• 400 syf.
    ·10/10 puan
    Nefis... Nicedir şöyle beni benden alacak bir roman arayışında iken her bölümün tadını ayrı ayrı alarak okudum kitabı. Zombi kitap ve filmleri genelde aynı klişelere saplanıp kaldığından kolayca tuzağın içine giriverir oysa. Ama Max Brooks tuzağın farkında olan bir yazar ve Zombi Felaketi Edebiyatı denen yaşayan ölünün kendisini ısırmasına izin vermemiş.

    Roman hemen daha başlarında size zombilerden kurtulmaya çalışan köşeye sıkışmış insanların maceralarını sunmayacağını belli ediyor. Bunun yerine köşeye sıkışmış gezegeni ele alıp büyük oynuyor. Neredeyse her anını, öncesini, savaşı, sonrasını sözlü tarih metodlarıyla ele alıyor ve bir zombi romanı okumayı beklerken ütopik bir sosyoloji kitabının zevkini çıkardığınızı hissediyorsunuz. Dünya, illa bir zombi felaketiyle baş başa kalmayabilir. İnsan eliyle üretilen ve tüm dünyayı felçten fazlasına uğratan bir bela da gelebilir. Sınırlar değişir, teknoloji yok olur ya da geriye evrimleşir. Ekonomik güç el değiştirir. Yeni ve karma medeniyetler doğar. Bildiğimiz her şey ters yüz olur. Peki buna hazır mıyız? Covid-19 yaşamımızı felç etti ama sistemi çökertemedi; zayıflattı. Peki sistemi çökertecek bir Covid-35? 40? Zombiler işin fantastik tarafı sadece. Max Brooks 2006 yılında, yaklaşan felakete bakış atmış. Belki de Covid-19 felaketlerin felaketinin fragmanıydı. Küba'nın dünyanın süper gücü olduğu, zaferin Güney Afrika'da şekillendirildiği, Çarlık ve Komünist dönem Rusya'sının karmasının geri geldiği, Kuzey halklarının eridiği bambaşka bir dünya imkansız değil. Asıl soru şu: Şu anki dünya düzeni ve sisteminin zombi istilasından bir farkı var mı? Medeniyeti medeniyet uğruna kaybetmeye daha ne kadar göz yumacağız?
  • Harfin tarihi

    Her şeyin bir başlangıcı vardır. Her şeyin bir kurucusu vardır. İlk harfi ortaya çıkartan Allah' dır . Yani Allah, insanoğluna harfler öğretmiştir (Hz Adem bu harfler ile tekellume bidayet etti.  Tabi harfleri yazmıyordu. Onun için aradan kısa bir süre sonra, Hz. İdris as ilk harfleri yazan oldu. Bu olay, Fenike alfabesinden önce olmuştur. Zaten ilerki konularda değineceğiz) Hz Adem as harfler ile konuşmaya başlamıştır. Her dilin farklı bir harf tarihi vardır. Evet, dilleri öğreten, ortaya çıkartan Allah , elbette harfleri de ortaya çıkartmıştır. Allah, insanoğluna ilham vererek dillere göre bazı değişik harfler ortaya çıkarmıştır. Şuan harf ortaya çıkarmak gerekmez . ( yani yeni harf. Zaten dillerin has harfleri vardır. Bu zamanda yeni harf çıkarmak, dünya genelinde pek rağbet edilmez) Bilimsel olarak harfin kurucusu Allah değildir . Onlara göre harf diye bir şey yoktu . ( Yani çok eski zamanlarda .) Onlara göre yazı işareti diye bir şey de yoktu. Önce anlaşılmayan sesler çıkarmaya başladılar , sonra gelişerek dil ve harfler ortaya çıkarmaya başladılar. Ki bu kavli tasdik etmiyoruz.bu kavli evrime inananlar tasdik eder . (Evrimci görüşe göre, insanoğlu maymunların atasindan geliyordu. Yani onlar, insanoğlunu resmen maymun hâline getirmeye çalışıyorlar. Ve o maymunlar, Zaman geçtikçe gelişmeye başlamışlardır. Ve tesadüfi olarak diller de ortaya çıkmıştır.  İnsanoğlu gelişmesiyle beraber dillerde gelişmiştir.)  Allah, kelam ettiği vakit harfleri sevti değildir . Türk alfabesi Latini dir . Kürt alfabesi önceden Arabi harf ile yazılırdı. Sonradan Latini oldu. Lakin Kürtçe nin bir lehçesi olan Sorani , hâlen Arabi huruf ile kitabet etmekte. Keza Farisi ve Urduca da Arabi harfler ile yazılır . Hem farklı harfler vardır. Kiril alfabesi, Latin alfabesi , Arap alfabesi, Maldiv, çin, japon alfabesi , Hint, bengal alfabesi ve daha fazlası...     Dinimize göre harfleri ortaya çıkartan Allah-u Teala dir . Tâbi Allah , insanoğluna ilham vererek, kendi iradeleriyle harfleri ortaya çıkarmıştır. İnsanoğlu nun akıl ve iradesini yaratan Allah'tır. O hâlde, "Allah'ın vasıtasıyla insanoğlu harfleri ortaya çıkarmıştır ." diyebiliriz. Çünkü aklın ve iradenin sahibi, Xalıqı, Ehad olan Allah'tır. Onun için Allah'ın izni ve vasıtasıyla bronz çağında Antik Mısırlılar 23 hiyeroglifi yani resimli anlatımı istimal ettiler .   ( Bunlar kendi uydurmaları ile ortaya çıkarmışlardır . Tâbi her suret, bir kelime veya harfin alameti olur.)  Çivi yazıları ise m.ö 2700 yılında kullanılmaya başlanmıştır. Çivi yazıları çivi ile taşların üzerine yazılırdı . Çünkü o vakitte kağıt diye bir şey yoktu . ( Veyahut derilerin üzerine yazılırdı . Ta Mısırlılar kağıdı bulana kadar . ) Ve böylelikle İlk harfleri ( şekil olarak) kullanan Sami dilleri idi. ( Fenike halkı, liman halkı idi ve onlar, mısır hiyeroglifine bakarak 22 harf ortaya çıkarmıştır. Fenikece de Kenan dil öbeğine bağlı olup ölü bir dildir . ) Kullanım tarihi m.ö 2000 idi.  Ve böylelikle aradan uzun zaman geçince Yunanlılar İlk sesli harfi kullanmaya başlamışlardır. Tarih, m.ö. 9 yy li gösteriyordu . Yani artık harfler şekil ve suretten mücerret idi . Artık harflere has bazı kelimeler ortaya çıktı .  ( Aslında önceden kelime vardı . Lisan olarak kelimat  teleffuz ediliyordu .  )  Arap alfabesi Fenike alfabesine bağlıdır . ( Ki bir çok değişik harfler Fenike alfabesine bağlıdır . ) İşte farklı lisanlar da farklı harflere biraz örnek verelim (: 

    Latin alfabesi:A, B,,P,O, Y
    Arap alfabesi :ا،ق،ث،ح،
    Çin alfabesi:使你在此都在一起到  (1)
    Kiril alfabesi:ш , н, з,х
    İbrani alfabesi : ע , ו ,פ ,ף,ג  (2)

    1- aslında çin alfabesi değilde , karakter desek evla olur . Çünkü her karakter, farklı kelimata alamettir .

    2-İbrani alfabesi, Davud yıldızı  ile ortaya çıkmıştır .

    Her harfin (farklı) kendine has bânisi, vâdîisi vardır. Eskiden Arap harfleri noktasız idi . Ardından noktalandirildi. "Türk alfabesi Latin alfabesi ile kitabet ediliyor" demiştik. Ki önceden Latin alfabesi değildi . Aslında Türkçe diye bir dil de yoktu (Türkiye Türkçesi) önceden Osmanlıca ile teleffuz edilip Arap alfabesi ile yazılırdı . ( Osmanlıca bir yazı dilidir.  )  Ardından 1928 yılında harf inkılabı olarak Latin alfabesi ile rücu ettirildi. Aslında Latin alfabesine rücu ettirmek pek iyi bir durum değildi . (Bir çok kuffarín yazı sistemi idi. ) Çünkü önceki ecdadımızın ne yazdıklarını bilemiyoruz . Ruslar ve Çin halkı alfabelerini değiştirmediler mesela. Yani onlar ( kâh gayrısı) 200-400 sene önceki yazıları okuyabilirler ve fehm edebilirler. Ama şimdiki bazı Etrak 100 yıl önceki ecdadın yazılarını okuyamıyorlar . Kur'an alfabesi olan Arap alfabesini tard edip yerine İngilizlerin kullandığı Latin alfabesini getirdiler .  Hasıl-î Kelam " yek rojê da Etrak -u Ekradan cahil-u nezan kîrîn" . Ama bir Türk veyahut Kürt eğer irade etse Osmanlıca ve Arapça hatta Farsça öğrenebilir . Ve sâbık ecdadın kutubunu fehm edebilirler istifade edebilirler. Hem Osmanlıca bildiğimiz lisan değildir . Osmanlıca, ne lehçe ne de konuşma dilidir. Osmanlıca, bir yazı dilidir. Bu yazı dili, Arapça-Farsça-Turkce (eski) dillerinden esinlenerek ortaya çıkmıştır . Hem Osmanlıca, Selçuklu zamanında değilde, Osmanlı zamanında ortaya çıkmıştır. Bu yazılı dilinin Arap harfleri kíyasla bazı değişik harfleri vardır . Daha fazla bilgi için Osmanlıca yı iyi bilen birinin yanına gidip öğrenebilirsin. Arap alfabesini kullanan dillerde vardır .  Keza kirilde . Ama İbrani ve Ermeni alfabeleri bu iki lisana muhassastır . Hem alfabe kelimesinin aslı "Alfa-Beta" dır . ( Bu konuyu  Harf nedir de yazmıştık ) Arapça olarak da "Elif-ba " dır. Şimdi ise Arap ve bazı harflerin değişimini tablo olarak anlatacağız Allah'ın izni ile . ( Defterimizde bu tabloyu yazdık) İlk olarak Allah'ın vermiş olduğu ilim ve akıl ile insanoğlu kendi iradeleriyle bazı nesnelere bakarak , o nesneye göre farklı resimler ortaya çıkarmışlardır. Ardından tekamül olarak her farklı dillerin , münasip harfler oluşmuştur . Hem Sami dillerinde , harfler musabehet etmektedir. Mesela Arapça ve Aramice harfleri gibi . Hem şöyle de diyebiliriz " sami dil ailesinde teleffuz olarak harfler musabehet etmektedir " . Örnek verecek olursak;

    Amharca

    ም ፣ ሥ

    Arapça

    ه‍ ، س
    Süryanice

    ܛ ܦ ܠ
    Arapça

    لا و ل

    Klavyemde Aramice olmadığı için yazamadım ): lakin Süryanice harfleri , Aramice ye benzemekte .

    Şimdi de teleffuz olarak harflerin Muşabehetine gelelim . İbranice-Arapça harfleri gibi

    Arapça

    Elif , be, te , dal, mim

    İbranice

    Alef , bet , dalet, mem 

    Hami Sami dil ailesinde , Akadca, asurca, Arapça, Aramice, Habeşce , Süryanice , İbranice gibi  bir çok dil vardır  . Bu diller, sam ve ham oğullarından tevellud olunmuştur. Yani bu diller, Afrika , Ortadoğu ve Mezopotamya kısımlarında ortaya çıkmıştır. Keza dilinde harf ve teleffuz olarak Arapça ile bazı yerlerde musabehet vardır . (  Bu konuyu ham sam dil ailesinde bahs edeceğiz inşallah) bahsimiz tağayyur olmasın diye konumuzu burada inkita edip başka bir konuya bidayet ediyoruz . O ise, kelimedir...
  • 592 syf.
    ·Beğendi·9/10 puan
    Giovanni Arrighi yüksek lisans tezimi yazarken en çok faydalandığım iktisatçılardandı. Kaynakça kısmını bile okusanız inanılmaz bir birikime sahip olursunuz. 20. yüzyılın kapitalist sermaye birikimini, finansal gelişmişliğini geçmişten gelen örnekleriyle açıkladığı destansı bir kitaptır. Rönesans tablosu gibi bir adamdı kendisi.
    《☆☆☆》
    Kapitalizm 13. yüzyılda İtalyan şehir devletleri ile asıl kimliğine bürünmeye başladı. Bankacılık faaliyetleri, deniz aşırı ticaret sayesinde artık sermaye birikimi yapabiliyordunuz. Arrighi araştırmalarına Venedik ve Floransa Devleti ile başlıyor. 14. ve 15. yüzyıllarda Peruzzi ve meşhur Medici aileleri bilinen ilk kapitalistlerdi. Tekstil ve deniz aşırı ticaret ile zenginleştiler. Papa'nın kasası, avrupa'daki savaşların finansörü oldular. Sonra bayrağı Cenevizliler devraldı. Tıpkı Venedik gibi deniz aşırı ticaretle servet edindiler. Bankacılık sektörüne girdiler, asıl parayı oradan kazandılar.
    《☆☆☆》
    1600'lü yılların ortasına gelindiğinde sahneye Hollanda çıktı. İspanya'dan bağımsızlığını kazanmış. İfade ve düşünce özgürlüğünün olduğu, herkesin dinini özgürce yaşayabildiği bir yerde tabi ki de ticaret de gelişecekti. Tıpkı Venedik ve Ceneviz gibi denizlere hakim oldular. Askeri teknolojiyi geliştirdiler. Ve ticaretten kazandıkları ile ileri düzey bir finans sistemi kurdular.
    《☆☆☆》
    Lakin kurdukları sistemin ekmeğini İngilizler yedi. İngiltere bir ada ülkesiydi. Amerika kıtası ile Avrupa arasında köprü görevi gördü. Sanayi devrimi ile teknolojide çığır açtı. Hindistan, Çin, Afrika ve Amerika kıtasını sömürdü. 19. yüzyıla kadar hiçbir hükümdar bu kadar çok ve uzaktaki toprağa egemen olamamıştı. Boşuna üzerinde güneş batmayan imparatorluk denmiyordu. Bir diğer önemli anektod ise İngiliz sterlini neredeyse 250 yıl boyunca değerini korudu. İngiltere büyük sermaye birikimi işte bu sayede yaptı. Ve I. Dünya savaşından beri bayrak Amerika Birleşik Devletlerinde...
    《☆☆☆》
    Bahsedilen tüm bu kapitalist ülkelerin ortak özelliği şuydu: Sermaye birikimlerini kısmen sahip oldukları jeopolitik konumlarına borçluydular. Deniz aşırı ticaret sayesinde uluslararası denizlere hakim oldular. Kıtaları birbirlerine bağladılar. Sahip oldukları önemli limanlarla stok yaparak dünya piyasasındaki fiyatları belirlediler. Ticaret ve üretimle edindikleri sermaye birikimini finans sektörüne aktardılar. Çünkü rekabet arttıkça üretim maliyetleri ve ücretlerde arttı. Ve kazanç azalmaya başladı. Sonuçta tarih tekerrürden ibaret olunca hepsi spekülatif hareketlerin ve kolay kazancın olduğu finans sektörüne ağırlık verdi. Fakat şöyle bir sorun vardı. Ticaret ve üretim istihdam sağlıyordu. Tüm sınıfları besleyebiliyordu. Fakat finansal hizmetlerden kazanılan para sadece seçilmiş bir azınlığa yetiyordu. İşte bu döngünün kırıldığı yerde büyük bir kriz meydana geliyor ve sahneye yeni bir devlet çıkıyordu. Bakalım şu an Amerikan çağını yaşıyoruz. Her ne kadar yaşanan krizleri atlatsalar da sonsuza kadar sürmeyecek...
  • 106 syf.
    ·1 günde·8/10 puan
    Arundhati Roy, kelimenin tam manasıyla gözünü budaktan sakınmayan bir edebiyatçı ve düşünür.
    Kapitalizm: Bir Hayalet Hikâyesi, neoliberal saldırının korkunç etkilerinin tüm dünyayı sardığını, ülke isimleri değişse de her yerde aşağı yukarı aynı korku tiyatrosunun sahnelendiğini bir kez daha fark ettiriyor.

    Roy, kapitalizmle mücadele edenlerin bile unuttuğu, akışına bıraktığı temel çelişkileri, açmazları bir bir hatırlatıyor. Bu kitap bir uyanış çağrısı: Ülkelerin değil ama yoksulların kaderi ortaktır. Daha fazla kâr için dehşet verici boyutlardaki insan ve çevre katliamı, yerinden yurdundan edilme, baskıcı düzen. Sonuç ise yükseliş ve refah değil, daha fazla yoksulluk, daha fazla gelir eşitsizliği.

    Aynı türden bir saldırıya maruz kalan bu ülkedeki okurlar, Roy’un anlatısında çok kafa açıcı paralellikler ve karşıtlıklar bulacak.(Arka kapaktan)

    1.3 milyar nüfuslu, tüm gelirinin 4'de 1'i 100 kişiye ait, fakirleri tüm Afrika fakirlerinden çok olan kozmopolit bir ülke düşünün: Hindistan. Cem Yılmaz gibi gidenlerin çoğunun belirttiği gibi çoğu şehirleri kokan, hala Kast sistemi geçerli, bilgisayarcı ve Guru cenneti ülke. Ve siz de bu ülkenin anneden İngiliz kökenli melez yurttaşı ve de güzel bir roman #küçükşeylerintanrısı ile ünlü bir yazar olup da, toplumsal hassasiyetiniz uyarınca vatanınız saydığınız ülkedeki antidemokratik tüm uygulama ve yine ülkeniz dahil tüm dünyayı kasıp kavuran neoliberal politikalara karşı durmanız YİNE DE oldukça etkileyici bulunabilir zira her şeyden önce duyarlı bir İNSANSINIZ (merak etmeyin; ne kadar tehdit alsanız da 1.dünyadan İngiliz pasaportunuz mevcut, gelişmekte olan 3.Dünya pasaportu kurtarmaz bu durumlarda).

    Roy; bize ülkesinin içinde bulunduğu acı durumu ve üzerine kapitalizmin ezici etkisini deneme tarzında ve açık yüreklilik ile yazmış. İfrat ekonomisi olarak adlandırdığı bu durum; zamanında ülkesi özelinde yapılmaya çalışılan tüm demokratik işleri (Toprak reformu gibi- Ah Ecevit :( ) baltalamış. İngiliz emperyalistlerin sadece 10 bin askerle yıllarca sömürge altında tutabildigi ülkesinde; ortak konsensüsün Keşmir sorununa askeri çözüm ve farkına varmadıkları kapitalizm olduğunu söylüyor. Oysa bu vahşi sistemin nelere mal olduğunu Büyük şeytan Amerika'dan verdiği örneklerle belirtiyor. Sonunda; tüm dünyaya yine Amerika'dan Occupy (işgal et) eylemleriyle kapitalizme başkaldırı hareketinin (bizde GEZİ -2013) Zucotti park eylemleri odağında eserini noktalıyor : Bir mühürcü, bir kapakçı (bizde çapulcu) olarak mücadeleyi selamlıyorum.

    Pek çok yönüyle ülkemizdeki durumu da yansıtan ve tüm dünyada global şirketler ile uzantıları vakıf ve stk'lar eliyle büyüyen Kapitalizm altında ezilen tüm uluslar için ara bir kaynak, bilindik ve farkındalık sağlayan :OKUYUN...
  • 348 syf.
    ·10/10 puan
    Ursula Kroeber Le Guin’in 1974’te yayımlanan romanı. Bu kitabı okuyana kadar okuduğum en iyi ütopya/distopya/bilim kurgu romanı Cesur Yeni Dünya idi. Mülksüzler’i okuduktan sonra hangisi daha iyi arada kaldım. Ancak bu iki kitabı arka arkaya okursam karar verebilirim. Mülksüzler, hem bir bilim kurgu hem bir ütopya hem bir distopya hem de gerçekliktir.
    Anarres adında “görünürde” hiyerarşinin, devletin, yönetimin olmadığı bir gezegen ile Urras adında bizim dünyamıza görece benzer bir gezegenin hikayesi. Ya da bu iki gezegen arasında kimliğini ve gerçekliği arayan Shevek’in hikayesi.
    İki dünya için de asla ütopya ya da distopya denemez. Her ikisinin de birbirine yeğ özellikleri var. İkisinin karışımından bile ancak zar zor bir ütopya çıkabilir. Ama ikisinin karışımından kesinlikle kusursuz bir distopya çıkabilir.
    Bülent Somay’dan aktarıyorum: Anarres adı, hem anarşi hem de mülkleri olmayan anlamlarına geliyor. Urras da USSR ve USA kısaltmalarının karışımıyla birlikte başlangıç anlamına geliyor. Yani Le Guin bu iki gezegene isim verirken tıpkı Thomas More gibi neolojiyi kullanmış.

    Buradan sonrası kitaptan alınan notlar ve spoiler.

    - Urras’ta “daha iyi” anlamı için “daha yüksekte” denirken Anarres’te “daha merkezi” deniyormuş.

    - Anarres’te kadın ve erkek her anlamda eşit. Urras ise adeta bir feminist distopya.

    - Anarres’te herkes eşit. Yokluğu paylaşıyorlar. Urras böyle değil. Urras’ta zenginler çok zengin. Yine de yoksullar çok yoksul değil; ne açlar ne tutsaklar. Hükümet de zorba değil (anarşist direniş dışında).

    - Anarresli Shevek, odunun ısınmak için kullanıldığını ilk kez Urras’a giderken görüyor. Anarres kurak, Anarres çöl, Anarres’te hep kıtlık var, Anarres’te böcek, balık ve holum adı verilen bitki dışında tek canlı insan. Urraslılar kullan-at pijamalar giyiyor. Çünkü daha ucuza geliyor. Shevek, Urras’ta muslukların kapatılana kadar açık kalmasına ve. klozet sisteminin olmasına da şaşırıyor. Hatta Anarres’ten Urras’a eli boş gidiyor. Çünkü Anarres’te olup da Urras’ta olmayan hiçbir şey yok.

    - Anarres’te kendi başına bir şeyler düşünüp bu fikrini savunamazsın. Böyle bir şeye kalkışırsan bencillik etmiş olursun. Toplumsal olmalısın.

    - Urraslıların dine bakışı da bizim gibi. Anarres’te dini inanış yok.

    - Anarres’te hapishane de yok dilenci de yok. Kavramı bile bilmiyorlar.

    - Anarres’te küfür de yok. Cinsellik hiçbir şekilde ayıplanacak bir şey değil ve günah yok. Bu yüzden küfür kavramı oluşmamış. Cehennem sözcüğünün bile bir karşılığı yok Pravca’da.

    - Cinsellik ayıplanacak bir şey değil, ama bir sıkıntımız var. Anarres’te yalnıza kadınlara ve çocuklara tecavüz suç sayılıyormuş (yaptırımının ne olduğunu bilmiyoruz, muhtemelen toplumdan dışlanmadır). Le Guin, doğrudan “tecavüz suç” demek yerine yalnızca kadınları ve çocukları kapsamış. Erkeklere tecavüz etmek sıra dışı bir şey olduğu için böyle demiş olabilir. Ama böyle düşünmüşse de yalnızca tecavüz diyebilirdi. Bu konuda bir art niyet var.

    - Bu arada Urras’la Anarres arasında ticaret var ve bilimsel konularda iletişim sağlanıyor. Urraslılar ham madde alıp Anarres’e yük gemisiyle bazı mallar gönderiyor. Ama asla bir Urraslının Anarres’e gelmesi mümkün değil. Çünkü korkuyorlar. Anarresliler Odocu. Odo, Urras’ta yaşamış bir düşünür. Fikirleri insanları etkilemiş ve etkilenen insanlar el değmemiş bir gezegen olan Anarres’e gönderilmiş. Urraslıların amacı aslında oradan bu şekilde ham madde sağlamak.

    - Bu arada Shevek, Anarres’in Urras’la haberleşme sağladığını öğrendiğinde şok oluyor. O mülkiyetli, devletli iğrenç insanlarla mektuplaşmak normal miydi?

    - Odo, Urras’ta yaşamış ve felsefesini de oraya göre kurmuş haliyle. Tarım demiş ama doğru dürüst tarım yapılamıyor Anarres’te, her yer kurak; Urras bereketli topraklar üzerinde. Odo, devletsizlik dediği için başkent de olmasın demiş. Ama bir merkez şart. Resmen başkent olmasa da Abbenay Anarres’in merkezi şehri.

    - Shevek, Urras’a gidince Odo’yu ilk kez eleştirmeye başlıyor. Çünkü Odo, Anarres’i hiç bilmiyor. Bilmediği bir yeri tasarlamış bir anlamda.

    - Odo, bir devrimci. Anarşist. Fikirleri Anarres’te yaşıyor, 170 yıldır. Ama aslında ölmeye yüz tutmuş. Çünkü toplum o kadar alışmış ki buna, artık hiçbir değişime açık değiller. Yani bu anarşist ve devrimci toplum yozlaşmış, muhafazakar olmuş. Ya da yozlaşmamış, çünkü burada devrim her zaman olacak bir şey değil. Devrim, amacına ulaştıktan sonra statükocu olunmuş. Sürekli devrimi Yevgeni Zamyatin’in Biz’inde görüyoruz sadece. Hatta 170 sene sonra Anarres’te “çoğunluğun yönetimi” tartışmaları baş gösteriyor.

    - Tirin, muhalif olarak anlaşılabilecek bir oyun yazınca o kadar dışlanıyor ki en son hastaneye zor kapatıyorlar.

    - Ayrıca Anarres’te ÜDE adı verilen organ gayet bürokratik ve denetimci. Halihazırda yozlaşma ileri boyutta. ÜDE, özel mektupları bile okuyor. Bazen sansüre de uğrayabiliyor. Anarres’te iktidar sistemi yasal değil, geleneksel. Ayrıca müziğe bile sansür uyguluyorlar.

    - Tek eşli olmak Odoculukta ahlaksızlık (Odo’nun kendisi tek eşli yaşamış bir kadın). Ahlaksızlık ama elbette bir yaptırımı yok. Çünkü bu toplumda yasa, yasak, yaptırım yok. Ellerinden gelen tek şey eşleri birbirlerinden çok uzak yerlerde çalıştırmak.

    - Anarres’te 1 kattan yüksek yapılar yok. Urras? Bizim bildiğimiz gibi. Hatta bizden daha müsrif ve gösteriş düşkünü.

    - Shevek kararsız. Urras’a hayran kalıyor. Dünya dediğin böyle olur diyor. Anarres’teki yozlaşmışlıktan, sefaletten bıkmış. Ama Urras’taki israftan ve eşitsizlikten de şikayetçi. Deyim yerindeyse Urras’ta Anarresçi, Anarres’te Urrasçı oluyor. Urras için hem cennet diyor hem de cehennem. Çünkü orada iyilik, kötülük, başarı, hırs, adaletsizlik… her şey var.

    - Anarres’te toplumsal vicdan, bireysel vicdana egemen olmuş. Toplumsal emirlere uyuyorlar. İnsanları düşüncelerinden, eylemlerinden korkuyor; komşularım ne der diye. Suçun olmadığı bir dünyada ve felsefede suçu yarattılar, ama yasal değil geleneksel suç.

    - Bu arada Einstein da Arz adı verilen gezegende yaşıyor ve kitapta yüzlerce yıl önce yaşamış diye anlatılıyor.

    - Yine “bu arada bilgisi”, Anarreslilerin dili Pravca’da aitlik eki yok. “Burnum akıyor” değil, “burun akıyor”. Arada konuşurken kullanılıyor, ama nadir.

    - Ayrıca ikinci bölümün başında çocuğun “güneş benim (aitlik anlamında)” dediğini görüyoruz. Demem o ki insanlar daha bebeklikten bir şeylere sahip olma güdüsünü yaşıyorlar, yani malik olmak normal, doğal.

    - Urras’ta farklı devletler var. Kimisi faşist, kimisi özgür. Hatta hem haritadan hem de olaylardan yaptığım naçizane çıkarımıma göre durum şöyle: Benbili = Afrika, Thu = Avrupa, A-İo = ABD.

    - Urras’ta araba vergisi aşırı yüksek (ne oldu tanıdık mı geldi). Bu yüzden çok az özel araba var. Bunun kılıfını da ekoloji diye uydurmuşlar. Ayrıca Urras’ta üniversite öğrencilerinin evlenmesi yasak. E daha önce demiştik zaten kadının toplumsal hayatta yeri yok diye. Yani sırf bu 3 argüman bile buranın asla liberal bir ütopya olarak addedilemeyeceğini gösteriyor. Olsa olsa kötü yontulmuş bir kapitalizmdir.

    - Urras’ta yoksulların gittiği hastane fare ve bok yuvası. Yani yine diyoruz ki gerçek liberalizm bu değil. Hatta Urras’ta isyancılar hem liberal hem sosyalist olduklarını söylüyor.

    - Anarres’in nüfusu 20 milyon.

    - Urras’ta gün 20 saat.

    - Anarres’te herkes yatakhanelerde kalıyor. Hatta Shevek, Urras’ta tek kişilik bir odada kalma işine şaşırıyor ve çok da seviyor bunu. Anarres’te yalnızca cinsel ilişkiler için günlük ya da daha uzun süreli odalar tutabiliyorsunuz.

    - Anarres’te tek kişilik odalarda yatman için toplumdan dışlanacak kadar rahatsız edici olman, bencillik yapman gerekir. Veya toplumsallıktan sıkılıp tek başına uzaklara da gidebilirsin.

    - Shevek, Urras’ta bir partide bir çiftin hafif hafif seviştiğini görünce ayıplıyor. Ama neden? Çünkü eşli olmayanlar ne yapacak, ayıp değil mi, bencillik bu diye düşünüyor.

    - Anarres’te şiddet yok diyor Le Guin, ama varmış. Hem Shevek’in Urras’a giderken gördüğü muamele (hatta bir koruma ölüyor bu yüzden) hem de Tirin’in maruz kaldığı muamele bunu olumsuzluyor.

    - Anarres’te insanlar daha çocuk yaştan Odo’nun öğretilerini ezberliyor, bir nevi zorunluluk.

    - Shevek, Odo felsefesini yani toplumculuğu her Anarresli kadar benimsemiş. Bu yüzden gizli gizli İoca öğrenmesinden utanıyor. Ahlak dışı geliyor toplumdan gizli iş yapmak.

    - Shevek, Sabul’un “Özel Urras Fiziği”ni “özel” olarak sakladığını öğrenince yine afallıyor. Ne yani, Sabul ayrıcalıklı olmak ve güç kazanmak mı istiyordu? Ama o kadar Odocu ki bunu düşündüğü için kendisinden utanıyor.

    - Anarres’te herkes eşit. Ama bazıları daha eşit galiba. Shevek yemekhanede ayda birkaç kez tatlı yiyebilirdi. Ama Merkezi Bilim Enstitüsü’nün yemekhanesinde her gün tatlı çıkıyor. Vicdanen rahatsız oldu ve tatlı yemeyi bıraktı.

    - Genç Anarresliler için hastalanmak suç gibi bir şey. Ancak yaşlanınca acı, duygunun önüne geçtiği zaman ilaç ve iğneye razı geliyorlar.

    - Popüler basın yayınlara Urras’ta “kuşyemi” diyorlar.

    - Anarresliler hayatı boyunca çok çeşitli işlerde çalışıyor.

    - Shevek eşcinsel değil, arkadaşı Bedap (Barış, Eşitlik, Demokrası ve Adalet Partisi) eşcinsel. Shevek, Bedap’ı “kırmamak için” 10 gün beraber oluyor.
  • 3. Metropollerin Ulusal kültürlerin Bütünleşme eğilimi

    Burada özellikle bir soruya cevap vermeden geçecek olursak, metropollerin kültürüne ilişkin yapmakta olduğumuz analiz, yarım kalacaktır: Metropolya halklarının kültürü nereye yönelmiştir?.. Ve neye dönüşmek yolundadır?.. Bu sorular, söz konusu kültürün gelişme dinamiği ile sıkı sıkıya ilişkili olup, onun en karakteristik ve önemli özelliklerini, ki bunlar yakın döneme yönelik olarak dünyanın gelişme perspektiflerine açıklık kazandırmaktadır, birini ortaya çıkarmaktadır. Biz, bu özelliği bütünleşme, diğer bir deyişle, metropolya halklarının ulusal ve maddi kültürlerinin merkezileşmiş bir şekilde bütün­leşmesi olarak tespit etmekteyiz.Böyle bir eğilim var mı? Evet vardır. Yani emperyalist savaş, savaş sonrasında da Rusya ve diğer ülkelerde yaşanan devrimsel depremler, “muzaffer” ülkelerin değişik grupları arasında günümüzde görülmekte olan “diplomasi” mücadelesi, batılı halkların değişik siyasi partilerinin sergiledikleri harıl harıl çalışmalar... Tüm bunlar, söz konusu eğilimin muhtelif şekillerde açığa vurulmasından başka bir şey değildir. Bu eğilim, şu iki çelişkinin baskısı altında cereyan etmektedir:
    1. Metropolya halklarının mevcut maddi kültür yapısının (ulusal paraçalara bölünmüş olan özel mülkiyeti veya anarşist kapitalizm) özüne ters düşmektedir.
    2. Bununla bağlantılı olarak, sömürgelerde metropollerin zulmünden kurtularak sosyal özgürlüğe ve ulusal kurtuluşlara kavuşma koşullarının oluşması, diğer bir deyişle sömürgelerin ulusal kurtuluş hareketleri güç kazanmaktadır.Birinci çelişkiyi ele alalım. Bunun cn somut ifadesi nedir?.. Şöyle açıklayabiliriz: Mevcut düzen, metropolya halklarının maddi kültür esaslarının mevcut yapısı, ileride onlara sömürge halklarını düzenli biçimde: cezasız, belasız ve tam anlamıyla istismar etme imkanı vermeyecektir. Metro­polya halklarının maddi ihtiyaçlan, bu halkların maddi kültü­rünün mevcut yapısını aşmış durumdadır. Köleleştirilmiş insanlığın can damarlarının herkes tarafından ayrı ayrı ortak bir plan ve merkezi bir irade olmaksızın sömürülmesi, verimlilik açisindan istedikleri etkinliği yaratamamakta, beklenilen azami sonucu verememesinin yanısıra, soyguncularının isteklerinin aksine çeşit çeşit sürprizi de beraberinde getirmektedir. Görülüyor ki, sömürgeler ile yan sömürgelerin ve insanlığın geriye kalan kısmının mevcut sömürülme sistemi, onlann bedenlerindeki kanın devinimini tamamen durdurmak için yeterli değildir. Onlar, yaşamsal yeteneklerini muhafaza edebilir... Yaşayabilir, soluyabilir ve zaman zaman bu istis­marcılar, başkalarının mallarını bölüşmek için kendi aralannda kavgaya tutuştuklannda, onlara karşı ayaklanabilirler. Fakat... Batılı halklar, sömürge halklarının bu tür hareketlerine göz yumma gibi bir ’lüks'e izin verebilirler mi?.. Elbetteki hayır. İsteseler de istemeseler de, kendi maddi kültürlerinin iç yapısının değiştirilmesi: yeni, daha ileri, daha düzenli ve mükemmel bir ekonomik yapının oluşturulması, ekonomik gündemlerini işgal etmektedir... Ve başka türlüsü de olamaz. İçinde bulunduğumuz ve artık geçmekte olan dönemde, metropolya halklarının maddi kültürünün iç yapısının özelliği nedir?,. Bu özellik, iki temel üzerinde bina edilmiştir: Ulusların kendi içlerinde özel mülkiyet ve uluslar arasında özel mülkiyet. Diğer bir deyişle, üretim araçlan ve elde edilen zen­ginlikler, ister ulus içersinde, ister değişik uluslann arasında, göreceli olarak dağınık durumdadır.Birinci hususu, ulusun kendi içindeki mülkiyet olgusunu ele alalım: Bu husus, batılı halklann maddi kültürünün gelişme süreci içinde hangi sonuçları vermektedir?.. Bunlardan birin­cisi, mülkiyet sahipleri- yani kapitalistler ve onlann oluştur­dukları gruplar (tröstler, sendikalar, karteller vb.) - bazı durumlarda ise değişik sanayi dallan arasında yaşanan rekabettir, Bunlar, kazanç ve daha büyük karlar peşinde koşarak birbirleri ile mücadele ediyorlar ve enerjilerinin büyük bir kısmı, bu mücadeleye harcanıyor. Doğrudur... Söz konusu rekabet, özel mülkiyete dayalı kapitalizmin tek ve zaruri ilkesidir. Sermayenin birikimi ve merkezileştirilmesi açısından ilerici bir rol oynamaktadır. Fakat, toplumsal çapta ve bağımsızlığa kavuşmak için can atmakta olan sömürgelerin var olduğu bir ortamda, böylesi bir rekabet, metropollerin istismar yeteneğini azaltmakta olan bir faktördür. Örneğin, herhangi bir İngiliz, bir İngiliz kapitalist kuruluşu ile iş yapmak için Hindistan'a gidecekse, kendi sermayesinin bir kısmını benzeri bir İngiliz kuruluşu ile mücadele etmeye harcamak, güç ve imkanlarının bir kısmını bu yolda kaybetmek zorundadır. İngiliz sermayesinin Hindistan’daki soygun düzeni, ulusal düzeyde bir merkezileşme ve işbirliğinin olmayışı yüzünden, merkezileşme durumunun sağlayabileceği sonuç ve verim­liliğin tamamını yüzde yüz olarak temin edememektedir. Özel mülkiyet ilkesi, metropollerin gücü açısından diğer bir olum­suz faktörü, ulusun kendi içindeki sınıflararası eşitsizlikten doğan sınıf mücadelesini de beraberinde getirmektedir.Sınıfların mücadelesi ortamında, Avrupa’da mevcut olan başlıca sınıfların ideolojisini yansıtan üç siyasi akım oluşmuş­tur: Büyük burjuvazinin siyasi ideolojisi olan konservatizm... Orta ve küçük burjuvazinin siyasi ideolojisi olan liberalizm... ve işçi sınıfının ideolojisi olan sosyalizm. Bu sınıfların kendi aralarında verdikleri mücadele, ki fiilen ve belli ölçülerde siyasi iktidan ele geçirme isteklerini yansıtmaktadır, bazı durumlarda metropollerin sömürgelere yönelik baskı gücünü zayıflatacaktır. Bu noktada, Rusya’nın 1904 yılında Rus Japon savaşında yenilgiye uğramasını ömek gösterebiliriz. Bu dönemde, Rusya içinde yeterince açık görünen bir sınıf mücadelesi yaşanmış... Liberal Rus ticaret- sanayi buıjuvazisi, feodal toprak burjuvazisine yönelik birtakım talepler ileri sürmüştü. Rus işçi sınıfı da, bunların her ikisine yönelik siyasi taleplerle ayaklanmıştı. Bu durum, Rusların savaş alanlannda yenilmelerinin başlıca nedenini oluşturmuştu. Bu örneğin tersini kanıtlayan diğer bir örnek olarak da, Türkiye’nin uluslararası emperyalist çeteler üzerinde 1922 yılında muzaffer oluşunu gösterebiliriz. Ki bu zaferin esasen bir nedeni vardı: Bu dönemde ayaklanmış olan Kemalist Türkiye, ulusal bağım­sızlık tutkusuyla birlik olan Türk ulusu’nun tüm sınıflarının oluşturduğu bir bütündü. Düşman cephe ise ulusal ve sınıf çelişkilerinin fokurdatmakta olduğu bir volkandı.Biz burada bir hususu tespit etmek zorundayız: Çağdaş koşullar içersinde metropollerde sürdürülen sınıflar mücadelesi ve bunun gelişmesi, yine de batı hegemonyasının ilerlemesini engelleyici faktördür! Yukarıda hatırlatmış olduğumuz ikinci husus: metropolya halkları arasında özel mülkiyet, diğer bir deyişle bunların ulusal rekabeti ve bu uluslar arasında müca­deleyi tahrik eden maddi kültürlerinde görülen bölünmüşlük de böyle bir faktördür. Bu faktörün varoluşu, dünyanın efendileri olarak metropolya halklarının durumlarını zorlaştırmakta, onların sömürgelere karşı ortaklaşa uygulamakta oldukları baskıları zayıflatmakta, sömürgelere manevra ve belli bir hareket imkanı sağlamaktadır. Türkiye’nin bağımsızlığının muhafaza edilişi, Afganistan’ın bağımsızlığının ihya edilişi, Mısır’da bağımsızlık eğilimi belirtilerinin artışı nasıl mümkün olabilmiştir?... Hindistan'da, Marakeş’te, Çin’de ve buna benzer yerlerde ulusal kurtuluş hareketlerinin güç kazanması hangi zeminde gerçekleşebilmiştir?.. Polonya gibi bazı eski ülkelerin yeniden ihya olması: Çekoslovakya, Litvanya, Letonya, Estonya ve İrlanda'nın kurulabilmeleri nasıl gerçekleşebilmiştir?.. Nihayet Rusya'daki Rus olmayan ulusların ulusal kurtuluş hareketlerinin ivme kazanması hangi zeminde gerçekleşmektedir?.. Tüm bunlar, aslında metropol­lerin madde kültürlerinin bölünmüşlüğü sayesinde mümkün olabilmiştir. Metropolya halklarının kendi aralarında birincilik ve dünya hegemonyası uğrunda kavgaları, sömürgelere karşı uyguladıkları baskıların gevşemesine neden olmakta ve bu sonuncuların siyasi bağımsızlık mücadeleleri için imkan sağlamaktadır. İkinci çelişkiye, sömürge ve yarı sömürgelerin kurtuluş mücadelelerine gelelim... Böyle bir hareket gerçekten var mı? Eğer var ise gerçektende gelişiyor ve büyüyor mu? Bu sorulara gerçeklerin dili ile cevap verelim:Japonya: Yarım asır önce Japonya, fazla büyük olmayan yarı sömürge bir ülke idi Uluslararsı politikalara karışmayı hayal bile edemezdi. Fakat bir kez uyanmaya başlaması, Asyalı halkların korkulu düşü olmaya, Avrupa'nın Jandarması ve azılı feodal emperyalist olan Rusya’yı tuzla buz etmeye yetti ve arttı bile!.. Aradan 10 yıl bile geçmemiştir ki, Japonya, Rusya’dan sonra diğer bir Avrupah emperyalist devletin Almanya’nın ezilmesine iştirak ediyor. Uzun süreli mi, değil mi?. Şimdilik Almanya rayından çıkartılmıştır. Japonya ise İngiltere'ye karşı, Fransa, Çin ve Rusya'yı da içine alan bir blok oluşturmaktadır. Eğer bu niyetleri gerçekleşirse, yarın deniz ötesi devleti ABD'ye karşı bloka da iştirak edecektir. Japon halkının gele­ceği, yerleşim için Sibirya kapılarının açılması, Japon sanayi ve ticaret sermayesinin faaliyetleri için Çin ve diğer ülkelerin kapılarının açılmasını zorunlu kılmaktadır, Avrupalı emper­yalist devletlerin parça parça edilerek ezilmeleri, Japonya’nın çıkarlarına uygun düşmektedir.Türkiye: Bu ülkede olup bitenler, çilekeş Türk Ulusu’nun en azılı düşmanlarınca dahi yakından bilinmektedir. Bu ülkede yeni baştan sağlıklı bir ulusal canlanma süreci yaşanmaktadır. Bu sürece inanmayanlar veya kuşku ile bakanlar, sonuçlarını kendi içlerinde denemiş oldular. Türkiye'nin ulusal kalkın­masına gönül vermiş olan Türk işçi ve köylülerinin, ilerici Türk aydınlarının süngüleri, gereken kişilere gereken derslerini vererek nasıl düşünmek gerektiğini öğrettiler. Eğer 400 yıl önce Rus Çarlan, Kazan'ı, Kuzey Türklüğünün bu kalesini düşürmeyi ve yalnız Tatar savaşçılarının üzerinden geçerek Doğuya ilerlemeyi başarmışlarsa, bugün için de Batı Avrupalı emperyalistler yine Doğuya doğru kendilerine yol açabilmek için Güney Türklerini- Osmanlıları yenmek zorundalar. Batılı halkların doğuya yayılmaları öncesinde, Türkiye, onların çılgınca saldırılarına maruz kalmadı mı? Batılı halklar, Asya ve Afrika'daki durumu gerçek anlamda kontrol altına alabilmek için Türk- Osmanlı savaşçılarının cesetleri üzerinden geçmek zorundalar. Kazan’ın Rus saldırıları karşısında düşüşü de bir gün içersinde gerçekleşmiş değildir. Ruslar, buraya onlarca kez saldırdılar. Tataristan’ın işgaline kadar, dönemin iki kuzeyli devi; Moskova ile Kazan arasındaki mücadele, on yıllar boyunca sürüp gitti. Bu zaferi sağlama almak, galip taraf için pek kolay olmadı. Yenilenler ile yenenler arasında acımasız katliamlar ve kıyımlarla dolu bir gerilla savaşı, on yıllarca devam etti. Bundan sonra, yenilenlerin azimleri kırıldı. Türkleri zayıflatmak; Balkanları, Mısır'ı, Arabistan'ı, Mezopo­tamya'yı Türklerin ellerinden almak için mücadele vermek zorunda kaldı. Avrupalı hükümdarlara Türkiye'yi sindirmek nasip olmadı. Olmayacaktır da. Türkiye yaşıyor ve yaşaya­caktır. Türkiye yalnızca kendisi yaşamakla yetinmeyecek ve Avrupa tarafından zorla kopartılmış olan kendi eski parçalarına ve geri kalan tüm Orta Doğu'ya da hayat verecektir.Çin: Dünya üzerindeki eski halkların en eskisi olan Çin Halkı, uzun süre uyudu. Fakat sonunda gözlerini açtı. Şimdilerde uyanmak üzeredir. Asırlık uykusundan uyanıyor. Şimdilik yatağında uzanmış haldedir ve uyuşmuş olan eklem­lerini doğrultmakla meşguldür.. Ama yakında ayağa kalkacaktır. Artık hiç kimse onu yatakta tutamaz. Son yıllar içersinde olup bitenler, bu halkın canlanmakta olduğunu göstermektedir. Çin Halkı, 1911 Devrimini yapabildi. Bir dev­rim daha yapabilir. Çin'in bölük pörçük olan parçalan, bu devrim sonrasında öylesine çelik bir yumruk haline dönüş­müştür ki, Batılı halklar bu yumruğu yedikten sonra kendilerine çok zor gelirler. Çin’de periyodik olarak görülen iç savaş patlamaları, 400 milyonluk Çin halkının vereceği büyük konserin sadece uvertür kısmıdır. Çin halkı’nın bu kanlı iç savaşında on binler, hatta yüz binler ölebilir. Fakat bu kurban verişler kaçınılmazdır, ve verilen kurbanlar boşuna verilmiş olmayacaktır. Çin’de iç savaşlar, Çin halkı’nın bütünleşme sürecinin bir ifadesidir. Bu sürecin tamamlanabilmesi için bir kaç on yıl daha geçecektir.Hindistan: Hindistan da uyanmaktadır. Hindistan’ıncanlanma süreci, Çin’e kıyasla daha sancılı yaşanmaktadır ve bu anlaşılabilir bir durumdur. Hindistan Avrupalı eşkiyalar arasında en güçlü olanın-îngiltere’nin- sömürgesidir. Fakat bu eski deniz korsanı her ne kadar korkunç olursa olsun. Hindistan'ın kurtuluş hareketinin karşısında dayanamayacaktır, İngiltere: baskı, satınalma, provokasyon ve diplomatikcambazlıklar ile Hindistan’ın kurtuluş sürecini belki bir parça geciktirebilir, ama asla durduramaz. Hindistan’ın kurtuluş hareketi dalgalı bir seyir sergilemektedir. Devrimsel gerilimin yükselişi, zaman zaman yerini inişlere terk etmektedir. Fakat bir husus gayet iyi bilinmektedir. Hindistan halkının direni­şinde görülen bu tür geçici inişler, yalnızca bir soluk alma niteliğinde olup, daha güçlü ve daha korkunç dalgalann gelmekte olduğunu haber vermektedir. Biz, kesinlikle eminiz ki, birgün gelecek, Hindistan'ın kurtuluş hareketi, İngiltere’nin oluşturduğu her türlü yapay barajları aşacak ve tüm dünyayı - Mısır’ı, Marakeş’i ve Rusya'nın sömürgelerini de etkileyecektir. Batının zulmünden kurtuluş korosu Mısır, Marakeş ve Rusya sömürgelerinin hareketleri ile bir kat daha güç kazanmaktadır. Ve bu hareketler Çin, Hindistan ve Türkiye gibi ülkelerin kurtuluş hareketlerinden hiçbir şekilde farklı değillerdir. Bu hareketlerin tümü de emperyalizmden, daha doğru bir deyişle batılı halkların egemenliğinden kurtuluş sloganı altında yürü­tülmektedir. Yalnızca, ülkelerin ve zamanlarının koşullarına bağlı olarak biçim ve tempo yönünden farklılık arz edebilirler. Güçlü veya zayıf... Hızlı veya yavaş... Fırtınalı veya sakin... Büyük veya küçük çaplı olabilirler.Rusya’nın sömürge halkları: Mısır, Marakeş ve Batı'nın diğer Asya ve Afrika sömürgelerinde görülen hareketler üzerinde daha ayrıntılı bir biçimde durmayacağız. Zira, bunların ana çizgileri gayet iyi bilinmektedir. Burada, Rus­ya’nın sömürge halklarının kurtuluş hareketlerini gözden geçireceğiz. Bizim tespitlerimize göre, Rusya’nın sömürge­lerinde -Türkistan, Kafkasya, Ukrayna, Belorusya'da - Türk Fin ve Moğol halklarının kurtuluş hareketleri açıkça ortadadır. Rusya’nın Japonya karşısında aldığı ve 1905 Devrimi'ne neden olan yenilgi, bu ülkenin sömürgelerinin ve ezilen halklarının ulusal bilinçlerinin uyanmasına imkan sağlamıştı. Rusyanın dünya savaşı sırasında batı ve Kafkas cephelerinde uğramış olduğu yenilgiler, 1917 Devrimi’ne neden oldu ve bu halkların kurtuluş süreçlerini hızlandırdı. Polonya, Finlandiya ve küçük Baltık devletlerinin Rusya'dan kopmaları, egemenlik hakla­rının genişletilmesi için sürekli olarak mücadele veren Tataris­tan, Başkurdistan, Kırgızistan, Orta Asya, Güney Kafkasya, Ukrayna ve Belorusya ile diğer cumhuriyetlerin, bunlarla birlikte tam 10 özerk ulusal cumhuriyetin kurulması bu görüşün en somut kanıtlandır. Pan-Rusistler ve Pan-Rusist yandaşlan, 'demokrat1 veya 'komünist' hangi maskenin arkasına saklanırsa saklansınlar, bu hareketi istedikleri kadar yok etmeye ve bölgeleri sıradan Rus eyaletleri durumuna sokmaya ve zayıflatmaya çalışsalar da, şimdilere kadar bu arzulannı gerçekleştirememişlerdir. Ulusal kurtuluş ve bağımsızlık için mücadele veren uluslann artmakta olan aktifliği karşısında, ne tür cambazlıklara başvursalar da, yine de yapamayacaklardır. Bugüne kadar her ne yapmışlar ise her şey, onlann istedik­lerinin tamamen tersine sonuçlar vermiştir. Pan-Rusistler, SSCB’nin kurulması ile fiilen tek ve bölünmez Rusya'yı yeniden ihya etmek, diğer halklann üzerinde Velikorus egemenliğini yeniden temin etmek istediler. Aradan bir yıl bile geçmemişti ki, tüm halklar, Moskova’nın Pan-Rusist merkeziyetçi eğilimleri karşısında itiraz seslerini yükselttiler. (Sovyetler Birliği Merkez idare Kurulunun son Genel Kurulu’nda Milletler Sovyeti toplantısında olduğu gibi) Moskova Türkistan'ı ekonomik ve siyasi yönden zayıflatmak için Turan halklarını muhtelif küçük kabilelere bölmektedir. Fakat en geç iki yıl içersinde, Turan’ın bu bölünmüş parçalan yeniden bütünleşme konusunu gündeme getirecek: daha güçlü, kudretli ve düzenli bir devlet kuracaklardır. Rusya bugün Moğolistan'ı, Çin’den ayırmakta ve bu ülkeyi 'ehlileştirmek' istemektedir. Moğolistan da Moskova'nın kucağına oturmanın pek aleyhinde değilmiş gibi gözüküyor. Fakat bu Moğolistan yarın kendi ayaklarının üzerinde doğrulmayı başanr da kendi Kuruldan'ını (kurultay) sağlamlaştınrsa, bu duruma ne der, orası belli değildir. Son Rusya devrimi deneyiminden hareketle bu sonuca varıyoruz ki, Rusya da iktidara hangi sınıf gelirse gelsin, bu ülkenin eski ’ihtişam’ ve 'gücü’nü hiç kimse yeniden geriye getiremez.