Kureyşliler aralarından Müslüman olanlara dahi fazla düşmanlık göstermemişlerdi? Daha ne kadar göstermeleri gerekiyor acaba yazara sormak lazım. Arsel cümleleri öyle algı yapılacak şekilde kuruyor ki sanırsın hiç kavga etmediler, Kureyşliler hiç saldırmadılar. Bu cümleleri kaynak göstererek yazıyor bir de kitaba. Yani sorarsanız Arsel kaynaklara dayanıyor derler. Kaynaklar konuşmuyor sonuçta, konuşturuluyor. Ayrıca okuyucu bakmayacak nasılsa, yaz yazabildiğini kardeşim! Rivayetleri ve olayları küçük detaylarla öyle ince ince tahrif ediyor ki şaşıp kalıyorum bazen. Başka kitaplarında da birçok defa bunu yaptığına denk geldiğim için yanlışlıkla yapılan bir hata olarak görmüyorum artık böyle detayları. Yani elindeki rivayet Kureyşlilerin hoşgörüsünden hiçbir şekilde bahsetmiyor aksine saldırganlıklarını anlatıyor ama Arsel kitabında bu olayı onların hoşgörüsü olarak sunuyor. Kavgadan sonra gelen adamın son iki cümlesi de biraz fikir özgürlüğü biraz da kabilecilik anlayışına dayanıyor. Burada hoşgörüden söz edilebilecekse sadece o adama ait. Kureyşlilerin genel tavrıyla bu hoşgörünün ilgisi yok. Çoktan saldırı gerçekleşmiş ve adam kabile anlayışından ötürü Hz. Ömer'i korumasa kavga belki de devam edebilirmiş. Çünkü adam Hz.Ömer'in kabilesine mensup bir kişi. Benî Adî b. Kâ‘b, Kureyş kabilelerinin bir koludur. O dönemlerde kabilecilik öyle önemli ki sırf aynı kabileden olmaları sebebiyle bile adam olaya müdahale etmiş olabilir. Mesela benzer şekilde Hz. Ebubekir Kabe civarına gidip insanları dine davet ettiğinde kötü bir şekilde dayak yediği anlatılır. Etrafta kavgaya şahit olan bir sürü adam varken neden sadece Teymoğulları mensupları onu baygınken kurtarıp eğer o ölürse biz de Hz. Ebubekir'i öldüresiye döven Utbe b. Rabia'yı öldürürüz dediler? Hz. Ebubekir'in Teymoğullarından olmasıyla bir alakası olabilir mi? Bence olabilir. Arsel de bu kitapta olayı doğru anlatıp yaşlı adamla Hz. Ömer'in aynı kabileden olduklarını söylese veya adamın son iki cümlesini aktarsa cümlelerini Kureyşlilerin hoşgörü anlayışları üzerine kuramayacak ama bilerek bunu gizliyor. Bir rivayete göre de kurtaran kişi sadece aynı kabileden değil bir de Hz.Ömer'in dayısıdır. Akrabalık ilişkisinden ötürü de müdahale etmiş olabilir. İbn İshak'ın kitabındaki rivayete göre ise o yaşlı adamın son sözleri, “.......Ne olmuş yani! Adamın biri kendisi için bir tercihte bulunmuşsa onu öldürecek misiniz? Sonra Adiyyoğulları onu size böyle bırakır mı zannedersiniz? Bırakın adamı istediği gibi davransın.” olmuş. Yani hoşgörü varsa sadece o adama ait ve olaya müdahale sebebi de tam olarak hoşgörü değil. Biraz da Hz.Ömer'in akrabası veya aynı kabileden olması sebebiyle yani bir şekilde yakını olduğu için böyle davranmış. Kureyşliler de görüldüğü üzere hoşgörüden değil kavga büyümesin diye orayı terk etmiş. Yaşlı adama hak verip Hz.Ömer'in fikir özgürlüğüne saygı duydukları için değil. Yani sözün özü kendine kanıt yapmak için rivayeti ve yaşanan olayları tahrif etmiş yine Arsel. Bu konuda iddiasını desteklemek için verdiği tek bir örnek var onu da yalanlarla süsleyip sunmuş. Arsel'in bir cümleyle geçip doğru aktarmadığı iddiaları böyle uzun uzun açıklamak zorunda kalıyoruz çünkü karşımızda dürüst bir adam yok. İstediği gibi rivayetleri tahrif ederek sunan bir adam var.

    Daha sonra Peygamberden önce hoşgörü içinde yaşıyordu Araplar, diyor. Ciddi ciddi bunu iddia ediyor. Adamlar senede dört ay haram ay olsun savaşmayalım demişler ve hoşgörü içindeydiler evet. Kan davaları vardı ve hoşgörü içindeydiler. Bunu iddia etmek ben Cahiliyye hakkında kitap yazdım ama Eyyamu'l Arab gibi bir kavramdan haberim yok demektir. Muhammed’den önce Araplar diğer inançlardan insanlarla evlenebiliyordu fakat Muhammed buna da engel olmuş Müslüman olmayanlarla evlenme yasağı getirmiştir, diyor. Müşriklerle evlenme yasağı getirdiği doğru. Ama ehli kitapla yasak yok İlhan atmış yine. Bir de Ebu Leheb peygambere baskılarını sürdürürken tebbet suresi inince çocuklarına peygamberin kızlarını boşayın emri vermiş ama yine de sen bilirsin Arsel.

    Mut’a nikahı hakkında “her ne kadar bu usul görünüş itibariyle belli bir süre beraberce yaşamak üzerine antlaşma yapması ve bu sürenin sonunda ayrılması niteliğinde olmakla beraber aslında kadını bir süre için kiralaması demektir.” Bu kitapta bunu derken güya kadınların haklarını korumak için yazdığı Şeriat ve Kadın kitabında bu uygulamayı "Müt'a evlilik sistemi, Islâm'dan önce Arap kadınının özgürlüğünün, bir başka örneğiydi.” Ne kadar da saçma bir düşünce... Ayrıca madem kadının özgürlüğünün örneğiydi senin iddiana göre Muhammed bu nikahı kaldırmadığı için bu özgürlüğü devam ettirmiştir. İki düşünce de sana ait madem o zaman bunu söylemen gerekir ama saplantılı olduğun için söyleyemiyorsun. İlhan kadar kendisiyle çelişen adam zor bulunur.

    Bir de mehir konusu vardır. Uygulamalar çeşit çeşit. Bir kısım insanlar mehri kıza veriyormuş evlenmeden. Bazılarının mehrini ailesi alıp kıza vermiyormuş. Bazıları mehri zorla kızdan alıp kendi yiyormuş. Bazı babalar mehrin üstüne kızına hediye de alabiliyormuş. Buradaki uygulamalardan hangisinin daha yaygın olduğu hakkında fikrim yok fakat hakkı elinden alınan kişilerden bahsediliyor kitaplarda. Bazıları kadınların çoğunluğunun bu mehri alamadığını da söylemiş ama ben iyimser olarak yarı yarıya deyip örnek vereyim. Diyelim ki 100 kişi var 50’si kızın lehine görülen uygulamaları diğer 50’si kızın aleyhine görülen uygulamaları gerçekleştiriyor. Ya da 70-30 bile olabilir. Din gelip o diğer 50’sinin ya da 30’unun haklarını ayetle sabitleyip bunu zorunlu kılarak kadının mehrine dokunmaya yasak getiriyor. Bu açıktır. Kız çocuklarının gömülmesi de böyledir. Boşanma hakkı, miras hakkı uygulamaları da böyledir. Mesela Hz.Hatice soylu bir aileye mensup ve miras alabilmiştir eski eşinden. Fakat alamayan yekun hiçte öyle azınlık değil kitaplarda anlatıldığına göre. Diğer kadınlara nazaran soylu görülen bazı kadınlar farklı haklar elde etmiş ama bu konuda birkaç kişiden başka kimsenin örnek gösterilememesi durumu varken İlhan Arsel kızların gömülmesi olayındaki gibi davranarak bir iki durum dışında bu haklar alınamıyordu demeliydi. Ancak öyle yapmamış tüm kadınlar bu hakları alıyordu diyerek iki farklı durumda iki farklı tavır sergileyerek kendi kendiyle çelişmiştir. İlhan Arsel dürüst bir adam olsaydı herkesin boşama hakkı olduğunu ve miras alabildiğini iddia etmezdi zaten. Çıkarım yaptığı kitaplardaki nadir örnekleri genel sayıp burada bilimsel bir şeyler ortaya koyduğunu söylüyor ve buna inandırıyor da ilginç olarak. Mesela Hicaz kabilelerinde miras alma hakkı daha çok görülürken başka kabilelerde daha az görülüyormuş ama görülüyormuş. Ya da boşanma hakkı herkeste yok bazıları evlenmeden alabilmiştir bunu. Örneğin "Cahiliye Devrinde Boşanma Çeşitleri ve İslam'ın Boşanmada Örfe İtibar Etmesi" isimli makaledeki bilgiler dikkat çekici:

    "Cahiliye Arapları, boşanmayı mübah (serbest, günah olmayan
    bir tasarruf) bilirler ve bunu tamamen erkeğin elinde olan bir yetki olarak kabul ederlerdi. Ancak boylarının şerefiyle imtiyaz eden bazı kız ve kadınlar, evlilik sözleşmesi esnasında boşanmanın kendi ellerinde olmasını şart koşarlar ve bu hakkı elde ederler ve isterlerse aile hayatını sürdürürler, isterlerse\ evlilik birlikteliğini sona erdirirler ve boşanmayı gerçekleştirirlerdi."

    Mesela bu kitaptakilerle aynı iddialarda bulunduğu Arap Milliyetçiliği ve Türkler kitabında Arsel şöyle diyor:
    "Örneğin İslamdan önceki dönemlerde kadın, evleneceği erkeği seçmek ya da kocasını boşamak hakkına sahipti. Bunun böyle olduğunu İbn Hişam, Selma bin Amr örneğini vererek kanıtlar. Medine'de asil bir
    ailenin kızı olan Selma'nın, kendi dilediği bir erkekle evlenmek ve istediği zaman onu boşamak hakkına sahip göründüğünü anlatır."
    Okuyucusunun İbn Hişam'a bakmayacağını bildiği için böyle rahat rahat atıp tutuyor. İbn Hişam'ın bu konudaki rivayeti Arsel'in anladığı ile değil bunun tam aksine makaledeki bilgilerle tamamen uyuşma niteliği gösteriyor:
    "Selma kavmi arasında şerefli olduğundan dolayı, ancak boşanma hakkının kendisine ait olmasını şart koşarak evlenirdi. Bu yüzden bir adamdan hoşlanmadığı zaman hemen ondan ayrılırdı."
    Bu rivayet başlı başına boşama hakkını alabilmenin bütün kadınlara özgü olmadığını doğruluyor. Arsel de kadının asil bir kadın olduğunu söylemiş ama asil bir kadın olduğu için bu hakkı alabildiğini gizlemiş. Görüldüğü üzere kanıt diye sunduğu rivayetin içeriği de bunu bazı kadınlara has bir istisna olarak vurguluyor ama Arsel sık yaptığı gibi yine bahsi geçen konularda yeterli okuma yapmamış okuyucusunu yanlış yönlendirerek onlara yalan söylüyor. Cahiliye'yi konu alan birkaç kitap ve makale incelediğimde gördüğüm nadir örneklerden biri bu Selma örneğiydi ve hemen her çalışma bu tarz örnekleri toplumdaki istisnalar olarak vurgulamış. Belli ki cahiliyede bazıları bu hakkı alabilmiş ama genele yayılmamış. Din ise reform yapmıştır bu konuda. Yani bazılarının uyguladığı şeyleri din tamama yaymıştır. Her ailenin kadına miras vermesini, her kadının boşanma hakkına sahip olmasını sağlamıştır. Ayrıca kadın evlenmeden önce boşanma hakkını isteyip bunu evlenmeye şart olarak koyabilir bu konuda herhangi bir yasak gelmemiştir. İlhan Arsel saplantılı olduğu için cahiliyede bazen görülen bu hakkı genele yaydığı için din reform yapmıştır diyeceğine kadının boşama hakkı vardı İslam elinden aldı diyor. Bu adamlar Türkiye’de değil Avrupa’da bugün böyle eleştiriler yapsa komik duruma düşerdi. Gerçi bir keresinde yaptığı oldukça saçma bir çıkarım üstüne Türkiye gündemine düşüp dalga geçilmişti kendisiyle ama bu yetmez. Aydın diye gösterilenlerin ne kadar karanlıkta kaldığını görmek için bir sürü veri var kitaplarında. Alıntılara cümle eklemesi mi dersin, alıntının kaynağını yanlış vermek mi dersin, alıntının manasını isteyerek tahrif etmek mi dersin, bir kitapta söylediğini diğer kitapta yalanlaması mı dersin, tamamı var bunların kitaplarında.
    Mesela Turan Dursun kızların gömülme meselesinde yukarıdaki rivayet dahil eldeki tüm rivayetleri ve kanıtları doğru dürüst hiçbir gerekçe göstermeden yoksayıp Arsel'le benzer çıkarımlarla hepsine yalan diyordu en azından. Arsel ise öyle davranmıyor. Birçok kaynakta farklı rakamlarla geçen Ferezdak'ın babasının kurtardığı çocuklardan bahseden rivayeti doğru saymış iddiasını desteklemek için ama sayıyı vermekten kaçarak kendi kalesine gol atmış sonuçta rivayeti kabul ettiği için. Rivayetin tam metnini ya da içeriğini verse bir iki olay diyemeyecek ve kitap boyu böyle yorumlar yapamayacak ama saplantısı rivayetin metnine sadık kalmasına izin vermiyor ve okurunu yanlış yönlendiriyor. Bu durum, Arsel'in bazen meseleleri istediği gibi tahrif ederek konu hakkında az okuma yapmış okuyucusunun aklıyla dalga geçerek yalan söylediğinin net kanıtlarından biri. Ben defalarca bunu yaptığına şahit oldum. Bu adamların kitaplarını iyi inceleyip isteyerek yaptıkları iftiraları görünce ahlaktan bahsedebilecek son kişilerin bunlar olduğu rahatlıkla söylenebiliyor.

    İlhan, Arap Milliyetçiliği ve Türkler kitabında Araplardan bazılarının Türkler nedeniyle geri kaldık iddialarına yanıt veriyor ve bunu yaparken de bedevilerin yaşamını eleştirirken genel anlamda Arapların adet ve alışkanlıklarını şöyle anlatıyor: "....Daha yukarıdaki bölümlerde bedevi Arabın bu yönlerinin Kur'an'da açıklandığını ve örneğin Tevbe Suresi'nde "Bedevi'ler kafirlik ve münafıklık bakımından şehirlilerden beterdir..." (K 9 Tevbe Suresi, ayet 97), "Bedevi'lerden öyleleri vardır ki... size belalar gelmesini gözetip dururlar, bekledikleri, kötü belalar kendi başlarına gelsin" (K 9Tevbe Suresi, ayet 98) şeklinde ayetler bulunduğunu ve benzeri sözlerin Muhammed tarafından sık sık tekrarlandığını belirtmiştik.
    İslamdan önceki dönemde de Arabın çok ilkel bir yaşam sürdüğü, batıl itikatlar içinde yüzdüğü, ömrünü sefil ve sefih bir şekilde içki içerek, kumar oynayarak geçirdiği, evlilik yaşamında sakat bir zihniyete sahip olduğu, mirasta erkek çocuklarına öncelik tanıdığı, kız çocuklarını belli bir yaşa geldiklerinde öldürdüğü vb. geleneklere saplı bulunduğu yine bu Arap kaynakların ortaya koyduğu şeylerdendir.
    Her ne kadar İslam sayesinde Arabın "Cahiliye"den kurtulup ışıklı döneme girdiği söylenirse de, İslam öncesi bu dönemin geleneklerinin çoğunu sürdüren ve çoğunu da pek olumlu sayılamayacak tarzda değiştiren İslamiyet, 1400 yıllık bir uygulamaya rağmen Arabın karakterinde, Arabın zihniyetinde ve yaşam usullerinde herhangi bir gelişme yaratamamıştır. Muhammed döneminin Arabıyla 20. yüzyılın Arabi arasında büyük bir değişiklik olmamıştır. "

    Son paragrafın bomboş cümlelerden oluştuğunu söylemeye gerek yok ama önceki paragraf bu kitabın tam aksine şeylerden bahsediyor. Hani nerede kaldı bu kitabın saçma sapan iddiaları? Hani kızlar daha değerli görülüyordu Araplarda? Hani "İslam öncesi dönemde, kız çocuklarının öldürülmeleriyle ilgili bir gelenek bulunduğuna ve Muhammed' in bu geleneği kaldırdığına dair söylenenlerin hepsi, yalan ya da abartmadan ibaret şeylerdir." demiştin bu kitapta. Arap kaynaklarına göre cahiliyede böyle bir gelenek bulunuyor muymuş yoksa bulunmuyor muymuş şimdi? Bu defa hangi İlhan Arsel yalan söylüyor??
    O kitapta da benzer şekilde bu kitaptaki gibi yaklaşımlara sahip olduğu yerler var ama kitabın sonuna doğru Arap'a karşı Türkleri savunurken kullandığı cümlelerde dediği gibi bunlar Arap kaynaklarının ortaya koyduğu şeylerdir ve alternatif tarih üretmeye gerek yoktur. Diğer kitabın yazarı İlhan Arsel'e bu kitabın yazarı İlhan Arsel'i böylesine eleştirdiği için teşekkür ederim. Tam bir aydınlanma savaşçısı :D

    Ben cahiliye konusunda daha ilmi daha bilimsel daha tutarlı bir çalışmaya dair kitap linki vereceğim. Kaynaklara bakarak okunabilir. İİhan’ın kitabını okumadım Youtube’den dinleyerek okumuş saydım kendimi ve sık sık not aldım dinlerken. Bu yüzden kaynakları nelerdir göremedim. Fakat diğer yazdığı kitaplardan genelde hangi kaynakları kullandığı hakkında bilgim var. Bu vereceğim kitapta da İlhan’ın zaman zaman kitaplarında dayanak gösterdiği kaynaklar var. Mesela İlhan, diğer hiçbir kaynakta hiç kimseden aktarılmayan bir olayı kitaplarında yegane gerçek sayabilecek kadar ilimden yoksun biridir. Diğer kaynakların hiçbirinde o çok sınırlı birkaç gün içinde Arsel’in tek kaynakla aktardığı olayın yaşandığından bahsedilmiyor. Hatta diğer kaynaklar ne olduğu hakkında az çok ittifak halinde. Bunları görmezden gelip kesin gerçek olarak sunuyor bu adam. O olayda kullandığı kaynak burada da kullanılan kaynaklar arasında mesela. Ayrıca aynı kaynağı örnek vererek Şeriat ve Kadın kitabında şöyle diyor Arsel: "Kitab el-Muhabbar" yazarı Muhammed İbn Habib İslam'dan önce Arap kadınının sosyal ve ekonomik haklara sahip olduğunu, evleneceği erkeği seçmekte ya da dilediği işleri görmekte özgür bulunduğunu kanıtlayan nice örnekler verir.

    Okuyucusu bakmayacak nasılsa bu kitaba. Bu yüzden dilediği gibi konuşabiliyor. Aşağıda vereceğim kitapta kaynaklardan biri de bu kitaptır. İçerik olarak Arsel'in bahsettiği gibi miymiş göstermek için aktarmalar yapayım:

    “Muhabber’de yer alan bir rivâyete göre ise cahiliye döneminde kadınla nikâhlanmanın dört şekli bulunmakta olup, bunlardan biri kadını istemeyle gerçekleşirdi. İkincisi; kadının devamlı yanına giden bir dostu olurdu. Kadın doğum yapınca o adamdan olduğunu söylerdi. Böylece çocuk ona ait olurdu. Üçüncüsü; sancak sahibi olan kadınlar vardı ki insanlar ona giderek zina ederlerdi. Kadının bir temizlik zamanında (adet olmadığında) iki adam bu kadının yanına gitmişse ve kadın hamile kalmışsa çocuk bu iki adamdan birine ait olurdu. Bu olaya “Mukassime” adı verilirdi. Ayrıca belli bir adam herhangi kavme ait bir cariyenin yanına gider cariyeden olan çocuğun kavmi kendilerine ait olduğunu söyler, adam da çocuğu onlara satardı.”

    Aşağıda vereceğim kitapta ya da başka kaynaklarda yalnız bu değil çok daha fazla nikahlama çeşidi görülmekte. İlhan’ın tutarsızlığını ve kaynaklardaki ifadeleri kafasına göre gerçek sayıp kafasına göre reddettiğini göstermek için bunu örnek verdim. O kadar rivayet varken “güya böyle oluyormuş” diye reddettiği olaylar kaynak diye kullandığı kitaplarda da vardır.

    “Cahiliye döneminde öz anne ile evlenmek haram sayılmaktaydı. Ancak bununla birlikte kocası ölünce dul kalan bir kadının üzerine üvey oğullarından hangisi erken davranır, üzerine elbisesini atarsa kadın o kişinin olmaktaydı. Şayet kadın acele davranıp kaçabilirse serbest kalmaktaydı. Kadına sahip olan üvey evlat isterse onunla mihirsiz olarak evlenebilmekte veya dilerse mihrini kendine almak şartıyla başkalarıyla da evlendirebilmekteydi. Yahut öz babasından kalan mirastan kadını mahrum etmek için onun başkalarıyla evlenmesine engel olmaktaydı.”

    Böyle birbirinden ahlaksız uygulamalar kaynak diye gösterdiği kitapta da zikredilirken Arsel cahiliyyeyi ahlaklı olarak sunuyor. Evet verdiği kaynağa göre evleneceği erkeği seçebiliyormuş kadın! Arsel gibi davranıp tek bilgiyle işte hiçbiri seçemiyormuş demek lazımdı ama durum öyle değil. Kaynaklar taranınca seçebilenler olduğu gibi seçemeyen, velisi tarafından zorla evlendirilenlerden de birçok kişi olduğu görülüyor. Ayrıca Arap kadınının ekonomik haklara sahip olduğunu bu kaynakla dillendirmişti fakat bakalım İbn Habib bu konuda neler yazmış:

    "Kaynaklarda yer alan bilgilere göre cahiliye döneminde kadınların bir kısmı kendilerine karşı olumsuz bakış açısı sergileyen kimseler tarafından bazı haksızlıklara maruz kalmıştır. Bu haksızlıklardan biri kadının mirastan pay alamama durumudur. Bu dönemde mirasta hiçbir hakka sahip olmayan kadın ne kocasının ne de babasının mirasına girebilirdi. Cariyelere, kız çocuklarına ve hatta hür kadınlara bile mirastan pay verilmediği zikredilmektedir. Ancak savaştan ganimet getirenler ve at üstünde savaşanlar miras almaktaydılar."

    Görüldüğü üzere İbn Habib genel uygulamanın miras alamamaları yönünde olduğunu yazmış. Kitabın pdfsine erişemedim fakat muhtemelen İbn Hişam örneği gibi nadir rivayeti genel saymış olabilir Arsel. Kaynak veriyor ama kaynağa bakılmayacağını iyi biliyor o yüzden içi rahat. Cahiliye kadınlarının sahip olduğu ekonomik haklara(?) dair İbn Habib'den iki alıntı daha vereyim:

    Bu dönemde bazı kimselerce kadınlara yapılan haksızlıklardan biri de hayvanlardan istifade konusunda karşımıza çıkmaktadır. Bedevi olan halk kendi mallarından ve kestikleri hayvanların etlerinden, yerleşik halk da ekip biçtiklerinden ilahlarına ayırıyorlardı. Bedeviler, “deve beş defa doğum yapınca beşinci doğumunda erkek deve doğurmazsa onun kulağını ortadan
    ayırırlardı.” Bu hayvana bahîre derlerdi. Denizin başıboş olması gibi bu hayvanı da başıboş bırakıp, “onun kılından koparmazlardı. Ona binince ‘Bismillah’ demezlerdi. Onun üstünde bir şey taşımazlardı. Onun sütünü sadece erkekler içer, kadınlar içmezlerdi.” Yine bu dönemde bir kimse kendi malından veya hayvanlarından bir pay ilahlarına bırakırdı. Bu hayvana sâibe denilmekteydi. Bu hayvan, sahibine haram olurdu ve adam ona karışmazdı. Bu hayvandan gelen gelir sadece erkeklere ait olmaktaydı. Ancak kadınlar bu hayvana karışamazlardı."

    "Bir koyun yedi defa doğum yapınca yedinci doğumunda bir erkek doğurursa Araplar doğurduğu hayvanı keserlerdi. Bir dişi doğurursa o doğurduğu hayvanı kendi hayvanları arasına bırakırlardı. Bir dişi bir erkek doğurursa o iki hayvanı da haram sayarlar, kimse de onlara dokunmazdı. Onlardan elde edilen gelirler sadece erkeklere aitti. Kadınlar kullanamazlardı."

    Evet sosyal hayatta da ekonomik haklara sahip olduklarını anlatıyormuş İbn Habib...

    Ayrıca Mustafa Öztürk'ün cahiliye konulu çalışmasında İbn Habib'in kitabından şöyle bilgiler aktarılıyor:

    "Cahiliye devlinde boşama hakkı erkeğe aitti. Erkek karısına bir kez 'Boşsun' (enti talikun) dediğinde evlilik nihai olarak sona ermez, dilediği takdirde karısına dönebilirdi. İkinci boşamadan sonra da aynı şey geçerli idi. Fakat üçüncü boşamanın ardından eşine dönmesi mümkün değildi. Rivayete göre cahiliye devrinin meşhur şairlerinden A'şa bir kadınla
    evlenmiş, fakat kadının yakınları dayak tehdidiyle A'şa'yı boşanmaya zorlamışlardır. Bunun üzerine A'şa kadını bir kez
    boşamış, ancak kadının yakınları A'şa'yı ikinci ve üçüncü kez
    boşamaya icbar etmişlerdir."

    Görüldüğü gibi kaynak diye verdiği kitapta da boşama hakkının genellikle erkeğe ait olduğu söylenmiş ama Arsel istisna olarak bazı kadınların bu hakkı alabildiğini aktaran rivayetleri genel sayıp gerçeğe sadık kalmak yerine okuyucusunu kandırmaya çalışmış. Yine ayrıca İbn Habib kitabında Sakîf kabilesinden on eşi bulunan kişileri isimleri ile birlikte aktarırken İlhan Arsel bu bilgileri atlayıp başka bir cahiliye üretmeye çalışıyor. Saçma sapan bağlantılarla alternatif tarih oluşturmaya çalışmaya gerek yok. Bir yandan işine gelince hiç kimsenin aktarmadığı olayı bu kaynakta diye kabul ediyor bir yandan da aynı kaynakta anlatılanları güya böyle oluyormuş diye reddediyor. İlhan Arsel’i “tarihi rivayetler nasıl değerlendirilir?” diyenlere “güya böyle böyle oluyormuş diyerek istediğimizi reddedelim” yöntemini bilim literatürüne soktuğu için kutluyorum. Halbuki usul bilse kaç kişi rivayet etmiş, kaç farklı kitapta bunlar geçmiş, rivayetler doğru görülmüş mü gibi bir yol izlemeliydi. Zaten görüşlerini belli bir temele dayandırıp rivayetleri öyle reddetseydi ben de bir şey demezdim ama usul yöntem bilmiyor.
    Burada sadece İlhan’ın iddialarına kaynak olarak gördüğü kitapta böyle geçiyor dedim. Bunun dışında bir sürü nikah çeşidi ve haksızlıklar diğer kitaplarda anlatılıyor ve altta vereceğim kitapta bol bol örnek var ama buna rağmen toplumun ahlaklı olduğunu ilan edebilecek kadar saplantılı bir yazardır kendisi. Kitapları çelişki ve yanlışlarla dolu ilmi yönden çok zayıf bir eleştirmendir. Aydın dense de aydınlanamamış cahil kalmıştır. O kadar cahildir ki hukukçu olmasına rağmen kitaplarında islam hukukuna dair hatalar da hiç az değildir. Tarihçi olmamasına rağmen sırf dine muhalefet etmek için Bernard Lewis gibi sözü dünya çapında okunan bir yazara bile sen yanlış biliyorsun durum bunun tam tersidir deme cüretine de sahiptir. Diğer kitaplarında bu görülebiliyor. Bu kitapta Lewis'e bir şey dememiş fakat hiç kimsenin kabul edemeyeceği şekilde kitabın kapağına Muhammed devlet falan kurmadı gibi saçma bir argüman koyabiliyor. Dünya'da bunu iddia edebilecek belki de sayılı kişilerdendir. Tabii ki Lewis'in söylemesi tespiti doğru yapmaz ama çok çok temel konularda bile reddetmek için reddiye yapıyor Arsel. Altı da çok boş net olarak. Bunun saçmalığına karşılık sayısız örnek verilebilir ama Lewis'in cümlelerini koymak yeterli: "Hz Muhammed, deyim yerindeyse, kendisi Konstantin'di. Yaşarken devlet kurdu, devlet adamlarının yaptığı işleri yaptı. Orduları yönetti, savaştı, barış yaptı, vergi topladı, adalet dağıttı."

    Kitaplarında kendisine karşı çıkanları cahillikle suçlayıp tek kitap okuyanı kendisi bellemiştir. Bir de Dursun’la beraber dans etmelerine rağmen bazen kitaplarında hem kendilerinin hem de birbirinin iddialarını reddettiklerini bile fark edememişlerdir. Neyse. Bunlar dışında klasik din eleştirileri vardı onlara bir şey denilmez yorumlar ikna edememişse saygı duyulur ama eleştireceğim diye saçma sapan çıkarımlar ve uydurmalara gerek yoktur. Böyle kitaplar sadece din yobazlarının karşısında dinsiz yobazlar yetiştirmeye yarıyor. Çünkü birçok konuyu doğru aktarmayıp öyle eleştirilerde bulunuyor böyle kitaplar. Zaten öfke kusmak dışında öyle aman aman çıkarımlar yok, oryantalist yazarlar ülkedeki aydın denilenlerden çok daha tutarlı ve çok daha adil eleştirilerde bulunuyor, onlar da okunabilir. En azından doğruya doğru diyecek kadar komplekssizler. İnançları eleştireceğim derken bir sürü kere felsefedeki korkuluk hatasına düşmeye sebep oluyor bu kitaplar. İnceleme istediğimden fazla uzadı. Neyse. Amerigalılara Richard Dawkins bize İlhan Arsel denk geliyor. Some ortadoğu problems.

    Cahiliye hakkında daha tutarlı bir yaklaşıma sahip olmak isteyenler alttaki kitabı okuyabilir. Siteye eklemeye çalıştım fakat satışta olmadığı için kabul etmediler. Pc’de okudum ve farem bozuk olduğu için altını doğru düzgün çizemedim ama sadece altını çizdiklerimden de belli bir düşünce sahibi olunabiliyor. Benim düşünceme göre cahiliye tamamen vahşet, huzursuzluk, zulüm dönemi olmadığı gibi öyle yardımsever, huzurlu, savaşsız bir ortam da yoktur. Kitapta sonuç bölümünde de bu anlatılıyor.
    https://drive.google.com/...op8/view?usp=sharing

    Yukarıda Lewis özelinde Batılı araştırmacıların çok daha tutarlı ve adil yorumlarda bulunduğunu söylemiştim. Madem onlardan bahsettim o zaman buraya dünyaca ünlü İslam araştırmacısı Goldziher'in cahiliye hakkındaki görüşlerini bırakayım. O yaygın bakışın aksine cahiliyeyi aydınlanmanın karşılığı olarak görmüyor. Cahiliyeyi hilm kelimesinin karşılığı olarak sunuyor ve cahiliyenin barbarlık kelimesine karşılık geldiğini söylüyor. Kendisinin çok tartışılan yorumları var ama en azından bu konuda hakkaniyetli davranmış:

    "......Cahiliye, bununla ilgili olarak daha ziyade, içerisinde -buraya kadar müşahade edilen manada- Cehlin yani barbarlığın ve gaddarlığın hüküm olduğu zamandan başka bir şey değildir. İslam’ın tebligcileri, Islam'ın Cahiliyye ahlakına ve alışkanlıklarına son verdiklerini söyledikleri zaman, maksadları Arab müşrikliğinin İslam'dan farklı olan barbarca an’aneleri ve vahşi micazıydı. Muhammed bunlara lağvetmekle kavminin ahlak reformcusu olmak istedi: Yani Cahiliye kibri, kabile gururu, ebedi kabile düşmanlığı, intikam hissinin mukaddesliği, barışıp uzlaşmanın reddi ve Arab müşrikliğinin diğer bütün vasıfları gibi İslam’ın, ortadan kaldırmak istediği şeylerdir. “Kim yalan söz ve cehl’i (yani kaba ahlakı) terk etmezse, muhakkak ki onun yeme ve içmesini bırakmasına Allah'ın hiç de ihtiyacı yoktur” -Ebu Hureyra böyle rivayet ediyor. Bu hadisten de açıkça görüldüğü üzere, cehl tabiri eski Arab şiirinde gördüğümüz üzere nasıl anlaşılmışsa, Islam'ın ilk devirlerinde de öyla anlaşılmıştır. Ca’fer ibn Eba Talib, Habeş kralına şöyle konuşturulur, "Daha önceleri biz Cahiliyenin mensubları olan bir kavim idik, putlara tapardık, ölmüş hayvan eti yerdik, fuhuş ederdik, kan akrabalığına kıymet vermezdik, sadakat vecibesini yerine getirmezdik, bizden kuvvetli olan kimse zayıfları ezerdi (yiyip bitirirdi) Soyu, doğuluğu, eminliği ve iffeti bizce malum olan kendi aramızdan bir Peygamberi Allah bize gönderinceye kadar biz böyle idik, o bizi Allah'a davet etti ki, biz onun birliğini tasdik edelim ve ona ibadet edelim, biz ve ebeveynimizin ondan başkasına taptıkları şeyleri yani putları ve taşları bir kenara atalım; o bize doğru konuşmayı, emaneti yerine getirmeyi, akrabalık bağlarını gözetmeyi, himaye vecibelerini yerine getirmeyi, haram şeylerden ve kan akıtmaktan uzak durmayı; menfur günahlardan ve kötü söz söylemekten uzak durmayı emretti, öksüzün malını yemeyi, iffetli kadınlara iftira etmeyi vs.'yi yasak etti." Ve müşrikleri İslam’a davette onlardan —ibadete aid değil- neredeyse sadece ahlaki şartlara riayetleri istenir; mesela, 'Akabe'de, on iki yeni Müslüman olmuş Medinelinin bey’ati aşağıdaki şartlar altında vuku buldu: Onlar Allah'a şirk koşmayacaklar, hırsızlık etmeyecek, zina yapmayacak, çocuklarını öldürmeyecek ve iftirada bulunmayacaklardı. Eski islamiyet Cahiliyyenin zıddı olarak bu nokta-ı nazarı öne sürmektedir. Islamiyetin ibadetle ilgili ahkamı da zikredilir, fakat Cahiliyyeye aykırı olacak hayat, hassaten, cansız şeylere ibadetten uzaklaşılmasına ve ayrıca Peygamber' in ve Ashabının Cahiliyyenin esas vasfında müşahede ettikleri gayr-i ahlaki ve zalimane muamelelerin terkine yöneliktir. Bu görüşe göre Cahiliyye, dini manada din diye adlandırılan şeyin zıddıdır ve her iki kelimenin zıddiyeti Islam'ın en eski zamanında malumdur."


    Ama yine de ben marketlerde satılan hazır sallama çaylardan daha sallama bir kitap arıyorum diyorsanız İlhan Arsel okumanızı tavsiye ederim.