• 242 syf.
    ·Beğendi·10/10
    1882 yılında Londra’da dünyaya geliyor Virginia Woolf. Babası tanınmış yazarlardan Sir Leslie Stephen. Virginia’nın hem annesi hem de babası birbirlerinin ikinci eşleri. Annesi son derece güzel bir kadın... Romancı George Meredith, kendi ifadesine göre, ömrü boyunca hiçbir kadına duymadığı derin bir saygı beslemiş Julia Duckworth’a. Bunun yanında son derece iyi huylu, melek gibi bir kadın. Virginia’nın büyük bir sevgi beslediği annesi ne yazık ki çok erken, kızı henüz on üç yaşındayken ölüyor. Fırtınalı bir hayat yaşayan Woolf ilk bunalımını annesinin ölümüyle geçiriyor. Bunalım, hayatı boyunca arkadaşlık edecek Woolf’a, hiç peşini bırakmayacak. Buna bunalım denemez aslında, düpedüz delilik… Kendisinin de farkında olduğu bir delilik. Ben deliyken… diyebiliyor kendisi hakkında Virginia Woolf.

    “Yüksek orta sınıf” bir aile Stephen ailesi. O zamanlar İngiltere’de orta sınıf kendi arasında ikiye ayrılıyor; yüksek ve aşağı orta sınıf. İkisi arasında hayli fark olduğu biliniyor. Stephen ailesi zengin olmanın yanında aydın sınıfa mensup bir aile. Çocukları üzerinde baskı kurmuyor ve onları özgür bir ruhla büyütmeye özen gösteriyorlar. Çocuklar gerçekten özgür büyüyor ve akıllarına eseni yapıyorlar. Babasının ölümünden hayli sonra, 16 Şubat 1920 tarihinde, çok satan gazetelerden Daily Mirror’a manşet oluyor Virginia, kardeşi Adrian ve Cambridge’li üç arkadaşıyla. O sırada yirmi sekiz yaşında olan Virginia’nın önerisiyle Habeş imparatoru ve maiyeti kılığına girerek İngiltere’nin en büyük savaş gemisi Dreadnought’ta resmi bir törenle ağırlanıyorlar. Virginia ustaca yapılmış makyajı ile Habeş prensi kılığında ertesi gün gazetelerin manşetlerinde yer alıyor.

    Son derece kültürlü, entelektüel insanlar arasında büyüyor Virginia Woolf. Dönemin ünlü yazarları evlerine konuk oluyor. Ancak Stephen ailesi gibi aydın bir ailenin mensubu olmak bile Woolf’un bazı engellemelere maruz kalmasını önleyemiyor. Dönem, kadınların birey olarak görülmediği ve erkeklere tanınan hakların pek çoğundan mahrum bırakıldıkları bir dönem; İngiltere’deki iki ünlü üniversite, Cambridge ve Oxford, erkek öğrencilere tanıdıkları hakları kız öğrencilerden esirgiyorlar. Büyük bir eğitim eşitsizliği söz konusu. Oxford Üniversitesi kadınları ancak 1920 yılında kabul etmeye başlıyor, Cambridge ise kadınlara ayrı bir diplomayı uygun görmüş; kadınlar, “Titular” denilen diplomayı alıyor ama ayrıcalıklarından yararlanamıyorlar. Devlet memurluğu sınavlarına girmeye bile ancak 1926 yılında hak kazanıyorlar. Woolf’un feminist olmasının temelinde bu ayrımcılığa duyduğu öfkenin yattığını savunuyor Mîna Urgan, onun üzerine yazdığı inceleme kitabında.

    Dönemin kadın ve erkeğe ayrımcı bakışını vurgulamak üzere bir hikâye anlatıyor Virginia; Shakespeare’e bir kız kardeş yaratıyor, onun gibi dâhi Judith. Doğal olarak Judith ağabeyi gibi okula gidemiyor, kitap okumasına izin verilmiyor. Annesinden azar işitip babasından dayak yiyor. On yedi yaşında evlenmesini istediklerinde evden kaçarak Londra’ya gidip bir tiyatroya girmeye çalışıyor ancak kadın rollerini erkekler oynadığından bunu başaramıyor, tiyatrodan kovuluyor. Sokaklara düşüp bir erkeğin metresi oluyor. Bir süre sonra hamile kaldığında da çareyi intihar etmekte buluyor. Bütün bunları sadece kadın olduğu için yaşıyor.
    Virginia Woolf son derece haklı bir biçimde feminizmi savunuyor. Ancak bunu yaparken nedense kadınların tümünü savunmuyor. Bunda belki ait olduğu sınıfın etkisi var. Sanatçı ya da yazar kadınların sorunlarına eğiliyor daha çok. Bütün kadınların sorun yaşadığını görmezden geliyor. Oysa o dönem kadınları bugünle karşılaştırılamayacak kadar zor bir hayat içindeler; tek başlarına yolculuğa çıkamıyorlar, istedikleri erkekle evlenme hakları yok, her durumda ailelerine bağımlı yaşamak zorundalar, erkeklere tanınan eğitim özgürlüğü onlardan esirgeniyor. Woolf ise sadece kadın yazarların daha özgür, kendi adlarıyla ve kendileri olarak yazabilmesini savunuyor, bunun için çaba gösteriyor. Nedense kadın yazar ya da sanatçıların yaşadığı sorunların genel durumdan soyutlanamayacağını dile getirmiyor.

    Ruh halleri son derece karışık bir kadın Virginia... Belki karışık demek yeterli gelmeyecek; aklını yitiriyor zaman zaman, üstelik bu kısa süreli olmuyor. İlk delilik nöbetini annesinin ölümünden sonra yaşayan Woolf daha sonraları özel hastanelerde yatmak zorunda kalıyor. 1904 yılındaki nöbeti esnasında bir pencereden atlıyor ancak kurtuluyor. Evlendikten bir yıl sonra ise gene bunalıma girip bir tüp dolusu hap içerek intihar etmek istiyor. Evde bakılması son derece güç bir hasta Virginia Woolf; üç dört kadın onunla baş edemeyince iki yıl boyunca hastanede tedavi ediliyor. Daha sonraları da ağır nöbetler yaşayacak; 1936 yılında, “1913’ten beri uçuruma hiç bu kadar yaklaşmamıştım” yazacak güncesine.

    Ancak bütün bunlara, hastalığının farkında olmasına ve kendi matbaalarında Freud’un yazılarını yayınlamalarına rağmen psikanalize karşı alaycı bir tavır içine giriyor ve asla psikolojik tedaviye yanaşmıyor. Woolf üzerine yazan bazı yazarlar onun deliliğini ısrarla görmezden gelirken bazıları ise düş gücünü deliliği ile bağdaştırıyor ve tedavi edilseydi bu gücü kaybedeceğini de savunuyor.

    Virginia Woolf’un evliliği, günümüzde “formalite” olarak nitelendirilen evliliklerden. Cinselliğe soğuk bakması nedeniyle eşcinsel olarak bilinen bir yazarın evlilik teklifini hemen kabul ediyor. Lytton Strachey, adını yaşadıkları mahalleden alan ve aydınlar grubu olarak bilinen Blooms grubuna dâhil bir aydın. Ancak Strachey teklifinin kabul edilmesinden hemen sonra pişmanlık duyarak geri çekiliyor. Bir mektupla durumu açıkladıktan sonra, eskiden beri Virginia’ya âşık olduğunu bildiği bir başka erkeğe mektup yazarak Virginia’yla evlenmesini öneriyor. Leonard Woolf o sırada Seylan’da çalışıyor ancak Virginia onunla evlenmek isterse ilk vapurla döneceğini belirtiyor.

    Evlilikleri sıra dışı… Bir kadın ve erkeğin arasında yaşanabilecek, yaşanması gereken ilişkilerden uzak yaşıyor, mutsuz denemelerden sonra arkadaş ya da dost olarak evliliklerini sürdürmeye karar veriyorlar. Bunu bilinçli şekilde konuşarak mı yapıyorlar yoksa evliliğin doğal akışında mı ortaya çıkıyor bilinmez ama Virginia ve Leonard Woolf iki iyi dost olmayı başarıyor, yazarın ölümüne kadar öyle kalıyorlar. Hatta Virginia Woolf, eşi ve kendisini İngiltere’nin en mutlu çifti sayıyor.
    Virginia Woolf’un yazar olarak ünlü olmadığı o yıllarda Leonard Woolf sırf eşinin yazılarını yayınlamak amacıyla elle çalışan bir matbaa makinesi ediniyor. Hogart Press önceleri sadece Virginia Woolf’un ve dönemin bazı yazarlarının kitaplarını basarken daha sonra büyüyor ve sadece İngiltere’de değil Avrupa’da tanınan yazarların da kitaplarını yayınlıyor.
    “Evet, ben, istediğini yazmakta özgür tek kadınım İngiltere’de” cümlesi, Woolf’un ne kadar mutlu olduğunu anlamaya yetiyor. Gerçekten kocası, dehasına yürekten inandığı eşini yüceltmeyi misyon ediniyor kendine. Editörü, hayat arkadaşı, yayıncısı… Woolf hayata veda ettikten sonra da onun yazılarını basmayı ve onu korumayı sürdürüyor.

    Hayal ettiği lezbiyen ilişkilere romanlarında değiniyor Virginia Woolf. Ancak hayallerinde bile temkinli. Birbirine âşık kadın karakterler öpüşmekten ileri gitmiyor. Gerçek hayatta yaşadıklarının da öyle olduğu sanılıyor. Büyük aşkı, dönemin tanınmış yazarlarından Vita Sackville-West ile ilişkisi de platonik sayılabilecek düzeyde kalıyor yeğeni Quentin Bell’e göre. Vita’nın güzelliğinden etkilenmesine, onu bir yarış atına ya da geyiğe benzetmesine rağmen cinsel yönden fazla ileri gitmekten kaçınıyor. “Bedeni ve duygularıyla değil beyniyle sevişiyor” Vita’nın ifadesine göre.

    “Sıradan okuyucu” tanımlamasını uygun görüyor kendine Virginia Woolf. Bu isimle eleştiri yazıları yazıyor birçok dergide. Kendini sıradan okuyucu olarak tanımlaması, Dr. Johnson’a dayanıyor; “Sıradan okuyucularla aynı görüşleri paylaşmak beni sevindirir; çünkü edebiyat alanında kimin onurlandırılacağı, sıradan okuyucunun yazınsal önyargılarla bozulmamış olan sağduyusu sayesinde belirlenir genellikle.” Oysa o hiç de sıradan bir okuyucu sayılmaz; elli yaşlarındayken, yirmi yıl daha yaşarsa “çalışkan bir böcek gibi” hiç durmadan kitap okumak istediğini yazıyor güncesine. Üstelik sadece İngilizce değil Fransızca bildiği için Fransız edebiyatını da takip ediyor. Hatta İngilizceye çevrilmeye başlayan Rus romanlarına ilgi duyup Rusça öğrenmeyi bile düşünüyor.

    Akademisyen olmamasının etkisinden midir bilinmez, Woolf’un eleştiri yazılarında öğretmenlik ya da çokbilmişlik edasına rastlamak mümkün değil. Öğreten değil anlatan olmayı tercih ediyor Woolf; üstelik bunu yaparken son derece hoşgörülü davranıyor. Oysa güncesinde aynı tavır gözlenmiyor. Makalelerinde bir başyapıt olarak nitelediği Ulysses’in yazarı James Joyce’u, kendini yetiştirmiş bir aşağı sınıf mensubu olarak görüp ergenlik sivilcelerini kaşıyan bir yeni yetmeye benzetiyor, Ulysses’i ancak iki yüz sayfa okuyabildiğini ve sözle ifade edemeyeceği kadar sıkıntı hissettiğini yazıyor. Kıskanıyor Woolf; kendisi Jacob’s Room’u yazarken “Herhalde Mr. Joyce benim yaptığımın daha iyisini yapıyor” notunu düşüyor güncesine. Dönemin ünlü yazarlarından Katherine Mansfield hakkında da iyi şeyler düşünmüyor Woolf, ama bunu ancak Mansfield’in ölümünden sonra itiraf ediyor; “Onun yazdıklarını kıskanıyordum… ömrümde kıskandığım tek yazılardır onlar.” Pişmanlık duyuyor bir nevi; onunla aralarında ortak bir yan olduğuna inanmaktadır ancak dostluk kuramamıştır.
    Sanat tarihçisi ve ressam dostu Roger Fry hakkında uzun bir kitap yazan Woolf güncesinde Fry’ın resimlerini, balolarda kimsenin dansa kaldırmadığı çirkin kızlara benzetiyor ve ekliyor; “Kötü resimler satılmaz!”

    Bunun yanında son derece esprili bir dille eleştiriyor zaman zaman Woolf. Yakın dostu şair T. S. Eliot’ın bir bankada çalışmasına gönderme yaparak şöyle diyor; “Ne yazık ki Tom, bir bankada kalacağına şair olmaya kalktın. Şimdi İngiltere Bankasının müdürü olabilirdin!”

    Özel hayatındaki tavırlarıyla da zaman zaman şaşırtıyor Woolf; T. S. Eliot’ın akıl hastası eşine karşı takındığı tavır anlaşılır gibi değil; “Öyle parfümlü, öyle pudralı, öyle bencil, öyle sağlıksız, öyle güçsüz ki neredeyse kusacaktım!” Londra sokaklarında gezmeye çıkarılan bir geri zekâlı grubu iğrenç bulup buyuruyor; “Bunları mutlaka öldürmek gerek!”

    İlginç bir şekilde Yahudilerden de nefret ediyor Virginia Woolf; oysa sevgili kocası bir Yahudi. Evlenmeden önce eşinin ailesiyle tanışan Woolf, “Yahudi sesini sevmiyorum, Yahudi gülüşünü sevmiyorum” yazmaktan kaçınmıyor. Ancak bu bakış açısı Yahudi düşmanlığıyla bir döneme damgasını vurmuş olan Hitler’den nefret etmesini engellemiyor. 1936 yılında komünist bir dergide yayınlanan makalesi yüzünden Nazi şeflerinden Himmler’in kara listesine giriyor.

    Ruhsal sıkıntılar, krizlerle dolu yaşam 1941 yılında intiharla sona eriyor. Virginia Woolf ceketinin ceplerini taşlarla doldurarak ırmağın sularına kendini bırakıyor...
  • ...Galoşlarımı filan giyerken bizim ackley'ye bağırıp, bizimle sinemaya gelir mi diye sordum. duş perdelerinin ardından beni rahatça duyabildiği halde, hemen karşılık vermedi. size hemen yanıt vemekten nefret eden bir herifti. sonunda perdelerin arasından çıktı, duş eşiğinin üstünde dikilip, sinemaya benimle birlikte başka kim gidiyor diye sordu. başka kim gidiyor diye hep sorardı. yemin ederim, bu herifin gemisi batsa, lanet bir sandalla onu kurtarmaya gitseniz, sandala binmeden önce mutlaka kürekte kim var diye sorardı. ''mal brosard,'' dedim. ''o piç mi?... peki. bekle bir saniye.'' haline bakınca size büyük biriyilik yapacak sanırdınız.
  • ...Galoşlarımı filan giyerken bizim ackley'ye bağırıp, bizimle sinemaya gelir mi diye sordum. duş perdelerinin ardından beni rahatça duyabildiği halde, hemen karşılık vermedi. size hemen yanıt vemekten nefret eden bir herifti. sonunda perdelerin arasından çıktı, duş eşiğinin üstünde dikilip, sinemaya benimle birlikte başka kim gidiyor diye sordu. başka kim gidiyor diye hep sorardı. yemin ederim, bu herifin gemisi batsa, lanet bir sandalla onu kurtarmaya gitseniz, sandala binmeden önce mutlaka kürekte kim var diye sorardı. ''mal brosard,'' dedim. ''o piç mi?... peki. bekle bir saniye.'' haline bakınca size büyük biriyilik yapacak sanırdınız.
  • Her iki alt güvertede de oda sayısı çok eksikti. Uyumak için yeterli yer yoktu. Hatta ınsanların gün boyu hareket edebilecekleri serbest bir alan bile kısıtlıydı. Banyo ya da duş yoktu. Bebekler için lavabo bulmak bile çok zordu. Çamaşır yıkamanın da bir yolu yoktu. Insanlar üzerindeki giysileri değiştirmeden yaşıyorlardı. Daha da kötüsü, 769 kişi için sadece bir tuvalet vardı ve kapısının önünde sonu gelmeyen bir kuyruk oluşuyordu. Bu nedenle yolcular ihtiyaçlarını güvertede giderdiler. Bütün güverte dışkıyla kaplandığından zemin kayganlaştı ve etrafa dayanılmaz bir koku yayıldı.
    Sıhhi şartlar son derece kötülesmişti. Yolcular arasında bulunan yirmi doktor gece gündüz dizanteri vakalariyla uğraştılar. Ilaç darlığından dolayı, hastalara çok az miktarda ilaç verildi. Iki delikanlı bu koşullarda aklî dengesini yitirdi....
  • Abby şaşkınlıkla "Tuz motorları mı?" diye sordu.
    Starlight, "Çok gelişmiş bir türdür," diye açıkladı. "Deniz suyunu içine çeker, sudan arındırılan tuz dönüştürücüler tarafından yakılır. Muhteşem bir tasarımdır. Bu sayede, sürekli olarak taze suyumuz da olur, deniz suyuyla tuzlu bir duş almaya gerek kalmaz."
    Abby, "Daha önce tuzla çalışan motorları hiç duymadım," dedi. "Çok modern bir teknoloji olmalı."
    Starlight kıkırdadı. "On bin yıllıktır, belki birkaç yüz yıl eksik veya fazla."
  • Bütün büyük askerî hareketlerde düşmana indirilen kesin darbe, her zaman sürpriz baskınlar yoluyla elde edilmiştir. Sultan Mehmet'in üstün dehası ve askerî yeteneği bir kere daha tarihteki yerini alıyor. Hiç kimse onun planının farkında olmamıştır. Bu dâhi Sultan, bir keresinde kendi kendine şöyle demiş: "Eğer sakalımın bir teli bile aklımdan geçenleri öğrenmiş olsaydı, onu hemen yolardım." İşte topları kent surlarını gümbür gümbür dövüp parçalara ayırırken, böylesine tedbirli bir insanın buyruğu, büyük bir titizlikle yerine getiriliyor şimdi. 22 Nisan gecesinde, bu bir tek gecede, tam yetmiş parça savaş gemisi, dağlar ve vadiler aşırılıp bağlar, tarlalar ve ormanlar arasından geçirilerek, bir denizden öteki denize taşınıyor. Ertesi sabah uykularından uyanan Bizanslılar, düş gördüklerini sanıyorlar: Tam teçhizatlı, içi asker dolu ve bayraklarla donatılmış bir düşman donanması, sanki sihirli bir el tarafından getirilip konulmuş gibi, girilmez sandıkları körfezlerinin ta içlerine kadar girmiş bulunuyor. Bizanslılar hâlâ gözlerini ovuşturuyorlar ve bu mucizenin nasıl gerçekleştiğini bir türlü anlayamıyorlar.