• 948 syf.
    ·20 günde·Beğendi·10/10 puan
    Hukuk ve siyaset bilimi alanlarında, aydınlanma çağının en önemli yazarlarından biri olan Montesquieu'nün bu eseri, tam yirmi yıllık bir çalışmanın ürünü. 1748'de yayımlanan eser, özellikle dini otorite tarafından eleştirilmiş ve yasaklamalara maruz kalmış. Fakat hiç bir eleştiri ve yasaklama, Montesquieu'nün, düşünceleriyle Fransız İhtilali'ne etki eden en önemli yazarlardan biri olmasını engelleyememiş. Kitapta; kuvvetler ayrılığı, yönetim şekilleri, kanunların prensipleri, ticaret, din, özgürlük gibi konular üzerine etkileyici düşünceler bulunuyor. Yazar kitabını altı bölüme, her bir bölümü "kitap" başlığıyla alt bölümlere ve her bir "kitabı" da "konu" başlığıyla onlarca farklı bölüme ayırarak düşüncelerini sunuyor. Kitabın sonunda ise yazarın eleştirilere yanıt olarak yazdığı, 1750 yılında yayımlanan "savunma" yer alıyor. Eserin bölümleri ve içeriği şu şekilde...

    BİRİNCİ BÖLÜM

    1. Kitap
    Bütün varlıkların kendi kanunları vardır. Tanrı'nın, dünyanın, ruhların, hayvanların ve insanların... İnsan açısından bütün kanunların öncesinde doğa kanunları vardır. Montesquieu bu konuda Hobbes'u eleştirir ve onun doğa kanunlarının "savaş" olduğunu savunduğu görüşe katılmaz. İnsanı tekil olarak ele alır; bu insan zayıftır, çekingendir ve korkar, dolayısıyla ilk tepkisi uzaklaşmak, kaçmaktır. Bu yüzden ilk doğa kanunu "barış"tır. Savaş ise toplumun ortaya çıkmasıyla başlar. İnsanlar toplum içerisinde saldırganlaşır. Kanunlar toplumdaki bu çatışmaların engellenmesi amacından doğar.

    2. Kitap
    Yazar önemli gördüğü üç yönetim şeklini yorumluyor. Bunlar, Cumhuriyet, Monarşi ve İstibdat'tır (Despotizm). Bu yönetim şekilleri ile ilgili Atina ve Roma'dan örnekler veriliyor.

    3. Kitap
    Yönetim şekillerinin prensipleri anlatılıyor. Cumhuriyette erdem, monarşide onur, istibdatta ise korku bulunmalıdır. Bu yönetim şekillerinde bu prensipler yoksa yönetim kusurludur. Yazar erdemi demokrasinin olmazsa olmaz koşulu olarak kabul eder. Jean Jacques Rousseau'nun "Bir tanrılar ulusu olsaydı, demokrasi ile yönetilirdi" sözü de yazarın bu görüşüne benzerlik gösterir. Halkçı bir yönetimde siyasetçilere destek olabilecek yegâne güç erdemdir. Oysa bugünkü siyasetçiler hep imalattan, ticaretten, maliyetten, servetten bahsediyor...

    4. Kitap
    Bu üç yönetim şeklindeki eğitim de "onur, erdem ve korku" prensiplerine göre olur. Monarşinin onurlu, cumhuriyetin erdemli, istibdatın korkak nesillere ihtiyacı vardır. Örneğin, istibdat yönetimi aşırı itaat gerektirir. Aşırı itaat cehalet ister. Hatta bu yönetimde emreden dahi cahil olmalıdır. Mantıklı insanlar istibdatın geleceğini tehlikeye sokar. İstibdatın devam etmesi için eğitimde bu konulara dikkat edilmelidir...

    5. Kitap
    Eğitim kuralları gibi genel kanunlar da yönetim şeklinin prensipleri ile (onur, erdem, korku) ilişkili olmalıdır. Cumhuriyette erdem cumhuriyet sevgisidir. Cumhuriyetin temeli demokrasi, demokrasinin temeli eşitlik, eşitliğin temeli kanaattir. Bunun uygulanması erdemdir, demokraside kanunlar bu prensip üzerine yapılır ya da yapılmalıdır, yani yapılmaz ise o demokrasi kusurludur ve o cumhuriyet yıkılır... Demokrasiyi sağlayacak, erdemi destekleyecek bir diğer önemli yol da ahlâktır. Aristokraside erdem yerine itidal (aşırıya kaçmamak, ölçülülük) olmalıdır. Bu yönetimde kanunlar egemenin kibrini kırmalıdır. Monarşide kanunlar onurla ilişkili olmak zorundadır. Kanunlar asaleti ayakta tutmak için olmalıdır. İstibdat (baskıcı, tek adam) yönetiminin prensibi korkudur. Utangaç, cahil, korkak halkın fazla kanuna ihtiyacı yoktur. Bu yönetimin en önemli korku kaynakları ordu ve dindir...

    6. Kitap
    Bu bölümde çeşitli yönetim şekillerinin (monarşi, cumhuriyet, istibdat) prensiplerinin (onur, erdem, korku) medeni kanunlar ve ceza kanunları üzerindeki etkisi ele alınıyor. Monarşide bu kanunlar insanların onurunu korumaya yöneliktir, cumhuriyet ve istibdatta ise insanların eşitliğine yöneliktir. Demokraside insanlar özgürdür ve her şeydir, istibdatta ise insanlar korkaktır ve hiçtir, kanunlar bu yönetim prensiplerini ve eşitliği korumaya yöneliktir. Bu kanunlar Fransa, İngiltere, Yunan, Roma, Japonya ve Türk-İslam devletleri gibi örnekler üzerinden yorumlanıyor.

    7. Kitap
    Üç yönetim şekline göre israf, lüks ve kadınların durumu anlatılıyor. Cumhuriyette lükse yer yoktur. Bir cumhuriyetin mükemmel olması, gelir dağılımındaki eşitliğe bağlıdır, lüks ve israf ne kadar az olursa cumhuriyet o ölçüde mükemmeldir. Monarşilerde yapı gereği lüks var olmalıdır, çünkü zengin para harcamazsa fakir açlıktan ölür. Cumhuriyetler lüks yüzünden, monarşiler fakirlik yüzünden yıkılır. Yazar yönetim şekillerine göre lüks, israf, namus ve kadın konularını birlikte değerlendiriyor, çünkü bunları birbirleriyle önemli ölçüde bağlantılı görüyor.

    8. Kitap
    Yönetimin bozulması onun prensiplerinden uzaklaşmak ile ilgilidir. Eşitsizlik demokrasi ruhuna aykırıdır, fakat aşırı eşitlik duygusu da bu yönetimin bozulmasına sebep olur. Halk her şeyi kendi yapmak isterse, meclis adına görüşmek, memur adına yürütmek ve hakimlerin yetkilerini ellerinden almak isterse, cumhuriyette erdem diye bir şey kalmaz. Monarşinin prensibi onurdur; yöneticilerin sefahati, fantezileri, ünvan sahiplerinin alçakça davranışları monarşiyi yıkıma götürür. İstibdat yönetimi ise doğası gereği zaten bozuktur.

    İKİNCİ BÖLÜM

    9. Kitap
    Yönetimlerin savunma güçlerinin nasıl olması gerektiği anlatılıyor. Bir cumhuriyet küçükse düşmanları tarafından yıkılır, büyükse iç sorunları cumhuriyeti yok eder. Monarşinin ruhu savaş ve genişlemedir, cumhuriyetin ruhu barış ve itidaldir. Yönetim küçüklüğün sakıncalarını ortadan kaldırmalı, büyüklüğün sakıncalarını gözden kaçırmamalıdır.

    10. Kitap
    Bir önceki kitapta savunma gücü anlatılmıştı, bu kitapta ise yönetimlerin saldırı gücü açısından kanunlar anlatılıyor. Yazara göre savaşma, yani saldırı hakkı zorunluluktan ve adalet duygusundan kaynaklanır. Büyük bir devlet fethettiği bölgenin insanlarına adil davranmalıdır. Bu konuda İspanyolların Meksikalılara yaptığı katliam kötü örnek, İskender'in fetihleri ve uygulamaları iyi örnek olarak veriliyor. Eğer fetheden bir cumhuriyet ise halka sağlam siyasi ve medeni kanunlar sunmalıdır. Monarşilerin fetihler dolayısıyla aşırı büyümesi oldukça sakıncalı durumlar yaratır, sonuçta başkentte korkunç bir lüks, başkentten uzak eyaletlerde sefalet, uç bölgelerde bolluk görülür. Monarşi yönetimini fetihler sonrası koruyacak en etkili yöntem koloniciliktir. İstibdat yönetiminin fethettiği bölgelerde iç karışıklıkları ve isyanı engellemek için yapması gereken şey ise özel kuvvetler aracılığı ile halkı korkuyla zaptetmektir.

    11. Kitap
    On birinci kitap bana göre önceki on kitaptan daha önemli ve dikkat çeken fikirler içeriyor. Yazar özgürlük kavramı üzerinde duruyor. Yazara göre özgürlük kanunla sağlanır, kanunu güçlü olan yapar, gücün doğasında istismar etme eğilimi vardır, güçlü olanın kanunlar aracılığıyla istismar etmemesi için bir düzenlemeye ihtiyaç vardır, yani başka bir güç bu gücü durdurmalıdır. Cumhuriyette özgürlük böyle sağlanır. Yazar bu noktada yasama, yürütme ve yargının ayrı olması gerektiğini söylüyor, yani kuvvetler ayrılığının önemini açıklıyor. Yargılama, yasama ve yürütmenin bir kişi ya da kurumda birleşmesi, ayrı olmaması özgürlüğü ortadan kaldırır. Yazar bu konuda Türk yönetimini örnek gösteriyor ve diyor ki, bu üç gücün sultanın elinde olduğu devlette korkunç bir istibdat hüküm sürmektedir. Zorbalaşmak isteyen lider bu gücü ve bütün memuriyetleri kendilerinde toplamakla işe başlar... Yazar daha sonra Roma döneminde bu üç gücün nasıl uygulandığı üzerinde oldukça ayrıntılı bir şekilde duruyor.

    12. Kitap
    Bu kitap vatandaşların siyasi özgürlüğünü tesis eden kanunlarla ilgili yorumlar içeriyor. Ceza kanunları ve medeni kanunlar üzerinde duruluyor. Vatandaşa verilen ceza suçun tabiatına göre ve orantılı olmalıdır, bu özgürlüğü teşvik eder. Yazar, devlete ihanet, kutsal şeylere saldırı, yönetim aleyhinde düşünme, konuşma ve yazma, ahlak ve iftira kavramları, konuları üzerinden, insanların suçlanması ya da özgürlüğüne dair dikkat çeken yorumlarda bulunuyor. Örneğin yönetimi eleştiren hiciv yazıları ihanete zemin hazırlamadıkça suça konu olamaz. Monarşi, aristokrasi ve istibdat yönetimlerinde hiciv yazıları yoktur, demokraside ise olmalıdır. Yazara göre insanın düşüncesi sebebiyle suçlanması zorbalıktır, çünkü kanunlar sadece somut fiilleri cezalandırmakla yükümlüdür. İnsanların düşüncelerini açıklaması siyasi özgürlüğün ve demokrasinin gereğidir.

    13. Kitap
    Bu kitabın konusu vergiler. Yazar en önemli devlet geliri olan vergi kavramını açıklarken, vatandaşın canını yakmadan, onlara hissettirmeden nasıl vergi alınacağını da açıklıyor. Örneğin, bir paket sigaranın fiyatı 15 liradır, bu bir paketin vergiden arındırılmış fiyatı 2 liradır, yani paketin 13 lirası vergidir, yazar devlete diyor ki, siz bu vergiyi sigaranın fiyatıymış gibi vatandaşlardan toplar, sonra satıcıdan alırsanız, kimse farkına varmaz ve homurdanmaz... Yazarın bir diğer önerisi, insanlardan alınan verginin servetlerine göre orantılı olması yönünde. Yine yazar der ki, yönetim şeklinin uyruklara sağladığı özgürlük oranına göre vergi alınır; esaret arttıkça, vergiler düşürülmek zorundadır.

    ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

    14. Kitap
    Bir yönetimin kanunları belirlenirken, o coğrafyanın iklim özellikleri de dikkate alınmalıdır. Çünkü iklim insanların yapısını etkiler. Örneğin, sıcak iklimin insanları (Hindistan gibi) tembeldir, soğuk iklimin insanları (Rusya gibi) cesurdur. Çok yüksek sıcaklıklarda vücut güçsüz kalır, insanın hissettiği yılgınlık ruhuna sirayet eder ve bu durum insanların davranışlarını etkiler. Kanunlar iklimden kaynaklanan kusurlu davranışları engellemelidir.

    15. Kitap
    Yazar bu kitapta sivil kölelik kavramı üzerinde duruyor, ilk kısımlarda sivil köleliğe karşı yorumlar yapıyor, köleliği kamu refahı için savunanları, lüks ve zevk düşkünü olarak suçluyor. Daha sonra çeşitli yönetimlerde köleliğin nasıl olması gerektiğini tartışıyor. Yazar, sıcak iklimlerdeki insanların tembel bir yapıya sahip oldukları ve bu yüzden köleliğe daha yatkın oldukları düşüncesi sebebiyle, köleliği iklim konusuyla bağlantılı olarak değerlendiriyor. Esaret daima uyku ile başlar...

    16. Kitap
    Yazara göre sıcak iklimler insanları daha tutkulu yapar, kadınlar erken yaşta evlenme çağına gelir. Ayrıca bu iklimlerde iki cins arasında doğal bir eşitsizlik söz konusudur. Bu durumlar ahlakın korunması için çokeşliliğe ve kadınların kapalı kapılar arkasında kilitli kalmasına sebep olur. Yazar kadınların bu durumunu "aile içi kölelik" olarak tanımlar.

    17. Kitap
    Sivil kölelik ve aile içi kölelik kavramları dışında siyasi kölelik tartışılıyor. Yazar on beşinci kitapta üzerinde durduğu iklimin insanların köleliğine etkilerini tekrar ediyor. Yazara göre Asya ve Afrika toplumları iklim sebebiyle korkak, tembel, köle ruhlu; Avrupa toplumları ise cesur, atak ve özgür ruhludur. Bu durum kuzey güney doğrultusunda geniş alanlara sahip yönetimlerde de aynıdır. Örneğin, Çin'in kuzeyinde yaşayan insanlar güneyinde yaşayanlara kıyasla daha cesur ve özgür ruhludur. Amerika kıtası için bir yorum yapmanın zor olduğunu fakat bu kıtanın tarihi araştırıldığında görüşlerini destekleyen olaylar görüleceğini savunuyor. Örneğin, Amerika'nın kuzeyinde yaşayan barbar insanları kontrol altına almak, Meksika ve Şili'de yaşayanlara kıyasla daha zor olmuştur. Hülasa yazara göre Avrupa her çağda özgürlüğün beşiği, Asya köleliğin yatağı olmuştur ve bunun temel sebebi iklimdir. Yazar, İslamiyetin (yazarın ifadesiyle Muhammetçiliğin) kaderciliğe ve despotluğa yol açtığını ve Asya ikliminin bu zayıflıkları sadece güçlendirdiğini öne sürüyor. Avrupa ise kanun, ahlak, aristokrasi, monarşi ve bunların getirdiği özgürlük demek. Osmanlılar aristokrasileri ve özel mülkiyetleri olmadığı için (daha doğrusu Montesquieu bunların olmadığına inandığı için) köleliği kısmen kutsallaştırmıştır.

    18. Kitap
    Bir devletin arazi yapısı da insanlar ve kanunlar üzerinde etkiye sahiptir. Toprakların verimli olması insanlarda toprağa bağımlılık doğurur. Tarımla uğraşan insanlar işgalden, yağmadan ve ordudan korkar. Dolayısıyla bu insanlar çobanlık, hayvancılık yapan, dağlık bölgelerde yaşayan insanlardan farklıdır. Dağ insanları halkçı yönetimi, ova insanları asiller yönetimini talep eder. Adada yaşayan insanlar da kıtada yaşayan insanlara kıyasla özgürlüklerine daha düşkündür. Yani kısacası ülkelerin dağlık alanlar, ovalar, verimli topraklar, ormanlar gibi farklı arazi şekillerine sahip olması insanların düşünce ve ruh yapısını etkiler. Kanunlar ve yönetim şekilleri bu bakımdan da farklılık gösterir.

    19. Kitap
    İnsanları birçok şey yönetir: İklim, din, kanunlar, yönetim anlayışı, ahlak ve davranış kuralları... Bütün bunlar genel bir ruh meydana getirir. Bir milletin ruhu yönetim prensiplerine aykırı olmadıkça, kanun koyucu o ruha riayet etmelidir. Ahlak, davranış ve din kuralları, yönetimin gücünü kullanarak değiştirebileceği şeyler değildir. Çünkü yönetim salt bir güç eylemi değildir. Kanunlarla verilen cezalar zaruretten kaynaklanmıyorsa zorbalıktır. Kısacası yazara göre kanunlar milletin genel ruhuna aykırı olmamalıdır.

    DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

    20. Kitap
    Bu kitapta kanunların ticaretle ilişkisi ele alınıyor. Yazara göre esnek ahlak kurallarının olduğu her yerde ticaret, ticaretin olduğu her yerde esnek ahlak kurallarının olması genel bir kural gibidir. Yazar Platon'un "Ticaret temiz ahlakı bozar" görüşüne katılır. Ticaret milletlerin ahlak kurallarının her yere dağılmasını sağlar ve ticaret ruhu insanlarda katı bir adalet duygusu yaratır. Milletler siyasi menfaatlerini, ticari menfaatlerden üstün tutmalıdır ve bunu en iyi yapabilen halk İngilizlerdir. Prens ve asiller asla ticaret yapmamalıdır. Çünkü bunların görevi ticaret yapmak değil, adaleti sağlamaktır. Yazar der ki, taşınmaz mallar bizzat devlete aittir, satılmamalıdır, lakin taşınabilir mallar (para, bono, poliçe, şirket hisseleri, ticari mallar vb.) bütün dünyaya aittir.

    21. Kitap
    Bu kitapta ticaretin tarihte geçirdiği devrimler ve bu değişikliklerin kanunlarla ilişkisi ele alınıyor. Tarih boyunca Avrupa'dan Hindistan'a sürekli bir para akışı olmuş, bunun karşılığında sürekli mal alınmıştır. Yazara göre bu gelecekte de böyle olacaktır. Çünkü Hintlilerin Avrupa mallarına ihtiyacı yoktur, fakat Avrupa, Hint mallarına hep ihtiyaç duyar. Afrika ile yapılan ticarette ise tam tersi bir durum söz konusudur. Afrika'da bulunan değerli madenlere karşılık burada hiç bir mal, üretim ve sanat yoktur. Bütün medeni halklar bu durumdan kendileri lehine faydalanabilir... Avrupa sınırları içerisinde doğa, güneyde yaşayan halklara her türlü konforu vermiş, kuzeydekilere ise büyük zorluklar vermiştir. Kuzeydekiler çok fazla şeye ihtiyaç duymuş, güneydekiler ise çok az şeye ihtiyaç duymuşlardır. Güney halklarının tembel, kuzeydekilerin çalışkan ve cesur olmalarının doğal sebebi budur. Bu sebep güney halklarını köle, kuzeydekileri özgür ruhlu yapmıştır. Aslında yazarın Avrupa açısından yaptığı bu tespit kendi çağına ve kendinden önceki ticari gelişmelere pek uymuyor, çünkü o dönemlerde Avrupa'nın ticari yükünü İtalya, İspanya, Portekiz gibi Güney Avrupa milletleri yüklenmiştir. Yazarın bu tesbitleri kendi yaşadığı dönemden sonra ve günümüze bakarak yorumlanırsa, oldukça tutarlı olduğu görülür. Günümüzde İspanya, İtalya, Yunanistan gibi Güney Avrupa ülkelerinin ticari darboğazda olması, buna karşılık İngiltere, Almanya, Hollanda, İsveç gibi Kuzey Avrupa ülkelerinin ticari açıdan oldukça güçlü olmaları yazarın yorumlarını doğrular niteliktedir. 20. Yüzyılda iki savaş sonucu yerle bir olan Almanya'nın her defasında toparlanıp tekrar Avrupa'nın en güçlü devleti olması da yazarın yorumlarını doğrular. Yazar, Kafkaslar ve Hazar Denizinin doğusunun eski çağlarda oldukça gelişmiş olduğunu fakat Tatarlar tarafından mahvedildigini söyler. Daha önceden Hazar'a dökülen Ceyhun ve Seyhun nehirlerinin bazı özel sebeplerle Tatarlar tarafından yönünün değiştirildiğini iddia eder. Ceyhun nehrinin Hazar'a döküldüğü doğrudur fakat yönünün değişmesi arazi şekilleri ve taşkınlarla ilgilidir, konunun Tatarlar ile pek ilgisi yoktur. Ticaretteki en önemli iki tarihi değişiklik ise Ümit Burnu ve Amerika kıtasının keşfedilmesiyle yaşanmıştır. Bu konulara kısaca değinen yazar bu kitabın geri kalan kısmında eski çağ milletlerinin ticari faaliyetleri üzerinde durur. Yunan, İskender, Kartaca, Marsilya ve Roma ticaretini ayrıntılı şekilde açıklar. Yazarın ticaret konusunu genel olarak sadece denizcilik faaliyetiymiş gibi ele alması ve Çin gibi eski çağların en önemli ticaret merkezini es geçmesi bence önemli bir eksikliktir. Çünkü devrim olarak adlandırdığı keşifler Avrupa'yı, Çin ve Hindistan'daki ticaret düzeyine anca çıkarabilmiştir. Denizcilikteki gelişmeler ticaretin ana sebebi değil, ancak tamamlayıcı bir unsurudur.

    22. Kitap
    Bu kitapta para nedir, neden kullanılır sorularının cevabı veriliyor. Kambiyo, faiz, tefecilik ve kamu borcu kavramları da açıklanıyor. Yazar, faiz konusunda şöyle der, ticaretin yoğun olmadığı Cumhuriyetlerde faizlerin yüksek oranda olması o devleti felakete götürür, faiz üretimi ve ticareti engelleyecek seviyede olmamalı, yani insanlar çalışmak yerine yan gelip yatarak para kazanmayı tercih etmemelidir. Ayrıca faiz oranları ticaretle uğraşan insanların kredi kullanarak, yani borçlanarak iş yapabilmelerini sağlamak açısından çok düşük seviyede de olmamalıdır. Yazara göre İslamın faizi yasaklaması, İslam devletlerinde ticaretin felakete uğramasına sebep olmuş ve tefeciliği ortaya çıkarmıştır.

    23. Kitap
    Hani bazı şiirler vardır, ilk okunuşta saçma görünür insana, ikinci okunuşta tuhaf gelir, üçüncüde müthiş hissettirir. Bu kitap da böyle bir şiirle başlıyor. Çünkü mesele kadın erkek ilişkisi. Söz konusu kadın erkek ilişkisi olunca böyle şiirler okumak ya da yazmak normaldir aslında ama ticaret ve para ile ilgili konuların hemen ardından, yazarın romantik bir şiirle bu konuyu işlemeye başlaması oldukça garip geldi bana. Tabi yazar alıntıladığı şiiri yazan Lucretia gibi şair değil de bir hukukçu olduğu için konuyu romantik bir açıdan değerlendirmiyor. Evlilik, üreme, çocuklar ve nüfusla ilişkisine göre kanunlar üzerinde duruyor. Canlılar aşağı yukarı sabit bir doğurganlığa sahiptir, fakat insanlar düşünce tarzı, karakter, tutkular, fanteziler, kaprisler, vücut güzelliğini muhafaza etme, hamilelik kaygısı gibi bin türlü yolla üremeyi engeller. Yazara göre kamu iffeti, türün üremesiyle doğal olarak ilintilidir. Evlilik bu açıdan mühimdir. Daha mühimi ise ailenin bir mülkiyet olması, mülkünü sürdürecek çocuklara sahip olan bir adamın mutlu olması, yine bir adamın mülkünü devam ettirecek bir çocuğa sahip oluncaya kadar mutlu olamayacak olmasıdır. Yani yazar der ki, evlenin, zinadan kaçın, çocuk yapın, üreyin, mülkünüzü devam ettirin ve mutlu olun. Yanılmıyorsam bu mutluluk formülünü "bir sen, bir ben, bir de bebek" diyen İzel'de açık bir şekilde veriyordu. Sonra "evli, mutlu, çocuklu" diyerek Demet de pekiştirmişti. Yazar bu mutluluk formülü ve evlilik konusundan sonra, tarihten dikkat çeken örnekler vererek nüfus konusunu yorumluyor. Yazarın başlangıçta yer verdiği şiir bana garip görünmüştü, fakat yazar, nüfus konusunu yorumladıktan sonra olayı devletin ekonomik, ticari gücüne ve bunun millete yansıtılmasına müthiş yorumlarla bağlıyor. Yazar der ki, devlet çıplak vatandaşına bir iki sadaka vermekle yükümlülüklerini yerine getirmiş sayılmaz. Her vatandaşa güvenli bir geçim kaynağı, besin maddesi, uygun giyecekler ve sağlığa zararlı olmayan bir hayat sağlamak zorundadır. O zaman şöyle bir soru sorayım, bunu sağlamayan, sağlayamayan devletin, daha doğrusu yöneticilerin üç çocuk, beş çocuk yapın demeye hakkı var mıdır? Bir iki soru da Sabahattin Ali sorsun; "Acaba 'çok çocuk yetiştirmek lazım!' diye, sıcak odalarında kristal yazı masalarının başında laf ile dünyaya nizamat verenler, bu çok çocukların halini bir gördüler mi? Çeşme yalaklarında uyuyan, dilenci şebekeleri tarafından işletilen, akşam üzerleri incecik sesleriyle 'En son havadis' diye bağırarak, koltuklarında yağmur yahut kardan ıslanmış birkaç gazete ile caddelerde koşuşan, vapur iskelelerinde morarmış ellerindeki ufak mukavva kutuları uzatarak: 'Yeni hayat... Yeni hayat!" diye yalvarıp sokulan bu çocuklara gösterdiğimiz büyük, insanî alakaya dayanarak mı daha çok çocuk istiyoruz?"... Evlenmeyen ya da evlenemeyen insanları serseri ve eşcinsellikle itham eden, imanının yarısını yitik sayıp ahlaksız gören; evlenip çocuk yapmayanı mülküz, soysuz kabul eden; doğurmayan kadına yarım, eksik diyen; evlenip de bir düzine çocuk yapmayanı neredeyse vatan haini ilan edenlere soracak çok soru, diyecek çok söz var ama ben sadece nanik yapıyorum...

    BEŞİNCİ BÖLÜM

    24. Kitap
    Bu kitapta dinin, yönetim, toplum ve kanunlar üzerindeki etkilerine dair görüşler bulunuyor. Yazara göre ılımlı yönetim şekilleri Hristiyanlığa, istibdat yönetimi ise Muhammetçiliğe (İslama) daha uygundur. İslam sırf kılıçtan, fetihden bahseder. Temelini yıkıcılık oluşturur, dolayısıyla insanlara o yıkıcı anlayışla nüfuz eder...
    İnsanların yaptığı kanunlar akla hitap etmeli ve emir şeklinde olmalıdır. Dinin kanunları ise kalbe hitap etmeli ve emirden çok öğüt şeklinde olmalıdır.
    İslam dini insanları tefekküre ve dünya işlerine karşı kayıtsızlığa iter. Örneğin, İran mecusilerin diniyle abat olmuş, fakat İslam, İran imparatorluklarını mahvetmiştir. Yazar burada müslümanların alın yazısı, kader anlayışıyla bir şey yapmadan beklemelerini eleştirir. Ayrıca şöyle bir soru yöneltir; ahirette ödüllendirileceğini düşünen bir insan hangi hakimin cezasını umursar ve cennete gideceğini düşünen bir insanı hangi dünya kanunu zapt edebilir? İslamı sadece, Haşhaşiler gibi cennet vaadiyle azgınca insan öldüren tarikatlerin, örgütlerin anlayışı olarak düşünürsek yazar oldukça haklıdır. Ama İslama sadece bu açıdan bakmak en basit tabir ile aptallıktır, ikiyüzlülüktür, körlüktür...

    25. Kitap
    İnsanlar neden farklı dinlere bağlanır, tapınaklar yapar? Yazara göre insanlar ümit etmeye ve korkmaya son derece meyillidir. Bu yüzden cennet ve cehennemi vaat eden dinlere bağlanırlar. Cennet cehennem anlayışı olmayan bir dinin insanlara hitap etmesi zordur. Medeni halklar evlerde yaşar, ibadet edebilmeleri, korktuklarında, ümit ettiklerinde O'nu bulabilmeleri için de Tanrı'ya bir ev inşa etme fikrine kapılmışlardır. Tapınaklar böyle ortaya çıkmıştır. Bir de bu Tapınakların bakımını yapacak, sorumluluğunu üstlenecek insanlar gerekiyordu, işte din adamları da bu yüzden ortaya çıkmıştır.
    İnsanlar Tanrı'ya ibadet ederken şatafattan, lüksten kaçınmalıdır. Dinin hor görmemizi istediği hazineleri Tanrı'ya sunmak doğru değildir.
    Din konusunda gösterilen hoşgörü dinin yayılmasında en önemli etkendir. Baskı ve ceza olumsuzluklara sebep olur, hoşgörü ve davet cezadan daha etkilidir. Yazar bu noktada Engizisyoncuları ele alır. Lizbon meydanında on sekiz yaşındaki bir yahudi kızın yakılarak öldürülmesi üzerine yazılan bir mektubu paylaşır. Yazar der ki, bu mektubu bir yahudi yazmıştır ve oldukça gereksizdir. Bana göre aslında mektubu yazan yazarın kendisidir ve mektup müthiş bir ironik eleştiridir. Katolik klisesinin bu kitabı yoğun olarak eleştirmesi, yasaklaması ve yazarın "deist" ilan edilmesinin sebebi bu bölümdeki ifadelerden dolayı olsa gerek...

    26. Kitap
    İnsanlar çeşitli kanunlar tarafından yönetilirler. Bunlar; doğal hukuk, tanrısal hukuk, milletlerarası hukuk, siyasi hukuk, savaş hukuku, medeni hukuk ve aile hukukudur...
    Yazara göre, değişim insan kanunlarının doğasında vardır, aksine, din kanunları doğası gereği asla değişmez. Bu iki kanun türü kaynakları, amaçları ve doğaları itibarıyla birbirinden ayrılır. Dolayısıyla insan kanunlarıyla hükme bağlanması gereken şeyler tanrısal kanunlarla, tanrısal kanunlarla hükmü bağlanması gereken şeyler de insan kanunlarıyla hükme bağlanmamalıdır.
    Medeni kanunlar doğal kanunlara aykırı olmamalıdır. Örneğin, vücut gelişimi tamamlanmayan bir çocuğun evlendirilmesi doğaya aykırıdır. Bir başka örnek; suç işleyen bir kadının, çocuğu ve kocası tarafından itham edilmesi ya da çocuk ve kocanın şahitliği doğaya aykırıdır.
    Çocukların karnını doyurmak doğal hukuktan kaynaklanan bir yükümlülüktür, fakat onları vâris yapmak medeni veya siyasi hukuktan kaynaklanır. (Bu bölümde kendi devletinin ve inancının, kadınlara hiçbir miras hakkı bırakılmamasını emreden kanunları birtakım nedenlerle savuşturan, ayrıca eserin başından beri her türlü olumsuz örneği İslam anlayışından veren yazar, bu konuda kadınlara eşit miras hakkı tanıyan İslam hukukuna hiç değinmiyor.)
    Doğal kanunun buyrukları söz konusu olduğunda, dinin buyruklarına göre karar verilmemelidir. Örneğin, Şabat günü yahudilere emredilmiştir. Ancak düşmanları saldırmak için tam da o günü seçtiğinde kendilerini savunmamaları ahmaklıktır.
    Medeni hukuka göre düzenlenmesi gereken konular, dini hukuk prensiplerine göre düzenlenmemelidir. Buna da yazarın görüşlerinden çok sapmadan ben bir örnek vereyim. Evlilik akti devletin görevlendirdiği nikah memurları aracılığıyla yapılır. Eskiden devlet bu işe din kurallarının karışmasını istemez idi ve imamların resmi nikah olmadan nikah kıymasını yasaklardı. Resmi nikahı kabul eden ama imam nikahından vazgeçemeyen müminler, imam nikahı kıyılması için bir imamın yanına gider, imam bunun yasak olduğunu ve yapamayacağını söylerdi. Sonra mümin, imama küser, hatta küfreder ve bu arayış imam nikahı kıyabilecek bir imam bulanana kadar devam ederdi. Neyse ki bu durum sanırım 2015 yılında Anayasa Mahkemesi kararıyla son buldu. Yani bizde 2015'ten önceki bu durum yazarın "medeni hukuk ile düzenlemesi gereken konular, dini hukuk prensiplerine göre düzenlenmemelidir" görüşüne uygun idi... Yazara göre evlilik, bütün insani eylemler arasında toplumu en çok ilgilendiren eylem olduğundan, evliliğin medeni kanunlar tarafından düzenlenmesi gerekir.
    İnsanların kurduğu mahkemelerde, öteki dünyayı ilgilendiren mahkemelerde hüküm süren anlayışa göre karar verilmemelidir. Sadece eylemleri dikkate alan insani adalet, insanlarla tek bir masumiyet sözleşmesi yapmıştır. Düşünceleri okuyan tanrısal adalet ise insanlarla hem masumiyet sözleşmesi, hem tövbe sözleşmesi yapmıştır. Albert Camus'nün "Yabancı" romanındaki baş karakterin, mahkemedeki yargılanma şekli, yazarın bu görüşüne oldukça uygun bir örnektir. Orada sanık cinayetten değil de sanki annesinin ölümüne üzülmemekten, cenazede kahve içip, sigara içmesinden dolayı yargılanır...

    Yazar ensest ilişkinin sebeplerini irdeleyerek, bu ilişkiyi yasaklayan kanunların prensiplerini araştırıyor. Bu konuyla ilgili, tarihten, dikkat çekici örnekleri yorumluyor. Dünyanın birçok bölgesinde görülen, levirat ve sorarat evlilik türlerinin ise oldukça doğal ve anlaşılabilir sebepleri olduğunu söylüyor...
    İnsanlar siyasi kanunlara göre yaşamak için doğal bağımsızlıklarından, medeni kanunlara göre yaşamak için de doğal mal ortaklığından vazgeçmişlerdir. Siyasi kanunlar insanlara özgürlük, medeni kanunlar ise mülkiyet hakkını kazandırmıştır. Medeni Kanuna bağlı olan konular, siyasi hukuk kanunlarına göre düzenlenmemelidir. Örneğin, siyasiler herhangi bir kamusal anıt dikmek ya da yeni bir yol yapmak isterlerse, bu işten zarar gören mülk sahiplerini tazmin etmek zorundadırlar.
    Yazara göre milletlerarası hukuk, medeni ve siyasi kanunları kapsayıcı niteliktedir. Daha doğrusu farklı devletler arasındaki hukuki olayların, hangi devlet kanunlarıyla çözüleceği tartışma yaratacağından, bağlayıcı olan milletlerarası hukuktur.

    ALTINCI BÖLÜM

    Bu bölüme kadar yazar daha çok bir hukukçu, filozof gibi yorumluyordu olayları, fakat bu bölümde, özellikle Germen ve Roma toplumundaki kanunlar ayrıntılı olarak bir tarihçi gibi yorumlanıyor...
    27, 28, 29, 30 ve 31. kitaplardan oluşan bölümün tamamında Fransız yönetim şekli ve kanunları üzerinde duruluyor. Yazar bir önceki, 26. kitapta değindiği veraset konusuyla ilgili Roma dönemi kanunlarının kökeni, uygulama şekli ve kanunların uğradığı değişiklikleri yorumlayarak bu bölüme başlıyor... Kadınlar, malı mülkü başka bir aileye götürecekleri için, vâris olarak babalarının miraslarından yararlanamazlar. Yazara göre kadınlara miras bırakılmasını yasaklayan kanunların temelinde bu sebep vardır. Bölümün geri kalanında yazar, Fransız kanunlarının tarih içerisindeki oluşumu, gelişimi ve değişimini oldukça ayrıntılı şekilde anlatıyor. Düello ve feodalite, üzerinde en uzun durduğu konular arasında yer alıyor...

    KANUNLARIN RUHU'NUN SAVUNMASI

    Kanunların Ruhu'nun 1748'de yayımlandıktan sonra yoğun olarak eleştirilere, yasaklamalara maruz kalması üzerine yazar, 1750 yılında, görüşlerini daha açık ifade edebilmek için bu savunmayı yazmış. Üç bölüme ayırdığı savunmanın ilk bölümünde, "deist" ve "Spinozacı" olarak suçlanmasına karşılık, Kanunların Ruhu içerisinden dindar olduğunu kanıtlayan alıntılarla cevap veriyor. Savunmanın ikinci bölümünde çokeşlilik, iklim, dini hoşgörü, bekarlık, evlilik ve faiz konularına yönelik yapılan eleştirilerin cevapları bulunuyor. Savunmanın son bölümde ise yazar, kendisini eleştirenlere, keskin bir zeka ile kibarca, aforizma niteliğindeki cümlelerle cevap veriyor.

    "Kanunların Ruhu" bana göre, hukuk ve siyaset bilimi açısından oldukça kıymetli bir eser. Ayrıca Montesquieu'nün bu eseri Avrupalı düşünce yapısının bir çok çeşitli yönünü yansıtması açısından da önemli. İyi okumalar...
  • 440 syf.
    ·3 günde·10/10 puan
    Orhan Pamuk'un İstanbul 'undan sonra Öteki Renkler ile muhtelif anılarını, fikirlerini ve duygularını okumak çok güzeldi. Söyleşiler, incelemeler, denemeler...

    Ön Söz'de de belirtildiği üzere kitap Pamuk'un "renk verdikleri"nden oluşuyor. Pamuk'un topluma, insana, romana, kültüre, Türkiye'ye ve siyasete olan bakışında bana çok farklı gelen bir taraf var. Bu bir yanılsamamı emin değilim, ama birçok yazardan ayrı olarak yaşadığı bir "burjuva" hayatı söz konusu olduğu için bunu tabiî buluyorum. Hâkim siyâsî hiziplere de bulaşmadan kendisinin söylediği üzere "saplantılı Avrupa düşüncesi" ile yoğrulmuş bir zihni var. Yani öyle "onurlu davalar" ile işi yok. Merakı da yok. Bu farkın romanlarının oluşumunda etkisi olduğunu düşünüyorum.

    Kitabımıza Pamuk'un çocukluğundan bir hikâyeyle başlıyoruz. Ardından kızı Rüya ile yaşadığı küçük anılarını okuyoruz. İlerleyen sayfalarda kitapları ve hayatında tesiri olan muharirlerden bahsediyor.

    Pamuk gibi bir adamın dilinden Kemal Tahir'i, Yaşar Kemal'i ve Aziz Nesin'i okumak çok keyifliydi. Bilhassa Nesin'in ölümden sonra ağlaması bana kendimi tuhaf hissettirdi. Beklemiyordum. Nesin için olumlu düşünceleri var. Toplumun her kesimini ayrıntıyla inceleyen ve herkes tarafından rahatlıkla okunabilen kitaplar yazmanın dünya edebiyatında bile çok az bulunduğunu söylüyor. Aziz Nesin'in biriktirme alışkanlığını da övüyor.

    Toplum üzerine yazdıklarında bilhassa paranoya mevzusu hoşuma gitti. Türk toplumunda müthiş bir paranoya kültürü olduğunu söylüyor. Gerek sağ'da gerek sol'da, başta Amerika olmak üzere bütün Batı ülkelerinin yatıp kalkıp Türkiye'yi bölmek istediği gibi bir algı var, diyor. Tabiî bunu sadece sağ'ın ve sol'un önde gelenleri halka zerketmiyor; ne zaman ekonomi kötüye gitse, siyâsî buhranlar yaşansa, gazeteciler öldürülse, insan hakları ihlali olsa, kendi yedikleri haltı kapatmak için hükümetler de topu Amerika'ya atıyor. Bana sorarsanız Amerika'nın hiçbir etkisi yok değil, ama o çapta bir devletin birçok ülkeye bulaşmasını garipsemiyorum. Onun konumunda Türkiye olsa aynı şeyi yapardı sanırım. Ancak bu sav bir boyut atladı. Bu artık her şartta kullanilan bir bahane haline geldi. Oku kendimize çevirsek iyi olur.

    Dincilerin ve modernleşmecilerin de paranoyasına dikkat çekiyor: Bu toplumsal gruplar fazla paranoyak oldukları için radikal hayallerinden bir türlü vazgeçmiyor. İki taraf da kendi yaşam tarzını toplumun her kesimine dayatma peşinde diye teşhis de bulunuyor. Böyle bir ortamda nasıl demokrasi olacak?

    Bu paranoyadan kendisinin de payını aldığını söylüyor. Mesela onun kitaplarının ve fikirlerinin de ardında Dış Minnaklar varmış :) Öyle diyorlar...

    Yine Pamuk'un bayrak ve milliyet üzerine düşünceleri var: Aslında burada kendinden ziyade bayrağın toplumun içinde değişik gruplar için farklı mânâlar taşıdığına dikkat çekmiş. Kimileri insan öldürmek adına bir araç diye anlıyor. Tabiî bunlar zamanla, yani çocukluğundaki bağlılığını yitirmesine sebep olmuş.

    Cumhuriyet üzerine soyledikleri ilginçti. Genelde eleştiriler ya saldırganca olur, ya da methiye şeklinde yapılır. Ancak Pamuk alelâde bir konudan bahseder gibi teşhis yapmış. Katılıp katılmamak bize kalmış: Harf Devrimi husunda katılıp katılmamak bir yana (kütüphaneler yok oldu gitti fikrinde) içinde Atatürk dönemi de olmak üzere Türkiye'de neden bir demokrasi kurulamadığını Atatürk yıllarında buluyor. Genç Cumhuriyet'in bir yandan Batılılaşmaya çalışırken bir yandan da çoksesli yapıyı ilga etmesini, en ufak bir sözlü ya da yazılı eleştiriyi sindirmesini hatalı buluyor. Hatta Türk şiirinin en büyük isimlerinden Nâzım Hikmet'in 1950'ye dek 15 sene yattığının altını çiziyor. Sözün özü Batıcı olmak, eleştirel olmaktır, ancak Cumhuriyet bunu ne kurulurken ne de şimdi uyguladı, diyor. Bu "baskı" hali ters tepti. Dediğim gibi burada bir suçlama yapmıyor. Bence çok da haksız sayılmaz.

    Öte yandan Saddam'dan kaçan Kürtlere dâir acıklı bir yazı kaleme almış. PKK-TSK çatışması hakkında sözleri var. Bu yazıları bir tarafa bağlı kalarak değil de, kendime bağlı kalarak okuduğum zaman haksız da bulmuyorum.

    İşte bunların yanında roman teknikleri, kendi roman telakkisi; Yahudiler hakkındaki söyleşisi, çeşitli dergilere kaleme aldığı kültürel ve siyâsî yazılar: Kürt Sorunu'na yer vermiş. İstanbul Depremi hakkında halkın nabzını ve hatalarını çok iyi bir şekilde anlatan yazısı mevcut. Özellikle sonda askerler üzerine söyledikleri önemli. Militarist olmak iyi, güzel olabilir, ama Ordu'nun, halk fark etmese bile üzerimizdeki olumsuz tesirini görmek lâzım. Sürekli Ordu'dan dayak yiyen bir ülke olduğumuz düşünülürse...

    İstanbul hakkında yazdığı çok şey var: İstanbul'un sevdiği noktaları, çarşıları, satıcıları, hayalî merkezleri...

    Elbette katılmadığım düşünceleri oldu, lâkin Pamuk'u seviyorsanız neden okumayasanız?

    İyi okumalar.
  • 353 syf.
    ·3 günde·Beğendi·8/10 puan
    Hayatını doyasıya yaşayanlar ölüm korkusu duymazlar diyordu Mina Urgan kitabının bir yerinde. Rahmetli dinazorca yaşamış hayatını. Kendisi şikayetçi olsa da savunduğu değerler üstüne az aktivist olduğundan, her zaman sapasağlam durmuş hayat karşısında.
    Müşkülpesent bir insan olmamakla birlikte romanları elime pelesenk etmek gibi bir huy başlamıştı şu sıralar. Fakat Bir Dinazorun Anıları öylesine akıcıydı ki bir solukta bitiriverdim bu kitabı. Urgan’ın kafasında yazıya dökmek istediği o kadar anı varmış ki bazen olaylar ve fikirler birbirine girmiş. Konudan konuya atlamış yazar. Ama anıları öylesine canlı öylesine ilgi çekici ki bir cambazı izler gibi okuyorsunuz kitabı.
    Belki de bu denli ilgi duyarak okumamın sebebi yazarları, Türk aydınlarını ve Mustafa Kemal’i böylesine somutlaştırması oldu herhalde. Halkın içinden olmakla gurur duymakla birlikte cumhuriyet dönemi aydınlarına büyük bir ilgi duyarım. Fakat adı üstüne aydındır onlar ve halk arasında daha çok savunduğu değerler ve yazdığı eselerle bilinen, kimince idealleşmiş bazen de heykelleşmiş varlıklardır. Fakar Mina Urgan’ın anılarını okurken kimi zaman arkadaş oldular kimi zaman hoca kimi zamansa dans ettiler bizimle. Espri yapmak, bir olayı gülmece öğesi yapmak çok insancıl gelir bana. Her zaman tarih, edebiyat kitaplarından okuduğum ciddi bir mahluk gördüğüm Falih Rıfkı, espri yaptığında bu denli rahatlamam bundandır belki.
    Mina Urgan, kendisi de buna dem vurmakla birlikte hep aydın çevreyle birlikte olup, halkı tanımayamamış bir insan. Bununla birlikte her zaman zulmedilen ve Nazım Hikmet’in deyişiyle üzüm gibi ezilen halkın da yanında olmuş, onlar için vermiş mücadelesini. Onların insanlığını, haklarını savunurken halk Urgan’a sivri dişlerini gösterdiği anda bile. Güzel idealleri olmasına rağmen yine aynı sebepten yazar çok kalburüstü kalmış. Halkı tam olarak tanıyamadığı ve anlayamadığı, onları sadece minibüste veyahut sokakta denk gelirse gördüğü hatta bazen taksicinin dediklerine bile dayanamayıp taksiden indiği için kendi fanusu içerisinde kalmış. Hatta annesi Şefika ona “kavanoz pehlivan” dermiş, nitekim bu yönüyle olmasa da çok yerinde olduğunu düşünüyorum.
    Sosyalist bir insan olmasına saygı duymakla beraber, her toplumsal sorunun üstesinden sosyalizm ile gelinebilecek olduğu düşüncesi biraz yavanca geldi bana. Feminizmden ve Virgina Woolf’tan pek hazetmiyor ve sosyalist devletle kadın erkek eşitsizliğinin de ortadan kalkacağını düşünüyor yazarımız. Savunduğu ideal uğruna bazı sorunları görmezlikten gelip her sorunu buna bağlaması iğreti durmuş. Kendi çevresinde kadınların dominantlığından olsa belki objektif bir bakış açısından uzak. İşvereni tarafından ezilmeyen erkek, eve gelip karısını dövmeyecekmiş bu durumda. Böylesine hassas bir konuda Urgan gibi bir aydınımızın böyle sığ bir kanıda olması yaraladı beni.
    Kendini olduğu gibi kabul eden, kendisiyle alıp veremediği şey olmayan, kendini alaya alabilen biri Urgan. Onaylamasam da fikirlerinin arkasında bu denli sağlam duran insanlarla her zaman gurur duyarım. Ve çok gururlu ve mutluyum bu yazarla hayatımın bu döneminde tanıştığım için. 20’li yaşlarımın başında bana ışık tuttuğun için teşekkürler Mina Urgan!
  • 393 syf.
    Bir insanın kendine karşı en büyük ödevi hakikati keşfetmektir. (#73093133)
    __________

    En hoşlanmadığım hususların başında aklımla dalga geçildiği hissi yaşamak veya başka bir ifadeyle aldatılmışlık hissi yaşamak gelir. Bu hissi en çok yaşadığım hususların başındaysa Atatürk’ün şahsının ve onun icraatlerinin din ve laiklikle ilgili kısımlarının gizem bulutu arkasına saklanması veya kasıtlı/kasıtsız çarpıtılarak aktarılması gelir. Çünkü onun bu konudaki sözlerinin, yaptığı işlerin geçtiği ilk elden kaynaklara ulaşmak deveye hendek atlatmaktan daha zor olabiliyor. Eğer internet olmasa katiyen bu kaynaklara ulaşamayız. Böyle olunca onu sevenler başka sevmeyenler başka iddialarda bulunuyor ve her iki tarafta aslında gerçeği değil de kendi gerçeklerini yaratmaya çalışıyorlar. Örneğin, bir tarihçi defalarca basılan kitabında ve çıktığı televizyon programlarında Atatürk’ün, ordusuyla Filistin’e inerim dediği iddiasını ballandıra ballandıra dile getirebiliyor. Bu iddianın kaynağı olarak verdiği Hakimiyeti Milliye gazetesiyse iddianın geçtiği 1937 yılında yok! Sanırım üç yıl önce Ulus adını alıyor ancak bu gazetenin de o sene içinde hiçbir yayınında yine bu iddia yok. Ayrıca bu konu hakkında İçişleri bakanı Şükrü Kaya’nın falanca tarihinde Cumhurbaşkanına durumu haber ettiğini söylüyor lakin yine verdiği belgeye göre falanca tarihte değil, ondan birkaç ay öncesinde haber ettiği geçiyor ama Cumhurbaşkanına değil, Başbakanlığa haber ettiği görülüyor. Son olarak Atatürk’ün içinde tüm Hristiyan dünyasına adeta “adam ol, akıllı ol” tarzında verdiği bir demeci de yok. Olduğu rivayet edilmiş ve bu haber ta Hindistan’da bir gazetede de çıkmış. Bu tarz ortalıkta bir sürü haber, iddia dolaşır. Bunu Atatürkçü isimler çok yapıyor, bence amaçları halkın Atatürk’ü sevmesini veya ondan dini konulardan dolayı soğumamalarını sağlamak istemeleridir. Bir başka nedense buna kendilerini de inandırmaları olabilir. Ama şunu unutmamalılar ki, yalanların üzerine bina olunan sevgi ve saygı darmaduman olmaya mahkumdur.

    Eminim ki “gerçekleri Perinçek gibi bir adamdan mı öğreneceğiz” diyenleriniz oluyordur. Sizi anlıyorum, zira ben de kendisine güvenemediğim için yararlandığı kaynakları buldum ve bizzat kontrol ettim. Bu kaynakların başında şunlar geliyor: Türk Tarihinin Ana Hatları (Devlet Matbaası-1930), Atatürk döneminde liselerde okutulan Tarih kitapları (Devlet Matbaası-1931), Medeni Bilgiler Kitabı, Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri. İkincil kaynaklar da dönemin hükümeti içinde önemli mevkilerde olan isimlerin Meclis’te veya birtakım çalışmalardaki beyanları. Bunlardan birisi örneğin; dönemin Samsun vekili Ruşeni Beyin (Barkur) Atatürk’e sunduğu ve Atatürk’ün de kenarlarına “Aferin” ve “Alkışlar” şeklinde notlar düştüğü ‘Din Yok Milliyet Var’ yazısıdır. Yazının alt başlığı “Benim dinim benim Türklüğümdür”, yanına “Aferin” notu düşülen son cümlesiyse “Ve türk olmak kadar ‘DİN’ mi var”. Bu yazı Kenan Evren tarafından “insanların inancını bozar” gerekçesiyle kilit altına alınıyor. Ayrıca kitap, yaklaşık 400 sayfa ama bunun yarısı ise kaynak ve Atatürk’ün kendi el yazmalarıdır. Bu el yazmalarının birinde Atatürk, bizzat Mısır’da tek tanrı inancının nasıl doğduğunu anlatır: "Masum ve cahil insanları, yüzlerce allaha taptırmak veya allahları muayyen gruplarda toplamak ve en nihayet bir allah kabul ettirmek, siyasetin doğurduğu neticelerdir."( #87566643 ve Türk Tarihinin Ana Hatları, s.220 ve Atatürk’ün elyazması: https://hizliresim.com/r8KIbt , daha fazla elyazmaları da Perinçek’in kitabının arkasında bulunuyor) Bunu şundan belirtiyorum: yazara bakıp ön yargıya kapılarak kitap hakkında okumadan yargıda bulunmayalım. Hatta bu tutum, genel bir ilkemiz olmalıdır. Bu arada ben, bahsettiğim tarihçinin yanlış bulduğum bir yönünü örnek vererek başladım yazıma lakin bu, onun eserlerini hiç okumayacağım manasına gelmiyor. Sadece okurken daha dikkatli olurum.
    __________

    Yalanın faydası bir kere içindir, gerçeğin ise sonsuzdur.

    DENİS DİDEROT
    __________

    Perinçek, Kemalist Devrimin iki dönemi olduğunu ifade etmiş. Bunlardan ilki, 1919-1924 arasındaki siyasal devrimdir. Bu dönem temel sorun: milli egemenliği hakim kılmak olmuştur. Bunun için dinsel ideolojinin temeli olan egemenlik kaynağının Allah olduğu savının çürütülmesi gerekiyordu. Sonuçta, Allah iktidardan uzaklaştırılmış oldu. Ayrıca bu dönemde M.Kemal, yer yer Allah, Muhammed gibi konularda olumlu beyanlarda bulunur. İkinci dönem ise 3 Mart 1924 Halifeliğin kaldırılmasıyla başlayan ideolojik hesaplaşma dönemidir. Siyasal devrimin her zaman toplumu dönüştürmeyi beraberinde getirdiğini ifade eden Perinçek, Kemalizm’in din, Allah, laiklik gibi konularındaki felsefe ve pratiğinin 1924 öncesine bakılarak anlaşılamayacağını söyler. Zira 1929-30’larda tarih üzerine araştırmalar yoğunlaşır. Atatürk’ün de el yazılarının ve yazdırdıklarının önemli bir kısmının dinler tarihi ve İslamiyet üzerine olduğu ifade edilmiştir. Türk Tarihinin Ana Hatları’nın hemen girişinde iki temel amaç belirtiliyor. İlki milli bir tarih yazmaktır. İkinci amacı direkt kitabın kendisinden alıntılıyorum: “İkinci bir maksadımız da kainatın teşekkülüne, beşerin zuhuruna ve beşer hayatının tarihi devirlerden evvelki mazisine dair, yakın zamanlara kadar itibarda bulunmuş yanlış telakkilerin önüne geçmektir. Yahudilerin mukaddes saydıkları efsanelerden çıkan bu efsanelerden çıkan bu telakkiler membaların tenkidi ile ve son zamanların ilmi keşifleriyle artık tamamen kıymetini kaybetmiştir. Tenkidi tarihe ve tabii ilimlere dayanılarak kurulan faraziyeler elbette Sifrittekvin’in haberlerinden daha ilmidir…”(s.2) Böylelikle dolaylı yoldan Kuran’ın evren ve insanın yaratılış anlatımlarını çürütüp yerine dönemin biliminin anlatımlarını koyma süreci başlar. Bunun arkasında ise sadece bilimsel konular değil, her alanda dinin yani İslam’ın hakimiyetini kırmak ve onu bireylerin vicdanına hapsetmek bulunur. Bu durum, Atatürk ve arkadaşlarının zihin yapılarını şekillendiren kişi, düşünce, dönem ve olaylara bakılırsa gayet anlaşılır bir durumdur. Onlar, Aydınlanma döneminin düşünürlerinden etkilenmişlerdir; zira Atatürk’ün kitaplığında bunların kitapları önemli bir yer teşkil eder. Örneğin: Montesquie’nin insan aklını “tek insanlık yasası” olarak görmesi, yasaların kaynağının din olamayacağı ve biricik kaynağın insanların ihtiyaçları olabileceği, bu ihtiyaçları ise belirleyen tek etkenin insanın aklı olduğu fikirleri Kemalizmin en temel kabullerinden olmuştur. Rousseau’nun hürriyetçi ve milli egemenlikçi fikirler kabul edilmiştir. Voltaire, D’Holbach, Feuerbach, Diderot gibi isimler de diğer önemli etkilenilen kişilerdir. Bunlardan Holbach, Atatürk’ü çok etkilemiş gözüküyor. Holbach, Hristiyanlığı eleştirmekle yetinmemiş, doğayı yaratan bir varlığı da kabul etmemiştir. Holbach için tanrı kavramı, ilkel insanların doğa olayları karşısında duyduğu korku ve cehaletten doğmuştur. Yani “dinin kökeni, çoğunluğun korkusu ve azınlığın yalanıdır,”(s.107). İnsanın ortaya çıkışı gibi bilimsel konularda Darwin’in kuramı etkili olmuş ve ders kitaplarına geçmiştir. Atatürk, kimi yerlerde “Tanrısızlığın İlmihali” adıyla anılan Jean Meslier’in Aklıselim kitabını ve Caetani’nin İslam tarihi ansiklopedisini Türkçeye çevirttirmiştir. Fransız İhtilali’ni ve ondan doğan fikirleri son derece önemli bulmuş ve bunu da dile getirmiştir: “Devrimlerin en önemlisi, en feyizlisi ve en doğurganıdır.”
    __________

    Gerçeği her zaman savun, anlayan olmasa bile vicdanına karşı hesap vermekten kurtulursun.

    HG WELLS
    __________

    Kemalizm’e göre din toplumsal bir konudur. Uzak geçmişte insanlar doğaya karşı kendilerini son derece savunmasız bulmuşlar, bunun sonucunda her şeyden korkmuşlardır. Anlam veremedikleri doğa olaylarını doğa üstü bir baba figürüne nispet etmişlerdir. Bu da aslında aile veya kabiledeki reisten duyulan korkunun tezahürü olmuştur. Topluluk halinde yaşamanın olmazsa olmazı düzeni sağlamak adına da bundan faydalanılmış, zaman içinde birtakım kurallar yaratılmış ve nihayetinde tüm bunlara kutsallık atfedilerek adına din denilmiştir. Aynı zamanda Atatürk’ün ifadesiyle "Din daima siyaset aracı, menfaat aracı, istibdat aracı yapıldı. Bu hal Osmanlı tarihinde böyle idi. Abbasiler Emeviler zamanında böyle idi."(Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, ll, s. 146.) Bununla birlikte dini, bireysel özgürlüğü engelleyen güçlü bir etken olarak görmüşlerdir. Din, egemenliği bir monarka Tanrının verdiğini dikta eder ve sadece bunula kalmaz; toplumu hiyerarşik olarak düzenler. İnsanların 7/24 nasıl davranacaklarını kati suretle belirler. Özgür düşünceye, sorgulamaya ve araştırmaya kısıtlamalar getirir. Tüm bunların sonucunda birey diye bir şey söz konusu olamaz, insan ancak ait olduğu zümreyle bir varlık bulabilir. Ancak Atatürk ve arkadaşları, Fransız Devriminin temel dayanaklarından olan bireyin özgürlüğü ve doğal hak kavramına gönülden bağlılardır. O halde, dinin buna koyduğu engeller yıkılmalıdır. Atatürk, Medeni Bilgiler kitabının Hürriyet bölümünü kendisi yazmıştır; ben Toplumsal Dönüşüm Yayınlarının 2010 tarihli 2. Baskısından Hürriyetin Tarihsel Gelişimi başlıklı bölümden konuyla alakalı bazı parafları alıntılamak istiyorum, dilerseniz siz de bizzat kaynağından bakabilirsiniz: “İlkel insan gruplarında, ata korkusu ve sonunda, büyük kabile ve kavimlerde, ata korkusu yerine geçen Allah korkusu, insanların kafalarında ve hareketlerinde hesapsız yasaklar yaratmıştır … İnsan, öncelikle tabiatın esiri idi; sonra, buna, gökyüzünden kuvvet ve yetki alan bazı adamlara esir olmak eklendi, insan toplulukları büyüdükçe ve devlet haline geldikçe, bireyler üzerindeki ağırlık o kadar çoğaldı. Devletin başında bulunan adamın hakkı, kayıtsız, şartsız kesin bir kudret olarak kabul ediliyordu … Doğanın, her şeyden büyük ve her şey olduğu anlaşıldıkça doğanın çocuğu olan insan kendinin de büyüklüğünü ve onurunu anlamaya başladı. İşte, insanlar, bu anlayış derecesine yükseldikten sonradır ki “doğanın, insanda yarattığı bütün yetenekler, çalışmalarını serbest olarak yapmayı ve serbest olarak geliştirmeyi gerekli kılar; bu gereklilik doğaldır; doğanın verdiği haktır ”, düşüncesine ulaştılar … Bireysel haklar görüşü, tabii hak düşüncesi, Allahlık sıfatı düşüncesi temelinden gökyüzünden koparılarak yeryüzüne indirildikten sonra, meydana çıkabilmiştir.”

    Bunların aslında doğal sonucu da diyebileceğimiz dine karşı durulmasının diğer etkense milliyetçiliktir. Bilindiği üzere Osmanlıyı kurtarabilmek adına birtakım fikir akımları kullanılmış lakin başarılı olunamayıp Türkçülük akımının da etkili olduğu Kurtuluş Savaşı’yla yeni Türk devleti kurulmuştur. Devrimin kadrosu yeni ulus yaratımında mihenk noktası olarak da milliyetçiliği belirlemişlerdir haliyle. Din ise mevcut milyonlarca Müslüman alemin bulunduğu esaretten de anlaşılacağı üzere faydasız bulunmuş ve aynı zamanda tarih boyu Türklerin milli hislerini körelten ve giderek Araplaşmalarına neden olan bir unsur olarak görülmüştür. Zaten Türklerle İslam devletinin ilk karşılaşmaları sonucunda çokça kan akmış, Arapların yağmaları ve talanları hüküm sürmüş, Türklere zorla İslam’ı kabul ettirmeye çalışmışlar lakin Türklerin İslam’a kitle halinde girişleri, Türk komutanlarının İslam’da söz sahibi olmalarından sonra olmuştur. Nasıl Araplar, Türklerin İslam üzerindeki egemenliğinin sonucunda İslam’da gerilemenin başladığını düşünüyorlarsa, Türkler de tam tersini düşünüyorlar; devrimin kadroları ise uygarlığı Türklerin sağladığını ve İslam uğruna dört bir yanda Türk’ün evlatlarının kanlarını heba ettiklerini düşünüyorlardır. Sonuç olarak artık Türk milletinin mihenk noktasını din değil, milli his ve milliyetçilik belirleyecektir. Atatürk, Medeni Bilgiler kitabında şunları söyler: "Türkler arapların dinini kabul etmeden evvel de büyük bir millet idi. Arap dinini kabul ettikten sonra, bu din, ne arapların, ne aynı dinde bulunan acemlerin ve ne de mısırlıların vesairenin türklerle birleşüp bir millet teşkil etmelerine hiçbir etki yapmadı. Bilakis türk milletinin milli bağlarını gevşetti; milli hislerini, milli heyecanını uyuşturdu. Bu pek tabii idi…”(#87543561) Yine devamında Medeni Bilgiler’de şunları der: “Türk milleti, milli' hissi; dini hisle değil, fakat insani hisle yan yana düşünmekten zevk alır. Vicdanında, milli hissin yanında, insani hissin şerefli yerini daima muhafaza etmekle iftihar eder.”

    Atatürk, verdiği demeçlerde “Türk yalnız tabiatı takdis eder,” der, buna gazetecinin Goethe’nin tabiatı tanrı olarak görmesi fikrini belirtmesine ise karşı çıkarak "Ben bu muammayı kabul edemem, takdise layık ancak insan toplumunun reisi olan kimsedir,” der. Öte yandan A.Comte ve H.G.Wells’ten de etkilenen Atatürk, insanlığa duyduğu güveni sık sık dile getirir. Bununla birlikte Kemalist devrim, dinin toplum üzerindeki etkisini kırmaya da çalışır. Çünkü ancak bu şekilde ağanın kölesi, kulu durumundaki insanlar özgürleşecek ve birey olabileceklerdir. Bu insanlar daha sonra işçi sınıfını oluşturacaklardır. Çünkü Atatürk devrimi de Fransız devrimi gibi burjuva merkezlidir. Çağını yakalamaya çalışır ve çağ da budur. Bu esnada dikkat çekici bir noktayı dipnot olarak eklemeliyim: İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, "Bazı Kisvelerin Giyilemeyeceğine Dair Kanun"un görüşmeleri sırasında Meclis kürsüsünden hükümet adına aynen şunları söyler: "Dinler işlerini bitirmiş, vazifeleri tükenmiş, yeniden uzviyet ve hayatiyet bulamayan müesseselerdir.” Bu sözler mecliste alkışlanır. Şimdi olsa sanırım adamı döve döve kürsüden indirirler. (TBMM Zabıt Ceridesi. Dönem 4c. 24. i: 11, 3.12.1934, s.77).

    Kemalizm’in Allah kavramı ve onunla ilgili hususlara bakışını inceleyelim. Atatürk’ün talimatıyla ve gözetimiyle yazılan Türk Tarihinin Ana Hatları kitabının girişinde belirtilen amaçlarını yukarıda alıntılamıştım. Buna bir örnek: #87666426 Sonra, insanın yaratılmadığı, onun doğanın çocuğu olduğu belirtilir. Bunlara temel olarak dönemim bilimsel gerçekleri alınmıştır. Yani eskilerin yaratılış efsaneleri yerini devrimin kitaplarında, bilimsel gerçeklere bırakmaktadır: #87667718 Şunu ise bizzat Atatürk yazmıştır: “Her halde, hayatın her hangi bir tabiat harici bir amilin müdahalesi olmaksızın, dünya üzerinde tabii ve zaruri bir kimya ve fizik seyri neticesi olduğunu kabul etmek lazımdır.”(#87669400) Aynı kitapta dönemin evrimsel bilgilerine dayanılarak insanın oluşumu açıklanır ve benzer şeyleri Atatürk de demeçlerinde söyler: #87676676 Yine Atatürk şunları söyler: "Doğa insanları türetti; onları kendine taptırdı da. Ancak insanların dünyada yaşayabilmeleri için, onların doğaya egemenliğini şart kıldı. Doğaya egemen olmasını bilmeyen yaratıklar, varlıklarını koruyamamışlardır. Doğa, onları kendi unsurları içinde ezmekten, boğmaktan, yok etmekten ve ettirmekten cuda çekinmemiştir.” (Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, Il, s. 279.) ve "İnsanlar, sürfeler gibi sulardan çıktılar en önce ... ilk atamız balıktır. İşler daha ilerledikçe insanlar, primat zümresinden türediler. Biz maymunlarız; düşüncelerimiz insandır."( Ruşen Eşref Ünaydın, Atatürk Tarih ve Dil Kurumları, Türk Dil Kurumu Yayını .. Ankara 1954, s. 53. İnsanın oluşumunun Darwinci tezle açıklanması konusunda bir başka örnek için bkz. Felsefe Kurumu Seminerleri, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1977, s. 231 vd.) Atatürk ve Kemalistlerin aslında insanın oluşumu gibi konulardaki fikirleri şu cümle özetlenir ki bunu da Atatürk demiş, sonrasında da insanın mutlak özgür olmadığını, çünkü tabiatın da kanunlara tabi olduğunu belirtmiştir: “Hürriyet insanın düşündüğünü ve dilediğini başka birinin hiçbir etki ve karışması olmaksızın kesin olarak yapabilmesidir. Bu tanım Hürriyet kelimesinin en geniş anlamıdır. İnsanlar bu anlamda Hürriyete hiçtir zaman sahip olmamışlardır ve olamazlar. Çünkü bilinir ki İNSAN TABİATIN YARATILMIŞIDIR. Tabiatın kendisi dahi kesin hür değildir, evrenin (kâinatın) kanunlarına tabidir.”(Medeni Bilgiler kitabının yukarıdaki baskısı, s.29) Ve Atatürk din konusunda yukarıda da alıntıladığım şu sözüyle net bir şekilde noktayı koyar: "Masum ve cahil insanları, yüzlerce allaha taptırmak veya allahları muayyen gruplarda toplamak ve en nihayet bir allah kabul ettirmek, siyasetin doğurduğu neticelerdir."

    Din konusunda Atatürk ve Kemalizm’in spesifik manada fikirleri nelerdir, yani İslam konusunda, bakalım: Atatürk, Lise Tarih kitabının "İlk vahiy" bölümünü bizzat söyleyerek yazdırmıştır. Atatürk, şu gerçekleri saptamaktadır:
    - Kur'an sureleri gökten indirilmemiştir.
    - Bu süreler Muhammed'in beyanlarıdır, yani Muhammed'e ait sözlerdir.
    - Kur'an süreleri, Muhammed'in uzun bir dönem süren dinsel düşüncelerinin ürünüdür. Kendisinde vahiy ve ilham düşüncesi yıllarca düşündükten sonra doğmuştur.
    - Muhammed, çalışıp, incelemeler yaptıktan sonra surelere edebi bir şekil vermiştir.
    - Peygamber ayetleri "lüzum ve ihtiyaçlara göre" kararlaştırıyordu.
    - Muhammed, şiddetli bir heyecana uğramıştı, kendisini tahrik eden içsel etkenin tabiatın üstünde bir varlık olduğu kanısındaydı.[5] (#87576959)
    Aslında bu alıntının yorum kısmında 1931 basım Lise Tarih-2 kitabından ilgili kısmın tamamını paylaşmıştım. Yine de bazı parafları alıntılamak istiyorum: “Muhammed’in koyduğu esasların toplu olduğu kitaba Kuran denir … Muhammet birdenbire Allah’ın Resulüyüm diyerek ortaya çıkmamıştır. O, Arapların ahlak ve adetlerinin pek fena ve pek iptidai ve ıslaha muhtaç olduğunu anlamış, bunları ıslah için tenha yerlere çekilerek senelerce düşünmüş ve yıllarca tefekkürden sonra kendisinde vahiy ve ilham fikri doğmuştur … Kuranın içindekiler başlıca üç bahiste mütalea olunabilir … Hukuki hükümler zaman ve mekan içinde içtimai heyetlerin uğradıkları değişikliklere göre değişe geldiğinden on dört asır evvelki zaman ve mekanın ihtiyacına göre lüzumlu ve kafi görülmüş olan esaslar yerine bugün birçok mütenevvi kanunlar ve usuller konulmak zarureti görülmüştür. Bunlar dahi ebedi olmayıp zamanla değişmeğe mahkumdurlar. Tarihe ait malumata gelince: yeni fenler sayesinde meydana çıkarılan hakikatler en yakın tarih bilgilerini bile temellerinden sarsmaktadır…” Gerek almadığım yerlerde gerekse de Medeni Bilgiler’de daha önce alıntıladığım kısımlardan Atatürk’ün, İslam’ı Arapların dini olarak gördüğü rahatlıkla görülebilir. Ayrıca vahiy diye bir şeyin olmadığı, bunları Muhammed’in toplumunda gördüğü aksaklıklar üzerine uzun uzun düşünmesi sonucunda kendisinin ürettiği ortaya koyulmuş olur. Nitekim, din Kemalistler için toplumsal bir vakadır. Yine Lise Tarih-2 kitabından bir paraf alıntılayalım: “Kabe bidayette mahalli bir mabet iken Mekke ahalisi burasını bir milli mabet derecesine yükseltmişlerdi. Mekkeliler Arapları kendi mabetlerine celbedebilmek için Arap Yarımadasının muhtelif yerlerinde mabut tanılan 360 putu Kabede yerleştirmişlerdi. Kabenin kutsiyetini yahudi an'anelerine de raptetmişlerdi. Bu uydurmalara göre İbrahim, karısı Hacer ile oğlu İsmaili buraya getirmişti; Zemzem de onlar için fışkırmıştı; İbrahim, oğlu İsmail ile birlikte Kabeyi bina etmişlerdi. Cebrail kendilerine o zaman beyaz ve mücella olan Haceriesvedi getirmişti; bu taş seradan günahkarların ellerini sürmelerinden dolayı kararmıştı. Bunların hepsi, bittabi, sonradan uydurulmuş masallardır.”(s.85) Tüm bunları destekleyici olacak sözleri ise Atatürk hayatının sonlarında Meclis kürsüsünden 1 Kasım 1937’deki konuşmasında beyan etmiştir: “Fakat bu prensipler gökten indirildiği sanılan kitapların dogmalarıyla asla bir tutulmamalıdır. Biz, ilhamlarımızı gökten ve gaipten değil, doğrudan doğruya hayattan almış bulunuyoruz.” Belki de Atatürk’ün dinde en çok karşı olduğu husus kaderciliktir. Bu konuyla ilgili paraf: “Atatürk, yabancı bir gazetecinin "kaza ve kader" meselesini sorması üzerine, "bu iki kelimenin arapça olduğunu ve Türkleri ilgilendirmediğini" söyler. Arkasından insanın talihinin kendi elinde olduğunu açıklar. Bunun için, uygulanması mümkün işlere düşünerek ve irdeleyerek başlamak, fırsatları büyük bir azimle değerlendirmek ve akla uygun bir yol izlemek gerektiğini belirtir.” (Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, III, s. 86.) Ahiret konusundaki paraf: “Medeni Bilgiler kitabına konması amacıyla kendi eliyle yazdığı notlarda, dini düşünceyi, " ... fani dünyaya kıymet verdirmediği" için eleştirir. Din, insanlara "sefaletler, zaruretler, felaketler his olunmaya başlayınca, asıl, hakiki mutluluğa öldükten sonra ahirette kavuşacağı" vaadinde bulunmaktadır; "feci manzara karşısında kalanlara, kendilerinden evvel ölenlerin, ahiretteki mutluluklarını düşünerek veya bir an evvel ölüm dileyerek ahiret hayatına kavuşmayı telkin etmektedir." Oysa, "millet uyandığı zaman, ... acı hakikati görmektedir."[30: Medeni Bilgiler, s. 367 vd. Afet İnan'ın yayımladığı kitabın sonundaki el yazıları bölümünde yer alan bu açıklamalar. Medeni Bilgiler kitabının 1929 ve 1932 baskılarında bulunmuyor.] Ayrıca ilgili bölümü beğenmeyip bizzat kendisinin kaleme aldığı ve nihai sözlerini iki kez daha alıntılamış olduğum Türk Tarihinin Ana Hatları’nın Mısır tarihi kısmında Atatürk, hem ahiretin hem de tek tanrı inancının doğuşunun nasıl olduğunu burada anlatır: “Mısırlılar, zamanla, ruhun ebediyeti hakkında şu fikre saptılar: her ölünün ruhu, Allah Osiris riyasetinde bir mahkeme huzurunda, muhakeme edilir; ruh tartılır; eğer fena amellerle yüklü ise mahvedilir; mahvedilecek kadar günahları çok değilse hayatında yaptığını itirafa mecburdu. Ruh, irtikâp etmediği fena işleri sayacaktı. Meselâ, evvelâ diyecekti ki "öldürmedim, mabutlara karşı vazifelerimde kusur etmedim., v.s Sonra da iyi işlere geçerek," açlara ekmek verdim, susuzlara su verdim, çıplaklara elbise verdim... v.s. diyecekti. Temiz olduğu sabit olan ruh, ebediyete kabul edilir ve serin, kokulu pir havada yaşar ve allahın sofrasında yemek yerdi. Ahiret, yahut hesap günü , mizan, sırat köprüsü, cehennem, cennet telâkkilerinin Mısırda uyanması böyle olmuştu.”(s.222) Ayrıca Mısır’da oldukça fazla tanrının sayısının zamanla üçe indirildiği ve bu üçlü tanrının Hristiyanlıktaki teslis inancını oluşturduğunu da yazar.

    Genel bir değerlendirme yapacak olursam: Atatürk, Fransız Devriminin ortaya çıkardığı fikirlerden, Aydınlanmacı düşünürlerden, Hristiyanlığı ve tanrı inancını sıkı şekilde eleştiren eski din adamları ve düşünürlerden, Caetani’nin İslam tarihi ansiklopedisinden ve benzeri unsurlardan etkilenmiş ve kendi dünya görüşünü oluşturmuştur. Öyle ki, henüz Çanakkale Savaşları sırasında yabancı bir bayan arkadaşına yazdığı mektuplarda dahi askerlerin inançlarının savaştaki faydasına değinirken aynı zamanda bunlardan kendisi inanıyor gibi bahsetmez. Harbiye’de okurken kendilerini zorla namaza kaldırdıklarından okuldan arkadaşı bahsetmiştir. Doğduğu, büyüdüğü muhit Osmanlı’nın Avrupa’ya açılan kapısı olup her fikir ve inançtan insanlar bulunmuştur. İlk mekteplerinden birisi dönemine göre oldukça modern egitim veren bir okuldur ve ileride de o dönem en iyi eğitimin verildiği askeriyede bulunmuştur. Bununla birlikte Şam’da görev yaparak Anadolu dışındaki İslam’ı da görmüştür. Gençliğinden beri devrimci olan Atatürk, nihayetinde fırsatını bulmuş; önce Kurtuluş Savaşı’na önderlik ederek halkını bağımsızlığa taşımış, ardından zihnindeki devrimleri yapabilmek için mutlak siyasi gücü eline geçirmiş ve aralıksız devrimlere başlamıştır. Bunu yaparken karşısında asırlar boyunca iyi kötü hükmetmiş bir ideoloji bulunuyordu. Bu ideoloji dinseldi, özelde de İslam’dı. Öncelikle 1924’e kadar İslam’ı bilime ve akla uydurmaya çalışmış lakin yaşanan olaylardan sonra bunun mümkün olmadığını anlayınca bundan vazgeçmiştir. Aynı zamanda dönemin modernist İslamcı isimlerini de okumuş ve bunların kitaplarına, onlara inanmadığını belli eden hatta kızan notlar düşmüştür. Aklı ve buna bağlı olarak bilimi her şeyin temeline alan Atatürk, nitekim manevi miras olarak hiçbir dogma bırakmadığını ifade etmiş ve hayatta en hakiki yol gösterenin bilim olduğunu belirtmiştir. Halifeliğin kaldırılması adeta dönüm noktası olmuş ve tepki de çekmiştir. Zira bir sene sonra birçok önemli silah arkadaşı, dine saygılı ibaresi adı altında bir parti kurmuşlar ve kısa sürede bu partiye gericiler dolmaya başlamıştır. Şeyh Sait isyanı sonucunda parti de kapatılmış, akabinde Atatürk’e suikast düzenlenmiş, bundan sonra da partinin kurucu isimleri tamamen tasfiye edilmiştir. Belki de devrimlerin arasında en önemlilerinden Medeni Kanun kabul edilmiştir. Bu kanun aynı zamanda İslam’ı, toplumsal hayatın dışına itmek ve hareket alanını daraltmak yönünde büyük bir adım olur. Çünkü bu adımla kadınlar erkeklerle eşit haklar almış ve kadınların özgürlük alanı genişlemiştir. İslam için bu, öldürücü darbedir. Öyle ki dönemin Adalet bakanı bu kanunun çıkarılması sırasında şunları söylemiştir: #87659117 Laikliği getiren Atatürk, laikliği sadece din ile devlet işlerinin birbirinden ayrılması olarak algılayamayıp, din ile dünya işlerinin birbirinden ayrılması olarak niteler ki normali de budur. Laiklik bir uzlaşmadır: din dünyevi işlerden uzak olacak, asıl gayesi olduğunu iddia ettiği uhrevi boyutla ilgilenecek ve din bireyin vicdanında yer alan bir şey olacaktır. Bundan dolayı, din fikirleri, vicdanda kaldığı sürece özgürdür. İnanca, inançsızlığa ve ibadetlere karışılmaz, gericiliğe müsamaha gösterilmez. Dini bireyin vicdanına bırakmayan ve bireyi kabul etmeyen tarikat, tekke gibi oluşumlarla mücadele edilir. Çünkü gaye, çağdaşlaşmak ve milli hakimiyetin yerleşimidir. Öte yandan tarih boyunca da laiklik halkın prangalarını kırmasının mücadelesi olmuştur. Yunancada laos sözcüğü, ruhbandan olmayan halkı tanımlar. Yani halka ait olandır. Batı dillerinde seculaire kelimesinin kökü çağ yani çağdaşlaşmadır. Bunlar için ise tarihin her devrinde, dinle ve onun adamları olan ruhban sınıfıyla mücadele gerekmiştir. Yani laiklik, dinsel ideolojiden kopuşu ifade eder. Siyasi boyutunda feodaliteye karşı mücadele bulunur. Burjuva feodalizmi yıkmak için öncelikle feodal beylerin yetkeyi tanrıdan aldıkları inancının yerine yetkenin milli hakimiyet olduğu inancını yerleştirmek için mücadele etmişlerdir. Aynı zamanda tanrının hakim olduğu yerde insanın özgürlüğü söz konusu değildir. Tanrının hakimiyeti demek de din adamları ile kralın hakimiyeti demektir. İlerleyen zamanlarda bilimin de dinle mücadele ederek ortaya koyduğu verilerin, dinsel mutlak doğru olduğu kabul edilen dogmaları çürütmesiyle din büyük yara alarak geriler. Dinin bulguları sonucu her şeye kadir tanrı inancı sorgulanır hale gelir ve tabular yıkılır. Sonuçta laikliğin özeti, ilahiyatın dünyadan kovulmasıdır. Ancak gerek Avrupa’da gerekse de Türkiye’de burjuva, laiklikle egemenliği ele geçirince bu gidişata dur demiştir. Çünkü aksi takdirde halk daha da uyanacak bu sefer kendileri için ayaklanacaklardır. Bunu da burjuva istemez. O halde kovulan dini geri çağırırlar. Haliyle devlette din olmaz, ama topluma din boca edilir. Böylelikle burjuvalar yeni tanrılar olur, toplum da kulluğa devam ederler. Atatürk’ün ölümünün ardından bu işlemler bir bir atılmaya başlanır. Zira bu bilgileri aktardığım onun emri ve gözetimiyle basılan ve okutulan kitaplar apar topar kaldırılır. Dine tavizler verilir sürekli, sonra bu sefer de halk Atatürk’ten soğumasın diye onun sözleri sansürlenir. Halen de öyle, bu kitapların yeni basımları olmaz ve bunun gibi işler… Atatürk, “Kara taassub seni parçalamaya bile kalksa, başını vereceksin fakat eğilmeyeceksin,” demiş ama adam ölür ölmez etrafındaki birçok insan taassubun içine atlamış. Atatürk de tarihe geçmiş pek çok lider gibi yalnız bir insanmış kısacası. 21. yy’ın ilk çeyreği bitti ama onun hem madden hem de manen özgürleştirdiği halkının bir kısmı onu hiç anlamayarak ona düşman olmakta, bir kısmı ona değer vermenin temel ölçütü olarak, onun ancak Müslüman hatta dindar olması veya onun din hakkında açık sözlerini ordaonudemekistemiyorculuğa tabi tutup yine dine uyumlu kılmak olarak belirliyor. Ama ikinci kesim farkında değil ki, şu an ordaonudemekistemiyorculuk yapabiliyorsa bunu yapabilmeyi, Atatürk’e ve onun aralıksız devrimlerine borçludur. Eğer devrimler olmasa bunu yapamazdınız, örnek istiyorsanız, daha geçenlerde Pakistan’da sırf tanrıya inanmıyor veya tanrıya sözüm ona hakaret ediyor diye birini idam ettiler. Bundan dolayı, tarihe ve bilhassa kendi tarihimize duygusallığı, hassasiyeti bir kenara koyup aklı, sağduyuyu ve bilimi baz alarak objektif şekilde yaklaşalım.

    __________

    Dünyaca bilinmektedir ki, bizim devlet yönetimimizdeki ana programımız, Cumhuriyet Halk Partisi programıdır. Bunun kapsadığı prensipler, yönetimde ve politikada bizi aydınlatıcı ana çizgilerdir. Fakat bu prensipleri, gökten indiği sanılan kitapların doğmalarıyla asla bir tutmamalıdır. Biz, ilhamlarımızı, gökten ve gaipten değil, doğrudan doğruya yaşamdan almış bulunuyoruz.

    1 Kasım 1937- TBMM / ATATÜRK
    __________

    EK: #87975735

    EK: #60905701


    İyi okumalar.
  • 415 syf.
    ·Beğendi·8/10 puan
    Kahramanımız Mümtaz Galatasaray Lisesi mezunu, iyi eğitimli, ilk cumhuriyet neslinden bir İstanbul delikanlısıdır. Babasının şehrin işgal edildiği zamanlarda bir Rum palikaryası tarafından öldürülmesinden sonra, annesi ile beraber bu yangından kurtulmak için Anadolu’ya, uzak bir akrabanın yanına kaçarlar.

    Anadolu’da bir süre yaşayan ama küçük şehrinin güzelliğine doyamayan Mümtaz İstanbul’a okumaya gönderilir. İstanbul’da, aynı zamanda okulda tarih öğretmeni olan amcasının oğlu İhsan ve yengesi Macide’nin gölgesinde İkinci Dünya Savaşı arefesine kadar geçinip gider.

    Memlekette harp hazırlıklarının her yerde görüldüğü bu zamanlarda Mümtaz, kocası Fahri tarafından Romanyalı bir hafif kadın için terke edilmiş olan, bir kız çocuğu annesi Nuran ile tanışır ve ilk görüşte aşık olur.

    Nuran eski ve köklü bir İstanbul ailesine mensuptur ve Mümtaz gibi müzikten anlar ve keyif alır. Kendisine ilgi gösteren bu genç adama kısa sürede o da aşık olur. Ancak hem kendi başına gelenler hem de ailesine adeta yapışmış olan kötü talihinden korkarak bu aşka teslim olmamaya çalışır fakat başaramaz.

    Mümtaz ile Nuran’ın kısa süren mutlulukları, bir yandan Nuran’ın kızı Fatma’nın terslikleri, bir yandan eski bir arkadaşları olan Suat’ın Nuran’a olan aşkı ile yerini hüzün ve kötümserliğe bırakır.

    Yıllardır bitip tükenmek bilmeyen sorunları içinde boğulan Suat yavaş yavaş her ikisi üzerinde de etkili olur ve sonunda kendi hayatı pahasına ikisini ayırmayı başarır.

    Mümtaz’ın sonraki hayatı Suat’ın hayalinden kaçmakla, harp korkusuyla ve İhsan’ın hastalığına üzülmekle geçer.

    Bu kitap Saatleri Ayarlama Enstitüsü ve Mahur Beste’den sonra Tanpınar’ın okuduğum üçüncü eseri. Kurgusu diğer iki kitaba benziyor. Bu günden başlıyor, karakterleri biraz tanıttıktan sonra geçmişe gidip onları günümüze getiren olaylardan bahsediyor. Bu araya bolca tasvirler ve görece önemsiz karakterler serpiştirdikten sonra yine günümüze dönüp hikaye sonuçlandırılıyor.

    Kitabın ana konusu Mümtaz ve Nuran’ ın aşkı olmakla beraber, bunun yanında batılılaşma, sanat ve özellikle Türk müziği, İstanbul’un dönüşümü, Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemi ve cumhuriyet ile yaratılmak istenen yeni kültür, yeni insan bol bol işleniyor. Tanpınar’ın hem geleneksel Türk, hem de batı sanatına hakim olmasının etkisini tasvirlerinde rahatlıkla hissediyoruz.

    Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nden farklı olarak bu eserde karakterlerin derinlemesine tahliline de rastlıyoruz. Bir savaş gazisi ve aynı zamanda bir aristokrat olan İhsan’ın modernleşme ile ilgili düşünceleri, Mümtaz’ın sürekli değişen ve melankolik aşkı, Suat’ın mutsuzluğa gömülü, sağa sola saldıran, diğer insanlara tepeden bakan tavırları gayet kıvamında anlatılıyor.

    Eserin bir çok yerinde Türk müziği ve tasavvufun övülerek işlenmesi, hatta batı sanatı ile kıyaslanması batı karşısında genel olarak duyulan geri kalmışlığa rağmen, Tanpınar’ın sanki sanatta batı ile kafa kafaya rekabet edebilirmişiz gibi bir düşüncesi olduğu fikrini bende uyandırdı.

    Sonuç olarak şimdiye kadar okuduğum Tanpınar eserlerine benzeyen yanları olduğu gibi ayrılan yanları da olan, genel olarak beğendiğim ve üçlemenin okumadığım Sahnenin Dışındakiler kitabını merak ettiren bir yapıt oldu Huzur.