• 280 syf.
    Hafızam beni yanıltmıyorsa 1980'lerin hemen başında evimize ilk giren video oyunu o meşhur tenisti (sağda ve solda iki dikey çubuk ve ortada gidip gelen tenis topu tadındaki nokta). 1988'de ilk staj maaşımla taksitle aldığım Sinclair ZX Spectrum 128K bilgisayarımı hatırlıyorum (bilgisayarın tamamı 128 kilobayt, yani tüm beyni şimdiki ufak bir resim dosyası kadar yer kaplardı). Oyun teyp kaseti şeklindeydi (river raid ve tavla oyununu hatırlıyorum). Bu Sinclair'i -şaka değil- tam 31 yıl sakladım, 2019 yılı kış aylarında bir koleksiyoncuya ciddi bir paraya da sattım (hala çalışıyordu). Commodore kullandım bir süre, ama hoşuma gitmemişti. Atari salonlarında jetonlara kaptırdığım harçlıklarımı unutamam. İlk ciddi bilgisayarımı 1993 senesinde satın aldım, Intel 80486DX2 66 Mhz işlemcisi ve monokrom bir monitörü vardı. 1996'da ilk Intel Pentium 133 bilgisayarım geldi (2500 USD'ye taksitle almıştım makineyi). İlk dizüstü bilgisayarım ise sanırım 1998 yılında satın aldığım Dell marka ve işlemcisi Pentium 150 idi, 6 ay kullanıp 5-6 yaşındaki yeğenime hediye etmiştim, oyun oynasin diye! 51 yaşındayım ve sanırım şu ana dek 1500'den fazla farklı bilgisayar elimden geçmiştir (alim-satimini da yaptigimdan!) Elbette yüzlerce de PC oyununu oynadim. 50 yaşımda ilk konsoluma sahip oldum (rahmetli biraderin yadigarı), Xbox 360, yalnızca iki oyunum var: Medal of Honor Warfighter Limited Edition ve elbette HALO 3, bu ikisi konsol keyfini sürmek için yetiyor da artıyor bile.

    Bunları yazdım çünkü bu kitabın yazarı da benim gibi bir bilgisayar geek'i (bilgisayar kurdu ya da bilgisayarıyla takılan zeki ama asosyal tip anlamına gelir). Kitabı okumadan önce kitabın yazarı (oyun geliştiricilerin korkulu rüyası gazeteci) Jason Scherier ile İthaki Yayınları adına Youtube kanalı Disket Kutusu'nun kurucusu Youtuber/Bilişimci/Oyun Delisi/Gazeteci/Yazar/Oyun Geliştiricisi Sinan Akkol'un yaptığı röportajı izlemiştim (https://www.youtube.com/watch?v=mn8oa600DrQ). Oradan hareketle kitabı satın aldım ve iki-üç günde okudum.

    Kitapta 10 çok büyük ve değerli oyunun çıkış/çıkamayış hikayeleri anlatılıyor. FRP/RPG/FPS ve diğer oyun türlerinde, bağımsız oyun geliştirici şirketlerin, onların kan-ter içinde gece-gündüz çalışan programcılarının/sanatçılarının/direktörlerinin, büyük yapımcı şirketlerin, büyük donanımcıların, konsolcuların, ajansların, değerlendirme şirketlerinin, oyuncuların vs. bilumum tüm oyun piyasasındaki aktörlerin neler yaşadığını çok da derine inmeden ancak yine de yeterince detaylı ve ispatlı bir şekilde aktardığı çok kaliteli bir gazetecilik işi olmuş. Kitabı okurken sanki belgesel seyrediyor gibiydim. RPG/FRP çok eskiden oynardım, türü çok sevdiğimi de söyleyemem ancak ben de her bilgisayar ineği gibi Red Alert oynamışımdır yüzlerce saat, hem de -siz bilmezsiniz- 33.600K ya da 56K modemlerle, PeerToPeer, evden eve modemle bağlanmalar, ICQ'da chat, ne günlerdi. Yine de hala FPS oyunları oynamayı tercih ediyorum (first person shooter; silah elde, keskin nişancının gözünden, dan dan dan yani!).

    Bilgisayarla ve özellikle de PC/Konsol oyunculuğunda geçmişi olanlar için okunası bir kitap bu! Kitapta her bölüme başlarken önce youtube'de oyunun tanıtımlarına bakıp sonra bölümü okumam aslında yazarın nasıl da keyifli yazdığının delili sanırım. Beni en çok etkileyen 3. bölüm yani Stardew Valley oldu (şu iki boyutlu çiftçilik oyunu), çünkü okuldan yeni mezun olup 5 yıl hiç ara vermeden ve maaşlı başka bir işte çalışmadan bir oyun yazıp evi de nişanlısı hatunun geçindirmesine ses edemeyip her şeyin sonunda da başarılı olup olamayacağını bilemeden binlerce saat çalışmak ancak bu tip delilerin ve gözüpek adamların/kadınların işi olsa gerek (bu tarla ekme/biçme oyunuyla -hiç ummasa da- dolar milyoneri olup çıkar). Kitabın devamı niteliğinde ikincisini geçenlerde Amerika'da yayımladı yazar, umarım bir an önce Türkçeye çevirilir ve biz de okuruz. Zor iş oyun programcılığı, Kuzey Amerika'da belki aylık ortalama 10.000 USD gibi iyi bir gelir elde etme şansınız var ancak mesai ücreti bile almadan gece-gündüz devasa bir stres altında çalışmak da kolay değil, meşakkatli bir iş. Japonya ve Kuzey Amerika oyun tasarımında uzun yıllar liderdi. Ancak Avrupa da devreye girdi, Fransız UBISOFT ve The Witcher 3'ü yaratan Polonyalı CD Projekt RED şirketleri biz de varız diyorlar artık, üstelik çok da başarılılar.

    Çeviri harikuladeydi, tek bir anlam kayması ya da kulağı tırmalayan bir şey yok. Ancak 7-8 dizgi hatası vardı (3. baskı olmasına rağmen), İthaki'ye hataları gönderdim, 4. baskıya düzeltirler diye umuyorum.

    Kitaba bir şans verin derim, sevgili geek'ler ;)

    Süha Demirel, 11 Mayıs 2021, İstanbul.
  • 504 syf.
    ·8/10 puan
    Gerçeklik göreceli işte; sıra sana geldi Osman! konuş; konuş da dinleyelim, sana hak verelim, çocuk çok acı şeyler yaşadı, çok kulaç attı, çırpındı ama derin sularda boğuldu diyelim istedim ama olmadı. Eser boyunca nefret kusarak anlattığın baban Necmi'ye bile hak verdim yer yer ki ben bile nefret etmişken Necmi'den! Sedefli peçetelerin,gümüş çatalların, Kazak işi halıların, değerli tabloların, dual pikabın, olufsen müzik setin,pioneer ses sistemin, basgitarın, marka kıyafetlerin ve en nihayetinde sen! yok oldun. Seni eser boyunca ince ve derin düşünceli, hassas ve naif bir kişilik olarak tanımladığımdan maymun iştahlısın demeye dilim varmıyorsa da ne bileyim işte tutanamayansın, kaybedensin, vazgeçensin, mirasyedisin, sence herşeysin ama hiç bir şeysin!
    En çok seni sevdim Gün. Delice yaşama sevincine,sonsuz çoşkuna hayran kaldım..bir de sorguladık tabi bu çoşku bir tür kafa tutma mıydı, meydan okuma mıydı ya da her gün bir gün daha eksilen ömrüne 'acımadı kii acımadı kii' demek mi!
  • 304 syf.
    ·6 günde·Puan vermedi
    Hepinize merhaba.
    Öyle bir kitap düşünün ki tüm yaş grubundan, her sosyo-kültürel çevreden insana hitap ediyor olsun. Fazla sınırları zorlayıcı olurdu, değil mi? Bu kadar geniş kitleye seslenen bir kitabı ilk kez okudum dersem sanırım yanlış olmaz. Gerçekten de hikaye "Momo" adlı küçücük, kimsesiz bir kız çocuğunun arkadaşları ve sevdikleriyle yokluklar içinde de olsa mutlu mesut yaşarken kendilerine "duman adamlar" denen ve varoluşlarını insanların zamanını çalmalarına borçlu olan kötücül bir örgütle yollarının kesişmesini anlatması bakımından kelimenin tam anlamıyla bir "modern zamanlar masalı". Sadece bu açıdan okunup değerlendirildiğinde 10 yaşından itibaren tüm çocuklar severek ve heyecan duyarak kitabı okuyabilirler. Ama Michael Ende, eserde öyle bir dil ve alegorik denebilecek bir anlatım sergilemiş ki, kitap bu yönüyle bir sistem eleştirisine evriliyor. Bu açıdan düşündüğünüzde duman adamlar birden kapitalist sistemin kurucu ve sürdürücülerine, insanların tüm zamanını üç beş kuruş pahasına adeta emen emek sömürücülerine dönüşüveriyor. İşte bu gözle okunduğunda dostlar, eser artık yetişkinlere sesleniyor. Kitabı okurken elinizde olmadan hayatta en değerli şeylerin aileniz, sağlığınız ve zamanınız olduğunu düşünecek; bunların madde ile ilişkilerini sorgulayacaksınız. Bir araba için kaç ay, bir ev için kaç sene çalışmanız gerekiyor mesela? Bunlar için, sevdiklerimizle değerlendirebileceğimiz kaç bin saatimizi çarçur ediyoruz. Çocuğu olanlarınız... Onlarla ne kadar zaman geçiriyorsunuz? Bir gün önceliklerimiz değişecek olsa, mesela büyük kitleler, her gün reklamları yapılan marka temsilcilerine: "ürünlerinizin canı cehenneme!" diyebilse hayatımız ne yönde değişir? Tüm bu sorular onlarca kitaba konu olabilir. Michael Ende de "Momo"da bu meselelere çocuk penceresinden masal tadında eğiliyor. İleri düzey okurlara hafif gelecek olsa da tıpkı "Küçük Prens" gibi ailecek okunacak bir eser, "Momo"...
    Yorumumu okuyan herkese teşekkür eder, hepinize keyifli pazarlar dilerim.
  • 140 syf.
    ·2 günde
    "Sıra yaşamı mutlu kılanın ne olduğunu açıkça görmeye geldiğinde, ışık el yordamıyla aranır"

    Seneca


    Bauman'ın bu eseri uzun bir giriş bölümü, sonrasında üç ana bölüm ve son sözden oluşmaktadır. Kendim için tanımlayacak olursam bu kitap "Büyük bir eserdir." Tekrar okuyacak olduğum bir eser olmasına rağmen bu defaki okumadan aldığım notlar ve edindiğim düşünceler üzerine biraz yazmak istiyorum. İlk ve son bölümü daha çok sevdiğimi belirtmek isterim. Son bölümü de çok güzel bir Nietzsche dersi ile kapatıyor Bauman.

    Bauman'ın ilk olarak öne çıkardığı durum: "Zenginlik artışı ile mutluluk artışı arasında hiçbir bağlantı olmadığıdır." Evet maddiyat bize sahip olunaca bir sürü nesne sağlayabilir. Bir sürü marka, etiket, logo temin edebilir. Toplum önünde "üstün" bir kimliğe bürünmemize yardımcı olabilir vs. Lakin bunlar sahici bir mutluluk olarak yer edinmiyor hayatımızda. Çünkü mutluluk kaynağının yarısından fazlası nicel olmayan durumlarda vücut buluyor ve insan ilişkilerinin gerçek boyutu özveri isteyen, emek isteyen duyguların üzerine inşa ediliyor. Bir güven ya da bir sevgi duygusu gerçek anlamda satın alınamaz. Alınıyor olması gerçek yerine geçerli olanın hüküm sürmesinden kaynaklı olabilir en fazla.

    Üzerinde durulan bir diğer nokta "Gayrı Safi Milli Hasıla" (GSMH) GSMH'nın artışı mutluluk artışını da gerçekleşeceğine yönelik bir ölçüt de yetersizdir der. GSMH ikna edildiğimiz ya da edilmeye çalışıldığımız yanıltıcı bir rakamlardan ibarettir sadece. Ne kadar artarsa artsın gelir yoksunu insanların hayatına gerektiği kadar etki etmeyecek olan sembolik bir rakamdır. Kapitalizmin hüküm sürdüğü bu dünyada GSMH artışı devletin denetim mekanizmasının sağlamlığına işaret etmektedir. İnsan haklarının çiğnendiği, başa geçenin gittikçe zenginleştiği fakir ile zenginin arasındaki uçurumun gittikçe açıldığı bizimki gibi ülkelerde GSMH tutulması gereken bir istatistikten ibarettir.

    Abisi gibi Suikast sonucu öldürülen ve 1968 seçim kampanyasında GSMH için çok sert eleştiri getiren Robert Kennedy'nin dedikleri konuyu detaylandırmaya yetecektir:

    "Bizim Gayrı Safi Milli Hasıla'mız, hesaplamalarında, hava kirliliğini, tütün reklamlarını ve otobanlarımızdan yaralıları toplamak üzere kullanılan ambulansları hesaba katar. Evlerimizi korumak için tesis ettiğimiz güvenlik sistemlerinin ve evlerimize gizlice girmeyi başaranları tıktığımız cezaevlerinin maliyetlerini kayda geçirir. Sekaya ormanlarımızın yıkımını ve bunlarının yerlerini genişlemenin ve kaotik kentleşmenin almasını içerir. Napalm bombalarının, nükleer silahların ve kent kargaşasını zapt etmek için polisin kullandığı silahlı araçların üretimini içerir. Çocuklara oyuncak satmak için şiddeti yücelten televizyon programlarını. kayda geçirir. Öte yandan, GSMH çocuklarımizın saglığından, eğitimimizin kalitesinden ya da oyunlarımızın neşesinden söz etmez. Şiirimizin güzelliğini ve evliliklerimizin kudretini ölçmez. Politik tartışmalarımızın niteligini ve temsilcilerimizin güvenilirliğini değerlendirmekle ilgilenmez. Cesaretimizi, aklımızı ve kültürümüzü dikkate almaz. Ülkemize duyduğumuz şefkat ve adanmışlık hakkında tek bir söz söylemez Kisacası GSMH, yaşama cefasını değerli kılan şeyler dışında her şeyi ölçer."

    Mutluluk arayışının hiçbir zaman sona ermeyeceğine de birkaç yerde değinir Bauman ve bunun nedenine göz atıp (#114833597) birinci bölüme giriş yapalım.

    Bauman kapitalist düzendeki tüketim anlayışında bize telakki edilenin "para harcadıkça mutluluğun arttığı" durumu olduğunu ifade etmektedir. Televizyon, dergiler ve diğer medya kaynakları tüketim anlayışını inşa etmekle görevlendirilir. Reklamlar, dergi ekleri, gazetelerdeki "yaşam stilleri"nden kesitler hep daha iyi nasıl harcama yapacağımızı anlatır bizlere. Ne kadar para harcarsak o kadar mutlu olacağımız savını destekler dururlar. Burada dikkat edilmesi gereken nokta tükettikçe mutlu olup olmadığımızı sorguluyor muyuz? Çünkü tüketim ihtiyacı hiçbir zaman tatmin edilmeyecek bir ihtiyaçtır. Elimizdekilerle yetinip oluşturulan tüketim algısının dışında kalabiliyor muyuz? Ve de kim için tüketiyoruz.. Tatmin olduğumuz için mi, başkalarından bir adım önde olabilmek için mi? Bauman'ın değindiği gibi tüketim oyununda amaç varmak mıdır yoksa sürekli olarak koşmak mı?

    Marcus Aurelius MS (121-180) yüzlerce yıl önce "mutlu bir yaşamın sırrı tutkularınızı dizginlemek, aklınızıysa dörtnala koşmaktır." demiştir. Pascal ise (17.yy) mutsuzluğun "sakince oturmak yerine, hastalıklı bir koşuşturma hevesi içinde bulunmaktan" kaynaklandığını söyler. Sosyolog Claude Kaufman: "Herkes umutsuzca başkalarının gözlerinde onay, hayranlık ya da sevgi arıyor gayretle. Unutmayalım ki başkalarının onay ve hayranlığı ile sağlanan özsaygının temellerinin zayıf olduğunu da bilmeyen yoktur." Farkında olup başkalarının onayına bağlı bir mutluluk anlayışı geliştirmek bizi daha da kırılgan bir hale getirmektedir. Bireyci bir çağda yaşıyoruz. Başkalarının onayı, çıkarları sona erene kadar sürüyor. Haliyle devamlı yeni bir onay döngüsü aramaya koyuluyoruz. Sürekli bir telaş, koşuşturma içerisinde buluyoruz kendimizi. Yerimizde durup kendi içimize neden bakamıyoruz? Neden kendimizi değerlendirme yoluna gidip onaylanma durumunu bir köşeye bırakamıyoruz? Çünkü Lasch'in "psikolojik insan" tanımlamasının içinde yer alan "yeni narsistler"iz. Dünyanın halini yalnızca kişisel sorunlar prizmasından algılayan, değer biçen narsistleriz. Başkasının ilgisini, dikkatini üzerimize çekmeye çalışan, başkalarına gerçekleri söylemek yerine aldatmayı tercih eden narsistleriz.

    Kitabın adı "Yaşam Sanatı" bunu her insanın bir sanatçı oluşuna bağlıyor Bauman. Farklı farklı düzeylerde de olsak her birimizin yaşamı bir sanattır. Her ne kadar öyle olmadığını düşünsek de sanatın, sanatçının farkında olmadan yaşasak da hayatımız nefes aldığımız sürece işlemeye devam edeceğimiz bir sanat eseridir. Binlerce yıldır benzeri sorular ve sorunlarla inşa edilen bir sanat eseridir insan yaşamı. İki bin yıl önce insanın mutluluğu açıkça görmeye geldiğinde ışığının kısılması el yordamı ile aramak zorunda kalışını ifade eden Seneca'nın bulunduğu noktadayız. Hâlâ el yordamı ile ama bence çok daha fazla bir yükle mutluluğu aramaya koyuluyoruz. Sonuçta bizim sırtımızda yüzlerce yıldır işlenen insanın yaşam sanatı var...

    Çok sayıda düşünürün "mutluluk" üzerine söylemleri yer alıyor kitapta. Ben insani ilişkiler ve sevgi boyutu üzerinde durarak bitirmek istiyorum. Tüketim çağındayız. Her şeyin nesneleştiği, çıkarların insan kalbinden üstün tutulduğu bir tüketim çağı. İyi insanların, bir eylemi karşılıksız şekilde sadece yapılması gerektiği için yapan insanların da tüketildiği bir çağda yaşıyoruz. Herkes tarafından kandırılma endişesi taşıdığımız lakin bunu bilerek başkalarını kandırmak için uğraş verdiğimiz bir çağdayız. Jean-Claude Michéa bir soru yöneltiyor: "İnsanlar güvenilmezse ve kimsenin kendinden başka dostu yoksa herkesin herkese karşı olduğu bu savaştan nasıl kaçacağız?" İoanna Kuçuradi "İnsan dostu yoksa yalnızdır" der. Hafta sonu yalnız kaldığı için ya da bir girlfriend, boyfriend'i olmadığı için değil. İnsan ilişkilerini sağlamlaştırmak için çok emek vermek gerekiyor. Tükenmeyecek bir dostluk ilişkisi kurabilmek için karşımızdaki insana çıkarsız yaklaşabilmemiz gerekmektedir. Çıkarın başladığı yerde insan ilişkileri zedeleniyor. Evet çıkarcı olduğumuzu ya da karşıdakinin öyle olduğunu bile bile ilişki kurmaya devam ettiğimiz oluyor. Lakin bu sağlam bir insani ilişki olmaya yaklaşamayacaktır. İnsan ilişkilerinin kırılganlığının nedenleri üzerine kafa yormak gerekiyor belki de. Çünkü yaşadığı sürece insan (az ya da çok) başkalarına değmeye devam edecektir.
  • 200 syf.
    ·1 günde·Beğendi·10/10 puan
    20 Ocak 1972 Simav doğumludur. Gazeteci ve yazardır. Gazi Üniversitesi Gazetecilik mezunudur. 2017 yılında Altın Kelebek ve Türkiye Altın Marka ödüllerine en iyi haber sunucusu olarak layık görüldü.
    Gelelim kitabımızın güzel rüzgarına.
    Akıcı anlatım ve sürükleyici konular ile bir içim su gibi akıp gidiyor sayfalar ellerinizden.
    Kitabın arka kapağı içerik hakkında bir çok ipucu veriyor.
    Ülkedeki ilk medya operasyonlarından mevcut iktidarın yıllar içindeki dönüşümüne; yüksek tansiyonlu seçim gecelerinden The Marmara olayına; yeterince anlaşılmamış bir Atatürk’ten Ayasofya’nın ibadete açılmasına, kadın cinayetleri, Z kuşağının iktidar algısı, yoksulluk gibi bir çok konuya açıklık getiren güçlü bir kalem.
    Kendi hayatı ile başlayan keyifli anlatım ile gazetecilikte adım adım ilerleme aşamaları ve zorlu günleri aşma mücadelesi.
    ” Dünyada en değerli şey anlaşılmaktır. Kendini anlamak da dahil buna. Hayat bazen karşınıza sizi kendinizden bile daha iyi anlayan birilerini çıkarabiliyor. “
    06.10.2020 tarihli “ Demokrasiye inanarak” yazılı, adıma imzalı kitabı benim için paha biçilemez.
    Kulağımız, sesimiz, yorumumuz olan tüm gazetecilere saygı ve minnetle...
    Kitabın 92. Sayfasından alıntı ile bitirelim.
    Oysa Gülten Akın ne güzel söylemiş: “Sana korku salanın daha büyük korkuları vardır.” Diye...
    Keyifli okumalar.. ️
  • İnsan sahip olduğu değerler ve serveti hakkında sürekli bilgi vermek kendisini anlatmak gereği duyar.

    Lüks bir araba, iyi bir telefon, veya avukat ise kapı ziline av. yazar, veya dr ise her yerde isminin başında dr. ile gezer.
    İnsan, insanın gözünde değer elde edebilmek için materyal bir şov peşinde " bakın ben adamım, toplumsal olarak değerli olarak tanımlanan bazı şeylere sahibim veya sahip olma yolundayım sinyallerini sürekli vererek dolaşır.

    Temeline baktığında insanın ;
    Marka kıyafet giymesi veya giymeye çalışması, sürekli kendisi hakkında karşısındakilere fikir verme gayreti sonucudur.
    Bu taktığı saatte veya giydiği ayakkabı da bile kendisini zuhur eder.

    Temel de insan bir istatistiği canlıdır, karşısında onu birilerinin puanlamasını,
    Güzel - çirkin, zengin - fakir - okumuş - cahil, başarılı - başarısız, akıllı - aptal, yüzlerce filtrelerden geçerek bir değer beklentisi oluşmasını arzular. Bunun neticesinde birileri tarafından "sen" veya " siz " tanımlamalarına erişir. Eğer sahip oldukları materyaller değerli, içsel yolculuğunda da başarılı ise " adam" yerine konup, zihinlerde bir yer edinir.

    Zihin bunu kategorilere ayırırken ve belirli etiketlerle zihnin çekmecelerine koyarken nelerden beslenir buna çok iyi dikkat etmek gerekiyor.

    Burada asıl bizim kendi "ben" dediğimiz iç dünyamıza yolculuk yaparken şu farkındalığı kendimizde oluşturmamız gerekiyor.

    Biz, karşımızdaki "X" kişiyi hangi geçmiş tecrübe ve kültürel evrilmeler neticesinde kafamıza yerleştirip onu konumlandırıyoruz. Ve bu konumlandırmanın ne kadarını biz belirliyoruz veya belirlemişiz.
    Birisi ile tanıştığımızda onu iyi veya kötü, değerli veya değersiz diye tanımlayan beynimiz en çok nelerden etkileniyor...

    Buna kendinizde dikkat ettiniz mi?
    Ben birisini değerli , çekici veya arzu etmem için hangi kriterlerden besleniyorum.
    Kimim ben sorusu burada saklanıyor olabilir mi?

    Bugün paramı aşk mı sorusuna insanlar daha özgürce para diyebildikleri dönemde ; paranın getirdiği "sahte ve yapaylığı" gerçek sanacak kadar da kendilerini iyi kandırabiliyorlar.
    Rahat olmak ile mutlu olmak birbirinden çok farklı şeyler. Paranın getirdiği kısa hazlar ile ömür geçer mi ? Geçer tabiki.
    İnsan ağrı kesicilerle bazen sürekli ağrılarını dindirebilir ancak tedavi edemez.

    Aşağıdaki sözlerin materyal dünyada zihinlerde yer edinmesi çok değerli.

    Para ev satın alabilir, fakat yuva satın alamaz.

    Para yatak satın alabilir, fakat uyku satın alamaz.

    Para saat satın alabilir, fakat zaman satın alamaz.

    Para kitap satın alabilir, fakat bilgi satın alamaz.

    Para yiyecek satın alabilir, fakat iştah satın alamaz.

    Para makam satın alabilir, fakat saygınlık satın alamaz.

    Para kan satın alabilir, fakat yaşam satın alamaz.

    Para ilaç satın alabilir, fakat sağlık satın alamaz.

    Para seks satın alabilir, fakat aşk satın alamaz.

    Para sigorta satın alabilir, fakat güvenlik satın alamaz.

    Para su satın alabilir, fakat deniz alamaz.

    Şimdi düşünüp kendimize soralım..
    Rahat peşindemiyiz yoksa azda olsa gerçek mutluluğu yaşama peşindemiyiz?

    Asıl benliğimizi oluşturan değerler bizi rahatamı sürüklüyor yoksa zor ve değerli olan peşindemiyiz..
  • Avrupa’da kimse fabrikasyon ürün almak istemiyor. Olabildiğince doğal, el yapımı ürünlere yöneliyorlar ve el yapımı işler orada çok çok değerli, çok çok pahalı. El işi şeylerin cenneti olan benim canım ülkemde ise; en çok hor görülen şey haline gelmiş el işi ürünler... Varsa yoksa marka olacak, fabrikasyon olacak ve ‘bizden’ olmayacak! Çünkü o zaman daha üstün, daha farklı ve daha havalı hissediyoruz.