• "İnsan konuşma becerisiyle diğer hayvanlardan ayrıl­mıştır. Konuşan hayvan diye adlandırılan insan, konuşma yeteneğini güzel kullanarak şerefli ve makbul olduğu gibi o konuşmayı kötü kullanan konuşan hayvanın da diğer hay­vanlardan daha hakir ve daha çirkin olması gerekmez mi?
    Tahsilsiz insan yontulmamış, işlenmemiş bir taşa ben­zer. Taşlar ise çeşit çeşittir. Çakıl da taştır, pırlanta da! Bir pırlanta taş, kumlar ve adi taşlar arasında bulunduğu halde yine pırlantadır. Ancak onun meydana çıkıp ışık vermesi, baş, göğüs, bilek, parmak gibi yerlerde yer edinmesi o adi taşlardan soyulup düzeltilmesine ve tıraş edilmesine bağ­lıdır; öğrenim işte o pırlantayı söylediğimiz hale getirmek üzere kullanılan alet edevata benzetilebilir. O alet edevat işlenmediği halde pırlanta yine pırlantaysa da kumlar, top­raklar arasında, adi taşlar içinde gizli ve saklı kalır. Bir adi taş da öğrenim denilen alet edevatla ne kadar işlense de yine adi taş kalıp, pırlanta olamaz. Fakat insan ki hayvanların en şereflisidir, madenler hakkında söylediğimiz söz, onun hakkında ancak bir misal olabilir.
    Cenabıhak insanı kıyaslamak ve hayal etmek gibi şeylerle onurlandırmıştır. Zeki ve gücünü iyi yola sarf edenlerle fena yola sarf edenlerden faziletliler ile iflah olmazlar takımı ayrılır. Okul bizi çalınmaz, kaybolmaz bir servet olan ilimle süs­leyecek ve fazilet yolunu gösterecek bir edep evidir. Okulun terbiye edemediğini dünya ve zaman terbiye eder. Zamanın terbiyesine kalmaksa pek büyük bir felaket ve talihsizliktir. Burada gördüğümüz tahsilin kadrini bilmek ve bize verilen emeğin hakkını ödemek ancak bu yüce okula layık bir öğrenci olduğumuzu göstermekle olur. Okul bir ilim ve edep dünyası olduğundan o dünyanın insanları arasında ne haset bulunmalıdır ne rekabet; o dünyanın yüceliği gibi o alemde bulunanların da hislerinin yüce olması gerekiyor. Tüm öğrencilerin talebi ilim değil midir? Mademki hepsinin talebi ve amacıdır o halde okul arkadaşları da bir kardeş gibi olmalıdır. Burada kardeşliği öğrenmeli ki ileride birçok vatan evladına annelik ve mürebbiyelik demek olan öğretmenliği tanıyabilmeli! Aynı okulda bulunduğu, aynı sırada çalıştığı arkadaşlarına kardeş gözüyle bakamayan ileride öğretmen olduğu zaman da vatanın kızlarını evlat sevgisiyle sevemez. Öğretmenlik görevi önemli bir meseledir. İnsan, görevinin önemli yönlerini tanıyamazsa onu iyi bir şekilde gerçekleştiremez. Öğretmenlik görevini iyi bir biçimde yerine getirmek için öğrencilere şefkat ve sevgi gereklidir. Sanatını sevmeyen kişi sanatkar olamayacağı gibi, öğrencilerini sevmeyen öğretmen de iyi bir öğretmen ve mürebbiye olamaz. Okul bu sevgi ve ana şefkatine, arkadaşlık içinde sevgi ve vatanperverlik duygularıyla bizi alıştıracak! Vatan evladı arasında gerekli olan yardım, şefkat ve sevgi insanlığın esaslarından olduğu için o gibi yüce duygularla dolu kişiler, insanlara nasip
    olabilen olgunluk mertebesine doğru yol almış olurlar. Bu yolun ehli olan insanlar, insan-ı kamil olmak için ne kadar yücelirse haset, kıskançlık, hıyanet gibi hisleri kalbinde besleyen, fikrini, zekasını o yola boşuna harcayanlar da o kadar değersizliğe tenezzül etmiş olurlar. Cenabıhak kullarına akıl ve zekayı bağışlayarak hayırlı ve erdemli işlerde harcamasını emretmiştir. Onu suiistimal edenler Allah'ın katında sorumlu ve suçlu olurlar. Öğretmenlik görevinin önemi düşünüldüğü için Darülmuallimat açılmıştır. Ahlak güzelliği ödülleri, en önemli ödüller sırasına konulmuş, aksi halin cezası da en şiddetli ceza olarak belirlenmiştir. Bir öğretmen, vatanın kızIarına yalnız bilgisini nakledecek değil, ahlak ve terbiyesini de aşılar. Okulumuzdan öğretmen olmak isteyenlerden başkaları da faydalanıyor. Darülmuallimat bir bilgi evidir. Nice senelerden beri Osmanlı kızları bilgi sahibi olmak için buraya koşuşuyorlar. Bu kadar sürede birçok öğretmen meydana getirmişse yüzlerce de bilgili Osmanlı kızı yetiştirmiştir. Okul bize vermiş olduğu ilim ve meziyeti onaylayarak diplomalarımızı elimize verecek, biz de gerçek yeterliliğimizi ondan sonraki hallerimizle kanıtlayacağız. Okulun adını, şanını ve diplomanın şerefini koruyan mezunlar sonsuza kadar hep birbirinin kardeşi ve öğretmenlerinin evladı makamında kalacak. O şanı lekelemek amacında olanlarsa hiçbir şey kazanamayacak, hep kaybedeceklerdir. Onları gören arkadaşları, karşılaşan öğretmenleri onlara bakmaya tenezzül etmeyerek baş çevireceklerdir. İşte bizi yetiştirerek ve bize öğreterek ilim ve fenle süslemek ve erdem giysileriyle donatmak görevini okul gördükten sonra onun korunmasını da bize emanet edecektir. Yazık o emanete ihanetle okulun emeğini mahvedenlere! Akıl, zeka ve gücünü güzelce yönetip şanına şan katanlaraysa aferin!"
    Fatma Aliye Hanım
    Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları Türk Edebiyatı Klasikleri-11-Sy: 77-78-79
  • 224 syf.
    Bir insanın salt Türk, Kürt, Yunan, İngiliz vb. olduğu için övünmesi ne kadar mantıklıdır? Bence fazla değil. Çünkü hangi ulusun mensubu olarak doğacağımız, bizim elimizde olan bir konu değildir ve insan ancak tercihine bağlı gelişen olayların akıbetiyle övünürse mantıklı olabilir. Buna ek olarak kişi, güncel hayatında kendisini gerçekleştirmekten ne kadar uzak ve hayatından ne kadar memnun değilse, o ölçüde mensubu olduğu toplulukla övünmesi de artar. Burada topluluğu oluşturan insanlar bir araya gelerek bir büyük insan oluştururlar ve bu da kişinin ta kendisidir. Haliyle aslında kişi, mensubu olduğu toplulukla veya buna dahil olan tarihi bir şahsiyetle değil kendisiyle övünüyordur; en azından bunu arzuluyordur.

    İnsan sosyal bir varlık olması nedeniyle bir yerlere aidiyet duymak ister: din, ulus, coğrafya, sülale, aşiret, aile, futbol takımı, sınıf vb. Aidiyet duyduğu oluşumun ise elbette gurur duyulacak, cazip gelecek çekici yönlerinin olması gerekir. Çoğu kez de bunlar yaratılır. Bu açıdan kişinin mensubu olduğu toplulukla övünmesi faydacı bakışla makuldür; çünkü böylelikle topluluğun cazibesi ve diğer üyelerle olan birliktelik duygusu artırılır. Ancak çoğu kez insanlar bunun ölçüsünü tutturamazlar. Bilhassa bizim gibi oldukça büyük ama buna kıyasla oldukça aşağılanarak yıkılan bir imparatorluk geçmişi olan bir topluluk söz konusu ise ölçüyü tutturmamız oldukça zorlaşır. Öyle ki, dünyanın en büyük ekonomilerinden birisi olan Almanya'nın bizi kıskandığına ciddi ciddi inanan hayli insan bulunur. (Bkz: https://youtu.be/IbpRgOTL9e0) Aynı şekilde, devlet görevlilerinin başka ülkelerin devlet görevlilerine posta koymasından gurur duyan çokça insan bulunur. Halbuki bu tarz bir eylem hem devletler arası ilişkilere zarar verebilir hem de uzun yıllar boyu oluşan yazısız nezaket kurallarına aykırı olduğu için hiç kimse tarafından hoş karşılanmaz ve bu yüzden ülkenin olumsuz tanıtımı yapılmış olur. (Bkz: https://youtu.be/c2gfqQq83hw)

    İnsanımızın bu garip hallerine bir tarihsel zemini de dinlerinin kendilerine verdiği üstünlük bilinci oluşturur. Bundan dolayı, Islahat Fermanı'ndan sonra Müslüman ahalinin "Ne yani gevura gevur diyemeyecek miyiz," şeklindeki tepkisi çok manidar. Gerek bu sitede gerekse başka sitelerde ilgili bir tartışma sonrası dindar insanlardan benzer şekilde, "ne yani kafire kafir diyemeyecek miyiz," veya "kafirsiniz tabi, neden gocunuyorsunuz ki," şeklinde sözleri sık sık işitebilirsiniz. Yedi yaşındaki çocuk da bilir ki, kafir söyleminin ardında, yoğun aşağılama amacı bulunur. Bunu söyleyen dindar insan, karşısındakini kafir diye aşağılarken kendisinin müstakbel cennetlik ahaliden seçilmiş bir fert olduğu duygusunu duyarak gururla dolar. Bir de bu doğrultuda asırlarca kafirlere karşı savaşlarda üstünlük kurduklarını, onların erkek çocuklarını devşirme, kızlarını cariye olarak aldıklarını, onların yaşama hakkının iki dudağının arasında olduğu hissiyle yaşadıklarını hayal ediniz. Öyle bir gurur duyuluyordur ki artık kibre dönüşmüş ve bu yoğunlaşmıştır. Bundan dolayı Osmanlı, çok uzun zaman boyunca Batı'da ne olduğunu takip bile etmemiş, ne zamanki peş peşe savaşlarda kaybeder olmuş o vakit bir bakmıştır o tarafa. Ama o zaman bile gevura benzemek yakışıksız olur diyerek yeniliklere hep karşı olunmuştur.

    Batı'dan ardı ardına yenilen tokatlar sonucunda istemeye istemeye üstünlüklerinden olan ahali ve eski görkeminden tek tabelası kalan devlet, azınlıkları tarafından bile tokatlanır hale gelir. Haliyle tüm bunlar ve yazarın kitapta değindiği başka etmenler nedeniyle insanlar yoğun bir öfkeyle dolarlar. Bu öfkeye halen rastlayabilirsiniz. Örneğin; Avrupa'nın şehirleşmesi ne güzel, tarihi dokuyu çok iyi koruyorlar deyiniz bir ortamda. Mutlak surette bir kişi çıkıp "ama onların şu şu özellikleri çok kötü," veya "bırak lütfen, onların ahlâkı yok, hem geçen ben haberlerde okudum…" gibi anında tepkiler alırsınız ve aslında tepkiden ziyade bir savunma refleksidir. Tarihsel belleğinde henüz düşman kategorisinden çıkar(a)madığı toplulukların haklı bir şekilde övülmesine ya da övme amaçlı olmadan haklarında bir yorum/değerlendirme yapılmasına bile tahammülü yoktur.

    Bunlardan dolayı aslında bizim öfkemiz kendimize, kavgamız da kendimizledir. Elbette ki ruh durumumuza etki eden faktörlerde hepten haksız değiliz lakin kaybedilmiş bir cennet olarak kurgulanan hayali bir tarih içinde yaşama arzumuzdan dolayı bir türlü gerçek ilerlemeyi de sağlayamadığımız için olgunluk konusunda da gelişemeyiz. Bundan dolayı duymaktan hoşlanmadığımız pek çok fikir ve görüş vardır ve bunları dile getiren herkesi susturmaya çalışırız, çünkü bunlar varlığımıza birer tehlikedir. Bir açıdan paranoya halinde yaşıyoruz diyebilriz. Henüz genç bir ülke sayılırız, bundan dolayı gelecekte bu psikolojiden çıkacağız lakin tartışma kültürünü edinmeden durduk yere de bu halden çıkamayız, bunun bilincinde olmalıyız. Ve bu yolda olumlu bir adım atmak istiyorsanız lütfen, bir fikir veya yorum gördüğünüz zaman, düşünme prensibiniz "bu kişi neci, bizden mi değil mi," şeklinde olmasın. Çünkü bunun hiçbir faydası yok.


    Keyifli okumalar..
  • _Mikroplar bir canlıyı nasıl çürütürse, kitleler de ülkeyi öyle çürütüp yıkımı hızlandırırlar.
    _Uygarlıklar küçük ve seçkin kişilerce meydana getirilmiştir, kitleler tarafından değil.
    _Özgürlüklerin kısıtlanması, çökmenin ilk belirtisidir.
    _Dünyayı yönetenler dirilerden çok ölülerdir.
    _Başlayan devrimler sona eren inançlardır. Her inanç bir uydurmadan ibaret olduğu için sadece kontrol edilmediği ortamlarda yaşayabilir. İnançların saçmalığı onların değerini de arttırır. En büyük baskıcılar ölülerin ruhları ve insanın kendi hayallerinde yarattıklarıdır.
    _Bir ideal için barbarlıktan medeniyete yükselmek, sonra ideal gücünü kaybedince çözülmek ve ölmek. İşte milletin hayat seyri.
    _Kitlelere mutlaka bir din lazımdır. Kitleler ateistliğe teşvik edilseydi, ateistlik bir tarikat haline gelirdi.
    _Vatandaşların acizliği ve kayıtsızlığıyla hükümet gücüne güç katıyor ve devleti, itaat edilen bir tanrıya dönüştürüyor.
    _Kitlelerdeki dehalarla deliler aynı seviyede buluşurlar. Kışkırtılmış kitlelerin seçimleri tehlikelidir ve bir medeniyeti yok ederler. Buna engel olunmalı. Sadece zeki eğitimli olanlar oy kullansa nasıl olur? Bence herkes oy kullanmalı ve bu eşitlik ırkın ortak ruhunu verir.
    _Hükümetler kavimleri yönetemez. Kavimleri yöneten atalardan gelen birikimler ve ırsi özellikleridir.
    _Yenilikler düşünce değişiklikleri sonucu meydana gelir.
    _Yeni çağdaki yeni güç kalabalıkların gücü olacaktır.
    _Eskiden gerçek kabul edilen inançlar, zamanımızda yıkılmıştır ve yıkıntının üzerindeki kalabalıklar hala bu yıkıntıyı devam ettiriyorlar.
    _Irkın ruhunu atalardan kalma bilinçaltı(ırsi) özellikler temellendirir. Davranışlarımızda anlayamadığımız şeyler atalardan kalma mizaç özellikleridir.
    _Parlamento toplumun aynasıdır ve en çağdaş yönetim şeklidir.
    _Bir diktatör asla maymundan gelmediğine inanır ve devrimlerden nefret eder. Bir cumhuriyetçi ise evrime inanır ve devrimlere hayrandır.
    _Canilerin karakterleriyle, kitlenin karakteri aynıdır. Bilinçsiz, vicdansız, çabuk inanan…
    _Gerçekte olmayan gerçeğe üstün gelmiştir.
    _Vatanperverlik duygusunu yaşamayan toplum, tarihte yok olmaya mahkumdur.
    _Kitlelerin hayal gücüne etki etme sanatı, onları yönetme sanatıdır.
    _Hür düşünceli bir adamın sihirli bir kudretle Orta Çağın içerisine götürüldüğünü farz ediniz.
    _Kitle halinde bulunan bireyler bütün iradelerini kaybettiklerinden, iradeye sahip olan kimseye içgüdüsel olarak yönelirler.
    Napolyon: Vende harbini kendimi katolik göstererek kazandım, kendimi müslüman gösterdikten sonra misir'a yerleştim. Papanin nüfuzunu yayacağimi söyleyerek italya'daki papazlari elde ettim, eğer yahudi bir kavime hükmetseydim, süleymanin mabedini yeniden inşa ederdim...
    _Napolyon, Biricik ciddi söz sanatı tekrardır" demiştir.
    _Yığınlar asla hakikatin susuzluğunu çekmemiştir. Kanıt onların damak tadına hitap etmez, eğer onları tatmin ediyorsa, yanlışa tapmayı tercih ederler. Her kim onlara yanılsamalar sunabilirse kolayca efendileri olur. Her kim de yanılsamalarını yıkmaya çalışırsa kurbanları olurlar.
    _Eskimolar, güçlü birinin yüreğini yiyince onun gücünü aldığını düşünür. Kötü patronu varsa tüm patronların kötü olduğuna inanır.
    _Bugün ruhları fethedenlerin mabetleri yoktur ama heykelleri vardır ve onlara yapılan ayin geçmiş zamanlardaki dini ayinlerden farksızdır
    _Fransız devrim örneği: Devrimciler tüm vahşilikleriyle kan döktüler, krala saldırdılar, yeni bir din, yeni bir düzen getirmek için katliam yaptılar.
    _Bir toplum, geçmişin meydana getirdiği canlı bir organizmadır. Gelenekler yavaş yavaş değiştirilmezse ilerleme mümkün olmaz. İlkel atalarının kültürünü devam ettirmek isteyen kavimler onların adetlerini birbirine yapıştırarak bir kültür oluşturur ve sonuç olarak bu yapay kültürün parçalarından anarşi doğar ve çöküntü oluşur
    _İbadethanelerde ve saraylarda geleneklerden daha büyük putlar yoktur. Yeni anayasa yapmak boşa çabadır.
    _Zaman en büyük oluşturucu ve yıkıcıdır. Kum tanelerinden dağ yapan, hücrelerden insanı yapan şeydir
    _Zamana hükmeden kimse inançlılar tarafından tanrı gibi sevilir.
    _Bir devleti kurabilmek için yüzyıllar gerekir. Dünyanın en büyük monarşisi İngiltere en demokratik ülkedir, demokratik ülke güney Afrika ise tam bir diktatörlüktür. Kavimler karakterlerine göre yönetilirler. Demokrasi amerikayı uçururken afrikayı batırır.
    _Bazı kelimelere karşı kitle derin bir saygı duyar. Özgürlük, eşitlik, sosyalizm. Dindarların kutsalına benzetilebilir.



    _Kitle: İnsan yığınlarının birleşmesiyle tek bir valık haline geldiği bütündür.
    _Kitle özellikleri:_Bilinçsiz, kişiliksiz, iradesiz, kızgın, çıkarcı, kolay kışkırtılan, çabuk inanan, muhafazakar, kanun-kural-medeniyet tanımayan, eleştiri yetenekleri olmayan, uyuşuk zihinli, içgüdüleriyle ilkel insanlar gibi yaşayan, robotlara dönüşmüş yığınlardır.
    _Kitleler abartılmış hikayeler, şişirilmiş iddialardan, ateşli ifadelerden etkilenir. İçgüdüleri kitlelerin putudur. Ona tapınırlar. Yeni olan her şeye karşıdırlar. Hayatların değişmesini istemezler. Uygarlıktan aşağı doğru inerler. Kitlelerin ahlakı en düşük seviyededir.
    _Kitleler güce hayrandır ve iyiliği zayıflık olarak gördükleri için yabancıdırlar. Baskı altında rahat ederler. Kendilerini ezen insanlara hayran olurlar. Zayıf bir hükümete ayaklanan kitle, güçlüye karşı esir gibi eğilir. Atalatının ırsi etkilerine mağruz kaldıklarından muhafazakardırlar.
    _Kitleleri beyinleri değil omurilikleri (bilinçaltı) yönetir. Kitleler kolaylıkla cellat ya da şehit olabilirler. Bir düşüncenin zaferi için kolayca canlarını verebilirler. İşledikleri cinayet sonrası kendilerini kahraman olarak görürler. Haçlı seferleri için kolay yoldan zengin olmak isteyen kitleler görülmedik vahşet sergilemişlerdir.
    _İnsandaki hafif bir nefret duygusu, kitlede vahşi bir kine dönüşür. Hayali olaylar abartılarak gerçekmişçesine sahiplenilir. Kitle içindeki bireyler hiçliklerini, toplumsal güce dayanarak sanki çok güçlüymüş kanaatine sahip olurlar. Kitle hiç kimsenin çok şey olduğu yerdir.
    _Kitle üstünlüğü her zaman bir kargaşa oluşturur. Kurallarla kitleler yönetilemez, onların ruhuna etki edenler onları yönetebilir. Kitlelerin ruhunu cevheri inceler gibi incelemeli.
    _Ateşe verilecek bir saray ya da yakılacak bir adam mı var? Kitleler kışkırtılarak hemen harekete geçerler. Düşünmezler, sadece içgüdüleriyle bir hayvan gibi hareket ederler. En saçma masallara kolay inanırlar ve masalla özdeşleşir ve o masal gerçeğe, kitlenin hayallerine dönüşür. Gerçekle hayali ayırt edemez ve hayallerine gerçek diye sarılır. _Örn. Bir balıkçı denizde büyük bir kayığın devrildiğini görür ve hemen diğer insanlara haber verir. Yardıma giderler ve kayık değil bir kütük. Bir balıkçı kitleleri telkin ederek etki altına aldı ve hepsi aynı doğrultuda düşünmeden hareket etti._1789 aristokratlar tüm ayrıcalıklıklarından vazgeçtiklerine dair oy kullandılar. Kitle kültürünün coşkusuyla yapılan bu hareketler eğer aristokratlara teker teker sorulsaydı kabul edilmezdi._ Tiyatrolarda katili oynayan oyuncu, gerçekten katil sanılarak dayak yermiş. Bu da halkın kolaylıkla etki altına alındığına örnektir.

    _Kitlelerin kahramanları onların tanrısıdır. İnsanlar veya hayvanlar bir grup oluşturunca içgüdüsel olarak bir liderin egemenliği altına girerler. O liderin fikirleri grubun kaynağı olur. Kitle çobanından vazgeçmeyen bir sürüdür. Liderinkilerden farklı olan düşünceler lanetlenmiştir. Liderler nevrozlu yarı deli kimselerden çıkar. Liderin görevi inanç meydana getirmektir. Kitlelerde özgürlük gerekliliği değil esirlik gerekliliği vardır. Onlar adına düşünecek efendilerinin peşinden giderler. Güçlü bir irade bir önderin vazgeçilmezidir. Lider isterse çok cahil, ilkel olsun, iradesiyle kitleleri peşine takar.

    _Kitleler kışkırtılarak otomat haline gelir ve liderinin dediği her şeyi bilinçsizce yapar. Boyacılar, berberler ve çeşitli esnaflar sanki vatanı kurtarıyormuşçasına canice, insanlara saldırıp katlederler. Bununla gurur duyarlar. Sanki ödül alacaklarmışçasına coşarlar. Kitlelerin vicdanı bu şekilde doyurulurduktan sonra hakim gibi karar verip katliama kanun yoluyla devam ederler. Aristokratlara işkence ederek öldürürler. Vücutlarını delik deşik ederler. Sonra etrafında dans ederler ve yaşlıların işsizlerin çok büyük yük olduğunu onların da öldürülmeleri gerektiği çılgınca alkışlanır ve hükümetten bu vatanseverlik karşısında ödül beklerler. Kitlelerin büyüklüğü hükümete de diz çöktürür.
    _Bastille muhafızının katli: Bir kale fethedilince kitle çok heyecana kapıldı ve muhafızı tekmelerde dövmeye başladı. Muhafız da yanlışlıkla tekmesini bir adama vurdu. Adam işsiz bir aşçıydı meraktan buraya gelmişti ama kalabalığın onu alkışlamasıyla kışkırtıldı ve çıkardığı kör bıçağıyla muhafızın boğazını kesti.

    _Çok zeki kültürlü bir lider, tane tane konuşur ama dinleyiciler sıkılır, aldırmaz, çoğu terk eder. Bilgi değil nüfuz önemli. Dar kafalı liderler kitleleri daha çok çeker. Akla uygun olmayan nutuklar insanlara çekici gelir. Mesela çocukça tehditlerler, bunlarda bir ustalık derinlik yoktur. Yavan ve ilkel sözler. Gel de gör bakalım.

    ***

    _Dahiler her çağda hurafelere inanan kitle tarafından ezilmiştir ama Avrupa yenileşme haraketleri zamanında dahilerin sayısı çoğalınca bu aydınlara şeytanın adamı ya da büyücü gibi yakıştırmalar yapılamamıştır.
    _Dinsel kuruntular, uygarlığın, sanatın, bilimin temelleridir. Eğer geçmişte hayali inaçlar değil de akıl galip gelseydi beklide uygarlığımız bu kadar gelişemezdi. İlgi kaybolurdu. Akılla bir oduncunun kral olması düşünülemezdi. Çöl Araplarının avrupayı fethi düşünülemezdi. Bunların hepsi hayali inançlardan kaynaklanan şeylerdi.
    _İddia sade ve ispatlanamaz olursa etkisi de o kadar artar. Örn: Dinler. İddia edilen şey sanki kanıtlanmış gerçek gibi ruhlara yerleşir.
    _Renan, hristiyanlığı yayanların, tıpkı kahvehanelerde sosyalizmi yayan işçilere benzediğini iddia etmiştir.
    _Bir başkan seçileceği zaman jüri onun nüfuzuna ve itibarına bakar. Nufuz zenginlikle olur. Zengin biri belediye başkanlığında en büyük adaydır. Ve aday seçmeni övmeli umut vermelidir. Rakip adaya ise iftiralarla itibarını düşürmeli sürekli tekrarlarla perçinlemelidir. Eğer rakip aday o iftiralara cevap verirse kaybeder. Yapması gereken iftiraya karşılık iftiradır. Ölen Buda, Muhammed, Sezar gibi kimseler hala çok büyük takipçiye sahiptir. Nüfuz etmek bir efsunlanmadır. İnsanın bilincini felce uğratır. Kazanılan nüfuz: İsim rütbe makam. Kişisel nüfuz: servet. Yargıçların kıyafeti, sanat eserlerinin nüfuzu.
    _Kitlelerin düşüncelerini 2 sınıf oluşturur. Eski köklü inançlar ve moda, geçici fikirler. Bu geçici devrimci fikirler medeniyetin temelidir. Romantizm akımlarını oluşturan nedenlerdir, çatıdır.

    _Bir katil ve bir anarşisti gemiye bindirip özgürlük adasına götüreceğini ve kendilerini zenginliğin beklediğini söyleyince katil ve anarşist ortak bir paydada buluşup bir kitle oluştururlar.

    _Devlet çökünce, ırk ruhunu kaybeder ve bir efendiye muhtaç hale gelir. Bencillik başlar. Irk özelliklerini kaybedip kitle olmuştur ve ayak takımı onları yönetir. Tekrar en başa barbar atalarının seviyesine dönerler. Devlet yıkılmış bir bina gibidir. İnsanlar onun etrafında onun eski görkemini hatırlar bununla motive olurlar.
    Bu kadar.





















    _Freud_ Kitle Psikolojisi
    _Kitle, ilkel insan topluluğunun yeniden dirilişidir. Kitle psikoloji ilkel insan psikolojisidir. Bilinçsiz davranışlar, düşüncesizce menfaatlerinin peşine takılmak ilkel insan özellikleridir. Kitle yasası: Gerizekalılar, üstün zekalıları kendi seviyelerine çekerler.
    _Kitle, arsız bir çocuk gibidir. Özgüvenden, özsaygıdan ve sorumluk duygusundan yoksundur. Çabuk köpürür, tutarsızlık içinde yaşar, eylemlerini en aşırılığa dek vardırabilir, kaba duygulara açıktır; telkine yatkın, düşüncelerinde hoppa, yargılarında acelecidir; en basit sonuçlardan başkasına akıl erdiremez; kolay yönetilebilip, sarsıntılara kolay uğratabilir. Kitle içerisinde birey Orjinalitisinden vazgeçiyor. Kitlede bir heyecan ortaya çıkmışsa tüm kitle bu heyecana sürüklenir. Bireysel heyecan karşılıklı endüksiyon (ateşleme) yoluyla şiddetlenir. Kötülerle kötü olmak güven verici görülür. Vicdanlarını devre dışı bırakarak hazza odaklanırlar. Kitlenin önderi hala o ilk insan topluluğundaki korkulan ilk babadır. Kitlede hala otoriteye düşkünlük vardır. İtaate susamışlık içerisinde yaşar. Kitle bağımlı, babası ise özgürdür. Baba narsistir, sadece kendisine hizmet edenleri sever.


    _Bilinçli dediğimiz eylemler, kalıtımsal etkenlerden oluşan bilinçsiz bir özden alır kaynağını. Bu öz atalara ilişkin ırksal ruhu oluşturur.
    _İdeali benlik= Olmak istenen ben. Özdeşleşmeyle kişi başka bir nesnede kendisini görebilir ve ona yöneltilen saldırılar özsuçlamalar olarak kendine döner. Ben kendi idealine karşı başkaldırıp onu ortadan kaldırabiir.
    _Tutku, doyum sağlamak için cinsel içgüdülerin belli bir objeye yöneltilmesidir ve amaca varılır varılmaz silinip gider. Maddi diye nitelenen sevgi de işte bu tür bir tutkunluktur. Doyumda sönüp gitmek, cinsel sevginin bir yazgısı dır.
    _İpnoz durumuna sokulan kimse için ipnotizör tek objedir. Onun yanında bir başka obje denek tarafından dikkate alınmaz. İpnotizörün yaşamasını istediği şeyleri denek'in sanki bir düşteymiş gibi yaşar.
    _Peygamberler ipnatizördür. Hipnoz uyanıkken rüya görmektir. “Kafasından uydurduğu kahramanının başardığı işleri anlatmaktaydı. Bu kahraman da aslında kendisinden başkası değildi. Dinleyiciler de ozanın kahramanıyla bir özdeşleşmeye gidebiliyordu.” Bütün hipnotik olayların kaynağı telkindir.
    _Dinsel illüzyonlar, nevrozlara karşı koruyucudur. Birer kaledir. Din kitleye kendi kurallarıyle girer ve kitlede çözülme yaratır.
    _Cinsellik kitle bağlarını koparmakta ve din adamlarınca yasaklanmaktadır. Engellenen cinsellik kişiyi nevroza sokar ve toplumdan soyutlar.
    _Dostluk ve hayranlık aşka dönüşür. Sanatçı izleyici, öğretmen öğrenci…
    _İlk-baba, Ben-ideali yerine Ben'i eğemenliği altında tutan kitle idealidir.
    _Manililerde Ben ile Ben-ideali birleşip kaynaşmakta, bunun sonucu manili hasta hiç bir özeleştirinin bulandırmadığı bir zafer ve mutluluk .havasına kapılmakta, daha önce yüklendiği bir takım kısıtlamaların, özsuçlamaların üzerinden kalktığını görerek, bundan bir kıvanç duymaktadır.
    _Çocuk sevdiği kişiyi cinsel bir obje yapar, haz alır.


    _İllüzyon: Duygu aldanışı; gerçek bir nesnenin yanlış değerlendirilmesi.
    _Halüsinasyon: Duygu yanılsaması. Bir çalılığın yırtıcı hayvan olarak görülmesi gibi.
    _Yanlış bir bilgi, yanlış bir yargının doğmasına yol açıyorsa. Bir illüzyondan söz açılır. İllüzyonda bir düzeltmeye başvurulmuyorsa, illüzyon patolojik bir özellik kazanır. Bunun sonucu halüsyonlar ve hezeyanlar doğabilir.
    _Sublimasyon: Yüceltmek. Freud tarafından psikanaliz diline sokulan, uygarlığın bireyleri cinsel içgüdü doyumlarından vazgeçmelere zorlaması karşısında cinsel içgüdü amacının cinsel olmayan ve toplumsal bakımdan benimsenmeye elverişli bulunan daha yüce bir amaca dönüştürülmesini anlatır. Freud'un varsayımına göre, sanatın, bilimin, her türlü halin, yaratıcı ve düşünsel etkinliğin kaynağını yüceltmede aramak gerekir.

    _Histerik kişilik bozukluğu, Bastırılan duygulardan ve değişik psikolojik nedenlerde oluşan bir psikonevrozdur. Aniden sinirlenme ya da sevinme duygusal reaksiyonlarda taşkınlık, hareket bozuklukları, geçici kişilik değişimi ve günlük hafıza kaybı gibi.
    _Histeri belirtileri: Teşhircilik, görünümlerine önem veren, renkli, dikkat çekmeye çalışmak, gösteriş, hızlı değişen düşünce ve davranışlar, onaylanma ihtiyacı, abartılı yaşayan, çoğu zaman dramatize eden, ilgi odağı olmak için aşırıya kaçan tavırlar sergilemek, ilgi odağı olamadıkları zaman mutsuz olmak, Sürekli tatmin veya onay arayışı. Duyguların aşırı gösterilerek dramatize edilmesi. Eleştiri veya onaylanmamaya karşı aşırı duyarlılık. kişiliğinden gurur duyma, değişime karşı isteksizlik ve herhangi bir değişimi tehdit olarak algılama, uygunsuz şekilde kışkırtıcı davranış veya görünüm sergilemek, hayal kırıklıklarına karşı düşük tolerans, ani kararlar almak, duygusal hallerin hızlı değişimi, kurulan ilişkilerde sürekli sorun çıkarmak,
    isteri yunancada rahim demek.
    _Toplumsal histeride ise bireysel olarak değil de kitlesel bir açıdan belirli bir grubu etkileyen olayların o grup tarafından abartılı bir şekilde algılanması ve toplu olarak aşırı tavırlar sergilenmesi halidir.
    _Saplantı- takıntı: Saçma olduğu bilinen ama kişinin etkisinden kendini bir türlü kurtaramadığı düşünce.
    _Panseksüalizm : İnsan sevici. Bütün cinsel kimliklere karşı ilgi duyup, cinsel haz hissedebiliyorlar. Çünkü cinsel kimlik onlar için ayırıcı bir unsur değil. Schopenhauer "Seks gerçekten bütün davranışların görünmez noktasıdır."


    _Sevginin tüm çeşitleri libidodur. Cinsel içgüdülerdir.
    _Cinselliğe utanılacak bir gözle bakılmaz.
    _Christoph İsa'y\ taşıdı. İsa tüm dünyayı. Söyle, Christoph Neredeydi ayağı.?
    _İsa birleştirici güçtür. O oradan alınırsa kitle dökülür. İsa komutan baba, kitle ise kardeştir. Birbirlerine libido bağlarıyla bağlılığıdır. Korkunun neden olduğu panik libidoyu gevşetip, tahrip eder ve bulaşım yoluyla kitleyi dağıtır. Yangın, silahlı soygun…
    _juditte, başkomutanın kellesini aldı. Bunu işiten Asurlular soluğu kaçmakta alır. Başı koparılan bir şişe gibi tuz buz olur kitle.
    _Paulus hristiyan düşmanıyken, havari oluyor ve hristiyanlığı yayıyor sonra romalılarca öldürülüyor. Hrıstiyanlığın ilk tannbilimcisi gözüyle bakııır.
    _Holofernes, Asur kralı Nabukadnezar'ın baş komutanıdır;
    _Bir hikayede kudüste mezar odasında bir kitabede, isayı 3 gün sonra mezardan çıkardıkları ve tanrısal gücüne güç kattıkları anlatılır. Bu gerçekse Avrupa medeniyeti, bağları çöker, anarşi başlar.
    _Hiç kimse bir başkasının kendi mahremiyet alanına fazla sokulmasını hoş karşılamaz. Bunu bir özsevinin, bir narsizmin belirtisi görmekteyiz; aileler, topluluklar, ülkeler… ama kitlede bütünleşirler. Sevgi bencillikten özgecilliğe dönüşüm sürecini yaratmıştır.
    _Erkek, cinsel ilişki kurmak için kendisinde bir istek uyandırmayan kadınlara karşı romantik sevgi besler ama sevmediği, küçümsediği, hatta nefret ettiği kadınlara karşı cinsel iktidarına kavuşur.
    _Özdeşleşmeye örnek_Ünlü bir şarkıcıya karşı bir grup kız coşku içinde hayranlıklarını gösteriyorlar ve hepsi birbirini kıskanıyor, saç saça birbirlerine girecekleri yerde bütünlük içinde davranırlar. O dokundu ona imza verdi ama sonra özdeşleşmeyle bir kitle oluşturuyorlar. Hepsi çiçek demetinin birer çiçeği. Başlangıçta rakip olan bu kızlar ortak hedef gereği bütünleştiler.
  • 216 syf.
    ·3 günde·Beğendi·9/10 puan
    Huzur Bozan Nasreddin 1943, 1946 ve 1959 yıllarında sinemaya uyarlandı; Rus-Sovyet klasikleri arasındadır ve yıllardır Rusya’da ortaokul ve liselerde Dostoyevski, Tolstoy, Gogol, Turgenyev, Çehov, Gorki gibi isimlerin klasikleriyle bir arada okunması tavsiye edilmektedir. Daha çok fıkralarıyla günümüze gelmiş Nasreddin Hoca’nın bir solukta ve keyifle okunacak bu romanı sizi kâh güldürecek, kâh heyecanlandıracak, kâh da düşündürecek...
    Kimdir Nasreddin Hoca? Gerçekten ülkenin ve insanlarının huzurunu mu bozar yoksa hükümdarların ve hükümdar takımlarının korkulu rüyası mı olur? Onun en büyük düşü, diyordu Solovyov, tüm insanların açgözlülük, kıskançlık, düzenbazlık ve kötülük nedir bilmeden kardeş gibi yaşayabilecekleri, kötü günlerinde birbirlerine yardım edecekleri bir dünya... Fakat o, insanların yanlış yaşadıklarını, birbirlerine baskı yaptıklarını, birbirlerini köleleştirdiklerini ve ruhlarını türlü türlü iğrençliklerle lekelediklerini üzülerek görüyordu. Dünyanın dört bir köşesinde ölüm fermanı çoktan yazılmıştı Nasreddin Hoca’nın. Her yere ajanlar salınmış, cellat takımı bıçaklarını bilemiş, bekler durumdaydı. Ölmeye niyeti yoktu Hoca’nın. Yaşamak ölümden daha değerliydi. Korkmuyordu çünkü biliyordu Nasreddin Hoca:
    “Hakikat karşısında galip gelmek, asla yalana has değildir.” Leonid Solovyov
  • 151 syf.
    Bu kitap hakkında bu sitede birbirinden dikkat çekici incelemeler bulabilirsiniz. Kendim için daha sonra hatırlamak üzere uzun uzadıya bir özet yazdım. Ancak inceleme yazısı uzun olmasın diye buraya eklemiyorum şimdilik. Okurken karakter ve olayların bana hissettirdikleriyle ilgili bir inceleme yazacağım daha çok.
    *** Bu kısım kitapla ilgili kısa bir özet içerir. Kitabı okumamış olanlar bu kısmı atlayıp sonraki kısma geçebilir.
    ---------------------------------------------------------------------
    Koca Reis adlı bir domuzun Beylik Çiftlik’teki hayvanları bir araya toplayarak onları insanlar adına değil kendileri için çalışmaları gerektiğiyle ilgili yaptığı bir konuşmadan birkaç ay sonra çiftlikteki hayvanların ayaklanması sonucu kitaba da adını veren Hayvan Çiftliği’nin kurulması ve sonrasında bu çiftlikte gelişen olayları konu alan bir kitap. Hayvanlara domuzlar kılavuzluk ediyor, diğer hayvanlar işgücü olarak kullanılıyor. Tabi yönetimde Snowball ve Napoléon arasında anlaşmazlık çıkıyor. Napoléon,Snowball’u yel değirmeni oylaması sırasında yetiştirdiği köpekleri aracılığıyla çiftlikten kovuyor. Önceleri daha demokratik olan çiftlik, Napoléon’un imparatorluğuna dönüşüyor zamanla. Pazar toplantıları kalkıyor, kendisi tek başına karar alıyor vs… Ha bu arada her başarısızlığın sebebi de -çiftliğin eski sahibi Bay Jones’un ajanı – hain (!) Snowball tabi ki! Snowball ve Napoléon beraberliğinde havyvancılığın temellerini 7emirde toplayıp bunu samanlığın duvarına yazmışlar ve Napoléon döneminde ise bu emirlerin duruma göre hayvanlardan gizli olarak değiştirilmesi söz konusu. Snowball’un hayalini kurduğu yel değirmeni iki kez yıkılıyor. Üçüncü kez yapımına başlandığında çiftliğin en çalışkanı olan Boxer sakatlanıyor. Napoléon onu iyileştirme bahanesiyle şehre göndereceğini söyleyerek at kasabına satıyor. Kitabın sonunda da 7 emir artık, tek bir emir haline geliyor. Başlangıçta insana benzememeyi öngören öğreti artık Napoléon’un insana dair ne varsa kullandığı bir hal alıyor. Çiftlik zenginleşiyor ancak domuz ve köpekler dışında hiçbir hayvanın hayatında bir değişiklik olmuyor. Napoléon yel değirmeni sayesinde çiftliğe elektrik ışığı ve sıcak su gelmesini, haftada üç gün çalışma gibi durumları hayvancılığın ruhuna aykırı bularak kabul etmiyor. Amaç tabi ki göz açtırmadan çalıştırıp gözlerinin açılmasına, başka bir dünyanın var olduğunu düşünmelerine fırsat vermemek. Kitabın son bölümünde domuzlar hayvanlarla bir toplantı yapıyorlar. Toplantı sırasında bütün hayvanlar onları gizlice izliyor ama bir süre sonra o kadar çok birbirlerine benzemeye başlıyorlar ki ayırt edemiyorlar.
    ---------------------------------------------------------------------
    Hayvan Çiftliği ideal bir yapının hayali sadece. Böyle bir düzenin gerçekleşebilmesi için ego, hırs, çıkar elde etme gibi şeylerden sıyrılabilmek gerek. Bu da çok büyük bir nefis terbiyesi ister.
    Napoléon ve Squealer'ın yanında bulunan köpekler hayvanların düşüncelerini dile dökememesinde, baskıyla kendilerine sunulan düşünceleri zorla kabul ettirmekte kullanılan bir baskı unsuruydu.
    Biraz da kitaptaki karakterlerin bana düşündürdüklerinden bahsetmek istiyorum. Sayfa 69'daki #100494696 alıntıda adı geçen Boxer, aslında günlük hayatta veya işyerinde karşılaşabileceğimiz tiplerden bir tanesi. Sorgulamadan insanlara biat etme eğilimli, her denileni süzgeçten geçirmeden kabul etmeye razı tipleri anlatıyor.
    Sayfa 71’deki #100497571 alıntıda bir şeyi yapıp aradan bir süre geçtikten sonra sanki onu kendisi yapmamış gibi, aslında alaşağı etmek istediği taraf yapmış, kendisinin bu konuda hiçbir tasarrufu olmamış gibi manipülasyon yapan tipleri anlatıyor. Çok tanıdık bir sahne.
    Squealer, Napoléon’un konuşmalarından sonra hayvanların yanına yaklaşıp onların kafalarındaki soru işaretlerini gidermeye çalışan bir domuz. Bunu yaparken de dikkat dağıtıcı bir ikna yöntemi kullanıyor. Hoplayıp zıplayıp bağırarak aynı şeyleri tekrar ediyor. Karşısındakinin kafasını karıştırarak bir türlü haklı çıkmaya çalışma yöntemi gibi. Squealer kraldan çok kralcı! Bana tüm bu yönleriyle gazetecinin birini hatırlatıyor.
    Bir de Bay Jones’uniki tekerlekli arabasını çeken kısrak Molie’den bahsetmemek olmaz. O, bu ayaklanma fikrine alışamamış, sahip olduğu kurdelesi ve kesmeşekerinden vazgeçememiş, ayrıca çalışmak ona zor gelmiş ve çiftliği terk etmiştir. Molie standartlarının dışına çıkmamak için her şeye razı tipleri anımsatıyor bana. Burada Molie’den bahsederken saçı uzun aklı kısa ifadesini kullanıyor Orwell. Bu ifadeyi beğenmediğimi söyleyebilirim. Cinsiyetçi buldum yazmadan edemeyeceğim.
    Sayfa 73’te #100498875 beyin takımı denilen kesimin her zaman, her koşulda, her şeyin en iyisine layık olduğunu gösteren bir alıntı mevcut. Diğer kesim, bu üst tabakanın diledikleri gibi yaşamasını sağlamak için hep çalışmak zorunda. Salgın döneminde aile arasında (!) yapılan bir nişana ilişkin magazin haberinin altında gördüğüm “... Sanki belli bir kesim bu hayatı yaşamaya gelmiş, bizde onları izlemeye” yorumunu haklı çıkartıyor. Belli bir kesim hayatını yaşıyor. Geri kalan kesim onların hayatı dilediği gibi yaşamalarını sağlamak için çalışıyor.
    Yine sayfa 73’ten bir alıntıda #100499655 Boxer’ın sorgulamadan Napoléon her zaman haklıdır, diyerek her şeyi kabul etmesi söz konusu. Sanki sorgulamak yasak, sorgulayan hain sanki.
    Sayfa 76’da Napoléon’un hayvanları Bay Jones’un geri gelmesiyle korkutup şüpheye düştükleri şeylerle ilgili sorgulama yapmalarını engellemesi insanların eski kötü günleri anımsayıp haklarını arayınca sanki her şey eskisinden daha kötü olacakmış gibi daha iyi şartlara ulaşmak için çabalamayı bırakmalarına sebep oluyor. Ölümle korkutup sıtmaya razı etmek demek bu! İlerlemesinin, daha iyi şartlara kavuşmasının, düşünmesinin önüne setler koyarak engellemek. Napoléon engellemeyi yanına aldığı köpeklerle yapıyor biraz da.
    Sayfa 80’de yıkılan yel değirmeninin sorumlusu Snowball olduğunu ilan ediyor Napoléon. Onu bir çırpıda da hain ilan ediyor. İşte delil olmadan zihinden yaptım oldu dercesine birine istediği sıfatı veriyor ve etrafındakiler de sorgusuz sualsiz kabul ediyor. Çünkü etrafında ona inanmaya dünden hazır olanlar var, düşünmeye üşenenler…
    Sayfa 97’de Napoléon bazı hayvanları hainlikle suçlayarak idam ettiriyor. “Hiçbir hayvan başka bir hayvanı öldürmeyecek.” Emrini anımsayan hayvanlardan Clover, Benjamin’den 6.emri okumasını ister. Ancak Benjamin bu işlere bulaşmak istemediğini söyleyerek okumaz. Benjamin gerçek hayattaki ne etliye ne sütlüye bulaşmadan yaşayıp giden insanları anımsatıyor.

    Sayfa 98’deki #103435922 alıntı bana sarayından hiç çıkmayan halktan kopuk hükümdarı anımsattı. Napoléon halkın arasına karıştığında önde öten horozu, mitinglerde önden kitleleri havaya sokan kişilere benzettim. Ayrıca Napoléon’un “yapmayacağım!” dediği ne varsa yapması da, aslında gücü ele geçiren herkesin bir zaman sonra değişebileceğinin en güzel örneği.
    Sayfa 101’de bahsedilen Snowball’a verilen 1. Dereceden Kahraman Hayvan nişanının aslında hiçbir zaman verilmediği, savaşta korkaklık ettiği için kınandığı bilgisine şaşıran hayvanlara belleğin yanıltıcı olduğunu söylüyor Squealer. 1984 romanına benziyor bu haliyle, önceden yaşanan her şeyin sürekli deliller değiştirilerek yalanlanamaya çalışılması söz konusu Hayvan Çiftliği’nde.

    Kitapta Snowball’u sürekli hainlikle suçlayarak bu suçu ortaya çıkaran belgeler olduğuna dair Squealer ve Napoléon tarafından açıklamalar var. Her suçu onun üzerine yıkmaya hazırlar. Kendi başarısızlıklarını böylelikle kamufle etmeye hazırlar. İnandıramadıkları anlarda ise Napoléon’un dokuz köpeği dişlerini göstererek onları ikna ediyor.
    Son bölümde Clover, Benjamin, Kuzgun Moses ve birkaç domuz kalıyor hayatta. Ayaklanmadan önceki günleri hatırlayan, diğerleri ölmüş. Dışarıdan hayvan satın alınmış çiftliğe, ancak onların da ayaklanmadan haberleri yok. Yani tüm dünya bizi kıskanıyor gazlamaları tamamıyla yalan.
    Kitap boyunca her karşı çıkma durumunda koyunların aniden bir yerden emir almışçasına “Dört ayak iyi, iki ayak kötü!” diye melemelerine rağmen, kitabın sonlarında domuzların iki ayak üzerinde yürümeleri esnasında ”Dört ayak iyi, iki ayak daha iyi!” diye melemeleri ve bu melemeyi 5 dakika boyunca sürdürüp domuzlar çiftlik evine girdikten sonra hayvanların protesto etme fırsatını kaçırışı bana bazı gazetecilerin, istediği her şeyi söyleyip karşı tarafa söz hakkı geldiğinde sesini yükselterek karşı tarafın sesini duyulmasını engellemesini getirdi aklıma. Tıpkı yukarıda bahsettiğim Squealer’ın tavrında olduğu gibi.
    Son olarak domuzların insanlarla yaptığı toplantıda Napoléon’un yel değirmeniyle dinamoların takılıp ahırların sıcak su ve elektrik ışığına kavuşması, haftada üç gün çalışma gibi düşüncelerin hayvancılığın ruhuna aykırı olduğunu açıklayarak aslında onlara boş vakit imkanı tanımayarak gözlerinin açılmasına engel olduğunu fark ediyoruz. Ona göre gerçek mutluluk, çok çalışmakta ve yalın yaşamakta! Ama kimlere göre; alt tabakaya göre tabi… Sahneler tanıdık, hayvanlar da gerçek hayatta görebileceğimiz türden insan tipleriyle kişileştirilmiş. Çok başarılı bir kitap. 144 sayfa, sunuş gibi kısımlarla beraber toplamda 151 ancak 36 sayfa resimle birlikte öykü 108 sayfaya düşüyor. Sonu sanki farklı olabilirdi, yarıda kalmış gibi hissettim doğrusu. Yine de beğendim. Okumayı düşünenlere keyifle okumalar dilerim.
  • Nurculuk Denen Sayıklama

    Dinin bir ruh ihtiyacı olduğunu bilim kabul etmiştir. Daha zekasının pek iptidaî olduğu zamanlardan beri, insanların din sahibi oldukları da bilinen gerçeklerdendir.
    Zekanın ve bilimin yükselmesiyle dinler de yükselmiş, tek Tanrılı dinlerle dinler çağı kapanmış, din uğruna yapılan korkunç savaşlar ve kırgınlıklardan sonra medeni dünyada din, fertlerin vicdanına sığınmış, bir kanaat olarak saygıdeğer bir yer kazanmıştır. Artık medeni insanlar arasında din tartışması yapılmıyor. Dinler hakkında avamî yazılar değil, ancak bilginlerin etüdleri yayınlanıyor. Medenî insan, başkalarının dini inancına saygı gösteriyor. Kimseyi propaganda ile kendi dinine çağırmıyor.
    Türkiye”de bir zamandır dine karşı takınılan yanlış tutum, yemişlerini vermeye başlamıştır. Mabedsiz şehir kurmakla övünen budalalar, çirkin harabelerin mabed haline getirileceğini düşünememiştir. Cumhuriyetin başlarında, artık görevi ve faydası kalmamış Arapçı ve Arapçacı softa takımı tasviye olunurken, milletin manevi ihtiyacı düşünülerek asrî din adamları yetiştirecek özlü bir din okulu açılsaydı, bugün il ve ilçe merkezleri, doktor payesine erişmiş din adamları ile dolar, bunlar köyleri de kontrol ederek yobazlığa engel olur ve İstanbul gibi şehirde çatalı ve radyoyu haram eden beyinsizler halka vaaz edemezdi.
    Mabedsiz şehrin ilk yemişi Ticanîlik, onun olup kurtlanmışı da Nurculuk oldu.
    Nurculuk nedir? Gazetelerde ikide bir görülen Nurcular, Nur risalesi talebeleri kimdir? Aralarında avamdan aydına kadar, mühendis, avukat ve doktora kadar her türlü adamın bulunduğu Nurculuk, “Saîd-i Nursî” adında cahil bir Kürdün peşine takılmış cahil bir sürü, Nur risalesi talebeleri de Saîd-i Nursî”nin o çetrefil ve cahil Kürt Türkçesiyle yazdığı risaleleri atom fiziği ve Einstein nazariyesi okur gibi toplanıp okuyan bir yığın zavallıdır.
    Saîd-i Nursî denilen adam, eskiden Saîd-i Kürd-î diye bir takım risaleler yayınlayan, Türkçe bilmez, daha nokta ile virgülün nerede kullanılacağını bilmekten âciz, Şafiî mezhebinden bir Kürttür. Mütareke yıllarında İstanbul sokaklarında millî Kürt kılığı ile dolaşarak caka yapmıştır. Bu cakacı Kürt kendisine “Bedîüzzaman” demekte, müridleri de bu adı bir övünçmüş gibi kullanarak şeyhlerini bu adla ululamaktadır. Bedîüzzaman, “zamanın harikası” demektir. Kürt Said cidden zamanın harikasıdır. Yirminci yüzyıl gibi bir zamanda bu bilgisizliği ve iptidaîliği ile ortaya atılmakta gösterdiği pişkinlikle zamanın harikası, bundan daha fazla olarak da onbinlerce, belki yüzbinlerce Türk”ü ardına takmakta gösterdiği başarıyla gerçekten zamanın bir harikasıdır.
    Zamanın bu harikası, bu Kürt Said, aslında bir Kürt milliyetçisidir. Nasıl Moskofçular Türk milletini yıkmak için ortaya sosyal adalet ilkesiyle atılıyor, yoksulların davasını benimsemiş görünüyorlarsa, Kürt Said de ortaya Müslümanlık ve kardeşlik çığırtkanlığı ile çıkıyor. Kürtçülük davasını açıkça güdemiyeceği için, Türkçülüğü yıkacak ağuları Müslümanlık ve Nurculuk diye ileri sürüyor. Müritlerine veya kendi tabiriyle Risâle-i Nur şakirtlerine evlenmeyi yasak ediyor. Çünkü evlenip çocuk sahibi olurlarsa, o çocukların kötü ve dinsiz olma ihtimali varmış. Tabiî, dağdaki Kürdün bu büyük ve ilâhî buyruktan haberi olamıyacağı için, o evlenecek ve Kürtler çoğalacak. Herkesin sözüne inanan saf Türkler ise, büyük mürşidin buyruğu ile evlenmiyecek, böylelikle Türk soyu azalacak ve Kürt Şeyh Said”in 1924”de yapamadığını, Kürt Molla Said (yani Bedîüzzaman) kırk yıl sonra yapmış olacak.
    Kadını şeytanın askeri sayarak evlenmeyi yasak eden dinin, Zerdüşt dini olduğunu bilmeden koyu Müslümanlık adı altında bir nevi Mazdeizm yaptıklarının farkında olmayan bu beyinsizler sürüsüne ne demeli? Urfa”daki mezarının bir baş belası haline gelmemesi için, söylentilere göre, General Mucip Ataklı tarafından ortadan kaldırılmasından sonra, bu kaldırmaya inanmayarak Kürt Said”in oradan uçtuğuna inanacak kadar şuursuz olanlara ne denebilir? Millî talihsizlik, akıl hastanesi kliniklerinde yatması gerekenlerin halk arasında dolaşmasındadır. Ciddi tedbirler alınmazsa, bu dinî cinayet daha yıllarca sürecektir.
    Nur risalesi (kendi tâbirleriyle risale-i nur) denilen sayıklama kitapları pek çoktur. Beyni örümceklenmiş zavallılar bu sayıklamaları elle yazarak, yahut şapirografi veya taşbasmasıyla çoğaltarak onbinlerce satarlar. Bunu satmak için kasaba kasaba, köy köy dolaşan Nurcular vardır. Bunları satarak sevaba girerler. Sözde Türkçe olan bu sayıklama kitapları, Kürt hamalların fikir seviyesinde yazıldığı için, kimse birşey anlamaz. Anlamadığı için de, onda gizli hikmetler, yüksek gerçekler olduğu kuruntusuna kapılır.
    Bir zamanlar bu sayıklamalardan bana da bir tane yollamışlardı. Kendimi zorlayarak okuyabildiğim bir tanesinde, Kürt Said radyodan bahsediyor, dünyanın bir ucundan söylenen bir sözün kutudan duyulmasını kutudaki meleklerle açıklıyordu.
    İşte, aşağı tabaka ile birlikte doktor, mühendis ve avukatın da şeyhi, pirî olan, kendisinden “efendi hazretleri” diye söz ettikleri Kürt Said”in seviyesi budur.
    Fizikten, titreşimden haberi olmayan, müsbet bilimin kıyısından dahi geçmeyen bir yobaz, radyo hakkında ancak bu kadar düşünür. Fakat bilgisizliğini de anlamaktan âciz olan o kara cahil, bu katmerli bilgisizliğine bakmadan, Türkler aleyhinde hüküm çıkarmaktan da geri kalmıyor. Nur risalelerinin birinde, Ye”cüc Me”cüc denen ve dünyayı yok edecek olan korkunç yaratıkların Özbek, Tatar ve Kırgız gibi “akvâm-ı vahşiyye” (yani vahşi kavimler) olduğunu yazmıştı. Sevsinler medenî Kürdü!… Özbek, Kırgız ve Tatarlar arasında okuyup yazma nisbeti % 90”dır ve aralarında atom bilginleri de olmak üzere her bilim dalında yüzlerce bilgin ve uzman bulunmaktadır.
    Kendisini Nurculuğa kaptırmış olan bir avukatla geçen yıl aramda küçük bir konuşma olmuş, Kürt Said”de ne bulduğunu kendisinden sormuştum. “Kuran”ın en güzel tefsirini yapmıştır.” diye cevap vermişti. Bu genç avukat eski yazıyı bilmiyor, Kuran”ın şimdiye dek en büyük İslâm bilginleri tarafından üç İslâm dilinde yapılan tefsirlerinden habersiz bulunuyordu. Bunu kendisine boşuna anlatmaya çalıştım. Bir kere çileden çıkmış, aklın ve mantığın dışına uğramıştı. Bir safsataya inanla uğraşmak neye yarar? Bugün devlete düşen görev, bunun sebeplerini arayıp bularak tedavisine gitmektir.
    Bana gör Tîcânilik, Nurculuk, yobazlık, komünizm ve partizanlık gibi hastalıkların sebepleri, milli ülküden yoksunluktur. Tıpkı normal yemek bulamayan aç çocuğun duvarı yalaması, yerde bulduğu faydasız ve zararlı şeyleri yemesi gibi, bağlanacak büyük bir ülkü bulamayan insanlar, abur cubur düşüncelere kurtarıcı diye yapışıyorlar. Çünkü insanlar bir fikre bağlanmaya mecburdur. Bu istidat insanlığın mayasında vardır. Bunu hiçbir kuvvet önleyemez.
    Türkiye”de gerçek ülkü olan Türkçülük türlü bahanelerle baltalanmasa, gerçek Türkçü olan eski “Milliyetçiler Derneği” 1953”de kapatılmasaydı, bunlara gelişme imkanı verilseydi, bugün memlekette partiler üstünde, gayet ateşli ve şuurlu bir milliyetçi topluluk bulunacak, hükümetler güç durumlarda bunlardan yardım isteyebileceklerdi.
    Türkçülük insanlara hiçbir vaitte bulunmuyor, maddi veya manevi birşey vermiyor. Yalnız istiyor… Fedakarlık ve feragat istiyor. Nurculuk ise cennet va”dinde bulunuyor. Ebedî saadet, cennette köşkler, yemekler, huriler va”dediyor…. Kafası işlemeyen, hatta aslında materyalist olanlar tabiî Nurculuğu seçecektir. Netekim bunu kendileri de söylüyor “Türkçülük mezara kadar… Ondan sonra ne olacak?” diyor… Tabiî ondan sonrasını kendilerine Kürt Said hazırlayacak.
    Kürt Said”in 1327 ( = 1909 ) yılında, İstanbul”da Vezir hanındaki İkbal-i Millet matbaasında basılmış bir eseri vardır. Adı: “İki Mekteb-i Musîbetin Şahâdetnâmesi Yahut Divan-i Harb-i Örfî ve Saîd-i Kürd-î” dir. Kendisinin Saîd-i Kürd-î Yani Kürt Said) olduğunu tastik ettiği bu eserde, eserin muharriri diye de kendisini “Bedîüzzaman” diye taktim etmektedir. Eserin tâbii, yani editörü de “Kürdîzade Ahmed Ramiz” dir. yani dört başı mâmur bir eser. Bu 48 sayfalık eserin “hâtime” kısmı (44-48. sayfalar) Kürt Said”iin içyüzünü göstermesi bakımından çok ilgi çekicidir. Bunun aynen alıyor ve ağdalı bir dille yazıldığı için açık Türkçeye çeviriyorum: Ebnâ-i cinsime burada birkaç söz söylemezsem, bence bahs nâtamam kalır. ( = Soydaşlarıma burada birkaç söz söylemezsem, bence bahis eksik kalır. )
    Ey Asurîler ve Keyânîlerin cihangirlik zamanından pişdar, kahraman askerleri olan arslan Kürtler!… Beşyüz sene yattınız. Yeter artık. Uyanınız. Sabahtır. Yoksa sahrâ-i vahşette vahşet ve gaflet sizi vahşet sahrasında yağma edecektir. Hikmet-i ilâhî denilen makine-î alemin nizamı ve telgraf hattı gibi umum âleme mümted ve müteşa”ib kanun-i nûrân-î ilâhînin müessisi olan hikmet-i ilâhî ufk-i ezelden engüşt-i kaderi kaldırmış, size emrediyor ki, tefrika ile katre katre müteferrik su gibi zayi olan hamiyet ve kuvvetinizi fikr-i milliyetle tevhit ve mezcederek zerrâtın câzibe-i cüz”iyyeleri gibi gibi bir câzibe-i umum-î millî teşkili ile Kürt gibi bir kütle-i azîmi küre gibi tedvir ederek şems-i şevket-i islâmiyye Osmâniyyenîn mevkibinde bir kevgeb-i münevver gibi câzibesini ittiba ile muvazene ve âheng-i umumiyyeyi muhafaza ediniz. ( = Ey Asurlular ve Ahemenidlerin cihangirlik zamanında, onların öncüleri ve kahraman askerleri olan arslan Kürtler! Beşyüz yıldır yattınız. Yeter artık. Uyanınız. Sabahtır. Yoksa vahşet ve gaflet sizi vhşet sahrasında yağma edecektir. İlâhi hikmet denilen âlem makinesinin nizamı ve telgraf hattı gibi bütün âleme dalbudak salan Tanrı”nın nurlu kanununun kurucusu olan ilâhî hikmet, ezel ufkundan kader parmağını kaldırmış size emrediyor ki: Ayrılık, gayrılıkla damla damla dağınık sular gibi boşa giden hamiyet ve kuvvetinizi milliyet fikriyle birleştirip kaynaştırarak zerrelerdeki küçük cazibelerden bir umumî ve millî cazibe teşkili ile Kürtler gibi büyük bir kütleyi dünya gibi döndürerek İslâm ve Osmanlı şevket güneşinin mevkibinde parlak bir yıldız gibi cazibesine uymakla muvazeneyi ve umumî ahengi muhafaza ediniz.)
    Görülüyor ki Kürt Said, zavallı Kürtlere eski Asur ve İran ordularının hayali öncülüğünü yaptıracak kadar koyu bir Kürt milliyetçisidir ve çapraşık acemî ifadesiyle Kürtleri Kürt milliyetçiliği etrafında birleşmeye çağırmaktadır. Bunun hiçbir tevili, tesfiri yoktur. Beyninde ve gönlünde kötü düşüncesi olmayanlar, bu açıklıktan sonra onun bir İslâmcı değil, bir Kürtçü olduğunu kabule mecburdur.
    Bundan sonrasını, zaten anlaşılmaz ve bozuk ifadeli metinden sıyırarak yalnız tercümesini (evet, bu kelime yerindedir) vermek suretiyle okuyucuları boşuna yormaktan alıkoyacağım. Bundan sonra Kürt Said şöyle diyor:
    Süphan ve Ağrı dağları gibi geleceğin yüksek dağlarının doruğunda ayağa kalkmış, nefse esir olmayı yasak etmiş ve başkasına tecavüzü caiz görmeyerek şeriata dayanmış olan hürriyet sultanı yüksek sesle sizin gibi mâzinin en derin derelerinde gafil ve dağınık bir kavme, cehalet ve yoksulluğa hücum için “fen, sanat ve silâh başına, ileri arş” emrini veriyor.
    Hakikat denilen tabakalar altında örtülü ve mahpus kalmış ve istibdadın yok edilmesiyle omuzu üstünde olan cehalet ve gafletin hafiflemesi sayesinde harekete gelip kalkmaya teşebbüs etmiş bulunan hakikatler habercisi, size her cihetle haber veriyor ki, mahiyetinizde kaderin ektiği istidatları ve mukadderatınızı fiile çıkaran ve kavmi mahiyetinizde saklanmış olan seciyenizi maarifin hayat suyu ile sulamanın vaktidir. Yoksa kuruyup çürüyecektir.
    İhtiyaç denilen, medeniyetin babası ve ilerlemelerin kurucusu olan üstad, sillesini kaldırmış, size hükmediyor: Ya hayat ve hürriyetinizi bu vahşet sahasında yağma ettireceksiniz, yahut medeniyet alanında fen ve sanat balon ve trenine binerek istikbali karşılayacak ve olgunluğun Kâbesine koşacaksınz.
    Milliyet denilen mâzi derelerinde, hâl sahralarında ve istikbâl dağlarında çadır kurmuş olan Rüstem-i Zâl ve Selâhaddin-i Eyyubî gibi, herkesi başkasını haysiyet ve şerefiyle şereflendiren ve yüksek duyguların timsali olan milliyet fikriniz size kesin emirle emrediyor ki, her biriniz umum bir milletin hayatının mâkesi, saadetinin koruyucusu ve bütün milletin müşahhas misali oldunuz. Şimdiki gibi bir şahıs değil, bir millet kadar büyüyeceksiniz. Zira, maksadın büyümesiyle himmet de büyür ve millî hamiyetin galeyanıyla ahlâk da yükselir.
    Kavimlerin saadetinin sebebi olan ve millî hakimiyeti temin ile hayat makinesinin buharı olan hürriyetteki cüz”i iradeyi istibdadın söndürmesinden kurtaran ve şer”î meşveretin mayasıyla mayalandıran meşru meşrutiyet, sizi imtihan meclisine davet ediyor. Erginlik çağına vardığınızı ve vâsîye ihtiyacınız olmadığını görmek istiyor. İmtihana hazırlanınız. Varlığınızı birleşerek gösteriniz. Millî hamiyet ve şahsî fikir ve vicdanınızı milletin müşterek kalbi ve aklı gibi gösteriniz. Yoksa sıfır alacaksınız ve hürriyet şahadetnamesi elinize verilmeyecektir.
    Mâzide dağınıklığınıza sebebiyet veren birinizdeki bencillik fikri şimdi istikbalin medeniyet saadethanesinde icad fikrine, şahsî teşebbüse ve hürriyet fikrine inkılâb edecektir. Hattâ diyebilirim ki, başkalarının sükûtî medreselerine nisbetle sizin gürültülü olan medreseleriniz bir ilmî mebuslar meclisini gösteriyor. İmam arkasında fatihalar okuduğunuz zamandaki semâvî ve rûhânî vızıltılarınızda, mezhebî ve kavmî mahiyetinizdeki istidat, meşrutiyet sırrına kaderin bir îmâ ve nişanı vardır.
    “İnsan için çalışmaktan başka yol yoktur” sözünün öteki ifadesi, şahsî teşebbüstür. Her kemâlin kurucu ve koruyucusu olan cesaret ve millî namus emrediyor ki, şimdiye kadar nasıl maddi şecaatte terakki ettinizse, şimdi de akıl ve medeniyet meydanında millî namusu çiğnetmeyiniz. Millî duyguların mâkesi olan, kıymetinizin ölçüsü olduğu halde ihmalinizle gayet çapraşık bununan diliniz, tûbâ ağacı gibi bir ağacın tecellisine müstatken, böyle kurumuş, perişan ve edebiyatsız kalmış olduğundan, diliniz sizden millî hamiyete şikâyette bulunuyor. İnsanda kaderin sikkesi sikkesi lisandır. Anadil tabiî olduğundan, kelimeler zihne kendiliğinden gelir. Zihin çatallaşmaz, O zihne giren bilgiler taş üzerinde oyulmuş gibi bâki kalır. Millî dille görünen herşey hoş gelir. Millî hamiyetin bir misalini size takdim ediyorum. O da Mutkili Halil Hayâlî Efendi”dir. Millî hamiyetin her şubesinde olduğu gibi, dil alanında da dilimizin esası olan elifbe, sarf ( = gramer ) ve nahvini ( = sintaksını ) vücuda getirmiştir. Hakikaten Kürdistan madeninde böyle bir hamiyet cevherine ratgeldiğinden, istikbalimizi onun gibi birçok cevherler ışıklandıracaktır.
    İşte bu zat bir hamiyet örneği göstermiş ve tekemmüle muhtaç dilimize bir temel atmıştır. Onun izinden gitmeyi ve temeli üzerine bina kurmayı hamiyet sahiplerine tavsiye ediyorum.
    Bedîüzzaman Saîd-i Kürdî
    Kürt Said”in tam bir Kürt milliyetçisi olduğunun bu yazıdan daha kesin bir tanığı olamaz. Böyle olmayıp da, yalnız geri kalmış Kürtleri kalıkındırmak amacı gütseydi, onlara “Bilgi sahibi olun” demekle yetinir, medeni ve ebedî Türkçe dururken, millî dil diye kaba ve iptidaî Kürtçeyi tavsiye etmezdi. Meşrutiyetin memlekette yaptığı sarsıntıdan ve otoritenin zaruri gevşemesinden faydalanarak, Türkiye”yi parçalamak ve kendi cemaat gayelerini gerçekleştirmek isteyen Hıristiyan tebaalar gibi, bu müslüman kardeş de İmparatorluğun bütün yükünü ve çilesini çekmiş olan Türkleri vurmaya çalışıyor. Kendilerine tarih ve şeref uydurmak ihtiyacında olan bütün iptidaî cemaatler gibi, roman kahramanı olan Zâloğlu Rüstem”i ve ancak anası Kürt olan Selâhaddin Eyyubî”yi Kürt kahramanı diye ileri sürüyor. Kürtlerin mevhum meziyetlerinden bahsediyor. Kısacası, onlara devlet kurdurmaya çalışıyor. Tabiî devletin buna müsaade etmeyeceğini anladıktan sonra, Saîd-i Kürd-î adını Saîd-i Nursî yaparak ve Nur risaleleri diye cehlin ve taassubun örneği olan karalamalar düzerek, bir din mürşidi gibi ortaya çıkmaya başarıyor.
    Bizim için şaşılacak nokta, onun şu veya bu davranışı değil, onbinlerce, belki yüzbinlerce gafil Türk”ün, bu cahil Kürd”ün arkasından gitmesi, onun cahilâne ve hâinâne öğütlerine körü-körüne boyun eğmesidir.
    Şimdi bu gafil Türklere hitap etmek istiyorum:
    Siz, Türk ve Müslüman mısınız? Türkseniz, hangi sebeple cahil bir Kürdün ardından gidiyor, onun telkinleriyle kendi ırkınızı, kendi dilinizi hor görüyorsunuz? Aranızda “Türkçe de dil mi?” diyen ahmaklar, resmî dilin Arapça olmasını isteyen hainler var. Siz ne biçim Müslümansınız ki, cahil bir Kürd”ün telkini ile evlenmeyi lanetliyor, dinsiz çocuklar yetişir de günaha gireriz diye bekâr kalmaya azmediyorsunuz? Putperest olduğunuzun farkında değil misiniz? Bir cahil Kürd”ün sakalını, tırnaklarını, abdest aldığı suyukutsal emanetler gibi saklamak hangi Müslümanlığın, hangi insanlığın, hangi temizlik kaidesinin, hangi şuurun işidir? Uyanın! Radyoyu melekle açıklamaya kalkan bir budalanın müridi olarak eşe dosta, dosta düşmana karşı gülünç olmayın. Müslümanlık, temeli atılmış, büyük bilginlerini yetiştirmiş, tedvin olunmuş bir dindir. Onun yeni baştan açıklanması için Kürt Said gibi maskaralara ihtiyaç yoktur.
    Bana bu yazıyı yazdıran, Trabzon”dan yollanan acayip bir nesne oldu. Çok küçük boyda, 8 yapraklık bir broşür olan bu nesne, hangi basımevinde basıldığı belli olmayan bir Said-i Kürd-î reklamıdır. Gönderen, O. Nuri Kurt adında tanımadığım birisidir. İçinde Kürt Said”in sayıklamalarından parçalar var. İkinci yaprağın ikinci yüzündeki şu hezeyana bakın:
    “Aziz, sıddık kardeşlerim:
    Siz kat”î biliniz ki, risâle-i nur şakirtlerinin meşgul oldukları vazife rûy-i zemindeki en muazzam mesâilden daha büyüktür.”
    ***
    Evet! Sizin vazifeniz cidden büyüktür. Haçlıların, bozuk iradenin, azınlık ihanetlerinin yıkamadığı Türkiye”yi cehaletiniz, gafletiniz ve hamakatinizle yıkacaksınız. Türklüğü inkâr ederek, şeriati Anayasa ve Medenî Kanun durumuna getirerek, evlenmiyerek, yalnız kalan kadınları evlere tıkarak, eski yazıyı getirip Arapçayı resmi dil yaparak, İslâmiyetten önceki tarihimizi küfürdür diye kitaplardan kazıyarak Türklüğü yıkacaksınız. Bunu yaparken, ölü Stalin”le, sağ Makaryos”un müttefiki olduğunuzun asla farkında olmıyacaksınız. Müslüman geçindiğiniz halde Peygamber”in “Evlenip çoğalınız” anlamındaki hadîsini hiçe sayarak, Kürt Said”in evlenmemek hususundaki hezeyanlarına baş eğmekle kimin ekmeğine yağ sürdüğünüzün farkında olmıyacak kadar acınacak yaratıklarsınız.
    Neymiş o sizin meşgul olduğunuz büyük vazife? Bir odaya kapanıp Kürt Said”in hezeyanlarını okuyarak kendinizden geçmek mi? Bu zavallı ve gülünç halinizle siz, aslında ruhî tababetin ve marazî ruhiyatın konusu olabilirsiniz. Kendisi genç ve güzel bir kadın olduğu halde, ihtiyar, çirkin ve kör bir zenci ile evlenen Amerikalı artist gibi anormal zevk sahipleri dünyada seyrek görülen nesne değildir. Sizinki de kendi içinizde kalsa, Türklüğün aleyhine yönelmese, belki böyle sayılabilir. Fakat Cennet va”di ile gafilleri avlıyor, onların milli duygusunu yıkıyor ve Türklükten ayırıyorsunuz. Araplarla aramızda bir dâva oldu mu, mutlaka Arapları haklı buluyorsunuz. Türk – Arap savaşı olursa, “Din kardeşime silâh çekmem” diyorsunuz.
    İşte, sizin üstadınızın kimliğini kendi yazısıyla gösterdim. Onun bir Kürt milliyetçisi olduğu apaçık ortaya çıktı. Bu açıklamadan sonra, gerçeği kabul edip de Türklüğe dönerseniz, hoş… Yine eski sapıklıkta inat ederseniz, sizin vicdanınızdan şüphe etmeli…
    Nihal ATSIZ, Ötüken, 7 Mart 1964, Sayı: 109
  • KONUŞMALAR – I

    Bütün dünya ile birlikte Türkiye de büyük ve düşündürücü bir değişiklik içindedir. Çünkü bu değişiklik daha çok olumsuz yönlere doğrudur.
    Türkiye, çağdaş devlet olmaktan çıkmıştır.
    Devlet tarifi nedir? Bir vatandaş teşkilatlanmış bağımsız bir millet, değil mi? Türkiye bu tarife uymuyor.
    Bir kere bu vatandaki millet teşkilatlanmış değildir. Teşkilatlanmış demek bazı ana ilkeleri kabullenip benimsemiş, o ilkeler içinde disiplinli, değer hükümleri belli topluluk demektir.
    Bu vatandaki millet hangi ana ilkeleri kabullenip benimsemiştir? Hiç!…. Cumhuriyetçilik, Kemalizm, lâiklik, Müslümanlık, nurculuk, sosyalizm, komünizm, Türkçülük, Anadoluculuk, demokrasi, faşizm ve daha ne varsa bu millet bunlardan bir tekinin çevresinde bile toplanmış değildir.
    Ya değer hükümleri? O da öyle… Ahlâk nedir? Ahlâksızlık nedir? Hürriyet nedir? Zevk nedir? Belli değil…

    Bundan dolayıdır ki Türkiye bir karnaval manzarası göstermektedir. Herkes kendi ilkesine ve değer yargısına göre davranınca da ortada disiplin diye bir şey kalmamaktadır. Disiplinsiz bir toplum ilkel bir topluluktur. Zenci oymağı veya Avustralya yerlileri gibi.

    Bu görünüş büyük bir hastalığın belirtisidir. Bütün büyük hastalıklarda olduğu gibi türlü türlü âraz göze çarpmaktadır. Teşhis doğru konmazsa tedavi fayda değil, zarar verir. Galiba Türkiye bu durumdadır.
    Türkiye’nin illetlerinden birisi bir takım azınlıkların bulunması ve bunların bugünkü aşırı hürriyetten ve dış desteklerden faydalanarak kendi milliyetçiliklerini kendi çaplarında yürütmesidir. 8 Ocak 1967 tarihli Cumhuriyet gazetesindeki bir haber bu bakımdan çok dikkat çekicidir. Haber aynen şöyledir:
    Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay ve beraberindekiler dün Gaziantep’e gelmişlerdir. Yol boyunca halk Cumhurbaşkanına büyük ilgi göstermiş ve tezahürat yapmıştır. Ankara – Reyhanlı yolu üzerinde İsmail Barak isimli işçi, Cumhurbaşkanına hitaben “gelişinizi dört gözle bekliyorduk. Buradaki idareciler Araplara toprak dağıtıyor, Türkler’e vermiyor” demiştir. Bunun üzerine Sunay kendisine “Türk topraklarında yaşayan herkes Türk’tür. Türk, Arap diye bir şey yoktur. Türk olmayan varsa gidebilir” cevabını vermiştir. Cumhurbaşkanı daha sonra da Kilis’e uğramış, oradan da Gaziantep’e gelmiştir.
    Devlet Başkanı bu cevabı ile Türkiye’deki halkın tek millet olduğunu belirtmek istemiş olsa gerektir. Fakat bu cevap gerçeğe uymadığı gibi Türkleri yani vatanın asıl sahiplerini kıracak ve Arapları şımartacak niteliktedir. “Türk topraklarında yaşayan herkes Türk’tür” demekle iş bitseydi bunu tesbih çeker gibi milletçe her gün tekrarlar, dururduk, fakat gerçek şudur ki Türk topraklarında yaşayan herkes Türk değildir. Türk, Arap diye, hattâ Kürt, Zaza diye, şu ve bu diye 20 millet vardır ve bunlar Türk olmadıklarını bildikleri gibi Türklüğe mal olmamak için de kendi aralarında da dayanışma kurmuşlardır.

    Cevdet Sunay’a dert yanan İsmail Barak, soyadına göre o bölgedeki Arap ırkından idarecilerin veya oy avcısı partizanların haksızlığına kurban giderek kendi devletinin başkanından derdine em istemiştir. Fakat em bulmak şöyle dursun, büyük bir ümit kırıklığı içinde şaşkına dönmüştür.
    Nedense ırkçılıktan hiç hoşlanmayan ve bunu tanınmış siyasîlerden birine “ırkçılık başka ırktan olanları gücendirir” diye açıklayan Cevdet Sunay’dan biz başka türlü bir davranış beklerdik. İsmail Barak’ı sorguya çekerek Araplara toprak dağıtan idarecileri tesbit etmesini ve haklarında kovuşturma yapılması için hükümete direktif vermesini beklerdik.
    Bu yapılmamıştır. Yapılmadığı için de o bölgedeki idarecilerin Türkler aleyhindeki işlemleri sürüp gidecektir.
    Atatürk olsaydı o türlü idarecilerin külünü savururdu. Fakat yıllardır memlekette zorla estirilen ırkçılık düşmanlığı, kafalara o türlü işlemiştir ki Türk’le Türk olmayan arasında bir anlaşmazlık çıktı mı, en doğru çözüm yolu Türk olmayanı tutmakla bulunuyor.
    Cevdet Sunay’ın “Türk topraklarında yaşayan herkes Türk’tür” demesi Türk milletinin asla kabul edemeyeceği bir düşüncedir ve bir çok haklarından vazgeçmiş, bir çok gerçekleri kavrayamamış olmasına rağmen onun çok duygulu bir yönünü incitecek bir sözdür. Bilindiği gibi Türk topraklarında birçok Çingene vardır. Ve bunların şehirleşmiş olanları kendi dillerini unutup Türkçe konuşur olmuşlardır. Böyle olduğu halde Türk milleti, Çingeneleri daima aşağı görmüş, onlarla karışmaktan korku derecesinde çekingenlik göstermiştir.
    Anayasanın hükümleri ne olursa olsun, modern millet tarifi için ne uydurulursa uydurulsun, Türk milletinin vicdanına Çingenelerin Türk olduğu inancı kabul ettirilemez. Burada Yassıada duruşmalarının bir safhasını hatırlatacağım:
    Adalet Divanı Başkanı Salim Başol, Demokrat Parti’nin sanıklarını sorguya çekiyordu. Bunlar, İsmet Paşa İstanbul’a gelirken onu zorbalıkla döndürmek, belki de öldürmek istemekten sanıktılar. Demokratlardan biri kendi semtindeki Çingeneleri de bu komploya sokmuştu. Salim Başol sordu: “Hem de Çingeneleri işe karıştırmışsın. Onlar da vatandaş ama Çingene… Buna utanmadın mı?”. Yani bir kanun adamı bile Çingeneyi gayet aşağı bulmaktan kendini alamıyordu. Çünkü bu düşünce, bu inanç yüzyılların ürünüdür. Kanunla, nizamla, demeçle beyinlerden ve gönüllerden silinmez.
    Demokrasi sayesinde şimdi bu Çingeneler de birinci sınıf vatandaş olmuştur. Gerçi onların memleketteki işi hırsızlık ve yankesicilikten ibarettir ama kanun karşısında vatandaşlarla eşittir ve devletimiz sosyal bir devlettir. Bir değişiklik yapılmadığı takdirde, önümüzdeki yüzyılda Çingenelerden en yüksek kademelere kadar yükselecek kimselerin çıkması elbette mümkündür.
    Bir süre önce İstanbul’da Milliyetçiler Kurultayı diye toplanan ve birçok yobazlarla Anadolucuların da katıldığı bir curcunada yontma taş çağından kalma bir yobaz, sözde Müslümancılık yaparak “ben hilalî bir Çingene ile de yükseltebilirim” demişti. Millî haysiyetsizliğin böylesi görülüp işitilmiş değildir. Türkçüler, Çingeneyi Türk’le eşit tutan bir İslamiyet’i reddettikleri gibi böyle bir demokrasiyi de tanımazlar.

    Bu Çingeneler, toplum ahlâkını bozacak hangi işler varsa onda ustadırlar. İstanbul polisinin başına bela olan Hacı Hüsrev Mahallesi bunlarla doludur. Bunların kadın ve kızları profesyonel yankesicilerden mürekkeptir. Yedi yaşındaki kızların resimleri defalarca gazetelere geçmiştir. Yedi yaşındaki çocuğa ceza verilemediği için küstahlıklarının sonu yoktur. Ceza ehliyeti olan büyükleri ise bu işi daima gebe iken yaparlar. Gebe kadın da tutuklanamaz. Böylelikle İstanbul’da bir Çingene saltanatıdır gider.
    İşin daha kötüsü bunların gebe takımından çocuk hırsızlığı cinayetidir. Bu hırsızlıktan kaç tanesi gazetelere geçmiştir. Son olay da 5 Mart 1967 tarihli Cumhuriyet gazetesinde yer almıştır. Ankara’da Hacı Bayram Camisi civarında 4 yaşındaki Şükrü’yü kaçıran Çingeneler yakalanmıştır. Heriflerdeki hukuk ve kanun bilgisi yamandır. Kaçırmadık, hoşumuza gittiği için sevmek istedik, korktu, bağırdı diyeceklerdir. Dört yaşındaki çocuk, maksadını iyice anlatamayacağı, tam görgü tanığı bulunmadığı için bu Çingeneler beraat edecek ve tabiî bu kararı “yaşasın Türk adaleti” diye bağırarak karşılayacaklardır. Şükrü böylelikle kurtulmuş olacaktır ama birkaç yıl önce kaybolan zavallı Ayla’dan ses seda çıkmamıştır.
    Bir görüşümü de ben anlatayım: Her yaz olduğu gibi geçen yaz da Anadolu yakası banliyösünün türlü yerlerinde gözüken Çingeneler arasında, Küçükyalı istasyonunda gördüğüm 15-16 yaşlarındaki bir kız şiddetle dikkatimi çekti. Çünkü bu kız sapsarı saçları, masmavi gözleri ve bembeyaz teni ile “ben Çingene değilim, kaçırılmış bir kızım” diyordu. Ama ne yazık ki artık Çingene olmuştu.
    Şimdi Türkiye’nin düzenini ve ahlakını bozan bu Çingeneler için bir teklif yapsam da: “Bunların hepsi anayurtları olan Hindistan’a sürülsünler, Hindistan kabul etmezse Hakkari vilayetine sürülüp yapabilecekleri işlerle uğraşmaya mecbur tutulsalar, yolları sayılı olan o dağlık bölgeden kaçmaları mümkün olmadığı için eğitim ve disiplinle adam edilseler” desem tabiî derhal kıyametler kopar ve “insan hakları”, “anayasa hukuku”, “özgürlük”, “demokrasi”, “cumhuriyet”, “vatandaşlık” gibi tekerlemelerle faşistliğimiz ve ırkçılığımız tekrar yüzümüze çarpılır, anayasa bilginleri olarak İstanbul’da Ali Fuat Başgil ve Tarık Zafer Tunaya, Ankara’da Bülent Esen bir hamaset heykeli gibi karşımıza dikilir.
    Oysa ki ancak 50.000 geri Kürdün yaşadığı ve Barzanî’ye silah kaçakçılığı yaptığı o geniş bölgeye Çingeneleri yerleştirip kaynaştırsak gelecek yüzyılda kim bilir ne insan güzeli vatandaşlar kazanırdık. Irkçılık düşmanları bu insan güzelleriyle evlenerek Hilâli yükseltirlerdi.
    Tabiî bu bir fantezidir. Fakat fantezi olarak kaldığı için Çingeneler, yurdu her bakımdan bozmakta devam edecekler ve meselâ Batı Anadolu’nun bir şehrindeki hapishanenin 49 mahpusundan 48 tanesinin Çingene olması gibi karakteristik olaylar eksik olmayacaktır.
    Fakat Türkiye’deki azınlıklar yalnız Araplarla Çingeneler değildir. Bir de Kürt vatandaşlarımız vardır ki sayı bakımından hepsinden üstün ve dışarıdan desteklenmesi bakımından hepsinden talihli olduğu için üstünde durulmaya değer.

    Şimdiye kadar gelip geçen hükümetler gibi avcı görmüş devekuşu rolüne girmemek ve göremeyenlerle işitemeyenleri ve uyuyanları uyarmak niyetinde olduğum için gerçekleri açıklamakta pervam olmayacaktır.
    Kürtler, Türk veya Turanlı değildir. Buz gibi İranlıdır. Konuştukları dil bozuk, ilkel bir Farsçadır. Tipleri de öyle. Aralarına karışmış az sayıda Türkler’in bulunması veya dillerindeki kelimelerin çoğunun Türkçe olması bu gerçeği değiştirmez. İngilizcedeki kelimelerden çoğunun Norman istilası hâtırası olarak Fransızca olması nasıl İngilizleri Fransız yapmıyorsa, dokuz yüzyıllık Türk hâkimiyetinin Kürtçeye doldurduğu Türkçe kelimeler de onları Türk yapmaz. Dilin hangi aileden olduğu kelimeleriyle değil, yapısıyla ölçülür. Bu bakımdan Kürtler batı dağlarında kalmış bir takım Farslardır. Zaten birbirince anlaşamayan dört beş ağızla konuşan ve kendilerini Kırmanç ve Zaza diye iki grupa ayıran bu toplulukları “Kürt” diye birleştiren bizleriz.
    İstatistiklerimiz Kürtleri bir buçuk milyon olarak gösteriyor. Gerçekte biraz daha fazladırlar. Çünkü istatistiklerimiz ırkları anadillerine göre ayırmakta olup İstanbul gibi batı şehirlerimizde oturup anadilini unutan veya Kürt olmaktan utandığı için kendisini “Türk” diye yazdıranlar da hesaba katıldığı takdirde iki milyon Kürt olduğu kabul edilebilir.
    Cevdet Sunay’ın “Türk topraklarında yaşayan herkes Türk’tür” demesine göre bu dağlı vatandaşlarımızın da Türk olması gerekir. Değildir. Ama, haydi kendimizi zorlayarak Türk’tür diye kabul edelim. Bir tarih öğretmeninin bıkıp usanmadan söylediği ve yazdığı uydurmaları kabullenerek dağlı vatandaşlarımız da Türk’tür diyelim. Diyelim ama neyleyelim ki onlar bunu kabul etmiyorlar.
    Kabul etmediklerine tanık ararsanız: Biri Kürtçülük dolayısıyla tutuklanıp mahkemeye verilenler ve kanunun yetersizliği yüzünden beraat edenler; biri İstanbul’daki Site Talebe Yurdundaki olaylar, biri de 1966’nın Ağustos, Eylül, Ekim, Kasım aylarında 4 sayı çıkıp kapatılan “Yeni Akış” dergisi. Daha da var ama onlara lüzum yok.
    Ben “Yeni Akış” dergisi üzerinde duracağım.
    Yeni Akış dergisi, bugünkü kanunlarımızın yetersizliğinden ve 27 Mayıs ak devriminin getirdiği aşırı özgürlük havasından faydalanarak Kürtçülük yapan bir dergidir. Kürt davasını Kürt kurnazlığı ile Türkiye’nin doğu illeri davası haline sürüyor ve birçok akılsız Türk’ü de böylece avlamasını biliyordu. Kendilerini haklı gösterecek kozları vardı: Doğu ihmal olmuştu. Fakat bunun kasıttan değil, imkansızlıklardan doğduğunu bilmemezlikten geliyordu. Bütün Türkiye ihmal olmuştu. Kalkınma; tarihi, coğrafi ve iktisadi sebeplerle batı illerden başlıyor, doğuya doğru yayılıyordu. Bunda devletin hiçbir ardniyeti yoktu. Ovadaki “Aydın” ili ile dağdaki “Tunceli” iline kültür ve medeniyet eşit çabukluk ve yoğunlukla götürülemezdi. Bundan başka “Türk” en azından 23 yüzyıllık bir kültürün, teşkilatın, bağımsız devletin mirasçısı idi. “Kürt” neydi? Daha ortak bir dilleri bile olmayan bu devletsiz, kültürsüz, mazisiz kalabalık, cihan devleti kurmuş Türk’le aşık mı atacaktı? Evet, Yeni Akış dergisini çıkaran Türk tebaası Kürt milliyetçileri bunu istiyorlardı. Dergilerinin ilk iki sayısında biraz ihtiyatlı davrandıktan sonra Türk hükümetinin müsamahalı durumunu görerek üçüncü sayıda baklayı ağızlarından çıkardılar. Kürtçe yayın istediler. Hatta Kurtuluş Savaşının zaferle bitmesini ve cumhuriyetin kuruluşunu belirtmek için anayasayı zorlamaya başladılar. Ekim 1966 tarihli olan bu üçüncü sayısının son kapak sayfasında iki tane Kürtçe manzume(!) yayınladılar. Bunlardan birini yazan Kemal Badıllı bugün mebustur. Partisine uğurlu olsun.
    1966 Kasımında çıkan 4. Sayıda ise Kürtçe şiirler artık derginin içine girdi ve radyonun da Kürtçe yayın yapmasını istendi. Son kapak sayfasında ise bu sefer notalı bir Kürtçe manzume bulunuyordu. Makaleler solların ağzı ve taktiği ile yazılıyor, Türkiye’deki “halklara” eşitlik isteniyordu. Yazamadıkları, fakat şurda burda söyledikleri, bize kadar gelen düşünceleri şuydu: Türkiye’de 11 milyon Kürt vardır. Kürt’ten her meslekte mühim adamlar yetişmiştir. Bu şartlar altında neden devletimiz olmasın?
    Kürt devleti olamazdı. Çünkü Kürtler bir millet değildi. Farsların dağlı ve ilkel bir kolu idi. Türkler’e göre Yörükler ne ise, Farslara göre de Kürtler o idi. Şu farkla ki Yörükler sosyal seviye bakımından Kürtlerle ölçüşemeyecek kadar üstündüler. Yörüklerden “Yörük Ali Efe”, “Demirci Efe” çıkmıştı. Daha önce de “Çakırcalı Efe” çıktığı gibi… Bunlar birer kahramandı. İlk ikisi Yunan’a karşı, daha eski olan üçüncüsü hükümet hizmetinde olan Arnavutlara karşı savaşmıştı. Ya Kürt’ten kim çıkmıştır? Koçero, Hamido, Hakimo veya Tilki Selim. Yani düpedüz adi eşkıyalar, katiller ve hırsızlar…

    Netekim Farslarında da Kürtler hakkındaki düşüncesi pek olumsuzdur. Farsça-Türkçe bir sözlük olan Burhân-Kaatı tercümesinde (481. Sayfa) Kürtler hakkında şu beyti vardır:
    Kesâfettâ-yi âlem gird kerdend
    En anha mîsiriştend, Kürd kerdend
    Bunun Türkçesi şudur: “Dünyanın kalabalıklarını topladılar; karıştırarak onlardan Kürt yaptılar”. Bunun altında da Türkçe olarak şu ibare: “Vâkıa, bizim semtlerde mem’iyyetleri olmağla dâire-i insânîden hariç kavimlerdir”. Bu ibarenin, müellif olan Ali Bin Half’e mi, yoksa mütercim olan Ahmed Âsım’a mı ait olduğu belli değildir.
    Arslan hükümetimiz Yemliha uykusundan uyanıp bu dergiyi kapatmasaydı arkadan Kürdistan haritaları, bayrakları, millî marşları ve anayasalarının geleceği muhakkaktı.
    Şimdi, bu manzara karşısında Türk Devleti Başkanının “Türk topraklarında yaşayan herkes Türk’tür” demesi boşuna bir iyimserlik olarak kalmıyor mu idi? Orası öyle idi ama son cümlesi de çok güzel ve yerinde idi: “Türk olmayan varsa gidebilir”.
    Evet… Kürt kalmakta direnir, dört beş bin kelimelik o iptidaî dilleriyle konuşmak, yayın yapmak, devlet kurmak istiyorlarsa gidebilirler. Biz bu toprakları oluk gibi kan dökerek; Gürcülerin, Ermenilerin, Rumların kökünü kazıyarak aldık, yine oluk gibi kan dökerek Haçlıların savaşçı şövalyelerine karşı savunduk. Kürtler 1839 yılına kadar askerlik bile yapmadılar. Viyana’dan Yemen’e kadar her yerde Türk ırkının kanı sebil gibi akarken onlar yaşadıkları dağlarda ve köylerde keçilerini güttüler ve fırsat buldukça hırsızlık ve yağmacılık ederek yaşadılar. İran’la yaptığımız savaşlara yardımcı diye geldikleri zaman da daima fırsat kolladılar ve Türk ordusunun yenildiği çarpışmalarda bu sefer İran’la birleşip onu vurmaktan geri kalmadılar. Birinci Cihan Savaşı’nda bize topyekûn ihanet eden Ermeniler, yerleşik Türk halkını vahşi bir kırgınla bitirmeseydi ve dağlarda, sarp köylerde yaşayan Kürtler bu kırgından kurtulmuş olmasaydı bugün çoğunlukta oldukları illerde de azınlık olarak kalmakta devam edeceklerdi. Fakat yüzde yüz çoğunlukta olsalar bile Türkiye’nin herhangi bir bölgesinde devlet kurmak hayalleri, hayal olarak kalacaktır. Yunanlıların Bizans, Ermenilerin Büyük Ermenistan kurmak hayalleri gibi… Onun için Türk milletinin başını belaya sokmadan, kendileri de yok olmadan çekip gitsinler. Nereye mi? gözleri nereyi görür, gönülleri nereyi çekerse oraya gitsinler. İran’a, Pakistan’a, Hindistan’a, Barzani’ye gitsinler. Birleşmiş Milletlere başvurup Afrika’da yurtluk istesinler. Türk ırkının aşırı sabırlı olduğunu, fakat ayranı kabardığı zaman Kağan Arslan gibi önüne durulmadığını, ırkdaşları Ermenilere sorarak öğrensinler de akılları başlarına gelsin.
    Şimdilik bu kadar…
    Bu vatanda yaşayan milletin hangi ana ilkeler çevresinde birleştiği belli değildir demiştim. Eskiden, Osmanlı adı ile anıldığımız zamanda “din ve devlet” ilkeleriyle kaynaşmıştık. Din manevî tarafımızı, devlet ve onun sembolü olan padişah maddî tarafımızı teşkil ediyordu. Ülkemizde şahıs ve zümre çıkarları yüzünden türlü kavgalar ve cinayetler olduğu halde iki ana prensip dolayısıyla sağlam bir toplum durumunda idik. Netekim Batının bizi iyice geçtiği 17. Yüzyılda bile Türkiye’yi tek başına yenecek bir devlet yoktu.
    Bugün ise bizi birbirimize bağlayan tek bir düşüncemiz bile yoktur.
    Cumhuriyetçilik gönüllerde değil, sözlerdedir. Cumhuriyet nihayet bir rejim yani bir manevî elbise olduğu için bunun çevresinde birleşmek yürütücü ve yaşatıcı bir ana düşünceye sarılmak sayılmaz. 1923-1967 arasındaki 44 yıldan ne kadarının cumhuriyetle geçtiği de ayrı bir sorudur.
    Lâiklik de böyledir. Şeriat üstüne devlet kurulması ve resmi dilin Arapça olmasını isteyenler arasında bir Fen Doçentinin bulunması akıllara durgunluk verecek bir nesnedir. Bu curcunaya, milleti en azından iki düşman yığın durumuna getiren partileri de eklerseniz manzara tamamlanır. O partiler sayesindedir ki kahvehaneler ve camilerden sonra mezarlıklar da ayrılmıştır.
    Türkiye’nin çöküşü yıllarında tabu bir kelime vardı: Şeriat. Cahil bir kalabalık şeriat isteriz diye ayaklandı mı, artık onlara karış konamazdı. Şeriat diye istedikleri şey çok defa şeriat ile ilgisi olmayan ıvır zıvır şeylerdi. Mesela yeni usul askerî talimleri şeriata aykırı diye istemezlerdi. İkinci Mahmud, Avrupaî başlık diye “fes”i kabul edince onu da şeriata aykırı bulmuşlardı. Daha sonra aynı geri kafalılar şapkaya karşı fesi tutmakla ne kadar gülünç olduklarının farkında değildiler.

    Bugünün tabu kelimesi demokrasidir. Demokrasi, demokratik, demokratlık ve başkaları… O kadar ki demokrasiyi tenkit etmek bile hoş karşılanmıyor. Dinî inancın doruğunda bulunduğu çağlarda dine sövmek nasıl karşılanmışsa demokrasi aleyhtarlığı da öyle görülüyor.
    Demokrasiyi son çağ Osmanlıları “Hükümet-i avam” diye tercüme etmişlerdi. Avam hakimiyeti, daha Türkçesi “ayak takımı hakimiyeti” demektir. Demokrasinin geliştiği ülkelerde bu ayak takımını yine aydın bir zümre yönetir. Bundan başka gerçek demokrasilerdeki demokrasi uzun bir gelişme ve olgunlaşma çağından geçerek bugünkü noktaya yükselmiştir.
    Demokrasinin bir çok nimetleri olduğu söz götürmez bir gerçektir. Fakat demokrasi için edebi rejimdir denilirse budalaca bir söz edilmiş olur. Çünkü demokrasi artık milletlere zarar vermeye başlamıştır. Çünkü artık fikir hürriyeti olmaktan çıkmış, kötü fikirlerin de hürriyeti olmaya başlamıştır.
    İsveç belki de dünyanın en ileri topluluğudur. Demokratlığına da diyecek yoktur. Doğru insanlardır. Yalan ve küfür bilmezler. Hattâ sakal bırakıp Nur risalesi okumaya başlasalar bizim Nurculara göre en iyi Müslümanlar onlar olur. Fakat demokrasi yani davranış hürriyeti, cinsî ilişkilerde tam bir hürriyet haline gelmiştir. Amerika’da öğrenim ve staj görmüş bir dostumdan şu olayı dinledim:
    Bir Amerikalı, görevle İsveç’e gelince kızını bir İsveç lisesine kaydettirmek için başvurur. Fakat bir de okulun bahçesinde ne görsün? Öğrenciler için asılmış şöyle bir ilan: Bahçede gebe kız arkadaşlarınızla oynarken dikkatli davranın”.
    Yani çarpıp falan çocuk düşmesine sebep olmayın. Amerikalı kaç yılın Amerikalısı olduğu halde gözleri fal taşı gibi açılır ve bu hürriyetten korkarak kızını okula vermekten cayıp döner.
    İsveç’in hürriyeti burada bitmiyor. Homoseksüel dernekler de kurulmuştur. Bu yüzdendir ki Fin –Rus savaşı sırasında 7000 gönüllü ile Finlere yardım ederek onların büyük sevgisini kazanan İsveçliler bugün Finlilerin gözünde bayağı yaratıklar olmuşlardır. Dövülüp sövülen haysiyetsiz yaratıklar.
    İsveç, hürriyetin kötüye kullanıldığı tek ülke değildir. Daha geçenlerde İngiltere’de iki tarafın rızası ile homoseksüel münasebetleri kabul eden bir kanun (buna kanun değil, dümbelek bile denemez ya) kabul olundu. Bu kadar muhafazakâr ve demokrasinin anayurdu olan Majeste Kraliçenin memleketinde bu rezalet yapıldıktan sonra artık bu dünyada:
    “Olmaz, olmaz deme, olmaz olmaz”
    düsturu bütün sertliğiyle söz yürütecek demektir. Netekim harikalar diyarı Amerika yine bir rekor kırmıştır. 4 Nisan 1967 tarihli Cumhuriyet gazetesinin üçüncü sayfasından aynen aldığım şu habere bakın:
    Amerikalı Gençler Vietnam’a Gitmekten Nasıl Kurtuluyor?
    Newyork (A.A.) – Vietnam Savaşı, Amerika’da 150 yıldan beri görülmemiş bir duruma, yani Amerikalıların Kanada’ya gitgide artan bir şekilde göç etmelerine yol açmıştır.
    CİA’nın yerli ve yabancı pek çok teşekkülle para yardımı skandalını ortaya çıkaran “Ramparts” dergisinin bildirdiğine göre, “1812 yılından beri hiçbir zaman bu kadar çok sayıda Amerikan vatandaşı Kanada’ya hicret etmemiştir”
    Dergiye nazaran, sadece 1966 yılında 17.514 Amerikalı Kanada’ya hicret etmiştir. Bu rakam 1965’te hicret edenlerin sayısına nazaran yüzde 16 nispetinde bir artışı göstermektedir. Bu muhacirlerin birçoğunu, Vietnam’daki savaşa gitmek istemeyenler teşkil etmektedir. Kanada, memleketinde askere gitmek istemediği için hicret edenlere kapılarını açık tutmaktadır. “Ramparts” dergisine göre, Amerika’da kalan ve askere gitmek istemeyen gençler için ise askere çağrılmadan önce ihtiyat olarak kaydını yaptırmak, yahut polis, FBİ, CİA’ya girmek için başka yollar da vardır. Geçen yıl 3.000.000 genç, psikiyatrların “şimdiye kadar birini öldürmek veya birine tecavüz etmek arzusunu duydunuz mu” sorularına “evet” cevabını vererek askerlikten kurtulmuştur. Vietnam’a gitmek istemeyen diğer bazıları ise cinsî sapık olduklarıyla övünmekte ve muayene komisyonu önünde bunu ispat edecek şekilde davranmayı tercih etmektedirler. Dergiye nazaran, dantel iç çamaşırları giymek ve muayene heyetine dahil olanları öpmek de iyi sonuç vermektedir.
    İşte bütün bu rezaletler demokrasinin ürünleridir. Çünkü insanlarda itidal yoktur. Güzel şeyleri aşırılıkla yozlaştırırlar. Sınırları keskin olarak çizilmeyince aşılır ve vicdan, düşünce hürriyeti olarak başlayan demokrasi hayvanî seks hürriyetinde karar kılar. Seks özgürlüğü başladı mı, utanma damarları çatlar. Kamuoyunun temsilcisi olduğunu iddia eden gazeteler cihanın ünlü fahişelerini seks ilâhesi diye ortaya koymaya başlayınca ve savcılar kanunî işlem yapacakları yerde bu resimler estetik düşünceler ile seyretmeye koyulunca artık yol açılmıştır; o halktan hayır gelmeyecek demektir. Riyakârlık ayyuka çıkmış demektir. Dışarıdan kamuoyunu temsil, özgürlük, demokrasi, anayasa, basın hürriyeti… İçerden hangi fahişenin resmi daha çok satış yapar kaygısı…
    Şu yukarıdaki Amerikan haberine göre Amerika’nın geleceği hakkında ne düşünüyorsunuz? Ben kendi düşüncemi söyleyim: Zaten millet haline gelememiş olan bu çok zengin, tekniği çok ileri topluluk, önümüzdeki beş on yıl içinde bir silkiniş yaparak kendine gelmezse içerden Zenciler, dışarıdan Japonlar veya Ruslar tarafından yok edilecektir. Ahlâksızlığın, tembelliğin, korkaklığın, hamakatın, seks rezaletinin sonu budur. Roma, Abbasi İmparatorluğu ve Bizans da kendi zamanlarının Amerikası idiler. Tarih yapraklarında kaldılar.
    Şimdi kehaneti bırakıp bugünkü durumumuza gelelim: Türkiye, Tanrı’ya havale olunmuş bir devlettir. Devletliliği de yalnız adındadır. Çünkü devlet vasıfları bulunmayan devletimsi bir topluluktur. Hükümet milletle değil, büyük işlerle, hayallerle uğraşmaktadır. Halk Partisi, Demokrat Parti ve Adalet Partisi komünizm aleyhinde gözüktükleri, Türk milletini yükseltmeyi sözde amaç edindikleri halde bunun baş şartı olan eğitimde hiçbir millî hamle yapamamıştır. Halk Partisi Köy Enstitülerini kurup milleti beş on yılda kalkındırmayı tasarlamış, fakat bu işin başına komünist Tonguç Baba’yı getirmiştir. Neticede bu okullar komünist yuvası haline getirilmiş ve Türklüğü kalkındıracak olan bu okullardan birinde Türk bayrağı lağıma atılmıştır. Bu olay ve Müfettiş İsfendiyaroğlu’nun komünizm faaliyetleri hakkındaki raporları kaç kere açıklandığı halde bu memlekette hâla Köy Enstitülerinin yine kurulmasından söz edilir.
    Bunlar ya gafil, ya haindir. Üçüncü şık yoktur.
    Türkiye’de bugün kanunlar yürürlükte değil. Nizamlar da öyle. Alabildiğine bir sokak hürriyeti vardır. Bu memlekette halkın birinci vazifesi, Türk istiklâlini veya Türk cumhuriyetini korumak değil, birbirini rahatsız etmektir. Birkaç örnek vereyim:
    İstasyonlarda bisikletle gezmek, vapur ve trenlerin bazı yerlerinde sigara içmek, sinemalara küçük çocuk getirmek yasaktır. Bu yasaklar her gün herkes tarafından bozulur. Sigara içmeyenlere mahsus bir vagonda bir gün bu yasağı bozan birisini memura göstererek sigara içirmemesini istedim. “Ben zabıtai Belediye Memuru değilim” diye cevap verdi. Kalabalık vagonlarda pilli radyosunu iyice açarak İngilizce miyavlama dinleyen hödükler günden güne çoğalmakta, memurlar bunlara ses çıkarmamakta, velhasıl demokrasi tam anlamı ile “ayak takımı hakimiyeti” halini almaktadır.
    Demokrasi taraftarları diyecekler ki: “Demokrasinin ne günahı var? Demokrasi bu değildir. Suç onu anlamayanlardadır” doğru. Vitamin de çok iyi faydalı, hatta hayati bir şeydir. Fakat insanlar aptallaşıp da sağlık kazanalım diye avuç avuç vitamin yutmaya kalkarlarsa, doktorlar da ahlâksızlaşıp onlara bol bol vitamin reçetesi yazmaya başlarlarsa yapılacak tek şey, insanların vitaminden ölmelerini durdurmak için vitamini piyasadan kaldırmak olur. Demokrasi bu duruma gelmek üzeredir. Eskişehir gibi Türkiye’de cinayetlerin en az işlendiği, halkının başka illerden daha iyi olduğu bir yerde lise kızları bir gazeteye toplu bir mektup yazarak ne istediler biliyor musunuz? Mini etek giymek hürriyeti. Osmanlı tarihinde bir “söz ayağa düşmek” deyimi vardır. Bugün tam o durumdayız. Sözün ayağa düşmesi, her kafadan bir ses çıkması, yalnız çıkarların düşünülmesi toplum için kötü belirtilerdir. Bunlar ölümcül bir hastalığın görünüşleridir. Kesin bir müdahale olmazsa sonuç acıklı olacaktır.
    Türkler acayip bir millet oldu. Kendisine yapılan fenalıkları unutuyor. Kendisinden başka kimseye düşmanlık gütmüyor. Evet, Türkler kendilerine düşman bir millet oldular. Kendilerini yok edebilecek ne varsa ona sarılıyor, kendisini yükseltebilecek ne varsa onu tepiyor. Nurcu oluyor, Arapçı oluyor, Moskofçu oluyor, fakat Türkçü olmuyor. Bütün dünyanın birleşeceğini kabul ediliyor da bütün Türklerin birleşeceğini kabul etmiyor. Yeni bir şeye ihtiyacı oldu mu gözünü hemen dışarıya çeviriyor. Bu, acaba bende de var mı diye bir an bile düşünmüyor.
    1965 Nisanında Magna-Charta’nın bilmem kaç yüzüncü yıl dönümü dolayısıyla bizim radyolarımızda da konuşmalar yapıldı, profesörler demeç verdi. 1 Nisan 1965’te saat 1940’ta bir İngiliz’in şu sözü bütün törenin en anlamlı özetiydi. Şöyle demişti: “Bir milletin anayasası tarihî efsanelerle süslenmedikçe kupkuru bir şeydir”. Bu ne güzel, ne doğru sözdü. Anayasa bir milletin temel düzeniydi. Yüzyıllardan beri gelen geleneklerin, göreneklerin bir özü olmak, milletin ruhunda yaşamak zorunda idi.
    Bizim anayasamızda böyle bir unsur var mı? Anayasayı hazırlayan profesörler bunu düşünmüş, düşünebilmiş miydi? Türkler tarihini, millî efsanelerini biliyorlar mıydı? Şüphesiz, onlar bu şartlardan hiçbirini haiz değillerdi. Onlar sadece okuyup öğrendikleri başka millet anayasalarından bir terkip yapmışlar, hepsinin en iyisini seçmeye çalışarak en iyi örneği bulduklarına inanmışlardı. Yaptıkları bir tercüme, bir iktibas, adaptasyon veya intihaldi. İstediği kadar mükemmel olsun, Türk değildi. Edebiyat dehası Goethe’nin Faust’u Türkçe’ye çevirmekle Türk eseri olmakla kalıyorsa başka anayasalardan aparılan ve aktarılan bu anayasa da öylece milli olamıyordu. Prof.lardan hangisinin aklına bir de Türk anayasası olduğu gelmişti? Ve nihayet bir anayasa sadece bir hukuk işi miydi? Aynı zamanda tarihi gelişmenin sonucu değil miydi? öyleyse bu anayasa hazırlanırken neden tarihçilerin düşüncesi sorulmamıştı? Sorulmalıydı. Çünkü hukukçularımızın cihan piyasasındaki mevkii ancak sıra adamı olmaktan ibaretken tarihçilerimizin uluslar arası ünü ve yeri vardı. Bu yapılmadı. Yapılamadığı için Türk devletinin “sosyal” devlet olduğu kaydolundu. “Türkçü” devlet olduğu kaydolunmadı. Onun için ben bu anayasaya “hayır” dedim.
    Demokrasiler gitgide avam hakimiyeti haline geldikçe zekadan da yoksun bir durum arz ediyor. Zeka kıtlığının en büyük tanıklarından biri Amerika’nın davranışıdır. Afrika’da kurulan Yamyam cumhuriyetlerine yardım etmek için Amerika buralarda seçimle iş başına gelmiş hükümetlerin kurulmasını şart koşuyor. Birkaç milyonluk nüfusları arasında okuyup yazan ancak bir iki bin kişinin bulunduğu, yüksek öğrenim yapmamışların beş altı kişiden ibaret bulunduğunu bu devletlerde seçimle gelen hükümet meşru hükümet mi olacaktır? Yamyamlar seçimden ne anlar?
    Suudi Arabistan’da seçimle gelmiş bir hükümet yok. Fakat aklı başında bir tek adam, şimdiki Kral Faysal bu iptidai ülkeyi gayet güzel yönetmekte ve kalkındırmaktadır. Kalkınmanın demokrasiyle, cumhuriyetle ilgisi yoktur. Kalkınma aklı başında insanların disiplinle yöneteceği bir iştir. Almanya ve Japonya bugünkü seviyelerine demokrasi ve cumhuriyetle değil, kırallıkla ve mutlakıyetle gelmişlerdir. Almanya ve Japonya’daki Millet Meclisleri bir demokratik organ değildi. Atatürk ve İnönü zamanındaki bizim Meclisler gibi destekleme organlarıydı.
    Türkiye’yi devlet olmaktan çıkaran sebeplerin birisi de bizdeki Moskofçulardır. İnsan kötü niyetli olduktan sonra kanunların zayıf taraflarını bularak istediği gibi faydalanır. Millet haklarını savunur gözüküp sınıf düşmanlığı yaratır. Lâiklik diye manevî değerler baltalanır. Hürriyet diye anarşi öne sürülür. Her türlü kargaşalık yapılır.
    Üniversitelilerin bir takımı bunlara kapılıverir. Çünkü bu çocuklar liselerden sağlam bir millî terbiye alarak gelmiş değillerdir. Liselerde millî olarak ne vardır? Edebiyat mı? Tarih mi? Müzik mi? Hiçbiri…
    Öğretmenler büyük çoğunlukla kupkuru insanlardır. Okumazlar. Düşünmezler. Yalnız alacakları maaşı, tatil günlerini, intibak kanunlarını bilirler. Çekingendirler. Çoğu hastalıklıdır. Büyük bölümü geçim sıkıntısı içindedir. Aralarında milliyetçi olanları da Bakanlık tutmaz. Bunlar solcularla sürülürler. Okullarda disiplin olmadığı için sinirleri bozuktur. Tedaviye muhtaç insanların ders vermesi toplum yapısında gedikler açmaktadır. Bu gediklerin yarın farkına varılacaktır.
    Öğrenciler de ayrı bir trajedidir. Çünkü bu çocuklara gazete, dergi, sinema, tiyatro, sokak, plaj, radyo ve her şey kötü örnekler vermektedir. Üzüm üzüme baka baka kararır. Kişiye kırk gün deli deseler deli olur. Ben her gün tiren, vapur ve otobüsle işime gidip geldiğim için öğrencileri görüyorum, görünüşü korkunçtur. Eğitim reformu yapılmazsa, çok sert disiplin uygulanmazsa Türkiye’nin geleceği karanlıktır. Bir millet baraj ve fabrika ile değil, daha önce milli ruh ve ülkü ile kalkınır. Manen çökmüş bir millete endüstri tesisleri yapmak, ölüye balo elbisesi giydirmeye benzer.
    Türkiye’de öğrenci vasfına lâyık topluluk bir dereceye kadar İmam-Hatip Okullarında var. Dinî inançla birlikte eski bir Türk terbiyesini sakladıkları için bu çocuklarda bir üstünlük derhal göze çarpıyor. Bunlar dinî bilgilerle birlikte çağdaş bilimleri de öğrenerek yetiştikten ve halka hitap etmeye başladıktan sonra Türkiye’nin manzarası değişecektir. Eski hocalar “milimetre”nin ve “Venezuela”nın ne olduğunu bilmeyecek kadar cahildiler. Arapçayı da bilmiyorlardı. İmam-Hatip Okulları öğrencileri seçkin ve millî şuurlu öğretmenler elinde yetişirse yurt için büyük kazanç olur. Atatürk medrese ve tekkeleri kapattığı zaman bir yüksek İslam Enstitüsü açsaydı şimdiye kadar yetişmiş olacak olan birkaç bin aydın din adamı Diyanet İşlerinin başında ve sıra görevlerinde bulunur, “radyonun içinde melekler vardır; konuşan onlardır” diyen Kürt Sait gibi kara cahil yobazların ardından binlerce gafil Türk gitmezdi.
    Ötüken, 1967, Sayı: 40