• 948 syf.
    ·20 günde·Beğendi·10/10 puan
    Hukuk ve siyaset bilimi alanlarında, aydınlanma çağının en önemli yazarlarından biri olan Montesquieu'nün bu eseri, tam yirmi yıllık bir çalışmanın ürünü. 1748'de yayımlanan eser, özellikle dini otorite tarafından eleştirilmiş ve yasaklamalara maruz kalmış. Fakat hiç bir eleştiri ve yasaklama, Montesquieu'nün, düşünceleriyle Fransız İhtilali'ne etki eden en önemli yazarlardan biri olmasını engelleyememiş. Kitapta; kuvvetler ayrılığı, yönetim şekilleri, kanunların prensipleri, ticaret, din, özgürlük gibi konular üzerine etkileyici düşünceler bulunuyor. Yazar kitabını altı bölüme, her bir bölümü "kitap" başlığıyla alt bölümlere ve her bir "kitabı" da "konu" başlığıyla onlarca farklı bölüme ayırarak düşüncelerini sunuyor. Kitabın sonunda ise yazarın eleştirilere yanıt olarak yazdığı, 1750 yılında yayımlanan "savunma" yer alıyor. Eserin bölümleri ve içeriği şu şekilde...

    BİRİNCİ BÖLÜM

    1. Kitap
    Bütün varlıkların kendi kanunları vardır. Tanrı'nın, dünyanın, ruhların, hayvanların ve insanların... İnsan açısından bütün kanunların öncesinde doğa kanunları vardır. Montesquieu bu konuda Hobbes'u eleştirir ve onun doğa kanunlarının "savaş" olduğunu savunduğu görüşe katılmaz. İnsanı tekil olarak ele alır; bu insan zayıftır, çekingendir ve korkar, dolayısıyla ilk tepkisi uzaklaşmak, kaçmaktır. Bu yüzden ilk doğa kanunu "barış"tır. Savaş ise toplumun ortaya çıkmasıyla başlar. İnsanlar toplum içerisinde saldırganlaşır. Kanunlar toplumdaki bu çatışmaların engellenmesi amacından doğar.

    2. Kitap
    Yazar önemli gördüğü üç yönetim şeklini yorumluyor. Bunlar, Cumhuriyet, Monarşi ve İstibdat'tır (Despotizm). Bu yönetim şekilleri ile ilgili Atina ve Roma'dan örnekler veriliyor.

    3. Kitap
    Yönetim şekillerinin prensipleri anlatılıyor. Cumhuriyette erdem, monarşide onur, istibdatta ise korku bulunmalıdır. Bu yönetim şekillerinde bu prensipler yoksa yönetim kusurludur. Yazar erdemi demokrasinin olmazsa olmaz koşulu olarak kabul eder. Jean Jacques Rousseau'nun "Bir tanrılar ulusu olsaydı, demokrasi ile yönetilirdi" sözü de yazarın bu görüşüne benzerlik gösterir. Halkçı bir yönetimde siyasetçilere destek olabilecek yegâne güç erdemdir. Oysa bugünkü siyasetçiler hep imalattan, ticaretten, maliyetten, servetten bahsediyor...

    4. Kitap
    Bu üç yönetim şeklindeki eğitim de "onur, erdem ve korku" prensiplerine göre olur. Monarşinin onurlu, cumhuriyetin erdemli, istibdatın korkak nesillere ihtiyacı vardır. Örneğin, istibdat yönetimi aşırı itaat gerektirir. Aşırı itaat cehalet ister. Hatta bu yönetimde emreden dahi cahil olmalıdır. Mantıklı insanlar istibdatın geleceğini tehlikeye sokar. İstibdatın devam etmesi için eğitimde bu konulara dikkat edilmelidir...

    5. Kitap
    Eğitim kuralları gibi genel kanunlar da yönetim şeklinin prensipleri ile (onur, erdem, korku) ilişkili olmalıdır. Cumhuriyette erdem cumhuriyet sevgisidir. Cumhuriyetin temeli demokrasi, demokrasinin temeli eşitlik, eşitliğin temeli kanaattir. Bunun uygulanması erdemdir, demokraside kanunlar bu prensip üzerine yapılır ya da yapılmalıdır, yani yapılmaz ise o demokrasi kusurludur ve o cumhuriyet yıkılır... Demokrasiyi sağlayacak, erdemi destekleyecek bir diğer önemli yol da ahlâktır. Aristokraside erdem yerine itidal (aşırıya kaçmamak, ölçülülük) olmalıdır. Bu yönetimde kanunlar egemenin kibrini kırmalıdır. Monarşide kanunlar onurla ilişkili olmak zorundadır. Kanunlar asaleti ayakta tutmak için olmalıdır. İstibdat (baskıcı, tek adam) yönetiminin prensibi korkudur. Utangaç, cahil, korkak halkın fazla kanuna ihtiyacı yoktur. Bu yönetimin en önemli korku kaynakları ordu ve dindir...

    6. Kitap
    Bu bölümde çeşitli yönetim şekillerinin (monarşi, cumhuriyet, istibdat) prensiplerinin (onur, erdem, korku) medeni kanunlar ve ceza kanunları üzerindeki etkisi ele alınıyor. Monarşide bu kanunlar insanların onurunu korumaya yöneliktir, cumhuriyet ve istibdatta ise insanların eşitliğine yöneliktir. Demokraside insanlar özgürdür ve her şeydir, istibdatta ise insanlar korkaktır ve hiçtir, kanunlar bu yönetim prensiplerini ve eşitliği korumaya yöneliktir. Bu kanunlar Fransa, İngiltere, Yunan, Roma, Japonya ve Türk-İslam devletleri gibi örnekler üzerinden yorumlanıyor.

    7. Kitap
    Üç yönetim şekline göre israf, lüks ve kadınların durumu anlatılıyor. Cumhuriyette lükse yer yoktur. Bir cumhuriyetin mükemmel olması, gelir dağılımındaki eşitliğe bağlıdır, lüks ve israf ne kadar az olursa cumhuriyet o ölçüde mükemmeldir. Monarşilerde yapı gereği lüks var olmalıdır, çünkü zengin para harcamazsa fakir açlıktan ölür. Cumhuriyetler lüks yüzünden, monarşiler fakirlik yüzünden yıkılır. Yazar yönetim şekillerine göre lüks, israf, namus ve kadın konularını birlikte değerlendiriyor, çünkü bunları birbirleriyle önemli ölçüde bağlantılı görüyor.

    8. Kitap
    Yönetimin bozulması onun prensiplerinden uzaklaşmak ile ilgilidir. Eşitsizlik demokrasi ruhuna aykırıdır, fakat aşırı eşitlik duygusu da bu yönetimin bozulmasına sebep olur. Halk her şeyi kendi yapmak isterse, meclis adına görüşmek, memur adına yürütmek ve hakimlerin yetkilerini ellerinden almak isterse, cumhuriyette erdem diye bir şey kalmaz. Monarşinin prensibi onurdur; yöneticilerin sefahati, fantezileri, ünvan sahiplerinin alçakça davranışları monarşiyi yıkıma götürür. İstibdat yönetimi ise doğası gereği zaten bozuktur.

    İKİNCİ BÖLÜM

    9. Kitap
    Yönetimlerin savunma güçlerinin nasıl olması gerektiği anlatılıyor. Bir cumhuriyet küçükse düşmanları tarafından yıkılır, büyükse iç sorunları cumhuriyeti yok eder. Monarşinin ruhu savaş ve genişlemedir, cumhuriyetin ruhu barış ve itidaldir. Yönetim küçüklüğün sakıncalarını ortadan kaldırmalı, büyüklüğün sakıncalarını gözden kaçırmamalıdır.

    10. Kitap
    Bir önceki kitapta savunma gücü anlatılmıştı, bu kitapta ise yönetimlerin saldırı gücü açısından kanunlar anlatılıyor. Yazara göre savaşma, yani saldırı hakkı zorunluluktan ve adalet duygusundan kaynaklanır. Büyük bir devlet fethettiği bölgenin insanlarına adil davranmalıdır. Bu konuda İspanyolların Meksikalılara yaptığı katliam kötü örnek, İskender'in fetihleri ve uygulamaları iyi örnek olarak veriliyor. Eğer fetheden bir cumhuriyet ise halka sağlam siyasi ve medeni kanunlar sunmalıdır. Monarşilerin fetihler dolayısıyla aşırı büyümesi oldukça sakıncalı durumlar yaratır, sonuçta başkentte korkunç bir lüks, başkentten uzak eyaletlerde sefalet, uç bölgelerde bolluk görülür. Monarşi yönetimini fetihler sonrası koruyacak en etkili yöntem koloniciliktir. İstibdat yönetiminin fethettiği bölgelerde iç karışıklıkları ve isyanı engellemek için yapması gereken şey ise özel kuvvetler aracılığı ile halkı korkuyla zaptetmektir.

    11. Kitap
    On birinci kitap bana göre önceki on kitaptan daha önemli ve dikkat çeken fikirler içeriyor. Yazar özgürlük kavramı üzerinde duruyor. Yazara göre özgürlük kanunla sağlanır, kanunu güçlü olan yapar, gücün doğasında istismar etme eğilimi vardır, güçlü olanın kanunlar aracılığıyla istismar etmemesi için bir düzenlemeye ihtiyaç vardır, yani başka bir güç bu gücü durdurmalıdır. Cumhuriyette özgürlük böyle sağlanır. Yazar bu noktada yasama, yürütme ve yargının ayrı olması gerektiğini söylüyor, yani kuvvetler ayrılığının önemini açıklıyor. Yargılama, yasama ve yürütmenin bir kişi ya da kurumda birleşmesi, ayrı olmaması özgürlüğü ortadan kaldırır. Yazar bu konuda Türk yönetimini örnek gösteriyor ve diyor ki, bu üç gücün sultanın elinde olduğu devlette korkunç bir istibdat hüküm sürmektedir. Zorbalaşmak isteyen lider bu gücü ve bütün memuriyetleri kendilerinde toplamakla işe başlar... Yazar daha sonra Roma döneminde bu üç gücün nasıl uygulandığı üzerinde oldukça ayrıntılı bir şekilde duruyor.

    12. Kitap
    Bu kitap vatandaşların siyasi özgürlüğünü tesis eden kanunlarla ilgili yorumlar içeriyor. Ceza kanunları ve medeni kanunlar üzerinde duruluyor. Vatandaşa verilen ceza suçun tabiatına göre ve orantılı olmalıdır, bu özgürlüğü teşvik eder. Yazar, devlete ihanet, kutsal şeylere saldırı, yönetim aleyhinde düşünme, konuşma ve yazma, ahlak ve iftira kavramları, konuları üzerinden, insanların suçlanması ya da özgürlüğüne dair dikkat çeken yorumlarda bulunuyor. Örneğin yönetimi eleştiren hiciv yazıları ihanete zemin hazırlamadıkça suça konu olamaz. Monarşi, aristokrasi ve istibdat yönetimlerinde hiciv yazıları yoktur, demokraside ise olmalıdır. Yazara göre insanın düşüncesi sebebiyle suçlanması zorbalıktır, çünkü kanunlar sadece somut fiilleri cezalandırmakla yükümlüdür. İnsanların düşüncelerini açıklaması siyasi özgürlüğün ve demokrasinin gereğidir.

    13. Kitap
    Bu kitabın konusu vergiler. Yazar en önemli devlet geliri olan vergi kavramını açıklarken, vatandaşın canını yakmadan, onlara hissettirmeden nasıl vergi alınacağını da açıklıyor. Örneğin, bir paket sigaranın fiyatı 15 liradır, bu bir paketin vergiden arındırılmış fiyatı 2 liradır, yani paketin 13 lirası vergidir, yazar devlete diyor ki, siz bu vergiyi sigaranın fiyatıymış gibi vatandaşlardan toplar, sonra satıcıdan alırsanız, kimse farkına varmaz ve homurdanmaz... Yazarın bir diğer önerisi, insanlardan alınan verginin servetlerine göre orantılı olması yönünde. Yine yazar der ki, yönetim şeklinin uyruklara sağladığı özgürlük oranına göre vergi alınır; esaret arttıkça, vergiler düşürülmek zorundadır.

    ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

    14. Kitap
    Bir yönetimin kanunları belirlenirken, o coğrafyanın iklim özellikleri de dikkate alınmalıdır. Çünkü iklim insanların yapısını etkiler. Örneğin, sıcak iklimin insanları (Hindistan gibi) tembeldir, soğuk iklimin insanları (Rusya gibi) cesurdur. Çok yüksek sıcaklıklarda vücut güçsüz kalır, insanın hissettiği yılgınlık ruhuna sirayet eder ve bu durum insanların davranışlarını etkiler. Kanunlar iklimden kaynaklanan kusurlu davranışları engellemelidir.

    15. Kitap
    Yazar bu kitapta sivil kölelik kavramı üzerinde duruyor, ilk kısımlarda sivil köleliğe karşı yorumlar yapıyor, köleliği kamu refahı için savunanları, lüks ve zevk düşkünü olarak suçluyor. Daha sonra çeşitli yönetimlerde köleliğin nasıl olması gerektiğini tartışıyor. Yazar, sıcak iklimlerdeki insanların tembel bir yapıya sahip oldukları ve bu yüzden köleliğe daha yatkın oldukları düşüncesi sebebiyle, köleliği iklim konusuyla bağlantılı olarak değerlendiriyor. Esaret daima uyku ile başlar...

    16. Kitap
    Yazara göre sıcak iklimler insanları daha tutkulu yapar, kadınlar erken yaşta evlenme çağına gelir. Ayrıca bu iklimlerde iki cins arasında doğal bir eşitsizlik söz konusudur. Bu durumlar ahlakın korunması için çokeşliliğe ve kadınların kapalı kapılar arkasında kilitli kalmasına sebep olur. Yazar kadınların bu durumunu "aile içi kölelik" olarak tanımlar.

    17. Kitap
    Sivil kölelik ve aile içi kölelik kavramları dışında siyasi kölelik tartışılıyor. Yazar on beşinci kitapta üzerinde durduğu iklimin insanların köleliğine etkilerini tekrar ediyor. Yazara göre Asya ve Afrika toplumları iklim sebebiyle korkak, tembel, köle ruhlu; Avrupa toplumları ise cesur, atak ve özgür ruhludur. Bu durum kuzey güney doğrultusunda geniş alanlara sahip yönetimlerde de aynıdır. Örneğin, Çin'in kuzeyinde yaşayan insanlar güneyinde yaşayanlara kıyasla daha cesur ve özgür ruhludur. Amerika kıtası için bir yorum yapmanın zor olduğunu fakat bu kıtanın tarihi araştırıldığında görüşlerini destekleyen olaylar görüleceğini savunuyor. Örneğin, Amerika'nın kuzeyinde yaşayan barbar insanları kontrol altına almak, Meksika ve Şili'de yaşayanlara kıyasla daha zor olmuştur. Hülasa yazara göre Avrupa her çağda özgürlüğün beşiği, Asya köleliğin yatağı olmuştur ve bunun temel sebebi iklimdir. Yazar, İslamiyetin (yazarın ifadesiyle Muhammetçiliğin) kaderciliğe ve despotluğa yol açtığını ve Asya ikliminin bu zayıflıkları sadece güçlendirdiğini öne sürüyor. Avrupa ise kanun, ahlak, aristokrasi, monarşi ve bunların getirdiği özgürlük demek. Osmanlılar aristokrasileri ve özel mülkiyetleri olmadığı için (daha doğrusu Montesquieu bunların olmadığına inandığı için) köleliği kısmen kutsallaştırmıştır.

    18. Kitap
    Bir devletin arazi yapısı da insanlar ve kanunlar üzerinde etkiye sahiptir. Toprakların verimli olması insanlarda toprağa bağımlılık doğurur. Tarımla uğraşan insanlar işgalden, yağmadan ve ordudan korkar. Dolayısıyla bu insanlar çobanlık, hayvancılık yapan, dağlık bölgelerde yaşayan insanlardan farklıdır. Dağ insanları halkçı yönetimi, ova insanları asiller yönetimini talep eder. Adada yaşayan insanlar da kıtada yaşayan insanlara kıyasla özgürlüklerine daha düşkündür. Yani kısacası ülkelerin dağlık alanlar, ovalar, verimli topraklar, ormanlar gibi farklı arazi şekillerine sahip olması insanların düşünce ve ruh yapısını etkiler. Kanunlar ve yönetim şekilleri bu bakımdan da farklılık gösterir.

    19. Kitap
    İnsanları birçok şey yönetir: İklim, din, kanunlar, yönetim anlayışı, ahlak ve davranış kuralları... Bütün bunlar genel bir ruh meydana getirir. Bir milletin ruhu yönetim prensiplerine aykırı olmadıkça, kanun koyucu o ruha riayet etmelidir. Ahlak, davranış ve din kuralları, yönetimin gücünü kullanarak değiştirebileceği şeyler değildir. Çünkü yönetim salt bir güç eylemi değildir. Kanunlarla verilen cezalar zaruretten kaynaklanmıyorsa zorbalıktır. Kısacası yazara göre kanunlar milletin genel ruhuna aykırı olmamalıdır.

    DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

    20. Kitap
    Bu kitapta kanunların ticaretle ilişkisi ele alınıyor. Yazara göre esnek ahlak kurallarının olduğu her yerde ticaret, ticaretin olduğu her yerde esnek ahlak kurallarının olması genel bir kural gibidir. Yazar Platon'un "Ticaret temiz ahlakı bozar" görüşüne katılır. Ticaret milletlerin ahlak kurallarının her yere dağılmasını sağlar ve ticaret ruhu insanlarda katı bir adalet duygusu yaratır. Milletler siyasi menfaatlerini, ticari menfaatlerden üstün tutmalıdır ve bunu en iyi yapabilen halk İngilizlerdir. Prens ve asiller asla ticaret yapmamalıdır. Çünkü bunların görevi ticaret yapmak değil, adaleti sağlamaktır. Yazar der ki, taşınmaz mallar bizzat devlete aittir, satılmamalıdır, lakin taşınabilir mallar (para, bono, poliçe, şirket hisseleri, ticari mallar vb.) bütün dünyaya aittir.

    21. Kitap
    Bu kitapta ticaretin tarihte geçirdiği devrimler ve bu değişikliklerin kanunlarla ilişkisi ele alınıyor. Tarih boyunca Avrupa'dan Hindistan'a sürekli bir para akışı olmuş, bunun karşılığında sürekli mal alınmıştır. Yazara göre bu gelecekte de böyle olacaktır. Çünkü Hintlilerin Avrupa mallarına ihtiyacı yoktur, fakat Avrupa, Hint mallarına hep ihtiyaç duyar. Afrika ile yapılan ticarette ise tam tersi bir durum söz konusudur. Afrika'da bulunan değerli madenlere karşılık burada hiç bir mal, üretim ve sanat yoktur. Bütün medeni halklar bu durumdan kendileri lehine faydalanabilir... Avrupa sınırları içerisinde doğa, güneyde yaşayan halklara her türlü konforu vermiş, kuzeydekilere ise büyük zorluklar vermiştir. Kuzeydekiler çok fazla şeye ihtiyaç duymuş, güneydekiler ise çok az şeye ihtiyaç duymuşlardır. Güney halklarının tembel, kuzeydekilerin çalışkan ve cesur olmalarının doğal sebebi budur. Bu sebep güney halklarını köle, kuzeydekileri özgür ruhlu yapmıştır. Aslında yazarın Avrupa açısından yaptığı bu tespit kendi çağına ve kendinden önceki ticari gelişmelere pek uymuyor, çünkü o dönemlerde Avrupa'nın ticari yükünü İtalya, İspanya, Portekiz gibi Güney Avrupa milletleri yüklenmiştir. Yazarın bu tesbitleri kendi yaşadığı dönemden sonra ve günümüze bakarak yorumlanırsa, oldukça tutarlı olduğu görülür. Günümüzde İspanya, İtalya, Yunanistan gibi Güney Avrupa ülkelerinin ticari darboğazda olması, buna karşılık İngiltere, Almanya, Hollanda, İsveç gibi Kuzey Avrupa ülkelerinin ticari açıdan oldukça güçlü olmaları yazarın yorumlarını doğrular niteliktedir. 20. Yüzyılda iki savaş sonucu yerle bir olan Almanya'nın her defasında toparlanıp tekrar Avrupa'nın en güçlü devleti olması da yazarın yorumlarını doğrular. Yazar, Kafkaslar ve Hazar Denizinin doğusunun eski çağlarda oldukça gelişmiş olduğunu fakat Tatarlar tarafından mahvedildigini söyler. Daha önceden Hazar'a dökülen Ceyhun ve Seyhun nehirlerinin bazı özel sebeplerle Tatarlar tarafından yönünün değiştirildiğini iddia eder. Ceyhun nehrinin Hazar'a döküldüğü doğrudur fakat yönünün değişmesi arazi şekilleri ve taşkınlarla ilgilidir, konunun Tatarlar ile pek ilgisi yoktur. Ticaretteki en önemli iki tarihi değişiklik ise Ümit Burnu ve Amerika kıtasının keşfedilmesiyle yaşanmıştır. Bu konulara kısaca değinen yazar bu kitabın geri kalan kısmında eski çağ milletlerinin ticari faaliyetleri üzerinde durur. Yunan, İskender, Kartaca, Marsilya ve Roma ticaretini ayrıntılı şekilde açıklar. Yazarın ticaret konusunu genel olarak sadece denizcilik faaliyetiymiş gibi ele alması ve Çin gibi eski çağların en önemli ticaret merkezini es geçmesi bence önemli bir eksikliktir. Çünkü devrim olarak adlandırdığı keşifler Avrupa'yı, Çin ve Hindistan'daki ticaret düzeyine anca çıkarabilmiştir. Denizcilikteki gelişmeler ticaretin ana sebebi değil, ancak tamamlayıcı bir unsurudur.

    22. Kitap
    Bu kitapta para nedir, neden kullanılır sorularının cevabı veriliyor. Kambiyo, faiz, tefecilik ve kamu borcu kavramları da açıklanıyor. Yazar, faiz konusunda şöyle der, ticaretin yoğun olmadığı Cumhuriyetlerde faizlerin yüksek oranda olması o devleti felakete götürür, faiz üretimi ve ticareti engelleyecek seviyede olmamalı, yani insanlar çalışmak yerine yan gelip yatarak para kazanmayı tercih etmemelidir. Ayrıca faiz oranları ticaretle uğraşan insanların kredi kullanarak, yani borçlanarak iş yapabilmelerini sağlamak açısından çok düşük seviyede de olmamalıdır. Yazara göre İslamın faizi yasaklaması, İslam devletlerinde ticaretin felakete uğramasına sebep olmuş ve tefeciliği ortaya çıkarmıştır.

    23. Kitap
    Hani bazı şiirler vardır, ilk okunuşta saçma görünür insana, ikinci okunuşta tuhaf gelir, üçüncüde müthiş hissettirir. Bu kitap da böyle bir şiirle başlıyor. Çünkü mesele kadın erkek ilişkisi. Söz konusu kadın erkek ilişkisi olunca böyle şiirler okumak ya da yazmak normaldir aslında ama ticaret ve para ile ilgili konuların hemen ardından, yazarın romantik bir şiirle bu konuyu işlemeye başlaması oldukça garip geldi bana. Tabi yazar alıntıladığı şiiri yazan Lucretia gibi şair değil de bir hukukçu olduğu için konuyu romantik bir açıdan değerlendirmiyor. Evlilik, üreme, çocuklar ve nüfusla ilişkisine göre kanunlar üzerinde duruyor. Canlılar aşağı yukarı sabit bir doğurganlığa sahiptir, fakat insanlar düşünce tarzı, karakter, tutkular, fanteziler, kaprisler, vücut güzelliğini muhafaza etme, hamilelik kaygısı gibi bin türlü yolla üremeyi engeller. Yazara göre kamu iffeti, türün üremesiyle doğal olarak ilintilidir. Evlilik bu açıdan mühimdir. Daha mühimi ise ailenin bir mülkiyet olması, mülkünü sürdürecek çocuklara sahip olan bir adamın mutlu olması, yine bir adamın mülkünü devam ettirecek bir çocuğa sahip oluncaya kadar mutlu olamayacak olmasıdır. Yani yazar der ki, evlenin, zinadan kaçın, çocuk yapın, üreyin, mülkünüzü devam ettirin ve mutlu olun. Yanılmıyorsam bu mutluluk formülünü "bir sen, bir ben, bir de bebek" diyen İzel'de açık bir şekilde veriyordu. Sonra "evli, mutlu, çocuklu" diyerek Demet de pekiştirmişti. Yazar bu mutluluk formülü ve evlilik konusundan sonra, tarihten dikkat çeken örnekler vererek nüfus konusunu yorumluyor. Yazarın başlangıçta yer verdiği şiir bana garip görünmüştü, fakat yazar, nüfus konusunu yorumladıktan sonra olayı devletin ekonomik, ticari gücüne ve bunun millete yansıtılmasına müthiş yorumlarla bağlıyor. Yazar der ki, devlet çıplak vatandaşına bir iki sadaka vermekle yükümlülüklerini yerine getirmiş sayılmaz. Her vatandaşa güvenli bir geçim kaynağı, besin maddesi, uygun giyecekler ve sağlığa zararlı olmayan bir hayat sağlamak zorundadır. O zaman şöyle bir soru sorayım, bunu sağlamayan, sağlayamayan devletin, daha doğrusu yöneticilerin üç çocuk, beş çocuk yapın demeye hakkı var mıdır? Bir iki soru da Sabahattin Ali sorsun; "Acaba 'çok çocuk yetiştirmek lazım!' diye, sıcak odalarında kristal yazı masalarının başında laf ile dünyaya nizamat verenler, bu çok çocukların halini bir gördüler mi? Çeşme yalaklarında uyuyan, dilenci şebekeleri tarafından işletilen, akşam üzerleri incecik sesleriyle 'En son havadis' diye bağırarak, koltuklarında yağmur yahut kardan ıslanmış birkaç gazete ile caddelerde koşuşan, vapur iskelelerinde morarmış ellerindeki ufak mukavva kutuları uzatarak: 'Yeni hayat... Yeni hayat!" diye yalvarıp sokulan bu çocuklara gösterdiğimiz büyük, insanî alakaya dayanarak mı daha çok çocuk istiyoruz?"... Evlenmeyen ya da evlenemeyen insanları serseri ve eşcinsellikle itham eden, imanının yarısını yitik sayıp ahlaksız gören; evlenip çocuk yapmayanı mülküz, soysuz kabul eden; doğurmayan kadına yarım, eksik diyen; evlenip de bir düzine çocuk yapmayanı neredeyse vatan haini ilan edenlere soracak çok soru, diyecek çok söz var ama ben sadece nanik yapıyorum...

    BEŞİNCİ BÖLÜM

    24. Kitap
    Bu kitapta dinin, yönetim, toplum ve kanunlar üzerindeki etkilerine dair görüşler bulunuyor. Yazara göre ılımlı yönetim şekilleri Hristiyanlığa, istibdat yönetimi ise Muhammetçiliğe (İslama) daha uygundur. İslam sırf kılıçtan, fetihden bahseder. Temelini yıkıcılık oluşturur, dolayısıyla insanlara o yıkıcı anlayışla nüfuz eder...
    İnsanların yaptığı kanunlar akla hitap etmeli ve emir şeklinde olmalıdır. Dinin kanunları ise kalbe hitap etmeli ve emirden çok öğüt şeklinde olmalıdır.
    İslam dini insanları tefekküre ve dünya işlerine karşı kayıtsızlığa iter. Örneğin, İran mecusilerin diniyle abat olmuş, fakat İslam, İran imparatorluklarını mahvetmiştir. Yazar burada müslümanların alın yazısı, kader anlayışıyla bir şey yapmadan beklemelerini eleştirir. Ayrıca şöyle bir soru yöneltir; ahirette ödüllendirileceğini düşünen bir insan hangi hakimin cezasını umursar ve cennete gideceğini düşünen bir insanı hangi dünya kanunu zapt edebilir? İslamı sadece, Haşhaşiler gibi cennet vaadiyle azgınca insan öldüren tarikatlerin, örgütlerin anlayışı olarak düşünürsek yazar oldukça haklıdır. Ama İslama sadece bu açıdan bakmak en basit tabir ile aptallıktır, ikiyüzlülüktür, körlüktür...

    25. Kitap
    İnsanlar neden farklı dinlere bağlanır, tapınaklar yapar? Yazara göre insanlar ümit etmeye ve korkmaya son derece meyillidir. Bu yüzden cennet ve cehennemi vaat eden dinlere bağlanırlar. Cennet cehennem anlayışı olmayan bir dinin insanlara hitap etmesi zordur. Medeni halklar evlerde yaşar, ibadet edebilmeleri, korktuklarında, ümit ettiklerinde O'nu bulabilmeleri için de Tanrı'ya bir ev inşa etme fikrine kapılmışlardır. Tapınaklar böyle ortaya çıkmıştır. Bir de bu Tapınakların bakımını yapacak, sorumluluğunu üstlenecek insanlar gerekiyordu, işte din adamları da bu yüzden ortaya çıkmıştır.
    İnsanlar Tanrı'ya ibadet ederken şatafattan, lüksten kaçınmalıdır. Dinin hor görmemizi istediği hazineleri Tanrı'ya sunmak doğru değildir.
    Din konusunda gösterilen hoşgörü dinin yayılmasında en önemli etkendir. Baskı ve ceza olumsuzluklara sebep olur, hoşgörü ve davet cezadan daha etkilidir. Yazar bu noktada Engizisyoncuları ele alır. Lizbon meydanında on sekiz yaşındaki bir yahudi kızın yakılarak öldürülmesi üzerine yazılan bir mektubu paylaşır. Yazar der ki, bu mektubu bir yahudi yazmıştır ve oldukça gereksizdir. Bana göre aslında mektubu yazan yazarın kendisidir ve mektup müthiş bir ironik eleştiridir. Katolik klisesinin bu kitabı yoğun olarak eleştirmesi, yasaklaması ve yazarın "deist" ilan edilmesinin sebebi bu bölümdeki ifadelerden dolayı olsa gerek...

    26. Kitap
    İnsanlar çeşitli kanunlar tarafından yönetilirler. Bunlar; doğal hukuk, tanrısal hukuk, milletlerarası hukuk, siyasi hukuk, savaş hukuku, medeni hukuk ve aile hukukudur...
    Yazara göre, değişim insan kanunlarının doğasında vardır, aksine, din kanunları doğası gereği asla değişmez. Bu iki kanun türü kaynakları, amaçları ve doğaları itibarıyla birbirinden ayrılır. Dolayısıyla insan kanunlarıyla hükme bağlanması gereken şeyler tanrısal kanunlarla, tanrısal kanunlarla hükmü bağlanması gereken şeyler de insan kanunlarıyla hükme bağlanmamalıdır.
    Medeni kanunlar doğal kanunlara aykırı olmamalıdır. Örneğin, vücut gelişimi tamamlanmayan bir çocuğun evlendirilmesi doğaya aykırıdır. Bir başka örnek; suç işleyen bir kadının, çocuğu ve kocası tarafından itham edilmesi ya da çocuk ve kocanın şahitliği doğaya aykırıdır.
    Çocukların karnını doyurmak doğal hukuktan kaynaklanan bir yükümlülüktür, fakat onları vâris yapmak medeni veya siyasi hukuktan kaynaklanır. (Bu bölümde kendi devletinin ve inancının, kadınlara hiçbir miras hakkı bırakılmamasını emreden kanunları birtakım nedenlerle savuşturan, ayrıca eserin başından beri her türlü olumsuz örneği İslam anlayışından veren yazar, bu konuda kadınlara eşit miras hakkı tanıyan İslam hukukuna hiç değinmiyor.)
    Doğal kanunun buyrukları söz konusu olduğunda, dinin buyruklarına göre karar verilmemelidir. Örneğin, Şabat günü yahudilere emredilmiştir. Ancak düşmanları saldırmak için tam da o günü seçtiğinde kendilerini savunmamaları ahmaklıktır.
    Medeni hukuka göre düzenlenmesi gereken konular, dini hukuk prensiplerine göre düzenlenmemelidir. Buna da yazarın görüşlerinden çok sapmadan ben bir örnek vereyim. Evlilik akti devletin görevlendirdiği nikah memurları aracılığıyla yapılır. Eskiden devlet bu işe din kurallarının karışmasını istemez idi ve imamların resmi nikah olmadan nikah kıymasını yasaklardı. Resmi nikahı kabul eden ama imam nikahından vazgeçemeyen müminler, imam nikahı kıyılması için bir imamın yanına gider, imam bunun yasak olduğunu ve yapamayacağını söylerdi. Sonra mümin, imama küser, hatta küfreder ve bu arayış imam nikahı kıyabilecek bir imam bulanana kadar devam ederdi. Neyse ki bu durum sanırım 2015 yılında Anayasa Mahkemesi kararıyla son buldu. Yani bizde 2015'ten önceki bu durum yazarın "medeni hukuk ile düzenlemesi gereken konular, dini hukuk prensiplerine göre düzenlenmemelidir" görüşüne uygun idi... Yazara göre evlilik, bütün insani eylemler arasında toplumu en çok ilgilendiren eylem olduğundan, evliliğin medeni kanunlar tarafından düzenlenmesi gerekir.
    İnsanların kurduğu mahkemelerde, öteki dünyayı ilgilendiren mahkemelerde hüküm süren anlayışa göre karar verilmemelidir. Sadece eylemleri dikkate alan insani adalet, insanlarla tek bir masumiyet sözleşmesi yapmıştır. Düşünceleri okuyan tanrısal adalet ise insanlarla hem masumiyet sözleşmesi, hem tövbe sözleşmesi yapmıştır. Albert Camus'nün "Yabancı" romanındaki baş karakterin, mahkemedeki yargılanma şekli, yazarın bu görüşüne oldukça uygun bir örnektir. Orada sanık cinayetten değil de sanki annesinin ölümüne üzülmemekten, cenazede kahve içip, sigara içmesinden dolayı yargılanır...

    Yazar ensest ilişkinin sebeplerini irdeleyerek, bu ilişkiyi yasaklayan kanunların prensiplerini araştırıyor. Bu konuyla ilgili, tarihten, dikkat çekici örnekleri yorumluyor. Dünyanın birçok bölgesinde görülen, levirat ve sorarat evlilik türlerinin ise oldukça doğal ve anlaşılabilir sebepleri olduğunu söylüyor...
    İnsanlar siyasi kanunlara göre yaşamak için doğal bağımsızlıklarından, medeni kanunlara göre yaşamak için de doğal mal ortaklığından vazgeçmişlerdir. Siyasi kanunlar insanlara özgürlük, medeni kanunlar ise mülkiyet hakkını kazandırmıştır. Medeni Kanuna bağlı olan konular, siyasi hukuk kanunlarına göre düzenlenmemelidir. Örneğin, siyasiler herhangi bir kamusal anıt dikmek ya da yeni bir yol yapmak isterlerse, bu işten zarar gören mülk sahiplerini tazmin etmek zorundadırlar.
    Yazara göre milletlerarası hukuk, medeni ve siyasi kanunları kapsayıcı niteliktedir. Daha doğrusu farklı devletler arasındaki hukuki olayların, hangi devlet kanunlarıyla çözüleceği tartışma yaratacağından, bağlayıcı olan milletlerarası hukuktur.

    ALTINCI BÖLÜM

    Bu bölüme kadar yazar daha çok bir hukukçu, filozof gibi yorumluyordu olayları, fakat bu bölümde, özellikle Germen ve Roma toplumundaki kanunlar ayrıntılı olarak bir tarihçi gibi yorumlanıyor...
    27, 28, 29, 30 ve 31. kitaplardan oluşan bölümün tamamında Fransız yönetim şekli ve kanunları üzerinde duruluyor. Yazar bir önceki, 26. kitapta değindiği veraset konusuyla ilgili Roma dönemi kanunlarının kökeni, uygulama şekli ve kanunların uğradığı değişiklikleri yorumlayarak bu bölüme başlıyor... Kadınlar, malı mülkü başka bir aileye götürecekleri için, vâris olarak babalarının miraslarından yararlanamazlar. Yazara göre kadınlara miras bırakılmasını yasaklayan kanunların temelinde bu sebep vardır. Bölümün geri kalanında yazar, Fransız kanunlarının tarih içerisindeki oluşumu, gelişimi ve değişimini oldukça ayrıntılı şekilde anlatıyor. Düello ve feodalite, üzerinde en uzun durduğu konular arasında yer alıyor...

    KANUNLARIN RUHU'NUN SAVUNMASI

    Kanunların Ruhu'nun 1748'de yayımlandıktan sonra yoğun olarak eleştirilere, yasaklamalara maruz kalması üzerine yazar, 1750 yılında, görüşlerini daha açık ifade edebilmek için bu savunmayı yazmış. Üç bölüme ayırdığı savunmanın ilk bölümünde, "deist" ve "Spinozacı" olarak suçlanmasına karşılık, Kanunların Ruhu içerisinden dindar olduğunu kanıtlayan alıntılarla cevap veriyor. Savunmanın ikinci bölümünde çokeşlilik, iklim, dini hoşgörü, bekarlık, evlilik ve faiz konularına yönelik yapılan eleştirilerin cevapları bulunuyor. Savunmanın son bölümde ise yazar, kendisini eleştirenlere, keskin bir zeka ile kibarca, aforizma niteliğindeki cümlelerle cevap veriyor.

    "Kanunların Ruhu" bana göre, hukuk ve siyaset bilimi açısından oldukça kıymetli bir eser. Ayrıca Montesquieu'nün bu eseri Avrupalı düşünce yapısının bir çok çeşitli yönünü yansıtması açısından da önemli. İyi okumalar...
  • 200 syf.
    ·7 günde·Beğendi·8/10 puan
    Platon'un hocası Sokrates'in demokrasiyle yönetilen bir toplumda -Platon'un neden demokrasi karşıtı olduğunu anlamak çok da zor değil- infaz kararının alınmasını, mahkemeye çıkmadan öncesinden başlayarak infaz edildiği zamana kadar olan süreci anlattığı bir eser. Kitapta Sokrates'in düşünce yapısı, inanışları, bilgeliği ve erdemli kişiliği çok rahat görülebiliyor. Sokrates'in idealleri ve savunduğu düşüncelerden vazgeçmeyip ölümü kabullenen gerçek bir bilge olduğunu gösteriyor. Okurken aynı zamanda bolca düşünmeye iten bazı şeyleri sorgulamamı sağlayan bir kitaptı. Akıcıydı ama yer yer beni sıktığını hissettim. Yine de iyi ki okumuşum dedirten cinstendi.
  • Her şeyden önce, güya bilgi kılıfı altında ortaya çıkan cehaletin demokraside uzman ve profesyonelin değil de, vasati ve amatör olanın hakim olmasıyla sonuçlandığını savunan Platon açısından demokrasi, Atina'da sadece cahilin hatalı yönetme hakkı anlamına geliyordu.
  • 152 syf.
    ·10 günde·5/10 puan
    Şu demokrasi ve laiklik hakkında kalem oynatmayan yok bildiğiniz gibi. Ancak bu kalem oynatanların bazıları karşı düşünceye özgürlük söz konusu olunca demokrasiyi “laiklik tehlikede” sınıfına sokup eritmeye çalışır. Bu fikirde olanlardan biride bana göre Emre Kongar. Kendisi, ülkedeki başörtülü öğrencilerin eğitim dramına her dönem “Kamusal Alan” savunması yapmış, laiklik borazanını var gücüyle üflemiştir. İşte bu kitapta da aynı üfürükçülüğü ziyadesiyle yapmış, demokrasi inancı havada kalmıştır bana göre. Ama sorasanız çok demokrattır muhterem...
  • 200 syf.
    ·Puan vermedi
    Atina demokrasi tarihinin en karanlık noktalarından biri kuşkusuz MÖ 399'da Sokrates'in ölüme mahkum edilmesidir. Sokrates'in ölümünün ardından başta Platon olmak üzere pekçok öğrencisi kitap yazarak Sokrates'i savunmuşlardır.
    Sokrates kentin inandığı tanrılara inanmamak, yeni tanrılar icat etmek ve gençleri yoldan çıkarmakla suçlanır.
    Bu suçlamalara karşı kendi savunmasını üstlenen Sokrates yalvarıp pişmanlık belirtileri göstermediği ve hatta alay ettiği için idama mahkum edilir.
    Sokratesin kendisini soylu bir atı rahatsız eden at sineğine benzetir.
    Haksız yere mahkum edildiğine inanan Sokrates konuşmasını şöyle bitirir:
    "Artık ayrılma vakti geldi çattı, ben ölmeye; sizler de yaşamlarınızı sürdürmeye gidiyorsunuz. Hangisinin daha iyi olduğunu sadece Tanrı bilir."
  • 200 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    ''Kendini bil!'' Der Sokrates...
    Uzun ve dar bir yoldur gittiğimiz… Nereye çıktığını bile bilmeden öylece yürürüz. Yoruluruz ama sonunda deniz ve bir parça güneş görme umudumuz vardır. Görür müyüz? Bilinmez… Cevabını bile bilmediğimiz birçok acabalarla yürür gideriz bu yolda…''...ben ölmeye, sizler de yaşamlarınızı sürdürmeye gidiyorsunuz. Hangisinin daha iyi olduğunu sadece Tanrı bilebilir.'' der Sokrates savunmasını tamamlayıp, ölüm fermanının verilmesinin ardından… Söyleyebilir miyiz gerçekten hangisi daha iyi? Biliyorum… Cevap yok…

    Bazı kitaplar sizi derinden etkiler ‘’Sokrates’in Savunması’’ da onlardan biri olmuştu benim için. Bu kitabı okumadan önce Sokrates ile ilgili geniş çaplı bir araştırma yaptım ki, daha iyi anlayabileyim. Peki, kimdir bu Sokrates dediğimiz ‘dahi’ adam? Amacı nedir? Hemen açıklayayım; ahlak felsefesinin kurucusu olan, erdemli, bilgiye, bilime gönül vermiş ve tüm bildiklerini çevresindekilere aktarmaya çalışmış, halkın da ahlakça olgunlaşması için tüm yaşamını adamış bir filozoftur. Hem de her ne pahasına olursa olsun, bunu karşılık beklemeden yapıyor. Özellikle gençler ve çevresindeki herkes tarafından çok sevilen, saygı gören Sokrates şölen ve gurup buluşmalarına mutlaka davet ediliyor. Bunu Platon’un ‘Şölen-Dostluk’ kitabında da ayrıntılı olarak görebiliriz. Ona göre ahlak görüşü iki düşünceden ibaret olup, erdem ve bilgi özdeştir. Bilgi edinen kişi eylemlerinde iyiye yönelecek, iyi bir yaşam sürecektir ve bu sayede de mutluluğa erecek, iç huzurunu yakalayacaktır.

    Sokrates, bir grup Atinalı tarafından(başta Meletos) şehrin tanrılarına inanmayışı ve gençlerin ahlakını bozması gerekçesiyle suçlanır. Suçlayan kişiler de onun aslında masum olduğunu bilirler ama suçlamalarından da geri kalmazlar. Çünkü Sokrates’in düşünceleri onların çıkarlarına ters düşmektedir. Sokrates bu suçlamayı şöyle ifade eder; “Atinalılar, beni suçlayanların sizi nasıl etkilediğini bilemiyorum. Ama öyle ikna edici konuşuyorlardı ki, az kalsın ben bile kim olduğumu unutacaktım. Buna karşın, tek bir doğru laf etmediklerini söylemem gerekir.” Bu haksız suçlamalardan kurtulması için de yalvarmasını, af dilemesini (Ki bunu yaptığında sunduğu tüm tezini çürütmüş olacaktır.) isterler. Fakat Sokrates kendi doğrularından kendi inançlarından taviz vermez ve: “İyice bilin ki, bir değil bin kez ölmem gerekse de, doğru bildiğimi yapmaktan vazgeçmeyeceğim.” der.

    Sokrates'in (bence muhteşem olan) savunması kendini kurtarmaya yetmez ve Beş Yüzler Meclisi'nde 220'ye karşı 281 oyla 399 yılında idama mahkûm edilir. Sokrates, baldıran zehrini kendi isteğiyle içerek hayatına son verir. Hatta okuduğum İtalo Calvino’nun ‘Klasikler Niçin Okunmalı?’ adındaki kitabında şöyle bir bilgiye de rastlamıştım; Sokrates'in zehrini hazırlayan kişi, Sokrates’in bir müzik aleti ile bir şeyler çalmak için uğraştığını görür ve: “Birazdan öleceksin neden bununla uğraşıyorsun?” diye sorar ve Sokrates: “En azından bir nota öğrenmiş olarak ölürüm.” der. Birazdan ölecek olması bile bir şeyler öğrenmesine engel değildir… Ve Ölmeden önce borçlarını bile düşünmüş, ödenmesi için vasiyet etmiştir. İşte böyle bir adamdır ‘Sokrates’…

    Son olarak şunları söylemeliyim ki, bu olay Atina Demokrasi tarihinin alnına sürülmüş kara bir lekedir. Atina Demokrasisi tarafından değeri anlaşılamamış olsa da yüzyıllar boyu Sokrates konuşulmuş fikirleri, yaşam felsefesi bugüne kadar adından söz ettirmiş, yaşam felsefesinin öğretilmesi için okullar (Megara, Kinikler, Kirene ve Elis-Eteria) kurulmuştur. Elimden geldiğince anlatmaya çalıştım ama hala kurulması gereken birçok cümle var. Yani ne desem az kalıyor sana Sokrates… Bilgi, ilim, irfan diyor Sokrates bunlardan şaşmamak gerek... İnsan bilgilendikçe, erdem sahibi oldukça iyiliğe, mutluluğa yaklaşır. Bana göre Sokrates’i anlamak yaşamı anlamaktır…

    “Kötü insanlar yemek ve içmek için yaşar, iyi insanlar yaşamak için yer ve içerler.” ‘’Sorgulanmamış hayat, hayat değildir.’’ SOKRATES
  • Johnson mektubunda, Türkiye'nin, Kıbrıs'a askeri bir müdahale "yapamayacağını" vurguluyor; nedenle­rini ise, bağımsiz bir devletin "hükümranlığını hiçe sa­yacak" nitelikte öğelerle açıklıyordu.
    Türkiye'nin Kıbrıs'a askeri müdahalede, ABD'nin NATO savunması için verdiği silahları kullanamaya­cağını bildiriyordu, ABD'den izin alınmadıkça, bu silah­ların kullanılması olanaksızdı. Böyle bir müdahale, Or­tadoğu'daki siyasal dengeleri bozabilir, bir büyük savaş olasılığına yol açabilir, Sovyetler'in daha dinamik bir davranış yapmasına yol açabilirdi.
    Eğer Türkiye, buna karşın Kıbrıs'a askeri müdaha­le yaparsa, ABD, Akdeniz'de üslendirdiği 6. filo ile bu müdahaleyi önleyecekti.
    Tabii, İsmet Paşa bu mektubun altında kalmadı. Ama, yazılı olarak. Diplomatik yazışmalara örnek olacak nitelikte bir üslupla yanıt verdi.
    Fakat, Türkiye de Kıbrıs'a asker gönderemedi.