• (Nokta dergisinin Kumandan'la yaptığı röportajdan) Diğer bir suâl: Mücadelenizde Silah kullanılacak mı, kullanılmayacak mı?..
    -" Evvela İslâmcı kesime karşı silah kullanılacak mı kullanılmayacak mı, bunun cevabı alınmalı ve bu ondan sonra söylenmeli. Ortada bir fikir ve bu fikrin hayata geçirilmesi için bir takım aletlere (insan, insan keyfiyeti, teşkilat, teşkilatlanma şekli, imkân) ihtiyaç vardır. Meselâ fikrin füzeye ihtiyacı var, bugün benim elimde tabanca var, öyleyse füze ile vuracağım yerle, tabancayla, vuracağım yer değişir. Bu çerçevede söyleyeceğim şey, gerektiği yerde gerekeni yapmak..."
    (Spor olsun diye silah kullanılmaz... Böyle bir suâl, İslâmcı kesimin gelişmesi karşısında, İslâm dışı güçlerin ve düzen güçlerinin ne yapacağı meselesine bağlı olduğu kadar, İslâmcı çevredeki malzemenin niteliğine de bağlıdır.)
    -" Lüzumlu açıklamaları yaptığıma göre, umumî olarak kamuoyunu meşgul eden veya kamuoyunu alâkalandırmak istenen meselelere geçebiliriz... Önce; ne malûm şekilleriyle, ne de malûm zıtlarıyla demokrasi ve diğer sistemler, bizim hasretini çektiğimiz nizâmı misâllendiremez… Bizim anlayışımız budur!.. Ama İslâm'dan her söz edişte karşımıza geçen demokrasi havarileri ve aslında demokrasinin düşmanı olan demokrasi istismarcılarını, samimiyete davet edebiliriz!.. Şu "başörtüsü" davası... Lûgatte bile başörtüsü, "serbest" ve "hür" mefhumlarıyla birlikte görülür.. Erkek veya kadın; haya ve hicâb duygusunun karşılığı hâlinde gereken kıyafete bürünür ve içtimâî görünüşe çıkabilmenin serbestiyetine erer... Eğer insan ve toplumda muvazenenin, duyguların karşılıklarını bulacağı veri ve disiplinlerle sağlanabileceğini, ruhî itminana eriş yolunun bunu gerektirdiğini, bunun hakikatinin de İslâm'da bulunduğunu göz önünde tutarsanız, mesele daha iyi anlaşılır... Oysa düşmanlarımız, hürriyet ve serbestlik adına çıplaklık ve sapıklıklara bakarken, bunun ne getirip ne götürdüğünden, hürriyetin ne ve niçin gerekli olduğundan haberli değiller... Bu kuduzluk içinde de gayet komik durumlara düşüyorlar. Hem demokrasiden dem vuruyorlar, hem de Engizisyon cellâdı gibi, "başörtüsü" takanın sübjektif niyeti hakkında hüküm koyuyorlar... "Türban, İslâmî bir başkaldırının simgesi!"... Sana ne?.. Başkaldırının kanunu zedelemediği yerde, başkaldırı düşüncesi insanların içini okuyan bir kehanetle mahkûm edilemez demokrasilerde... Böyle oluşa, "fahişelikte bir meslektir!" diyenler, tutuklu ve hükümlü yakınları dayanışma derneği mensupları, ibneler partisi yönetici ve mensupları, bir takım tiyatro ve film gösterileri, pahalılık ve işşizliği protesto gösterileri, daha neler ve neler, mevcut anayasa düzenini yıkıcı niyetler olarak sol örgüt faaliyetlerinin uzantısı diye gösterilebilir... Şunu açıkça söyleyeyim: "Usta hırsız ev sahibini şaşırtır!" hesabıyla İslâm'a saldıranlar bilmelidir ki, artık karşılarında aciz ve şaşkın bir ev sahibi yoktur!.. Kanunî haklarını bile, düşmanlarının kanunsuz uygulamalarından ve kendi koydukları kanunlara dahi aykırı tutumla engellemelerinden dolayı kullanamayan, pasif, yılgın ve ikinci sınıf vatandaş muamelesine razı kesim yoktur artık karşılarında!..
    Bugün öyle bir noktaya gelmiş bulunuyoruz ki, zehir yese onu şifaya tahvil edebilecek ve küfre ellese şeriat doğurabilecek bir gençlik mevcuttur... 1975'den başlayarak görünüşe geçen ve Üstadım'la gençlik arasında "köprübaşı" rolünün gereği olan İBDA külliyatını örgüleştiren ben, Türkiye'deki İslâmcı mücadeleye en büyük katkıyı Marksistlerin yaptığını söyleyebilirim: Değerlendirmesini bilen bir göz önünde, kobay rolü oynamışlardır!.. Yine bu çerçevede söylüyorum ki, solun fikirde çökmesi bir yana, en büyük zaafı, yazar-çizer takımıyla, savaşan adamları arasındaki kopukluk olmuştur... Mahir Çayan'ın, böyle tatlı su solcuları için çok güzel bir sözü var:
    -" Siz marksolog olabilirsiniz ama, marksist olamazsınız!"
    Nitekim marksolog da olmayan böyle bir grup var ki, solculıuk adına tek hüneri "fahişelikte bir meslektir!" diye gösteri yapmaktan ve bulduğu bir manyağı gûya din bilgisi içinde dine saldırtmaktan ibaret kaldı... İsterseniz bu manyaktan bir kaç misâl vereyim:
    -" Kur'an'da hiç, ALLAH AKILLI diye geçmez; demek İslâm'ın tanrısı akılsızdır, bu yüzdende imândan bahsederler!"
    Şimdi dikkat edin, kaç türlü salaklık bir arada: Akıl, ruha bağlı bir keyfiyettir ve ruh emrinde basit bir ölçü aletidir... Akıl lügat çerçevesinde de "bağ" ve "kayıt" mânâsına gelir... Ve akıl mahlûktur... Ve Âyette bildirildiği üzere, İslâm kalbin yoludur; akıl, işi tahdit ile tek bir esasa bağladığından, incelikleri anlamada kâfi değildir.. Bütün bunları göz önünde tutunca, "Allah'a akıl izafe etmenin" onu kul olarak vasıflandırmak demek oluşu ve bunun da "ben bir salakım!" demek oluşu açık değil mi?.. Bu tür muhakeme sahibinin yeri, itibar makamı değil, doğrudan doğruya tımarhânedir!.. Bunlardan anlamadıklarını, çünkü İslâm bir yana, en iptidaî çapta bile Batı tefekküründen ve muhakemeye dair basit bilgilerden de mahrum olduklarını bildiğim için, anlayacakları bir misal vereyim:
    -" Marks bir kapitalist ve kapitalizm hayranıdır, nitekim baş eserinin ismi bile Kapital'dir!"
    Şimdi iş, dediğimi inandırmaya ve araştırıcı süsü vermeye geldi:
    -" Karl Marks'ın Capital- A Critical analysis of Capitalist Roduction ( Voluma1, Lawrence x Wishard, London 1970) adlı eserini Almanca 3. baskısından Samuel Moore ve Edward aveling tarafından çevrilen ve Friedrich engels tarafından gözden geçirilen İngilizcesinden Alaattin Bilge dilimize çevirmiş ve kitap, sol yayınların tarafından Temmuz 1975 tarihinde Ankara'da Orsel Matbaasında dizdirilip bastırılmıştır. İnanmayan gidip, sorar, arar, bulur!"
    Devam ediyorum:
    -" Aynı psikoloji Lenin'de de vardır. Muhataplarına, "sizin karşınızda kendimi ZENGİNLİĞİN karasızlığı içinde görüyorum!" demiştir. İnanmayanlar, NE YAPMALI isimli eserine baksınlar!
    ("Üç Işık" isimli konferanstan -1990-)
  • İlk Söz
    “Ey oğul!” hitabı ile başlayıp “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın.” … ve benzeri öğütleriyle, asırlar öncesinden bugünlere seslenen, Şeyh Edebali’nin neslinden, aynı kültür ve medeniyetin çocuklarıyız. O, kalbi duygu, özlem ve öngörüleriyle insanı merkeze almıştı. İnsan ki, hiçbir şeye feda edilemezdi. Ne şahsi menfaatlere ne grup çıkarlarına, ne din simsarlarına ne de siyasi emel ve beklentilere.
    İnsanı harcadığımızda, toplumun ilk yapıtaşına kanseri bulaştırmış oluyoruz. Ve bu olumsuz ortamın rüzgârı, tüm evrene yayılıyor. Sonuçta, başkalarına layık gördüklerimiz, bize de bulaşıyor.
    Yıllarca, en güzele yürümek niyet ve gayretiyle; sordum, sorguladım, araştırdım, okudum ve okumaktayım. Gençlik çağım ve öğrenim yıllarım, iş mesailerim; teknoloji, bilişim, edebiyat, ekonomi, üretim, muhasebe, iletişim, organizasyon ve manevi eserler okumakla geçti. Son on yıldır ise; sosyoloji, felsefe, mantık, psikoloji, tarih, bireysel ve kurumsal gelişim alanında eserler okuduktan sonra, hukuk bilim dalında eserler okumaya sırayı getirdim. Ve daha iyi anladım ki, hukuk yalnız adaleti sağlamak için gerekli değilmiş. Hukuk yalnız adliyede icra edilen bir bilim dalı da değilmiş. Hukuk sadece; boşanma davası, icra takibi, karşılıksız çek, dolandırıcılık, hakaret davası, yasama organında kanun hazırlamak da değilmiş. Bu tespitleri daha önceden yapsam da derinlemesine okumalar yapınca onaylama imkânını elde ettim. Hukuk alanında da bir kitap yazma niyetim olmakla birlikte, konuları, içeriği ve kurgusunda tereddütlerim vardı. Bunlar da netleşince dördüncü kitabımın hukuk ve adalet temalı olmasına karar verdim.
    Sofie’nin Dünyası romanında, felsefenin temel düşünce ve ilkeleri anlatıldığı gibi, ben de kurgusal roman çalışmamda, hukukun temel ilkeleri, hukuk felsefesi ve metodolojisini ana hatlarıyla anlatmaya çalıştım. Kısa ve öz, öykü ve roman anlatım türü, “Novella” olarak tanımlanır. Ben de detaylandırarak romanımı 500 sayfa yazabilirdim fakat Novella türü kısa ve bilgi, deneyim ağırlıklı bir anlatımı tercih ettim.
    Bu alandaki okumalarımdan edindiklerimi mevcut bilinç yapımla harmanladığımda hukukun tanım aralığını, niteliğini ve önemini söyle betimleyebilirim: Hukukun üstünlüğü, bağlayıcılığı, saygınlığı, açıklığı, bağımsızlığı, tarafsızlığı, evrenselliği, önceliği, öncülüğü, özerkliği, genelliği, pozitifliği, üretkenliği, sürekliliği, kurumsallığı, hakkaniyeti, toplumsallığı, uzlaşmacılığı, ıslahatcılığı ve meşruiyeti dikkate alınmaz ve uygulanmazsa, toplumsal alanda hukuk, oyun dışına çıkarılmış olur. Kitabımın ideali, beklentisi, atmosferi ve özlemi bu öğreti ve ilkeler üzerine bina edilmiştir.
    Hukuk felsefesini, hukuk etiğini bir yurttaş gözü ile yorumlamaya çalıştım.
    “Menfaatime dokunmasın, şunların işine yaramasın, filancayı korumasın, diğerini haksız da olsa korusun” ve benzeri mantık, kurgu, öngörü ve beklentisi ile hareket etmedim.
    Mantık, ahlak, adalet, bilim, merhamet ve zarafet ne bekliyorsa insanlıktan, onu aktarmaya özen gösterdim.
    Fuzuli’ye sormuşlar: “sevmek mi daha önemli, sevilmek mi” “samimiyet yoksa ikisi de fuzuli” diye bilgece cevap vermiş. “Hukuk mu öncelikli adalet mi, felsefe mi, edebiyat mı” diye soracak olursanız; “insanı özneye alıp tüm bilgi, güç, deneyim, birikimleriyle çaba göstermeyen her şey noksan ve kusurlu” derim.
    “Her gün yüz defa, iç ve dış hayatımın, yaşayan veya ölmüş başka insanların emeğine bağlı olduğunu ve aldığım kadar vermem gerektiğini hatırlarım. Albert Einstein”
    Bu söz bir okura, bir yazara, bilim yolcusuna; bireysel ve toplumsal, vefa odaklı sorumluluklar yüklemektedir.
    Başka bir bilgeye sormuşlar: “ineğin kaç ayağı var” Her ne kadar cevabını bilse de soran kişiyi tatmin etmek ve bilimsel yöntem izlemek için cevaplamış: “ben dört tane olduğunu biliyorum ama gel birlikte bir daha sayalım” Ne kadar zarif, ikna edici, samimi, güven verici ve adil bir yaklaşım değil mi?
    Böyle hassas terazi ile olayları, değerleri tartmak çok mu zor günümüzde?
    İşte biz geçmişin bazı dönemlerinde yorum, algı ve yargıda bu kadar hassas davranırken, ne oldu da bu kadar ölçüsüz, acımasız ve duyarsız konuma geldik? Bilgi, vicdan ve sağduyunun ışığı, adaletin güvencesi, hukukun üstünlüğü, felsefenin ruhu ve benzeri toplumsal değerleri merkeze ve gündeme alma amacıyla yazılmıştır bu kitap.
    Hukukun amaçlarının ne olduğu konusunda, hukuk kuramcıları, felsefecileri, sosyoloji ve metodolojisini inceleyenler arasında bir fikir birliği yoktur. Fakat genel anlamda hukukun amaçlarını sıralamak gerekirse:
    Maddi gerçekliğe ulaşmak yani adaletin sağlanması, güvenliğin sağlanması, mutluluğa erişim, kamu yararı, toplumsal düzenin devamının sağlanması, eşitliğin sağlanması, bireysel yaşamın garantörlüğü, barış, özgürlük, bağımsızlık, tarafsızlık, uzlaşmacılık, suçlu ve ihmalkâr bireylerin ıslahı ve benzeri sosyal değerlerdir. Hukuk hırs, hınç ve kin ile hareket edemez. Cezalandırmaz, caydırıcılık amacıyla, ıslah için tedbir olarak ceza verir. İnsanı merkeze aldığımızda, hukuk bilimini bu şekilde algılarız.
    Milattan öncesinden başlayarak, son üç yüz yıllık yakın tarihimizde dünyanın hukuk serüvenini incelediğimizde gelinen noktada, insanlık, huzur ve barış adına çok büyük kazanımlar elde edildiğini görmekteyiz.
    Yeterli olmadığı da ayrı bir gerçek. Bilinçli hukuk toplumu olmadan, hukuk devletinin kurulamayacağı, kurulsa da kurallar ve kanunlarla ayakta kalmakta zorlanacağı, birey, millet, devlet kaynaşmasının ideal anlamda oluşamayacağı bir gerçektir. Bu nedenledir ki, bireylerdeki pozitif, modern hukuk bilincinin yaygınlaşması gerekmektedir.
    Adalet kavramı üzerinde de biraz durmak gerekir. Adalet duygusu ve gerçeği öyle bir güçtür ki; devletin, savcının, hâkimin, avukatın ve sanığın da üstünde ve hepsine aynı yakınlıkta, sıcaklıktadır. Hepsinin üstündedir. O bir ışıktır, şaşmaz terazidir adalet. Vicdanın özü, muhakemenin gözlüğüdür. Aklın besini, bilincin saklama kabıdır.
    Adalet, insanlığın mayası ve yol haritasıdır.
    Adaletle doğup, adaletle uyanıp, adaletle yaşayıp ve adaletle hükmedip göçenlere yürekten selam olsun!
    Mantık, vicdan, etik, estetik ve ekolojik değerlerden kopuk bir adalet anlayışı kabul edilemez. Bundan dolayıdır ki, hukuk bilimi, diğer sosyal bilimlerle yakın ilişki, etkileşim ve bütünlük içinde hareket eder.
    Hukuk ilkeleri ve kuralları, evrensel/bilimsel karşılığı olan ve herkese eşit ve istisnasız uygulandığında amacına ulaşır. Kanunu yapana da, uygulayana da, devleti yönetene de aynı şartlarda uygulanır.
    Bileyi taşı, bıçağı biler ama kendisi kesmez. Bıçak, soğanı doğrar ama kendini kesemez. Bıçak yanlış bir şey keserse, kim hangi yaptırımı uygulayacak? Çağdaş, demokratik hukuk devletinde, bu nedenle, denge-denetim mekanizması olarak kuvvetler ayrılığı ilkesi; yerindedir, gereklidir ve zorunludur. Millet ise mutlak iradenin sahibi olarak gözetleyicidir, denetleyicidir, frenleyicidir.
    Daha önce hazırlamış olduğum üç eseri, bu çalışmayla daha anlamlı ve kalıcı hale getirme niyeti ile yola çıktım. Evet bu eserimiz, çok farklı bir yöntem ve anlatım dili ile hukuk zihniyetini, adalet bilincini geliştirmeyi ideal ve amaç edinmiştir. Romantik bir kurgu ile başlayan kitabımız, denemeler, şiirler, özdeyişler, önerilerle devam edecektir. Kitabın sonunda, dipnotları açıklayan bir sözlük ile, anlatımları daha anlaşılır kılmayı amaçladım. Yararlanılan ve önerilen kaynaklarda; hukuk alanında kitaplar olduğu gibi, diğer alanlarda da seçkin kitaplar vardır. Bunlarla, bilimsel, düşünsel ve duygusal yolculuğunuzu sürdürmeniz önerilir.
    Bu kitap çok geniş bir okur kitlesine hitap etmektedir. Belki yüzlerce hukuk kitabını okumaya zamanınız olmayacaktır. Okusanız da, anlamlandırma konusunda zorluklarla karşılaşma ihtimaliniz de vardır. Lisans, Y. Lisans, doktora öğrencileri ve tüm sosyal bilimler akademisyenlerinin, kitaplarımda farklı bir anlatım, yeni ve sıradışı öneriler, öngörüler, düşünceler bulabileceklerini ve fikir atölyelerinde malzeme olarak kullanabileceklerini belirteyim.
    Çalışmamız size hukuk dalında merak uyandıracak, kılavuzluk yapacak, daha geniş anlatımları okumaya özendirecektir. Ayrıca hukuk alanında öğrenim gören, bu alanda, farklı kurumlarda mesleğini icra edenlere de yeni tefekkür, deneyim ve yöntem kapıları açabilecektir.
    Bilim son noktayı koymaz. Bulduğunu/keşfettiğini ortaya koyar. Bunu bulan, devir alan da daha iyisini yapmaya çalışırsa bilimsel bakışı yakalamıştır. Bir öncekini kırmaz, kıskanmaz. Önceki de yeni geliştirilen yöntem, ürün ve metoda tabi olur. Ve birlikte yürürler.
    Ben hep bu parola ve bakış ile yola çıktım. Yanlış giden bir şeyler gördüysem; hakaret, dışlama, ötekileştirme ve küçük düşürme çabasıyla hareket etmedim. Fikir, öneri ve alternatif projelerimi sundum.
    Bu çalışmada da farklı, yeni, aykırı, özgün düşünsel anlatımlarımla karşılaşacaksınız.
    Herkese ve her şeye, sorgusuz ve bire bir uymak zorunluluğu yok. Herkesin de kabullenmesini beklemek hata olur tabi.
    Kırk farklı fikir çarpışır, ortaya bir hakikat çıkar. Düşünüyorsam insanım. Çalışıyorsam insanım.
    Yorumluyorsam insanım. Yoruluyorsam insanım. Üretiyorsam insanım. Seviyorsam insanım.
    Yaşatıyorsam insanım. Hayırlı bir şeyler bırakabiliyorsam insanım.
    Evrensel ve yerel toplumsal faydayı kriter edindim kendime.
    1800’lü yıllarda yaşamış, Amerikalı düşünür ve hukukçu Abraham Lincoln’ün;
    “Düşmanlarınızı yok etmek dururken onlara ne diye yumuşak davranıyorsunuz?”
    diye soranlara verdiği cevap manidardır:
    “Sayın Efendiler! Düşmanlarımı kendime dost edinmekle onları zaten yok etmiş olmuyor muyum?”
    Verdiği insani yanıt, yaşadığı ülkede genel kabul görmese de ne kadar anlamlı, kalıcı ve manidar değil mi? İşte bu düşünce filozof olmanın farkıdır.
    Düşünce, özlem ve öngörülerini yaşadığı toprakla özdeşleştirmek anlamsız olur.

    Böyle yola çıktık. İnsana, insanlığa faydalı olmaktan başka bir şeye vaktimiz olmasa ve kalmasa gerek. Yoğun bir çalışmanın ürünü olarak ortaya çıkan, anayasa önerimin de ilginizi çekeceğini umuyorum. Demokrasinin özünde; güven, barış, mantık, ikna ve müzakere vardır. Erkler ayrılığında, birinin diğerine üstünlüğü yoktur., dolaylı bir iç ahenk vardır. Bu süreç ve karşılıklı iletişimde, dominant (baskın) bir güç ve iradenin yeri yoktur/olmamalıdır.
    Ceketinizin cebinde, tam kalbinizin üstünde taşıyıp, sıkça başvuracağınız; özgürlükçü, adil, barışçıl, katılımcı, çoğulcu bir anayasa önerisi hazırladım. Buna benzer bir sistem zamanında geliştirilebilse ve uygulansaydı; ne 27 Mayıs olurdu, ne 12 Eylül, ne 28 Şubat, ne 27 Nisan, ne de 15 Temmuz. Çünkü temsile adalet, sosyal adalet, denge, denetim ve gözetim mekanizmaları, çok güçlü, kalıcı ve verimli tasarlandı. Sağduyulu, sabırlı, serinkanlı ve sistematik hareket ederek, bu yolda yürümek gerekiyor. Önerdiğim sistemin, referandum ile en az % 85 oran ile kabul edileceğine inanıyorum.
    Anadolu ruhunu canlı tutmadan, milli anlamda ittifakını sağlanmadan; iç huzuru, kalkınmayı, birlikteliği, sosyal dayanışmayı, beklentileri karşılayacak düzeyde tesis etmek mümkün değildir. Gelişen/değişen dünyanın, aksiyoner, etken bir aktörü olmak mümkün değildir.
    Bu hamleyi ancak, tüm dengeleri sağlayacak olan, yeni, kalıcı ve güçlü bir anayasa ile başlatabiliriz. Suç ve Ceza karşısında mademki kanunları bilmemek bahane/ gerekçe kabul edilmiyor, öyleyse neden her yurttaşın kolayca anlayacağı ve özümseyeceği bir anayasa metni hazırlayamıyoruz?
    İnsan onur ve haysiyeti temelli, hak, özgürlük ve adalet eksenli ve öncelikli bir anayasaya
    En kısa sürede kavuşmamız gerekiyor.
    Değer yargıları, ideolojiler, kimlikler, inançlar, bireysel görüş ve tercihlerden arındırılmış
    bir hukuk zihniyeti ancak hukukun üstünlüğünü ve bağlayıcılığını tesis edebilir.
    Hukuk felsefesi, pozitif ve saf hukuk kuramı, buna benzer öngörü ve öğretilerle yüklüdür.
    Bu mânâdaki hukuk bilincini; tabandan tavana veya tavandan tabana doğru yaymak
    her yurttaşın ideali ve ödevi olmak zorundadır.
    Bu eser; adalete gönülden inananlara ve yaşatanlara ithaf olunmuştur.
    Ali Rıza Malkoç
  • 304 syf.
    ·4 günde·Beğendi·9/10
    MÖ 4. Yüzyılda Aristoteles tarafından insanların en iyi şekilde yaşayabileceği, en iyi devlet düzenini ortaya koyabilmek amacıyla kaleme alınmış bu eser, siyaset ve felsefe alanında etkileyici düşünce ve fikirlerden oluşuyor. Aristoteles'in düşünce ve fikirlerinde Platon'un önemli bir etkisi var. Bu kitapta, Platon'un siyaset felsefesi alanında sunduğu "Devlet" ve "Yasalar" isimli eserlerindeki düşünceleri üzerinde oldukça fazla duruluyor. Kitap toplam sekiz bölümden oluşuyor.

    Eserin birinci bölümüne devletin ortaya çıkışı ve devleti oluşturan insanların doğası gereği, cinsiyet, akıl ve fiziksel güç olarak birbirlerinden ayrılması anlatılarak başlanıyor. Aristoteles'in sadece bedensel güçlerini kullanıp zihinlerini kullanamayanları hayvanlara benzetmesi ve bu insanların ekonomik açıdan köle olarak kullanılmasının gerekli olduğunu savunması dikkat çeken bir yaklaşım. Bu kölelerin zihinlerini kullanmaları gerektiğini de söylemiyor ve bu yönde bir eğitimde önermiyor. Çünkü toplum içerisinde bazılarının ekonomik açıdan üstünlük elde edebilmesi, diğer insanları sömürebilmesi, özgür olabilmesi ve ihtiyaçlarının karşılanabilmesi için kölelere ihtiyaç olduğunu söylüyor. Kölelerin ise karnı doysun yeter. Asil ve soylu yurttaşlar için köleleri mülk olarak görüyor, araba gibi yahut at gibi. Bu köleyi mülk edinme anlayışı insana daha fazla değer verdiğini düşündüğümüz Hristiyanlık ve İslam dininin ortaya çıkmasından sonra dahi yüzyıllar boyunca varlığını korudu. Neyse ki günümüzde modern köleliği saymazsak insanı mülk edinme gibi bir durum yok. (?)

    İnsanların mülkiyet kazanmaları daha sonra takas, ticaret ve para kazanma faaliyetlerine girişmeleri kapsamlı bir şekilde ele alınıyor. Burada Aristoteles ihtiyaçlar doğrultusunda mülkiyet kazanmanın gerekliliği ile ticaretin doğurduğu aşırı ölçüde para kazanma isteğini birbirinden keskin şekilde ayırıyor. Aristoteles ana hatlarıyla geçim sağlamanın en uygun yolunun hayvancılık ve tarım olduğunu söylüyor. Ticaret, faiz ve belirli bir ücret karşılığı işçi olarak çalışmanın ise doğaya uygun olmayan geçim kollarından olduğunu savunuyor. Eserde Platon'un "Devlet" isimli kitabında söylediklerine yönelik bol miktarda eleştiri var. Platon ve Aristoteles'in mülkiyet konusunda farklı düşündüklerini görüyoruz. Platon mülkiyet hakkında insanlık ve devletin sürekliliğini sağlamak için daha paylaşımcı bir yaklaşım içerisine girerken, Aristoteles mülkiyetçilik konusuna daha bireysel bir düşünceyle yaklaşıyor. Mülkiyetin ferdî mi yoksa kolektif mi kullanıldığında daha iyi olacağı konusu günümüzde de hala tartışma konusudur. Bugün tartışmaların dönüp dolaşıp saplandığı nokta siyasal ve ekonomik açıdan kapitalizm ve sosyalizmdir yahut türevleridir.

    Bu bölümde iki düşünür arasındaki farklı bir diğer görüşte, Platon'un erkeklere ortak bir şekilde sahiplendirdiği kadınlar ve çocukları, Aristoteles'in erkeklerin bir uyruğu olarak görmesi ve tamamen ikinci plana atması. Aristoteles buradaki eşitsizliği ruha bağlıyor; kadın, erkek ve çocukları birbirinden ayıran etkenin düşünme ve akıl olduğunu, aklın ise erdemi ortaya çıkardığını iddia ediyor. "Susma"yı "kadının şanından" sayıyor ve çocukların da henüz gelişmemiş olduklarından erdemlerinin olgunlaşmadığını söylüyor. Çocuklar hakkında söyledikleri günümüzde çocukların 18 yaşını doldurana kadar seçme ve seçilme hakkına sahip olamamaları durumuna sebep olan etkenlerden öte bir şey değil. Platon ve Aristoteles'in hemfikir olduğu temel düşünce şu, devlet var ise iyiye ulaşmak için var.

    Aristoteles kitabın ikinci bölümüne, Platon'un "Devlet" adlı eserinde belirttiği kadınları, çocukları, mülkiyeti paylaşma konusuna ve insanları fabrika mahsulü makineler gibi duygusuz ve birbirinin aynı olarak anlatmasına hücum ederek, şiddetli şekilde eleştirerek başlıyor. Platon'un kadın, çocuk ve mülkiyet üzerinde kurduğu ortaklığın ve paylaşmanın daha iyi bir toplumsal dayanışmaya vesile olacağı iddiasına, ortaklığın önemsememe ve savsaklamaya sebep olacağını ve dayanışmaya zarar vereceğini iddia ederek karşı çıkıyor. Platon'un "Devlet" ve "Yasalar" eserlerindeki, özellikle mülkiyet ve anayasa konularıyla ilgili eksiklikler, yanlışlıklar üzerinde duruyor. Bu bölümün geri kalanında Phaleas, Hippodamos gibi düşünürlerin görüşlerini tartışarak toplumdaki servet eşitliği ve anayasalar üzerinde duruyor. O dönemdeki Sparta, Girit ve Kartaca anayasalarını karşılaştırıyor.

    Aristoteles eserin üçüncü bölümüne yurttaş, devlet ve anayasa kavramlarını açıklayarak başlıyor. Yurttaş ve yurttaşlık tanımını aristokratik bir çerçevede yapıyor. Örneğin, işçiler ve kölelerin yurttaşlık için gerekli nitelik ve yeteneklere sahip olamayacaklarını söylüyor. Yurttaşlığı belirli bir toplumsal sınıf olarak görüyor. Yurttaşlar dışındaki halk kitlesini uyruk olarak ayrıştırıyor. Krallık, tiranlık, aristokrasi, oligarşi, demokrasi, despotluk, adalet kavramlarını tartışıyor. Bu kavramlardan krallık, aristokrasi ve siyasal yönetim dediği yurttaşların anayasal egemenliğini (politeia'yı) doğru ve normal yönetim olarak tanımlıyor. Bunlara karşılık krallıktan tiranlığın, aristokrasiden oligarşinin, siyasal yönetim ya da çoğunluğun anayasal yönetiminden demokrasinin sapma olarak ortaya çıktığını ve yanlış yönetimler olduğunu söylüyor. Bölümün sonunda mutlak monarşi ve yasalar üzerinde oldukça fazla duruyor. Monarşinin doğru biçiminden krallık, yanlış biçiminden tiranlık olarak söz ediyor.

    Dördüncü bölümünde anayasa kavramı tartışılıyor. Aristoteles oligarşik anayasa ve demokratik anayasa arasındaki farkları, hangisinin iyi ve doğru olduğunu, kimlere uyduğunu anlatıyor. Bu bölümde Aristoteles "siyasal yönetim" adını verdiği rejimde bir anayasa oluşturmaya çalışıyor. Buradaki görüşü biraz demokrasiden biraz oligarşiden bir şeyler alarak en iyiyi elde etmek. Bu ortalama anayasa anlayışı, devleti oluşturan halk içerisinde de "orta sınıf insan" arayışına dönüşüyor. Aşırı zengin ve aşırı yoksul insanların bulunmadığı orta sınıf insanlardan oluşan bir toplumda çatışmaların olmayacağı ve adaletin sağlanacağı en iyi anayasanın oluşturabileceğini savunuyor. Bu bölümün sonunda siyasal yönetimdeki yasama, yürütme ve yargı organları üzerinde duruyor. Bu organlarda görev alacak kişilerin halkın hangi kesiminden olacağını, nasıl seçileceğini anlatıyor.

    Aristoteles kitabın beşinci bölümünde anayasa kavramını değerlendirmeye devam ediyor. Anayasalarda gerçekleştirilen değişikliklerin nedenlerinin neler olduğunu, anayasaların niteliğini, sayısını, anayasayı etkileyen yıkıcı etkenleri ve anayasaların hangi türlere dönüştüğünü tartışıyor. Bu bölümde özellikle anayasanın değişmesine sebep olan eşitsizlik, gerilim, şiddet, devrim ve yönetim değişikliği konuları üzerinde duruluyor. Krallık ve tiranlığı tehlikeye sokan durumları ve monarkların iktidarı elde tutabilmek için neler yapması gerektiğini anlatıyor. Bu bölümde Aristoteles'in, halkı sömürüp iktidarı elinde tutmak isteyen yöneticilere kurnazca önerileri var. Bu tür önerileri Machiavelli'nin 1500'lü yılların başında, "iktidara giden ve gücü elde tutmak için başvurulan her yol mübahtır" anlayışıyla yazdığı "Hükümdar(Prens)" adlı eserinde de görmek mümkün. Örneğin bu bölümde Aristoteles'in önerdiği bir konu tıpatıp Machiavelli'nin söyledikleriyle örtüşüyor. İki düşünür de diyor ki "Hükümdar dindar görünmelidir. [Dikkat buyurunuz, dindar olmalıdır demiyorlar] Çünkü insanlar Tanrıların bilincinde olduğuna inandıkları egemenlerin kendilerini ezmeyeceğine inanırlar ve ona karşı ayaklanma olasılıkları olmaz." Bu öneriler hala güncelse yıllardır insan yönetiminde değişen hiçbir şey yok demektir. Aristoteles bu bölümün en sonunda Platon'un "Devlet" eserinde timokrasi, oligarşi, demokrasi ve tiranlık yönetimleri üzerine yapmış olduğu açıklamaları eleştiriyor.

    Eserin altıncı bölümünde daha önceki kısımlarda anlatılan konulara sık sık değiniliyor. Demokrasilerin ve oligarşilerin en iyi nasıl işletilebileceği, devamlılığının nasıl sağlanabileceği konusu üzerinde duruluyor. Bu bölümün sonunda devlet yönetiminde görev alacak bürokrat ve memurların kimler olacağı ve hangi görevlerde ne kadar süreyle bulunacakları belirleniyor.

    Yedinci bölüme en iyi yaşamın, mutluluğun ve erdemin arayışı, tartışılması ile başlanıyor. Aristoteles'e göre yurttaşlar için en iyi yaşam türünü sağlamak en iyi anayasanın amacıdır. Bu bölümle birlikte ideal devletin koşullarını tamamlamaya çalışılıyor. İdeal devletin koşulları, nüfusu, büyüklüğü, konumu, iklim özelliği, şehirlerin yapısı, planı, toplumsal, siyasal ve dinsel kurumlar anlatılıyor. Toplumsal sınıf ayrımı ve toprak sahipleri üzerinde duruluyor. Aristoteles bu bölümün sonu itibarıyla anlatmaya başladığı eğitim konusunu kitabı bitirene dek sürdürüyor. İnsanların yurttaşlık için nasıl eğitileceği ve bu eğitimi kimlerin nasıl vereceği anlatılıyor. Aristoteles'in bütün erdemleri geliştirmeye, ahlaka ve liyakate yönelik bir eğitim anlayışı var. Eğitimin konusu çocuklarla ilgili olduğundan aile, evlilik, ana-babalık üzerinde de duruyor. Aristoteles kitabın başından sonuna Platon'un "Devlet" eserini yoğun şekilde eleştirse de bazı kısımlarda büyük ölçüde anlaşıyorlar. Bu bölümde engelli ve sakat çocukların ölüme terk edildiği, yaşatılmadığı kısım benzer düşündükleri konulara bir örnek olarak verilebilir. Yine bu bölümde çocuk eğitimi ile ilgili konularda iki düşünürün de benzer fikirde oldukları görülüyor.

    Kitabın son bölümü olan sekizinci bölümde eğitim sisteminin nasıl olacağı üzerinde duruluyor. Aristoteles'e göre çocukların yetiştirilmesi ve eğitilmesi kamuyu ilgilendiren bir durumdur, çünkü çocuklar geleceğin yurttaşları, geleceğin egemen sınıfıdır. Dolayısıyla düzenli bir programla yetiştirilmeliler. Değerli yurttaşlar erdemli bir eğitimle yetiştirilebilir. Platon gibi Aristoteles'te eğitim konusunda müziğe oldukça önem veriyor. Müzik sadece eğlenmek, dans etmek, içki içmek için değildir, aynı zamanda eğitime uygulanmalı, gençler müzik eğitimi görmeli ve müzikle eğitilmelidir. Son bölüm baştan sona müzik konusuyla ilgili.

    Aristoteles kitabın çoğu yerinde Platon’un fikir ve görüşlerini esas alarak eleştirilerde bulunduğu için, Platon’un eserleri okunduktan sonra bu eserin okunması daha sağlıklı bir değerlendirme yapabilmek ve eleştirileri daha iyi anlayabilmek açısından önemli. Platon’un “Devlet” eserindeki ütopik ve felsefi yöne kıyasla, bu eserin daha gerçekçi ve siyasi bir yaklaşımla yazıldığını söyleyebilirim.

    "Sorarlarsa dünyanın gidişini
    Eflâtun'dan satırlar okuyacağım" der Rıfat Ilgaz. Yani dünya tiranıyla, yoksuluyla, asiliyle, kölesiyle, iyisiyle, kötüsüyle aynı dünya, aynı hamam, aynı tas azizim, yüzyıllardır değişen pek bir şey yok.

    İyi okumalar...
  • Devletler, yasa uyarınca demokrasiyle yönetildikleri zaman demagoglar yoktur, en iyi yurttaşlar sağlamca baştadır; oysa yasaların egemen olmadığı yerde demagoglar başgösterir. Halk monarklaşır, birçok kişilerden oluşan tek bir yönetici gibi olur. Homeros’un kötü bir şey diye sözünü ederken, ne gibi bir çoklu-egemenliği anlatmak istediğini bilmiyorum; ortaklaşa mı, bireysel mi? Fakat o ne olursa olsun, şimdi tartıştığımız monarşik demos, yasaların denetimi altında bulunmadığı için mutlak erke erişmeyi amaçlar ve bir despot gibi olur, ancak kendisine yaltaklananları yükseltir ve şereflendirir. Dolayısıyle, monarşiler arasında tiranlığın yeri ne ise, böyle bir demokrasinin de demokrasiler arasındaki yeri tam odur; genel niteliği tıpkı onun gibidir. Her ikisi de, daha iyi sınıftan yurttaşlar üstünde efendilik ederler ve birinin kararları ötekinin buyruklarıdır; tiranın dalkavuğuna karşılık, halkın demagogu vardır; bunların ikisi de kendi alanlarında etkili olurlar, dalkavuklar tiranların üstünde, demagoglar bu türden halk toplulukları üstünde. Demagogların böyle yapabilmeleri, her sorunu halk meclisine getirmeleriyle olmakta, meclisin kararları yazılı yasaların üstüne çıkabilmektedir. Bu durum onların kişisel erkini büyük ölçüde artırır, çünkü halk her şeye egemenken, çoğunluk arkalarından geldiği için onlar da halkın görüşlerine (kamuoyu'na) egemendir. Üstelik, halk, yetkenin kendilerinde olduğu gerekçesiyle, görevlilerin yetkesine karşı çıkınca, demagoglar devlet görevlerini kaldırmak için bunu fırsat bilirler. Böyle bir demokrasinin hiç de bir anayasa olmadığını söylerseniz, bence yerden göğe haklı olursunuz. Yasaların egemen olmadığı yerde, anayasa yoktur. Yasa her şeye egemen olmalı ve devlet görevlileri bireysel örneklerde hüküm vermeli (yasayı uygulamalı), işte o zaman bir anayasanın varlığından söz edebiliriz. Dolayısıyle, eğer demokrasi tanınan anayasalardan biriyse, her şeyin halkın kararıyle yönetildiği böyle bir düzenin gerçek bir demokrasi olmadığı apaçıktır; çünkü hiçbir kararın evrensel geçerliği olamaz.
    Aristoteles
    Sayfa 118 - Remzi Kitabevi, 4.Baskı (1993), Çeviren: Mete Tunçay
  • “Anayasa tarafından garanti altına alınan bazı haklarımız olduğu için özgür bir toplumda yaşadığımız söyleniyor. Ancak, bu haklar göründükleri kadar önemli değildir. Bir toplumda varolan kişisel özgürlüğün derecesi, o toplumdaki kanunlar veya yönetim biçiminden çok, toplumun ekonomik ve teknolojik yapısına bağlıdır.New England’daki Kızılderililerin çoğu monarşiyle yönetiliyordu ve İtalyan Rönesans’ı sırasındaki şehirlerin çoğu da diktatörlerin kontrolü altındaydı. Ancak, bu toplumların tarihini okurken insan, onlarda bizim toplumumuzdakinden daha fazla kişisel özgürlüğe izin verildiği izlenimini ediniyor. Bu, kısmen yöneticinin iradesini dayatacak etkin mekanizmaların yokluğundan kaynaklanıyor: Çağdaş, iyi örgütlenmiş polis güçleri; hızlı, uzun mesafe iletişimleri, denetleme kameraları, sıradan vatandaşların yaşamları hakkında bilgi dosyaları yoktu. Bu nedenle de kontrolden kaçmak görece daha kolaydı“
  • 169 syf.
    ·3 günde·Beğendi·5/10
    Talat Paşanın anılarını elbette merak ediyordum. Zira “Hürriyet-hürriyet” diye diye iktidar gelen İttihatçılar, krallardan, II. Abdulhamid’den bile daha büyük baskılar, hukuksuzluklarla yönetmişlerdi ülkeyi.
    Evet. Başlangıçta İttihatçılar gerekli dönüşümleri yapamayan, milletin sırtında bir kambur gibi duran padişahların yetkilerini, halkın seçtiği bir meclise devretmek, saltanatı anayasal çerçeveye oturtmak, padişahların elinde çöküşe giden İmparatorluğu kurtarmak için, iyi niyetle örgütlenmişler, bunda da başarılı olmuşlardı fakat iktidara gelince kendileri padişah yetkilerini bile az bulacak, yasa, hukuk dışı yollara sapacaklardır.
    O kadar ki, hayatı II. Abdülhamid’i eleştirmekle geçen ve ondan nefret eden Şair eşref bile önceleri desteklediği İttihatçıların “hürriyet” anlayışı ve dolayısıyla da Talat Paşa dönemini şöyle dile getirmişti.
    “Vakt-i istibdatta söz söylemek memnu idi
    Ağlatırdı ağzını açsan hükümet ananı
    Devr-i hürriyetteyiz şimdi değişti kaide
    Söyletirler evvela, sonra s…..ler ananı”
    Sadrazamlığında ona: “Kânûn-i Esâsî'ye aykırı olduğundan bu emrinizi yerine getiremeyiz, talimatınızın önce meclisten geçip, yasalaşması lazım” diyenlere “Yahu bu yasa dediğiniz nedir ki! Benim ‘olacak’ dediğim her şey zaten hemen yasa olmuyor mu? Alın geçirin meclisten de öyle uygulayalım o zaman ” diyecek kadar despot, kanun, nizam tanımaz bir kişidir Talat Paşa. Fakat ne işledikleri cinayetlerden, ne yaptıkları zorbalıklardan hiç bahsetmemiş anılarında. 600 yıllık imparatorluğu on yılda nasıl batırdıklarını ise, çok yüzeysel geçiştirmiş, kendilerine toz kondurmamış anılarında.
    Talat Paşa belki de Türk halkını insan yerine koymadığından ve “kul” anlayışıyla hareket ettiğini bildiği için bu milletin yöneticilerine hesap sorma kabiliyeti olmadığı kanaati ile iç siyaset ve millete karşı işledikleri suçlara hiç değinmemiş, Ermeni Tehciri ile ilgili, İngilizlere yaptığı savunmayı anılarına koymakla yetinmiştir.
    İttihatçılar on yıllık bir zaman diliminde yönetimde söz sahibi olmuşlardır ama “İttihatçı Kafa” cumhuriyet döneminde de yakamızı hiç bırakmamış, başta Atatürk olmak üzere, muktedirler kendilerini “halkın efendisi” olarak görmekten kurtulamamış, “kuvvetler ayrılığı” ilkesi ve anayasa çerçevesinde kalma şartını hiçbir siyasetçi kabullenmemiş, padişahlardan bile daha despot, kanun, yasa, hukuk tanımaz davranmışlardır.
    Talat Paşa hatıralarında kendini ve dönemini anlatmamakta ısrar etse de, bu günü anlamak için, İttihatçılar ve onların dönemini iyi tanımak gerekir. Bu sebeple bir zamanlar bir cellattan, eşkıyadan farksız davranan İttihatçıları tanımak için, bütün eksik ve hatalarına rağmen yine de Talat Paşa’nın hatırlarının okunmasını öneririm.
    İyi Okumalar.
  • 294 syf.
    ·3 günde·Beğendi·9/10
    Kitap İnceleme Yazısı
    Kitap Adı: Binbir Çiçekli Bahçe
    Yazarı : Yaşar Kemal (1926 – 2015)
    Yayınevi : Yapı Kredi Yayınları (YKY)
    Baskısı : Ocak 2019 / 3. Baskı / 294 Sayfa
    Barkodu : 9789750816734

    Okuduğunuz bir kitabın tamamına fikren katılmak zorunda değilsiniz. Kitaplar, farkında olmadan duygu ve düşüne dünyamıza yeni kapılarak açarlar. Yazar, düşünür, araştırmacı, bilim insanı, laborant; incelediği, üzerinde kafa yorduğu malzeme ile özdeşleştirilemez, eleştirilemez, suçlanamaz.
    Ne maksatla gündemine aldığını nereden biliyorsunuz veya nasıl anladınız, ne hakla yanlış yorumluyorsunuz?
    Böyle bir girişten sonra gelelim bu kitaptan ne anladığıma. Farklı zamanlarda yazılmış, farklı konulu yazılardan oluşuyor kitap. Günümüzün kolay çözüme kavuşmayan güncel sorunları nedir diye sıraladığımızda: adalet, eşitlik, özgürlük, demokrasi, temsilde adalet, kültür, medeniyet, inanç, kalkınma, birlikte yaşam, çoğulculuk, inanç ve soy eksenli kimlik tartışmaları. Kitap bu konuların hepsine olumlu katkı sağlasa da ben özellikle, ülkemizin her bölgesinde yaşayan ve kültürel kimlik aidiyeti olarak kendisini “Kürt” olarak tanımlayan yurttaşlarımızın sorunlarını dile getirmesi ilgimi çekti. Sosyalizmin yerel yorumlanması da dikkate değer.
    Bir yazıyı yorumlarken, hangi tarihte, ne maksatla yazıldığını çözümlemeye çalışırım. Ki yazarın anlatımını bağlamından, amacından koparmayayım. Hangi tarihte hangi şartlarda kaleme alındığı da önemli benim için.
    Bir de “yazar halen yaşıyor mu, soru sorma şansım var mı” ona bakarım.
    Bu kitap vesilesiyle ben “kürtler” dosyası hakkında bir şeyler yazmak istiyorum.
    Bu ülkede kürtler sorun değildir, olmamalıdır. Kürtler azınlık da değildirler. Birlikte kurtardığımız, kurduğumuz, oluşturduğumuz, büyülttüğümüz milletin, vatanın bir parçasıdırlar.
    Bunu sadece bir kültürel öğe olarak nitelendirmek de hata olur. Sosyolojik, tarihi ve siyasi veriler
    bize daha geniş açıyla bakmamızı zorluyor. Kürtler isteselerdi Lozan’da kendilerini azınlık diye de anlaşmaya ekletebilirlerdi. Buna ihtiyaç hissetmediler. Böyle bir talep veya dayatma insanlık dışı bir tutum olurdu.
    İhmaller, kasıtlar, ayrışmalar ve cehalet unsurları; birçok konuyu sorun haline dönüştürdüğü gibi
    Bu farklılıktan da kavga üretebilmeyi maalesef başarmıştır. Karşılıklı iyi niyet girişimleri hep kesintiye uğra(tıl)mıştır. Bunda, böyle olmasını isteyen güçlerin de payı/etkisi vardır.
    Kültürel farklılıkların/beklentilerin kavga unsuru haline gelmesi, bir insanlık suçu, insanlık ayıbıdır.
    İnanç temellerimiz, medeniyet köklerimiz, tarihimiz, coğrafi konumumuz, gelişmekte olan demokrasi kültürümüz buna kapı açmamalıydı.
    Bir etnik/ kültürel yapıyı tanımadan sevemezsiniz, sevmeden de anlaşamazsınız. Sorunlara hep politik ve ekonomik gerekçelerle baktık. Askeri, siyasi ve ekonomik tedbirlerle çözmeye çalıştık.
    Her yerli kriz, dış güçlerin malzemesi, kozu, silahı olmaya adaydır ve öyle de olmuştur.
    Kültürel, psikolojik ve sosyolojik çözümlemeler de yapmamız gerekiyordu.
    Genele yayılmış bir birlikte yaşam kültürü oluşmadı. Kürt dili alanında üç – beş kelimeden başka derinlemesine folklorik/kültürel bilimsel araştırma yapan, tabandan kaç kişi vardır acaba?
    Diğer kültürel çeşitlilikler dahil, hiçbirini görmezlikten gelemeyiz.
    Yaşar Kemal’in eserleri ve özellikle bu kitap, “Binbir çiçekli bahçe” olarak bize çok şeyler öğretiyor.
    Tarihsel, psikolojik, sosyolojik bir birikim ve donanımla yola çıkarak aşağıdaki yazarları da okuyabilirsek, konu hakkında bilgi edinerek, geleceğe daha emin adımlarla ilerleyebiliriz.
    Tabi mevcut anayasamızı da yenilemek şartı ile.
    Yaşar Kemal (Binbir çiçekli Bahçe ve diğer eserleri)
    Doç. Dr. Polat S. Alpman (Türkiye’de Çağdaş Sosyoloji Konuşmaları/ Küre Yayınları kitabı S.143 ve diğer yazıları)
    Prof. Dr. Osman Can (kitapları ve makaleleri)
    Sosyolog Prof. Dr. Mücahit Bilici (makaleleri)
    Prof. Dr. Niyazi Berkes (Türkiye’de Çağdaşlaşma/ YKY)
    Hasan Cemal (Kürtler / Everest Yayınları /580 Sayfa)
    Bu listeye eklenecek başka kitaplar da var elbette. Fakat bunlardan başlayıp ortalama bir fikir edinebiliriz. Kavga etmekten, ayrışmaktan, oyuncak olmaktan, kinden, hırstan, dış güçlerin ekmeğine yağ sürmekten iyi değil midir?
    Öncelikle bir zihniyet devrimi, algı devrimi, duygu devrimi, hukuk devrimi, anayasa devrimine ihtiyaç var. Hukukun üstünlüğü ve bağlayıcılığına inanmış demokratik hukuk devletlerinde, devletin üstünde oluşan/ona çöreklenen hiçbir güç kabul edilemez. Ortada meşru bir savaş hali yoksa, elinde silahı olan, silah kullanan, silahtan medet uman, silah kullanmayı düşünenler tanımlama olarak “terörist” dirler. Önce bunun adını net koyalım. Silah ile kalem, düşünce ile kin aynı masada buluşamaz. Özgürlüğü, barış kapısını, iyi niyeti kurnazlıkla ve zorbalıkla istismar edenler, bedelini de öderler.
    Kimlikler haktır, çeşitlilik, farklılık bireysel bir haktır ve anayasamıza göre de yasaldır, korumla altındadır. Fakat kimlikler, inançlar üzerine politik argüman, ideoloji geliştirmek, millet ve devlet ortak zeminini kaydırıyor, zedeliyor.
    Yolumuzun sonu ne olursa olsun, bizi mahcup etmemesi gerekiyor. İnsan hakları, demokrasi, hukuk ve mantık eksenli, bilimsel karşılığı da olan ilkelerle hareket etmek zorundayız.
    Her duyduğumuza inanmayalım. Farklı kaynaklardan teyit etmek gibi insani bir sorumluluğumuz var.
    Verimli okumalar.
    01.05.2019
    Ali Rıza Malkoç
    #armozdeyis