• 390 syf.
    ·10/10 puan
    Aşk, tarih, gizem, macera ,efsane ve simya.... Yazar, Kaan Murat Yanık yazdığı Butimar eseriyle aslında günümüz kitap denmeyecek kağıt israfı müsvedde ve ergen çalışmalarına bir ders vermiş.
    Yazar bir çok insan kılığına girerek genelde toplumu özelde bireyi anlamaya çalışır. Bu yönüyle de aslında ne kadar realist bir eser olduğunu gösterir. Popülerliği ön plana almayan yazar daha çok okunmayı amaç edinmemiştir. Nitelikli edebiyat adına her şeyi yapmak birikimlerini kalite adına damıtmak istemiştir.
    Günümüz eserlerin yazarları gibi ticaret için yazmayı düşünmemiştir. Yazar olarak kendi deyimiyle objektif olması gerektiğini söyler . mevzu edindiği karakterleri aşağılama ya da yüceltme gayesinin olmadığını belirtir . açıkça tanınmışlık girdabına düşen bir o kadar çok yazar var. Para kaygısı güdüp güncel aktüelitede hangi tarz eser varsa ona uyup klişeden kurtulmayan bir yazara karşın Kaan Murat Yanık el üstünde tutmak belki biz okurların görevidir.
    Butimar ile kalite ve kalıcılığı başarmıştır.
    Uzun zamandır böyle kaliteli iyi bir eser okumamıştım.
    Butimar bir fars mitolojisinden bir kuş türüdür. butimar kuşu susadığında deniz suyunu içmeyen içtiği vakit denizin kuruyacağından korktuğundan denize baka baka ölürmüş ha bir de ağaca tünediğinden uçamazmış...
    Hem 1910 'lu yılları hem günümüz modern dünyasını konu edinen eser dini yozlaşma savaşlar gizem efsane keşmekeşliğin, değişimin, seküler hayatın değişimine rağmen yerinde ve anlam mana yoğunlığuyla zamana ve mekana meydan okuyan aşk …
    Tarihi olay ve olgular mekanlar asıl gayenin bir nevi süsü mahiyetindedir. Ara da bir keskin girişler yapsa da yine de ana gayeden ayrılmaz yazar . divan edebiyatından serpiştirmelerle konuyu romantize eder . Azeri türkü ve şiirler de cabası …..
    Aşk kitabın esas konusu değildir …
    Modern zaman eleştirisi getiren eser Franz Kafka’ya gönderme yapmasıyla takdire şayan …
    Çarpık tasavvuf kültürüne değinen ve mesleki hayatın içine giren karakterlerin aşk duygular iç güdü yalnızlıklar ile psikolojik tahlillerini yapar
    Tasavvuf üzerinde ticari kaygılar taşıyan eserlerin verilmesinden ve Mevlana ve şems üzerinden din tacirliği yapılan modern toplum cühalalarına iğneleme yapar
    Kalabalıklar içinde yalnızlığı yaşayan karakterimiz delilik ile akıllılık arasında med-cezirler yaşayan esas oğlanı ile çelişik psikolojik durumları zıtlıkları insan mevhumunun zamane haline nazar eder.
    Butimar aşkı temsil ederken Yusuf dünyayı kazanma hırsını temsil eder. Ve yazar okuru bu konuda uyarır:
    ‘’Para hırsı bu dünyanın güzelliklerini örten kara bir perdedir. O hırsın peşine düşen kişiler bir bebeğin ilk gülüşünü bir ağacın boyu atışını bir yıldızın kayışını izlemeyi kaçırırlar.’’
    Esasen eser de Yusuf kuyuya düşmenin teleşında …
    Butimar gerçekliğin aşkı temsil ederken hayalin peşinden koşmayı durdurak bilmeden başına buyruk kör kütüktür . Yusuf macerasının peşinden giderken uyurılara kulak asmazken kuyunun ağzı ardına kadar açıkken yanlış yola sapmakta gayret ederken ve nihayetinde kuyuyu ıskalarken aslında ne aşk ne para ne dünya metası sadece takıntı haline getirdiği simyasına her varlığını aşkını geleceğini feda eder.
    ‘’Her doğum ölümlü ikiz kardeştir. Herkes unutur ikizini, ama o gıkını çıkarmadan yıllarca ensende yaşar, günü gelince de meydana çıkıp yalnızca o konuşur.’’
    Sihir aslolanı kaybedince bozulur dünya senin olsa ne yazar…
  • Hafta içi her zaman olduğu gibi Bay D yine sabahın köründe (daha karga botunu giymeden) dijital saatin klasik müzikli alarmıyla (Mozart’ın Son Zart’ıyla) uyanıp yatağından ivedilikle kalktı. Alelacele yaptığı sağlıksız bir kahvaltı sonrası ışık hızıyla sokağa fırladı.

    Hava buz gibiydi. Zemheri soğukları hüküm sürmekte, dışarıda bir yerlere yetişme telaşındaki insanları iliklerine kadar titretip şiddetli rüzgarıyla adeta tokatlayıp sersemletmekteydi. Ama Bay D nedense hiç üşümez, onun içinde lavlar fokurdayan bünyesine soğuk işlemezdi. Kışın en kar kıyamet zamanlarında bile tiril tiril giyinir, bağrı açık dolaşıp etrafındakilerin hayret dolu bakışlarına aldırış etmezdi. Herkesin içinde lakin her şeyin dışında bir umursamazlık ve lakaytlıkla çalıştığı reklam ajansına gitmek üzere Kadıköy vapur iskelesine doğru hızlı adımlarla yöneldi.

    Karadayken paçaları iş hayatının çamuruyla ağırlaştığından bata çıka ilerliyor, yarı saydam bir endişe sisinin arkasında ne düşündüğü pek anlaşılmıyordu. Ama iskeleden yürüyüp de vapura binmeye görsün, denizin kokusunu içine çekip, iksir-i azam sıfatına haiz çayını yudumlayarak akabinde seyre dalacağı en güzel mevziye çöreklenince, ilk fırsatta duygularıyla selamlaşıyordu. Dizlerine yatırılmış deri evrak çantasının üstünde kallavi boyutta katran karası bir cep telefonu; kulaklığın kablosu lülelenmiş, karışık düşüncelerin ortasına her iki kulaktan içli melodiler üflüyordu.
    Yolculuk boyu dış dünya kadar iç dünyası da dalgalı, çakar çakmaz çakan çakır gözleri denizin üstünde beyaz köpüklerin dağıldığı yere sabitlenmişti. İçindeki debdebeyi sürura kavuşturmaya çalıştığı, fütursuzca alçalıp yükselen, tekinsiz bir devinim ile biteviye dalgalanan ikircikli bir hali vardı, bugün. Duygusal muhasebesini denkleştirmeye, koordinatlarını belirlemeye çalışıyordu; Boğaz’ın ortasında ama hayatın neresindeydi?
    https://i.hizliresim.com/YdXVZk.jpg

    Karaköy’e varıncaya dek şehir hatları vapurunda ulvi hislere gark olup varoluşunu sorguladıktan sonra, çalıştığı ajansa gelirken her zaman yaptığı gibi kendine yine venti (ekstra büyük boy) 338 kalorilik bir ‘caramel macchiato’ aldı.
    Leb-i derya konumundaki ajansa geldiğinde ortalıkta kimsecikler yoktu…
    https://i.hizliresim.com/jqlJpG.jpg

    Masasına geçip büyük bir keyifle kahvesini yudumladı. İlk olarak ajandasına bakıp bugünkü işlere ve yapılacak görüşmelere hızlıca göz attı. Sonra bilgisayarını açıp MediCat sitesindeki “The Cat Report” haberini iştahla okudu. Bizzat kendisinin yürüttüğü projelerle 'yılın çıkış yapan en iyi ajansı’na layık görülen kreatif ekibinin artık ‘Havas’ından geçilmeyecekti…
    https://i.hizliresim.com/kMVrRm.jpg

    Bay D gibi ödül avcısı (şeytanın bile hile sanatı üzerine yanında staj yaptığı) kreatif bir reklamcı, absürtlüğün ambalajında haz odaklı, hedef kitlenin zaaflarına yönelik baştan çıkartıcı, kışkırtıcı ve hayranlık uyandırıcı subliminal mesaj iştiyakıyla dolup taşardı. Delilik ve dahilik arasındaki münasebeti dengelemeye yatkındı, başkalaşmanın empatisini kurup, laçkalaşmanın türevlerinden uzak dururdu ve hiç şaşmaz hedefini daima on ikiden vururdu.
    Mesleğinin en mahrem sırlarını ifşa etmeden inşa ettiği ve dijital + sosyal + konvansiyonel medya vasıtasıyla günde en az 1500-2000 defa marka ifritleri tarafından hunharca tokatlanıp şamar oğlanına dönen herkesin belleklerine itinayla işlenen en demagojik fikirlerin mahsulü olan ‘reklam’ hiç de öylesine kolay ve basit bir iş değildi, doğrusu:
    https://i.hizliresim.com/4p64oG.jpg

    Oturduğu yerden kalkıp pencereye yaklaştı ve dışarıda koşuşturan insanları seyre koyuldu. Bu yedi tepeli, sekiz harfli, dokuz canlı şehrin keşmekeş içindeki vaziyetine her krizi fırsata, her fırsatı da kazanca dönüştürmeye ahdetmiş bir oportünist gibi baktı…
    Şu gördüğü kalabalığa ve akabinde tüm insanlığa hitaben eski reklamcı ve mesleğinin tüm kirli sırlarını ifşa edip aforoz edilen Frederic Beigbeder gibi haykırmak istedi:
    "Reklamcıyım. Kâinatı kirletiyorum. Ben size pis şeyleri bile satan adamım. Asla sahip olamayacağınız o şeylerin hayalini kurduran... Photoshop'ta rötuşlanmış kusursuz bir mutluluk... Kılı kırk yararak oluşturulmuş görüntüler, moda müzikler. Zar zor biriktirdiğiniz paralarla, son kampanyada itelediğim rüyalarınızın arabasını satın almayı başardığınızda ben onu çoktan demode etmiş olacağım. Sizi yenilik bağımlısı yapıyorum. Yeniliğin avantajı, hiçbir zaman yeni kalmamasıdır. Salyalarınızı akıtmak: benim görevim bu. Benim mesleğimde kimse mutlu olmanızı istemez; çünkü mutlu insanlar tüketmezler. Çektiğiniz acı, ticareti canlandırıyor. Bizim jargonumuzda buna "alışveriş sonrası düş kırıklığı" deniyor. Size acilen bir ürün gerekiyor; ama ona sahip olur olmaz bir başkasına gereksinim duyuyorsunuz... İhtiyaçlar meydana getirmek için kıskançlığı, acıyı, doyumsuzluğu körüklemek gerekiyor. İşte benim savaş gereçlerim bunlar. Hedefim ise 'SİZ'siniz."

    Kendisini suçlu hissedip hissetmediğine tam olarak karar veremiyordu. Sonuçta çalıp çırpmıyordu, her şeyi kılıfına uydurup ne yapması gerekiyorsa onu yapıyordu ve bunun karşılığında çok da iyi para kazanıyordu. Kafasındaki düşünceleri dağıtmak için tekrar masasına geçip reklam videoları izlemeye koyuldu. Netto’nun kediciklerden müteşekkil eğlenceli minnoş prodüksiyonu neşelendirdi, onu…
    https://www.youtube.com/watch?v=vHN58-QUcQc

    Bir müddet sonra mesai saatinin yaklaşmasıyla birlikte ajans çalışanları üçer beşer damlamaya başladılar. Kreatif ekibin art direktörü Şermin de teşrif edip kendisine ağzının ucuyla selam verdi vermesine de, görünen o ki epey dertliydi bugün, her zamanki şen şakrak ve matrak halinden eser yoktu. Berbat bir vaziyetteydi, dalgındı, kırgındı, kızgındı, fırtına öncesi sessizlik modundaydı. Bay D ona yeni projeleri için sinerji oluşturmaları gerektiğini ve derhal kendini toparlamasını söyledi.
    Belli ki, yaşadığı alengirli ilişkinin sonrasındaki beklenmedik ayrılık Şermin’i epey sarsmış ama yıkamamıştı.
    Gözünü ufka doğru dikti ve öfkeli bir ses tonuyla:
    “Yol gidenindir, arkasından ağlayamam,
    Yüreğim ahır değildir, her öküzü bağlayamam.” dedi.

    Bay D de bu söylediğine karşılık Baki’den bir beyitle mukabele etti:
    “Gerdûn-ı dûna âkilisen kılma i’timâd
    Dönsün piyâle devr-i Kamerden budur murâd”

    Şermin şaşkın şavalak bir ifadeyle Bay D’ye baktı, ne dediğini anlamamıştı, bu sefer Bay D, divan edebiyatından farklı olarak duruma ilişkin daha basit ve matematiksel bir yöntemle izaha koyuldu:
    İsmi lazım değil, soyadı Serbes olan (evet sonunda t yok, ama şu an içinde bulunduğu cezaevi modelinde bu harf mevcut) bir yazarın dediği gibi,
    “İnsan en az üç kişidir. Kendisi, olmak istediği kişi ve aradaki farkta yaşayan üçüncü. En sahicisi de bu üçüncüdür. Olmak istediği kişiden kendisini çıkardığında, aradaki farkta yaşayan kişidir ona en çok benzeyen. Ne kendisi kadar huzursuz, ne de olmak istediği kişi kadar hayalidir o. Yine bu yüzden, iki insanın birbirine âşık olması da en az altı kişi arasında geçen bir hadisedir.
    İlk önce iki kişi birbirlerine âşık olur, sonra olmak istedikleri kişiler arasında çatışma çıkar ve sonunda aradaki farkta yaşayan üçüncü tekil şahıslar arasında ayrılık yaşanır…”

    “Yine de her şeye rağmen asla tecrübe kazanmaktan kaçma. Ne kadar zor olursa olsun, yeniden ayağa kalk ve yola devam et. Hayatı öğrenmek için o tecrübelere ihtiyacın var. Kalbin aşk acısı ile yaralanmış olsa bile, sonsuza kadar kendini aşka kapatma. Ruhun insanların acımasızlığı ile incinmiş ise, hayata küsüp kendini karanlık bir dünyada yaşamaya zorlama. Bedenin çok büyük acılar çekmişse de, kendini uyuşturup bırakma. Unutma, bilge insan hayatı yaşayandır. Cesur insan, korkusuzca devam edebilendir. Kahraman insan, tüm acılarına rağmen yenilmeyendir.”

    Şermin bu söylevden pek etkilenmiş gözükmedi, üstüne üstlük bir de ajansa non-stop yayın yapan Damar FM’den “Bir kedim bile yok, anlıyor musun?” şarkısı kulaklarına hücum edip, yarasını deşince ve müziğin sihirli mancığınıyla fırlatılan ruhu melankolizmin diyarına tepetaklak düşünce gözleri doldu, rengi daha da soldu. (*Bayan Ş’nin ex öküzü, sokaktan beraber alıp sahiplendikleri huysuzluk abidesi ismiyle müsemma kedisi ‘Angry’ ve kokoş köpekçiği ‘Kuçuradi’yi de kaçırıp uzak diyarlara götürmüştü.)
    https://i.hizliresim.com/jq98Rg.jpg

    “İstediğim en son şey, seni üzmek derdi hep bu öküz…” diye söylenmeye başladı yeniden, Şermin… “Şimdi anlıyorum, aslında ne demek istediğini… Seni asla üzmek istemiyorum, istemem de dememiş… Üzülecekler listesinin son sırasındasın demek istemiş ve sinsi planlarını ‘son ân’a kadar hep gizlemiş…”

    Şermin yakınmalarına devam ederken Bay D’nin başasistanı Asude*, QNB F.Bank’tan İletişim Koordinatörü Derya Dikenlisarmaşığatırmanıroğullarından’ın maiyeti ile birlikte ajansa gelmek üzere olduğunu bildirdi.
    (*Asude: Kısa zamanda stajyerlikten başasistanlığa yükselen bu atom karıncanın her yönüyle sanatçı bir kişiliği vardı. Ressam gözüyle bakar, müzisyen kulağıyla dinler ve şair diliyle konuşurdu. Ayrıyeten fil gibi yer, tazı gibi koşar ve eşek gibi çalışırdı.)

    Bay D, Şermin’i teselli etmesi için finans müdiresi olan ikizi Nermin’e havale ettikten sonra pre-production meeting (yani çekim öncesi her detayın kararlaştırıldığı son toplantı) için hazırlıklarını tamamladı ve hemen akabinde döpiyesli amazonların rüküşlükte çığır açan şapşal kraliçesi (ya da şapşaliçesi) olmaya namzet Derya Dikenlisarmaşığatırmanıroğullarından’ın teşrifiyle birlikte ekiple beraber tam beş saat sürecek bir beyin fırtınası böylelikle başladı…
    Yaklaşan 14 Şubat münasebetiyle daha önce çekilmiş ve bir hayli beğenilmiş olan reklam filminin devamı da yine harikalar yaratmalıydı. “İşimiz rakamlarla değil, insanlarla…” sloganı duygusal manipülasyonun ulaştığı en son noktaydı…
    https://www.youtube.com/watch?v=iAVGvr2J4Y0

    Bu gibi cin fikirli prodüksiyonlarla fişteklenen yığınları kandıran tüm görüntüler ve kitleleri etkisi altına alan her söz yalandı…
    En basit ifadeyle, Mark Twain'in dediği gibi “Bankacı (ya da nam-ı diğer yasal tefeci) güneş parlarken size şemsiyesini ödünç verip, yağmur başladığı anda geri isteyen bir üçkağıtçıydı.” (Daha fazla teşbihata gerek yoktu, anlayan anlardı…)

    Peki, her daim sömürülüp reklamlara bile meze edilen şu “AŞK” denen illetin neydi, aslı astarı?
    https://i.hizliresim.com/nb15Z5.jpg

    Bay D toplantı sonrası kadim dostu ABBA’cı babacan Cabbar’ın egzotik mekânında solo takılıp yemek yerken bu sualin cevabını bir kitabın satırlarında yeniden aradı:
    “Aşk dediğin kusursuz sahtelikten ibarettir. Âşık olunca hayatın anlamına yaklaştığımızı zannederek mantığın sınırlarından dışarı çıkarız. Mantıksız kafa, mesnetsiz umutlarla dolup taşar. En büyük sevinçler, 24 ayar yanılgılardan doğar. Aşkın en büyük hediyesi fiyaskoyla sonuçlanan hayal kırıklıklarıdır. Aşk, kişinin kendini aldatmasıyla başlar ve başkalarını aldatmasıyla sona erer. Aşktan kaçış varsa bile kurtuluş yoktur…”

    En son Eros’un okuyla gafil avlandığı zamanı hatırladı. 3 Kasım'da, yani Leonardo Da Vinci'ye Lisa Gherardini'nin tablosu-Mona Lisa’nın ısmarlandığı günün 511. yıldönümünde tanışmıştı, Leyla’yla… 1,92’lik Bay D, bir öğle üzeri Aşiyan’da uzay gemisine benzeyen bulutlara bakarak yürürken önüne dikkat etmemiş, o sırada karşı yönden gelmekte olan ‘nomophobia’dan hallice ve ‘smombie’ce hareketlerle instasına story yükleme telaşındaki 1,82’lik yeşil gözlü kızıl bir dilberle çarpışmış, akabinde kıza çarpılmış hatta çarpanlarına ayrılmıştı. “Pardon, affedersiniz…”le başlayan özrüne karşılık “Önüne baksana ayı!…” karşılığını alınca “Teveccühünüz, iltifat buyurdunuz”la yoluna devam etmişti…
    Bu tarihten sadece birkaç gün sonra o kızıl afetin kendi öz kuzeninin kankasının eltisinin yoga hocasının teyzesinin kızı olduğunu öğrenecek ve hemen akabinde aralarındaki samimiyetin tesisi ve münasebetin temini için tanıdıklar vasıtasıyla irtibata geçecekti.
    Bildiği bir şey varsa o da “Kadınlarla kedilerin asla çağrılınca gelmediklerini, ancak ilgi göstermedikçe geldikleri gerçeğiydi…” (Carmen, 2003)
    https://www.youtube.com/watch?v=CjbOfsG71Zw

    Ve daha bir hafta dolmadan eşi benzeri görülmemiş taktikler sayesinde ona sevgilim diye hitap etme şansına erişecekti. Ne var ki, aradan geçen iki aylık zaman zarfında Leyla’sına olan Mecnunluk hali miadını doldurmuş, hissettiği tüm duygular yerle yeksan olmuştu…
    Sonrasında olanlar olmuş, fırtınalar kopmuş ve beklenen o meşum son “ayrılık” vuku bulmuştu…

    Bay D yoğun geçen bir günün ardından akşam üstü katıldığı bir sohbet meclisinde bir süreliğine “laf olsun, torba dolsun” kabilinden hasbıhal ettikten sonra evinin yolunu tuttu, eve varınca da uzun zamandan beri fırsat bulup izlemediği “L’avventura” filmini izlemeye koyuldu.
    https://unutulmazfilmler.pw/avventura-l-seruven.html
    Bu filmi izleyen hemen hemen herkesin (şayet filmin son karesine kadar tahammül edip de, nihayete erdirebilmişse eğer) filmin yönetmenine en okkalısından bir küfür savurması son derece doğal bir durumdu. Nitekim, filmin yönetmeni Michelangelo Antonioni’nin de arzu ettiği etki belki de buydu…
    Yönetmenin “L’avventura” yani “Macera” diye adlandırdığı (ismi bile izleyici otomatikman beklentiye soksun diye konmuştu) bu filmdeki amacı, heyecan uyandırmak değil, tam tersine izleyenlerin canını sıkmak ve bunu yaparken de finale dair tüm beklentileri boşa çıkararak dalga geçercesine bile isteye seyircilere nanik yapmaktı.
    Bu filmle ödül alan Antonioni’ye göre “Hayat, yaşadığımız şey değildi; yaşadığımızı hayal ettiğimiz şeydi. Yani, aslında herkes gerçekleri yadsıyarak kendini kandırıyordu. O da bu film vasıtasıyla, iki buçuk saat boyunca seyircilerin merakını esir alıp kandırmıştı, çünkü, hayat bir kandırmacaydı…”

    Bay D filmin mesajını almış bir şekilde yatak odasına geçip yatağına oturdu, uykuya dalmadan önce mutlaka bir şeyler okurdu. Başucundaki kitaplardan birini aldı, son zamanlarda adından çokça söz edilen, hatta dizisi bile çekilen bir üçlemenin ilkiydi, bu… Kitabı oldukça vasat buldu, bu kadar rağbet görmesi hiç şüphesiz bir PR mucizesinin sonucuydu…
    Özellikle kitabın mesleğine atıfta bulunduğu yere geldiğinde yazılanlar onu derin bir tefekküre sevkedip kafasında muhtelif hezeyanlar oluşturdu:
    “Reklamlar yasaklansa dünya daha verimli bir yer olur muydu?*
    Yalan söylemekten para kazanan bir grup insan reklamcılık yapamayınca, politikada şanslarını denerse, (bilindiği üzere reklamcılık sahtekârlar için bir mıknatıs ve her varoluş kendi içinde bir nedene sahip) yani bir sürü aptal politikacının yerine, kafaları iyi çalışan yaratıcı sahtekârların geçmesi bu gezegeni ne hale sokar, bir düşünün... Sonuçta, Hitler propagandayı kullanan ilk politikacı değil miydi? Hitler’in hitabet gücünün arkasındaki isim, tüm konuşmaları yazan, propagandaları organize eden Joseph Goebbels üniversitede edebiyat okumuş, gazetecilik yapmış, aslında sadece reklamcı olması gerekirken politikaya atılmış biriydi. Hitler’in Propaganda Bakanı bu adam, yaklaşık 17 milyon insanın ölmesine ve 20 milyon insanın da ölümcül yaralanmasında büyük payı olan bir reklam dehasıydı.
    *Böyle bir ihtimalin düşüncesi bile korkunç...”

    Siyasetten nefret ediyordu, reklamcı olmasaydı başka hangi mesleği seçerdi diye düşündü, Bay D. Siyasetin haricinde de insanları kandırmakla ilgili legalleşen bir sürü meslek vardı, nihayetinde… Yine de hangi meslek olursa olsun, ona tüm düşlerini gerçekleştirme ya da bütün gerçeklerini bir düşe dönüştürme imkanı sunsa bile, içindeki boşluk hep var olacak, her şeyin üstesinden gelse bile ruhunu kemiren tatminsizlik duygusuyla hep boğuşmak zorunda kalacaktı.

    Kitabın kapağını kapattı. Yatağına uzandı, gözlerini kapadı ve reklamsız bir rüyaya daldı.
  • 565 syf.
    ·5 günde·Puan vermedi
    Yazarın kendi hayatını anlattığı bu kitap,edebi bir dil beklenmeksizin okunmalı.Elinize aldığınızda ister istemez öyle bir beklentiye girerseniz(benim yaptığım gibi:) kitap çeyreğine kadar çok sıkılıyorsunuz.Ama hayır vazgeçmeyin,kesinlikle geçiyor:)
    Evet,Henri Charriere nam-ı diğer Kelebek işlemediğini iddia ettiği bir cinayetten müebbet kürek cezası alıyor.Ve özgürlük macerası bu cezayı çekme yolunda başlıyor.Kelebeğin genlerinde asla mahkum olma düşüncesi olmadığı için tam on üç yıl boyunca bıkmadan,usanmadan,kendini asla bulunduğu yere ve koşula ait hissetmeyerek,sadece gelecek arzusunu iliklerinde duyarak kaçmak için delicesine mücadele veriyor.
    Hepsi de birbirinden tehlikeli birçok kaçış macerasına atılıyor.Bu sayede gördüğü yerler ve karşılaştığı insanlardan tecrübe hanesine yenisini ekliyor haliyle.
    Denizciliği öğreniyor,denizin ortasında hayatta kalma mücadelesi veriyor defalarca kez.Birçok şeyi deneyip yanılarak öğreniyor.Yakalandığı her yerde kaçma arzusu ile yanıp tutuşan hep kendisi oluyor.Senelik hücre cezaları aldığında aklını kaçırmamak için yaptığı her şeyi içim ezilerek okudum diyebilirim.Çevresindeki mahkumların hayatta kalmak için geliştirdiği taktikler(bazılarından yardım aldığı doğru),insanlıktan nasibini almamış gardiyanlar,hapishane personelleri,hepsini birarada nasıl bir psikoloji kaldırabilir hepsi ayrı ayrı birar muamma.
    Kitap okuduğum süre içinde hayatıma o kadar empoze oldu ki,hayatta başaramayacağımızı düşünüp birçok şeyden aslında ne kadar çabalamadan ve kolay vazgeçebildiğimiz aklıma geldi.
    İnanmak gerçekten başarmanın yarısı değil tamamı:) Kelebek ister suçlu olsun isterse olmasın herşeyin bedelini ödeyerek on üç yılın sonunda özgürlüğüne kavuştuğu an derin bir nefes almadım değil.Yaşadığı onca macera elbette tek tek anlatılamaz ancak okunabilir.
    Keyifli okumalar...
  • İlber Ortaylı 19 Mayıs 2019 Hürriyet gazetesi köşe yazısı

    http://www.hurriyet.com.tr/...ncin-zaferi-41218394


    Küçük Asya Seferi’nin komutanlığını reddeden Yunan general İoannis Metaksas, “Yok oldu zannettiğiniz ordularını Türkler yine toparlar ve bir sabah aniden karşınıza çıkarlar” demişti. Samsun’dan 1.5 yıl sonra milli ordu ortaya çıkmıştır. 2 yıl sonra da TBMM Hükümeti’nin hem içte ama asıl önemlisi dış dünyada itibarını ve varlığın pekiştiren Sakarya Savaşı, general Metaksas’ın bu kehanetinin doğruluğunu gösterir. Hiç şüphesiz Kurtuluş Savaşı’nı hazırlayanların girişimi bir kumar veya kehanet değil ortak asker aklının bilgeliğine dayanır. Bütün mesele buna inanmaktı.

    OSMANLI İmparatorluğu için tam tamına dört yıl önce ekim sonunda başlayan savaş 30 Ekim 1918’de Limni Adası’nda son buldu. Mondros Limanı’nda Türkiye’nin bütün müttefikleri gibi ağır bir mütareke imzaladığı açıktı. Buna rağmen Rauf Bey dahil mütareke heyetinin saf bir ümit beslediği de açıktır. Büyükada’da Kût’ül-Amâre’den beri esir olarak bulunan general Townshend Britanya’yı ikna için heyetle birlikte götürülmüştü. Tamir edildiği anlaşılan Gelibolu malulü HMS Agamemnon zırhlısının içinde heyetler görüşmeye başladı. Tabii bu bir görüşmeden çok diktedir.

    HINÇ-İNTİKAM-İŞGAL

    Fransa’nın Alman heyetine karşı takındığı mütehakkim ve kindar tavrın ilk anda Britanyalılar tarafından gösterilmediği açık. Amiral Somerset Arthur Gough-Calthorpe yer yer ikna edici hatta Türklerin lehinde uygulanacağına dair vaat edici üslubunu buradan ayrıldıktan sonra unutmuştur. Zira Britanya dört yıl süren bu savaşın kendisi için çok uzun olduğunun farkındaydı. Umulmadık kayıplar yanında bilhassa Gelibolu’dan sonra Kût’ül-Amâre’deki yenilgi, İran ve Bakü’de bunu izleyen gerilemelerin kini içindeydi. Nitekim mütareke hükümleri çok geniş yorumlanarak 1919 yılı içinde işgaller ve Osmanlı devlet görevlilerine karşı küçümsemeler devam etti. Bu tip bir mütareke havası Cihan Harbi’nin kendisi kadar yenidir. Uzun süren savaş uzun süren hınç ve intikamı da birlikte getirdi.

    OKUMUŞ ŞEHİT GENÇLİK

    Daha dokuz ay evvel Türkiye Brest Litovsk’ta Rusya’nın savaştan çekilmesiyle umutlu bir safhaya girmişken, ardından Bulgaristan ve Avusturya-Macaristan’ın savaşı terk etmesiyle doğudaki cephelerde tamamıyla yalnız kalmıştı. Bu uzun savaş Türkiye’nin sadece topraklarını Suriye, Lübnan, Filistin ve Irak gibi verimli bölgelerini değil savaşçı ve üretici bir asker neslini de kaybetmesine sebep oldu. Şehitler arasında İstanbul’daki liselerin ve Darülfünun’un boşalan sıralarından silah altına alınan okumuş gençlik de vardı. Şark ve Garp kültürüne sahip
    bu şehit kuşakla gelişmekte
    olan bir ülkenin geleceği mahvolmuştu.

    MANZARAYA BAKARAK: GELDİKLERİ GİBİ GİDERLER

    Bundan aşağı yukarı 15 gün sonra Birleşik Ordular Komutanlığı’nı mütareke dolayısıyla teslimle bırakarak İstanbul’a dönen Mustafa Kemal Paşa’nın İstanbul’da karşılaştığı manzara buydu: Harbin son günlerinde bombalanan Haydarpaşa Garı ve İstanbul’un önündeki onlarca düşman zırhlısı. Bu hoş karşılanacak bir manzara değildir fakat Paşa’nın birkaç gün devam eden demiryolu seferinde gelecek için tasarladıkları ve alternatif planları tamamlanmış görünüyor. Kendisini karşılayan yaverlerine denizin üstündeki zırhlılar için “Geldikleri gibi giderler” sözü gelişimin başlayacağı anlamına geliyor.

    ANADOLU HAREKETİ

    Mustafa Kemal Paşa’nın ilk anda hükümetle ve bilhassa savaş sonunda “yaver-i has”ı olarak Almanya, Avusturya-Macaristan gezisine katıldığı, o zaman ki veliaht şu anda padişah sultan Vahideddin ile bir yakınlığı olduğu açıktı. Mustafa Kemal Paşa’nın görüşmelerinde padişahın kendisini Harbiye Nazırı olarak tayin etmesi ve bunun akabinde bazı politikalara girişmek niyetinde olduğu da görülüyor. Ne var ki gerek Sultan Vahideddin ve gerek etrafı uzun harbin getirdiği tahribat, yenilginin şiddeti ve İttihatçıların maceracı politikasından bezgin bir ruh hali içinde, Mustafa Kemal Paşa’nın teklif ve görüşlerine idrak ve katılma gösterecek durumda değillerdi. Diğer yandan Mustafa Kemal ve Anadolu’da kolordu komutanı Ali Fuat Paşa, doğuda Kâzım Karabekir Paşa, İstanbul’da Refet Bele gibi bir heyet Anadolu hareketinin temelini oluşturuyordu. Hiç şüphesiz ki Harbiye Nezareti Müsteşarı Fevzi (Çakmak) Paşa ve Miralay İsmet (İnönü) gibi zevat da Mustafa Kemal Paşa’yla yakın temastaydı.

    DÜZELTME ANANESİ

    7 Mayıs’ta lağvedilen 9. Ordu’nun kıtalarının teftişi için Mustafa Kemal Paşa, padişahın tensibi ve kabinenin ittifakıyla müfettiş olarak tayin edildi. Ordu müfettişliği eski bir Osmanlı ananesidir. Fevkalade durumlarda fevkalade yetkili komutanlar 17. asırdan beri özellikle Anadolu’daki ayaklanmalar döneminde ve II. Viyana Kuşatması sonrakindeki karışıklıklar sırasında Anadolu’ya gönderilmişlerdi. Anadolu’da asayişi sağlamak için müfettiş paşalar göndermek ve Cumhuriyet döneminde dahi umumi müfettişlikle karışık bölgelerde idareyi düzeltmek bu ananeye dayanır.

    İTİRAZLARI DA AŞTI

    Paşa’nın Karadeniz bölgesindeki mutasarrıflıklar ve hatta civardaki Kayseri gibi mutasarrıflıklarla da yazışma yetkisi vardı. Bu mıntıkadaki İtilaf komutanı general Milne’nin itirazıyla karşılaştı. Milne başından beri bir müfettişin tayini ve bölgede boy göstermesinin olumsuz olacağı, Mustafa Kemal Paşa’nın geri çağrılması gerektiği üzerinde ısrarla durdu. Herhalde bu safhada İstanbul’da askerlerin ve bazı mülki zevatın bu itirazlara karşı çıktığı ve padişahı ikna ettiği anlaşılıyor.

    İZMİR İŞGALİNE İSYAN

    Her halükârda Samsun, 15 Mayıs’taki İzmir’in işgalinden sonra kaçınılmaz bir hedefti ve Mustafa Kemal Paşa süratle İstanbul’u Samsun’a müteveccihen terk etme kararını gerçekleştirdi. 17 Mayıs’ta Bandırma Vapuru hareket etti. İzmir’in işgali kitleleri fevkalade infiale, isyana sürüklemiştir. Ege bölgesinde İzmir Redd-i İlhak Cemiyeti ve mart ayından beri Türkiye’nin her tarafında benzer cemiyetler, hatta işgalden sonra Erzurum ve İzmir’de Müdafaa-i Hukuk cemiyetleri kuruldu. Bu hareketlerin hepsinin nasıl bir araya getirileceği Paşa’nın en önemli ve daha İstanbul’da başlayan faaliyetinin başlıca odak noktasıdır.

    DAMAT FERİT’LER

    İster Tevfik Paşa ve Salih Paşa gibi hayırhah davranışlı kabineler, isterse Damat Ferit gibi İngilizlere mutlaka bağlılık gösterenler olsun, mütareke hükümetlerinin etkin ve dirayetli politika izleyemedikleri açıktı. Heyetin içinde geleceğin Refet Paşa’sı, Cumhuriyet’in en büyük sağlık bakanı, tanınmış bir askeri hekim olan Refik (Saydam) ve Paşa’nın kendi karargâh mensupları bulunuyordu.

    İLK DURAK SAMSUN

    Samsun’a adım atılacak, bilgi toplanacaktır. Göze batacak hiçbir faaliyetin ve etkinliğin gerçekleştirilemeyeceği açıktı. Nüfus kozmopolitti, işgal kuvvetlerinin etkisi hissediliyordu. İmkânlar sınırlıydı. Hedef doğrudan doğruya günümüzde 19 Mayıs yıldönümlerinde yürüyüşlerin tertiplendiği “İstiklal Yolu” dediğimiz güzergâhtan Havza-Amasya hattından da Anadolu’nun şarkına yani Kâzım Karabekir Paşa’nın mıntıkasına, oradan da Orta Anadolu’ya yönelmeliydi. Paşa’nın Havza’daki dinlenme sırasında, ki bunun adı “istirahat ve kaplıca tedavisi” gibi gösteriliyor ise de ilk, yoğun görüşmeleri yaptığı, civar bölgeler eşrafına ve memurlara telkinlerde bulunduğu açıktır.

    İŞGALİN PERİŞANLARI

    Nihayet 25 Haziran 1919’da meşhur Amasya Tamimi’ni yayımlanmasıyla Kurtuluş Savaşı’nın başladığı açıktır. İzmir’in işgali sadece yerli Türkleri rahatsız ve perişan etmiş değildi. Yunan işgal kıtalarının düzensizliği yerli tüccar kadar limanda ve şehirde aktif olan Levantenleri ve yabancı pasaportlu tüccarları da zarara uğrattı. Bu işgal günlerinde zararın dönem için çok büyük bir para olan 300 bin liraya ulaştığı söyleniyor.

    VENİZELOS’UN HAYALİ

    İzmir ve Anadolu’da Helen işgali Venizelos’un bir hayaliydi. İngiliz Başbakan David Lloyd George’la Yunanların kullanımı konusunda anlaştılar. Küçük Asya Seferi’nin komutanlığına tayin etmek istediği kral yanlısı olarak bilinen Venizelosçu subayların çok tutmadığı general İoannis Metaksas bu teklifi reddetti. “Yunanistan’ın topraklarının şerefle ve müreffeh yaşamak için yeterli olduğunu, Küçük Asya Seferi’nin bir macera olduğunu” belirtti. “Yok oldu zannettiğiniz ordularını Türkler yine toparlar ve bir sabah aniden karşınıza çıkarlar” dedi.

    GELECEĞİN GÖSTERGESİ

    Gerçekten de Samsun’a çıktıktan sonra yıl tamamlanmadan gereken kongreler yapılacak ve heyet Ankara’ya ulaşacaktır. Doğu’da Kâzım Karabekir Paşa’nın sağladığı hâkimiyet, Ankara’da kendisini bekleyen Ali Fuat Paşa ve Ankara’daki memurlar bilhassa Ali Kemali Bey ve Cemal (Bardakçı) asayiş amirleri geleceğin göstergesidir. Samsun’a çıktıktan 1.5 yıl sonra milli ordu ortaya çıkmıştır. İki yıl sonra da Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti’nin hem içte ama asıl önemlisi dış dünyada itibarını ve varlığın pekiştiren Sakarya Savaşı general Metaksas’ın bu kehanetinin doğruluğunu gösterir. Hiç şüphesiz Kurtuluş Savaşı’nı hazırlayanların girişimi bir kumar veya kehanet değil ortak asker aklının bilgeliğine dayanır. Bütün bu mesele buna inanmaktı.

    ZAFERİN TAÇLANIŞI

    19 Mayıs 1919 Milli Mücadele’nin başı sayılıyor. Bu doğru bir isimlendirmedir. 3.5 yıl sonra da Mudanya Mütarekesi’yle bu savaş zaferle taçlanmıştır.

    Yunan General İoannİs Metaksas’ın kehaneti ve... İnancın zaferi

    DİĞER PAŞALARDAN FARKI: DEHASI

    VATANSEVER, yetenekli ve mücadele taraftarı tek kumandan elbette ki Mustafa Kemal Paşa değildi. Ona bu mücadelede yardımcı olan kumandanlar vardı. Ancak onu diğerlerinden ayıran en önemli farklılığı elbette ki dehasıdır. En akıllı, önde gelen generallerimiz bile -ki bence kurmay olarak hoş görülecek bir görüştü- “Bursa’yı, Antalya’yı, İzmir’i kurtarmakla uğraşmayın, olacak şey değil, tükeniriz, elimizdekini de kaçırırız” diyorlar, Anadolu ve Doğu Anadolu ile yetinilmesi gerektiğini söylüyorlardı ki bu “İlk hedefiniz Akdeniz’dir” düşüncesine uygun değildi, zıttı. Atatürk’ün kafasındaki geleceğe ait savaş hedefi çok daha farklı ve doğru olanıydı.

    O ADIMLARI ALDIĞI İYİ EĞİTİM ATTIRDI

    ATATÜRK bir askeri dehadır. Ancak bunun tarifini yapmak çok güçtür. Bu noktada aldığı kurmay öğrenimi çok önemlidir. O kuşağın parlak komutanları iyi bir eğitim aldılar, tabiri caizse her şeyi biliyorlardı, sivillerle irtibatları çoktu, felsefe, tarih, bilhassa coğrafya, edebiyat, mühendislik ve matematik hakkında bilgileri ve eğitimleri vardı, hiç değilse ne konuşulduğunu anlarlardı.

    Nitekim aldığı eğitim Gazi Paşa’yı ileride ilginç adımlar atmaya yöneltti. Bozkırın ortasında, Ankara’da Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi kuruldu. Türkiye adeta arkeologların, Mezopotamya dilleri uzmanlarının eğitim ülkesi oldu. Bizantinika için bile dört-beş talebe Avrupa’ya yollanmıştı. Lisana önem veriliyordu.
  • 144 syf.
    Burgazada'da Bir Ayrıksı: Son Kuşlar

    Anahtar Kelimeler: Sait Faik, Son Kuşlar, Öykü, Mekân, Ada.


    Ada, çoğu yazarın eserinde olduğu gibi, Sait Faik’in öykülerinde de sıkça kullanılan simgesel bir mekândır. Adanın çeşitli özellikleri, yazarlara çeşitli anlatım olanakları sağlar. Adanın özellikleri ve buna bağlı olarak ortaya çıkan anlatım olanakları yapıtın türüne göre farklı şekillerde ele alınır. Bilincin kaçış mekânı olarak algıladığı adaların modern edebiyat öncesinde en çok ütopya ve "robinsonad" olarak adlandırılan macera anlatılarına mekân olarak seçildiği görülür. Modern edebiyatta ise ada, insan bilincine yansıdığı gibi bir kaçış mekânı olarak belirir.

    Sait Faik’in, diğer öykü kitaplarında olduğu gibi Varlık Yayınevi tarafından 1952’de yayınlanan Son Kuşlar isimli öykü kitabında da adalara ve adalılara karşı bir hassasiyet geliştirdiği görülür. Diğer öykü kitaplarında da hep var olan ve derinden derine ilerleyen bu hassasiyet Son Kuşlar’da, toplam on dokuz öyküden on dördünde mekânın ada olması bakımından zirveye çıkar.

    Ada, sonsuzluk algısı yaratan denizin kuşattığı, sınırlı bir mekândır. Bir başka deyişle ada, sonsuzluğun ortasında, sonsuzlukla çevrelenmiş sınırlı bir mekândır. Adanın temel gereği ve gerçeği olan dış dünyadan ayrılmışlık ve dış dünyadan ayrılmışlığın yarattığı içeri-dışarı karşıtlığı insan bilincinde adanın bir kaçış mekânı olarak belirmesine yol açar. Günlük yaşam anakarada seyreder ve günlük yaşamın getirdiği içsel huzursuzluk ve kargaşadan bunalan insan adaya sığınır.

    Denizin ada ve anakara arasına set çekmesi bireyin bilincine de yansır. Adayı anakaradan bağımsız kılan denizin, günlük yaşamın getirdiği huzursuzluk ve kargaşa karşısında bireyi de yaşamdan bağımsız kılması beklenir. Bu noktada birey, aradığı mutluluğu ve huzuru bulmak, bir bakıma monoton yaşam ritmi karşısında bağımsızlığını sağlamak için günlük yaşamın sirayet etmediği bir mekân olan adayı seçer.

    Dış dünyadan, anakaradan kaçan birey adayı olumlar. Dış dünyada özlemini çektiği duyguları burada yaşayan birey, adadan ayrılmak ve dış dünyaya dönmek istemez. Ancak duruma tersi yönden bakıldığında dış dünyada mutlu olan birey için adanın sınırlanmışlığı ve dış dünyadan ayrılmışlığı olumsuz bir noktadır. Çünkü söz konusu sınırlanmışlık ve ayrılmışlık adada tabiatın kurallarını hâkim kılar. Adada yaşayan birey adanın sunduğu imkânlarla yetinmek zorundadır. Böyle bir durumdaki birey için ada kapalı mekân özelliği gösterir ve birey açık mekâna, dışarıya, anakaraya dönmenin hayalini kurar.

    Modern edebiyatta, anakaradan ayrılmışlığının dışında, adalar bilinmezlik ve el değmemişlik gibi özelliklerini yitirir. Dünya üzerinde keşfedilemeyen yerin kalmaması ve insanın ırkının gelişen medeniyeti adalara ulaşmayı, adalarda yaşamayı ve adalardan ayrılmayı kolaylaştırır. Dolayısıyla modern edebiyatta adalar, eski çağ edebi ürünlerinin aksine genel olarak varmanın ve ayrılmanın kahramanın elinde olduğu, şartlarının bilindiği mekânlardır.

    Adanın sınırlanmışlığı modern edebiyatın da en çok kullandığı özelliktir. Sınırlanmış bir şey, sonsuz veya geniş olan bir şeye göre daha bilinirdir. Dolayısıyla sınırlanmış bir adada karşılaşılabilecek her duruma ve detaylara hâkim olmak diğer mekânlara oranla daha kolaydır.

    Sait Faik, hayatının ilk dönemini Adapazarı’nda geçirmiş, daha sonra İstanbul, Bursa ve Grenoble gibi çeşitli şehirlerde yaşamış bir yazardır. Bunun yanında Sait Faik, 1947’de siroz hastalığına yakalanmasının ardından sağlığına kavuşmak amacıyla perhiz yapmanın yanı sıra İstanbul’un yıpratıcı hayatından kurtulmak için hayatını Burgazada’da geçirmeye karar verir. Mekânın on dokuz öykünün on dördünde mekânın ada olduğu Son Kuşlar’ın 1952’de yayınlandığı göz önüne alınırsa söz konusu öykülerin arka plânında 1947’den 1952’ye kadar uzanan bu dönemin yattığı söylenebilir.

    Sait Faik’in Burgazada’ya taşındığı dönemde siroz hastalığına yakalanmış olması şüphesiz ki onun ada ve adalı algısını etkiler. Bu algı biçiminin de öykülere yansıması olağandır. Son Kuşlar’daki anlatıcılar aslında Sait Faik’in kendisidir. Öykü hayatı boyunca insana ve adaya karşı bir hassasiyeti bulunan Sait Faik’te bu hassasiyetin Son Kuşlar’da doruk noktasına ulaştığı daha önce söylenmişti. Son Kuşlar’da yer alan öykülerde dikkati çeken, karakterlerin iç dünyalarının ayrıntılı olarak verilmesi ve hayatın çarpık yanlarına bir başkaldırış tavrının bulunmasıdır. Bu tavır, kitaba adını veren Son Kuşlar ile Haritada Bir Nokta, Pay, Türk Ülkesi ve Ağıt gibi öykülerde belirgindir.

    Sait Faik’te adayı melez bir kaçış mekânı yapan iki boyut vardır: İnsan ve konum. Öykülerde adalı insanların genellikle sıradan insanlardan ve fakir balıkçılardan seçildiği düşünüldüğünde melez bir kaçış mekânı olan adanın taşra yüzünü insan oluşturur. Melez mekânın merkez boyutu ise adanın merkez mekâna, İstanbul’a olan yakınlığıdır. Nitekim merkeze uzak olan bir ada, melez bir mekânın merkez boyutunu Burgazada’nın üstlendiği şekilde yüklenemez.

    Son Kuşlar’da yer alan adalardan en belirgini ve en çok kullanılanı Burgazada’dır. Burgazada öykülerde ne ütopik mekân olarak ne de robinsonad mekânı olarak kullanılmıştır. Burada Burgazada çoğunlukla bir kaçış mekânıdır. Sait Faik, Haritada Bir Nokta isimli öyküde Robinson Crusoe’yu okuduğunun ipucunu verir ve anlatıcı aracılığıyla adalara olan ilgisinin edebiyat eserleri dolayısıyla olmadığını söyler. Son Kuşlar’da yer alan öykülerin hemen tamamında görülen anlatıcının kendi içine sığınması, toplumun içine girmeyip onu bir dış göz olarak izlemesi, geçmişini gözden geçirmesi ve geleceğini yeniden kurgulaması gibi psikolojik süreçler Burgazada’nın bir kaçış mekânı olarak değerlendirilmesini doğrular.

    Son Kuşlar’da yer alan öykülerde ada, çoğunlukla olumlanan bir mekândır. Bu olumlamayı zedeleyen iki olgu, balıkçılar arasındaki pay haksızlıkları ve adanın doğal ve mimari dokusunun tahribatıdır. Her iki durumda da adanın olumlanmasını zedeleyen kaynak insanın kendisidir. Buna karşılık bu öykülerde insan her zaman “kötü insan” olarak karşımıza çıkmaz. Adalı bireylerin tek tek ele alındığı öykülerde insan, sevilen, hayranlık duyulan ve özlenen insandır.

    Sonuç olarak, Son Kuşlar’da ada kavramı çok boyutlu bir algının yansıması olarak görülür. Adaya; yozlaşma, adaletsizlik, insan sevgisi, doğa ve yabancılaşma gibi çeşitli açılardan yaklaşılır. Çevresine yabancılaşan birey çoğu zaman merkez mekân olan anakaradan kaçarak adaya gelir. Burada kötülüklerden, günlük yaşamın dağdağasından uzak bir yaşam sürmek isteyen birey burada da kötülükleri karşısında bulur. Bu kötülükler, genellikle yozlaşma ve pay adaletsizliğidir. Bu kötülüklerin üstesinden gelemeyen birey kaçış mekânında köşe mekânlar oluşturur.

    Eserdeki öykülerde derin bir çevre hassasiyeti de görülür. Son Kuşlar’da doğanın, Barba Antimos’ta mimari yapının ve Türk Ülkesi’nde kültürel yozlaşmanın eleştirisi yapılır. Son Kuşlar’da doğaya bir şey katmayan insan onu yok ederken, Türk Ülkesi’nde kültürü yozlaştıran insanlara yabancılaşılırken yerli ve samimi insanların övgüsü yapılır. Barba Antimos ise insanın orijinal yapılarla donatarak var kıldığı hem de çirkin villalarla yozlaştırdığı bir ada mimarisi çizilir. Yozlaşmanın dışarıdan gelen insanlar tarafından gerçekleştirilmesi, adanın kendiyle sınırlanmışlık ve dış etkilere kapalılık özelliğinin bozulduğunu gösterir.

    Kimi öykülerde ise ada, verimsiz toprakların, denizin ve fakir insanların yer aldığı mekândır. Adanın üzerindeki insanları besleyememesi, bireyleri yeni yaşam alanları aramaya yöneltir. Sonuçta yeni yaşam alanı arayışı sonuçsuz kalır ve birey bir döngü sonucunda öz vatanına, adasına geri döner.
    Adanın yaratıcı düşünce ile sıradan insan tarafından algılanışındaki farklılıklar da öykülerde izlenir. Yaratıcı düşgücü tarafından şairanelik ve hayranlık hissi uyandıran ada, sıradan insanları temsil eden balıkçılar tarafından aynı şekilde algılanmaz. Sıradan insan somut gerçekten ayrılamaz.