• 🇹🇷 Şehit Ertuğrul Dursun ÖNKUZU 🇹🇷
    Ankara Erkek Teknik Yüksek Öğretmen Okulunda tahsil görürken, işgal altındaki okulda komünistler tarafından yakalanıp üç gün süren ve bisiklet pompasıyla ciğerlerine hava basılarak işkenceler yapıldıktan sonra, 23 Kasım1970 günü, okulun üçüncü katından aşağıya atılarak şehit edildi.
    Olaydan hemen sonra DDY Hastanesi’ne kaldırılan Dursun ÖNKUZU’yu muayene eden Op. Dr. Coşkun Ergür ve Op. Dr. İlhan Bumin’in raporu, yapılan “insanlık dışı işkence”yi gözler önüne sermektedir:
    “Hastanın ayak tabanı ile vücudunun muhtelif yerlerindeki darplardan başka; sol bacak, kol ve kaburga kemiklerinin üçünün kırıldığı, kafatası ve çene kemiklerinin dağıldığı tespit edilmiş, ayrıca akciğerinde devamlı kanama ve kafa travması geçirdiği görülmüştür!”
    Ertuğrul Dursun ÖNKUZU’yu katledenlerden Erkek Teknik Yüksek Öğretmen Okulu öğrencisi Ali Başpınar’ın kendi beyanlarına göre; olay şöyle gelişir:
    “23 Kasım 1970 tarihinde Erkek Teknik Yüksek Öğretmen Okulu öğrencisi Dursun ÖNKUZU’yu önce kaçırarak hapsetmişler, sonra bilahare feci şekilde dövmüşlerdir. Bununla da yetinmeyen sanıklar, bir bıçakla Dursun ÖNKUZU’nun bilek damarlarını kesmişler, ağzına lastik hortum takarak pompayla şişirmek suretiyle vahşiyane bir şekilde öldürüp 3. kattaki odanın penceresinden atmışlardır.”
    Sanıklardan Ali Başpınar, gerçeği resmen ve alenen “itiraf” edip, “işkence”leri ve “pencereden atma” olayını anlatıyor ama Savcı Bey, “tanık yok, delil yok” diyor!
    Kaldı ki “işkence aletleri” de bulunmuş ve kayıtlara şöyle geçmiştir:
    “Makas, demir kazık, plastik hortum boru, tuzlu su, kerpeten, şiş, kolonya ve işkence kitabı!”
  • Duyarlılığım mı aklıma göre fazla coşkun, yoksa aklım mı duyarlılığıma göre, diye sordum kendime hep. Öteden beri ya birinde ağır kaldım ya öbüründe ya da ikisinde birden, daha da olmazsa üçüncü bir şey bunların gerisine düşmüştür.
  • KIRMIZI GÜRGENLER
    O sabah Sherlock Holmes Daily Telegraph’ın küçük ilânlarını okuduktan sonra:
    —Sanat sanat içindir prensibini kabul etmiş olanlar, basit, önemsiz şeylerden zevk alırlar dedi. Bu
    hakikati kavradığınıza şüphem yok Watson. Benim büyük rol oynadığım heyecanlı davaları bir tarafa
    bırakıp, basit ve ehemmiyetsiz sayılacak hadiseleri süsleyip yazıyorsunuz. Ne güzel.
    —Affedersiniz ama, dedim, sizin basit ve ehemmiyetsiz dediğiniz bu hadiselere herkes heyecanlı
    hadiseler diyor.
    Holmes maşayla bir ateş alıp çubuğunun ucundaki sigarasını yaktı:
    —Kabahat sizin dedi.
    Pek şaştım:
    —Neden?
    —Çünkü vak’aları siz süslüyor ve onlara esrarengiz bir mahiyet veriyorsunuz.
    Serin bir ilkbahar sabahıydı. Sabah kahvaltısından sonra ocağın başında oturuyorduk. Dışarıda sis
    vardı. Karşı evlerin pencereleri hayal meyal görünüyordu. Lambayı yakmıştık. Kahvaltı sofrası henüz
    olduğu gibi durduğundan, ışık altında örtü daha da beyazlaşıyor, bardak ve tabaklar ışıldıyordu. Holmes o
    ana kadar konuşmamış, küçük ilânları okumuştu. Neden sonra benim yazıklarımdan bahis açtı ve şöyle
    devam etti:
    —Hoş, bana yardım ettiğiniz meselelerin birçoğu kanuni manada suç sayılan şeyler değildi. Meselâ
    Bohemya Kralına yardımım, kaybolan nişanlı, Bükük dudaklı adam, Bekâr asilzade meselelerinde ağır
    cezayı ilgilendirecek taraf yoktu, selelerinde ağır cezayı ilgilendirecek taraf yoktu.
    Holmes bir mektup uzattı:
    —Ama bu sefer galiba kanunun cezalandıracağı bir suçlu bulacağız. Okuyunuz Watson.
    Mektup dün akşam Montayne Place’dan postaya atılmıştı. Okudum.
    Azizim Bay Holmes,
    Bana teklif edilen bir işi kabul etmeden önce size danışmak istiyorum. Eğer rahatsız etmezsem
    yarın sabah on buçukta size geleceğim. Saygılarımla: Violette Hunter.
    —Bu kadını tanıyor muydunuz? diye sordum.
    —Hayır.
    —Saat on buçuk.
    —Evet… İşte kapı çalındı.
    —Tam saatinde geldi.
    —Bu mesele tahmininizden daha meraklı bir hadise olabilir. Mavi Sinekçil Kuşu’nu hatırlayın.
    Başlangıçta fanteziden başka bir şey değildi, fakat sonunda çatallaştı.
    Biraz sonra anlarız. Merdivende ayak sesleri var.
    Kapı açıldı, içeriye genç kadın girdi. Sade fakat temiz giyimliydi. Zeki yüzü, yağmurkuşu yumurtası
    kadar çilliydi. Sarışındı, kendi yağıyla kavrulan bir kadın olduğu her halinden belliydi.
    Kendisini ayakta karşılayan dostuma:
    —Rahatsız ettiğim için özür dilerim, dedi. Başıma çok garip bir şey geldi. Akıl danışacak kimsem yok.
    Siz aklıma geldiniz. Bana yol göstermek lütfunda bulunacağınızı umuyorum.
    —Oturunuz Bayan Hunter.
    Kızın, Holmes’in hoşuna gittiğini anladım, Holmes, yeni müşterisinin hal ve tavrını beğenmemişti.
    Evvelâ kızı göz ucuyla inceledi, sonra dinlemek üzere koltuğuna gömüldü: şakaklarını uzatmış, on
    parmağının uçlarını birleştirmişti.
    Bayan Hunter anlatmaya başladı:
    —Beş sene albay Spence Munro’nun yanında öğretmendim. Albay Halifax’da bir iş buldu, çocuklarını
    alıp Amerika’ya gitti, ben açıkta kaldım.
    “Gazetelere ilan verdim, gazetelerde çıkan ilanlara cevap yazdım, iş bulamadım… Biraz para
    biriktirmiştim, hepsi güneş altında kar gibi eridi. Parasızdım, ne yapacağımı şaşırmıştım.
    “West End’dı “Westaway” adıyle tanınan bir iş bulma bürosu vardı, bu yazıhane özellikle öğretmenlik
    bulur. Haftada bir gün oraya gitmeyi alışkanlık edindim.
    “Westaway, büronun sahibidir ama, büroyu Bayan Stoper idare eder. Küçük bir odası vardır. İş ve işçi
    arayanlar yandaki salonda beklerler, yanına sırayla, birer birer girerler.
    “Geçen hafta gittiğim zaman her zamanki gibi büyük salondan Bayan Stoper’in küçük odasına girdim,
    ama Bayan Stoper yalnız değildi. Yanında son derece şişman bir adam oturuyordu. Gözlüklüydü. Odaya
    girenlere dikkatli bakıyordu.
    “Beni görür görmez yerinden fırladı, Bayan Stoper’e:
    “Bundan iyisi cansağlığı, dedi. Fevkalâde!.. Harikulûde!..
    “Coşmuş, sevinçten ellerini ovuşturuyordu. Öyle içi geniş bir adamdı ki, insanın hoşuna gidiyordu.
    “İş mi arıyorsunuz Bayan?” diye sordu.
    “Evet efendim.”
    “Öğretmenlik mi?”
    “Evet.”
    “Ne aylık istiyorsunuz?”
    “Albay Spence Munro’nun yanında ayda dört sterlin alıyordum.”
    “Vay istismara vay!.. Alın teri içiyorlar yahu!..”
    “Sevinçten yerinde duramıyor, kıllarını havaya kaldırıyor, sonra indirip ellerini ovuşturuyordu.”
    “Sizin gibi seçkin, mükemmel bir insana bu kadar az para verilir mi?
    “Mükemmelden ne kastettiğinizi bilmem ama, belki de tahmin ettiğiniz kadar mükemmel bir öğretmen
    sayılmam. Biraz Fransızca, biraz Almanca, müzik ve resim bilirim.”
    “Bunları bir yana bırakalım, bunlar ikinci plânda kalır. Hâliniz ve tavrınız kibar. Bu yeter. Eğer bu
    derece kibar hâl ve tavırlı olmasaydınız, ilerde bu memleketin tarihinde büyük bir rol oynayacak olan bir
    çocuğun terbiyesini size bırakamazdık. Sizin gibi ruhu asil bir kadına az para verilir mi? Ben size senede
    yüz sterlin vereceğim Bayan.”
    “On parasız kaldığım bir sırada bu teklif bana rüya gibi göründü. İnanamıyordum. Bunu fark eden
    şişman adam portföyümü açıp elli sterlin çıkardı. Gözleri yüzünün beyaz yağları ortasında iki küçük nokta
    haline gelecek kadar gülümseyerek:
    “Çalışanlarıma üstlerine başlarına harcasınlar ve yol masrafı yapsınlar diye yarım yıllık avans veririm,
    dedi.”
    “Hiç kimse bende bu adam kadar alâka uyandırmamıştı ve onun kadar akıllı bir insan görmemiştim.
    Veresiye alışverişe başlamıştım bile. Bu avans tam zamanında yetişmişti.
    “Fakat her şeye rağmen bu muamele o derece olağanüstü bir şeydi ki, işi kurcalamayı uygun buldum.”
    “Nerede oturduğunuzu sorabilir miyim?”
    “Hamphire’de. Kırmızı Gürgenler güzel bir sayfiyedir. Winchester’in öte yanında, sekiz kilometre
    uzağındadır. Orası memleketin en güzel yeridir ve ev, o bölgenin en eski binasıdır.
    “Ne iş göreceğim?”
    “Bir çocuğa bakacaksınız. Altı yaşında çok sevimli bir çocuktur. Topuğuyla Tak!. Tak!. Tak!. vurarak
    hamam böceklerini öldürmesini bir görseniz!.. Siz daha kaş çatacak vakit bulamadan üç tanesini ezmiştir
    bile…”
    “Koltuğuna yaslayıp yine gülmeye başladı, gözleri yine noktalaştı.”
    “Yetiştireceğim çocuğun hamam böcekleri öldürmekten zevk duyması pek hoşuma gitmedi ama, belki de
    babası şaka söylüyor diye düşündüm.”
    “Bütün işim bir çocuğa bakmaktan mı ibaret?”
    “Şişman adam haykırdı;
    “Hayır, hayır… İşiniz yalnız çocuğa bakmak olmayacak sayın Bayan… Belki anlamışsınızdır, karımın
    her dediğini yapacaksınız. Yalnız karımın sizden isteyecekleri, kibar bir kızın yapabileceği şeylerdir,
    buna emin olabilirsiniz.”
    “Elimden geldiği kadar yaparım.”
    “Alâ. Gelelim kıyafet meselesine. Nasıl anlatayım, biz manyak insanlarız, ama iyi insanlarız. Bir gün
    size bir elbise verir ve ‘Bunu giymenizi rica ederiz!’ dersek söz dinlersiniz, itiraz etmezsiniz değil mi?
    “Etmem.”
    “Doğrusu şaşalamıştım. Şişman zat devam etti:
    “Oraya oturmayın, buraya oturun veya buraya oturmayın oraya oturun dersek, alınmazsınız ya?”
    “Hayır alınmam.”
    “Bize gelmeden önce saçlarınızı kestirin dersek?”
    “Kulaklarıma inanamıyordum. Saçlarım uzun ve gürdür, kendine özgü bir rengi vardır, fındık rengidir
    zannediyorum. Beğenmeyen kimse görmedim. Bu teklifi nasıl kabul ederdim Bay Holmes!...”
    “İşte buna imkân yok, dedim.”
    “Küçük gözlerini bana dikti, yüzünün biraz somurttuğunu fark ettim.
    “Saçlarınızı kesmeniz en esaslı şarttır, dedi. Bu karımın bir fantezisidir, fakat kocalar, eşlerinin
    fantezilerini gözleri önünde bulundurmak zorundadırlar.”
    Yarım saniye susup sordu: “Saçlarınızı kestirmeyecek misiniz?
    Tereddütsüz cevap verdim: “Kestirmeyeceğim.”
    “Şu halde mesele kalmadı… Ama yazık, her bakımdan bize uygundunuz.”
    “Bayan Stoper’e döndü: Başkalarıyla görüşeyim.
    “Bayan Stoper işleriyle meşgul olmuş, o ana kadar söze karışmamıştı. Ama bana öyle bir bakış baktı ki,
    benim kabul etmemem yüzünden dolgun bir bahşiş kaybettiğini anladım.
    “İsminizi defterde silelim mi? diye sordu.
    “Silmemenizi rica ederim Bayan Stoper. Bırakın kalsın, dedim.”
    “Dik bir sesle cevap verdi.
    Bence lüzumsuz!...
    “Neden Bayan?
    “Fevkalâde teklifleri reddedecek olduktan sonra defterden isminiz durmuş ne çıkar!.. Size başka iş
    bulmak için vakit kaybedeceğimizi ummayın. Güle güle Bayan Hunter!..
    “Zile bastı. Garson beni odadan çıkardı.”
    “Evime döndüm Bay Holmes, büfede ne kaldı, ne kalmadı diye baktım, masanın üstünde bir fatura
    gördüm ve kara düşüncelere kapıldım; İşi kabul etmemekle budalalık mı etmiştim?
    “Adam manyak olduklarını söylemişti. Herkesin bir huyu vardır. O adamlar da, ne kadar acayip olursa
    olsun, her istediklerini yaptırmak hevesindeler. Ama hiç değilse iyi para veriyorlar. İngiltere de senede
    yüz sterlin alan pek az öğretmen vardır.
    “Hem çok uzun olmalarına rağmen, saçlarını ne işe yarıyordu? Kadınların çoğu saçlarını kesiyor ve hiç
    de çirkinleşmiyorlar!...
    “Daha ertesi gün sersemlik ettiğime inandım.
    “Ertesi gün budalalığıma hükmettim.
    “Burnumu kırıp yazıhaneye gidecek, Kırmızı Gürgenler’e öğretmen bulunmadıysa ben gideyim
    diyecektim. Buna karar verdiğim gün bir mektup aldım. Şişman adam yazıyordu.
    Çantasından mektubu çıkardı:
    “Mektubu getirdim, okuyorum dedi.
    Kırmızı Gürgenler
    “Sayın Bayan Hunter,
    “Bayan Stoper bana adresinizi vermek lütfunda bulundu; ben de verdiğiniz karardan vazgeçip
    geçmediğinizi anlamak için size bu mektubu yazıyorum.
    “Karıma sizi tarif ettim, sizin gelmenizi çok istiyor, tarifim üzerine sizi çok beğendi.
    “Garip huylarımızla sizi rahatsız edeceğimizi bildiğimizden, buna mukabil size senede yüz yirmi
    sterlin vereceğiz.
    “Her şeye rağmen fazla rahatsız olacağınızı da sanmıyorum. Karım açık mavi rengi pek sever.
    Sabahları açık mavi esvap giymenizi isteyecektir. Masraf edip bu renk elbise diktirmenize de gerek
    yok. Hâlen Philadelphia’da bulunan sevgili kızım Alice’in bir elbisesi var, size uyacak ve çok
    yakışacaktır.
    “Oturacağınız yerlere gelince. Şurada veya burada oturmanızı isteyeceğimiz yerler sizin için
    farklı olmayacaktır.
    “Saçlarınıza gelince; konuşurken saçlarınızın fevkalâde güzel olduklarını fark etmeme rağmen,
    kestirmenizin şart olduğunu tekrarlamak zorundayım. Aylığınızı arttırmamızı bu kaybın tazminatı
    sayınız.
    “Çocuğu hiç düşünmeyin, bu yönden işiniz pek hafiftir.
    “Artık ısrardan vazgeçip geliniz. Sizi Winchester’den arabayla gelip alırım. Bineceğiniz trenin
    kaçta hareket edeceğini bildiriniz. Saygılarımla: — Jephro Rucastle.”
    Bayan mektubu katladı:
    —Bunu aldıktan sonra fikrimi değiştirdim dedi. İşi kabul ettim. Fakat yola çıkmadan önce sizden akıl
    danışmayı da ihmal etmedim.
    Sherlock Holmes gülümsedi:
    —İşi kabul ettinizse mesele yok Bayan Hunter.
    —Kabul etmeyeyim mi?
    Holmes başını salladı:
    —Eğer teklif kız kardeşime yapılsaydı, kabul et demezdim.
    —Peki ama bu ne biçim iş Bay Holmes?.
    —Hiçbir şey bilmediğim için hiçbir şey söyleyemem.
    Gözlerini kızın gözlerine dikti:
    —Siz ne diyorsunuz?
    —Bana sorarsanız Bay Rucasth nâzik ve iyi bir insan. Fakat karısı galiba biraz çatlak. Rahat etmek için
    karısının her dediğini yapıyor ve bu suretle kadının tımarhaneye kaldırılmasına sebep olacak bir buhranı
    önlüyor. Acaba tahminim yanlış mı?
    —Yanlış olmayabilir… Mümkündür… Hatta çok da makul… Fakat ne olursa olsun, gideceğiniz ev, bir
    genç kız için pek hoş bir yer değil.
    —Ama para Bay Holmes!... Para!...
    —Evet, hakkınız var, para… Aylık yüksek, çok yüksek… bu midemi bulandırıyor!.. Senede kırk sterline
    öğretmen bulabilirler, böyle olduğu halde neden size yüz yirmi sterlin veriyorlar? Bu cömertliğin, çok
    önemli bir sebebi olsa gerektir.
    Kız şaşırmıştı, ne yapacağını kestiremiyordu:
    —Başıma geleni anlatınca yardımınıza muhtaç olduğumu anlayacağınıza emindim. Sizi arkamda
    hissedersem kuvvet bulurum.
    Holmes hiç düşünmeden konuştu:
    —Arkanızdan ayrılmayacağıma emin olabilirsiniz. Anlattıklarınız yepyeni bir şey ve hattâ olağanüstü…
    Beni çok sardı. Kendinizi sıkıda ve tehlikede hissedince haber verin:
    Bayan Hunter haykırdı:
    —Tehlikede mi hissedersem?
    Holmes serinkanlı:
    —Evet, dedi.
    Kız çarpıntıya yakalandı:
    —Bu işte tehlike mi görüyorsunuz?
    Holmes başını salladı:
    —Tarif edebilseydim tehlike kalmazdı. Gece veya gündüz, saat kaç olursa olsun bana telgraf çekiniz,
    hemen gelirim.
    —Teşekkür ederim.
    Kalktı. Çarpıntısı durmuş, korkusu geçmişti. Yüzü gülüyordu:
    —Bay Rucastle’ye kabul ettiğimi hemen yazacağım. Bu gece saçlarımı keseceğim, yarın Winchestre’ye
    gideceğim.
    Elimizi sıkıp gitti.
    Merdivenlerde azimli, hızlı adımlarının sesine kulak verirken:
    —Kendi kendini savunmasına bilen bir genç kız, dedim.
    Holmes çok ciddiydi:
    —Kendini savunmak zorunda kalacaktır. Birkaç gün içinde bizi çağırmazsa şaşarım!...
    Dostumun tahmini doğru çıktı. Esasen onun doğru çıktı. Esasen onun doğru çıkmayan tahmini yoktu ki…
    On beş gün geçti. Şimdi yatağımda hadiseyi hatırladığım gibi, geceleri yatınca “Kırmızı Gürgenler” i
    düşünüyordum. Acaba o genç kız ne biçim insanların eline düşmüştü?.
    Yüksek aylık, garip şartlar, hafif iş… Bütün bunlar normal değildi… O insanlar sahiden manyak
    mıydılar, yoksa bir entrika mı yaşıyordu, yoksa haydudun biri miydi?
    Dostuma gelince: Arada sırada, yarım saat kadar kaşlarını çatıp derin derin düşündüğünü görüyordum.
    Ne zaman Bayan Hunter’dan bahsetmek istesem elini kaldırıp sözümü kesiyordu:
    —Bilgi vermesi lazım Watson!... Bilgi olmaksızın bir şey yapamam. Tuğla toprağı olmadan tuğla
    yapılabilir mi?
    Ve kendi kendine mırıldanıyordu:
    —Kız kardeşim olsaydı oraya göndermezdim. Bir akşam geç vakit telgraf aldık.
    Ben yatmaya, Holmes de, çalışmaya hazırlanıyordu. Şimdi tecrübeleri yaparken onu daima yalnız
    bırakırdım. O gece yarısı imbiğe eğilir, ben odama gidip yatardım. Sabahleyin kalkar onu imbiğin başında
    bulurdum.
    Holmes telgrafı açtı, bir göz atıp bana verdi, sonra imbiğe doğru yürüyüp:
    Tarifede tren saatlerine bakınız, dedi.
    Telgrafı okudum:
    “Yarın öğle üzeri Winchester’de “Siyah Kuğu” otelinde bulununuz. Geliniz.
    Dayanamayacağım…
    Hunter.”
    Holmes başını kaldırıp sordu:
    —Benimle gelecek misiniz?
    —Tabii geleceğim.
    —Tren kaçta?
    —Dokuz buçukta bir tren var.
    —Kaçta varıyor?
    —On bir buçukta.
    —Peki. Aseton üstündeki denemelerimi bırakayım. Yarın tam formumuzda olmalıyız. Watson.
    •••
    Ertesi gün saat on birde eski İngiliz başkentine yaklaşıyorduk.
    Yol boyunca Holmes gazete okudu. Hampshire’i geçtikten sonra etrafı seyretmeye başladı.
    Çok güzel bir ilkbahar havasıydı. Açık mavi gökte, Batıdan Doğuya, pamuk yığınları halinde bulutlar
    kayıyordu. Hava yaşamak zevki veriyordu. Bu havada insana gayret geliyordu. Yeşermeye başlayan dallar
    arasında, her tarafta, çiftliklerin gri ve kırmızı damları görünmekteydi.
    Baker Street’e hapsedilmiş bir insanın açık havada duyacağı sevincin coşkun sesiyle:
    —Ne serin, ne güzel değil mi? diye bağırdım.
    Holmes boynunu büktü.
    —Birdenbire şaşırdım.
    —Neden Holmes?
    —Benim gibi bir insan her şeye meslek zaviyesinden baktı mı her şeyi meslek çerçevesi içinde görüyor.
    Siz, bu ovaya serpelenmiş evlere bakıyor: ‘aman ne güzel!..’ diyorsunuz.
    —Tabii. Sizce güzel değil mi?
    —Belki güzel… Fakat ben göremiyorum ki…
    Alay mı ediyordu. Ben de şaka ettim:
    —Miyop mu oldunuz Holmes?
    —Hayır Watson.
    —Öyleyse?...
    —Ben de bakıyor, görüyor ve sadece şunu düşünüyorum: Bu evler birbirlerinden çok uzak… Hepsi
    ıssız… Burada işlenen bir cinayetin, bir suçun faili ele geçmeyebilir…
    —Hey Allahım!... Şu küçücük güzelim evlerle suç ve cinayetin ne münasebeti var?
    Holmes dudaklarını kısıp cevap verdi:
    —Beni de korkutuyorsunuz.
    —Sebebi de basit. Şehirde, kanunun başaramadığını umumi efkârın baskısı başarır. Londra’nın en sefil
    mahallesinde işkence edilen bir çocuğun feryadı, bir sarhoşun saldırışı komşuları ayaklandırır; adalet
    cihazı da o kadar yakındır ki, bir ihbar üzerine hemen harekete geçer. Suç ile sanık iskemlesi arasında bir
    adımlık mesafe vardır. Bunu da herkes bilir.
    “Bir de şu birbirinden uzak evlere bakın. Hepsi ıssız bir arazi içinde… Oturanları da kanun nedir
    bilmeyen biçare insanlar…
    “Amansız gaddarlıkları, kurnazca yapılan kötülükleri düşünün…
    “Bizden yardım isteyen kız Winchester’de otursaydı, onu merak etmezdim. Fakat Winchester’le
    arasında sekiz kilometre kır var; beni bu korkutuyor. Şahsen tehlikede olmadığı da belli değil.
    İtiraz ettim:
    —Belli, şahsen tehlikede olamaz?
    —Nereden belli?
    —Bize Winchester’de randevu verdiğine göre demek sokağa çıkabiliyor.
    —Tamamıyla sizin fikrinizdeyim: Kız hür.
    —Öyleyse neden korkuyorsunuz. Korkunuzun sebebini izah edebilir misiniz?
    —Ayrı ayrı yedi şekilde izah edebilirim. Yedisi de bildiğimiz vak’alara uygun. Ama hangisi doğru?
    Bunu alacağımız yeni haberlerden sonra anlayacağım. Kilisenin kulesi göründü. Biraz sonra Bayan
    Hunter’le buluşacağız.
    “Kara Kuğu” oteli istasyonun yanındaki Haute sokağında meşhurdur. Genç kızı bulduk. Bir salon
    kiralamış, yemek hazırlatmış bizi bekliyordu. Bizi görünce:
    —Geldiğinize ne kadar sevindim tasavvur edemezsiniz diye haykırdı. Bu lütfunuzu unutmayacağım. Ne
    yapacağımı şaşırmıştım.
    Holmes acele etti:
    —Neler olup bittiğini hemen anlatın.
    —Saat üçte döneceğimi söylediğim için hemen anlatmalıyım. Bay Rucastle bu sabah şehre inmeme izin
    verdi ama, sebebini tabii bilmiyor.
    Holmes uzun bacaklarını ateşe karşı uzattı, koltuğa gömüldü:
    —Her şeyi sırasıyla anlattı, dedi.
    —Evvelâ şunu söyleyeyim, Bay ve Bayan Rucastle’den şimdiye kadar hiçbir kötü muamele görmedim.
    —Şu halde derdiniz ne?
    —Onları bir türlü anlayamıyorum, bunun için endişe ediyorum.
    —Anlamadığınız nedir?
    —Hareket tarzlarını anlayamıyorum…
    —Lütfen izah edin.
    —Geldiğim gün beni istasyondan arabasıyla Bay Rucastle aldı. Kırmızı Gürgenler’e götürdü. Yalan
    söylememişti. Çok güzel bir yerde; ama ev pek güzel değil. Rutubet lekesi içinde dört köşe taş bir bina.
    Evin üç tarafı tarla ve koru, bir tarafı da Southampton şosesine inen hafif bir meyilli hoş bir saha… Şose
    kapının yüz metre aşağısından geçiyor. Bu saha eve ait, fakat korular Lord Southerton’un. Tam sokak
    kapısının karşısında Kırmızı Gürgen korusu var, ev ismini bu korudan almış.
    “Yeni patronum ilk günkü kadar nazikti. Karısıyla çocuğuna beni öğleden sonra tanıttı.
    —Nasıl bir kadın?
    —Size kadın hakkındaki tahminimi söylemiştim.
    —Deli mi?
    —Hayır Bay Holmes tahminim tamamıyla yanlışmış. Bayan Rucastle deli değil. Sessiz, donuk yüzlü,
    kocasından çok daha genç bir kadın.
    —Kaç yaşında?
    —En fazla otuz.
    —Bay Rucastle?
    —O kırk beş yaşında var. Bay Rucastle ilk karısı öldükten sonra, yedi sene evvel tekrar evlenmiş. İlk
    karısından bir kızı olmuş, Philadelphia’daymış.
    —Bunun sebebini sormadınız mı?
    —Sormadım ama, Bay Rucastle usulca söyledi: Üvey annesiyle geçinemediği için Philadelphia’ya
    gidip yerleşmiş.
    —O kız kaç yaşındaymış?
    —Yirmi yaşında… Ama hak verdim. Yirmi yaşında bir kızın otuz yaşında bir üvey anayla geçinmesi
    zordur.
    Holmes bir noktada ısrar etti.
    —Demek Bayan Rucaltle’ın aklı başında.
    —Evet, ama pek akıllı diyemeyeceğim. Zekâsı da yüzü kadar donuk… Bende ne sempati uyandırdı ne
    de antipati. Sıfır bir kadın görünüşte kocasıyla oğlunu çok seviyor. Açık mavi gözleriyle onlara bakıyor,
    leb demeden leblebi istediklerini anlıyor ve daha onlar istemeden, isteyeceklerini veriyor.
    —Ya kocası?
    —O farfara ve gürültücü, ama anlaşmış Mesut görünüyorlar… Gelgelelim kadının gizli bir derdi var
    sanıyorum. Bazen dalıyor, o zaman gözlerinde bir elem ifadesi görüyorum. Kaç kere ağlarken yakaladım.
    Evvelâ oğluna üzülüyor diye düşündüm.
    —Çocuk hasta mı?
    —Hayır, dünyanın en şımarık, en ahlaksız kişisi. Yaşına göre ufak kalmış, boyuna göre de koca kafa…
    Vaktini vahşet buhranlarına yakalanmakla ve surat etmekle geçiriyor.
    —Vahşet buhranından kastiniz?
    —Gücü yettiği bir kişiye işkence etmek. İşte zevki bu. Fare, kuş, böcek yakalamakta usta. Bu çocuktan
    fazla bahsetmeyeyim Bay Holmes, çünkü hadiseyle pek ilgili değil.
    Holmes kabul etmedi:
    —Size göre ehemmiyetsiz de olsa, bana her şeyi ayrıntılarıyla anlatınız.
    —Önemli hiçbir şeyi unutmamaya gayret edeceğim. Evde ilk gözüme batan ve hiç hoşuma gitmeyen
    hizmetçi ile uşak oldu. Hal ve tavırlarını beğenmedim. Bunlar karı koca. Adamın ismi Taller. Kaba ve
    terbiyesiz. Favorili, kır saçlı. Leş gibi içki kokuyor. İki sefer körkütük sarhoş gördüm.
    —Bay Rucastle görmüyor mu?
    —Görmezlikten geliyor.
    —Ya karısı?
    —Karısı uzun boylu, şişman, iri yarı bir cadı!... O da Bayan Rucastle gibi az konuşuyor ama, ondan çok
    daha sevimsiz. Acayip bir karı koca. Ben vaktimi çocuğun odasıyla kendi odamda geçiriyorum.
    Odalarımız yan yana.
    —Diliniz kurudu Bayan Hunter.
    —Evet, bir yudum su içeyim.
    Hemen kalkıp su verdim. Bir yudum içip devam etti:
    —İlk iki günüm sakin ve rahat geçti. Üçüncü günün sabahı, Bayan Rucastle kahvaltıdan sonra indi,
    kocasının kulağına bir şeyler fısıldadı.
    Bay Rucastle:
    “Ha!.. Evet!.. dedi.
    Sonra bana döndü:
    “Bayan Hunter, saçlarınızı kestirmeye kadar kaprislerimize saygı gösterdiğinizden dolayı size
    minnettarız. Sizi temin ederim bu fedakarlık güzelliğinize hiç zarar getirmedi. Şimdi bakalım açık mavi
    elbise size yakışacak mı? Odanızda, yatağınız üstünde duruyor. Gidip giyerseniz size bir kere daha
    minnettar kalırız.
    “Odama gittim. Elbiseyi yatağımın üstünde buldum. Güzel bir maviydi, kumaşı da güzeldi, fakat
    giyilmişti… Ancak, üzerime dikilmiş olsaydı bu kadar tamam gelirdi.
    “Aşağı indim. Odaya girdim. Karı-koca beni mavi elbiseyle görünce sevinçten âdeta çıldırdılar.
    “Bulunduğumuz salon evin cephesi boyunca uzanan büyük bir salondu. Üç camlı kapısı vardır.
    “Orta kapının önüne, arkası kapıya dönük bir koltuk konmuştu. Bay Rucastle o koltuğu gösterip:
    “Oturunuz!” dedi.
    “Oturdum. Bay Rucastle salonda dolaşarak tuhaf hikâyeler anlatmaya başladı. Ömrümde bu kadar
    gülünecek hikâyeler dinlememiştim. Ne derece komik olduğunu bilemezsiniz. Gülmekten sahiden
    katılacaktım.
    “Mizah ve nükteden pek anlamayan Bayan Rucastle bir iki kere gülümsedi. Ellerini karnı üzerine
    kavuşturmuş, mahzun bir bakış vardı.
    “Bir saat kadar sonra Bay Rucastle birdenbire işe başlamanın vakti geldiğini, elbisemi değiştirip küçük
    Edonard’ın yanına gitmemi söyledi.
    “İki gün sonra aynı şey tekrarlandı. Mavi esvabı giydim, camlı kapının önüne oturdum ve patronun, çok
    güzel anlattığı tuhaf hikâyeleri dinleyip gülmekten katıldım.
    “Sonra elime sarı ciltli bir kitap verdi, ışık gözüme gelmesin diye koltuğumu çevirdi, hızlı sesle
    okumamı istedi.
    “Bir bahsin yarısından başlayarak okudum. On dakika sonra, bir cümleyi bitirmeme vakit bırakmadan
    elbise değiştirmemi emretti.
    Genç kız sustu. Bir müddet sustuk. Holmes neden sonra:
    Merak içindesiniz değil mi? dedi.
    Meraktan öleceğim Bay Holmes. Bu işin iç yüzü nedir?. Dikkat ettim, arkam dönük oturduğumdan,
    arkamda neler olup bittiğini göremiyordum, o da başımı arkaya çevirmeyeyim diye gözlerini üstümden
    ayırmıyordu. Bunu hissediyordum.
    “Göremeyecek miydim arkamda olup bitenleri?
    Derken aklıma bir çare geldi. El aynam kırılmıştı. Bir parçasını mendilime sardım. İlk fırsatta,
    kahkahayla güldüğüm bir sırada, mendilimi gözlerime götürdüm ve gizlice baktım.
    —Ne gördünüz?
    —Hiçbir şey görmedim… Olan bir şey yoktu… Daha doğrusu ilk bakışta bana hiçbir şey olmuyor gibi
    geldi. Ama ikinci göz atışta gördüm. Southampton yolunda kısa boylu, sakallı, gri elbiseli biri durmuş,
    bana bakıyordu. Bizim tarlanın parmaklığına dayanmış büyük bir dikkatle bizim eve bakıyordu.
    “Mendili gözlerimden çektim. Bayan Rucastle’ye baktım. O da içimi okumak istiyormuş gibi bana
    bakıyordu. Bir şey söylemedi. Fakat elimde ayna olduğunu ve arkamı gördüğünü anladığına eminim.
    “Hemen yerinden fırladı:
    “Jephro!... dedi. Yolda bir küstah adam var, Bayan Hunter’e bakıyor!..
    “Bay Rucastle sordu:
    “Bir ahbabınız olmasın Bayan Hunter?
    “Olamaz, dedim, burada kimseyi tanımıyorum.
    “Şu dünyada ne küstah insanlar var!.. Arkanıza dönünüz Bayan Hunter, işaret ediniz de gitsin.
    “Görmezlikten gelsek daha iyi olmaz mı?
    “Olmaz. Boyuna burada dolaşıyor, dönünüz ve böyle işaret ediniz.
    “Dediği gibi yaptım, bu sırada Bay Rucastle perdeyi indirdi.
    Holmes sordu:
    —Bir hafta evvel. O günden sonra bir daha o koltuğa oturmadım. Bir daha mavi elbiseyi giymedim. Bir
    daha yolda kimseyi görmedim.
    Holmes coştu.
    —Devam ediniz Bayan, hikâyeniz çok meraklı olmaya başladı.
    —Kırmızı Gürgenlere ilk geldiğim gün Bay Rucastle beni mutfak kapısına bitişik bir binaya götürdü.
    Yaklaştığımız sırada bir zincir şakırtısı ve büyük bir hayvanın kımıldandığını duydum.
    “Bay Rucastle iki tahtanın aralığını işaret etti:
    “Bakınız!... Harikulâde değil mi?
    “Baktım, karanlıkta bir cisim ve pırıl pırıl iki göz gördüm. İki adım gerileyince patronum gülerek:
    “Korkmayın, dedi. Köpeğim Carlo… Köpeğim diyorum, çünkü uşağım ihtiyar Toller’den başka kimse
    yanına yaklaşamaz. Günde bir öğün yemek veririz o da doyasıya değil. Bunun için hep tetiktedir.
    “Toller geceleri çözer. Dişlerini geçireceği serseriye Allah acısın!. Rica ederim, geceleri evden dışarı
    adım atmayın. Hayatınız tehlikeye girer.
    “Bu ihtar boşuna değildi. İki gece sonra, saat ikiye doğru odanın penceresinden dışarı baktım. Mehtap
    harikulâde düzeldi, evin karşı tarafındaki yol gümüş gibi ışıldıyordu. Ortalık gündüz gibi aydınlıktı.
    Manzaranın sessizliğine koyuldum, fakat kırmızı gürgenler altında bir şeyin kımıldadığını fark ettim… Ay
    ışığına çıktığı zaman ne olduğunu anladım: Koca kemikleri dışarı fırlak, ağzı siyah, dişleri meydanda,
    kızılımtrak tüylü, dana kadar büyük bir dev köpekti.
    “Azametli bir edayla yolun öbür tarafına geçip kayboldu. Bu korkunç nöbetçi damarlarımdaki kanı
    dondurdu. Hiçbir haydut beni bu derece korkutamazdı.
    “Şimdi çok enteresan bir noktaya geldik. Söylediğim gibi Londra’da saçlarımı kestirmiş, fakat atmamış
    sandığımın dibine koymuştum.
    “Bir gece çocuk uyurken, vakit geçirmek için odasının eşyalarını gözden geçirip, neyi nereye
    yerleştireceğimi düşünmeye başladım.
    “Eski bir konsol vardı. Üstteki iki çekmecesi açık, alttaki çekmece kilitliydi. İki çekmeceye
    çamaşırlarımı yerleştirdim, yetmedi, üçüncü çekmecenin kilitli olması canımı sıktı.
    “Birdenbire akıl ettim. Belki de tesadüfen kilitli kalmıştır dedim ve kendi anahtarımı tecrübe ettim.
    Çekmecenin kilidi açıldı. Çektim.
    “Çekmecede ne vardı bilir misiniz? Sandığımın dibine sakladığım kesik saçlarım!.
    “Saçları alıp baktım. Benim saçlarım kadar yumuşak ve benim, saçlarımın rengindeydi, fakat bunlar
    benim, saçlarım olamazdı. Benim saçlarım sandığın dibindeydi.
    “Ellerim titreyerek sandığı açtım, saçlarımı çıkardım. Konsolda bulduğum saçların yanına koydum:
    Birbirlerinin aynıydı.
    “Çok garip değil mi?
    “Düşündüm, zihnimi yordum, kafamı patlattım, işin içinden çıkamadım.
    “Kendime ait olmayan saçları yine konsolun gözüne koydum ve bundan Rucastle’e hiç bahsetmedim.
    Kilitli bir çekmeyi açtığım için kabahatliydim.
    “Fark etmişsinizdir Bay Holmes, ben çok dikkatli bir kızım. Evin için avucumun içi gibi öğrendim ve
    ezberledim. Binanın bir kanadı boştu, kimse oturmuyordu. Tollerin dairesine giden kapının karşısındaki
    kapı, o kanada açılan kapıydı ama hep kapalı duruyordu.
    “Bir gün Bay Rucastle’in o kapıdan çıktığınızı gördüm. Elinde anahtarlar vardı ve yüzü her zamanki
    gibi gülmüyordu.
    “Yanakları kıpkırmızıydı, kaşları hiddetten diken diken olmuştu, şakak damarları atıyordu.
    “Kapıyı kilitledi ve beni görmezlikten gelip, tek kelime söylemeden yanımdan geçip gitti.
    “Beni de merak sardı. Çocuğu bahçeye çıkardığım zaman o tarafa gidip pencerelere baktım. Sırayla
    dört pencere vardı. Üçünün camları tozlu ve pisti, dördüncünün panjurları sıkı sıkı kapalıydı. Binanın bu
    kanadında kimsenin oturmadığı anlaşılıyordu.
    “Oralarda dolaşırken Bay Rucastle yanıma geldi. Her zamanki gibi neşeliydi, yüzü gülüyordu.
    “Genç Bayan, dedi, biraz evvel sizi görmemiş gibi, hiçbir şey söylemeden yanınızdan geçtiğim için
    sakın beni kabalıkla itham etmeyin… Zihnim işlerimle o kadar meşgul ki…
    “Estağfurullah, dedim.
    “Ve kendimi tutamayıp ilâve ettim:
    “Evin bu kanadı boş galiba? Odalardan birinin panjurları da kapalı…
    “Fotoğraf meraklısıyım. Panjurları kapalı oda, filmleri yıkadığım karanlık odadır...
    “Sustu, yüzüme baktı:
    “Bu ne dikkat! Maşallah gözünüzden hiçbir şey kaçmıyor!... Bu derece dikkatli olduğunuzu
    sanmıyordum.
    “Şaka eder gibi konuşuyordu ama, gözlerime dikilen gözlerinde şaka ifadesi yoktu; şüphe can sıkıntısı
    gördüm, neşeden eser yoktu!
    “O odalarda görmemem, bilmemem lazım gelen bir şey bulunduğunu anlayınca merakım büsbütün arttı.
    “Bu hissime merak demekte doğru değildir. Meraktan ziyada bir vazife hissiydi bu. Oraya girersem,
    iyilik edeceğim gibi geliyordu bana.
    “Kadınların önsezileri kuvvetlidir derler… Evin o kanadına girmek için fırsat gözlemeye başladım.
    “Nihayet fırsat dün çıktı. Şunu da söyleyeyim: O boş odalara girip, çıkan yalnız Bay Rucastle değildi.
    Toller’le karısı da evin boş kısmında dolaşıyorlardı.
    “Bir gün Toller’in büyük siyah bir torbasıyla o odaların bulunduğu kapıdan girdiğini görmüştüm. Son
    günlerde çok içiyordu, dün gece de çok sarhoştu. Yukarı, çıkarken muhtarı kapının üstünde buldum.
    Unuttuğu muhakkaktı.
    “Bay ve Bayan Rucastle çocukla beraber aşağıdaydılar. Bu mükemmel bir fırsattı. Yavaşça anahtarı
    çevirdim, kapıyı açtım, usulca girdim.
    “Karşıma halısız bir koridor çıktı. Dümdüz uzanıyor, sonra sağa kıvrılıyordu. Orada yan yana üç kapı
    vardı. İlk ve üçüncü kapı açıldı, bu iki oda boş, pis ve kasvetliydi. Biri iki, biri tek pencereliydi. Camlar
    o derece kirliydi ki, ışık güç giriyordu.
    “Orta kapı kapalıydı. Bir koldemiri vurulmuştu, öbür ucunda kalın bir ip vardı. Kapı da kilitliydi… Bu
    demirli ve kilitli kapı, panjurları kapalı duran odanın kapısıydı. Kapının altında hafif bir ışık sızıyordu,
    oda karanlık değildi.
    “Koridorda, kapının önünde durmuş, o odanın sakladığı esrarın ne olabileceğini düşünürken bir ayak
    sesi duydum, kapının altında sızan ışıkta bir gölge ilerleyip geriliyordu.
    “Ansızın korktum Bay Holmes. Öyle korktum ki, sahiden ödüm patlayacaktı… Gerilen asabım nihayet
    koptu: Döndüm ve koştum… Sanki eteğime korkunç biri yapışacakmış gibi koştum. Koridoru geçtim,
    kapıdan adımımı dışarı attım, Bay Rucastle’ın kolları arasına düştüm.
    “Patronum gülümseyerek;
    “Vay! Siz misiniz?... dedi. Kapıyı açık görünce sizin girdiğinizi tahmin etmiştim.
    “Soluk soluğa tekrarladım:
    “Korkuyorum! Korkuyorum,
    “Sevgili genç Bayan!... Benim sevgili genç misin!...
    “Ne derece tatlı ve müşfik konuştuğunu tasavvur edemezsiniz.
    “Söyleyiniz bakayım sevgili genç Bayan, sizi bu kadar korkutan nedir?
    “Sesi lüzumundan fazla tatlıydı. Her zamandan daha şefkatliydi. Hemen kendimi topladım:
    “Budala gibi evin boş kısmına girdim, diye haykırdım. O kadar karanlık ve sessiz ki, korktum. Oradaki
    sessizlik çok korkunç!
    “Ruhuma nüfuz etmeye çalışarak sordu:
    “Yalnız sessizlikten mi korktunuz?
    “Daha neden korkacaktım? Korkacak başka bir şey mi var?
    “O kapıyı neden kilitli tutuyorum?
    “Bilmem.
    “İşi olmayanlar giremesinler diye.
    “Gayet sevimli gülümsemekte devam ediyordu.
    “Eğer bilseydim…
    “Artık biliyorsunuz. Bir daha o kapıdan adım atarsanız…
    “Tam bu sırada tebessümünün yerini korkunç bir ihtilaç tuttu, suratı ekşidi, kaşları çatındı, beni bir
    cehennem zebanisi gibi tepemden tırnağıma süzdü:
    “...sizi köpeğin ağzına atarım!
    “Aklım başımdan gitmişti, ne yaptığımı pek bilmiyorum, galiba odama koştum. Hiçbir şey
    hatırlayamıyordum.
    “Yattım, ama yattığım yerde zangır zangır titriyordum…
    “O zaman aklıma siz geldiniz. Bay Holmes birine akıl danışmam gerekti. Artık her şeyden, evden,
    patrondan, karısından, uşak ve hizmetçilerden, hatta çocuktan bile korkuyorum. Benim gözümde
    korkunçtular. Sizi eve sokabilseydim içim rahatlayacaktı.
    “Ben kaçabilirdim, fakat korktuğum kadar da merek ediyordum. Çabuk karar verdim. Size telgraf
    çekecektim.
    “Mantomu, şakamı giydim, evden altı yedi yüz metre kadar ötedeki postaneye gittim, telgrafı çektim,
    eve içim biraz daha rahat döndüm.
    “Dönerken tüylerim ürperdi: Ya köpek çözülmüşse? Hatırladım: Toller sızmış olacaktı, köpeğe de ondan
    başka hiç kimse yaklaşamazdı.
    “İçeri girdin, odama çıktım. Bugün sizi göreceğim sevinciyle uyku tutmadı.
    “Bu sabah Winchester’e gitmek için izin istedim. İtirazsız verdiler, yalnız saat üçte evde olmam lazım.
    Karı-koca misafirliğe gidecekler, gece gelmeyeceklermiş. Çocuğu yalnız bırakamam.
    Kız derin bir nefes alıp:
    —İşte bütün macerayı anlattım, dedi. Bunların manasını lütfen söyler misiniz?... Fakat her şeyden önce
    benim ne yapacağımı söyleyin. Ben şimdi ne yapayım?
    Holmes’le beraber anlattıklarını merak ve dikkatle dinlemiştik.
    Dostum kalktı, kaşları çatık, elleri cebinde bir müddet odada dolaştı, sonra sordu:
    —Toller hâlâ sarhoş mu?
    —Evet.
    —Nereden biliyorsunuz?
    —Karısının Bayan Rucastle’e şikâyet ettiğini duydum.
    —Ne diyordu?
    —Herif bu akşam ayılamayacak, diyordu.
    —Rucastle’ler bu gece evde değiller mi?
    —Değiller.
    —Evde kapısı kilitli bir bodrum yok mu?
    —Var. Şarap bodrumu var.
    —Bayan Hunter bu işte çok hassas ve çok cesur davranmışsınız…. Bir şeye daha teşebbüs edebilir
    miyiz?
    —Neye?
    —Eğer sizi müstesna bir yaradılış telâkki etmeseydim, böyle bir teşebbüse girişmezdim.
    —Sizi hayal kırıklığına uğratmamaya çalışıyorum… İstediğiniz nedir?
    —Saat yediye doğru. Krımızı Gürgenlere geleceğiz… Rucastle’ler yok, Toller sızmış… Ortalığı
    velveleye verecek bir Tollerin karısı kalıyor…
    —Doğru.
    —Onu bodruma yollayıp üstünden kapıyı kilitleyebilirseniz işimiz kolaylaşır.
    Bayan Hunter tereddütsüz:
    —Kolay, dedi, yaparım.
    —Bravo!... İşin içyüzünü öğreniriz. Şimdilik kuvvetli bir ihtimal var. Siz Kırmızı Gürgenlerde birinin
    yerini tutmaktasınız. Yerini tuttuğunuz kimse de mahpus…
    —Sahi makul Ama karanlık odada hapsedilen kim?
    —Amerika’da olduğunu söylediğiniz Rucastle’in kızı Alice.
    —Bu akla yakın değil.
    —Aksine çok yakın. Suçlarınızın rengine kadar Alice’e benzediğiniz için sizi tuttular. Alice’in saçları
    kesik olduğu için sizin de saçlarınızı kestirdiler… Tesadüfen onun saçlarını konsolun kilitli gözünde
    buldunuz.
    —Peki ama mavi elbise?
    —Yolda evi gözleyen adam onun dostu, belki de nişanlısıdır. Alice’in mavi elbisesini giydiğiniz, ona
    benzediğiniz ve kahkahayla güldüğünüz için, sonra da elinizle kendisine “git” işareti verdiğinizden
    Alice’in mesut olduğunu, kendisinin müdahalesine ihtiyaç kalmadığını sandı… Köpek de geceleri,
    Alice’e hiç kimse yaklaşamasın diye çözülüyor.
    Bayan Hunter’in aklı yattı.
    —Evet, olabilir.
    —Bu işte en mühim nokta çocuğun durumudur.
    Bu sefer ben söze karıştım:
    Ne alakası var?
    —Azizim Watson, doktorsunuz, bu bakımdan ana babayı inceleyip çocuğun nelere meyledeceğini
    anlamaya çalışırsınız. Bunun aksi caiz değil midir? Ben çok kere çocuğu inceleyip ana-baba hakkında
    fikir edindim.
    “Çocuğun gaddarlıktan zevk alması, eline geçirdiği hayvanları öldürmekle hoş vakit geçirmesi, belki de
    ona güler yüzlü babasından veya anasından geçmiştir. Herhalde zavallı kızın, ana-baba elinden neler
    çektiğini anlatmaya yeterlidir.
    Bayan Hunter haykırdı:
    —Haklısınız var Bay Holmes! Bay Rucastle çok kurnaz ve çok sinsi bir adam. Aklıma daha birçok şey
    geldi. Meselenin bam teline bastınız. Vakit kaybetmeden o biçare kızın imdadına koşalım.
    —Ama çok ihtiyatlı davranmalıyız. Saat yediden önce hiç bir şey yapamayız. Patronun kurnaz ve sinsi
    olduğunu siz de söylüyorsunuz. Saat yedide gelir, işi kökünden hallederiz.
    •••
    Sözümüzde durduk. Arabamızı civardaki bir lokantanın önünde bırakıp Kırmızı Gürgenlere girdik.
    Ağaçların kırmızı yapraklar, batan güneşin kızıl ışığında bakır gibi parlıyordu. Eğer Bayan Hunter
    güleryüzüyle bizi kapıda beklememiş olsaydı bile kırmızı yapraklı ağaçların sayesinde evi bulmanız kolay
    olacaktı.
    Sherlock Holmes sordu:
    —Dediğimi yapabildiniz mi?
    Aşağıda boğuk bir sesle duyuluyordu:
    —Bayan Toller’in bodrumda şarkı söylediği duyuyorsunuz, dedi. Kocasına gelince, mutfakta horluyor.
    İşte anahtarları. Bunlardan birer tane de Bay Rucastle’de vardır.
    Holmes’in yüzü güldü:
    —Mükemmel dedi. Şimdi bizi o karanlık odaya götürün de işi kökünden halledelim.
    Merdiveni çıktık, yasak kapıyı açıp girdik, koridoru geçtik, kol demiri vurulmuş. Bayan Hunter’in tarif
    ettiği kapının önüne geldik.
    Holmes ipi kesip kol demirini çıkardı. Sonra bütün anahtarları denedi, hiçbiri uymadı.
    İçeride ses seda duyulmuyordu. Holmes’in kaşları çatındı.
    —Geç kaldık galiba!... Bayan Hunter, siz odaya girmeyin.
    Sonra bana döndü:
    —Watson omzunuzla yardım edin, iki kişi birden omuzlarsak kapıyı açabiliriz.
    Kapı eskiydi, zora dayanamadı, açıldı. Odaya girdik.
    Boştu.
    Bir ot minder, bir küçük masa bir bez torbadan başka bir şeyler yoktu.
    Tepe camı açılmış, odada hapsedilen kız gitmişti.
    Holmes başını salladı:
    —Fena!... Müşfik baba Bayan Hunter’in maksadını sezmiş, kızı alıp başka bir yere götürmüş.
    —Nereden çıkarmış?
    —Pencereden şimdi anlarız.
    Kedi gibi dama tırmandı:
    —Tamam. Merdiven duruyor. Aşağıdan merdiven dayamışlar.
    Bayan Hunter şaşaladı:
    —Nasıl olur? Rucastle’ler gittikleri zaman merdiven yoktu.
    —Demek geri dönmüş… Kurnaz ve sinsi bir adam olduğu anlaşılıyor… Dinleyin…
    —Merdivende ayak sesi vardı:
    —Galiba geliyor… Watson, tabancanız hazır olsun.
    Daha sözünü bitirmeden kapıda şişman güçlü kuvvetli, elinde kalın bir baston tutan bir adam göründü.
    Bayan Hunter korkudan sarardı, Holmes adamın üstüne yürüdü:
    —Haydut, kızınız nerede?
    Şişman adam etrafına baktı, tepe camını gösterdi:
    —Bunu ben size sorayım dedi. Sizi gidi hırsızlar sizi!... Ama yakalandınız!... Sizin icabınıza bakarım!...
    Döndü ve koşarak merdiveni indi. Bayan Hunter inledi:
    —Köpeği getirmeye gitti.
    —Tabancam var, dedim.
    Sherlock Holmes:
    —Sokak kapısını kapayalım, dedi.
    Merdiven indik. Antreye girdiğimiz zaman bir köpek havlaması, sonra can çekişen bir insan inilti ve
    hırıltısı duyduk.
    Bu sırada yan kapıdan yüzü kıpkırmızı, yaşlı bir adan çıktı. Sendeleyerek yürüyordu:
    —Aman Allah!... diye haykırdı. Biri köpeği çözdü. Köpek iki gündür aç… Adamın imdadına koşun!...
    Holmes’le beraber dışarı fırladık. Evin arka tarafına gittik. Toller peşimizden geliyordu.
    Köpek dişlerini, yerde yatmış debelenen Rucastle’ın gırtlağına geçirmişti.
    Tabancamı çekip hayvanı beyninden vurdum. Köpek düştü. Efendisinin tombul gerdanı hâlâ düşleri
    arasındaydı.
    Rucastle’ı köpeğin ağzından güç kurtardık. Ölmemişti ama ağır yaralı ve bitkindi. Eve götürdük.
    Salondaki divana yatırdık. Ayılan Tolles’i karısını çıkarsın diye bodruma gönderdik. Biz yaralıyı
    tedaviye uğraşıyorduk.
    Kapı açıldı, içeriye iri yarı, korkunç bir kadın girdi. Bayan Hunter:
    —Bayan Toler! dedi.
    —Benim Bayan. Bay Rucastle yukarı çıkmadan önce bodrumun kapısını açtı. Ah Bayan, yazık ki, bana
    maksadınızı önceden söylemediniz. Söyleseydiniz boş yere vakit kaybettiğinizi size anlatırdım.
    Holmes kadına baktı:
    —Galiba Bayan Toller bu işin içyüzünü herkesten iyi biliyor, dedi.
    —Evet, biliyorum. Bildiklerimi de söyleyeceğim.
    —Öyleyse oturun da anlatın. Çünkü henüz kavrayamadığım bir iki nokta var.
    —Anlatayım. Bodrumdan çıkabilseydim daha evvel anlatırdım. Eğer işe polis ve adliye karışacak
    olursa, ben sizden yana çıkacağım. Bayan Alice’in dostuyum.
    “Bayan Alice evinde hiç rahat etmedi. Ömründe rahat yüzü görmedi. Hele babası yeniden evlendikten
    sonra rahatı büsbütün kaçtı. Of demeye hakkı yoktu.
    “Bir gün arkadaşlarının evinde Bay Powler’i tanıyınca işler bütün bütün çatallaştı. Bayan Alice’in
    annesinden miras kalan parası vardır, fakat o kadar sessiz ve sabırlıdır ki, hakkını istemedi. Paralarını
    babası istediği gibi idare ediyordu.
    “Bay Rucastle’ın kızından korkusu ve endişesi yoktu, kızının ömrünün sonuna kadar hakkını
    aramayacağına emindi. Fakat evlenirse kocası pek tabii olarak karısının hakkını arayacak, Bay Rucastle
    parasız kalacaktı.
    “Kızıma bütün servetini kendisine hibe ettiğine dair bir senet imzalatmak istedi. Bayan Alice
    imzalamadı… Kızını bu yüzden öyle hırpaladı, öyle horladı ki, kız bir buçuk ay hasta yattı.
    “Ayağa kalktığı zaman bir deri bir kemik kalmıştı. Saçlarını kesmişlerdi. Fakat Bay Fowler Bayan
    Alice’e yine âşıktı, ona yine sadık kaldı.
    Holmes sözü kesti:
    —Meseleyi aydınlattınız, artık iş anlaşıldı. Üst yanını ben anlatabilirim. Bunun üzerine Rucastle kızını
    bir odaya hapsetti.
    —Evet efendim.
    —Bay Fowler’i atlatmak için de Londra’dan Bayan Hunter’i getirdi.
    —Evet efendim.
    —Fakat Bay Fowler Bayan Alice’i o kadar çok seviyordu ki, evinin önünden ayrılamıyordu. Nihayet
    sizi buldu ve sizi, her ne şekilde ise, kendine bağladı. Menfaatinizin kendi menfaatlerine bağlı olduğunu
    size inandırdı.
    —Bay Fowler çok kibar, çok cömert bir insandır.
    —Kocanızın ayık kalmamasını ve fırsat çıkınca bir merdivenin hazır bulunmasını sağladı. Karı koca
    gidince de fırsat çıkmış oldu değil mi?
    —Evet, efendim.
    —Teşekkür ederiz. Bayan Toller. İşte doktorla Bay Rucastle de geliyor.
    Holmes bana döndü:
    —Watson, Bayan Hunter’i Winchester’e götürsek iyi olur.
    İşte, kapısı önünde Kırmızı Gürgenler bulunan uğursuz evin esrarı bu suretle aydınlandı.
    Bay Rucastle ölmedi ama, kendini de tamamıyla toparlayamadı. Tollerler yine yanında oturuyorlar. Ne
    olsa eski adamları, geçmişini bildikleri için onları yanından ayırmadı.
    Bay Fowler’le Alice evlendi. Fowler Maurice adasında bir memuriyete tayin edildi.
    Bayan Violette Hunter’e gelince; dostum Holmes bu bakımdan beni hayal kırıklığına uğrattı. Bayan
    Hunter’le hiç ilgilenmedi. Dava kalmayınca kızı başından savdı.
    Violette Hunter Walsall da özel bir okul açtı, muvaffak da oldu.
  • Duyarlılığım mı aklıma göre fazla coşkun, yoksa aklım mı duyarlılığıma göre, diye sordum kendime hep. Öteden beri ya birinde ağır kaldım ya öbüründe ya da ikisinde birden, daha da olmazsa üçüncü bir şey bunların gerisine düşmüştür.
  • 96 syf.
    ·2 günde·Beğendi·9/10
    Stefan Zweig, biyografi, monografi, şiir, tercüme, tiyatro, liberto ve roman gibi eserlerinin yanında yazdığı kısa öyküleriyle dünyada ve ülkemizde en çok okunan yazarlardan biri olmaya devam ediyor. Yaşamı boyunca çok seyahat etmiş olan Zweig, değişik kültür havzalarından topladığı bilgileri, kişilikleri, karakterleri öykülerinde derinlemesine işliyor. Psikolojiye duyduğu derin ilgisinin de etkisiyle oluşturduğu karakterlerin iç dünyasına derinlemesine girebiliyor. O kadar ki Eski Ahit ve Bhagavad Gita gibi kutsal kitaplardan esinlenerek ilginç efsaneleri kendi parlak ve edebi üslubuyla yeniden ürettiğine şahit oluyoruz.
    • • •
    Nitekim Zweig’in edebi kişiliğinin tüm izlerini, “Efsaneler” adlı eserinde yer alan dört öykünün kahramanlarının hikâyelerinde de görmek mümkün. Bu dört hikâyede yazar, oluşturduğu karakterler üzerinden insanın Tanrıyla olan ilişkisini, kimlik arayışını, hayatı anlama ve anlamlandırma konusunda yaşadığı iç çatışmaları, iyi ve kötünün birbiriyle olan savaşını gözler önüne seriyor. Özellikle de din, ahlâk, vicdan, adalet, suç, savaş, barış, özgürlük ve varoluş gibi birçok konuyu sorgulamamızı sağlıyor.
    • • •
    Yazar, “Rahel Tanrıyla Hesaplaşıyor” öyküsünde, Yakup peygamberin eşi Rahel örneğinden hareketle insanın Tanrı karşısındaki acziyetini ve onun gazabından kurtulabilmek için içten yakarışını anlatıyor. Özellikle Rahel’in “Tanrım, sabretmek ne kadar zor kulların için” şeklinde başlayan seslenişini ve sonrasında da bir şehrin Tanrının gazabından nasıl kurtulduğunu görüyoruz.
    • • •
    “Üçüncü Günün Hikâyesi”nde, Nuh tufanında karadan haber getirsin diye gemiden yollanan üçüncü güvercinin hikâyesi anlatılıyor. Keşif için gönderilen iki güvercin gemiye tekrar döndüğü halde üçüncüsü dönmüyor. Yazar, bu hikâyesiyle adeta “dünün dünyasından” günümüze sesleniyor ve “Günümüzde güvercin hâlâ bulamadı dinlenecek bir yer, insanlık bulamadı barışı” ifadeleriyle içinde yaşadığımız dünyada yüzyıl da geçse çok da bir şeyin değişmediğini ifade ediyor bize.
    • • •
    En çok etkilendiğim hikâye ise, “Ölümsüz Kardeşin Gözleri” hikâyesi oldu. Hikâye kılıcını kralın hizmetine adayan Virata’nın yanlışlıkla kardeşini öldürmesiyle başlıyor. Virata bu olay sonrasında askerliği bırakıyor ve yargıç olarak görev alıyor. Yargıç olarak görev yaptığı dönemde bir suçlunun sözleri üzerine suçu, suçluyu, adaleti, özgürlüğü, iyiyi, kötüyü, günahı, vicdanı ve yaşamı tüm boyutlarıyla sorguluyor. Yazar, Virata’nın hikâyesinde olduğu gibi bir insanın tüm görevlerini ve toplumsal rollerini bırakarak bir ormanın içerisinde yaşamını sürdürse bile “Bir şey yapmadığını sananın da aslında bir şey yaptığını, herkesten bağımsız, yalnız yaşadığını sananın da aslında tüm insanların kaderine bağlı, onların içinde yaşadığını” bizlere hatırlatıyor. Virata’nın hikâyesini okurken kendini bir aynada seyrediyor gibi hissediyor insan ve yaşamını tüm yönleriyle sorguluyor.
    • • •
    “Zıt İkizler” hikâyesinde ise yazar, biri zevklerinin esiri olup kötü yola düşmüş, diğeri ise dine yönelip bir hastanede insanlara yardıma yönelmiş ikiz kız kardeşin yaşamı üzerinden iyi ve kötüyü, günah ve sevabı, hırs ve kazanma arzusunu sorguluyor. Hikâyenin sonunda “Hain dünyamızda gene güzellik bilgeliği yenmişti, ahlâksızlık ahlâkı, her zaman istekli olan beden narin, başına buyruk ruhu yenmişti” ifadeleriyle yazar, kötülüğün iyiliğe nasıl galebe çaldığını anlatıyor.
    • • •
    Zweig, “Efsaneler”in her bir hikâyesinde de insanı kavrayıcı, kuşatıcı ve kucaklayıcı üslubuyla sayfalar dolusu kitaplarda anlatılabilecek konuları beş on sayfalık hikâyeleriyle adeta önümüze seriveriyor. Bu duyguyu, Zweig’in daha önce okuduğum birçok hikâyesinde yaşadığım gibi bu hikâyelerinde de yaşadığımı söylemeliyim. Diğer hikâyelerine göre daha az bilinen ve okunan bu hikâyelerin, herkes tarafından mutlaka okunması gerektiğini düşünüyorum.
  • 140 syf.
    ·4 günde·Puan vermedi
    Sabahattin Ali'nin Değirmen adlı eseri üç bölümden oluşur.
    Birinci kısım kitabın adını verdiği Değirmen
    ▪Kurtarılamayan Şaheser
    ▪Kırlangıç
    ▪Viyolonsel
    ▪Birdenbire Sönen Kandilin Hikâyesi
    Ikinci kısım
    ▪Bir Delikanlının Hikâyesi
    ▪Bir Gemici Hikâyesi
    ▪Bir Orman Hikâyesi
    ▪Kazlar
    ▪Bir Firar
    ▪Kanal
    ▪Candarma Bekir
    ▪Sarhoş
    Üçüncü kısım
    ▪Bir Cinayetin Sebebi
    ▪Bir Siyah Fanila İçin
    ▪Komik-i Şehir
    Birinci kısım
    Değirmen;
    Anlatıcı adaşım diye hikayeye başlar. Değirmen yakınına çingene olan Anlatıcı ve Atmaca çadır kurar ve orda yaşamaya başlarlar kendilerini sevdiriler Atmaca çalgıcılık yaparak geçirmektedir.  Değirmencininde bir kızı vardır kolunu küçükken makineye kaptırmıştı ve kendini eksik hisseder. Atmaca bu kıza aşık olmuştur ve kıza açılmış kız eksikliği sebebiyle kabul etmez. Atmaca değirmende çalgı çalışırken değirmende bulunan insanların ve kızın gözünün önünde sağ kolunu makineye bilerek kaptırır ve her yer kan içinde kalır ağzından şu sözler çıkar "Fakat sevgili bir vücutta bulunmayan bir şeyi kendisinde taşımaya tahammül etmeyerek onu koparıp atabilmek, işte adaşım, yalnız bu sevmektir.”

    Kurtarılamayan Şaheser;
    Genç bir şairin sevdiği kızın kalbini kazanma çabasını anlatır. Genç kıza çiçek misali meşin bir ciltli bir kitapla açılır.  Genç kız bu teklifi Ey şair, derin ve azametlisin fakat Fuzuli daha derin Goethe daha azametli degil miydi? der ve Genc şair bu cevap okuyunca memleketinden uzaklara gider şairlerle yaşamaya başlar altı ay sonra tekrar gelir ve yazdığı saheseri kıza gönderir kız cevabı " Homeros'un senden daha çoşkun,Firdevsi'nin usta olduğunu inkâr edebilirmisin? diye cevap yollar. Genç şair çöllere kimsenin gitmediği yerlere gidiyor ve en güzel Şaheseri yazabilmek için memleketinden iki yıl uzak 9kalıyor. Şaheseri tamamlıyor kıza tekrar kendi eliyle veriyor. Kız şaheseri şu sözlerle anlatıyor "Leylâ benim yanımda minimini ve Jülyet pek zavallıdır." "Ben Beatrice'ye bile gururla bakıyor Süleyman'ın sevgilileri benimle boy  ölçüşemez" diyerek  şairin boynuna atlıyor. Kız şairin onu o kadar sevdiği için saheseri yanan ateşe atıyor. Genç şair almaya çalışıyor ateşten şaheseri ama kiz önüne geçiyor ve şair eserinden başka birşey düşünemiyor ve kızın boğazını oracıkta sıkıp öldürüyor.  Genç şairde ateşten aldığı şaheserini külleriyle birlikte cansız bedenin yanina yığılıyor.

    Kırlangıç;
    Dere kenarında bir ağaçta kırlangıç herkesi izlemekte ve birgün yanına erkek bir kırlangıç gelir ve onunla konuşur diğer kırlangıçlardan farklı olduklarını düşünmektedirler. Bu iki kırlangıç arkadaş olmuş sürekli o ağaç dalında buluşurlar bir süre sonra kırlangıçlar birbirlerine arkadaş değilde farklı olarak açılmak isterler tam açılacakları zaman sonbahar gelmiştir. Kırlangıçlar için göç zamandır. Kırlangıçlar göç etmiştir ve bida hiç bir araya gelmemiştirler ama Nehir kenarındaki o ağaç dalını ve oturdukları zamanı bir daha hiç unutmamışlardır.

    Viyolonsel;
    Genç kadın Viyolonsel çalmayı çok sever genc bir adamla evlendikten sonra çalmayı bırakır. Genc kadın ve adam gemi ile seyahata ederken gemi fırtına ile  bir Afrika köyüne vurmustur. Ve orda yaşamaya başlamışlardır. Kadın oraya alınmamıştır. "Günden güne eriyor sararıyordu. Nasıl bazı açarlar yerleri değiştirildiği zaman -usta bir bahçıvan elinde bile olsa -yaşayamazlarsa genç kadında yaşamı öyle eriyip gidiyordu." adamdan son bir isteği vardı Viyolonsel öğrenip kadın ölürken ona Sonbahar şarkısını çalmasını istiyordu. Kadın durumu gittikçe kötüleşti. Ve kadın bir gün adamın kucağında öldü ve adam sözünü yerine getirdi sonbahar şarkısının karısının öğrettiği gibi çaldı. Ve mezarını ormanında bulunan ağaçların oraya yaptılar adam hergün karısına Viyolonsel çalıyor mezarı başında..

    Birdenbire Sönen Kandilin Hikâyesi;
    Hayatın bir kandilin sönmeysiyle son bulmasını anlatmıştır.Tam hakikati bulacağına inanmışken birdenbire kandilin ışığı titremeden söner ve adam hakikatin bunda saklı olduğunu anlar ve birdenbire sönen kandilin sebebini araştırmaya başlar. Ancak hakikate tam yaklaşmışken ölür. İşte onun soyundan gelenler lanetlenmiş gibi en parlak zamanların hep ölüp giderler. Kandilin aniden sönmeside bu yüzdendir.

    İkinci kısım;
    Bir Delikanlının Hikâyesi;
    Delikanlının’ kitaplarıyla ilişkisini anlatmasıyla başlar. Yalnızlığını kitaplarıyla paylaşan delikanlı aynı zamanda kadın düşkünüdür ancak bunu hayvansal dürtüleri olarak açıklamaktan çekinmez bunu kabul etmemenin daha büyük hayvanlık olduğunu söyler. Akşam olmak üzere sokağa çıkar Bir akşam hava karardıktan sonra kendini sokağa atar. Sokakta dolaşan kadınları çıplak hayal ederek tek tek inceler. Ancak o kadar objedir ki kadınlar onun için, hepsinin birbirine benzediğini söyler. O sırada birisine çarpar ve özür diler. 16 yaşlarında görünen bu kızı kolundan tutar ve tenhaya çeker. İtiraz etmeyen kızı evine götürür. Eve girer girmez öpmeye başladığı kızın ağladığını fark eder. İlk etapta samimi gelmeyen bu ağlama üzerine, kızı kitaptaki namuslu görünmeye çalışan kadınlara benzetir ve çok acımasız sözler sarf eder. Pişman olan delikanlı bu kez kızdan özür diler ve kendi hayvanlığından ötürü özür diler. Kız başını adamın omzuna yaslayarak ağlamayı sürdürür. Adam anlamsız sözlerle kızı teselli etmeye çalışır. Kız sakinleştikten sonra caddeler tenhalaşmadan gitmesi gerektiğini söyleyerek ayaklanır. Adam yeniden gelip gelmeyeceğini sorar ve “Geleceğim” der genç kız. Kızın ayak sesleri merdivenlerde uzaklaşırken adam uzun bir süre kapıda donakalmıştır. Sonra içeri girer ve eline bir kitap alır.

    Bir Gemici Hikâyesi;
    Bir Orman Hikâyesi; Ormanın yok edilmesine göz yuman insanların bir süre sonra ormandaki yaşamışlıklarını hayatlarını hatırlayıp ormanı yok eden insanlara iş makinelerine karşı gelmesini anlatır.
    "Orman bizim her şeyimizdir. Delikanlı, anamız babamız evimiz..."

    Kazlar;
    Dudu adında bir kadının kocası Seyit adam öldürmek suçuyla hapishaneye atılmıştır. Seyit bir mektup yazar ve Dududan iki kaz ister kazaları hapishane görevlisine verip onu iyi bir yere geçirmek için çünkü Seyit çok hastadır. Dudu bir kazı vardır onuda oğlu hüseyin ve kendi yumurtasını satarak geçinir. Dudu kazı ve komşusunun kazını çalıp hapishanenin yolunu tutar. Hapishanede Seyit görmez kazları verip geri gelir o sırada candarma Duduyu kaz çalmaktan hapishaneye atar. Seyit ölmüştür. Dudunun hapishanede olduğu için haberi yoktur.

    Bir Firar;
    İmamköy Cami'nin cuma namazında cami soyulduğunu söyler candarmaya hiç bir şeyden haberi olmayan İdris'i alır çünkü İdrsi köyün serserisidir. Idris ne kadar soygunu yapmadığını söylesede candarma inanmaz ve İdris soygunu Süleyman Ağa'nın yaptığını söyler. Köye doğru Süleyman Ağayı almaya giderken İdris Firar eder. Candarma bir kurşun ile idrisi vurur ağzından şu kelime çıkar." Süleyman Ağa'nın bir şeyden haberi yok." "Benim de..." ve gözlerini kapatmadan yere yığılır.

    Kanal;
    Anlatıcı, Çumra Kanalının suları Konya Ovası neden kırmızı diyerek başlar Dedemköylü Mehmet ve arkadaşı Zağar Mehmet’i anlatmaya. Dedemköylü Mehmet ve arkadaşı Zağar Mehmet yaşıtlardır. Çok uzun yıllar yedikleri içtikleri ayrı gitmemiş iki dost. Fakat hayat gayesi başlayıp da, tarla da su davası başlayınca işler değişir.
    Dedemköylü Mehmet, kendi tarlasını sulamak için suyolunu kesmiştir ve Zağar Mehmet bu yüzden tarlasını sulamamaktadır. Dedemköylü Mehmet’in ekinleri diz boyu olmuşken, Zağar Mehmet’in ekinleri bir karış kalmış sararmaya başlamıştır. Zağar Mehmet bir sabah tarlasındaki su kanalına yatar ve Dedemköylü Mehmet ve kardeşi geldiğinde onları silahla vurarak öldürür.
    Koşup gelen karısına yukarı tarlanın artık erkeği kalmadığını koşup suyu açmasını ve kimsenin kesmesine de izin vermemesini tembihleyerek jandarmanın ve muhtarın gelmesini bekler.

    Candarma Bekir;
    Sarhoş;
  • Ortanın solu ve Ecevit'in yükselişi
    Ecevit, CHP'nin Ulus gazetesinin genç ve parlak yazarlarından biri olarak tanınır hale gelmeye başladığı 1950'lerin sonuna doğ­ru, 1957 seçimlerinde Ankara milletvekili olarak TBMM'ye gir­di. 1958 yılında kurulan ve CHP politikalarına yön verecek olan CHP Araştırma Bürosu'nda görev aldı. Büronun başında Turhan Feyzioğlu vardı ve Turan Güneş, Doğan Avcıoğlu, Coşkun Kırca gibi isimler de büroda yer almaktaydı. Ecevit 1959'daki 14. CHP Kurultayı'nda Parti Meclisi'ne seçildi. Bu kurultayda kabul edilen "ilk hedefler beyannamesi" CHP'nin 60'ların ilk yarısı boyunca iz­leyeceği siyasetin temelini oluşturacaktı. 27 Mayıs darbesi sonrası yapılan ilk seçim olan 15 Ekim 1961 seçimlerinden sonra kurulan CHP-AP koalisyonunda henüz 36 ya­şındayken Çalışma Bakanlığı görevi Ecevit'e verildi ve Ecevit 1961-1965 yılları arasında İsmet İnönü'nün başbakanlığında kurulan üç koalisyon hükümetinde de aynı görevi sürdürdü. Türkiye işçi sınıfı­nın siyasal yaşamda görünür hale gelmeye başladığı ve iktidarların işçilerin taleplerini gündeme almaya kendilerini mecbur hissettikleri bu yıllarda, yapılan yasa değişiklikleriyle işçilere sendika kur­ma, grev ve toplu sözleşme hakkı tanındı. Ecevit bu yasa değişik­liklerinde kolaylaştırıcı bir rol oynadı. Ancak bir yandan işçilere bu hakkı "kötüye kullanmamaları" için uyarılarda bulunurken, serma­ye çevrelerine de grev ve toplu sözleşmelerden korkmamaları gerek­tiğini, bunun işçilerin tüketim olanaklarını artıracağını ve pazarın genişleyeceğini, yani neticede kendilerinin kazançlı çıkacağını söy­leyerek güven telkin etmeye çalıştı. (Çolak, 2016: 1 10) 1965 seçimlerinin öncesinde, İnönü TİP'in yükselişine ve CHP tabanından oy çalma ihtimaline mukabil olarak CHP'nin "ortanın solu"nda olduğunu söylemişti. İnönü bunu söylerken, ortanın so­lunda olmanın herhangi bir şekilde sosyalizmle ilişkilendirilmeme­si gerektiğini, kendilerinin Marksist ya da sosyalist olmadıklarını sıkça vurguluyor ve ortanın solunun Türkiye'yi "aşırı" akımlardan koruyacağını söylüyordu, Ortanın solu kavramını Ecevit sahiplendi ve ona bir içerik ka­zandırmaya, bir doktrin haline getirmeye yoğunlaştı. Ekim 1966'da yapılan kurultayda, "CHP halkçılık ilkemizin gereği olarak, büyük halk kitlelerinin yanında, onların yararına çalışan, onların sömü­rülmesine karşı çıkan Ortanın Solunda yer alan bir partidir" ifade­si, bunun sosyalizmle bir alakası olmadığı şerhiyle birlikte kurultay bildirisinde yer aldı ve Parti Meclisi'nde de çoğunluk ortanın solunu savunanlara geçti. Bu kurultay aynı zamanda Ecevit'in parti genel sekreteri olması ve parti örgütlerinin çoğunun desteğini arkasına alması anlamına da gelecekti. Ecevit 1966'da Ortanın Solu, 1968'de ise Bu Düzen Değişmelidir adlı kitapları yayımladı. 1969 seçimlerinde CHP'nin yayımla­dığı program, bu iki kitabın üzerine inşa edilmişti ve "Düzen Değişikliği" adını taşımaktaydı. Kapağında, "CHP'nin Düzen Değişikliği Programı" ve "İnsanca bir düzen kurmak için halktan yetki istiyoruz," yazan programın önsözünde, "Türkiye' deki düze­nin bozuk olduğu, adaletsiz olduğu, hızlı gelişmeyi ve sınaileşmeyi engellediği, artık, devrimci aydınlarla birlikte, geniş halk topluluk­larının da büyük ölçüde benimsediği bir gerçektir," ve seçimin kazanılması halinde CHP "bütün engelleri aşacak ve düzeni en kısa zamanda değiştirerek, Türkiye' de Anayasamızın da gereği olan İNSANCA BİR DÜZEN kuracaktır" deniliyordu. Programın birinci bölümü "Köylüye Yönelik Düzen Değişikliği" adını taşımaktaydı ve bu bölümde kalkınmanın köyden başlayacağı söyleniyordu. Kalkınma için yapılacak düzen değişikliği üç madde­de özetlenmişti: 1-Köylünün üretimini artırması sağlanmalıdır. 2- Bu üretim artışından meydana gelecek değer, geniş ölçüde köylünün olmalıdır. 3- Köylü, artan ekonomik gücüyle Türkiye'nin hızlı sınaileşmesine kat­kıda bulunmalıdır. Bunun için toprak reformu yapılacağı, toprak ağalığına son ve­rileceği, köylünün işlediği toprağın ve kullandığı suyun sahibi ola­cağı söyleniyordu. O ünlü "toprak işleyenin, su kullananın" sloganı buradan çıkmıştı. Bunun yanı sıra "çok yönlü tarım"a geçileceği, tarımsal kredilerin artırılacağı, kooperatifler eliyle yatırım yapıla­cağı, tarım sigortası uygulamasına geçileceği ve "köykent" adı altın­da okulların, dükkanların, kursların, tesislerin bulunacağı merkez köyler kurulacağı programda yer almaktaydı. Programın ikinci bölümüne "Bağımsız Sanayi Toplumuna Geçiş" adı verilmişti. Bu bölümde, "CHP insan emeğinin sömürül­mesine dayanan veya özgürlüğü kısıcı rejim ve yöntemlerle yürü­tülen bir ekonomik gelişmeyi ve sınaileşmeyi reddeder," deniliyor, kapitalizm ve sosyalizmin dışında bir "üçüncü yol" dan söz ediliyor­du. Sanayileşmek için tarımdan sanayiye kaynak aktarılacak, sanayi dış ticarete yönlendirilecek, döviz gelirleri artırılacak, büyük bir ya­tırım bankası kurulacak, köylüler kooperatifleşmeye, işçiler sendi­kalar aracılığı ile sanayi yatırımları yapmaya, memurlar dayanışma sandıkları oluşturmaya, esnaflar bir araya gelerek büyük işletmeler kurmaya teşvik edilecekti. Amaç "fabrika yapan fabrikalar" kurulması, "makine yapan makineler" yapılması, yani ağır sanayide uzmanlaşmaydı. Bunun için ekonomi "karma ekonomi" modeline göre örgütlenecek, "dev­let kesimi özel girişimleri engellemeyecek, fakat özel girişimler de devlet kesiminden beslenmeyecek"ti. Devlet kesiminin ve özel kesimin koordineli bir şekilde çalışabilmesi için "Ulusal Sanayii Koordinasyon" merkezi kurulacaktı. Sanayileşmeye bir sosyal plan eşlik edecek, kentleşme, sosyal güvenlik, göç vb. konular bu plan aracılığıyla düzenlenecekti. Bir fikir vermesi açısından sadece ilk iki bölümü üzerinde dur­duğumuz programın devamında, orman köylüleri ile ilgili yapılacak düzenlemeler, eğitim reformu, ulusal savunma politikası, "Doğu so­runu", doğal kaynakların kullanımı, emek rejiminin düzenlenmesi, sosyal güvenlik sistemi, konut sorunu ve kentleşme, hukuk, devlet yönetimi, anayasa başlıkları altında son derece ayrıntılı bir şekilde yapılacaklar anlatılmıştı. Programın sonunda ise programın bilimsel olduğu kadar halkçı bir program olduğu, Türkiye'nin gerçeklerine dayandığı, bu bakım­dan ulusal bir nitelik taşıdığı, ancak aynı zamanda azgelişmiş ve ge­lişmekte olan ülkelere örnek teşkil edecek evrensel bir karaktere de sahip olduğu söyleniyordu. Bu ayrıntılı program, CHP'nin 1969 seçimlerinden birinci par­ti olarak çıkmasını sağlamadı. Oy oranlarında 6 puanlık bir düşüş olsa da AP seçimlerden yine birinci parti olarak çıkmıştı, CHP'nin oylarında ise 2 puanlık bir düşüş vardı. Programın toplumda bir karşılık bulması ise ancak 12 Mart darbesinden sonra, 1973 seçim­lerinde söz konusu olacaktı. Ecevit 12 Mart darbesinin ardından, hükümeti kurma görevinin Nihat Erim'e verildiğini gördükten sonra, bunun ortanın solunun önünü kesmek için yapıldığı kanaatine vardı ve bir basın toplantısı yaparak, "12 Mart bana karşı yapılmıştır," dedi: Bu aslında hükümete karşı yapılmış bir darbe değildir. Cumhurbaşkanı ve bazı kumandanların desteği olmasaydı, hükümet, bugüne kadar demokratik mekanizmanın işleyişi ile zaten düşmüş olacaktı. Bence müdahale, gene muhtemelen bazı kuman­danların iradeleri dışında bir saptırma ile CHP'ye, Ortanın Solunda CHP'ye yönelen bir darbe sonucunu vermiştir . ... Demokrasiyle önlenemeyen, kurultayda önlenemeyen, seçimle önlenemeyeceği görülen bir hareket, bir darbe ile önlenmiştir. Ortanın solu hare­ketinin ve benim demokrasi kuralları içinde yenilemeyeceğimiz anlaşılmıştır. Onun üzerine demokrasi kuralları dışına çıkılarak yenilgimiz sağlanmıştır. (Çolak, 2016: 133) Ecevit, "Çok önemli bir noktada çok saydığım genel başkanım­la ters düşmüş bulunuyorum. Ona rağmen :ve onunla karşı karşıya gelerek partiyi yönetemem. Onun için genel sekreterlikten çekiliyo­rum," açıklamasıyla birlikte görevinden istifa etti. Onunla birlikte Merkez Yönetim Kurulu da istifa edecekti. İnönü'nün Erim hükümetini destekleyeceklerini açıklaması sü­reci hızlandırdı ve yapılan il kongrelerini Ecevit yanlıları kazandı. Ecevit'in giderek güçlendiğini gören İnönü ve ekibi, baskın bir ku­rultay düzenleme kararı aldı ve 7 Mayıs 1972'de olağanüstü kurul­taya gidildi. Bir gün önce kalp krizi geçiren İnönü kurultaya dok­tor nezaretinde geldi. Ecevit yanlılarının çoğunlukta olduğu Parti Meclisi'ne güven duymadığını açıkça ifade etti. Yapılan oylamada Parti Meclisi 507 güvensizlik oyuna karşılık 709 güven oyu aldı, bu ise İnönü için büyük bir hezimet anlamına geliyordu. 8 Mayıs'ta is­tifa etti ve Ecevit oybirliğine yakın bir çoğunlukla CHP'nin genel başkanı oldu. (Çavdar, 1996: 220) 1973 seçimlerine Ecevit'in liderliğinde giden CHP, "Ak Günlere Doğru" adlı bir seçim bildirgesi yayımladı. Ecevit'in şair yönünün damgasını vurduğu bu bildirgenin sunuşunda Cumhuriyet'i kuran parti olan CHP'nin şimdi de hakça bir düzen kuracağı söyleniyor ve bu düzen şöyle anlatılıyordu: Hakça bir düzen olacaktır bu... Kimse kimseden insanca yaşama hakkını esirgemeyecektir bu düzende; insan insanı, yabancılar va­tanı sömüremeyecektir. Herkes özgür olacaktır bu ülkede. Özgürlük, eğitimdeki, gelirdeki dengesizliklerin sınırlamasından kurtulacaktır. Toplum yararı kişisel çıkarlardan önde gözetilecektir bu düzende, fakat toplum yararı gerekçesiyle de olsa kimsenin kişiliğini serbest­çe geliştirmesi engellenemeyecektir. Halkın üstünde egemenlik olmayacaktır bu düzende. Devlete de servete de kul olmayacaktır hiç kimse... Bildirgenin giriş kısmında ise 12 Mart darbesi ile birlikte ülke­de bir rejim bunalımı yaşanmaya başlandığı, demokrasinin askıya alınmasıyla "halkın siyasetteki ağırlığı"nın ve "devlet yönetimi" üzerindeki etkisinin azaldığı, "varlıklı çıkar çevreleri ve onların yandaşı olan tutucu partiler"in bundan yararlanarak sosyal ve eko­nomik politikaları sağa kaydırdığından söz ediliyordu. Devalüasyona, hayat pahalılığına, plansız ekonomiye, hızlı yok­sullaşmaya, temel gıda maddelerine ulaşmada yaşanan sıkıntılara ve karaborsacılığa, yani ekonomideki tehlikeli gidişata özel bir ağırlık veriliyor ve tüm bu başlıklara yönelik tespitlerden sonra şöyle deni­liyordu: Türk ekonomisine, Türk halkına ve Türk demokrasisine yönelen bu büyük tehlike karşısında, Cumhuriyet Halk Partisi'nin, serma­yeyi sınırlı ellerde yoğunlaştırıp o ellerle yatırıma yöneltme yerine, öncelikle üretici halkın ve çalışanların eliyle yatırıma yöneltmeyi öngören tutumu, büyük önem kazanmaktadır. CHP'nin kendi de­mokratik sol doğrultusundaki bu tutumu, ekonomimizdeki daral­mayı sona erdireceği, halkta belirginleşen tasarruf ve yatırım eğili­mini azami ölçüde değerlendireceği gibi, hızlı kalkınma ile yaygın sosyal adaletin bir arada gerçekleşmesini de sağlayacaktır. Üstelik halkın ekonomik gücüyle birlikte ekonomideki ağırlığını artıraca­ğı için, demokrasimizi de daha sağlam bir tabana oturtacaktır. CHP 1973 seçimlerinde %33'lük oy oranıyla birinci parti oldu, ancak tek başına hükümet kuracak vekil sayısına ulaşamadı. Ecevit bunun üzerine koalisyon kurma arayışlarına başladı ve bu arayışın sonunda bulunan ortak Necmettin Erbakan'ın Milli Selamet Partisi (MSP) oldu. Seçimler 14 Ekim 1973'te yapılmış, hükümet ise ancak 7 Şubat 1974'te güvenoyu alarak kurulabilmişti. 235 gün süren CHP-MSP koalisyonuna üç önemli olay damga­sını vurmuştu. Bunlardan birincisi haşhaş ekimi meselesi, ikincisi genel af tartışmaları ve üçüncüsü de Kıbrıs harekatıydı. Hükümet programında da belirtildiği üzere Nihat Erim döneminde ABD'nin isteği üzerine alınan haşhaş ekimi yasağı kaldırıldı ve bu süreçte ka­muoyunda anti-Amerikan, antiemperyalist bir rüzgar hakim oldu, siyasal iklime Amerikan karşıtlığı damgasını vurdu. Af tartışmaları ise hükümet ortakları arasında hayli gerilimli bir seyir izledi. CHP siyasi mahkumlar da dahil herkese yönelik bir genel af isterken, MSP'liler siyasi mahkumların affın dışında tutul­ması gerektiğini söylüyorlardı. TBMM' de 15 Mayıs 1974'te yapılan af görüşmeleri sırasında MSP'li vekiller diğer sağ partilerle birlik­te hareket ettiler ve siyasi mahkumlar af kapsamının dışında kal­dı. Affın yasalaşmasının ardından CHP'li vekiller yasayı Anayasa Mahkemesi'ne götürdüler ve mahkeme eşitlik ilkesi uyarınca siya­si mahkumları da af kapsamına aldı. Bu afla birlikte 12 Mart dö­neminde cezaevine konulan solcu mahkumlar da tahliye olacak, Türkiye solu üç yıllık bir aradan sonra yeniden yükseliş dönemine girecekti. CHP-MSP koalisyonuna damga vuran üçüncü olay olan Kıbrıs harekatı ise 15 Temmuz 1974'te EOKA liderlerinden Sampson'un Kıbrıs Cumhurbaşkanı Makarios'u bir darbe ile devirmesinin ardın­dan, 20 Temmuz 1974'te gerçekleşti. Harekat hem Yunanistan'daki Albaylar Cuntasının devrilmesiyle hem de Sampson'un görevi Klerides'e devretmesiyle sonuçlandı ve sonrasında da Türkiye, Yunanistan ve Kıbrıs arasında ABD ve İngiltere'nin girişimleriyle bir diplomasi masası kuruldu. Birinci Milliyetçi Cephe (MC) hükümetinin kuruluşuna gi­den yol, Kıbrıs harekatı sonrası başladı. Çünkü Ecevit, Kıbrıs'ta kazanılan başarıyı ve yakaladığı popülariteyi tek başına iktidar için kullanmak istemiş ve bu nedenle de koalisyonu bozarak erken seçime gitmeye karar vermişti. Kuruluşundan 235 gün sonra, 17 Kasım 1974'te CHP-MSP koalisyon hükümeti sona erdi. (Çavdar, 1996: 238 vd.)