• 95 syf.
    ·Puan vermedi


    24 Ekim 2019

    Edebiyat

    Tufan Erbarıştıran’dan Sadık Hidâyet’in Kör Baykuş Eserinin Çoklu Öznelerine Bir Bakış

    Deniz Mahabad

    Facebook'ta Paylaş

    Twitter'da Paylaş

    12

    0

    Romanın, tam anlamıyla felsefi ve psikolojik bütünselliği içeren, insanı ve baskıcı çevresini doğrudan ele alan, düşler ve fanteziler arasındaki kurgusal yolculuklarda hem coğrafi hem de dönemsel güçlüklerin yıprattığı kişilikleri karşımıza getirdiğini ifade eden Erbarıştıran, böyle bir romanı okumanın felsefi bir çaba gerektiğini belirtiyor.

    Yazar ve eleştirmen Tufan Erbarıştıran'ın yeni inceleme kitabı, İranlı yazar Sadık Hidâyet’in Kör Baykuş kitabını irdeliyor. Doğu Kitabevi’nden çıkan bu inceleme, Türkiye’de bir ilk olma özelliği taşıyor. Çünkü kendi edebiyat eserlerimizin bile geniş tabanlı incelemelerinin az sayıda olduğu ülkemizde komşu ülkelerin edebiyatıyla ilgili bu denli detaylı inceleme çalışmalarına çok nadir rastlanıyor. Örneğin İran edebiyatının yaşayan kadın yazarlarından Zoyad Pirzad ve Sara Salar pek bilinmiyor. Çünkü eleştiri ve incelemeler, gerçekleri görmeme ya da görmek istememe noktasına getirilerek bilincin ve yaratıcılığın silikleştiği bir zemine sürükleniyor. Bu bağlamda Erbarıştıran’ın çalışması cesur ve kararlı bir adım olarak dikkat çekiyor.

    Erbarıştıran’ın incelemesi çeşitli başlıklarla ilerliyor. Seçilen başlıklar Sadık Hidâyet’in yaşamıyla yakından ilintili olsa da her başlık Kör Baykuş'un içeriğinin ne derece derinden ele alındığının göstergesi. Erbarıştıran’ın incelemesi “Kör Baykuş’a Genel Bir Bakış” başlıklı değerlendirmesiyle başlıyor. Sadık Hidâyet’in yaşamından kesitlerin olduğu, yazarın hayatına son vermesiyle ilgili bölümde dünya edebiyatında önde gelen yazarların da hayatlarına son vermelerine dair örnekler yer alıyor. Böylece ilk bölümden itibaren insanı derinlikli düşünmeye götüren “ölüm” teması vurgulanıyor. 

    Kitabın giriş kısmından yola çıkarak Albert Camus’un Sisifos Söyleni’ne varmak mümkün. Camus kitabında “Uyumsuz ve İntihar” adlı bölümde “Yaşama nedeni denilen şey, aynı zamanda çok güzel bir ölme nedenidir de,” derken yaşamın anlamını sorgulamamızda birçok nedenin olduğunu, bunun yanı sıra varılan sonuçlardan bazılarının yaşamaya daha güçlü bağlanmamıza imkân sağlarken diğerlerinin intihara neden olduğunu anlatıyor belki de. Çünkü insan hem iç dünyasıyla hem çoğunlukla kontrolü kendisinde olmayan dış dünyayla ciddi bir uyumsuzluk yaşar.

    Sadık Hidâyet’in eserine dair Türkiye’de ilk olma özelliği gösteren inceleme çalışması, Kör Baykuş’u anlamamız açısından son derece önemli. Hidâyet’in inişli çıkışlı yaşamının bir aynası olan kitap, etraflıca ele alınmış. İran edebiyatının yoğun metinlerine sahip yazarlarından olan Sadık Hidâyet’in derin, karanlık ve çarpıcı iç dünyasının yansımalarını sözcükler yoluyla öğreniyoruz. Eserde toplumla barışık olmayan insanların silueti çizilirken bundan kaynaklı çaresizliklerin, kaygıların ve şaşkınlıkların yarattığı çırpınışlar ürpertici bir şekilde okura sunuluyor. Bu noktada Erbarıştıran alıntıladığı Kör Baykuş’un metinlerinden birçok örnek veriyor: “Hayatımın deneyimleri bana, ben ve diğerleri arasındaki o korkunç boşluğu öğretmiş ve beni sadece sessiz olma gereğine inandırmıştı.” Cümlenin yarattığı ölüm sessizliğinden kurtuluşun kapısını yine aynı sayfada sunduğu şu alıntıyla aralıyor yazar: “Keşke cahil bir çocukken uyuduğum gibi rahat, kaygısız ve dingin bir uyku uyuyabilsem.” Yazar cümleyi sözcük sözcük çözümlüyor. Gerçek manada birey olmanın önündeki bütün engellere direnmek yerine çocukluğa, saflığa, gerçek anlamda yaşamaya dönmenin huzurunu aradığını belirtiyor.

    Romanın çoğunlukla ince geçişlerle ilerlediğini belirtmekte fayda var ancak her okuyucu için farklı duygular uyandıracağı ilk okuma için metinlerin dağınık olma ihtimalini de dile getiriyor eleştirmen. Sabit, belirleyici ve somut bir olayın bulunmayışının boşluk yarattığını dile getiren yazar, devamında ise romanın fantastik ve sürrealist bir atmosfere sahip olduğunu belirtiyor. 

    Klasik bir söylemle “Doğu’nun Kafkası” olarak ifade edilen Sadık Hidâyet, aslında tamamen farklı bir coğrafyanın gizemine ermiş yazarlardan. Ancak yine de hiçbir coğrafyayı sahiplenmeyen, aidiyetsiz yalnızlığıyla bütünleşen Hidâyet, içinin artan karanlığında, inanılması güç düşselliklerle yaşamış ve içinden çıktığı topluma dışarıdan bakabilme cesaretini gösterebilmiş sıra dışı bir bilincin insan hâli.

    “Ses İmgesi” adlı bölümde yazar içsel konuşmaların okuyucuda uyandırdığı bilinmez gidişat hakkında değerlendirmeler yapıyor. Felsefi derinliği yoğun olan metinler derinlikli okumalarla çözüme kavuşuyor. Erbarıştıran bu noktada duyguların ve düşüncelerin, seslerin kuluçkasına vardığını dile getiriyor. Melankolinin eksik olmadığı Kör Baykuş kişisel sorunların yanı sıra modern insanın yaşamış olduğu birçok soruna da değiniyor. Eleştirmen, ana karakterin belli olmadığı ancak anlatıcı ya da kahraman diye tarif ettiği kişiliğin sadece kendi sesini duymak isteyen bazen kendi sesinden bile korkan biri olduğunu anlatıyor. “Varlık ile varlık karşıtı imgelerin çatışkısı özne ile olay kurgusu arasında dolaylı bir bağlantı kurulmuştur,” diyen Erbarıştıran anlatıcının/kahramanın tek bir özne üzerinden çoğaldığını, duygusal ve düşünsel anlamda aynı gövdeden türeyen farklı kişiliklerin olduğunu vurguluyor. 



    Ayrıca yazar iç içe geçmiş ve çoğalan kahramanların beraberinde zamanı da çoğalttıklarını dile getiriyor. Zamanın parçalanan, dönüşen ve mekândan bağımsız olduğu hissini uyandıran kitapta metinlerin ilerlemesiyle mekân ve zamanın karıştığı noktalar da göze çarpıyor. Tufan Erbarıştıran, anlatıcının bir afyon tiryakisi olduğu, kullanılan uyuşturucunun algısal bozukluklara neden olduğu anlaşılırken yine de toplumsal bir akıntının, bireysel içe dönüklüğün, çaresizliğin, dinsel baskının, çocukluktan ya da gençlik yıllarından kalma bir hastalığın yaşattığı bunalımları bir romana dönüştürdüğünü anlatıyor.

    Kör Baykuş alışık olmayan sıra dışı kurgusuyla edebiyat dünyasında ayrı bir yere sahip. Kurgunun içinde konumlandırılan nesnelerin gerçek anlamlarının dışında kullanıldığını vurgulayan eleştirmen, servi, testi, kalemdan, bıçak, duvar, şişe, kamçı, cenaze arabası gibi alıntıları sunarak mecazlaşan sözcükleri örneklendiriyor. 

    “Romanın Edebi ve Psikolojik Değeri” adı altında önemli tahlillerde bulunan Erbarıştıran, eserde kullanılan kimi kavramların yoğun çalışma sarf edilerek açımlanabileceğini belirtiyor. Bu noktada “Histerik Körlük” hastalığını anlatan yazar bu hastalığın sonuçlarını Kör Baykuş’un kahramanı üzerinden değerlendiriyor: “Bir tek kendi gölgem ile konuşuyorum, sadece o beni konuşmaya ikna edebiliyor, bir tek o beni tanıyabilir, o kesin anlıyor…”

    Çoklu kahraman izlenimiyle eserin kısmen de olsa Dönüşüm”ü anımsattığını dile getiren Erbarıştıran, bireyin kendine ve topluma olan yabancılaşması üzerinde duruyor. Bu yabancılaşmanın da kahramanı Gregor Samsa’da olduğu gibi kendini bir böcek olarak duyumsattığını ifade ediyor. Erbarıştıran’ın yapmış olduğu değerlendirme yerinde ancak ilk bakışta akla Alfred Hitchcock’un başyapıtı Sapık geliyor. Annesinin ölümüne alışamayan ana karakterin (Norman Bates) çoklu bir karakter göstermesi üzerinden anlatılan film, aynı şekilde kendi benliğiyle mücadele halinde olan kahramanın birden fazla karakter olarak karşımıza çıkmasını anımsatıyor. Ancak burada çoklu karakter olmaya götüren nedenler üstü kapalı bir şekilde ele alındığından okura doğrudan değil, sezdirilerek aktarılıyor. Erbarıştıran okurun varmakta zorlandığı üstü kapalı mesajları okuyucuya ulaştırmaya çalışıyor. 

    “Acaba ben bağımsız ve belirgin bir varlık mıyım? Bilmem ama biraz önce aynaya baktığımda kendimi tanıyamadım. Hayır, o eski ‘ben’ çoktan ölmüş, parçalanmış ama aramızda hiçbir set ya da engel yok,” cümlesini alıntılayan Erbarıştıran, kişinin benliğinin parçalandığını, kendine yabancılaştığını, nesnelerin boyutlarının değiştiğini ve var olan nesnelerin de durmadan yer değiştirdiğini ifade ediyor. 

    Katmanlı metinler arasında kimi zaman kendisinin de düze varmakta zorlandığını belirten Erbarıştıran, teolojik boyuttan tanrı ve kutsal kitaplara, insan ve şeytandan yaşam ve ölüm gibi konulara kadar birçok felsefi/mistik temanın da okuyucuyu sarstığını anlatıyor.  

    Romanın, tam anlamıyla felsefi ve psikolojik bütünselliği içeren, insanı ve baskıcı çevresini doğrudan ele alan, düşler ve fanteziler arasındaki kurgusal yolculuklarda hem coğrafi hem de dönemsel güçlüklerin yıprattığı kişilikleri karşımıza getirdiğini ifade eden eleştirmen, böyle bir romanı okumanın felsefi bir çaba gerektiğini belirtiyor. Anlatıcı, düşlediği mekânın gerçekliğine okuru inandırdığı gibi kendisi de inanıyor. Bununla beraber bu gerçeklik hiçliğe dönüşürken kahramanın dinginliğini koruduğu göze çarpıyor.

    Kör Baykuş yaşamın içinden çıkılmayan kalın, basık ve karanlık arka duvarlarıyla örülen en korkunç yanlarını barındırıyor. Sadık Hidâyet ise o korkunçlukların tam ortasına doğmuş bir yazar olarak coğrafyasının kendisine hissettirdiklerini yazmaktan geri durmuyor. 

    Yazıları ve metinleri Hidâyet’in asasıydı. Biyolojik bir gereklilik gibi içini kâğıtlara döken yazar, yine de içindeki karanlık duvarların ardındaki uğultulardan kurtulamadı. Yaşama alışamadığı gibi öldükten sonra başka bir yaşamın olma ihtimali de Sadık Hidâyet’i korkutmuştur. Alışamadığı bu dünyaya alışık olan tipleri de “Bu dünya bana göre değildi bunu hissediyordum ve bu dünyanın ancak utanmaz, yüzsüz, pinti, kendini satmasını bilen kurnaz ve hırslı kişilere uygun olduğunu düşünüyordum,” şeklinde tarif ederken belki de kendine, sadece kendine ait olan bir dünyanın görünmez kapılarını araladı.
  • “acele hastalığı”33 adını verdiği duruma yol açabilir. Durumunuzun bu ilerlemiş aşamaya gelip gelmediğini merak ediyorsanız, şu üç belirtiyi arayın:

    ... hayatın hedeflere ulaşılması ve rakamlarla meşgul olma dışındaki veçhelerine ilgisizlik, hayatı niteliğinden ziyade niceliği ile değerlendirme yönünde artan bir eğilimle belirginleşen bir kişilik bozulması;

    ... odaklanma ve konsantrasyon kabiliyetini gittikçe aşındıran, uyku bozukluğuna yol açan hızlı ve değişken düşüncelerle nitelendirilen yarışçı-akıl sendromu;

    ... hem gelecekteki olaylarla meşgul olmaya hem de geçmişi uzun uzadıya düşünmeye ve şimdiki zamana çok az ilgi göstermeye bağlı olarak, güzel anılar biriktirme kabiliyetinin kaybı (Bu durumda şimdiki zamana ancak krizler ve sorunlarla ilgili olarak odaklanılır, dolayısıyla biriken anılar da çoğunlukla tatsız durumların anıları olma eğilimindedir).

    Ulmer ve Schwartzburd bu sorulara verilen “evet” cevaplarının acele hastalığının garantili teşhisi olduğunu bulmuştur. Bu “hastalığa” sahip kişiler özellikle kardiyovasküler sistem ile bağlantılı sağlık sorunlarından, sosyal ilişkilerin parçalanması ve özsaygı kaybına uzanan geniş bir yelpazede zorluklar yaşarlar.
  • 2-Size, kendinizi değerlendirme testi yapmanız gerekt i ğini söylediğim cümleyi okudunuz. Birden yüreğiniz sıkıştı, "Hayır� test olmasın. Ben testlerde hep kötüyümdür. Kitabın bu kısmını atiamam gerekecek. Be­ ni geriyor. Nasıl olsa işe yaramayacak." Bilişsel çarpıt m alarınız:
    a) Falcılık yapma b) Aşırı genelier n e c) Ya hep ya hiç düşüncesi d) Kişiselleştirme e) Duygusal Kararlar
  • Disleksi nedir?
    Sağlıklı bir bireyde konuşmanın yönetilmesi beynin sol ön lobu ile gerçekleşirken disleksi hastalarında bu lobu kullanma zorluğu çekildiğinden konuşmada anormallikler görülmeye başlar. Konuşma problemi çeken hastalarda aşırı hızlı veya yavaş konuşma görülebilir. Disleksi ne demek denildiği zaman kimi bilim insanlarınca "kelime körlüğü" olarak nitelendirildiği görülür. Disleksili bireyler genelde zeki ve çalışkan olmalarıyla ön plana çıkar. Ancak disleksi problemi olan hastaların beyni kelimeleri farklı işlediği için, bu durum kelimelerin çözümlenmesini, hecelenmesini ve tanınmasını güçleştirir. Bu nedenle ilkokul çağındaki hastalar, etrafındaki kişilerce yeterince anlaşılamadığından toplum tarafından dikkate alınmama problemi ile karşı karşıya kalabilirler. Günümüzde birçok kişide disleksi hastalığı bulunmasına rağmen, birçoğu bu hastalığında kendisinde bulunduğunu bilmeden, disleksi nedir diye sormadan ömrünü tamamlar. Toplum tarafından disleksili bireylerin tespit edilmesi güçtür. Bu nedenle ilkokul çağlarında teşhis konulmadığı zaman bir daha disleksi teşhisinin konulması çoğu zaman mümkün değildir. Tüm bunlara karşın geçmişe bakıldığı zaman, tarihe adını yazdırmış birçok dahinin disleksi hastası olduğu görülmektedir. Örneğin Albert Einstein, Walt Disney, Leonardo Da Vinci, günümüz dünyasının en zengin ve en zeki insanlarından birisi olan Bill Gates disleksi hastalarına birkaç örnek olarak verilebilir.

    Disleksi belirtileri nelerdir?
    Disleksi hastalığı doğumsal olarak ortaya çıkabileceği gibi, doğum sonrasında travmatik olarak da ortaya çıkabilir. Doğuştan görülen disleksi hastalığı, doğum öncesinde veya doğum anında gelişebilecek komplikasyonlardan kaynaklanabilir. Ancak hastalığın belirtilerinin anlaşılması ilkokul dönemlerine denk gelir. Çünkü ilkokul çağında okuma yazmayı öğrenmeye başlayan çocuk akranlarına göre daha yavaş okur, yazar ve okumalarında hece atlamaları görülür. Birbirine benzeyen harflerin yazımında güçlük çeker ve çoğunlukla bunları karıştırır. Aynı zamanda okurken "d" harfini "b" harfi ile, "p" harfini "g" harfi ile karıştırması olasıdır. Hafızasının akranlarına göre daha zayıf olması nedeniyle, önceki derslerde işlenen konuları daha az hatırlar veya hatırlamakta güçlük çeker. Genel olarak bu belirtilerin görüldüğü ilkokul çağı çocuklarının disleksi hastalığı açısından değerlendirilmesi önemlidir. Genel olarak disleksi belirtileri:

    Okuma ve yazmada akıcılık sorununun ortaya çıkması,
    Kelimelerin hecelenmesi ve çözümlenmesi aşamasında problemlerin yaşanması,
    İlkokul çağındaki çocuğun okuduğunu anlayamaması veya okuma sırasında dikkatinin dağılması,
    Okuma ve yazma sıkıntısı yaşamayan çocuklarda, ileri düzey dil bilgisi becerilerinin anlaşılamaması,
    İnce kas becerilerinde koordinasyon zayıflığı nedeniyle akranlarına göre fiziksel aktivitelerinin daha zayıf olması,
    Akranlarına göre konsantrasyon eksikliği ve buna bağlı olarak bir eylemi gerçekleştirirken zorlanma,
    Bireyin kendini ifade ederken kurduğu cümleler arasında bağlantı bozuklukları ve mantık hatalarının olması,
    Okuma esnasında çekingen davranma ve düşük sesle okuma disleksi hastalığının en belirgin belirtileri arasında yer alır.
    Disleksi nedenleri nelerdir?
    Disleksi hastalığı ile ilgili çalışmalar uzun yıllardır devam ediyor olsa da bilim insanları halen bu hastalığın kesin nedenlerine ulaşabilmiş değiller. Tüm bunlara rağmen disleksinin gen veya beyin gelişimi farklılıklarından kaynaklandığı bilinmektedir. Bu görüşün ortaya atılmasının en büyük nedeni, disleksi hastalığı görülen bireylerin kardeşlerinin yaklaşık %40'ının okuma güçlüğü çektiğinin belirlenmesi, aynı şekilde ebeveynlerinin yaklaşık %49'unun disleksi hastası olmasıdır. Ayrıca bilim insanları okuma ve anlama güçlüğünün bağlı olduğunun düşünüldüğü birkaç gen de keşfetmişlerdir. Beynin anatomisinden ve işleyişinden dolayı bu hastalığın ortaya çıktığının düşünülmesindeki sebep ise, disleksi hastası olan ve olmayan bireyler arasındaki beyin yapısı farklılıklarıdır. Disleksi hastalığının kesin nedenlerinin tespit edilebilmesi için ise bilimsel araştırmalar halen devam etmektedir.

    Disleksi hastalığı teşhisi nasıl konulur?
    Disleksi hastalığının birden çok belirtisi olduğu için teşhisi oldukça zor olabilmektedir. Peki, disleksi nasıl anlaşılır? Hastalığın kesin teşhisi için okulda veya bireysel olarak bir değerlendirme yapmak gerekir. Okullarda bu teşhisin yapılmasının en etkili yolu, sınıf öğretmenlerinin öğrencilerini iyi tanımalarından geçer. Disleksi hastalığı belirtilerinin görüldüğü ilkokul çağı çocukları, öncelikle işitme veya görme ile ilgili bir problemi olup olmadığının teşhisi için hastaneye sevk edilmelidir. Eğer çocuğun duyularında herhangi bir görünür problem bulunmuyor ise disleksi değerlendirmesi yapılabilir. Bu değerlendirmenin yapılabilmesi için yurt dışında okul psikologları olsa da, ne yazık ki bu uygulama henüz ülkemizde bulunmamaktadır. Ancak okullardaki psikolojik danışmanların yapacağı birkaç disleksi testi ile çocuğun zayıf yönleri tespit edilebilir. Bulgular test sonuçları ile karşılaştırılarak teşhis koyulması kolaylaştırılabilir. Eğer aile bireylerinde de disleksi hastalığı varsa, disleksi şüphesi kuvvetlenmektedir. Tüm bu sonuçların bir uzman tarafından değerlendirilmesi ile hastalığın kesin teşhisi koyulabilir.

    Disleksi hastalığının tedavi yöntemleri nelerdir?
    Disleksi hastalığı, hastanın ömrü boyunca sürecek bir durum olduğu için tedaviden ziyade hastalığın yol açtığı sorunlara ilişkin alınabilecek önlemler ile tedavi planlanır. Çünkü diğer birçok hastalıktan farklı olarak disleksi tedavisi herhangi bir ilaç veya cerrahi işlem ile mümkün değildir. Hastalığın belirtilerinin anlaşılmaya başlanması ilkokul dönemlerine denk geldiğinden, teşhis yapılır yapılmaz çocuk özel eğitime tabi tutulmalıdır. Çocukta herhangi bir zeka geriliği söz konusu olmadığından, bireyselleştirilmiş olarak verilecek eğitim çocuğu rahatlıkla akranları ile aynı seviyeye getirecektir. Ancak disleksi teşhisi konulan çocuğun eğitimi, yine özel eğitim alan öğretmenler tarafından verilmelidir. Bunun yanında zaman zaman disleksi hastası çocuğun terapiste de ihtiyacı olacaktır. Çünkü akranlarına göre farklı bir kişiliğe sahip olduğundan, akranlarına uyum sağlamada güçlük çeker. Aynı zamanda terapist ile okuldaki eğitimcinin de uyum içinde çalışması gerekir. Bu bireyler için öğretim ortamı birden çok duyuya hitap edecek şekilde düzenlenmelidir. Bu sayede birey zayıf olan duyusunun eksiğini, kuvvetli olan diğer bir başka duyusuyla tamamlayacaktır.

    Hastalığın teşhisini alan öğrencinin, diğer öğrencilere göre eğitimde daha yavaş ilerliyor olması kaçınılmaz bir durumdur. Bu durumu ortadan kaldırmak için hasta olan çocuğa ödevlerinde ve araştırmalarında daha fazla süre tanınması gerekir. Disleksili bireyin not almasının ve okumasının da yavaş olması normaldir. Bu durum gözetilerek öğrencinin evde de öğrenmeye devam edebilmesi açısından, ders kayıtlarının temin edilmesi sağlanabilir. Yine bu kayıtlar bilgisayar programlarıyla da desteklenerek daha kalıcı ve hızlı bir öğrenme sağlanabilir. Öğretilerin değerlendirilmesi aşamasında ise yine birkaç duyuya hitap eden testlerin uygulanması, disleksili bireyin daha doğru değerlendirilmesini sağlar. Tüm bu eğitim durumları öğrencinin öğrenme güdüsünü ve hazırbulunuşluğunu arttıracaktır. Ancak yaşları itibariyle daha zayıf bir psikolojiye sahip olduklarından, zaman zaman akranları ile sorun yaşayacaklardır. Yine bu gibi durumların önüne geçilebilmesi için ebeveynler, öğretmenler, psikolojik danışman ve terapistin işbirliği içerisinde çalışması gerekir. Bu hastalığın en etkili tedavi yöntemi, disleksili bir bireyin topluma eğitimle kazandırılmasıdır.

    Eğer siz de etrafınızda veya ailenizde okuma zorluğu çeken, konuşurken kelimeleri karıştıran, sosyal çevresine uyum sorunu yaşayan bir birey tanıyorsanız, yukarıda verilen bilgileri dikkate alarak bir uzmana başvurunuz. Yaşı ilerlemiş bir bireyin eğitimi için yapılacak pek fazla şey kalmadıysa bile, henüz ilkokul çağındaki bir disleksili bireyin eğitimi için çok fazla şey yapabilirsiniz.
  • IQ seviyesi yaşam boyu sabit mi kalır?
    İnsanoğlu rekabet etme konusunda güçlü bir eğilime sahiptir. Spordan politikaya, sanattan akademik kariyere kadar hayatın hemen her alanında rekabet etmekten hoşlanırız. Kendimizi başkaları ile kıyaslamanın en eğlenceli olduğu alan ise “zeka”dır. “Akılları pazara çıkarmışlar herkes kendi aklını almış!” atasözünde hicvedildiği gibi, çoğu kişi zeka konusunda yaptığı kıyasta kendisini avantajlı görür.

    Bugün birçok kişi zeka düzeyinin yaşam boyu aynı kaldığını düşünüyor ama aslında bu doğru değil. Bunun neden böyle olduğunu anlayabilmek için öncelikle IQ testinin tam olarak ne olduğunu anlayarak işe başlamalıyız.

    IQ testi nedir?
    En iyi bilinen zeka ölçüm yöntemi olan IQ testi, uygulandığı kişinin zekasını, nüfusun geri kalanına göre (mümkün olduğunca doğru bir şekilde) tahmin edilmesine dayanan standardize edilmiş bir testler serisidir.

    Bu testler, gerçek bilgiler ve hesaplamalardan ziyade spesifik olmayan bilgi ve becerilere dayanır. Örneğin çoğu IQ testi; akıl yürütme becerileri, rasyonellik, matematik, problem çözme, örüntü tanıma vb. alanlardaki yeterliliklerin tespit edilmesine odaklanmış görsel ve sözel sorulardan oluşur. Mümkün olduğunca dezavantajları ortadan kaldırmak için testin kapsamı geniş tutulur.

    IQ testi, ortalama insan zekasını 100 puana denk gelecek şekilde ölçeklendirmiştir ve standart sapması 15’tir. Yani insanların büyük bölümünün zeka düzeyi birbirine yakındır.

    IQ testinden alınan puanın 100 puana olan yakınlığı veya uzaklığına bakarak kişi kendisini nüfusun bütünü ile kıyaslayabilir.

    Bu değerlendirme ölçütlerine göre normal zeka seviyesi 85-155 aralığındadır ve insanların büyük bölümü bu aralıkta yer alır. En yüksek IQ puanının kime ait ve kaç puan olduğu bilinmemekle birlikte 250-300 arasında olduğu tahmin edilmektedir.

    IQ seviyesinin yaşam boyu sabit olmamasının nedenleri;
    IQ testlerinin formatı ilk kez 1900’lü yılların başında Alfred Binet tarafından çocukların biyolojik yaşları ile zeka katsayıları arasındaki oranı tespit etmek ve bu çocukların ilerideki akademik başarılarını tahmin etmek için geliştirilmiştir. Buradaki çıkış noktası, çocuğun saptanan zeka düzeyinin tüm hayatı boyunca geçerli olacağı tezine dayanmaktadır. Bu anlayış, entelektüel yeteneğin kalıtsal olduğunu savunanlar tarafından da desteklenir. Ancak modern araştırmalar çevrenin ve beslenmenin zeka düzeyini etkilediğini göstermiştir.

    Genler ve IQ puanları arasında bir bağ kurmaya çalışan genetik araştırmalar da zekanın ve entelektüel kapasitenin, sadece doğumla gelen bir özellik olmadığını belli çevresel, sosyal, bilişsel, kültürel ve ailesel değişkenlerden etkilendiğini göstermiştir.

    Ayrı büyüyen tek yumurta ikizleriyle birlikte büyüyen tek yumurta ikizlerinin dahil edildiği araştırma, zeka gelişiminde kalıtsal faktörlerin etkili olması yanı sıra çevresel faktörlerin de etkili olduğunu göstermiştir.

    Bunun da ötesinde zeka gelişim evreleri kişiden kişiye değişmektedir. Tıpkı bazı çocukların boylarının akranlarından daha geç veya daha erken uzaması gibi, bilişsel gelişimde de farklılıklar olağandır. Henüz dört yaşındayken okuma yazma öğrenen her çocuğun yaşam boyu akranlarından daha yüksek bir IQ seviyesinde olacağının garantisi olmadığı gibi konuşmaya ancak dört yaşında başlayan bir çocuğun yetişkin olduğunda zeka seviyesinin ortalamanın altında olacağı söylenemez. Nitekim bilim tarihi geç konuşan dehalarla doludur.

    IQ seviyesinin aynı kalacağı yönündeki iddia sadece yanlış değil aynı zamanda eğitimin algılanışı açısından tehlikelidir. Kişinin bilgiyi edinme, düzenleme, hafızaya alma ve kavrama vb. alanlarda ilerleme kaydedebildiği birçok araştırma ile teyit edilmiş bir bulgudur. Zeka testlerinin tek amacı insanların geliştirilmesi gereken yönlerini keşfetmek olmalıdır.
  • COVID-19 Nedeniyle Kaybedilen Hak ve Özgürlükler: Büyük Bir Kandırmaca İçinde Olabilir Miyiz?
    Geçen sene Mart ayının başlarındayken “Büyük bir salgın geliyor, tüm dünyada karantina ugulanacak, ülkeler arası seyahatler duracak, fabrikalar, restoranlar, alışveriş merkezleri, eğlence yerleri, parklar, sahiller kapatılacak!” denilseydi, ne tepki verirdiniz? Bütün bunlara olasılık verebilir miydiniz? Peki ya bundan sonra olacakları öngörebiliyor musunuz?
    Son 9 aydır çoğumuzun hiç hayal edemeyeceği, olağanüstü bir dönemi yaşıyoruz. Bütün yaşantımız, işlerimiz, ilişkilerimiz, alışkanlıklarımız içinde bulunduğumuz şartlara göre değişmek durumunda kaldı. Endişelendik, korktuk, anlamaya çalıştık, tedbirler aldık, kendimizi ve birbirimizi teselli ettik, eski günlerin tekrar geleceğine dair umutlar taşıdık. Birçok kişi işlerini kaybetti ve insanlardan uzaklaşarak yalnızlaştı. Tedbir süreçleri uzadıkça, geleceğe dair umutların yerini soru işaretleri almaya başladı.
    Peki içinde bulunduğumuz durumu doğru anlayıp değerlendirebiliyor muyuz? Bize gerçekler bütün açıklıklarıyla aktarıldı mı? Bize açıklama yapan yetkililer, her zaman anlattıklarına hakim miydiler?
    Bu süreçte medyada izlediğimiz yayın organları ve yetkililer sürekli olarak bu salgının çok tehlikeli olduğunu ve çok sıkı tedbirler alınması gerektiğini aktarıyorlar.
    Alternatif ve karşıt görüşlere dünya genelinde çok sıkı sansür uygulanıyor. Salgının çıkış şekli, etkileri ve alınan tedbirlerle ilgili anlatılanları sorgulayan görüşlere ana akım medyada hiç yer verilmediği gibi, sosyal medya platformlarındaki paylaşımlar da çok kısa sürede silinerek sansürleniyor. Fikir tartışmalarına izin verilmemesi de şu endişeyi doğuruyor: Acaba birşeyler saklanıyor ve insanlar belli bir doğrultuda yönlendirilmeye çalışılıyor olabilir mi?
    Avrupa’da birçok ülkede ve Amerika’da, sıkı karantina tedbirleri ve fikir özgürlüğünün engellenmesine karşı yapılan protestolar medyaya yansımıyor. Kurallara uymayanlara ağır yaptırımlar uygulanıyor.
    Bizlere “Yeni Normal” diye benimsetilmeye çalışılan tedbirler, kişisel hak ve özgürlüklerimizi önemli derecede kısıtlıyor. Bu sürecin ne zaman biteceği ve bu hak ve özgürlüklerimizin ne kadarını, ne zaman geri alabileceğimiz ise çok belirsiz (2. ve 3. dalga konuşulmaya başlandı). İçinde bulunduğu su dolu kabın yavaş yavaş ısındığını farketmeyen, zıplayıp çıkmayı akıl edemeyen ve sonunda da sıcaktan ölen kurbağa gibi, biz de bize sunulan “Yeni Anormal”likleri farketmiyor ve gerekli tepkileri vermiyor olabilir miyiz? Önümüzdeki dönemde, belki birkaç ay içinde, hangi koşullarla karşılaşabileceğimizi öngörebiliyor musunuz?
    Covid-19’un ortaya çıkışıyla ilgili çok fazla iddia var. Test sonuçlarının güvenilirliği, istatistiklerin doğruluğu ve alınan tedbirlerin gerekliliği tartışmaya açık. Bunları sorgulayan bakış açısına sansür uygulanıyor. Bunun yanında, önümüzde geleceğe yönelik tedirgin edici bir tablo oluşuyor: insanların tüm bilgilerinin dijital ortamda izlenmesi, bütün dünyayı aşılamak ve insanların aşı durumunun “dijital ID”, yani vücuda yerleştirilecek çiplerle takip edilmesine yönelik planlar yürütülüyor.
    Bu yazıda, Covid-19 ile ilgili yaşanan süreç, ortaya çıkan gerçekler, çeşitli belirsizlikler ve olasılıklara bakarak, durumu geniş perspektiften görüp değerlendirmeye çalışacağız.
    İçinde bulunduğumuz, belki de insanlık tarihinin en büyük küresel değişim sürecinde, anayasal haklarımızı korumak ve küresel bir felaketi önleyebilmek için, toplumsal olarak bilinçlenmemiz ve sağduyulu değerlendirme yapabilmemız büyük önem taşıyor.
     
    Event-201 Simülasyonunun Benzerliği ve Zamanlaması: 18-Ekim-2019 tarihinde, New York Johns Hopkins Sağlık Güvenlik Merkezi’nde, Dünya Ekonomik Forumu ve Bill & Melinda Gates Vakfı ortaklığıyla, Event-201 adı verilen küresel bir salgın simülasyonu gerçekleştirildi.
    Simülasyonda, yarasalardan domuzlara, oradan da insanlara geçen CAPS (Coronavirus Associated Pulmonary Syndrome; Koronavirüs Bağlantılı Akciğer Sendromu) isimli bir virüsün etkisi incelendi. Virüsün SARS’tan daha ölümcül olması ve gripten daha kolay bulaşıyor olması kriter olarak seçildi.
    Virüsün Brezilya’da bir domuz çiftliğinde ortaya çıktıktan 18 ay sonra 65 milyon insanın ölümüne neden olduğu sonucuna varıldı.
    İlginç bir şekilde, 18 Ekim’deki tatbikatta bütün bunların senaryo olarak konuşulmasından sadece 1 ay kadar sonra, Kasım ayı ortalarında, Çin’in Hubei eyaletinin Wuhan eyaletinde ilk Covid-19 vakası ortaya çıktı!
     
    DSÖ’nün Dahiliyeti ve Geç Gelen Pandemi İlanı: 31 Aralık 2019 tarihine Çin sağlık otoriteleri Wuhan eyaletinde zatürre benzeri bir salgın görüldüğüne dair Dünya Sağlık Örgütünü bilgilendirdi.
    DSÖ ise ancak 11-Mart tarihinde “COVID-19’un küresel bir salgın olarak karakterize edilebileceği” değerlendirmesini yaptı. Bu tarih öncesinde, salgının Çin’den Dünyanın geneline yayılmasını önlemek amacıyla tedbirler önerilmedi, Çin’e yapılan seyahatlere kısıtlama getirilmedi. Bir bakıma, salgının tüm dünyaya yayılması için fırsat tanınmış oldu. Nedense salgının önlenmesine yönelik Event-201’den çıkarılması gereken dersler uygulanmadı.
    Pandeminin ilan edildiği ve ülkelerin sıkı tedbirler almalarının önerildiği 12-Mart sabahında Dünya üzerinde 126,215 vaka ve 4627 ölüm görülmüştü ve salgının Dünya geneline yayılması gerçekleşmiş durumdaydı. Dünya genelinde yoğun olarak yasakların uygulanması bu tarihten sonra başladı.
     
    Ölüm Sayısı Tahminleri: Event-201 simülasyonunda, virüs ortaya çıktıktan 18 ay sonra 65 milyon insanın ölümüne neden olduğu sonucuna varılmıştı. Oldukça ürkütücü bir senaryo.
    “Imperial Collage London” Salgın Hastalıklar Bölüm Başkanı ve İngiltere hükümetinin koronavirüs konusundaki danışmanlarından olan Prof. Neil Ferguson Covid-19 ile ilgili yaptığı modellemeyle, eğer karantina uygulanmazsa sadece İngiltere’de 500,000 kişinin öleceğini bildirdi. Bunun üzerine İngiltere’de karantina ve çok sıkı tedbirler uygulanmaya başlandı. Gerçekleşen rakamlar ise bu tahminin çok altında.
    Uzmanlar, Neil Ferguson’un bu ve daha önceki salgınlarla ilgili yaptığı modellemelerinin çok hatalı olduğunu ve hükümeti karantina konusunda yanlış yönlendirdiğini belirtiyor.
    Mayıs başında, Neil Ferguson’un kendisinin karantina ve sosyal mesafe kurallarına uymadığı ortaya çıkınca, İngiltere hükümeti danışmanlığı görevinden istifa etti.
    Imperial Collage London’ın ve Event-201’in en büyük sponsoru “Bill & Melinda Gates Vakfı”. Bu vakfın Covid-19 üzerindeki etkilerine aşağıda değineceğiz. Salgına yönelik korku yaratmak ve sıkı tedbirlere gerekçe sağlamak için, ölüm tahminlerinin kasıtlı olarak yüksek çıkartılmış olması bir iddia konusu.

    Maske Kullanımının Olumsuz Etkileri: Covid-19 ilk çıktığı dönemde, kişisel maske kullanımın gereksiz ve hatta olumsuz olabileceği, DSÖ dahil bütün yetkili birimlerce söyleniyordu. Bugün ise açık-kapalı tüm mekanlarda maske kullanımı tüm dünyada kademeli olarak zorunlu hale getiriliyor; vaka sayılarının azalmasına rağmen maske uygulaması yaygınlaştırılıyor. Bugün itibariyle Türkiye’de 25 ilin tamamında, 14 ilin de merkez ve bazı ilçelerinde maskesiz sokağa çıkmak yasak; gün geçtikçe yeni iller ekleniyor.
    Bir doktorun operasyon sırasında veya bir hastaya müdahale ederken, veya aksırma-öksürme gibi semptomlar gösteren kişilerin maske takmasının gerekli olduğu oldukça anlaşılır. Market gibi topluma açık mekanlarda maske takılmasının istenmesi de mantıklı bulunabilir. Ancak, açık havada sürekli maske kullanımın zorunlu hale getirilmesinin salgına ne kadar etkisi olacağını düşünüyoruz?
    İnsan bedeni kusursuz bir işleyiş içerisinde çalışmaktadır, tabi dışarıdan müdahale edilmediği sürece. Temiz hava alımı uzun süreli engellediği zaman, uzun vadede solunum yolu rahatsızlıkları ortaya çıkacaktır. Çin’de beden dersinde maskeyle egzersiz yapan 2 öğrenci hayatını kaybetti. Maskeyle koşan bir kişinin akciğeri patladı. Bunlar olumsuz sonuçlarını hemen görebildiğimiz sadece birkaç örnek. Uzun süreli fiziksel aktiviteyle çalışan kişilerin yaz sıcağında çok zorluk çekmeleri, kalp ve solunum yolu rahatsızlıkları yaşamaları, maskede biriken mikropların hastalığa neden olması oldukça muhtemel. Maske kullanımı çocuklarda da akciğer ve beden gelişimini önleyerek ileride sağlık sorunları yaşamalarına neden olacaktır.
    Maske, iyi niyetli bir şekilde pazarlanmaya çalışılsa da, artık korku ve itaatin bir sembolü haline geldi.

    Detay kaynak:http://bilmek.info/...n-guclu-bir-sembolu/
     
    Karantinanın Olumsuz Etkileri:İlk defa bir hastalığa yönelik tedbir olarak, sadece hastalara ve şüphelilere değil, tüm topluma karantina uygulanıyor! Bu iyi niyetli bir tedbir olarak gözükse de, çok fazla olumsuzluğa yol açıyor.
    Karantina sonucunda özgürlüklerimizi ve sosyal hayatlarımızı kaybettik. Birçok kişi işlerinden oldu, ekonomik özgürlüklerini yitirdi. İntiharlar, boşanmalar, iflaslar, ve buna benzer birçok sosyal sorun arttı. Kalp, diyabet, kanser gibi ciddi hastalığı olup hastaneye gitmeyen, gidemeyen, bu nedenle sağlığı olumsuz etkilenen birçok insan var. Sürekli kapalı ortamda yaşamak bağışıklık sistemini zayıflatıyor. İnsanlardan uzak ve fiziksel temas olmadan yaşamak depresyonu arttırıyor.
    Ayrıca uygulanan karantina kuralları kişisel özgürlükleri hiçe sayıyor. Amaç insan sağlığını korumak mı, ceza kesmek mi, tartışılır hale geliyor. Sahilde yürümek yasak, bankta oturmak yasak, ama metroya binmek, işyerinde başka insanlarla aynı ortamda çalışmak serbest!
    Karantina ile salgının yayılması önlenmeye çalışılırken, başka şekillerde insan ölümlerine ve sosyal sorunlara neden olunuyor. Uzun süreli karantinanın olumsuz rakamsal sonuçlarını ancak belli bir süre sonra görebileceğiz.
    Detay kaynak:http://bilmek.info/...e-karantina-bitmeli/
     
    Karantina Gerçekten İşe Yarıyor Mu?: Türkiye’de sokağa çıkma yasağının ilk başladığı 10-Nisan gecesi, yasağın uygulanacağı haberi duyulduktan sonra 250-300 bin kişi alışveriş ihtiyaçlarını gidermek için kendini sokaklara attı. Bu olay sonrasında sokağa çıkan kişiler, hastalığın yayılmasına neden olacak sorumsuz davranışları sebebiyle medyada ve halk arasında ağır bir şekilde eleştirildi. Vaka sayılarının çok artacağı belirtildi.
    10-Nisan sonrasındaki vaka ve ölüm sayılarına bugün baktığımızda, o gecenin neden olması beklenen bir artış gözükmüyor. Aksine, günlük sayılar düzenli şekilde azalıyor. Acaba sokağa çıkmak hastalığın yayılmasında o kadar da etkili olmayabilir mi?
    Buna yönelik bir diğer veri de New York’tan: Hastanelerinden toplanan verilere göre, yeni gelen vakaların %84’ü evden çıkmayan insanlar.
    
    Kaynak:https://www.worldometers.info/...irus/country/turkey/
     
    Covid-19’a Bağlı Ölüm Sayılarının Diğer Ölüm Sebepleriyle Kıyaslaması: Tabi ki her can kutsal ve her ölüm trajik. Ancak, Covid-19 toplam ölüm sayılarını, diğer nedenlerden kaynaklanan ölüm sayılarıyla kıyasladığımız zaman, gösterilen tepki ve tedbirlerde bir aşırılık yok mu? Bunun sebebi, bazı gizli çıkarlar olabilir mi?

    Örnek olarak; 2020 ilk 4.5 ay içinde oluşan istatistikleri dikkate alırsak:
    Covid-19’dan ölenlerin sayısı 312 bin; Ölüm istatistiklerinde, nedene bağlı sıralamada oldukça aşağılarda. Dünyadaki toplam ölüm sayısı olan 22 milyonun sadece %1.4’ü Covid-19 nedenli (üstelik, Covid-19’a bağlı ölüm sayılarının yüksek çıkmasını etkileyen birçok faktör mevcut; bir sonraki başlıkta açıklanıyor).
    Gene aynı dönemde, bunun 13 katı kadar insan, 4 milyon 200 bin kişi açlıktan ölmüş. Bu konuda dünya genelinde yapılan benzer bir radikal bir girişim yok. Oysa ki duygusal olarak en can acıtıcı ve belki de en kolay önlenebilecek ölüm sebebi.
    Salgın hastalıkların toplamındanölen 4 milyon 875 bin kişi var. Kanserden ölen insan sayısı 3 milyon kişi. Sigaradan ölen 1 milyon 877 bin kişi. Alkolden ölen 939 bin kişi. Trafik kazalarındanölen 506 bin kişi.
    Ölüm oranları daha yüksek olduğu halde: Hala trafiğe çıkıyoruz. Hala sigara ve alkol satılıyor.
    Bu ölüm sebeplerini azaltmak için de yapılabilecek çok fazla şey, ama Covid-19 benzeri radikal girişimler yok. Acaba birilerinin işine mi gelmiyor? Kansere neden olan gıdalar ve kanser tedavisi, sigara, alkol ve taşıt trafiği birer ölüm nedeni olmaktan daha çok, ekonomik kaynak olarak görülüyor olabilir mi?
    Acaba, aşı ve çip kullanımını zorunlu hale getirerek Covid-19 da bir ekonomik kaynağa (ve belki daha da fazlasına) dönüştürülmek isteniyor olabilir mi? Buna daha ileride değineceğiz.
     
    Covid-19’a Bağlı Ölüm Sayılarının Yüksek Çıkmasını Etkileyen Faktörler:

    Ölenlerin %90’dan fazlasında başka kronik rahatsızlıklar var; ama, ölüm sebepleri Covid-19 yazılıyor. Başka bir rahatsızlığı olmayıp, sadece Covid-19 nedeniyle ölen kimse olmadığı iddia ediliyor.

    Doktorlar, ölüm sertifikalarına Covid-19 yazılması konusunda baskı uygulandığını belirtiyor.

    Covid-19 olarak raporlanan vakalar için hastanelere maddi destek uygulanıyor. Amerika’da her bir Covid hastası için hastaneye 13,000 $, ventilatöre bağlanan hasta için ise 39,000 $ ödeniyor.

    Covid-19’un vücutta diğer solunum yolu rahatsızlıklarından çok farklı etkiler yaratması sebebiyle, solunum cihazı kullanımının olumsuz etki yarattığı belirtiliyor. Solunum cihazına bağlanmak hasta için oldukça yıpratıcı bir süreç ve ventilatöre bağlanan hastaların büyük bir kısmı hayatını yitiriyor. Uygulanan tedavi metodun doğruluğu sorgulanıyor.

    Toplumlarda yaratılan ve medya tarafından sürekli olarak beslenen stres, korku ve endişe, bağışıklık sistemin olumsuz etkiliyor.

    Sürekli kapalı ortamda kalmak ve aşırı dezenfektan kulanımı ile yararlı bakterilerin yok edilmesi, bağışıklık sistemini zayıflatıyor.

    İtalyan Milletvekili Vittorio Sgarbi, İtalya’daki resmi “COVID-19” rakamlarının yanlış olduğunu söylüyor. Resmi COVID-19 rakamlarının insanları korkutmak ve diktatörlük kurmak amacıyla hükumet tarafından kasıtlı olarak yüksek gösterildiğini iddia ediyor.

     
    Test Sonuçlarının Güvenilirliği:Covid-19 hastalarının %80’inin hiç semptom göstermediği ya da çok az gösterdiği iddia ediliyor. Hastalığın çok hızlı bulaştığı ve kuluçka süresinin 15 gün olduğu söyleniyor. Yani kim hasta, kim taşıyıcı, kim değil, fiziksel olarak ayırt etmek neredeyse imkansız. Bu durumda, hastalık durumunu belirlemek için yapılacak olan testler önem kazanıyor.
    Covid-19 hastalarının belirlenmesi için 3 farklı test metodu (PCR, antijen ve antikor) mevcut. Testlerin güvenilirlikleri de ayrı bir tartışma konusu. Buna bağlı olarak da, verilen resmi vaka sayılarının güvenilirliği tartışmaya açık hale geliyor.
    Testlerin geneli için, %30-80 aralığında doğru sonuç verebileceğini söyleyen farklı kaynaklar var. Bunlar çok yüksek yanılma payları. Test yapmak, yazı-tura atmaktan neredeyse farksız.
    En güvenilir testin PCR testi olduğu belirtiliyor ve ülkelerin vaka sayılarını belirlemede bu test kullanılıyor. Ancak bu test de sadece laboratuvar ortamında güvenilir sonuç veriyor; pratik uygulamalarda prosesten kaynaklanan değişkenler (numune alma, bekleme süresi, metodun uygulanışı, test kiti kaynağı) sonuçları çok çok fazla etkiliyor. Testi uygulayış şeklinize göre herkes için pozitif sonuç çıkartmanız bile mümkün. Doğruluk oranıyla ilgili çok farklı yorumlar mevcut.
    ABD Beyaz Saray Coronavirus Görev Gücü’nde Coronavirus Yanıt Koordinatörü olarak görev yapan Dr. Deborah Leah Birx, “test metodu %99 güvenilir, hasta oranı %1 olduğu durumda”, pozitif sonuçların yarısının “hatalı pozitif” olabileceğini belirtiyor. Yani test sonucuna göre hasta bulunanların yarısı gerçekte sağlıklı olabilir. Çok doğru bir istatistiksel değerlendirme. Eğer uyguladığınız test metodu %90 güvenilirlikteyse, bu sefer pozitif olarak belirlenenlerin %90’ı “hatalı pozitif” olabilir! Bu da verilen resmi vaka sayılarının ne kadar yanlış olabileceğini gösteriyor.
    Tanzanya Cumhurbaşkanı, ülkesine gönderilen PCR test kitlerini sorgulamak amacıyla keçi ve papaya meyvasından numune aldırarak, numunenin kaynağını belirtmeden gizlice test yaptırdı. Bu numuneler pozitif sonuç verdi.Bunun üzerine Tanzanya Cumhurbaşkanı ülkesindeki DSÖ faaliyetlerini sonlandırdı.
    PCR testinin mucidi, Nobel Ödülü sahibi Kary B. Mullis, bu testin salgın hastalık tespitinde kullanılmasının uygun olmadığını belirtmiş. Hatta, bu metodun virüsü değil, hücrenin savunma mekanizmasının bir ürün olan, birçok hastalık ve stres durumunda doğal olarak ortaya çıkan “Eksozom”ların varlığını test ettiği iddia ediliyor.
    Eksozom virüs teorisi karşılaştırması için bu linke göz atabilirsiniz.

     
    Ülkelerin Vaka Oranları Arasındaki Tutarsızlıklar:Ülkelerin vaka ve ölüm sayıları, ve bunların ülkelerin toplam nüfuslarına oranları arasında çok büyük değişkenlikler ve tutarsızlıklar var. Bu farklılıkların nedenlerini, ülkelerde uygulanan tedbirlerin ve ülkelerin kültürlerinin farklılıkları üzerinden açıklamaya çalışan yaklaşımlar mevcut. Ancak bu yaklaşımlar da çok fazla yoruma dayalı.
    Covid-19’un ilk görüldüğü ülke olan Çin, 1.5 milyarlık nüfusuna rağmen 4,634 ölüm sayısıyla, milyonda 3ölüm oranına sahip. İspanya, İngiltere, İspanya ve Belçika’daki ölüm oranları ise milyonda 500-800arasında değişiyor; Çin’den çok çok yüksek. Tüm bu ülkelerde sıkı karantina tedbirleri uygulanıyor.
    İsveç’te hiç karantina uygulanmadığı halde ölüm oranı milyonda 371.
    Tayvan’da da karantina uygulanmıyor. Çin’in hemen yanıbaşında olmasına rağmen ölüm oranı çok çok düşük: milyonda 0.4.
    Ülkelerdeki vaka oranları arasındaki bu tutarsızlıklar, sunulan rakamların güvenilirliğini ve uygulanan tedbirlerin etkilerini sorgulamamızı gündeme getiriyor.
    Kaynak:https://www.worldometers.info/coronavirus/
     
    Virüsün İnsan Müdahalesiyle Ortaya Çıkmış Olması Mümkün Mü?: Covid-19’un ortaya çıkış yoluyla ilgili kanıtlanmış bir bilgi olmasa da, insan müdahalesi olmuş olabileceğine dair birçok olasılık mevcut. Hatta, Covid-19 RNA kodları pangolin ve yarasanınkilerle karşılaştırıldığında, Covid-19’un doğal yollardan değil, insan müdahalesiyle ortaya çıkmış olması olasılıksal olarak daha mümkün görünüyor.
    Laboratuvarda virüsleri mutasyona uğratmak, özelliklerini değiştirmek, ve hatta sıfırdan yaratmak mümkün. Bu amaçla kullanılan bir metot, Amerika’da uygulanmasına 2017 yılında kısıtlama getirilmiş olan Gain of Function Research.
    Yeterli zaman ve para harcanırsa, virüsü laboratuvarda üretecek, yoktan var edecek teknoloji de mevcut.
    Diğer Kaynaklar:https://www.youtube.com/watch?v=R6y8dlhoMpo  ;      https://www.youtube.com/watch?v=uZUJhKUbd0k
     
    Fauci Bağlantısı ve Wuhan Laboratuvarı: Anthony Fauci, 1984’ten beri Amerika Ulusal Alerji ve Enfeksiyon Hastalıkları Enstitüsü’nün (NIAID) direktörlüğünü yapan hekim ve immünolog. Tam 36 yıldır bu görevde. 36 yıl! Bir insan acaba neden ve nasıl, böyle kritik bir görevde, bu kadar uzun bir süre durur, veya özellikle tutulur?!
    Fauci, 2017 yılında yaptığı bir konuşmada, “Trump’ın, başkan olduğu dönemde, sürpriz bir bulaşıcı hastalık salgınıyla karşılaşacağını” şaşırtıcı ve net bir şekilde dile getirmiş. 2020, Trump yönetiminin seçimlerin yenilenmesinden önceki son senesi.
    Nisan ayı sonlarında yayınlanan haberlerde, Fauci yönetiminin Wuhan Viroloji Enstitüsünde, 5 yıl süren ve 2019’da tamamlanan bir koronavirüs araştırması yaptırdığı ortaya çıktı. Yarasa koronavirüsleri üzerine yapılan bu “gain-of-function” araştırması için 7.4 milyon dolar yatırım yapılmış. Araştırmanın yapıldığı laboratuvar, salgının ilk ortaya çıktığı iddia edilen hayvan pazarının çok yakınında.
    Wuhan’daki bu enstitünün yüksek güvenlikli bir bölümünde de, 7-24 Ekim 2019 tarihleri arasında hiçbir cep telefonu aktivitesi olmadığı ortaya çıktı. Bu tarihler için resmi bir kapanma/tatil kaydı olmaması sebebiyle, bu dönemde “tehlikeli bir olay” yaşanmış olabileceği belirtiliyor. Virüsün laboratuvardan yayılmış olabileceğine dair ortada bir kanıt yok, ancak DSÖ danışmanı Jamie Metzl bunun olası olduğunu ve araştırılması gerektiğini belirtiyor.
     
    Bill Gates’in Rolü ve Etkileri: Bill Gates’e gelirsek; onun durumu çok karmaşık. Dünyanın en zengin birkaç kişisinden biri. Aynı zamanda bir hayırsever olarak adı hep fakir ülkelerde yürüttüğü sağlık çalışmalarıyla, aşı kampanyalarıyla duyuluyor. Ancak, itham edildiği de birçok olumsuz şey var.
    Bill Gates, sağlık alanındaki çalışmalarını Bill & Melinda Gates Vakfı olarak yürütüyor. Bu vakıf DSÖ’nün ABD’den sonra gelen en büyük maddi destekçisi. Aynı zamanda GAVI, Unicef, Imperial Collage London ve bütün aşı geliştirme şirketlerinin en büyük sponsoru. Yaptığı maddi destekler sebebiyle Bill Gates dünya aşı sektörü ve aşı geliştirme çalışmalarını istediği şekilde yönlendiriyor; bu konuda yetkisi ve sağlık üzerine eğitimi olmadığı halde.

    Bill Gates, dünya nüfusunu azaltmaya yönelik çalışmalarını ve aşının da buna fayda sağlayacak bir etken olduğunu birçok defa dile getirdi.
    Bill & Melinda Gates Vakfı’nın Hindistan ve Afrika ülkelerindeki aşı uygulamalarının çocuklarda felç, kısırlık ve ölüme neden olduğuna dair çok fazla iddia var.
    Bill Gates, zorunlu coronavirüs aşı programını kabul etmesi karşılığında Nijerya’ya 10 milyon $ yardım teklif etti. Nijerya hükümeti teklifi reddetti.
    İtalyan milletvekili Sara Cunial, 15 Mayıs 2020 tarihinde İtalyan Parlamentosunda yaptığı konuşmada, Bill Gates’in bir “aşı suçlusu” olduğunu ve “insanlığa karşı işlenen suçlar” nediyle yargılanması gerektiğini söyledi.
    ABD halkı, “tıbbi yanlış uygulama ve insanlığa karşı suçlar” nedeniyle Bill & Melinda Gates vakfının soruşturulması için imza kampanyası başlattı. 573,000 imza ile en çok imza alan ikinci konu durumunda.
    Bill Gates Covid-19 ile ilgili olarak her fırsatta, “herkes aşılanmadan” normal hayata dönüş olamayacağını dile getiriyor. Tüm toplumun güncel aşı durumunu takip edebilmek için de dijital sertifika ve quantum nokta dövmesi(Quantum Dot Tattoo) programları üzerine çalışıyor. Dijital sertifikaya yönelik bir organizasyon olan ID2020’nin önde gelen sponsorları GAVI ve Microsoft; tabi bunların arkasında da Bill Gates var.
    Dijital takiple birlikte devreye alınması planlanan bir diğer sistem de “Vücut Aktivasyon Verilerini Kullanan Kriptopara Sistemi” (Cryptocurrency System Using Body Activity Data). Bu sistemde, insanların belli görev ve aktiviteleri yerine getirerek kriptopara madenciliği yapması sağlanacak. Bu sistemin patentini de Microsoft almış durumda.
    İnsanların iyiliği ve sağlığı için çabaladığını söyleyen bir hayırseveri yargısız infaz etmek haksızlık olur. Ancak, ortada bu kadar şüpheli durum ve iddia varken, elinde çok fazla yetki ve maddi imkan olan, dünyanın ve insanlığın geleceğini etkileyebilecek birinin soruşturulmasını ve gerekiyorsa yargılanmasını istemek oldukça yerinde bir talep olarak gözüküyor.
    Detay Kaynaklar:http://bilmek.info/...us-kontrol-sebekesi/
    http://bilmek.info/...ital-kimlik-istiyor/

    Diğer Olasılıklar ve “Üst Akıl”:Yaşadığımız durumun sebepleri ve sonuçlarıyla ilgili çok fazla olasılık senaryosu, analiz ve teori mevcut. Birçoğu göz ardı edilemeyecek derecede olası ve noktaları birleştirince çok net bir tablo ortaya çıkıyor. Bunlara bu yazıda detaylı yer vermiyoruz. Merak edenler, şu linkteki David Icke röportajını izleyerek kendi değerlendirmelerini yapabilirler: http://bilmek.info/davidicke-londonreal/
    Sadece birkaç başlığa değinmek istersek:
    5G teknolojisinin dünya üzerinde ilk defa kullanılmaya başladığı dönemdeyiz. Bilim insanları, yüksek frekanstaki 5G elektromanyetik alanlarının, insan sağlığına olumsuz etkileri olacağına dair endişelerini dile getiriyorlardı. Ancak, 5G’nin insan sağlığına etkilerini inceleyen bağımsız ve kapsamlı araştırma yapılmış değil. Covid-19 vakalarının yoğun yaşandığı yerler (Wuhan, Avrupa şehirleri, New York) 5G’nin ilk olarak yeni devreye alınmaya başlandığı şehirler. Covid-19 kayıplarına yapılan otopsilerde, birçok organda kan pıhtısı ve doku bozulmaları tespit edildi. Bu ölümlerin sebebinin 5G olabileceği iddia ediliyor. Covid-19 ve 5G bağlantısını sorgulayan tüm yayınlar sosyal medyada sansürleniyor.
    Economist dergisinin 2019 ve 2020 yılları için sene öncesinde yayınlanan sayılarının kapak analizlerine bakınca, bugün yaşadıklarımıza dair sembollerin resmedildiklerini görebiliyoruz. Bu kapaklar, kim tarafından, nasıl hazırlanmış olabilir?
     
    Kaybedilen Hak ve Özgürlükler: 2 aydır dünyanın büyük bölümü karantina altında yaşıyor. İnsanlar en yakınlarıyla bile görüşemiyor, insani temas eksikliği yaşıyor. İmkanı olanlar bunu dijital ortamlarda bir ölçüde gidermeye çalışıyor.
    Birçok insan işlerini kaybetti. Gündelik işlerde çalışanlar para kazanamıyor. Birçok küçük ve orta ölçekli işletme varlığını sürdüremez hale geldi. Büyük işletmeler içinde de zorlananlar, işlerini sürdürebilmek için kadrolarını daraltacak olanlar var. İşsizlik önümüzdeki aylarda daha da artacaktır. Ekonomik durumu bozulan insanlar, devlete daha bağımlı hale geliyor.
    Karantina uygulamalarının önümüzdeki dönemde yavaş yavaş kaldırılacağı belirtiliyor. Ancak, ekonomik olumsuz etkiler uzun süre devam edecek gözüküyor. Sosyal yakınlık gerektiren sektörlerde (eğlence, restoranlar, turizm…) uzun süre zorluk yaşanmaya devam edecektir.
    Karantina uygulamaları da tam olarak kaldırılmıyor. Salgının hala olduğu, “sosyal mesafenin” her ortamda korunması gerektiği belirtiliyor. Buna yönelik olarak, sosyal yakınlığın doğal olarak oluştuğu ortamlar için (okul, işyeri, toplu taşıma, restoranlar, parklar…) insanları birbirinden uzaklaştıran trajik uygulamalar devreye alınıyor. İnsanlar çizgilerle, bariyerlerle birbirinden uzak tutuluyor. Çocuklar çocukluklarını yaşayamıyor.

    İnsanlar birbirinden korkar, çekinir oldu. Fiziksel mesafe sağlamak amacıyla “Sosyal Mesafe” sloganı seçilerek, sosyal yakınlık korkulan bir şey, tabu haline getirildi. İnsanı insan yapan en önemli değerimizi, sosyalleşme yetimizi yitiriyoruz.
     Ülkeler, kişilerin kimlerle temasta olduğunu görebilmek için “kontak takibi” uygulamaları devreye alıyor, bu takibi yürütecek birimler oluşturuyor. Bu uygulamalar aracılığıyla, kimin hangi saatte nerede kimle görüştüğü, telefon rehberinde kimlerin kayıtlı olduğu gibi, “toplumdaki herkesin tüm özel bilgilerine” erişim sağlanmış olacak. Totaliter bir rejim için gereken altyapı kurulmuş olacak.
    Bütün bunların geçici olduğu, bir süre sonra eskisi gibi kucaklaşacağımızı söylemek ise oldukça iyimser bir tahmin. Virüsün hiç bitmeyeceği, 2. ve 3. dalganın geleceği konuşuluyor ve muhtemelen gelecek. Buna yönelik bir algı oluşturuluyor, karantina hastaneleri inşa ediliyor, kuralları sürdürmeye yönelik planlar yapılıyor. Ayrıca biliyoruz ki, yönetimler kazandıkları yetkileri geri vermezler.
    Aşı bulunursa, ki bir süre sonra illa ki bir şey bulunacak, bütün dünyayı aşılamak ve dijital takip, bir gerçeklik olarak önümüze gelecek. Aşı herkese zorunlu olarak uygulanmak istenecek. Aşı yaptırmayanlar seyahat edemeyecek, işe gidemeyecek, sokağa bile çıkamayacak.
     
    Sonuç olarak, şu anda yaşadıklarımızla ilgili ortada birçok belirsizlik ve şüpheli durum var. Bugün insanları korumak amacıyla alındığı söylenen tedbirlerin, kişisel hak ve özgürlüklerimizi kısıtlayan önemli etkileri oluşuyor. Kötü senaryo bütün bunların bilinçli olarak planlanmış olması, biraz daha “az kötü” senaryo ise birilerinin fırsatlardan istifade etmeye çalışması olabilir.
    Bütün bu olanlar ve olacaklar üzerinde toplumsal olarak bir etki sağlayabilmemiz için araştırmalı, olayları sorgulamalı, birbirimizi bilgilendirmeli ve haklarımıza sahip çıkmalıyız. Çünkü:
    Hayat eve sığmaz!
     
    24-05-2020
    Yazan: G.J.  (bilmek.info misafir yazarı)