• Friedrich Rückert, Mevlâna Celâleddin âşığı bir Alman şairidir. Onu Alman/Batı dünyasına tanıtmak amacıyla Divan"ından ve Mesnevî"sinden çeviriler yapmış, ömrünü bu aktarım faaliyetiyle anlamlandırmıştır. Yaptığı iş, sadece bir çeviri değildir; fakat aynı zamanda bir karşılaştırmalı edebiyat araştırması, bir metinler arasılık alıştırması, bir çok yönlü bakış gayreti (meşki)dir.1
    Hasan AKAY* İlyas ÖZTÜRK**

    http://akademik.semazen.net/article_print.php?id=408

    Şark dünyasına ait başka metinler de çevirmiş olmakla birlikte, Mevlâna ve metinlerine karşı gösterdiği sıra dışı yakınlık, onu, içine girdiği dünyanın kendine özgü şartlarına uyum sağladığını, her ciğerin teneffüs etmeye cesaret edemeyeceği atmosferde teneffüs etmeyi öğrendiğini ve bu büyük farkındalığı yetiştiği âleme de tattırmak aşkına büyük çaba sarf ettiğini kanıtlamaktadır.

    Biz, onun Mevlâna"dan yaptığı bazı çeviriler üzerinde daha önce bir karşılaştırmalı inceleme yapmış, onu nasıl kendi dünyası üzerinden alımladığını, bu yolda nasıl takdire değer bir tavır ve teknik geliştirdiğini ortaya koymaya çalışmıştık (Öztürk-Akay, 2006: 595-612). Bu defa, kendi dil evreninde ünlü sayılan ve bizim kültürümüzle de doğrudan ilişkili olan çarpıcı bir metni üzerinde yeniden okuma ve yorumlama faaliyeti gerçekleştirmek istiyoruz. Maksadımız, hem yazarın, hem metnin niyetini, hem de kültürel anlayışların verimli zeminini dikkat nazarlarına sunmak, kültürler arasılığın ve metinler arasılığın salındığı boşlukta nasıl bir anlamın oluştuğunu bir model metin aracılığıyla göstermektir.

    Böyle bir çalışma için, hiç kuşkusuz, Mevlâna Celâleddin"e atıf ve ithaf edilen beyitlerle birlikte, bunlara semantik açıdan dahil olan, ancak görünmez alanda mevcudiyetini sürdüren 17 gazelin metni de dikkate alınmalı, en azından bunların içeriğine dair bazı ipuçları tespit edilmelidir. (O bakımdan, söz konusu metinleri ya da bunların içerğini bir "ek"2 olmak üzere kaydetmek gerekir; aksi takdirde, okur görürler açısından beyit olarak gözüken "kod-anlam"ların çözümü kolay kolay mümkün olmayabilir ya da Rückert"in nasıl bir tercümanlık yaptığına dair okuyucuda sağlam bir kanaat oluşturamayabilir). Çünkü her beyit, içinde yer aldığı gazelin içeriğini özleştiren metinsel birer işaret veya birer simgesel gösterge niteliğindedir.



    Eser Okur İlişkisi Açısından Rückert ve Mevlâna

    “Biz baharın kurtarıcı nefesini bekler dururduk, Seninkisi Doğu"dan Batı"ya geliverdi, ey Celâleddin!.

    (Friedrich Rückert)

    Mevlâna"nın Dîvân-ı Kebîr"inden Rückert tarafından yapılmış çeviriler ve bir tür "nazire" sayabileceğimiz uygulamaları, Mevlâna"nın eserinin başka eserlerin oluşumuna katkı sağlamak açısından ilham verici bereketli metinlerden olduğunu gösterdiği gibi, Friedrich Rückert"in bu büyük Şark şairinin eserini, bir bakıma -Şeyh Galib"in yaptığı tarzda- bir "mîrî malı" gibi kabul ettiğini3 de -yani ondan esinlenme hakkını kullandığını da, kendine özgü bir eda4 ile- göstermektedir. Başka bir deyişle, Rückert, çağa uygun bir okur olduğunu, Mevlâna"nın Dîvân-ı Kebîr eserindeki stratejiyi fark ederek gereğini yaptığını, (Eco"nun Açık Yapıt"ında ve Yorum Aşırı Yorum"unda (Eco, 1996: 34-35, 74-76; Eco, 1992: 11-13; Rifat, 1996: 47-48) söz konusu ettiği tarzda), metni bütünleyen bir varlık olarak kendini gerçekleştirdiğini ortaya koymaktadır.5

    Rückert"in bu noktada yaptığı, şiirsel ve kültürel bağlamda bir "alımlama"dır. O, Mevlâna"nın eserini Batı dünyasında kendini onun yerine koymak suretiyle -ve kendi atmosferi içinde- okumayı denemiş, bir bakıma, Rückert"çe bir Mevlâna okuması gerçekleştirmiştir. Kendisini, Mevlâna"nın Batı dünyasındaki bir "ayna"sı olarak görmesi ve göstermesi (bk. 4. gazel)6 bunun açık kanıtıdır. Bu, onun, Mevlâna"yı -Batı dünyası ve Şark dünyası açısından- büyük bir "hakikat" olarak gördüğünü, kendisini de bu hakikatin aslına sadık bir yansıtıcısı olarak algıladığını veya konumlandırdığını gösterir.

    Bu noktadan itibaren Rückert, bir yandan, felsefi geleneğin "yansıtma" olarak tanımladığı kadim anlayışa gönderme yaparken, öbür yandan, bunun en çağdaş uzantısı ve radikal yorumu olan yapısalcılık sonrası anlayışına göz kırpmaktadır. (Bunda birden fazla faktörün etkisini görmek mümkündür. Örneğin: Bütün gelenekleri ve sıra dışılıkları aynı anda kucaklayan "Mevlevi nazar"ın; seksenli yıllardan sonra Avrupa"yı saran felsefi nazarın, yahut Şark"tan Garb"a haber ve mesaj aktarmayı değerli bir hakikat tercümanlığı olarak benimseyen ufuklu birkaç nazarın etkisini görmek mümkündür).

    Global Pazar anlayışı da bu yaklaşımın dayandığı en uç noktayı işaret etmektedir. Bu durumda Rückert -ve benzerleri- artık sadece bir "ayna" değil, fakat bir "hakikat postacısı"dırlar. Burada her ne kadar her hakikat veya hakikat görüntüsü veren şey, aynı hizada yer alsa da, sonuçta asıl hakikatin konumlandırıldığı nokta, diğerlerinden ayrıldığı niteliği görünür kılmaktan geri kalmamaktadır. Rückert, Mevlevi hakikat"in bir “müvezzi”idir. Almanya"da ve Avrupa"da Mevlâna hakikatinin kavranmasında onun da payı vardır.7

    Rückert, aslında, Mevlâna hakikatinin -yani onun hakikat adına ortaya koyduğu her şeyin, bir sistem olarak olsun ayrıntılar itibariyle olsun, doğru kabul ettiği biçimlerini Batı"ya aktarmış ve yayılımını sağlamaya çalışmıştır. Söylediği her şeyin doğru olduğuna inanarak aktarmıştır; yoksa doğrulanamaz şeylerin bir biçimde doğrulayıcısı olarak değil.8 Onun dağıttığı şey, sadece bir Mevlâna eseri/ mektubu/ mesajı değildir; fakat onun içeriğidir. Bu yüzden hakikat, onun metni içinde kendi asıl rolünü -ki bu rol, Rückert"in işlevsel kıldığı bir roldür- oynamaktadır.9 Bu da onun "ideal okur" kimliğiyle birlikte, gönüllü analistlerden biri olduğunun açık bir kanıtıdır.



    Friedrich Rückert"in Mevlâna"ya Atfettiği Beyitler

    “Ey Mevlâna Celâleddin Hatıran mübarek olsun bana.”

    (Friedrich Rückert)

    Friedrich Rückert"in Mevlâna Celâleddin"e atfettiği aşağıdaki metin,10 bizzat kendisi tarafından kaleme alınan 17 gazelin sonunda yer alan beyitlerin, bir şiir metni bünyesinde derlenmek suretiyle bir araya getirilmiş şeklidir. Bunlar Mevlâna"ya atf (ve ithaf) edilen beyitlerdir. Rückert, Mevlâna"dan yararlanarak nasıl -üzerinde, kendi adının da bulunduğu- bir cins Şark kumaşı üretmişse, bu atıflardan da bir övgü kumaşı elde etmiştir. Onun hem çevirileri, hem de ondan esinlendiği metinlerde dokuduğu övgüleri, birden çok işlem gerçekleştirmiştir. Bunların fark edilmesi, beyitlerin mahiyet ve işlevini -kültürler arası bağlamda- saptama olanağını da verecektir. Şimdi bu metni görelim:

    Die Versen von Rückert an Mewlana

    Dschelaleddin nennt sich das Licht im Ost

    Dessen Widerschein euch zeiget mein Gedicht.

    O Mewlana! am Morgen wacht" ich mit dir und sah;

    Mein Auge statt voll Tränen, voll himmelsweine nur.

    Mewlana Dschelaleddin! dein Mund hat mich dies Wort gelehrt:

    Irre geht das Herz hier. Wann es will zum Freund allein nicht geht.

    Ah Dschelaleddin! zerflossen ist dein Geist in dieses Meer,

    Du bist selbst Geheimnisweihe, bist Eingeweihter nicht.

    Dschelaleddin! Das Herz ist Schacht und Münzhaus,

    Gedignes Gold ausprägst du mir im Herzen.

    Ein Gottesmann ist tief verhüllt. Du bist

    Ein Gottesmann, Dschelaleddin im Ost.

    Ich bin, was ist, und nicht ist. Ich bin, o der du es weiss,

    Dschelaleddin, o sag"es, ich bin die Seel" im All.

    Mewlana Dschelaleddin! Wenn du deiner Schönheit

    Einen blanken Spiegel suchst, sieh hier einen blanken.

    Die Beschwörung, der du nie widerstehen, o Liebe, kannst,

    Ist Dschelaleddins Gedicht, sei nicht fern, o sei nicht fern!

    Sagt meinen Gruss: ich liebe lang an Mewlana!

    Was sagt er mir entgegen doch? Ich liebe lang!

    Wir harrten auf einen entbindenden Odem des Frühlings,

    Dschelaleddin! Deiner vom Oste zum West ist gekommen.

    Dschelaleddin, o sage, du hast dies angerichtet,

    was, zauberer, bedeutet das Spiel, das zauberische? (Rückert, 1882: 200-237)



    Rückert"in Mevlâna"ya Atıf Beyitleri

    “Şark"ın Gülü deniyor Celâleddin"e,

    Benim şiirimse yansıtıyor onun bir suretini.

    Sabah seninle uyandım, ey Mevlâna

    Gözlerimin yaş yerine gök şarabıyla dolduğunu gördüm.

    Mevlâna Celâleddin! Senin ağzın öğretti bana bu kelimeyi,

    Ne zaman dostuna yalnız gitmek isterse kalbim yanılıyor

    Âh Celâleddin! Bu engin denizde erimiş ruhun senin .

    Sen sırdaşsın, sır veren değilsin.

    Kalbim, maden ocağı ve darphanedir,

    Kalbime saf ve gerçek altınlar basıyorsun, ey Celâleddin!

    Bir tanrı adamı derinliklerde gizlidir; sen de

    Bir tanrı adamısın, Doğu"da, ey Celâleddin!

    Neysem, ne değilsem; ben oyum. Sen bilirsin ben neyim.

    Söyle Celâleddin, ben her şeyde ruhum!

    Eğer güzelliğine parlak bir ayna ararsan, Mevlâna Celâleddin!

    Bak buradaki parlak aynaya.

    Karşı gelemeyeceğin davet ey sevgili

    Celâleddin"in şiiridir, uzaklaşma, gel ondan uzaklaşma!

    Selamımı söyleyin Mevlâna"ya, onu çok seviyorum.

    Acaba ne der bana, onu çok seviyorum.

    Biz baharın kurtarıcı nefesini bekler dururduk,

    Ey Celâleddin! Seninkisi Doğu"dan Batı"ya geliverdi.

    Ey Celâleddin, bunu sen gerçekleştirdin,

    Bu sihirli oyundan daha sihirlisi nedir? Söyle!

    Ey Mevlâna, seni canlandıran, sana hayat veren

    Yüksek ruha şaşıyorum, hayretler içindeyim.

    Ey Mevlâna, seni neşidelerimde “Celâleddin” diye övdüm,

    Senin Ebû Talib"in oğlu Ali"yi övdüğün gibi.

    Ey Celâleddin! Eğer O"nu bulursan,

    Onu arıyorum, n"olur söyle! O nerededir?

    Ey Celâleddin, sen şarkın merhem tüccarısın,

    Ben de Batıda bir dükkân açtım, bilesin.

    Bütün bölgelerin azizleri arasında neredesin? Selam sana!

    Ey Mevlâna Celâleddin! Hatıran mübarek olsun bana!”11

    Rückert"in, Mevlâna Celâleddin"e atfettiği beyitler alt alta dizildiği takdirde ortaya çıkan metin, göstermektedir ki: Rückert"in, farklı şiirler oluşturmakla birlikte -yazarken, Mevlâna düşünce ve duyarlığını bir yeraltı ırmağı gibi içinde hissettiği için- daima bir "bütün"ü gözetmiş, eserine da-ğılmış bu parçaların bir bakıma "büyük bir şiir (metin)in” adı konulmamış olmakla birlikte ilginç bir anlam ağı (bir "mesaj") oluşturan birimler hâlinde yerleştirmiştir. Rückert"in beyitlerinde geçen kavramlar, onun Doğu şiirinin hududuna uygun davrandığının bir kanıtıdır. Örneğin, övgü beyitlerine, kendi benliğini veya egosunu bulaştırmamış, sadece övgüye layık olanı övmekle yetinmiştir (Oysa şairâne "tefâhür"/böbürlenme her Batılı şair gibi onun da hakkı idi). O bakımdan, Rückert"e karşı "hakikat postacılığı" açısından herhangi bir eleştiri, oyun bozucu bir gösteri veya saldırı gerçekleştirilemez. Çünkü "hakikat" onun hem metninde, hem de metninin dışında mevcuttur. Özgün metindeki bu hâl, "hakikat"in, form açısından sağlam bir dokuma ("text-ile") olduğunu göstermektedir: "Mevlâna(nın) hakikati"nin (şiiri ve yaşantısı dolayısıyla aktarılan hakikatin) bu görüntüsü, aslına uygundur (Hem suret, yani yazdığı nazireler, hem Mesnevî ve Dîvân-ı Kebîr"in sanal versiyonları, yani ilham yoluyla özümsenen anlamları veya "cover" tarzındaki üretimleri, hem de sireti, yani anlamı aslına uygundur).12 Demek ki, Rückert"in, zaman zaman farklı giysilerle okurlara sunduğu metinleri de, "asıl gösterilen"e ilişkin herhangi bir tereddüt içermemekte, dolayısıyla onu, diğer çevirmenler arasında, ayrıcalıklı bir yere yerleştirmektedir.



    Rückert"in Mevlâna"ya Atfettiği Şiirle Gerçekleşen Şeyler:

    “Sen yoksan, aç, susuz ve yoksuluz, n"olur uzaklaşma bizden!”

    (Friedrich Rückert)

    Friedrich Rückert"in, -önceki bütün çevirileri ve metinlerden mülhem dizeleri ve mîrî malı olarak tanımladığı Dîvân-ı Kebîr ve Mesnevî bahçesinden devşirdiği, bir bakıma özümseyerek kendince yeniden ürettiği metinleri ile birlikte- bizzat Mevlâna Celâleddin"e atfettiği yukarıdaki mısralar göstermektedir ki:

    1. Friedrich Rückert, Mevlâna Celâleddin"i Batı dünyasına tanıtmak amacıyla onun metinlerini olabildiğince aslına sadık kalarak çevirmiştir. Ancak onun yaptığı salt transformasyon, sadece bir çevirmenlik faaliyeti değildir, bununla birlikte o, metnin olduğu kadar metin sahibinin de niyetini aktarmayı denemiş, bunu da açık yüreklilikle ilan etmiştir (Bu, bahsi geçen, "ideal okur"luk ve gönüllü analistlik kimliği ile ilişkilidir). Örneğin şu gazel (Farsça metinle birlikte Almanca çeviri ve Türkçesi aşağıya verilmiştir. Siyah punto ile işaretlenen yerler, Farsça asıllardaki anlamdan uzaklaşan veya ondan nispeten farklı olan ifadelerdir. Bunun azlığı, Rückert"in "dürüst tercüman"lığının bir göstergesidir):

    Mevlâna:

    Bahr-i recez (müstef"ilün müstef"ilün müstef"ilün müstef"ilün)



    “Hoş mî gurîzî her taraf ez-halka-i mâ nî-mekun

    Ey mâh-ı berhem mî zenî ahd-i süreyyâ nî-mekun

    Tu rûz-i pür-nûr u leheb-i mâ der pey-i tu hem-çu şeb

    Her câ ki menzil mî-künî âyîm ân-câ nî-mekun

    Ey âftâbî der-hamel bâg ez-tu pûşîde halel

    Bî-tu be-mâned ez-amel der zahm-i sermâ nî-mekun

    Ey âftâbet dâye-î mâ der beyet çûn sâye-î

    Ey dâye bî-eltâf-i tu mândîm tenhâ nî-mekun”13



    Abdülbâki Gölpınarlı: “Her yana bir hoşça kaçmadasın, fakat hayır, kaçma bizim halkamızdan, etme bu işi. Ey ay, ülker yıldızının topluluğunu bozuyorsun, hayır, eyleme bu işi.// Sen nurlarla, ateşlerle dopdolu nevrûzsun, bizse ardında geceyiz âdeta; nerde konaklıyorsun oraya geliyoruz; hayır, etme bunu.// Ey hamel burcundaki güneş, bağ, bahçe senin lütfunla, ikramınla elbiseler giyindi; halbuki sensiz kışın yaralarıyla işten, güçten kalmıştı, hayır, eyleme bu işi.// Ey güneşi, bize dadı kesilen, peşindeyiz gölge gibi; a dadı, lütfun olmadıkça yapayalnız kalıyoruz, etme, reva görme bunu.” (Mevlâna, 1992: I, 145).



    Rückert: Chosch mi girisi her taraf es halka-i ma ni-mekün

    “Dein Fuss fleucht aller Orten hin aus unserem Kreis, o fleuch uns nicht,

    Dein Ohr ist stets auf Flucht bedacht vor unserem Preis" O fleuch uns nicht!

    Du strahlst als Tag liebathmend vor , wir deine Nacht sind hinterdrein

    An jedem Ort, wohin du gehst , wir folgen, leis" , o fleuch uns nicht!

    Mit Lichtgeschmeid" o Früchling ssonn" , hast du die Fluren neu bedeckt,

    Und ohne dich noch waeren wir versenkt im Eis", o fleuch uns nicht!

    O Sonne , du Naehrmutter uns im Schattenhaus! und ohne dich,

    Naehrmutter , sind wir ohne Trank und Ohne Speis", o fleuch uns nicht” (Rückert, 1882: 206)



    Rückert:

    Ayağın halkamızdan kaçıyor, n"olur uzaklaşma bizden!

    “Kulağın hep kaçmayı düşünüyor, n"olur uzaklaşma bizden!

    Gün gibi parlıyorsun, sevgiyle soluyarak, biz de arkanda geceyiz,

    Nereye gitsen biz seni izleriz, n"olur uzaklaşma bizden.

    Ey İlkbahar güneşi! Işık süsleriyle örttün bahçeleri,

    Biz sensiz buzlara batarız, ne olur uzaklaşma bizden !

    Sen gölge evimizdeki dadımız, güneşimiz!

    Sen yoksan, aç, susuz ve yoksuluz, n"olur uzaklaşma bizden!”

    Görüldüğü gibi, Rückert, metnin olduğu kadar metin sahibinin de niyetini aktarma başarısı göstermektedir.14 Söylem burada âdeta, anlamın eylemi olmuştur.

    2. Friedrich Rückert, Mevlâna Celâleddin"in eserinden ilham alarak da metinler oluşturmuş, bunları derlediği güzellik bahçesinin sahibini ve estetik madenini açıkça ifade etmiştir. Böylece o, hem Mevlâna"ya hayranlığının, hem onun yolundan gittiğinin -metinsel bağlamda onun yol yordamını, yani metin üretme tekniğini benimsediğinin- hem de Batılı olmakla birlikte Şarklı bir tavrı benimseme cüret ve cesareti gösterdiğini ortaya koymuştur (Örneğin, “Gör beni sarık15 nasıl süsledi, Zerdüşt kemeri nasıl kuşadı/ Rahip kisvesi ve zünnar beni nasıl sardı, uzaklaşma, gel uzaklaşma // Ben Brahman, Hristiyan ve Müslümanım./ Sen de benim güvencimsin, uzaklaşma, gel uzaklaşma!// Hint tapınaklarında, camilerde ve kiliselerde benim mihrabım/ Sadece senin yüzündür, uzaklaşma, gel uzaklaşma!” şiiri, bunun açık kanıtlarından biridir ve bu bağlamda, -yani hem içinde yer aldığı metin, hem de çevir-menin gönülden bağlandığı Mevlâna Celâleddin"in düşünce ve ruh dünyası bağlamında- yorumlanmalıdır. Aksi takdirde Rückert"in "dürüst tercümanlık"tan16 çok uzaklara düştüğünü söylemek gerekecektir ki, buna pek ihtimal vermiyoruz).17 Bu noktada bizzat hayatında önemli deliller mevcuttur. Çünkü Rückert, hayranlığını bizzat izhar etmiş, Mevlâna Celâleddin"in Şems-i Tebrîzî ile olan büyük dostluğunu ve gönüldaşlığını modelleyerek ilham kesb etmiş, onun tavrını özümsemek suretiyle Batı şiirine nazari bir katkı ve yepyeni bir teneffüs imkanı temin etmiştir. Bu bir yönüyle tebdili hava, bir yönüyle Şark bakışı, bir yönüyle atmosfer transferi ve bir yönüyle yürek naklidir. Hakikaten, Rückert"in bu mülemma şiir metni, büyük bir sevgi ve merhametle gerçekleştirilen bir çeşit kalp nakli -bir Mevlevi kalbin Batılı bir sineye nakli- gibidir. Çünkü bu işlemden sonra şairin kalbi, Mevlâna Celâleddin hakkında şöyle dile gelmiş, onu var oluşun âdeta merkezine yerleştirmiştir. Diyor ki: “Ey Celâleddin! Senin olduğun yer mutluluğun evidir; uzaklaştığında ise kıyamet gelmiş demektir, n"olur gel uzaklaşma!” Bu söylem, her halde, sadece bir çevirmenlik mesleği olarak değerlendirilemez. Rückert"in bu eylemi18 yeni yüzyılın dünyaya yaymaya çalıştığı çok yönlü nazar ya da zihniyet açısından oldukça ilgi çekici, hattâ sar(s)ıcı bir model olarak bile alımlanabilir. Çünkü Rückert, bu poetik ve (est)etik eylemiyle;

    a) Doğu ile Batı arasına yepyeni özel bir duvar dikmiştir; fakat bu “Berlin duvarı” gibi bir halkı ikiye ayıran bir set değil, tam tersine, farklılıkları bile birbirine bağlayan geçirgen (şeffaf, saydam) bir duvardır. Öz kültürümüze ilişkin kodlardan biriyle söylemek gerekirse, “iki deniz arası(ndaki zar/ bölge/ bar) dır; bir çeşit örme veya dokuma işlemidir bu (Kendi metinleriyle yapmıştır bunu öncelikle: Bu noktada, felsefi bir nazarın fark ettiği üzere, text ile textile yani metin/doku ile dokuma arasındaki etimolojik ve semantik ilişkinin Rückert tarafından da bir biçimde uygulanmış olduğunu söyle-mek istiyoruz.19 Başka bir deyişle Rückert, malzemeyi Mevlâna"dan almak-ta ve bunu kendi diline, edebiyatına ve kültürüne uygun bir biçimde dokumaktadır. Bu dokuma ve dokunan şey -yani, özel tarzda dokunan metin kumaşı- malzeme sahibi Mevlâna"nın da hoşnut olacağı bir dokumadır ve aslına -sadık bir- gönderme yapmaktadır).

    b) Rückert -bu eylemiyle-, aynı zamanda -en azından görünüş itibarıyla- yeni modern felsefenin ("her görüşü saygın" ve "her yolu mübah" sayan, başka bir deyişle bütün farklı nesne ve şeyleri, fikir ve sistemleri vs., aynı bağlamda değerlendirerek aynı sahnede okurların nazarına arz eden) yaklaşım tarzına da uygun gelen bir söylem gerçekleştirmiştir, denilebilir. Bazı metinleri, özellikle, Mevlâna"nın farklı dini anlayışlara hoşgörü ile yaklaşan, hatta bir çeşit aynılaştırma (identificaiton, empati, özdeşleştirme) tekniği kullanmak suretiyle muhataplarının kalplerini okşama yolunu seçen tavrı ile birebir örtüşmektedir.20 Hatta modern ötesi anlayış ve yorumlayışlara yakın durduğu da söylenebilir. Ancak aradaki ince "fark"a, yani kavrayış farkına da bilhassa dikkat etmek veya bu nüansın hakkını vermek gerekir.21

    Bu bağlamda şu husus da -kavrayış farklılığına dair- bir not olmak üzere tespit edilebilir: Rückert"in bu deyiş veya söyleyiş tarzında, üslup ve edasında, ne “geniş mezhepliliğin”, ne Mevlevi yaklaşım tarzını saptırmanın veya -maksatlı bir tahrif halinde- dönüştürmenin, ne de postmodernizmin esas aldığı tavrın (yani “hem o… hem bu… hem de şu” yaklaşımının) etkisini veya nüfuzunu görmek yahut böyle yorumlamak doğrudur. Rückert, örneğin, “Ben Brahman, Hristiyan ve Müslümanım./Sen de benim güvencimsin” dediğinde, bizzat Mevlâna"nın dediğine benzer biçimde, “her ne olursan ol, yine gel” davetine katılabileceğini, önceki benimseyişlerin hiçbirisinin bu "davet"e katılmaya engel olmayacağını, fakat davete katıldıktan sonra -artık, hiçbir katılımcının eskisi gibi, eski hâliyle kalamayacağını, bu noktada- tüm bu farklılıkların eriyip gideceğini ve yalnız hakikatin ortada kalacağını söylemek istemiştir.22 Mevlâna"nın, “Testileri kır da gör/Bak sular nasıl bir yol tutar gider” sözü bunun şiirsel ifadesidir. “Gel ve geldikten sonra artık eskiye dönme” demektir bu. Ve Rückert, böyle alımlandığı takdirde Mevlâna"ya karşı "dürüst tercüman"lık veya "ayna"lık yapmış olacaktır. Doğru olan da budur. Metinde geçen, “Ey Mevlâna Celâleddin! Eğer güzelliğine parlak bir ayna ararsan,/ Bak buradaki parlak aynaya.” dizeleri de, bu hakikat ve hâlin bir belgesi olarak kabul edilebilir.

    3. Rückert, Mevlâna"dan beslenen dimağı ile kendi "ad"ını kullanarak kendine izafetle metinler de oluşturmuştur. Bunlar -önceki maddede yer alanlar gibi bir çeşit "nazire" (bir benzerini oluşturma, taklit ve tefahhus/özümseme yoluyla metin üretme şeklinde değildir; metinler arası ilişkiler açısından değerlendirilebilecek tarzda gönderme yoluyla yeniden üretmelerdir. Bunlarda değişen ve değişmeyen yönler vardır ve Rückert bunları bazen açıkça bazen de ima yoluyla ortaya koymaktadır. Örneğin, “Freimund gazelleri.”23



    Freimund-Ghaselen (1822)

    “Komm zu dem Garten, den Freimund zieht,

    Liedergestaltender Lufthauch komm !

    Nachtigal der Himmelsrosen, Freimund, auf,

    Liebend dich empor zu singen aus der Nacht.

    Kehre bei dir selber ein, o Freimund

    Und dass hell dein Haus sei, das betselle.

    Ein Taucher in das Meer der Liebe ist Freimunds Gesang

    Der deinen Glanz der Welt will zeigen, o heiliges Meer !

    Wacht in Freimunds Brust alleine,

    Dass mit ihren Flötetönen Sie, o Pan, begleite deine !

    So lass mit deinem Preise schweben hin ab der Welt,

    Die dir arbeitet, Freimunds Lieder im Morgenlicht.

    Freimunds Seel" im Erdendunkel

    Eingefangne Persephatte !

    Östlicher Bote Freimunds kommst du nach Hildburghausen

    Grüsse da selbst mir Barth, den Edelsten Kupferstecher” (Rückert, 1882: 238-253). 24



    Freimund Gazelleri (1822)

    Freimund"un yetiştirdiği bahçeye gel,

    Şarkıları oluşturan, bâd-ı saba gel!

    Gökgüllerinin bülbülü, Freimund,

    Sevgiyle yücelerek şarkı söylemeye kalk geceden!

    Ey Freimund, kendine dön ve

    Evinin aydınlık olmasını dile!

    Freimund şarkıları, aşk denizine dalan bir dalgıçtır,

    O senin görkemini gösterir âlemlere.

    Freimund"un göğsünde uyan

    Ey Çoban, onun flüt seslerine eşlik et sen de.

    Yayılsın övgünle, Freimund"un şarkıları

    Sana hizmet eden âlemlere gün ışığında.

    Freimund"un ruhu Persephatte gibi

    Tutsaktır yeryüzü karanlıklarında, derinliklerde.

    Freimund"un Doğu elçisi, Hildburghausen"a gelirsen,

    Asil bakır işleyicisi Barth"a benden selam söyle.

    4. Bütün bunlara bir "ek" olmak üzere, Rückert"in Mevlâna Celâleddin"e yakınlığını, dostluğunu, gönüldaşlığını ilan ve tevsik eden şiirleri de, bir başka madde olarak söz konusu edilebilir. Tipik bir örnek, daha doğrusu bir "odak metin" olmak üzere şu metni alıntılamak istiyoruz:



    (Deschelaleddin"s Gedicht: Meiner Seele Morgenlicht)

    Meiner Seele Morgenlicht, sei nicht fern, o sei nicht fern!

    Meiner Liebe Traumgesicht, sei nicht fern, o sei nicht fern!

    Leben ist wohin du blickst, Tod, w odu dich wendest ab;

    Hier, wo Tod mit Leben ficht, sei nicht fern, o sei nicht fern!

    Ich bin Ost, in dem dua uf- West, in dem du untergehst,

    Licht, das meine Farben bricht, sei nicht fern, o sei nicht fern!

    Ich dein Bettler, bin der Fürst, dein Gefangner, ich bin frei,

    Meine Lust ist meine Pflicht; sei nicht fern, o sei nicht fern!

    Sieh" wie der Turban mich schmückt, mich der Parsengürtel ziert,

    Wie mich Kutt" und Strich umschlicht, sei nicht fern, o sei nicht fern!

    Feuerdiener und Brahman, Christ und Muselmann bin ich,

    Du bist meine Zuversicht, sei nicht fern, o sei nicht fern!

    In Pagoden, in Moscheen und in Kirchen, mein Atlar

    Ist allein dein Angesicht; sei nicht fern, o sei nicht fern!

    Ew"ger Mittelpunkt der Welt mit Gebet umkreis ich dich

    Weich aus deinem Kteise nicht; sei nicht fern, o sei nicht fern!

    Weltgericht und Seligkeit, Seligkeit ist w odu nahst,

    Wo du weggehst, Weltgericht; sei nicht fern, o sei nicht fern!

    O Weltrose, dich hervorbringen wollend , sich wie Rings

    Aus Herzknospern Sehnsucht bricht; sei nicht fern, o sei nicht fern!

    Hör " wie gellend in Der Nacht, Rose jede Nachtigal

    Laut aus meiner Sele spricht; o sei nicht fern, o sei nicht fern!

    Die Beschwörung, der du nie widerstehn, O Liebe, kannst

    Ist Deschelaleddin"s Gedicht; sei nicht fern, o sei nicht fern! (Rückert, 1882: 226).



    (Celâleddin"in Şiiri: Ruhumun Fecri)

    “Ruhumun sabah ışığı, uzaklaşma, gel uzaklaşma!

    Aşkımın hayalimdeki çehresi, uzaklaşma, gel uzaklaşma!

    Baktığın yerde hayat, döndüğün yerde ölüm,

    Ölümün hayatla boğuştuğu bu yerden uzaklaşma, gel uzaklaşma

    Yükseldiğin yerde doğu, battığın yerde batıyım

    Renklerimi kıran ey ışık, uzaklaşma, uzaklaşma!

    Senin dilencinim, prensinim, esirinim, azatlınım

    Tutkum görevimdir benim, uzaklaşma, gel uzaklaşma!

    Gör beni sarık nasıl süsledi, Zerdüşt kemeri nasıl kuşadı.

    Rahip kisvesi ve zünnar beni nasıl sardı, uzaklaşma, gel uzaklaşma

    Brahmanım, Hristiyanım, Müslümanım.

    Sen de benim güvencimsin, uzaklaşma, gel uzaklaşma!

    Hint tapınaklarında, camilerde ve kiliselerde benim mihrabım

    Sadece senin yüzündür, uzaklaşma, gel uzaklaşma!

    Kainatın ebedi odağı, seni överek tavaf ederim.

    Çıkma halkamızdan uzaklaşma bizden, gel uzaklaşma!

    Kıyamet ve mutluluk! Yaklaştığın yer mutluluk

    Uzaklaştığın yer kıyamet, uzaklaşma, gel uzaklaşma!

    Ey gök gülü, seni çağırmak isteyerek etrafında

    Goncalar nasıl hasret çekiyor bak, gel uzaklaşma!

    Dinle gül! Nasıl feryat ederek gecelerde her bülbül

    Ruhumdan seslenerek çağırıyor, uzaklaşma, gel uzaklaşma

    Karşı konulmaz, dayanılmaz davet ey sevgili!

    Celâleddin"in şiiridir, uzaklaşma, gel uzaklaşma!”25



    SONUÇ YERİNE BİRKAÇ SÖZ

    Bu çalışmada ele aldığımız metinler, yapılan yorum ve değerlendirmelerle birlikte, karşılaştırmalı edebiyat, metinler arasılık ve özellikle kültürler arasılık bakımından birden çok önemi haizdir. Bunları, değerlendirmeye eklenmesi mümkün ve gerekli sonuçlar olarak tespit etmek istiyoruz. Bu metinler:

    1) Friedrich Rückert gibi gerçek şiire aşina bir Alman şair ve mütercimi tarafından Mevlâna Celâleddin"e atf (ve ithaf) edilmiş olmaları açısından önemlidir.

    2) "Geliştirmeli mecaz"lar gibi birbirini destekleyen cümleler içermesi açısından önemlidirler.

    3) Bu metinler, çevirmen-şair Rückert"in kendi mahlasını kullanmasına ve şiirsel sözün içinde bizzat gözükmesine rağmen, metinlerin merkezine Mevlâna"yı ve fikirlerini yerleştirmesi açısından önemlidir.

    4) Ayrı kültür atmosferini solumakla birlikte Rückert"in, "ortak anlam"ı yeniden üretmeyi başarması ve kendisini diğer çevirmenlerden ayırt edici bir nitelik göstermesi açısından önemlidir.

    5) Mevlâna"nın orijinal metnini çevirmek yerine, bu metinlerin kendi ruhunda bıraktığı izlenimleri öz diline çevirmeyi, asıl metin üzerinden estetik ve poetik yönüyle yeni bazı şiirsel metinler üretmeyi denemesi, Batılı bir bakışın sağlayabileceği açılımları tespit etmesi -ve sağlamasını yapması- açısından önemlidir.

    6) Rückert"in, Mevlâna"dan akseden derin heyecan ve coşkuyu kendi diline -yani şiir diline-, edebiyatına ve kültürüne de yer yer büyük bir ustalık ve ince bir maharetle yansıtabilmesi açısından önemlidirler. Mesela, bir başka çevirmen olan Hammer-Purgstall"da bu coşkulu dil ve üslubu aktarma başarısını göremiyoruz (Hammer-Purgstall, 1818).

    7) Rückert"in "çeviri metin"lerinin, Mevlâna"nın dillendirdiği aşkın Batı kıyılarına vuran uzun dalgası haline gelmesi ise, çok daha önemlidir.

    Söylemek gerekir ki, büyük bir denizin aktarılabilmesi, ancak -“denize açılıp enginlere dalmak” anlamında- büyük ve çok yönlü çabaların harcanmasıyla mümkündür. Rückert"in çabasını bu noktada öncü modellerden biri olarak görüyoruz.

    Onun bu faaliyeti, hem her iki kültür ve millet için ortak bir servis alanı oluşturmak, hem de yol yordam tesis etmek açısından çok yararlı olmuştur. Yol elbet önemlidir, ama yolda yoldaşlık çok daha önemlidir.

    Rückert, Mevlâna"ya olan muhabbeti ve sadakati ile, her iki hususta da "yol açıcı" olmuştur. Rückert açısından Mevlâna"ya ve Mevlâna"nın yaşadığı âleme söylenebilecek bilimsel ve sanatsal sözlerden biri şudur: Artık, yola çıkılabilir.





    KAYNAKÇA

    AKAY, Hasan, (2005); “Nâzım Hikmet'in "Bu Bahçe" Rubaisini Yeniden Okumak”, Şiirin Kıyı Dili, (hzl. Veysel Çolak), İzmir. AKAR, Metin, (1994); Su Kasidesi Şerhi, Ankara: Türkiye Diyanet Vakfı Yay.

    AYVERDİ, İlhan, (2004); Misalli Büyük Türkçe Sözlük, C 2, İstanbul: Kubbe-altı Neşriyat.

    ECO, Umberto, (1996); “Yorum ve Tarih”, Yorum ve Aşırı Yorum, (Türkçesi: K. Atakay), İstanbul: Can Yay.

    ____ , (1992); Açık Yapıt, (çev. Yakup Şahan), Kabalcı Yayınevi.

    HAMMER-PURGSTALLl, Joseph Freiherr von, (1818); Die Geschichte der Schönen Redekünste Persians, Wien/Viyana Ü. Ktp. II-110998.

    LACAN ve DERRİDA, (2005); Çalınan Poe, Psikanalitik Devekuşu Diyalektiği, (Derleme ve çeviri: Mukadder Erkan-Ali Utku), İstanbul: Birey Yay.

    MEVLÂNA Celâleddîn, (1367); Külliyât-ı Şems-i Tebrîzî, (hzl. Bediuzzaman Furûzanfer), Tahran.

    ____ , (1992); Dîvân-ı Kebîr, (hzl. Abdülbâki Gölpınarlı), C I-VII, Ankara: Kültür Bakanlığı Yay.

    ____ , (1988); Mesnevi, (çev. Veled İzbudak, gözden geçiren: Abdülbâki Gölpınarlı), C I, İstanbul: MEGSB Yay.

    ÖZTÜRK, İlyas, (1984); Friedrich Rückert"in “Freimund” Takma Adıyle Yaz-dığı Gazellerdeki Doğu Edebiyatı Unsurları”, İÜ Sosyal Bilimler Ens. Doktora Tezi.

    ÖZTÜRK, İlyas-AKAY, Hasan, (2006); “Aynı Şiirin Farklı Çevirilerine Eleştirel Bir Bakış: Hammer ve Rückert"in Mevlâna"nın Dîvân-ı Ke-bîr"inden Almanca"ya Yaptıkları Çeviriler Üzerinde Çeviri Bilim Açısından Eleştirel Bir Karşılaştırma”, Uluslar Arası V. Dil, Yazın, Deyişbilim Sempozyumu/ Dilbilim, Dil Öğretimi ve Çeviribilim Yazıları, (hzl. Cemal Yıldız-Latif Beyreli), C I, Ankara: Pegem A Yayıncılık, s. 595-612.

    RİFAT, Sema, (1996); "Yapıt-Okur İlişkisi ve Umberto Eco", Eleştiri ve Eleşti-ri Kuramı Üstüne Söylemler, (hzl. M. Rifat), İstanbul.

    RÜCKERT, Friedrich, (1882); Gesammelte Poetische Werke in 12 Baenden V. Band Sauerlaender"s Verlag Frankfurt.

    SAMİ, Şemseddin, (1978); Kamus-ı Türkî, İstanbul, 1316/Tıpkıbasım İstan-bul: Çağrı Yay.

    ŞEYH GÂLİP, (1975); Hüsn ü Aşk, (hzl. Orhan Okay-Hüseyin Ayan), İstanbul: Dergâh Yay.

    Türkçe Sözlük, (1988); (hzl. Komisyon), C II, Ankara: TDK Yay.

    YETİK, Hayri Kako, (2005); Edebiyatta Çalıntı, İstanbul: İnkılap Kitabevi.




    * Prof. Dr., Sakarya Ü Fen-Edebiyat Fakültesi TDE Yeni Türk Edebiyatı Anabilim Dalı Başkanı. hakay@sakarya.edu.tr.

    * Prof. Dr., Sakarya Ü Fen-Edebiyat Fakültesi Almanca Mütercim-Tercümanlık Bölüm Başkanı. ozturk@sakarya.edu.tr.

    1 “Meşk”: Yazı sanatında, eli yazıya alıştırmak için karalama yazmak demektir. Bir hattatın, aynısını yazmaya çalışması için verdiği veya talebenin hocasına göstermek üzere hazırladığı güzel yazı örneği demektir. Musikide, öğrenmek için yapılan ders, alıştırma, alışmak için yapılan çalışma için "meşk" terimi kullanılır (Sami, 1978: 1353; Ayverdi, 2004: II, 2034). Mecazi anlamda, "aşk" kavramının ikizlemesi olarak geçer; aşkın bir çeşit uygulaması demektir. Rückert"in Mevlâna"nın şiirleri üzerindeki çalışmaları da, bir modele bakılarak yapılan şiir çalışmalarına benzemektedir. Aynı zamanda, diğer Alman çevirmenleri için de, bir çeşit örnek yazı veya model çeviri niteliği taşımaktadır.

    2 Biz bu metinleri tek tek elden geçirerek biçim ve biçem açısından sağlamalarını yapmaya gayret ettik. Bu metinler, yazının hududunu aşacağı için burada kaydedilmeyecek, seman-tik yönlerine işaret edilerek özet veya özleri son kısma eklenecektir.

    3 “Mîrî”, hükümetin, hazinenin malı olan, beylik (arazi, çiftlik); “mîrî mal” da, devlet malı, hazine malı demektir. (Sami, 1978: 1442; Türkçe Sözlük, 1988: II, 1029; Ayverdi, 2004: II, 2082). “Mîrî mal” kavramı klasik devrin son büyük şairi Şeyh Gâlib tarafından özel bir anlamla yüklü olarak kullanılmıştır. Şeyh Gâlib, Mevlâna"nın eserinden esinlenerek şiir yazmasını eleştirenlere şöyle cevap vermiştir: “Esrârını Mesnevî"den aldım/ Çaldımsa da mîrî malı çaldım./ Fehmetmeğe sen de himmet eyle/ Ol gevheri bul da sirkat eyle” (1975: 348). Yani, “Sırlarını Mesnevî"den aldım/ Hırsızlık ettimse de beylik malı çaldım. Sen de anlamaya çalış, o cevheri bul da çal.” Şeyh Gâlib"den sonra, bu kavram herhangi bir esinlenmeyi, temel "kaynak metin"den beslenmeyi ve beslenme tarzını övgüyle anlatmayı yansıtan bir kavram haline gelmiştir ("Çalıntı" ve esinlenme hakkında bk. Yetik, 2005).

    4 Aslında Şeyh Gâlib, “Ol gevheri bul da sirkat eyle” sözünden bir sayfa sonra, “Feyz erdi Cenâb-ı Mevlevî"den/ Aldım nice ders Mesnevî"den” dizeleriyle ne demek istediğini açımlamış, bunun bir "feyiz alma/ders çıkarma" anlamı taşıdığını ifade etmiştir. O sebeple bunu, yani bu poetik yöntemi ("feyiz alma" tavrını), özel esprisi saklı kalmak kaydıyla, -kendi kültürel, edebî ve medeni köklerimizden hareketle kurulan- bir çeşit erken metinler arasılık bilinci ve uygulaması olarak yorumlayabiliriz. O takdirde, “çalmak” kelimesi şairin maksadına uygun tarzda “(ç)almak” şeklinde, -yani "ç" sesinin parantezi alınarak- okunabilir ve diğer klasiklere de uygulanabilir. Ancak hem -yazara yönelik- niyeti (yani ("feyiz alma" tavrını), hem -metne yönelik- kaynak metne sadakati, hem de -okurlara yönelik- arz tarzını (yeni nazarda bu tarz "istismar"a açıktır) fark etmek şartıyla. Bilinmelidir ki, klasik şiirimizde “Metinler arası ilişkiler” (“İntertextualite”) yoktur; ancak, metinler arasında ilişkiler vardır) ve bunlar “eser”e dahildir. Hatta metinler üstü ve ötesi ilişkiler de vardır ve bunlar da “eser”in bünyesine dahildir (Örneğin, Gazali"nin Meâricü"l-Kuds"ü/Kutsal Merdivenler"i, örneğin İbn Arabî"nin bazı eserleri böyle yazılmıştır). Klasik şiirimizin de, çağdaş şiirimiz gibi bu görüş açısıyla, bu yönteme göre okunma gereksinimi vardır. Yoksa ne Şeyh Gâlib "Mevlâna hırsızlığı", ne Necatigil "Şeyh Gâlib hırsızlığı", ne Nâzım Hikmet "Gazali hırsızlığı" vb. ithamından başını ve naşını kurtarabilir. Çünkü bugün de “kat-ı zeban” meraklıları az değil.

    5 Mevlâna"nın metinleri üzerinde bu tarzda -Gâlibâne yöntemle- çalışan yerli ve yabancı birçok şair vardır. Örneğin, Pakistanlı şair İkbal"in Mevlâna"nın metinleri üzerinde gerçekleştirdiği şiir işlemi/işlevi böyledir. Nâzım Hikmet"in Mevlâna"nın metinleri üzerinde -kendi şiir anlayışı ve dünya görüşüne uygun değiştirme ve dönüştürme yöntemiyle- gerçekleştirdiği şiir işlemi/işlevi böyledir. (Bu konuda bir inceleme için şu yazıya bakılabilir: Akay, 2005: 5-34.

    6 “Hoş mî-gurîzî her taraf ez-halka-i mâ nî-mekun”, (Mevlâna, 1367: 683, 1811 Nu.lı gazel).

    7 Örneğin, Prof. Dr. Annamarie Schimmel, bu ortamı ve bu ufku 21. yüzyıla taşıyan Mevlâna hayranı ünlü bir oryantalisttir ve her iki dünya açısından da önemli bir işlev görmüştür. Rückert"le akraba bir kavrayış boyutundan konuşmuştur. (Bazı eserleri: Ben Rüzgarım Sen Ateş/Mevlâna Celâleddin Rumi'nin Hayatı ve Eseri, Çağın Mevlânası Muhammed İkbal, Tasavvufun Boyutları, Tanrı'nın Yeryüzündeki İşaretleri, Yunus Emre ile Yollarda).

    8 Onun yaptığı, oryantalistçe bir aktarıcılık değildir; yani, doğrulanamayanların -öyle kabul edildiği için veya inanıldığı için- doğru sayılan şeylerin aktarımı yoktur onda. Metafizik ve felsefi alanda, Hristiyanlık inançlarının Kant"çı, Kierkegaard"çı veya -edebiyata aksi bakımından- Gide"ci bir benimsenmesi durumu söz konusu değildir. Böyle bakıldığında Batılı, olmayana inanıyor demektir; oysa Rückert"in doğrulanamayanı aklileştirme ya da kendinde dönüştürerek -bir anlamda tahrif ederek- aktarımı söz konusu değildir. Buna dikkat edilmelidir; çünkü onun yaptığı dürüst çevirmenliğe karşılık bizim de dürüst çevirmenlik yapmamız lisani ve insani hakkımızdır. Ondaki "ayna"lık görevi, ikinci elden bir kopyalık değil, sahihlik içerir. Bu bakımdan, her halde, Mesnevi"de yer alan “Rum Halkıyla Çinlilerin Ressamlıkta Bahse Girişmeleri” ve “Biz daha iyi ressamız!” diye iddialaşmaları hikâyesiyle ilişkilendirilerek (Mevlâna, 1988: I, byt. 3467-3495) de yorumlanabilir.

    9 Bu noktada onun psikanalistlerden farkı, şiir metnine dikkat etmesidir Metnin edebi ve poetik yönüne pek aldırmayan psikanalistlerin, metni yeniden konumlandırma veya yapılandırma yoluyla ortaya koymaya çalıştıkları hakikatin çehresi, çarpık bir görüntü arz edecektir doğal olarak. Rückertin "ayna"sında iç bükeylik yoktur bu açıdan. O, aldığı hakikati, zarfı ve mazrufu ile birlikte teslim edenlerdendir (Yani bir haber taşıyıcısı olan "mektub"u, sıradan bir postacı gibi, içeriğinden habersiz olduğu halde değil, fakat hem mektuptan hem de içeriğinden haberli olarak varması gereken adrese teslim edenlerdendir. Onda böyle bir bilinç vardır). Bu duyuş ve anlayışta, şair kalbine sahip olmanın da her halde payı olsa gerektir.

    10 On yedi adet gazelin sonlarında yer alan bu beyitler, Rückert tarafından, asıllarına kısmen bağlı kalınarak, kısmen de serbest şekilde Almancalaştırılmıştır (1819). Bunlar ilk defa, bu-rada, bir araya getirilmektedir. Bilindiği gibi, Rückert, Mevlâna"dan aldığı malzemeyi kendi dilinde dokumakta, patentinde kendi adının da bulunduğu bir cins Şark kumaşı üretmektedir. Biz de, onun, Mevlâna"nın eseri/malzemesi (text) ile yaptığı benzer bir dokuma (textile) gerçekleştirmek istedik.

    11 Rückert"in on yedi adet "Gazel"i sonunda yer alan bu beyitler, anlam bakımından asıllarına bağlı kalınmak, biçim açısından ise, kısmen serbest bir biçim kullanılmak suretiyle Türkçeleştirilmiştir (Öztürk-Akay).

    12 Kimse, bir yerden sonra -çeviri bilim veya semantik vs. açısından Rückert"e veya onun metinlerine bakarak, -Hans Anderson"ın uyarlamasında görüldüğü gibi, bir çocuk veya çocuksu okurluk diliyle- “Kral Çıplak!” diyemeyecektir. Örtülen bir şey yoktur çünkü; metin hakikati örtmez, gösterir.

    13 “Hoş mî gurîzî her taraf ez-halka-i mâ nî-mekun”, (Mevlâna, 1367: 683, 1811 Nu.lı gazel).

    14 Bu metinler (Farsça, Almanca özgün metinler ve çevirileri ve bunlar çerçevesinde bir yorumlama) için, bk. Öztürk-Akay, 2006: 595-612.

    15 “Sarık”: Başa sarılan şey; kavuk, fes gibi bazı başlıkların üzerine sarılan tülbent, abani veya şala verilen ad. İmamların başlarına giydikleri, kat kat tülbent veya beyaz kuşakla sarılan şey (Sami, 1978: 805; Türkçe Sözlük, 1988: II, 1261). Mevlevilerin giydiği özel bir sarık çeşidi vardır ki buna, "Mevlevi külahı/kavuğu" denilir. Metindeki sarık bu anlamda kullanılmaktadır.

    16 Şerh, aktarım ve yorum konusunda titizlikle uyulması gereken ilkeler vardır ve bunlardan biri de, "dürüst tercümanlık" ilkesidir: "Metin şerhi yapanın vazifesi -bize göre– öncelikle sanatçı "Ne söylüyor?", "Nasıl söylüyor?" sorularını cevaplandırmak, çeşitli sebeplerle anlaşılması zor olan metni anlaşılır hâle sokmak, okuyucu ile sanatçı arasında dürüst tercüman olmaktır. Öncelikle bunlar yapılmadan, eseri tasavvufa göre yorumlayıp "sâhil-i selâmete" çıkmak mümkün olur, ama zannımızca bu iş abdestsiz namaz gibi olur." (bk. Akar, 1994: 15).

    17 Rückert"in bu deyişinde, ne “geniş mezhepliliğin”, ne Mevlevi yaklaşım tarzını saptırmanın veya dönüştürmenin, ne de postmodernizmin esas aldığı tavrın (yani “hem o… hem bu… hem de şu” yaklaşımının) etkisini veya nüfuzunu görmek yahut böyle yorumlamak doğru değildir. Rückert, örneğin, “Ben Brahman, Hristiyan ve Müslümanım./ Sen de benim güvencimsin” dediğinde, “ben hem Brahman, hem Hristiyan hem de Müslümanım” demek istememiş; bilakis ve bizzat Mevlâna"nın dediğine benzer biçimde, “her ne olursan ol, yine gel” davetine icabet edilebileceğini, bunun çok kimliklilik değil, fakat sâbık/önceki benimseyişlerin hepsinin bu "davet"e katılmaya mani olmadığını ve fakat davete katıldıktan sonra tüm bu farklılıkların eriyip gideceğini ve yalnız hakikatin ortada kalacağını söylemek istemiştir (Mevlâna"nın, “testileri kır da gör bak sular nasıl bir yol tutar gider” sözü bunun şiirsel ifadesidir). “Gel ve geldikten sonra artık eskiye dönme” demektir bu. Ve Rückert, böyle alımlandığı takdirde Mevlâna"ya karşı "dürüst tercüman"lık veya "ayna"lık yapmış olacaktır. Doğru olan da budur.

    18 Belki bu noktada, hem söylem hem de eylem birlikteliğini içeren "seylem" kavramını üreterek kullanmalıyız.

    19 Bilindiği gibi bu etimolojik bağlamdaki bakış tarzı, Poe"nun “çalınan bir mektup” öyküsü üzerine -Freud"un bu öyküden hareketle oluşturduğu metnini, daha doğrusu asıl metni de içeren metnini dikkate alarak- yaptığı yorumlama işlemi sırasında Derrida tarafından kullanılmıştır (Bu yaklaşım için bk. Lacan ve Derrida, 2005: 78-82).

    20 Örneğin, Mevlâna"nın “her ne olursan ol yine gel...” seslenişini taklit ve tasvip etmek suretiy-le oluşturduğu “Ben Brahman, Hristiyan ve Müslümanım./ Sen de benim güvencimsin” tarzındaki söylemi, bunu göstermektedir (Burada, ünlü kıtanın Mevlâna"ya ait olup olmaması meselesinin pek bir önemi yoktur; çünkü Rückert bunu ona ait olarak görüyor ve onu özümsüyor. Başkasına ait olduğunun kanıtlanması bile -bu noktadan itibaren- sonucu değiştirmez. Hem o, hem de metnin asıl sahibi –sanılan/sayılan şahsiyet- bir hoşgörü nazarında ortaktırlar: Aynı istikamete bakan iki gözün ortasında oluşan anlamlı tek görüntü gibidir bu. Aynı mistik kültür madeninin ürünü olması da tartışma küpünü kırmaya yeter sanırız.)

    21 Yani bu açıdan da yeniden okunabilir ve yorumlama yapılabilir. Örneğin, Freud"un takipçisi Lacan"cı yorumlama tarzına da uygundur, Derrida ve takipçilerinin nazarına da. Deleuze-Guattari"nin yaklaşımına da (örneğin “yayılma” kavramı bağlamında yoruma da).

    22 Yoksa, “Ben Brahman, Hristiyan ve Müslümanım./ Sen de benim güvencimsin” demek, “ben hem Brahman, hem Hristiyan hem de Müslümanım” demek değildir. Mevlâna"nın “ne olursan ol, yine gel” dâvetinin çok kimliklilik kastetmediği ve içermediği gibi. Bu anlayışın, -Mevlâna hayranı bir başka Alman olan- Prof. Dr. Annamarie Schimmel"de de var olduğunu görüyo-ruz. "Müslüman olup olmadığı"nı sor(gulay)an birine Schimmel"in verdiği şu cevap bunun bir göstergesi ve bir kanıt belgesidir: “Beni Müslüman-Hristiyan kayıtlarıyla sorgulamayın.. Ben Mevlâna"nın dinindenim. Yeter mi?...”

    23 “Freimund”, Rückert"in mahlasıdır. Mevlâna Gazellerini 1819 yılında kaleme alan Rückert, bu gazelleri 1822"de yazmıştır./“Freimund”, hür konuşan ağız, her istediğini rahatlıkla, hiç kimseden çekinmeksizin dosdoğru söyleyen kişi anlamına gelen ve ad olarak da kullanılan bir sözcüktür. Rückert"in böyle bir mahlas kullanması, Mevlâna (dolayısıyla, çevirdiği Şark eserleri açısından) önemli ve anlamlıdır. Çünkü bu adlandırma ile o, bir bakıma kendi dilinde Mevlânalık yaptığını, onun gibi doğruyu dosdoğru söyleme cesareti gösterdiğini ima etmiş olmaktadır.

    24 Bu konuda bk. Öztürk, 1984.

    25 Almanca metinden Türkçeleştiren: İlyas Öztürk.



    Mevlâna Araştırmaları Dergisi Yıl : 2007, Sayı 1,

    http://akademik.semazen.net sitesinden 10.12.2020 tarihinde yazdırılmıştır.
  • ESERİ OLMAYAN EŞSİZ PROFESÖRLER

    Üniversiteler, milletlerin beyni olmalıdır. Çünkü orası en seçkin bilginlerin, araştırıcıların toplandığı yerdir. Türkiye’de böyle düşünüldüğü için üniversitelere muhtariyet verilmiş, öğretmeni ve öğrencisiyle üniversite seçkin bir çevre olarak tanınmıştır.
    Fakat gerçek hiç de böyle değildir. Üniversitelerde gerçek bilginler ve araştırıcılar pek azdır. Profesörlük bir ilim unvanı değil, bir kazanç sertifikasıdır.
    Üniversite tüzüklerine göre profesörlerin birkaç dil bilmesi, orijinal eser sahibi olması, inceleme için Avrupa’ya gittikten sonra bilgi kazancını belirtecek bir rapor veya etüd hazırlaması lazımdır. Ama nerede? Üniversite profesörleri hoca değil, tüccardır. Kendini bilim alanına vermiş sekiz on kişinin dışında, Avrupa’dan bilim ve bilgi değil, başta araba olmak üzere, geçer akça mal getirmektedir. Orijinal esere gelince Edebiyat Fakültelerindeki birkaç kişinin eserleri dışında ortaya konan kitaplar, yine kazanç vasıtası olan ders kitaplarıdır. Öğrencisi gayet kalabalık olan Hukuk ve Tıp Fakültelerinde astronomik fiyatlarla satışa çıkarılan bu kitaplar bayağı birer derlemeden ibaret olduğu halde tükenip sahibine kazanç sağlar ve zavallı Hukuklu ve Tıbbiyeli de güç bela edinebildiği veya iğreti olarak okuduğu bu kitaplarla sınıfını geçmeğe çabalar, durur.

    Üniversiteler muhtardır. Oraya polis bile izin almadan giremez. Oraya yalnız profesörlerin maddî menfaati girer. Profesör, klinik şefi ise klinikteki yatak sayın profesörün özel muayenehanesinden geçer. Özel muayenehane ebedî çalışma halindedir. Sayın profesör inceleme için Avrupa’ya gittiği zaman asistanlar tarafından işletilir ve asistanların muayene ettiği hastalardan alınan ücreti kendisine mal etmekte profesör hiçbir ahlâkî sakınca görmez.
    Sayın Hukuk Profesörleri 2.000 kişiye birden ders verecek kadar bilim ve hatta dehâ sahibidirler. Haftada dört saat dersi olan bu dâhiler, şu 2.000 garibi dörde bölerek 500’er kişilik guruplara ayrı ayrı ders vermeyi ve o hengâmeyi birer sınıf haline getirmeyi bir türlü düşünemezler. Hayır, düşünmesine düşünürler ama bunun için ayrı ücret beklerler. Çünkü haftada 8 veya 12 saat ders verirlerse, dışardaki hukuksal danışmadan gelecek kazanç baltalanacaktır.
    Mühendis profesörlere gelince, onlar memleketi imar ve inşa ile o kadar meşguldürler ki, resmî makamları olan odaları bile dışarıya yapılan projelerle doludur.
    Ya Üniversiteler talimatnamesine göre yazılması gereken orijinal eserler? Onlar istim gibi arkadan gelecektir.
    * * *
    Yalnız maddî kazanç peşinde olup şahsî çıkarlarıyla bu derece uğraşan kimselerin ne bilim gelişmeleri hakkındaki yeni eserleri okumaya, ne de bizzat araştırma yapıp eser vermeye elbette vakitleri olmayacaktır.
    Birkaç yıl önce, Hamburg Üniversitesi Türk Tarihi ve Türkoloji Kürsüsü profesörü olan Spuler adında genç bir Alman bilgini İstanbul’a gelip konferanslar vermişti. Spuler, İngilizce ve Fransızca’dan başka Türkçe, Arapça, Farsça, Rusça, Moğolca da biliyor ve bu dillerdeki yayınları asıllardan takip ediyordu.

    Bilim adamı, işte böyle olur. Bizim göstermelikler arasında böyle 7 dilden vazgeçtik, 3 büyük Batı dilini bilip de o dillerdeki yayınları takip eden kaç kişi var? Onlar ya ticaret ardındadırlar yahut, meslekleri ticarete elverişli olmayanlar klik yapmakla uğraşırlar.

    Evet, onlar birbirleriyle gizli gizli konuşacaklar, sen benim dekanlığıma oy verirsen ben de senin asistanının doçentliği için oy kullanırım diyecekler, sohbete benziyen profesörler toplantısında nutuk çekme gösterisi yaparak günlerini gün edeceklerdir. Tüccarlara muhtariyet verilir de her türlü kontroldan uzak bırakılırsa elbette sonu budur: Kazanç için çürük mal sürerler ve halkı asla düşünmezler.
    Göstermelik profesörlerin kötü bir huyu da kıskançlıklarıdır. Değerli asistanları ve doçentleri baltalamak için her şeyi yaparlar. Kendileri yükselemedikleri için onları alçaltmaya çalışırlar. Doğru konuşan, yanlışları yüze vuranlardan ödleri patlar. Ömürleri boyunca ciddî bir eser veremeyen, erdem örneği gösteremeyenlerin yapacağı iş budur.
    Kıskançlığın en berbat örneğini birkaç yıl önce İstanbul Edebiyat Fakültesinde gördük: Profesörlüğe aday üç Fransız Edebiyatı doçentinden en değerlisi, en ehliyetli ve zekisi olan, eserleriyle Fransa’da da tanınıp takdir edilen Adile Ayda, sırf şahsiyetinin kuvveti yüzünden profesörlüğe seçilmedi ve yanlışları açığa vurması “geçimsizlik” diye adlandırıldı. Geçimsizlik iddiası sudan bahaneydi. Birbirlerine çelme takmak için klikler halinde sinsi bir mücadele yapan profesörlerin, mücadelesini medenî cesaretle herkesin içinde yapan Adile Ayda’ya geçimsiz demeleri gerçekten gülünçtü. İşin daha gülünç bir yönü de vardı: Kulis didişmelerinde bazı Anadolucu profesörler onun Tatar olmasını âdeta tehlike diye gösteriyorlardı. Zavallılar!… O Tatar kadar Türk olsalar, olabilseler daha ne isterlerdi? Tatar’ın, Yörük veya Türkmen gibi, Türklerden bir bölümünün adı olduğunu kavramayan bu profesörler Tatar’ın yerine bir Yahudi dönmesini getirmekle nasıl bir ahlâkî gaf yaptıklarının farkına varamadılar. Bu davranış o kadar çirkindi ki, Anadoluculuğun kurucusu olan ve Kazanlılarla Kırımlıları pek de sevmeyen merhum Mükrimin Halil bile bu Anadoluculardan biriyle tartışmış ve: “Ne yaptığınızın farkında mısın?” sorusuna, “Adile Ayda Tatardır. Türk olmaz!” cevabını alınca: “Kendisi olmazsa çocuğu Türk olur. Fakat Selânik dönmesinin bin yıl sonraki torunu da Yahudi’dir” diye karşılık vermişti.(1)
    * * *
    Böyle uzun boylu tablolar çizip eskiye doğru gitmemin sebebi İstanbul’daki Edebiyat Fakültesinde geçen ay oynanmak istenen bir oyundur. Bu oyun, Edebiyat Fakültesindeki bir kısım profesörlerini iyice hazırlandıktan sonra, ortamı elverişli sanarak, vaktiyle aşırı solcu olduğu için Üniversiteden çıkarılan birisini, oldu bitti ile tekrar getirme teşebbüsleridir.
    Ankara’daki Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesinde doçent iken aşırı solcu davranışlarıyla huzursuzluk yaratan dört kişi (Muzaffer Şerif, Niyazi Berkes, Behice Boran ve Pertev Naili Boratav), nihayet Maarif Vekâleti tarafından Üniversiteden atılmışlardı. Bunlardan Pertev Naili Boratav’ın hikâyesi diğerlerinden daha ilgi çekiciydi. Almanya’ya Sümeroloji öğrenimi için giden Pertev, orada solcu faaliyete başladığı, solcularla düşüp kalktığı için arkadaşları tarafından önce ihtara maruz kalmış, dinlemeyince Maarif Vekâletine şikâyet edilmişti. Müfettiş olarak giden Reşat Şemsettin Sirer şikâyetleri doğru bulduğu için Pertevi Türkiye’ye geri göndermiş ve önce bir lisede ambar memurluğuna tayin edilen Pertev Naili, sonra Ahmet Kutsi Tecer gibi bazı ahbaplarının ve bazı mebus dayılarının aracılığı ile folklor doçenti olarak Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesine alınmıştı. Aşın solculuğu sabit olmuş bir kimsenin öğretmen yapılmasındaki yakışıksızlık ortada iken bunu düşünen çıkmamıştı. Fakat gördüğü himayeden şımarıp işi azıtınca nihayet diğer üç kişiyle birlikte atılmış, böylelikle mazarratına set çekilmişti. İşte Edebiyat Fakültesine getirilmek istenen Pertev Naili Boratav budur.

    Edebiyat Fakültesi kurulunda teklifi ortaya atan, sosyoloji kürsüsü profesörü Nurettin Şazi Kösemihal olmuştur. Kösemihal, sosyoloji alanının gittikçe genişlediğini ileri sürerek bu kürsünün Üniversite dışından değerli elemanlarla takviyesini teklif etmiş ve hemen herkes bu fikri benimsemişken Pertev’in adı söylenince profesörlerin çoğu şaşırmıştır. Çünkü o, vaktiyle folklor doçenti idi. Şimdi ise sosyoloji profesörü olarak getirilmek isteniyordu.
    Bu teklife yapılan itirazlar iki noktada oldu: 1- Folklorla uğraşmış bir adam yıllardan sonra sosyolojiye getirilemezdi. 2- Aşırı solculuğundan dolayı atıldığı için getirilemezdi.
    Karşı taraf, yani Pertev Naili’yi getirmek istiyenler (ki buz gibi aşırı solcuyu getirmek istedikleri için artık bunlara solcu cephe diyebiliriz) onun büyük bir bilgin olduğunu, Üniversitede müsamaha göstermek gerektiğini ileri sürüp sosyal kanaatlerin dikkate alınamayacağını savundular.
    Aleyhte olan (ki solcuların karşısında oldukları için bunlara da milliyetçi cephe diyebiliriz) Pertev Naili’nin ancak folklora ait basit bir iki eser sahibi olduğunu, folklor doçenti olmanın sosyoloji profesörü olmak için çok yetersiz bulunduğunu, solcu fikriyata sahip bir adamın getirilmesinin asla mümkün olamıyacağını, meselâ Rusya’dan bir Rus profesörününde getirilmesinin kesin olarak düşünülemiyeceğini ileri sürdüler ve bir Nurcu nasıl profesör olarak getirilemezse bir aşırı solcu da öylece getirilemez dediler.
    Milliyetçilerle solcular arasındaki tartışma sert ve uzun oldu. Türk Edebiyatı profesörlerinden Fahir İz ile İngiliz Edebiyatı profesörü Vahit Turhan, solcu Pertev Nailinin getirilmesi fikrini şiddetle ve heyecanla desteklediler. Teklifi getiren Kösemihal ile Psikoloji Profesörü Sabri Esat ve sosyoloji profesörlerinden Cahit Tanyol da aynı düşünceyi ısrarla savundular. Buna karşı milliyetçi cepheden Pertevin hem ilmî yetersizliği, hem de ideoloji sapıklığı üzerinde konuşarak gelmesi aleyhinde bulunanlar çok oldu. Sanat Tarihinden Oktay Aslanapa, psikolojiden, Mümtaz Turhan, coğrafyadan İsmail Yalçınlar, tarihten Zeki Velidi Togan, İbrahim Kafesoğlu, şarkiyattan Ahmet Ateş, Türkolojiden Ömer Faruk Akün, Mehmet Kaplan, Sadettin Buluç, Muharrem Ergin ve Ahmet Caferoğlu türlü bakımlardan gelemiyeceğini söylediler.
    Tartışmadan sonra, düşüncesini sözle belli etmeyen, fakat tutumu ile Pertevin gelmesi aleyhinde bulunduğu anlaşılan dekan Vehbi Eralp nihayet oya başvurdu. Pertev Naili’nin gelmesi lehinde oy verenler şunlardı:
    1- Nurettin Şazi Kösemihal (Sosyoloji)
    2- Fahir İz (Türkoloji)
    3- Vahit Turhan (İngiliz dili)
    4- Sabri Esat Siyavuşgil (Psikoloji)
    5- Cahît Tanyol (Sosyoloji)
    6- Macit Gökberk (Felsefe)
    7- Halet Çambel (Arkeoloji)
    8- Mina Urgan (İngiliz dili)
    9- Cemal Tukin (Tarih)
    10- Besim Darkot (Coğrafya)
    11- Adnan Benk (Fransız dili)
    12- Refia Şemin (Pedagoji)
    13- Süheylâ Bayrav (Fransız dili)
    14- Bedia Akarsu (Felsefe)
    15- İsmail Tunah (Felsefe)
    16- Tatyana Moran (İngiliz dili)
    17- Arif Müfit Mansel (Tarih)
    18- Jale İnan (Arkeoloji)
    19- Takiyettin Mengüşoğlu (Felsefe)
    20- Şâra Sayın (Alman dili)
    21- Nermi Uygur (Felsefe)

    Bu 21 kişilik listenin tahlili, doğrusu, çok ilgi çekici sonuçlar verecek değerdedir. Tatyana, Türkle evli bir Rus kadını olduğu gibi aralarında üç kişi aşırı solcudur. Hele 21’lerin etnik bölünümü pek hoştur. İçlerinde üç Selânik Dönmesi (yâni Yahudi) 1 Arap, 1 Arnavut, 1 Boşnak, 1 Kürt, 1 Rus bulunması, 1 kişinin de soyadı kanunundaki hükümlere rağmen Rumca soyadı taşıması ibret verici manzaradır. Hele yetmiş iki buçuk milletin tamamlanması şartmış gibi Üniversite öğreticileri arasında bir Moskof kadınının bulunması tarihî bir olaydır. İşin ibret verici bir yönü de bugün Pertev’in gelmesi lehinde oy veren Macit Gökberk’in vaktiyle onu komünist faaliyetinden dolayı şikâyet eden öğrenciler arasında bulunmasıdır. Edebiyat Fakültesindeki 9 kadın öğretim üyesinden 8’inin solcularla işbirliği yapması da ayrıca üzerinde durulacak bir noktadır.
    Bu oylamanın en büyük sürprizi Fahir İz’in solcularla yaptığı işbirliği olmuştur. Fahir İz’i kimse böyle bilmiyor, tanımıyordu. Herkes kendi kendisinden sorumlu olmakla beraber, onun, Mahir İz gibi sağlam karakterli, milliyetçi ve mukaddesatçı bir öğretmenin kardeşi olması derin üzüntü yaratmıştır. Fahir İz’in bu davranışı hangi kulis taktiğinin ve hangi klik menfaatinin sonucu olursa olsun bu oylamadan sonra herhalde iki kardeşin arası açılacaktır.
    Solcuların sağladığı 21 oydan sonra dekan, Pertev Naili’nin getirilmesi aleyhinde olanların oylarını saymaya başladı. Aleyhte olanlar şunlardı:
    1. Oktay Aslanapa (Sanat Tarihi) 2. Mümtaz Turhan (Psikoloji) 3. Ömer Faruk Akün (Türkoloji) 4. Zeki Velidi Togan (Tarih) 5. Mehmet Kaplan (Türkoloji) 6. Sadettin Buluç (Türkoloji) 7. Muharrem Ergin (Türkoloji) 8. Ahmet Ateş (Şarkiyat) 9. Ahmet Caferoğlu (Türkoloji) 10. İsmail Yalçınlar (Coğrafya) 11. İbrahim Kafesoğlu (Tarih) 12. Cavit Baysun (Tarih) 13. Şahabeddin Tekindağ (Tarih) 14. Münir Aktepe (Tarih) 15. Faruk Timurtaş (Türkoloji) 16. Ahmet Ardel (Coğrafya) 17. Necdet Tunçdilek (Coğrafya) 18. Sırrı Erinç (Coğrafya) 19. Hamit İnandık (Coğrafya) 20. Afif Erzen (Tarih) 21. Sabahat Atlan (Tarih) 22. Tahsin Yazıcı (Şarkiyat) 23. Semavi Eyice (Sanat Tarihi) 24- Bahadır Alkım (Klâsik filoloji) 25. Zafer Taşlıklıoğlu (Yunan dili) 26. Faruk Perek (Lâtin Dili) 27. Fikret Işıltan (Tarih) 28. Nihat Keklik (İslâm Tetkikleri) 29. Beylan Toğrol (Psikoloji) 30. Adnan Pekman (Arkeoloji) 31. Sençer Tonguç (İngiliz dili)
    Solcuların 21 oyu, oylama sırasında toplantıda bulunmayan ve Pertev Naili lehinde rey veremediği için eseflenen tarih profesörü Tayyip Gökbilgin’in de katılmasıyla yarın 22’ye çıkabilecektir. Bu muhteşem soyadının sahibi İslâm Ansiklopedisinde yazdığı çok sathî maddelere rağmen Moskoflar tarafından övülen biricik Türk tarih bilginidir.(!) Zaten solcu listede orijinal eser vermiş adam bulmak hemen hemen imkânsızdır. Bunlar ders kitapları müellifleridir. Aralarında Zeki Velidi Togan, Cavid Baysun, Kafesoğlu, Ahmet Ateş, Ceferoğlu, Aslanapa, Semavi Eyice, Faruk Timurtaş, Muharrem Ergin vesaire gibi orijinal eser veren, yani bilime yeni değerler katan ve Türk kültürüne yararlı olan tek kişi yoktur.
    Son zamanlarda basında çok görülen, İmam-Hatip okulları, Yabancı okulları ve liselerin yetersizliğine dair haklı tenkitleri daha büyük ölçüde Üniversite için söylemek yerinde olur.
    Devlet tarafından kurulmuş olan, bütçesi devletçe sağlanan Üniversiteler, kafası işlemeyen ve millî şuuru bulunmayan yetersiz hocalar, akıllarına esince oraya her zararlı adamı soksun diye yaşatılmıyor. Bu göstermeliklere fırsat verilirse bugün Pertev Naili yarın Niyazi Berkes, öbürgün Behice Boran derken sıra Pavlof ve Konriloflara gelecektir. Üniversite muhtariyeti ve fikir hürriyeti, milleti yok etmek muhtariyeti ve vatanı yıkmak hürriyeti değildir. Bir millet, bir vatan, kazma kürekle değil, onun düşmanlarını su başına yerleştirmekle yıkılır. En sağlam gövdenin yıkılması, ciğere yerleşen küçük bir koch basili ile başlar.
    Bilim, özgürlük, anayasa, demokrasi teraneleri arasında korkunç baltalamalar var. Uyanalım… Artık uyanalım…
    (6 Temmuz 1964), ÖTÜKEN, 16 Temmuz 1964, Sayı: 7
    (1) Adile Ayda somatik olarak Türk ırkının tam örneklerinden biri olduğu gibi şuur ve ülkü bakımından da tam bir Türk olduğunu, Anadolucu profesörlerin miskin bir tevekkül içinde sustukları, vicdanı kanaatlerini yakınlarına ancak fısıldayarak söyledikleri kritik zamanlarda Türk milliyetçileri lehindeki yazılarıyla ispat etmişti.

     
  • Gökler-yerler-alemler; yani 7 paralel evren ve Evrenimiz yoktu. 100 milyarlarca Galaksi yoktu. Katrilyonlarca yıldızlar yoktu. Karadelikler yoktu. Güneş sistemleri ve bizim "Güneş sistemi"miz yoktu. İnsanlar, cinler, hayvanlar ve bitkiler yoktu. Maddeler-atomlar-elementler yoktu. Protonlar, nötronlar, elektronlar, fotonlar ve çok sayıda kuantum parçacıkları yoktu. Anti parçacıklar ve anti madde yoktu. Kuvvet parçacıkları; zayıf-güçlü çekirdek kuvvetleri, elektromanyetik kuvvet ve kütle çekim kuvveti yoktu. Melekut enerjisi parçacıkları; yani Rabb'ine sonsuz saygısından "titreşen sicimler" yoktu. Titreşen sicimleri oluşturan "Melekut" yoktu. Uzay yoktu, boşluk yoktu, zaman yoktu. Başmelekler ve melekler-ruhlar yoktu.

    Özetle yaratılmış ve sonlu boyutlu hiçbir şey yoktu... Sadece ve sadece Sonsuz Boyutlu, Sonsuz Yüce Allah ve O'nun sonsuzluğu kaplayan Sonsuz Latif Nur'u vardı. Kendisi bizatihi var olan, varlığını hiçbir şeye borçlu olmayan, tüm noksan sıfatlardan münezzeh Sonsuz Yüce Allah.

    Allah; yarattığı meleklere-ruhlara, alemlere(varlıklara-enerjilere) benzemeyen; bizatihi var ve tam olan; Kur'an'da kendisini tanımlayan en güzel isimleri sonsuz yücelikte olan; tüm evrenleri, boyutları ve zamanı yaratan; sonsuz boyutlu; sonsuz hıza sahip; her an her yerde olan; sonuçları, sebeplerden önce bilen; geçmişi, şimdiyi ve geleceği aynı anda bilen; her şeyi bir şey gibi gören ve kuşatan; her şeye Latif sıfatıyla nüfuz eden; varlığını ve gücünü hiçbir şeye-kimseye muhtaç olmayan; ezeli ve ebedi; sonsuz akıl ve güç sahibi; ruhları-melekleri, maddenin bilinçli en temel yapıtaşı olup madde olmayan "melekut"u; maddeyi, galaksileri, evrenleri, canlıları ve evrimlerini, mikro-makro her şeyi, en güzel ve en mükemmel şekilde yaratan-yaşatan-öldüren; sorumlu varlıkları tekrar kaldırıp sorgulayacak ve cennet-cehennemle karşılıklarını verecek olan Allah.

    Allah'ın sonsuz yüceliğini anlatmaya ne kelimeler yeter ne de kitaplar... Bugün var olarak bildiğimiz ve bilemediğimiz; açık-gizli her şey; yukarıda saydığımız, sayamadığımız her şey yoktu, yaratılmamıştı, sadece ve sadece ezeli ve ebedi olan Allah vardı. Hiçbir şey yoktu, sadece ve sadece bizatihi var olan Sonsuz Akıl Sahibi Allah vardı ve Allah'ın Nuru sonsuzluğu kaplamıştı. İyiliğin, güzelliğin, sevginin, adaletin, gerçeğin, yaratmanın ve bilginin kaynağı Allah, "melekleri- ruhları" ve ruhların tümleyeni olan "fiziki evrenleri-akıl sahibi varlıkları" yaratmayı düşündü-tasarladı ve yaratmaya başladı.

    ÖNCE "MELEKLER VE RUHLAR" YARATILDI
    1) Önce başmelekleri ve melekleri-ruhları; Sonsuz Latif Nuru'ndan; Nuru'nun birinci türevi olarak yarattı. Bütün bu melekler-ruhlar hiyerarşisi, Nur'dan varlıklardır, bizim evrenimize ait değildirler ve "sanal"dırlar. Boyutları; sonludur, ancak insan ve cinlerden daha yüksektir ve hiyerarşik olarak farklıdırlar. Başmelekler bu boyut hiyerarşisinin tepesinde bulunurlar. Hızları, ışıktan katbekat fazladır. Yaşlanmazlar, gençleşirler, yemezler-içmezler ve Allah sevgisiyle yaşarlar. Sürekli Allah'ı tesbih, tekbir ve takdis ederler. Allah saygısından titrerler, her an O'nun emrini beklerler ve verilen emri de harfiyen yerine getirirler. İşte melekler-ruhlar alemi budur. İşte birinci yaratım budur.

    Neden hep "ruh-melek" ikilemini kullanıyoruz? Çünkü ruh, melektir, melek de ruhtur. Peki fark nereden geliyor? Fiziki evrenlerin yönetiminde görev verilen bir ruh, daha çok melek olarak nitelendirilir. Şayet melekler, canlıların "sanal-ruh" kısmını oluşturuyorsa; yani o canlının ruhunu oluşturuyorsa, bunlara "ruh" diyoruz. Bütün fark bundan ibarettir, elbette ruhların-meleklerin boyut hiyerarşisi çok önemlidir. Mesela bir insanın sanal yanını oluşturan ruhla; bir hayvanın ruhu arasında boyut-derece farkı vardır. Ve yine Cebrail, başmeleklerin de başı olarak, en yüksek boyutludur ve melekler hiyerarşisinin tepesinde bulunur.

    Ruhlar, hem sonradan yaratılan fiziki evrenlerin yönetiminde görevlidirler ve hem de insanlar dahil tüm canlıların ruhları olarak yaratımda yer alırlar. Yine insanoğluna bakacak olursak; insanın maddi-biyolojik yapısının altında; yani onun kuarklarının altında yer alan ruh, "melekut"tur. Diğer taraftan insanın canlılığını ve işletimini sağlayan ve "melekut"tan daha yüksek boyutlu olan ruhsal-sanal parçası, o kişinin "ruhu"dur. Kişinin ruhu olan "melek", o kişinin maddi varlığının altında bulunan "melekut"undan daha üst boyutludur.

    Sonuç olarak; maddemizin, yani atomlarımızın ruhu olan melekut; hem bizim sanal kısmımızı oluşturan "ruhumuz"un emrindedir, hem de her ikisi, Sonsuz Yüce'nin emrinde ve elindedir. O halde tüm "fiziki varlık aleminin ruhları"nı; üç sınıfta müteala edebiliriz:

    a) Birincisi; fiziki evrenlerin-canlıların yönetiminde rol verilen "ruhlar-melekler hiyerarşisi" ki; bu melek ordusunun baş yöneticileri, başmeleklerdir.
    b) İkincisi; tüm canlıların sanal parçasını; yani ruhlarını oluşturan "ruhlar-melekler"dir.
    c) Üçüncüsü; maddenin özünü-ruhunu oluşturan "melekut"tur.

    İşte Sonsuz Yüce'nin Kitabı'nda, "ruhları-melekleri" tanımlayan ayetlerin bir kısmı:

    "Ona(Adem'e) bir biçim verip ve ona, 'Ruh'umu(Adem'in Ruhu'nu) üflediğim zaman, ona secde edenler olun!"
    [HİCR(15)/29]

    Sana Ruh'tan soruyorlar. De ki: "Ruh, Rabb'imden bir emirdir. Size (ruhla ilgili) az bir ilim verilmiştir."
    [İSRA(17)/85]

    Dediler ki: "Rahman (olan Allah) çocuk edindi." O, Münezzeh'tir(yücedir). Bilakis onlar(melekler), ikram edilmiş kölelerdir.
    (O ikram edilmiş köleler), sözde-amelde O'nun önüne geçemezler. Onlar, O'nun emriyle hareket ederler.
    O(Allah), onların önlerindekini ve arkalarındakini bilir. Onlar (Allah'ın) razı oldukları müstesna, şefaat edemezler. Onlar, (Allah) korkusundan titrerler.
    [ENBİYA(21)/26-28]

    O (Meryem), ırzını korudu, Biz ona Ruh'umuzu(İsa'nın Ruh'unu) üfledik, onu ve çocuğunu 'alemlere bir ayet' kıldık.
    [ENBİYA(21)/91]

    O (Allah) ki, her şeyi, en güzel bir şekilde yarattı ve insanı yaratmaya çamurdan başladı.
    (Allah), sonra onun neslini(soyunu), bayağı bir sudan-özden kıldı.
    Sonra onu, tesviye etti(düzenledi) ve ona, (onun) 'ruh'unu üfledi. Sizin için işitme, görme ve gönüller kıldı. Ne az teşekkür ediyorsunuz?
    [SECDE(32)/7-9]

    "Bizim(meleklerin), her birimizin bilinen bir makamı(boyutu-derecesi) vardır."
    "Muhakkak bizler, saf tutanlarız."
    "Ve muhakkak bizler, tespih edenleriz."
    [SAFFAT(37)/164-166]

    Neredeyse Gökler, üstlerinden çatlayıp-parçalanacaklar; melekler de Rab'lerini hamd ile tespih ederler ve yerde olanlara mağfiret dilerler. Dikkat et! Muhakkak Allah, bağışlayan ve acıyandır.
    [ŞURA(42)/5]

    Melekler ve Ruh(Cebrail), O'na (Allah'a), karşılığı elli bin yıl olan bir günde yükselir.
    [ME'ARİC(70)/4]

    Ruh(Cebrail) ve meleklerin saf tutacağı o günde; Rahman'ın izin verdikleri dışında kimse konuşmaz. (Konuşan da) gerçeği söyler.
    [NEBE(78)/38]

    Melekler ve Ruh(Cebrail), her bir iş için Rab'lerinin izniyle oraya inerler.
    [KADİR(97)/ 4]

    SONRA FİZİKİ EVRENLERİN RUHU: "MELEKUT" YARATILDI
    2) Ruhların Rabb'i olan Allah, ikinci aşamada tüm "gerçek-fiziki evrenler"i yaratmak için, Sonsuz Latif(ince) Nur'undan "maddenin-evrenlerin ruhu" olan "melekut"u yarattı. "Melekut", "maddenin özünü-ruhu"nu oluşturan; melekler hiyerarşisinin tabanında yer alan ve her ruh gibi "bilinçli bir sanal enerji"dir. Melekler hiyerarşisinin bu sonuncu halkası "melekut", maddenin ve tüm fiziki evrenlerin temel yapı taşlarına; kütlelerini ve tüm özelliklerini kazandıran; yani tüm maddeyi ve antimaddeyi oluşturan "öz"dür ve her melek-ruh gibi Rabb'inin emrinde olan "bilinçli sanal bir enerji"dir.

    Bizce sonsuza yakın "titreşen sicimler"in, boşluk enerjisi diye ifade edilen "sanal enerji alanı"nın, maddeye kütlesini ve özelliklerini verdiği sanılan ve Tanrı parçacığı olarak adlandırılan Higgs parçacığı-alanının, evrenimizin açılımını hızlandırdığına inanılan "kara enerji"nin kaynağı, işte bu "melekut" ve "melekut alanı"dır. Bu gerçeğe ulaşamayan bilim insanları, "melekutun potansiyelleri"ne başka başka isimler vermişlerdir. Çünkü astrofizik biliminin, Planck aralığında söyleyecek sözü yoktur ve olamayacaktır da. "Melekut"un yaratılmasıyla başlayan "sıfır noktası"ndan, 10-43 saniyeye kadar olan Planck aralığında bilimin işlemediğini biliyoruz. Yani insanoğlu evrenlerin bu aşamasını açıklamak için gerçek vahye muhtaçtır.

    İşte Rabb'inin emrinde olan; hiçbir zaman bilimin açıklayamayacağı ve ele geçiremeyeceği; "fiziki evrenin-maddenin özü-ruhu olan melekut" budur. Evrenlerin Rabb'i, Kitabı Kur'an'da, İbrahim Peygamber'e gösterdiği "melekut"u bize şöyle tanıtır:

    Böylece Biz, İbrahim'e, yakin (ilim sahiplerinden) olsun diye; 'Göklerin ve Arz'ın'(evrenlerin) 'melekut'unu(özünü-ruhunu) gösterdik.
    [EN'AM(6)/75]

    Göklerin, Arz'ın ve Allah'ın yarattığı 'her şeyin melekutu'na(en temel yapıtaşı-özü-ruhu) bakmıyorlar mı(incelemiyorlar mı)? ('Melekut'a ulaştıklarında), onların ecellerinin yaklaştığı umulur. Ondan(melekûttan) sonra hangi söze inanacaklar?
    [A'RAF(7)/185]

    De ki: "Her şeyin melekutu(en temel yapıtaşı-özü-ruhu), kimin elindedir? Ki O, (her şeye) yakın-komşuyken, Kendisine yakın-komşu olunamaz, şayet biliyorsanız."
    [MÜ'MİNUN(23)/88]

    Her şeyin 'melekut'u(en temel yapıtaşı-özü-ruhu) elinde bulunan (Allah), ne Yüce'dir! Sizin dönüşünüz O'nadır.
    [YASİN (36)/83]

    İşte "melekut"un Kur'an'da tanımı böyledir: Yaratılmış her şeyin melekutu; o her şeye vücut veren "öz-ruh"tur ve her ruh gibi Sonsuz Yüce Allah'ın, mutlak olarak elinde-emrinde bulunan "sanal bir enerji"dir. İşte ikinci yaratım da budur. Yüce Allah, görünür-fiziki evrenlerin temeli olmak üzere "melekut"u, sonsuzluğu kaplayan "Sonsuz Latif Nur'unun sonsuz küçük bir noktası"ndan, bir "ol" emriyle yaratmıştır. Fiziki evrenlerin başlangıcı olarak kabul edilen "büyük patlama", bu aşamada; yani "melekut"un yaratılması esnasında söz konusu değildir. Bu "melekut"un yaratım anı; zamanın, maddenin, kuantum parçacıklarının olmadığı, fiziki evren yasalarının ve bilimin işlemediği bir noktadır.

    "Fiziki evrenlerin, bu evrenleri içinde taşıyan sonsuza yakın küçük bir noktanın kuantum dalgalanması, yahut patlamasıyla; hiçlikten-boşluktan bir noktadan başladığı" tezi, gerçeği tam olarak yansıtmamaktadır. Fiziki evrenin başlangıcı olarak ifade edilen "büyük patlama", "melekutun yaratıldığı" bu sıfır başlangıç noktasında gerçekleşmemiştir. Bu evrenin ruhu-özü-temeli olan "melekut"un yaratım anı, elbette zamanın, maddenin, kuantum yasalarının olmadığı, yahut geçerli olmadığı "tekil bir an"dır. Çünkü bu bir yaratmadır ve yaratılan şey de madde olmayan, ancak maddenin temel yapı taşlarına vücut veren "bilinçli-sanal öz enerji"dir; yani "maddenin ruhu"dur. İşte fiziki evreni yaratmaya, Allah, bu "sıfır melekut noktası"ndan başladı. Sonsuz boyutlu Yüce Aklıyla önce "düşündü-tasarladı", arkasından "ol!" dedi. O şey; "melekut" da amaca ve tasarıma uygun bir şekilde, hatasız olarak oluverdi. Bu aşamada ne bir "büyük patlama", ne de bir "kuantum dalgalanması" söz konusu değildir. İşte Sonsuz Yüce'nin yaratması, işte sünnetullah:

    Bir şeyi yaratmak istediğimiz zaman, o şey için sözümüz; "Ol" demekten ibarettir. O da hemen oluverir.
    [NAHL(16)/40]

    KUR'AN VE TEVRAT DİLİNDE: "MELEKUT" KAVRAMI
    Kur'an'da "melekut"un ne anlama geldiğini yukarıdaki ayetler açıkça ortaya koymaktadır. "Melekut" kavramının kökü; "melek-meleke"dir. O halde bu kökün anlamı nedir? Anlamı şudur: "Sahip olmak, zaptetmek, gücü yetmek, güç-yetenek, kontrol altında tutmak, yönetmek, melek, sultan, melik, kral."

    Bu kökten türemiş olan "melekut"un anlamı da bu anlamlar çerçevesinde şudur: "Büyük mülk, muhteşem saltanat, idare ve hakimiyet altında tutulan, eşyanın(şeylerin) iç yüzü, saltanat, mülkiyet ve acayip nizam, krallık, hükümdarlık, temel-esas."

    Tevrat'ta ve Arapçanın kardeş dili olan İbranicede; "melek"in karşılığı "malak-malah"tır. "Melekut"un İbranice karşılığı ise "malkut-malhut"tur. "Malkut"un anlamı ise şudur: "Kral, krallık-kraliyet, güç, hakimiyet, saltanat, egemenlik, imparatorluk, tohum fidanında; sapın, kök ile birleştiği nokta, tepe noktası."

    Tevile yer vermeyecek kadar açıktır ki; Kur'an'daki "melekut"un ve Tevrat'taki karşılığı "malkut"un anlamı aynıdır ve tüm evrenleri meydana getiren "öz- ruh"tur, yahut "sanal enerji-güç"tür.

    Bugün var olan atom altı yapılar, atomlar, elementler, yıldızlar, galaksiler, gökler(evrenler), canlılar, tüm fiziki alemler ve ortaya çıkan mülkü saltanat, acayib nizam, ilahi egemenlik ve kainatın hükümranlığı altında temel olan, esas olan yaratıcı güç; Sonsuz Yüce'nin emriyle ortaya çıkan "melekut"tur. Allah'ın, Sonsuz Latif Nuru'ndan yarattığı; madde olmayan, maddeye vücut veren, bugünkü "mülkü saltanat"ın arkasında duran, "bilinçli sanal enerji-aparçacık- melekut". Sonsuz Yüce, tüm fiziki alemleri yaratmayı tasarladı ve yaratmayı "melekut"la başlattı; "Ol!" dedi, o da oluverdi. İşte sıfır noktası budur ve bu bir "patlama" değil, "yaratma"dır.

    O halde yaratmanın üçüncü aşaması; "titreşen sicim enerjileri" ve "fiziki evren"in ilk proto-tipi "kuark çorbası" yahut "mükemmel kuark sıvısı" nasıl oluştu? Fiziki evrenlerin başlangıcı sayılabilecek "büyük patlama" oldu mu, olduysa ne zaman? Bu üçüncü yaratım aşamasına geçmeden önce, "Standart Model"e ve "Süpersicim Teorisi"ne bir göz atalım:

    "STANDART MODEL"İN BAŞARISI VE ÇIKMAZI
    Son 30 yıldır sayısız deneylerle doğrulanmış ve temel parçacıkları tarif etmeye yarayan "kuantum alan teorisi"ne, Standart Model adı verilmektedir. Bu teori, elektronların-fotonların kuramı olan kuantum elektrodinamiğini, kuarkların-gluonların kuramı olan kuantum kromodinamiğini, zayıf etkileşimleri ve Higgs parçacığını kapsamaktadır. Standart Model, maddenin kuarklardan ve leptonlardan meydana geldiğini söyler.

    "Model"de; üç ayrı parçacık ailesi bulunmaktadır. Bu parçacıklar, aralarında dört kuvvet vasıtasıyla etkileşirler. Yani toplam 12 parçacık ve 4 kuvvet taşıyıcısı mesajcı parçacıklar, görünen-fiziki evrenimizdeki tüm "maddesel yapılanma"yı açıklamaktadır. Atom altı parçacıklar; fermiyonlar, kuvvet taşıyıcılar; bozonlardır. Parçacık tablosunda yer alan parçacıklara ilişkin 19 ayrı parametre bulunması da bizce anlamlıdır. 19 sayısı, mikro ve makro evrenlerin oluşumunda anlamlı bir sayı olarak karşımıza çıkacaktır.

    "Planck aralığı"nda; ne Standart Model, ne de Süpersicim/M-Kuramı'nın, tahminden başka bir açıklaması yoktur, olamaz da. "Planck ölçeği"ne kadar isabetli yorumlar yapan, kuantum parçacıklarını keşfeden Standart Teori, bu noktadan ileriye haklı olarak gidememektedir. Planck ölçeğine kadar inildiğinde, kütleçekim kuvveti diğer kuvvetlerle birleşir. Kütleçekim kuvvetini en iyi biçimde açıklayan genel görelilik kuralları ise bu ölçeğe inildiğinde işlemez. Çünkü genel görelilik bilindiği gibi, uzayın dokusunun düzgün olmasından hoşlanır. Ancak Planck ölçeğinde, kuantum dalgalanmaları kontrol edilemez bir hareketliliğe sahiptir.

    Standart Model'in, özellikle kuantum kuvvetlerini, kütle çekim kuvvetiyle hiçbir şekilde birleştirmesi mümkün gözükmüyor. Bu modelin noktasal parçacık anlayışı, mesafelerin sonsuz küçük olduğu bir evreni teoride kurgulasa da; sonsuz küçük mesafelerde, sonsuzluklar ve tekillikler üretmektedir. Adını meşhur ateist fizikçi Steven Weinberg'den alan Standart Model; evrenin başlangıcını, ön gördüğü "büyük patlama"yı, "Planck aralığı"ndaki oluşumları ve hatta temel kuantum parçacıklarının özelliklerini açıklamaktan uzaktır. Standart Model'in başarıları yanında çıkmazlarından da söz edebiliriz. Bu çıkmazları şöylece özetleyebiliriz:

    a) Standart Model'in; "evrenin, 'hiçlikten-boşluktan', sonsuza yakın küçük ve yoğun bir noktadan, bir 'büyük patlama'yla başladığı" tezi sorunludur ve cevapsız kalan çok sayıda soru vardır. Evrenin, hiçlik-boşluktan, bir büyük patlamayla ortaya çıktığını öngören ve bunu açıklayamayan Standart model, evrenin ivmelenerek genişlemesini; karanlık enerjiyi; itici ve değişken boşluk enerjisini öngörmez.

    b) "Hiçlik-boşluk"tan, sonsuz küçük ve yoğun bir nokta; nasıl ve neden ortaya çıktı; kuantum dalgalanmalarıyla büyük patlama oldu? diye sorarsanız, size "hiçlik-boşluk" boşluk değildir diyeceklerdir. Ve boşlukta her an muazzam kuantum dalgalanmalarının olduğunu; sanal parçacıkların cirit attığını söyleyeceklerdir. Bu, teoride ve bilimde bir boşluk oluşturmuyor mu? "Sanal parçacık" da neyin nesidir diye sorsanız, alacağınız bilimsel-fiziksel bir cevap yoktur.

    c) "Hiçlik-Boşluk" kavramı, Allah'ın varlığını;, O'nun yarattığı "melekut"u ve onun "sanal enerji alanı"nı örtmek için uydurulmuş bir kavramdır bize göre... İleride "boşluk" diye bir şeyin olmadığını, aksine bugünkü karanlık enerji dahil tüm "gizemli gözüken olaylar"ın arkasında "boşluk(melekut) alanı enerjisi"nin bulunduğunu, hatta bedava enerji için "boşluk mühendisliği"nin nasıl gelişmekte olduğunu göreceğiz.

    d) Yine bir ateist olan Peter Higgs'in Standart Model'i kurtarma çabaları, şu ana kadar CERN'de doğrulanmış değildir. Peter Higgs'in tezinin özeti şudur: "Büyük Patlama bir enerji doğurdu, bu enerji, "Higgs Alanı"nı ve "Higgs Bosonu"nu ortaya çıkardı ve böylece kütlesiz olan parçacıklar bu alanla etkileşerek, bugünkü kütlelerini kazandılar." Bu "Higgs alanı"; maddenin ruhu olan "melekut"tan ortaya çıkan "melekut sanal enerji alanı"ndan başkası değildir. Bunun üzerinde ilerde duracağız.

    e) Diğer taraftan varsayılan "büyük patlama tekilliği"ni; "Yaratma"yı ve bir "Yaratıcı"yı kabul etmeden açıklamak, ne Standart Model'in, ne de "Süpersicim Kuramı"nın harcı değildir. Bazı süpersicimcilerin bu "tekillik"ten kurtulmak için hayali sonsuz paralel evrenlere sığınmaları da, gerçeği ortadan kaldıramayacaktır.

    f) Standart Model'in, evrenleri ve tüm kuvvetleri, ifade eden tek bir "denkleme-modele" ulaşması, bugüne kadar mümkün olmamıştır ve bundan sonra da mümkün olacak gibi gözükmemektedir.

    g) Ancak "büyük patlama"nın yeri ve zamanı konusunda itirazımız olmasına rağmen, gerçek olduğunu; ayrıca "Planck aralığı"nın dışında ortaya çıkan "kuark-gluon sıvısı"ndan itibaren evrenin oluşum aşamalarının Standart Model tarafından, kuantum fizik yasalarına ve kütle çekim yasasına uygun olarak başarıyla açıklandığını ve resmedildiğini ifade etmeliyiz. Şimdi de "Standart Teori"nin alternatifi olan "Süpersicim/M-Teorisi"ne kısaca bir göz atalım.

    "SÜPERSİCİM/M-KURAMI"NIN ZARAFETİ VE HAYALLERİ
    1968'de ortaya çıkan String(sicim) teorisi; "maddenin temel yapıtaşlarının kalbinde titreşen, çok küçük bir enerji iplikçiği" olduğunu söyler. Sicim teorisi, bu küçük titreşimlerin, her iki ölçekteki evreni; yani "kuantum ve makro evreni"ni birleştirmede anahtar role sahip olduğunu ifade eder.

    İtalyan bilim adamı Gabriele Veneziano'un, Euler'in denkleminden esinlenmesiyle başlayan sicim anlayışı, Leonard Susskind vasıtasıyla "titreşen sicim modeli"ne ulaşır. Teorinin tanımladığı "enerji iplikçikleri"nin uzunlukları 10-33cm dir ve hayal edilemeyecek kadar küçüktür. Bu küçüklüğü ifade etmek için; "Şayet bir atom, 'Güneş sistemi' kadar büyütülürse, 'titreşen bir sicim'in ancak bir ağaç kadar olacağı" ifade edilmektedir.

    Schwarz ve Greene, süpersicim kuramı
    1984 sonrası Schwarz ve Greene, teorinin denklemlerinde; n=496 eşitliğini sağlayarak kuramda anomali olmadığını ifade etmişlerdir. 496 sayısının rakamsal toplamının 19 olması bizce ilginçtir.

    Burada anahtar fikir şudur: Tek bir keman telinin, farklı titreşim şekillerini veya farklı frekansları üretmesi gibi sicimler de; farklı şekillerde titreşerek, atom altı parçacıklarının özelliklerini; yani kütle ve elektrik yüklerini belirler. Evreni oluşturan parçacıklar, kütle çekimi ve diğer mesajcı(kuvvet) parçacıkları arasındaki tek fark, "bu küçük iplikçiklerin farklı titreşim şekilleri"dir. Bu muazzam sayıdaki titreşen sicimlerin, bir araya gelerek oluşturduğu evren; çok büyük bir "kozmik senfoni" olarak düşünülebilir. Etrafımızda gördüğümüz "madde ve ışık" gibi her şey; "açık uçlu titreşen sicimler"den, kütle çekimi; graviton ise "kapalı-halkalı titreşen sicimler"den oluşmaktadır.

    Sicim teorisi; kuantum mekaniğinin hesaplanamaz dinamizmini sakinleştirmiş, eski sıfır boyutlu "tanecik-parçacık fikri"ni, bir boyutlu "titreşen enerji iplikçiği"ne dönüştürmüştür. Böylece kuantum teorisiyle, genel görelilik teorisi bir büyük çatı altında toplanmıştır. Bu sonuç, teorik düzeyde matematiğin bir zaferi olarak görülmektedir. Böylece bizim atomaltı seviyedeki belirsiz ve öngörülemez mikro fotoğrafımız ile büyük ölçekli düzgün görünüşlü makro fotoğrafımız, bir büyük resimde birleştirilmiş görünmektedir. Canlı hayatı ören-yöneten DNA iplikçikleri benzeri, "titreşen enerji iplikçikleri"nin de evrenimizi, bir kumaş gibi ördüğü düşüncesi, gerçekten heyecan verici ve zarif bir görüştür.

    Standart Model'in alternatifi olan Süpersicim-M-Kuramı; beş ayrı sicim teorisini ve Peter von Nieuwenhuizen tarafından geliştirilen süper kütleçekimi teorisini birleştirerek, bütün dikkatleri üzerine yeniden toplamıştır. Böylece 11 boyutlu süper kütleçekimi teorisi ile 10 boyutlu string(sicim) teorisi arasındaki çatışmaya da son verilmiştir. Bu birleşme, 1995 yılında süpriz bir şekilde teorik fizikçi Edward Witten tarafından gerçekleştirilmiştir.

    Witten, açıkça söylemekten kaçınsa da, sicim teorisinin bu 11 boyutlu son haline; "M-teorisi(kuramı)" ismini verenin kendisi olduğu anlaşılmaktadır. Zira "M"nin nereden geldiğini kimse bilmiyor, ancak "M" ile başlayan bazı kavramlar yakıştırılıyor: "Master", "Miracle", "Mystery", "Magic", "Matrix", "Membrane", "Murky" vs. Gerçekte "M"nin anlamını söylemek istemese de; lisans öğreniminde tarih okumuş olan ve Yahudi bir aileden gelen Edward Witten'ın, nereden ilham alacağını tahmin etmek zor değildir... Yukarıda Kur'an'daki "Melekut"un, Tevrat'taki karşılığı "Malkut-Malhut" açıklamamızı tekrar okursanız, tahminimizin doğruluk derecesini siz de tahmin edebilirsiniz.

    Süpersicim teorisinin matematiğine hakim olan ve sicim kuramcılarının hayranlığını toplayan Edward Witten'ın, 11 boyutlu M-Kuramı'yla ilgili açıklamalarının kısa bir özetini aşağıda veriyoruz:

    "Sicim teorisi, bir temel parçacığı, noktasal olarak değil de, titreşen bir sicimin ilmeği(düğümü) olarak düşünerek evreni daha derinden bir tanımlama girişimidir. Sicim ile ilgili en temel şeylerden birisi, onun müziğe de güzelliğini veren titreşimlerin, burada da pek çok farklı şekil ve formda gerçekleşmesidir. Titreşimin bu farklı formları; kuarklar, elektronlar ve fotonlar gibi farklı temel parçacıklar olarak yorumlanır. Hepsi aynı ana sicimin titreşiminin farklı formlarıdır. Farklı kuvvet ve parçacıkların birleşiminin elde edilmesinin sebebi, hepsinin aynı ana sicimin titreşiminin farklı formlarından meydana gelmeleridir. Sicim teorisinin şuanki anlayışına göre, sicimden daha temel olan hiç bir şey yoktur.

    "Gerçekten de temel nokta parçacıklarının yerine titreşen sicimleri koymak, büyük bir değişikliğe yol açar. Bu teorinin bulanık matematikle ilgisi olduğunu söylemek zorundayım. Bu yüzden parçacık yayılır, ancak uzay-zamanla ilgili her şey de biraz yayılmış ve bulanıklaşmış olur. Teknik olarak ekstra boyutlara ihtiyacımız vardır. Çünkü Sicim teorisi, bu ekstra boyutları kullanarak, tüm temel parçacıkları ve onların kütle çekim kuvvetlerini tanımlayabiliyor. Bir tek temel-basit sicim, birçok şekilde titreşebiliyor. Ben ekstra boyutların gerçekten var olduğu sonucuna vardım. Onlar evrenin bir parçasıdır. Ben olağan kuantum alanı teorilerini daha iyi anlamamıza yarayan, ya da karadeliklerin kuantum hallerine yeni yaklaşımlar getiren böyle bir teorinin yanlış olacağını düşünmüyorum."

    Süpersicim teorisinin, yahut yeni ismiyle M-Kuramı'nın en büyük başarısı ve Standart Model'in önüne geçmesine sebep olan yönü; atom altı parçacıklarının ve mesajcı kuvvet parçacıklarının altında yatan yapının; "titreşen sicimler" olarak tanımlanmasıdır. Bunun sonucu olarak da mikro ve makro evrenin; yani kuantum güçleri ile kütle çekim kuvvetinin bir denklemle ifade edilebilmesidir.

    Bizim "melekutun türevi" olarak gördüğümüz bu "sonsuza yakın titreşen enerji iplikçileri" tanımı ve buna dayanan "sicim modeli", matematiksel bir başarıdır ve Sonsuz Yüce'nin yaratmasının sınırsız güzelliğinin bir göstergesidir. Bütün bunlara rağmen sicim teorisinin çıkmazları ve ürettiği hayaller gözlerden kaçmamaktadır. Kısaca özetleyelim:

    a) Birincisi, teorik ve matematik model olarak başarılı gözüken bu radikal yeni teorinin çıkmazı, bu kadar küçük boyutlarda ve bu kadar yüksek enerjilerde, herhangi bir gözlem ve deney yapılmasının imkansız gözükmesidir. Bu sebepledir ki teorinin doğrulanması kadar yanlışlanmasının da mümkün olmadığı ifade edilmektedir. Yanlışlanamaması, teoriyi acaba ne kadar güvenilir kılar? Bu yüzden bazı bilim adamları, bu bir fizik teorisi midir, yoksa felsefe midir, diyebilmektedirler.

    b) M-kuramının öngörülerinden; "süpersimetri" ve "süpereş parçacıklar"ın varlığının kanıtlanması şu ana kadar mümkün olmamıştır. Kuramcıların, süpersimetrinin, süpereş parçacıkların varlığının ve evrenin başlangıcından beri var olan uzayan sicim öngörüsünün doğrulanacağı beklentisi devam etmektedir. Bütün bunların keşfi-gözlenmesi, M-kuramını güçlendirecek olsa da kanıtlanacağı anlamına gelmemektedir.

    c) Sicim teorisinin bir başka zorluğu; fazladan boyutlardır. Bu mesele, teorinin ispatını zorlaştırmakta ve çok karmaşık hesaplamaları gerektirmektedir.

    d) Yaratıcıyı ve yaratmayı kabul etmek istemeyen Standart Model taraftarı ateist-evrimci bilim adamlarının karşısında duran "büyük patlama tekilliği problemi", M-kuramcılarının da karşısında durmaktadır. Sonsuz paralel evrenlere kaçmak bu tekilliği ortadan kaldırmıyor. Ayrıca sonsuzluk, fizik yasalarını geçersiz kılar ve bilimsel yaklaşımı yok eder.

    e) Özellikle sicimci-evrimciler, sayısız-sınırsız patlamalar ve sonsuz paralel evrenler öngörüyorlar. Böylece "büyük patlama"yı, bu hayali paralel evrenlerin çarpışmasına havale ederek, bilimi, adeta bilimkurguya dönüştürüyorlar. "Büyük patlama tekilliği" sebebiyle Sonsuz Yüce Yaratıcı ile adeta yüz yüze geldiğini hisseden Standart yahut Sicimci evrimci-bilimciler, bu durumdan kurtulmak için hayallerini acayip zorluyorlar.

    f) Sicim teorisine göre saklı boyutlar, uzayın her noktasında ve çeşitli şekillerde kıvrılmış olarak bulunurlar. Bu boyutları, en güzel tarif eden modeller Calabi-Yau şekilleridir. Yüksek boyutların hangi biçimlerde kıvrılarak uzayın dokusu arasına saklandıklarını tarif eden Calabi-Yau geometrik şekillerinin olasılığının, 10500 paralel evrene imkan verdiği düşünülmektedir. Bu tespit teorik olarak doğru olabilir. Ancak bu bir gerçeği değil, sadece potansiyelleri göstermektedir. Bu potansiyeller de; evrimci-sicimcilerin, "patlama tekilliği"nden yahut "yaratma"dan kaçmak için hayallerini beslemektedir.

    g) Sonuç olarak Süpersicim-M-kuramı adı verilen bu yeni radikal kuram, tüm deneysel-gözlemsel kanıtlardan şimdilik yoksun olsa da kağıt üzerinde; teoride ve evrenin başlangıcına yönelik ortaya koyduğu matematik modelde, "her şeyin teorisi" olma umudunu taşımaktadır. M-kuramının matematiksel yapısında, cebirsel geometri, yüksek matematik, diferansiyel denklemler, diferansiyel geometri, grup teorisi, topoloji ve bulanık lojik gibi matematiğin birçok dallarının rol aldığı bilinmektedir. Teorinin en güçlü yönü, bizce "titreşen sicimler" tanımı ve bu tanıma dayalı olarak ortaya koyduğu "matematiksel model"dir.

    f) Süpersicim kuramında ışıktan hızlı, kütlesiz "takyonlar"ın işin içine girmesi; "titreşen sicim enerjiler"in, "melekut"tan doğduğunun bizce bir kanıtıdır. Nitekim bu "takyon" probleminden kurtulmaya çalışan sicim teorisyenleri, "süper simetri" ve "süpereş parçacıklar" ön görmekte; bu parçacıkların ortaya çıkacağını ümit etmektedirler.

    Evrenin oluşumunu açıklamaya çalışan bu iki kuramı kısaca gözden geçirdikten sonra, "Kur'an evreni"ni açıklamaya devam edebiliriz. Yaratmanın ilk iki aşamasını; yani "melekler"in ve "melekut"un yaratılmasını yukarıda ortaya koymuş ve üçüncü yaratım aşamasına gelmiştik. Üçüncü yaratım aşaması; "melekut"un, fiziki-görünen evreni, yahut bu evrenin en alt seviyedeki yapı taşlarını oluşturmak üzere "sonsuza yakın titreşen bilinçli sicimler"e dönüşmesidir.

    YARATMA DEVAM EDİYOR: "MELEKUT", "TİTREŞEN SİCİMLER"E DÖNÜŞÜYOR
    3) Tüm meleklerin ve ikinci aşamada yaratılan "melekut"un Rabb'i; "melekut"u yaratmakla, evrenleri yaratmayı başlatmıştır. Allah'ın Nuru'nun birinci türevi olan "melekut", fiziki evrenlere nasıl dönüştü? Yahut fiziki evrenlerin en temel yapı taşları; kuarklar, leptonlar ve kuvvet parçacıkları nasıl ortaya çıktı? Bu "sıfır melekut noktası"ndan, 10-43 saniyeye kadar bilimin işlemediğini biliyoruz. Bu ölçekte, ne "kuantum parçacıkları", ne zaman ve ne de bağımsız "kuantum ve kütle çekim kuvvetleri" mevcuttur. İşte bu başlangıç anında hakim olan "tek kuvvet", Sonsuz Yüce Allah'ın, sonsuz kuvvetinin bir tezahürü olan "Ol!"emri ve bu emirde saklı "kuvvet ve enerji"dir.

    Kur'an'da KEHF(18)/39'da Yüce Rabb'imiz bize; "La kuvvete illa billahi"(kuvvet yok, ancak Allah iledir) diye bildirir. Evrensel rehber ve alemlere rahmet olarak gönderilen Peygamberimiz de bize sahih bir şekilde şunu bildirmiştir: "La havle ve la kuvvete illa billahil aliyyul azim"(enerji yoktur, kuvvet yoktur; ancak ve ancak Azametli ve Yüce Allah iledir). İşte bu tüm "dört kuvvet"in birleştiği "tek kuvvet"in kaynağı Azametli-Yüce Rabb'imizin "Ol!"emridir.

    O(Allah), Gökleri ve Arz'ı 'örneksiz yaratan'dır. O, bir işe karar verirse, ona sadece "Ol!" der, o da hemen oluverir.
    [BAKARA(2)/117]

    Bir şeyi yaratmak istediğimiz zaman, o şey için sözümüz; "Ol!" demekten ibarettir. O da hemen oluverir.
    [NAHL(16)/40]

    Maddenin ve evrenin arkasında ve en altında yer alan "titreşen sicimler", Yüce Rabb'imizin "Ol!" emriyle "Nur"dan ortaya çıkan "melekut"un, ikinci bir "Ol!" emriyle sicimlere dönüşmesidir. "Titreşen sicimler", evreni dokuyan "melekut kumaşı"nın adeta iplikçikleridir. Sonuç olarak "melekut", maddenin; yani kuarkların ve temel parçacıkların "derin yapısı"nı, "sicimler"e dönüşerek oluşturmuştur. Kuarklardan daha temel olan "titreşen sicimler", madde ile madde olmayan arasında bir "bağ-köprü"dür ve Planck ölçeğinde ortaya çıkmıştır. "Sicimler", özetle maddenin ruhu olan "melekut"u, maddeye; kuarklara bağlayan ve "kuark-gluon sıvısı"nı oluşturan "titreşim ve yaratım enerjisi"dir.

    Planck ölçeğinde yer alan bu "ara-bağlantı enerji iplikçikleri"nin bir ucunda "melekut"(maddenin ruhu-özü), diğer ucunda madde; yani kuarklar ve kuantum parçacıkları bulunmaktadır. Planck aralığı-zamanı, "titreşen sicim enerjileri"nin ortaya çıkışından, 10-43 saniyeye kadar olan; "melekut aralığı" yahut "melekut zamanı"dır.

    Sonsuz Yüce Allah'ın yaratmasında ve yarattığı varlıklarda, tam bir "boyut hiyerarşisi", yahut "titreşim hiyerarşisi" söz konusudur. Varlıklar, boyut hiyerarşisine uygun olarak titreşirler. Bu sıralama hiyerarşisi, bir anlamda titreşim hiyerarşisini gösterirken; bir başka anlamda da "Allah korkusu ve saygısı" bakımından bir derecelenmedir. Allah korkusu ve saygısına dayanan titreşim hiyerarşisi; sırayla başmelekler, melekler-ruhlar, melekut, sicimler, kuarklar vs. şeklinde sıralanabilir.

    Tüm evrenler, varlıklar, canlılar ve cansızlar; yani yaratılmış her şey, Allah saygısıyla titrerler, O'na secde ederler. İnsan ve cinlerin maddi-biyolojik yapısının özündeki melekut, Rabb'ine sonsuz saygıyla(titreşimle) bağlıdır. Ancak kişinin nefsi özgürdür. Şayet Rabb'ine iman ederse, o da bu titreşime katılır, iman etmezse elbette böyle bir saygı ve korku frekansından mahrum olur. Sonuç olarak her varlık, bir saygı-titreşim frekansına sahiptir, bu da onun boyutunu; derecesini gösterir. Boyut arttıkça, varlığın titreşimi ve yeteneği artar, boyutu düştükçe titreşimi ve yeteneği azalır. Bu meseleyi en iyi İblis bilir ve müthiş bir New Age propagandasıyla istismar eder, cehalet içindeki insanoğlunu bu yalana dönüştürülmüş gerçekle manipüle eder.

    İşte bu nedenledir ki maddenin altında yatan "evrenin mülkü saltanatı"nı meydana getiren "sicimler"in "sonsuza yakın titreşimleri" anlamlıdır ve "Kur'an evreninin ruhu"na uygundur.

    O(Allah), onların önlerindekini ve arkalarındakini bilir. Onlar (Allah'ın) razı oldukları müstesna, şefaat edemezler. Onlar(melekler), (Allah) korkusundan titrerler.
    [ENBİYA(21)/28]

    Görmedin mi ki, muhakkak, Göklerde ve Arz'da olanlar, Güneş, Ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanlardan birçoğu, Allah'a secde etmektedirler. İnsanlardan birçoğu üzerine de, azap hak olmuştur. Allah kimi alçaltırsa, artık ona ikram edecek yoktur. Şüphesiz Allah, dilediğini yapar.
    [HAC(22)/18]

    Muhakkak onlar(müminler) Rab'lerinin azametinden korkup titreyenlerdir.
    [MÜ'MİNUN(23)/57]

    Yıldızlar ve ağaçlar, ikisi de (Allah'a) secde ederler.
    [RAHMAN(55)/6]

    "TİTREŞEN SİCİMLER" MİKRO EVRENE: "KUARK-GLUON SIVISI"NA DÖNÜŞÜYOR
    4) Dördüncü yaratım aşaması, "titreşen sicimler"in, "kuark-gluon sıvısı"nı; tüm kuantum parçacık ve antiparçacıklarını oluşturması aşamasıdır. Bu aşama, madde olmayan "titreşen parçacıklar"ın yahut "aparçacıklar"ın, maddenin en küçük yapı taşları olan kuarklara, dolayısıyla "evrenin ilk çekirdeği"ne dönüşmesidir. Böylece üç parçacık ailesi; hadronlar, leptonlar ve mesajcı kuvvet parçacıkları ve bunların antiparçacıkları, adım adım Kur'an'da bildirilen "8 evren"i inşa etme aşamasına girerler.

    Fiziki-görünen evrenlerin ilk proto-tipi; sicimlerin, sonsuza yakın "titreşim formları"yla ortaya çıkan "kuark-gluon sıvısı"dır. Evrenlerimizin özü, sonsuza yakın yoğun ve küçük bu "mikro sıvı küre"dir. "Planck aralığı"nın sınırında oluşan bu "mikro sıvı küre"; bugünkü evrenlerin tohumlarını içinde taşımaktadır. Bir "büyük patlama" ve aynı anda "genişleme" anı, işte bu andır. Yukarıdan beri sözünü ettiğimiz, varlığı, gözlemlerle ve birçok yolla kanıtlanmış olan "büyük patlama"nın yeri-zamanı, bu sonsuza yakın yoğun "sıvı küre"nin, Allah'ın, beşinci "Ol!" emriyle; "büyük patlama" ve "genişleme" aşamasına girmesidir. Bu aşama, yaratımın beşinci aşamasıdır. Bu aşamayı daha iyi anlamak için maddenin-evrenin temel yapıtaşları olan "kuarklar"a ve "kuark-gluon sıvısı"na kısaca bir göz atmalıyız.

    EVRENİN-MADDENİN TUĞLALARI: "ESRARENGİZ KUARKLAR"

    Kuarklar ve evrenin kuark aşaması oldukça esrarengizdir. Evrenin "melekut ve sicim aşaması"; Planck ölçeğinde gerçekleşmiş olup "sanal bir süreç"tir. Kuarkların gerçeklikleri, görünür-fiziki evrenin başlangıcı aşamasında ortaya çıkmalarına ve maddenin temel yapı taşları olmalarına rağmen hala tartışmalıdır. Bazı astrofizikçiler bunları, hayali-matematiksel parçacıklar olarak nitelendirmektedir. Bu parçacıklar, "Melekut sicimleri"ni "Fiziki-görünen evren"lere bağlayan ve bu evrenleri inşa eden "esrarengiz tuğlalar"dır.

    Fizikçiler, iki kuarkı birbirinden ayırmaya çalıştıkça, bu kuarkların kuvvet alanı gerilmektedir. Ayırıcı kuvvet-basınç artırıldıkça, onların karşı koyma direnci; ayrılmama çabası katlanarak artmaktadır. Fizikçilerin boşluk dedikleri; gerçekte boşluk olmayan "melekut-sicim alanı"ndan sanal kuark-antikuarklar yardıma gelir ve çok kısa bir sürede bu sanal parçacıklar, gerçek kuarkalara dönüşerek, direnen kuarkların sayısını iki katına çıkarırlar. Sizin ayırma baskınız arttıkça, kuarkların "melekut alanı"ndan aldıkları destek katlanarak artmaya devam eder.

    Bugüne kadar iki kuarkı ayırmak mümkün olamamıştır. Fizikçilerin çok sayıda deney yapmalarına; özel hazırlanmış dedektör tuzaklarına rağmen tek bir kuark ele geçirilememiştir. Onlar, hiçbir zaman yalnız-serbest dolaşmazlar! Bu sebepledir ki bazı astrofizikçiler, "onlar, gerçek parçacıklar değil, matematiksel-hayali nesnelerdir" diyebilmektedir. Soyutlanmış serbest kuarkların elde edilememesi, şu anda teorik fiziğin karşılaştığı en önemli meselelerden birisidir.

    Kuarkların bu "ayrılmama ilkesi"ne; "renk hapsi" yahut "hapsolma" ilkesi denir. Kuarklar arasındaki bu "lastik sicim bağları", güçlü nükleer kuvveti taşıyan gluonlar sayesinde oluşur. Kuarklar ile gluonlar, son derece güçlü bir iletişim içindedirler. Gluonlar, kütlesiz ayar vektör bozonudur. Ancak bilim adamları, bu iletişimin nasıl gerçekleştiğini keşfedememişlerdir. Sonuç olarak bugün bildiğimiz evrendeki tüm madde, kuarklar ve leptonlardan oluşmaktadır. Bu maddi parçacıklar, kuvvet taşıyıcı bozonlar aracılığıyla etkileşmektedirler. Kuarklar, bir araya gelerek hadron denen bileşik parçacıkları oluşturur. Bunların en kararlı olanları, atomun çekirdeğini meydana getiren proton ve nötronlardır.

    Kuark-gluon plazma(KGP), yüksek sıcaklık ve yoğunlukta; kuark ve gluonların serbest olarak bir arada bulundukları bir "faz"dır. KGP, 10-23 saniye gibi müthiş kısa bir sürede var olabilir. Çarpıştırıcılarda yapılan en son deneyler, KGP'nin gerçekte "gaz plazma" değil, "kuark-gluon sıvısı" formunda olduğunu kanıtlamıştır. Bu kanıtlar, aşağıda bir başlık altında incelenmiştir. Ayrıca Nötron yıldızlarının çekirdeklerinde de KGP bulunduğu bildirilmektedir.

    EVRENİN BAŞLANGICI: "KUARK-GLUON MÜKEMMEL SIVISI"

    KGP'nin incelenmesi; evrenimizin, başlangıç aşamalarını açıklayabilmek açısından oldukça önemlidir ve evrenin oluşumu hakkında da bize bilgi vermektedir. Evren, başlangıcının ilk mikrosaniyelerinde neye benziyordu? Başlangıçta çok yüksek sıcaklıklarda kuarklar egemendi. RHIC'de mini patlama deneyleri başlatılmadan önce KGP'nin, belli belirsiz bir "gaz plazma"ya benzediği öngörülüyordu. Ancak daha sonra RHIC ve LHC'deki deneylerden, yüksek sıcaklıklarda ortaya çıkan sıcak şeyin; "kuark sıvısı ya da çorbası" olduğu anlaşıldı. Yani erken evrenin koşullarıyla ilgili yeni yapılan deneylerde ortaya çıkan, "mükemmel sıvı"ydı. Evrenin adeta çekirdeği olan "mükemmel sıvı", daha sonraki aşamalarda, evrenin inşaasında, yahut "uzay-zaman kumaşı"nın dokusunda temel rol oynayacaktır.

    RHIC(Relativistic Heavy Ion Collider)deki deneyde protonlar çarpıştırılarak, 4 trilyon derece sıcaklıkta kuark gluon plazması(KGP) elde edilmiş; bunun beklenenin aksine "gaz" değil "sürtünmesiz mükemmel bir sıvı" olduğu anlaşılmıştır. Brookhaven Ulusal Laboratuvarında deneysel çalışmalar yapan 4 bilim grubu, karşılaştıkları şaşırtıcı bu sonucu şöyle açıklamışlardır:

    "Atom çekirdeğinin temel parçacıkları olan kuarklar-gluonlardan, maddenin daha sıcak ve daha yoğun bir halini elde ettik. Ancak bu, beklenenden farklı ve dikkate değer bir sonuç ortaya çıkardı. RHIC'in ağır iyon çarpıştırıcısında ortaya çıkan bu madde; kuark ve gluonlar, beklenenin aksine 'gaz'a değil, 'sıvı'ya benzemektedir."

    Dr. Orbach:

    "Asıl şok edici olan ise, RHIC'de altın iyonlarının çarpışmasından meydana gelen ve 'gaz'dan çok 'sıvı'ya benzeyen maddenin bu 'yeni hali'nin, bize evrenin ilk mikrosaniyelerindeki 'derin içyapısını' gösteriyor olmasıydı. RHIC'deki işlemlere büyük ilgi duyulmasının bir sebebi de; bu sonuçlarla, sicim teorisi metotlarını kullanan hesaplamalar arasında, bir bağlantı ortaya çıkması oldu. RHIC'deki sonuçlar ve sicim teorisi arasındaki ilişki, beklenmeyen ve coşku verici bir gelişmedir."

    Brookhaven'a bağlı Yüksek Enerji ve Nükleer Fizik Laboratuvarı yöneticisi Sam Aranso da şu çarpıcı açıklamaları yapmıştır:

    "Bizler, bu şekilde öngörülen bir plazma için, gereken ısıya; yani Güneş'in merkezinden 150.000 kez daha fazla sıcaklığa ve enerji yoğunluğuna ulaştığımızı biliyoruz. Haziran 2000'den, 2003'e kadar süren fizik çalışmalarından elde edilen RHIC verilerinin analizine dayanan genel görüş, RHIC'deki altın iyonlarının çarpışmasından ortaya çıkacak maddenin, 'gaz'dan çok 'sıvı'ya benzeyeceği yönündeydi.

    "Kanıt, ayrı ayrı çarpışmalardan üretilen binlerce parçacıktan alınan rastgele örneklerin ölçümlenmesiyle ortaya çıktı. Bu ölçümler gösterdi ki; parçalanan çekirdeğin oluşturduğu hacme göre değişen basınca bir tepki olarak çarpışmada üretilen ve başlangıçta mevcut olan parçacıklar, kolektif hareket etmeye meyillidirler. Elde edilen oluşum(sonuç), sıvı hareketinin özellikleri ile benzer olduğundan, bilim adamları, bu 'sonuç madde'nin, 'akışkan' olduğuna işaret ettiler. Her molekülü, rastgele hareket eden sıradan sıvıların aksine; RHIC'de oluşan sıcak madde, parçacıkları arasında yüksek derecede koordinasyon olan ve değişen çevreye doğru hareket eden, tek bir varlık gibi davranıyor. Bir bakıma 'balık sürüsü' gibi bir model içinde hareket etmektedir.

    "Bu sıvı hareketi, neredeyse 'mükemmel'dir. Ve hidrodinamiğin denklemleriyle açıklanabilir. Bu denklemler, teorik olarak mükemmel sayılan sıvıları tanımlamak için geliştirilmişlerdir. Mükemmel sıvılar, son derece düşük viskoziteye(yapışkanlığa) sahiptirler. Ve parçacıkları arasındaki yüksek derecedeki etkileşime bağlı olarak, hızla termal dengeye ulaşırlar. RHIC bilim adamları, bu örneğin viskozitesini tam olarak ölçmeyi başaramamışlardır. Ancak akan maddeyi nitelik olarak değerlendirdiklerinde, akışkanlığının çok yüksek, hatta 'kuantum mekanik limiti'ne yaklaştığı, sonucunu çıkarmışlardır.

    "Tüm bu gerçekler, bizi şu şekilde ifadeye zorluyor: Kolektif etkileşimin derecesi, hızlı ısınma ve aşırı düşük viskozite, RHIC'de 'oluşturulan madde'yi neredeyse 'mükemmel bir sıvı' yapıyor. Maddenin bu yeni halindeki enerji yoğunluğu, olağanüstü yüksektir. Hatta orta yoğunluktaki sıradan bir nükleer maddeden çok daha yüksektir. RHIC'de gözlemlenen, kuark ve gluonlar arasındaki güçlü bağlantıdan sonra, standart hesaplamalarında bu ilişkiyi göremeyen teorik fizikçiler, eski modellerini ve öngörülerini yeniden gözden geçirmeye başladılar."

    Brookhaven yöneticisi ve aynı zamanda araştırmayı denetleyen Steven Vigdor ise bu konuda şunları söylüyor:

    "RHIC çarpışmaları son derece ufak bir ölçüde de olsa, ilk evrenin şartlarını yeniden oluşturabilmek için ışık hızına yakın yapılan ağır çekirdek çarpışmalarıdır. Bu yeni sonuçlara göre RHIC, bebek evrenin evriminde çok önemli rol oynadığı speküle edilen simetri-değiştirici baloncukların, bazı önemli özelliklerini test etme fırsatına sahip tek laboratuvardır. Bu yüzden STAR'da yapılan bu gözlem, gerçekten büyüleyicidir."

    Brookhaven Laboratuvarı Müdürü Praveen Chaudhari ise düşüncelerini şöyle dile getiriyor:

    "Evrenin, doğumundan sonraki ilk birkaç mikro saniyede var olduğuna inanılan 'mükemmel sıvı'yı, Evrenin ilk koşullarını oluşturmaya çalışarak, laboratuvar ortamında elde edebilmek, gerçekten çok hayret verici oldu. 4 RHIC çalışma grubu, araştırmanın 4. ve 5. yıllarına ait verilerini toplayıp analiz ediyorlar."

    Daha sonra CERN'de kurşun iyonlarıyla ve daha yüksek sıcaklıklarda yapılan deneylerlerde de; "kuark gluon sıvısı"nın gerçekliği bir kere daha teyid edilmiştir. Ayrıca Almanya'da yapılan deneysel araştırmalarla, bebek evreni temsil eden bu "mükemmel sıvı"nın viskozitesinin, önceki tahminlerden daha az olduğu; yani çok daha akışkan olduğu kanıtlanmıştır.

    Bilim adamları; "hiçbir görünür özelliği tanımlanmamış olan bu sıvı, nasıl olurda kuark-gluonlardan ortaya çıkar?" diyerek şaşkınlıklarını dile getirmeden edemiyorlar. Ancak "her şeyin; sudan-sıvıdan yaratıldığı" görüşü, Kur'an'ın apaçık beyanlarıyla 1500 seneden beri ortadadır. Ancak Kur'an'a iman ettiğini söyleyip, onu okuyup-anlamayanların Kur'an'dan ve ilimden habersizliği; Batılıların İslam-Kur'an düşmanlığı, maalesef bu gerçeğin üzerini örtmeye hala devam etmektedir.

    İşte "evrenlerin ve her şeyin melekut"unun birinci türevi olan "titreşen sicimler"den, Sonsuz Yüce'nin "Ol!" emriyle ortaya çıkan "kuark-gluon sıvısı"nın, Kur'an ve Sahih Sünnet'teki açıklamaları. Bu delillere geçmeden evvel, yaratılmış her şeyi, yaratımdan önce programlayan ve kayıt altına alan "Levhi Mahfuz(Ana Bilgisayar)"a işaret eden ayetlere bir göz atalım:

    EVRENLER-HER ŞEY: "ANA BİLGİSAYAR"DADIR
    Sonsuz Yüce Allah, evrenleri yaratmayı düşündü-tasarladı ve "Ana bilgisayar(Levhi Mahfuz)"da her şeyi; maddeyi-canlıları ve sorumlu varlıkları; takdir ettiği "yaşam ve kaderleri"yle birlikte kayıt altına aldı, programladı. Sonsuz Yüce Rabb'imizin ilk yarattığı şey "kalem"dir, yani kalemin yazdığı "Levhi Mahfuz"dur. Ona "yaz!" dedi, o da kıyamete kadar olacakları yazdı. İşte yaratılmış her şeyin, "Levhi Mahfuz(Ana Bilgisayar)"da nasıl kayıt altına alındığını açıklayan ayetlerin bir kısmı:

    Nun'a(mürekkebe), kaleme ve yazdıklarına andolsun!
    [KALEM(68)/1]

    Gök'te ve Arz'da 'gaib'(gizli) ne varsa, (hepsi) apaçık Kitap'ta(Levhi Mahfuz-Ana Bilgisayar'da)dır.
    [NEML(27)/75]

    Arz'da, hiçbir canlı ve iki kanatlı kuş yoktur ki, sizin benzeriniz bir 'ümmet'(toplum) olmasın. Kitap'ta(Levhi Mahfuz-Ana Bilgisayar'da), hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Sonra onlar, Rab'lerine toplanacaklardır.
    [EN'AM(6)/38]

    Gaybın anahtarları Allah'ın yanındadır, onu hiç kimse bilmez, ancak O bilir. Karada ve denizde olanların tümünü, O bilir. Bir yaprak düşmez ki, O bilir. Arz'ın karanlığındaki bir habbe(tanecik-çekirdek), yaş ve kuru ne varsa, hepsi apaçık bir Kitap'ta(Levhi Mahfuz'da-Ana Bilgisayar'da)dır.
    [EN'AM(6)/59]

    Yaptığın bir işe, Kur'an'dan onunla ilgili okuduğun ayetlere ve amel olarak yaptıklarınıza; siz daldığınızda, muhakkak biz sizin üzerinizde şahidleriz. Yer'de ve Gök'te zerre ağırlığınca, ya da bundan daha küçük, yahut daha büyük hiçbir şey senin Rabb'inden gizli-saklı kalmaz. Ancak bütün bunların hepsi apaçık bir Kitap'ta(Levhi Mahfuz'da-Ana bilgisayar'da)dır.
    [YUNUS(10)/61]

    Evrensel rehber Muhammed(s.a.v.)den bize ulaşan sahih haberler de özet olarak aşağıda verilmiştir:

    Abdullah ibn Amr ibn As şöyle dedi: Ben Resulullah(s.a.v.)den işittim, şöyle buyurdu:
    "Allah mahlukatın kader ve kazalarını, Gökleri ve Arz'ı yaratmadan elli bin sene önce (Levhi Mahfuz'da) yazmıştır. Ve onun Arş'ı (Gökler ve Arz oluşmadan evvel) su üzerinde idi.
    Sahih-i Müslim C.8, H.no: 2653

    İmran ibn Husayn'dan; Resulullah(s.a.v.) şöyle buyurdu:
    "(Ezelde) Allah vardı; ve Allah'tan başka bir şey yoktu. Ve Allah'ın Arş'ı, su üzerinde bulunuyordu. Sonra Allah, (Levhi Mahfuz'da) kainatın tamamını takdir ve tesbit etti. Ve Gökleri, Arz'ı yarattı."
    Buhari, C. 9, H.no: 1317

    Birinci yaratım aşamasında "melekleri-ruhları" yaratan Allah, daha sonra yaratacağı tüm evrenleri ve tüm canlıları; "Ana Bilgisayar"ında planlamış, programlamış ve kayıt altına almıştır. Bugün var olan mikro-makro her şey; canlı-cansız her şey, kaderleriyle bu "Ana Bilgisayar"da yazılıdır. Bu yazgıya göre ikinci aşamada "melekut" yaratılmış; melekut "Ol!" emriyle "titreşen sicimler"e, sicimler de "titreşen su"ya dönüşmüştür. İşte evrenler de, bu "mükemmel su"dan beşinci yaratım aşamasında yaratılmıştır.

    EVRENLER-HER ŞEY: "SIVIDAN-SUDAN YARATILDI"
    Tüm yaratım aşamaları bu "Ana Bilgisayar"a göre adım adım Yüce Rabb'imiz tarafından gerçekleştirilmiştir. Böylece "Melekut", "titreşen sicimler"e; sicimler de, evrenlerin "başlangıç oluşumu"; yani "bebek evren"olan "kuark-gluon sıvısı"na dönüşmüştür.

    Sonsuz Yüce'nin son kitabı Kur'an'daki "su"; bildiğimiz "saf su" dahil, değişik karışık su, yahut sıvı anlamına gelmektedir. Kökü "me-ve-he"den "ma-e" yahut "el-mau"; karışık sıvı anlamına gelmektedir. Kur'an'da; "atılmış su: meni"; cehennemdeki "irinli su", "kaynar su"; "Gök'ten inen su: yağmur"; "tuzlu-tatlı-içilen: su" gibi kullanımları bulunmaktadır. Evrenin başlangıç aşamasında; "Planck ölçeğinin sınırı"nda ortaya çıkan "kuark-gluon sıvısı" da, Kur'an lisanıyla "su"dur yahut "mükemmel-özel su"dur. Hatta ayetlerden anladığımız kadarıyla "mükemmel su"; Dünya'da bulunmayan "özel zeytin yağı"dır. İşte Kur'an'ın ifadeleri:

    O'nun Arş'ı, 'su üzerinde' iken, amel bakımından hanginizin daha iyi olduğunu denemek için 'Gökler'i ve 'Arz'ı, 'altı gün'(altı devir)de (sudan) yaratan O'dur. Şayet sen onlara: "Gerçekten siz, ölümden sonra yine diriltileceksiniz" dersen, elbette Hakk'ı örtenler; "bu, apaçık bir büyüden başkası değildir" derler.
    [HUD (11)/ 7]

    Rabb'imiz, Gökleri(8 evreni) ve Arz'ı yaratmadan önce "su"yu; "kuark-gluon sıvıs"nı yarattı. Daha sonra Arş'ını(Tahtı'nı) yaratıp, bu "sıvı küre"nin üzerine koydu, arkasından da bu "sıvı bebek evren"den, tüm evrenleri yarattı. İşte "bu sıvı"nın, Dünya'da bulunmayan "mübarek bir zeytin ağacının yağı-sıvısı" olduğuna bildiren ayetler:

    nötron yıldızı, quark gluon plasma
    Nötron Yıldızı
    Allah, 'Göklerin-Arz'ın (evrenlerin) 'Nuru'dur. 'Allah'ın Nuru'nun misali, 'Oyuk' içinde bulunan bir 'Lamba' gibidir. Lamba, bir 'sırça' içerisindedir ve sırça, sanki 'incimsi bir yıldız'dır(nötron yıldızı). O(Lamba) ki, ne doğuda, ne de batıda bulunmayan, 'mübarek bir zeytin ağacı'ndan yakılır. Neredeyse, ateş dokunmasa da, onun 'yağı', 'ışık verir'. (Bu), 'Nur üzeri Nur'dur. Allah, kimi dilerse onu, Kendi Nuru'na doğrultur. Allah, insanlar için misaller verir. Allah, her şeyin Âlimi'dir.
    [NUR(24)/35]

    "Lamba", yıldızdır, hem de "incimsi bir yıldız". Biz bu yıldızların özel yıldızlar; Nötron yıdızları olduğunu düşünüyoruz ki; bu yıldızların merkezlerinde de "kuark-gluon sıvısı"nın bulunduğu bildirilmektedir. KGP'nin oluşabilmesi için aşırı yüksek sıcaklık ve basınç gerekmektedir. Nötron yıldızları, o sıcaklığı sağlayamasa da, yüksek basınç sayesinde yıldızın merkezinde KGP'nin ortaya çıkma ihtimali yüksektir.

    Evrenimizin, eninde-sonunda bir "büyük çöküş"ü yaşayacağı, ileride bir başlık altında incelenecektir. Ancak burada şunu söylemeliyiz ki; evren, tekrar geriye doğru kendi üzerine kapanırken, başlangıçtaki sonsuza yakın "mikro sıvı küre" aşamasından geçecektir. İşte büyük çöküş sırasında tekrar ortaya çıkacak olan "mükemmel sıvı: özel zeytin yağı" aşamasına işaret eden ayetler:

    O zaman ki, Gök yarılır, 'yağ gibi kızarmış' olur.
    [RAHMAN(55)/37]

    O gün Gök, 'kızgın zeytinyağı' gibidir.
    [MEARİC (70)/ 8]

    Sonsuz Boyutlu, Sonsuz Yüce, sadece evrenleri değil, tüm sorumlu-sorumsuz varlıkları da; "su"dan yaratmıştır. Bugün mikro-makro evrenlerin "temel yapı taşları kuarklar"ın, tüm canlıları-cansızları ve insanları da oluşturduğu apaçık bir gerçektir.

    Allah, her canlıyı (hayvanı) sudan yarattı. Bunlardan kimisi karnı üzerinde, kimisi iki ayağı üzerinde ve kimisi de dört ayağı üzerinde yürümektedir. Allah, neyi dilerse onu yaratır. Muhakkak Allah, her şeye güç yetirendir.
    [NUR(24)/45]

    O (Allah) ki, sudan bir beşer(insan) yaratıp, ona bir nesep(soy) ve sihriyyet(akrabalık) yaratan O'dur. Senin Rabb'in Kadir'dir(her şeyi takdir edendir).
    [FURKAN(25)/54]

    Allah'ın Arşı(Taht'ı)nın "su" üzerinde olduğunu; evrenlerin de bu "su"dan yaratıldığını, beyan eden hadisler:

    İmran ibn Husayn'dan; Resulullah(s.a.v.) şöyle buyurdu:
    "(Ezelde) Allah vardı; ve Allah'tan başka bir şey yoktu. Ve Allah'ın Arş'ı, 'su' üzerinde bulunuyordu. Sonra Allah, (Levhi Mahfuz'da) kainatın tamamını takdir ve tesbit etti. Ve Göklerle, Arz'ı yarattı."
    Buhari, C. 9, H.no: 1317.

    Ebu Rezin'den rivayete göre şöyle demiştir: Ey Allah'ın Resulu, Allah, mahlukatını yaratmadan önce nerede idi? Resulullah(s.a.v.) şöyle buyurdu:
    "Altında ve üstünde hava(hiçbir şey) bulunmayan bizce meçhul ve karanlık(nurdan) bir yerdeydi. Arş'ını su üzerinde yaratmıştı.”
    Tirmizi, C: 3, Hno: 3109.

    İbni Kesir Tefsiri'nden: Rebi ibn Enes der ki:
    "Arş'ı su üstünde idi. Gökleri ve Arz'ı yarattığında bu suyu ikiye böldü; yarısını Arş'ın altına koydu."

    Kurtubi Tefsiri'den: Ka'b şöyle demektedir:
    "Allah Teâlâ, yeşil bir 'yakut'(melekut) yarattı; sonra da ona, heybetle baktı. Bunun üzerine o 'yakut'; 'titreyen bir su'(suya dönüşen titreşen sicimler) oluverdi. Sonra da 'rüzgârı'(itici kuvvet: melekut alan enerjisini) yarattı, böylece 'su'yu, o 'rüzgâr'ın(itici kuvvetin) üzerine koydu."

    Elmalı Tefsiri'nden:
    "Allah'ın ilk yarattığı şey, bir 'cevher'(melekut)tur ki; Yüce Allah ona 'heybetle baktı', o 'eridi'(çözüldü) ve 'sıcaklık' yaydı. Ondan bir 'duman' ve 'köpük' çıktı. 'Duman'dan Gökler, 'köpük'ten Arz yaratıldı".

    Yukarıdaki hadislerde parantez içlerini biz yazdık. Bu hadiste geçen "yakut", "cevher", "titreyen su", "rüzgar", "erime-sıcaklık", "duman", kavramlarının gerçek anlamlarını bugün bilimin ışığında daha iyi kavrayabiliyoruz, geçmişte bunların anlaşılması elbette mümkün değildi. İşte Kur'an'ın sayısız mucizelerinden birisi de, evrenin "kökenin su-sıvı" olduğu ve nasıl oluştuğu gerçeğidir. Astrofizikçileri şaşkına çeviren bu gerçek, 15 asırdan beri Kur'an-İslam gerçeği olarak ortada durmaktadır.

    Evet yolumuza devam ediyoruz. Yaratımın beşinci aşamasındayız. Sonsuz Yüce Rabb'imiz, yaratımın beşinci aşamasında; "kuark-gluon sıvı"sından "evrenimiz"i ve "diğer evrenleri" nasıl yarattı? Bu sorunun cevabını ortaya koymadan önce "genel ve özel görecelik teorisi"ne, Kur'an'dan yapılan atıflara bir göz atalım.

    KUR'AN'DA: GENEL VE ÖZEL RÖLATİVİTE
    Yukarıda zikrettiğimiz NUR(24)/35 ayetinde saklı başka bir yasa da; "genel rölativite(görelik) yasası"dır. Kur'an, bize bunu daha Einstein hayatta yokken; 1500 yıl önceden bildirmektedir. "Genel rölativite"ye Kur'an'dan yapılan atıfa gelince; "oyuk" içinde "lamba"; yani evreni kütlesel çekimle "büken-oyan yıldız"dır. Genel rölativite teorisinin özü de budur: Kütlesel çekim yahut çöküm, evreni büker-oyar. İşte ayetten o ifadesi:

    "Allah, 'Göklerin-Arz'ın (evrenlerin) 'Nuru'dur. 'Allah'ın Nuru'nun misali, 'Oyuk' içinde bulunan bir 'Lamba' gibidir. Lamba, bir 'sırça' içerisindedir ve sırça, sanki 'incimsi bir yıldız'dır(nötron yıldızı)..."

    Kur'an'da "özel rölativite(görecelik)" teorisinin özüne de işaret eden ayetleri açıkça görmekteyiz. "Özel rölativite"ye göre zaman, hareket, kütle, uzunluk izafidir. Özel rölativite, bize evrende ışık hızının sabit olduğunu ve bu sabit hızın hiçbir zaman aşılamayacağını söyler. Teorinin özü şudur:

    1) Hız artarsa kütle de artar. Yani hızlanmış bir cismi, biraz daha hızlandırmak için öncekinden daha çok kuvvet harcanır. Işık hızına ulaşınca kütle sonsuz olur, bu da imkansızdır. Cismin boyu ve kütlesi hıza bağlı olarak değişir.
    2) Bizim evrenimiz için ışık hızı, sınır-limit hızdır. Newton'un "mutlak zaman" kavramı yoktur, zaman izafidir ve hızla bağıntılıdır, yani izafidir. "Aynı anda" kavramı, gözlemciden gözlemciye değişir, izafidir.
    3) Cisimler hızlandıkça, zaman cisim için daha yavaş akmaya başlar, ışık hızına ulaşıldığında zaman durur.
    4) Fizik yasaları, evrenin her yerinde ve bütün eylemsiz referans sistemlerinde aynı şekilde işler.

    İşte zamanın, hıza bağlı olarak değiştiğine işaret eden ayetler:

    Onlar senden, azabın gelmesini acele istiyorlar. Elbette Allah, vaadine muhalefet etmez. Muhakkak, senin Rabb'inin katındaki 'bir gün', sizin saydığınız (yıllardan) 'bin yıl' gibidir.
    [HAC(22)/ 47]

    Melekler ve Ruh(Cebrail), O'na(Allah'a), miktarı 'elli bin yıl' olan 'bir gün'de yükselir.
    [MEARİC(70)/ 4]

    BEŞİNCİ "OL!" EMRİ: "BÜYÜK PATLAMA VE ŞİŞME"
    Büyük Patlama, evrenin yaratım aşamaları, melekut, sicim enerjileri, bebek evren, süper genişleme
    Evrenin yaratım aşamaları: "Melekut", "sicim enerjileri", "Kuark-gluon sıvısı- bebek evren"(QGP) ve büyük patlama-süper genişlemeden galaksilere...(Resmi büyütmek için üzerini tıklayın)
    5) "Planck ölçeğinin sınırı"nda oluşan, evrenlerin tohumlarını taşıyan bebek evren "kuark-gluon sıvısı"ndan; Sonsuz Yüce'nin, sonsuz enerji taşıyan bakışı ve beşinci "Ol!" emriyle; "büyük bir patlama"yla, aynı anda "ışıktan hızlı bir genişleme-şişme"yle evrenler ortaya çıkmıştır. İşte başlangıçtaki "büyük patlama" budur, işte evrenimizi, "düzgün-homojen" hale getiren "şişme" de budur. Sonsuza yakın sıcaklık ve yoğunlukta bulunan bu "mükemmel sıvı"; Rabb'imizin Sonsuz Yüce Bakışı'yla patlayarak; ışıktan daha hızlı; yani melekut hızıyla "şişmiş-genişlemiş"; Standart Model'in bugün açıkladığı aşamalardan geçerek, evrenleri oluşturmuştur.

    Standart Model, başlangıçta bir "büyük patlama" ve bu patlamadan kısa bir süre sonra da "şişme-enflasyon"a sebep olan ikinci bir "itme-patlama" ön görmüştür. Evrenin başlangıcında, birbirine çok çok yakın bu iki patlama ön görüsü ve iki patlamanın nedensel açıklamaları, tamamen yanlıştır. Aksine "büyük patlama ve süper genişleme: şişme" aynı anda gerçekleşmiştir. Patlamanın ve şişmenin arkasındaki güç-kuvvet; "kuantum dalgalanması" değil, Sonsuz Yüce'nin "Ol!" emridir.

    1980'li yılların başlarında Amerikalı parçacık fizikçisi Alan Guth, "süper genleşme" veya "süper şişme" olarak bilinen teoriyi ortaya atmıştır. Bu teoriye göre başlangıç döneminde evren; çok kısa bir zaman içinde baş döndürücü bir ivme ile patlarcasına şişmiştir. Bu süper genleşme veya süper şişme dönemi, ivmenin yavaşlaması ile son bulmuş; evrenin dinamiklerine, o andan sonra madde ve ışımadan oluşan enerji egemen olmaya başlamıştır.

    Alan Guth'a göre; evren, 10-35 saniye yaşındayken, skaler alandaki kuantum dalgalanmaları, o anda bir protondan daha küçük olan evrenin boyutlarını 10-36 saniye gibi sonsuza yakın kısa bir sürede yüz basamak katlamıştır. Bu itim gücü o kadar fazlaydı ki; bir molekül büyüklüğündeki uzay parçası, Samanyolu boyutuna çıkmıştı. Bu çok "hı
  • Turan Dursun'un “Din Bu” Adlı Kitabına Cevaplar
    Turan Dursun bir düşünürdür. İlk önce bunu belirtmem gerek. Fakat bir insanın düşünür olması onu hatasız ya da kusursuz yapmaz. Dindarlar nasıl kendi kutsalını savunduğu için bazı bilginleri yücelttilerse ateistler de kendi değerlerini savunduğu için Turan Dursun vb. insanları yüceltmiştir. Sanki İslam’ı çürütebilmiş gibi bu kitabını da önümüze sürmekteler. Bu kitap Sünnileri ve mezhepçileri çürütmüş olabilir ancak İslam’ı çürütememiştir. Bu yazımı okuyan arkadaşlarımızın şu ayrımı artık iyi yapmaları gerek. İslam farklı bir din İslam’ın mezhepleri olduğunu iddia eden Sünnilik, Şialık, Vahhabilik vs. yüzlerce mezhep farklı bir dindir. Şimdi Turan Dursun’un iddialarına cevap vermeye geçelim.

    Artık, İslâm'daki özel deyimiyle "mesaili müstetire"yi, yani dince "kapalı kalması gereken konular"ı gün ışığına çıkarabilecektim. Ve koyuldum. (Din Bu s. 4)

    İslam’da kapalı kalması gereken konu diye bir ilke yoktur. Kapalı kalması gereken konular mezhepçilerin, tarikatçıların ve cemaatçilerin ilkesidir, İslam’ın değil. İslam, mensuplarının yanlışlarından dolayı sorumlu olamaz. Kur’an hiçbir yerinde "sus düşünme ve sorgulama" dememiş akletmez misiniz, aklınızı kullanmayacak mısınız, yalnızca akıl sahipleri öğüt alır vs. gibi düşünceyi kışkırtmıştır. İslam’a göre Allah dahi tartışılabilirdir. Allah Kur’an’da samimi olarak Tanrı var mı sorusunu soran insanların kendisini bulacağından emindir. Hiçbir tabusu yoktur "Bu Din"in. Bu iddia bu yüzden tamamıyla yanlıştır.

    Toplumsal Geriliklerimizin Sorumluları: Din Adamları (Din Bu s. 5)

    Bir kere her ateistin bu noktada vicdanlı olması gerekir. Çünkü her ilim erbabı bilir ki İslam’da “Din Adamı” adlı sınıf yoktur. İmam, Müftü, Diyanet İşleri Başkanı, Şeyh, Evliya, Molla vs. tüm makamlar daha sonra İslam’a sokulmuştur. Bu sınıfların Kur’an’dan ve İslam’dan dayanakları yoktur. Toplumsal geriliklerin tarih boyunca bir sebebinin de din adamları olduğuna zaten Kur’an’a inanan her Müslüman da kabul eder. Bu gerçekten doğrudur. Ancak ateistlerin geriliklerin tüm sebebini din adamlarına yüklemesi gerçekçi bir yaklaşım değildir. Bu resmi iyi okuyamadıklarının bir göstergesidir. İslam eşittir Müslüman olduğunu iddia eden bizler değiliz. İslam eşittir Kur’an’dır. Kur’an ise birçok ayetinde din adamlarını eleştirir. Fakat Muhammed peygamber döneminde henüz İslam’a din adamı kavramı bulaşmamışken yani din bazı adamların malı gibi görünmediğinden o dönemki Müslümanlar bu sözleri üzerlerine almadılar. Fakat Kur’an evrenseldi ve gelecek nesillere din adamlarının gerçek yüzünü haykırıyordu. Elbette burada hepsini kast etmiyorum, çoğunluğu kast ediyorum.

    Kur’an’a inanan biri olarak ben de burada Turan Dursun ile aynı görüşteyim. Din adamlarının ciddi bir bölümü güç için, para için ve iktidar için Allah’ı kullanmaktan çekinmeyen insanlardır. İslam’da yüz âdeti geçmeyecek emir ve yasağı gün itibariyle 2 milyon emir ve yasağa çıkararak inanılmaz bir zam yapmışlardır. İşte Kur’an’ın din adamlarını ifşa edişi

    Ey iman edenler, gerçek şu ki, Yahudi ve Hristiyan din adamlarının çoğu, insanların mallarını haksızlıkla yerler ve Allah’ın yolundan alıkoyarlar. Altını ve gümüşü biriktirip de Allah yolunda harcamayanlar… Onlara acı bir azabı müjdele. (TEVBE 34)

    Her ne kadar da Müslümanlar bu ayetleri üzerine almasalar da bu ayetler Müslümanlara da hitap etmektedir. Elbet bir gün Müslümanlar Kur’an’ın başkalarına değil kendilerine hitap ettiğini idrak edecektir. Aşağıdaki ayette ise din adamları vs. yanlış önderleri körü körüne takip etmenin yaratacağı felaketten bahsedilir:

    Hepsi toplu halde, Allah’ın huzuruna çıkmış olacaklar. Ezilip horlananlar, büyüklük taslayanlara diyecekler ki: ‘Biz sizin izleyicileriniz idik. Şimdi siz Allah’ın azabından bir kısmını bizden uzaklaştırabilir misiniz?’ Cevap verecekler: ‘Allah bize kılavuzluk etseydi elbette biz de size kılavuzluk ederdik. Şimdi inleyip feryat etsek de sabretsek de bir. Sığınacak hiçbir yerimiz yok.’ (İBRAHİM 21)

    Nerede ki akıl özgürdür ve egemendir, orada din adamına yer yoktur. (Din Bu s. 8)

    Yukarıda belirttiğim gibi bu mantık İslam’ın karşı olduğu bir mantık değil desteklediği bir mantıktır.

    Karılarından Aişe, Muhammed'e söyle diyor
    - "Mâ erâ (urâ) rabbeke illâ yüsâriu hevâke". (Bkz. Buharî, e's-Sahih, Kitabu't-Tefsîr/33/7, Kitabu'n-Nikâh/29; Diyanet yayınlarından Tecrîd, hadis no: 1721; Müslim, e´s-Sahih, Kitabu'r- Rıdâ'/49, hadis no: 1464; Ibn Mace Sünen, Kitabu'n-Nikâh/57, hadis no: 200; Ahmed ibn Hanbel, 6/134,158.)
    Nedir bu sözün Türkçesi? îste dini çevrelerden üç çeviri:
    - "Vallahi Rabbinin, senin arzunu hemen yerine getirdiğini görüyorum." (Ahmed Davutoğlu, Sahih-i Müslim Tercüme ve Serhi. 7/ 402.)
    - "Rabbin süphesiz senin dilek ve arzunu geciktirmeden derhal gerçekleştirir." (Haydar Hatiboğlu Sünen-i Ibn-i Mace Tercümesi ve Serhil, 5/495.)
    - "Rabbin Teâlâ (kadınlarının degil) ancak senin arzunun tahakkukuna müsâraat ediyor." (Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrîdi Sarih Tercemesi, hadis no: 1721, çev. Kamil Miras, Diyanet yayınlarından.)
    Aişe’nin sözü dilimize söyle de çevrilebilir:
    "Bakıyorum da, senin Efendi Tanrın (Rabb), yalnızca senin şeyinin keyfini (nevanı) yerine getirmek için koşuyor." (Din Bu s.11)

    Bu iddiaya cevap vereceğim ancak şu kesinlikle bilinmelidir ki bu tür iddialar bilimsel belgelerle değil söylentilere dayandırılıyor. Türkiye’deki ateistler çok ilim sahibi değildir Celal Şengör vb. insanlar hariç. Hadis dediğimiz mitolojinin Muhammed peygambere ait olmadığını ilk keşfeden Batı oryantalistleri idi. Fakat o dönemler din adamları yine Mezhepçi ve cahil Müslümanları kandırmış ve Batı sizin dininizi elinizden almak için hadislere saldırıyor gibi vaazlar vermişti. Fakat İnternetin ortaya çıkmasıyla bilim ve bilgi yayılmış hadislerin Hz. Muhammed’den gelmedikleri ortaya çıkmıştır. Buhari, Tirmizi, Ebu Davud, Ahmed ibn Hanbel vs. hadisçiler Muhammed peygamberden yaklaşık 200 yıl sonra ortada dolaşan dedikoduları derlemiş ve insanlara gerçek gibi sunmuşlardır. Fakat Türkiye’nin bilim adamlarından Fuat Sezgin ise aslında bu hadislerin Buhari, Tirmizi, Ebu Davud, Ahmed İbn Hanbel’den bile gelmeyebileceğini başarılı bir şekilde ortaya çıkardı. Çünkü orijinal nüshalar ortada yok. Bu adamlara ait olduğu iddia edilen hadis kitapları bile bunlardan yüzyıllar sonra yazılmıştı.

    İlk olarak sahabe görünümlü münafıklar peygamberden işittim ki yalanlarını ortaya atmaya başladı. Sonraki yıllarda ise Müslüman oldum deyip İslam’a girdiğini açıklayan ancak gerçek amacı İslam’ı içten çürütmek olan insanlar hadis uydurmaya başladı. Öyle ki siyasi çıkarlarını korumak isteyen Emeviler ve Abbasilerde bu bir gelenek halini aldı. Hâlbuki dinin kaynağı Muhammed peygamber değil Kur’an’dır. Bunu bizzat Kur’an söylemektedir. Ben sadece bana vahyolunana uyuyorum... (YUNUS 15) Kur’an Muhammed peygambere dinin kaynağını bu şekilde açıklamasını söylüyordu.

    Onu (Kur’an’ı) aceleye getirip dilini oynatma. Onu toplamak da okutmak da bize düşer. O halde, biz onu okuduğumuzda, sen onun okunuşunu izle. Sonra onu açıklamak da bizim işimiz olacak (KIYAME 16,17,18,19)

    Gördüğünüz gibi Kur’an değil dedikodu Lügatı olan hadisleri başka hiçbir kaynağı dini kaynak olarak görmez ve Kur’an’ı açıklayanın da Muhammed peygamber değil bizzat yine Kur’an olacağını biz Kıyame suresi haber verir. Her konuda bilimsel belge deyip bilim dışında bir kaynak olmaz diyen ateistler uydurma oldukları ortada olan hadislere sarılmakta bir etiksizlik görmüyorlar. Şu an dünyada İslam tarihi ile ilgilenen her bilim adamı çok iyi bilmektedir ki Muhammed dönemi ve sonraki 30 yıl neler oldu elimizde tek bilimsel veri yok. Muhammed’in hayatı diye önümüze sürülen tüm kitaplar Muhammed peygamberin vefatından en az 200 ile 500 yıl sonra derlenmiş dedikodu ve masallardan oluşmaktadır. Masallar ne zamandan beri bilimsel bilgi kabul edilmektedir?

    Turan Dursun’un yukarıdaki iddianın doğru olduğunu kabul etmemiz için bize o döneme ait tablet, anıt, arkeolojik belge, o dönem yaşamış birinin yazdığı anı defteri vs. bilimsel bir kanıt sunması gerekmez mi? Bunun yerine peygamberi hiç görmemiş vefatından sonra 200 yıl geçtikten sonra yaşamış bazı şahsiyetlerin sanki Muhammed’i görmüş gibi yazdıkları hadisleri nasıl bize kanıt olarak sunar? Kaldı ki o delil olarak gösterdiği Buhari ve diğer hadisçilerin orijinal metinleri bile yok. Ahmed ibn Hanbel’in olduğu iddia edilen Müsned adlı eser kendisinden yaklaşık 950 yıl sonra kaleme alınmıştır. Bu kadar ciddiyetsiz kaynaklar delil gösterilerek Muhammed’i eleştirmek bilimsel değildir. Bu yüzden Din Bu kitabında İslam’ı eleştirirken Kur’an’dan delil getirilmeden kanıt olarak sunulan tüm kaynaklar geçersizdir. Çünkü bir belge ve kanıta dayanmaz. Muhammed peygamberden 800 yıl sonra bile uydurulduğu ispatlanmış hadisler var. Turan Dursun kendi görüşünü desteklediği için bu kitaplara iman ediyor. Burada söylenenleri mutlak doğru kabul ediyor ve İslam’ı bu insan ürünü kitaplarla değerlendiriyor. Bu bana etik gelen bir tavır değil.

    Muhammed'in çok karısı var. 1, 2, 3,4, 5... Böyle gidiyor. Yaşlanmış olan Sevde Bint Zema'nın dışında hepsi genç, hepsi güzel. Ve hepsi de cinsel istekli. "Adalet" olsun diye, Muhammed'in bunlarla cinsel birleşmesi "sıra"ya konmuştur. Sevde'nin dışında kimse, sırasını başkasına kaptırmak istemiyor, iste bu böyleyken, "âyet" geliyor; durumu değiştiriyor: Muhammed'in "heva"sı, "adalet”in önüne geçiyor:
    Muhammed'in kadın seçimi, cinsel alandaki isteği, hadisteki sözcüğüyle "hevâ"sı, "adalete baskın geliyor ve "sıra" Muhammed'in isteği doğrultusunda, "ayetle bozuluyor. Buhari ve Müslim'in "e's-Sahih"lerinin de içinde bulunduğu hadis kaynaklarına göre ayet, Ahzab Suresinin 51. ayeti. Ve şu anlamdaki sözle başlıyor:
    - "(Ey Muhammedi) Onlardan (yani kanlarından) dilediğini geriye bırakır, dilediğini öne alabilirsin..."
    Ne demek bu?
    Hadis ve yorumlara göre şu demek:
    - "Ey Muhammedi Artık nöbet, sıra zorunlu değil senin için. Nöbeti, sırası gelse bile, dilediğin karınla cinsel birleşmeyi erteleyebilir, ondan önce dilediğin karınla yatabilirsin." (Bkz. Aişe’nin sözünün yer aldığı, gösterilen hadis kaynaklan. Ayrıca bkz. Tefsirler, örneğin Tefsiru'n-Nesefî, 3/309; Râzî, e't-Tefsinı'l-Kebîr, 25/221; Taberî, Cami-u'l-Beyân, 22/20; Celâleyn, 2/111.) (Din Bu s.11, 12)

    Muhammed’in çok karısı var deyip sayı sıralanmış. Bu sayılar Kur’an’da geçmez. Bu noktada hadisler kaynak olamazlar. Sevde’nin yaşlı diğerlerinin genç ve güzel olduğunu nerden öğreniyoruz? Hadis derleyicilerin duydukları hikâyelerden. Ve hepsi de cinsel istekli diyen Turan Dursun Muhammed peygamberin evine de kamera yerleştirdiğini itiraf etmiş oluyor. Aksi halde bu kadar detay bilgiyi bilmesini nasıl açıklayabiliriz? İlk önce Muhammed’den 200 ile 500 yıl sonra yaşamış insanların dedikodularını (hadisler) yer veriyor. Daha sonra Kur’an’ı toplumun dedikodularına göre tefsir ediyor. Hatta tefsircileri referans göstererek bakın İslam bilginleri de böyle yorumlamış diyor. Bu bilimden uzak bir metottur. Kur’an yukarıda verdiğim Kıyame suresinde açıkça Kur’an’ın Kur’an ile tefsir edileceği söyleniyor. Kur’an’ın indiği dönemden 300, 500 yıl sonra yaşamış insanların masallarına göre çevrilemeyeceğini belirtir.

    Ayrıca yukarıda din adamlarının kötülük kaynağı olduğunu belirten Turan Dursun iş İslam’ı yorumlayan din adamlarına gelince onlara güvenmeyi tercih ediyor. Bu ikiyüzlü bir tavırdır. İslam din adamları tarafından tahrif edilmiş ve ortaya Sünnilik ve Şiilik adlı iki din çıkarmış. Bu dinler de kendi aralarında yüzlerce mezhebe ayrılıp Sünnilik ve Şiilik dininden bile epey uzaklaşmışlardır. İşlerine geldiğinde din adamları sahtekâr diyeceksin işine gelmediğinde hadis ve Kur’an yorumunda o sahtekâr dediğin adamlara güveneceksin. Bunun anlamı şu: İslam’a çamur atan Kur’an’ı yanlış yorumlayan din adamlarına güvenirim gerisi işime yaramadığı için sahtekâr öyle mi?

    Turan Dursun hızını alamıyor ve Muhammed’i aşağılayan tüm (sahtekâr dediği) din adamlarını Muhammed’den asırlar sonra geldiklerini bilmesine rağmen referans gösteriyor. Ahzap 50’de ise “Ev mâ meleket eymânukum” deyimini cariye diye çeviriyor. Eğer Kur’an’ı Muhammed yazsaydı niçin bu deyimi kullanmak yerine açıkça “cariye” kelimesini kullanmadı. Turan Dursun bu deyimin cariye anlamına geldiğine gerçekten inandığını düşünmüyorum. Çünkü müftü olduğu için derin bir Arapçası olmasa bile Kur’an’a mana verebilecek kadar Arapça bildiğini varsayıyorum. Bu kelime cariye anlamına gelmez. Ancak Türkçeye din adamları böyle çevirmekte ısrar ediyorlar. Bu da Turan Dursun’un fikrine uygun olduğu için direk alıp kullanmayı tercih ediyor. Bu deyimin anlamı için şu yazımı okuyabilirsiniz: İslam'da Kölelik ve Cariyelik (Kadın Köle) Var Mıdır? Kuran’a cariyelik kavramı Muhammed peygamberden çok sonra yerleştiriliyor. Emeviler ve Abbasiler döneminde erkek egemen zihniyetin ürünüdür.

    F.Râzî'nin yorumuna göre Muhammed'e öylesine bir ayrıcalık sağlanmıştı ki, kadın konusunda; o bir kadını görüp de o kadına gönlü düştüğünde, kocasının o kadını boşaması şarttı. (Din Bu s. 14)

    İnanılmaz iddialar. Muhammed’e hakaret içeren bu cümleleri ilk olarak Turan Dursun’dan duymuyoruz tabi ki. Ben Turan Dursun’u tanımadan önce sözde İslam âlimlerinin kendi peygamberlerine hakaret içeren bu sözlerden daha ağır olanlarına rastladım. Turan Dursun İslam’ı eleştirirken çok anlamsız bir metot izliyor. Bırakın Muhammed’i Muhammed’in torunun torunu dönemini bile görmemiş Râzî'nin Muhammed’in komşusuymuş gibi anlattığı, sanki Muhammed ile anılarını anlatıyormuş gibi yazdığı yorumu İslam’a mal ediyor. Turan Dursun’un bu satırlardaki temel problemi İslam’a olan nefretinin kendisini duygusal tepkilere yönlendirmesidir. 1800’lü yıllarda yaşamış biri çıkıp Muhammed sapıktı dese o adamı da kaynak gösterecek kadar tarafsız bakış açısını kaybetmiştir.

    Tefsirlerin de yer verdiği bir hadis, İslam dünyasında sağlam kabul edilen kitaplarda da yer alıyor. Hadise göre, Aişe söyle bir açıklama yapıyor:
    - "Peygamber, kendisine kadınlar (sınırsız olarak) helâl kılınmadan ölmedi." (Bkz. Tirmizi, Sünen, Kitabu Tefsiri'l-Kur'an/34, hadis no; 3216.) (Din Bu s. 15)

    İslam dünyasında sağlam kabul edilen tek kaynak Kur’an’dır. Turan Dursun’un İslam dünyası dediği Sünni dünyasıdır. İkisi farklı dinler. Turan Dursun İslam’ı yargılarken Kur’an hariç her kaynaktan besleniyor. Kur’an’dan beslenmeye karar verirken de Kur’an’ı sahtekâr dediği din adamlarının mitolojik yorumlarıyla tefsir ediyor. Turan Dursun’un sağlam kabul edilen dediği Tirmizi 824’te Özbekistan’da doğmuş. Bir Farstır kendisi. Abartıp kendisinin 15 yaşında Arapçayı çok iyi öğrendiğini ve hadis işleriyle uğraşmaya başladığını kabul edeyim. Yani 839 yılında. Muhammed peygamber ise Medine’de 632 yılında vefat etti. Coğrafya farkına bakar mısınız? Kaldı ki arada 207 yıl mevcut. Tüm bunları geçtim. Turan Dursun’un sağlam kaynak dediği bu hadisçinin orijinal hadis kitapları ortada yok. Yani Tirmizi diye önümüze sundukları kaynak bile şaibeli. Tirmizi hiçbir resmi belge ve bilimsel bir arkeolojik kanıta dayanmaksızın Aişe’ye dinleme cihazı bırakmış gibi hadis naklediyor. Bunu nasıl yapıyor? İşin ne kadar ciddiyetsiz yapıldığını size anlatayım. Mesela Tirmizi gidiyor bir kasabaya. Kasabanın önceki sözde İslam bilgini bunlara bir hadis aktarmış. Zaten aynı yanlış herkese bulaşmış oluyor. Tirmizi’de 70 farklı kişiden duydum deyip kitabına alıyor. Diğer hadisçilerde aynı ciddiyetsizliği gösteriyor. Hatta çoğu masa başında hadis yazıyor. Dedikodular böylece kaynak olmuş oluyor. Tabi eğer Turan Dursun ve Sünnilerin dediği gibi elimizde bulunan şu an ki kitap Tirmizi’ye aitse. Orijinal metinler elimizde olmadığından doğru olup olmadığı müphemdir. (Belirsiz)

    Aişe'nin anlattığına göre: Muhammed'e, herhangi bir karısının gününü, sırasını gözetmeksizin; dilediği karısıyla dilediği zaman yatma özgürlüğü veren âyet, yani Ahzâb Suresinin 51. ayeti geldikten sonra da, Muhammed "Aişe’nin gününde başka kadınla yatmak istediğinde Ayşe’den "izin" alma gereğini duyardı. İzin isterdi; ama Aişe geri çevirirdi:
    - "Eğer izin verme, vermeme yetkim varsa vermek istemiyorum. Tanrının Elçisi! Bilesin ki hiçbir kimseyi sana (seninle yatmaya) yeğ tutmam." (Bkz. Buhari, e's-Sahih, Kitabu Tefsiri'l-Kur'an/33/7; Tecrîd, hadis no: 1722; Ahmed İbn Hanbel, Musned, 1/220,225.) (Din Bu s.16)

    Turan Dursun ve Sünnilerin hadis kitabı inanılmaz komik. Biri bizi gözetliyor seti Muhammed’in evine kurulmuş. Tüm Medine’de Muhammed’in cinsel hayatını izlemiş. Bu hadisler Muhammed’i dönemin porno yıldızına çevirmiş durumda. Ayşe ile Muhammed arasında geçen bu çok özel konuşmayı Özbekistan’da doğmuş ve Muhammed’den yaklaşık 193 yıl sonra yaşamış Buhari ve Muhammed peygamberden yaklaşık 163 yıl sonra Bağdat’ta doğmuş Ahmed bin Hanbel nereden bildi? Türkiye’nin en değerli bilim insanlarından olan Fuat Sezgin “Buhari’nin Kaynakları” adlı eserinde hadisçilerin yalanlarını orijinal nüshaların olmadığını ve birçok sahtekârlığı bilimsel yöntemlerle ortaya dökmüştür. Buhari’ye ait olduğu söylenen “sahih” adlı kitabın orijinal tek bir sayfası bile yok. Buhari’den kopyalandığı iddia edilen Firebri ve Nesefi denen nüshalardan bahsediliyor. Ancak gelin görün ki bu kopyalar da şuan ortada yok. Hatta bu adamlardan kopyalandığı iddia edilen kopyalarda ortada yok. Buhari’nin vefatından yaklaşık 500 yıl sonrasına kadar bu sahih denen kitap yok. 1301 yılında ölmüş olan el-yuğnini denen bir adam çıkıyor ve “alın size Buhari’nin topladığı hadisler olan sahih adlı kitap” diyor. Sonra birkaç yıl sonra iki kişi daha çıkıyor ve “durun bizde de Buhari’nin hadisleri var” diyor. Aynî denen şahıs -ki kadılık da yapmıştır- Buhari’nin sahihini şerh ettiğini ifade ediyor ve “bu da Buhari’nin kitabıdır” diyor. Sonra ibn Hacer el Askalani denen bir adam çıkıyor ve Fethul Bari diye bir şerh yazıyor Buhari’nin kitabına ve “Bu da Buhari’nin kitabı” diyor. Bu 3 kitabı incelediğinizde inanılmaz farklar görüyorsunuz. Hangisi Buhari’nin kitabı?

    Turan Dursun’un kaynak olarak verdiği Ahmed bin Hanbel’in Müsned’ine bakalım. Ahmed bin Hanbel’e ait olduğu iddia edilen Müsned adlı hadis kitabı 17. yy’ın sonlarına doğru ortaya çıkıncaya kadar bu kitap ortada yok. Sünni din adamları Ahmed bin Hanbel’den yaklaşık 950 yıl sonra yazılmış bir eseri alın size Ahmed bin Hanbel’in hadis kitabı diye önümüze seriyorlar. Ciddiyetsizliğe bakar mısınız? Muhammed’den yaklaşık 710 yıl sonra yazılmış Buhari’nin eseri ile Muhammed’den yaklaşık 1040 yıl sonra yazılmış Müsned adlı eseri Turan Dursun kaynak kabul ediyor. Niçin olaya bu kadar ciddiyetsiz yaklaşıyor derseniz şu cevabı veririm: Çünkü Muhammed’in peygamber olup olmadığı Turan Dursun’un umurunda değil. Gerçeğin peşinde değil. Muhammed ona göre sapık ve bunu ispatlamak için etik dışı ve bilim dışı da olsa her kaynaktan yararlanılır. Muhammed’den 1000 yıl sonra yaşamış insanlar Muhammed peygamberin sapık olduğunu bilmeyecek de kim bilecek? :)))

    "Aişe konusunda beni üzme! Bil ki, hiçbir kadın koynumdayken bana vahiy gelmez de, yalnızca o koynumda bulunduğu sırada bana vahiy gelir.” Bunun üzerine Ümmü Seleme söyle dedi: Bunun üzerine ben de dedim ki:
    - Ey Tanrı Elçisi! Seni üzdüğüm için Tanrı'ya sığınıp tevbe ediyorum!" (Din Bu s. 17)

    Bu nasıl bir elçi profilidir? Arabistan putperestlik inancı ile çalkalanırken bir kişi de çıkıp demedi mi sen ne biçim elçisin kadın koynunda vahiy alan adamdan elçi mi olur diye? Muhammed’in Ümmü Seleme ile arasında geçen bu diyaloğu diğer insanlar nasıl öğrendi? Hadi bu çok özel bilgiyi öğrendiler. O kadar önemli bilgi varken kim bunu 200 yıl boyunca hafızasında tuttu da Buhari ve diğerlerine yetiştirdi. Bir ay önce haberlerde ne vardı, Türkiye’nin gündemi neydi diye sorsam bir Allah’ın kulu düşünmeden cevap veremeyecek hatta çoğunluk hiç cevap veremeyecekken ömür boyu bu bilgi nasıl hafızadan hafızaya taşındı? Ateistlerin sahtekâr dediği din adamları Muhammed’e ve İslam’a iftira ve hakaret ediyorlar diye bu İslam’ı eleştirmek için yeterli mi olur, sahtekârlıkları bir anda sona mı ermiş olur?

    Turan Dursun uzun uzun peygamber ve karıları dediği bölümde Sünni din adamlarının iftiralarını ve sanki Muhammed’in tüm hayatını videoya çekmiş gibi aktardığı olayları geçiyorum. Dileyen kitabı okusun. Hadislerin kaynak olamayacağını kanıtlarla ortaya döktüğümüz için bu kısmın hiçbirini İslam’a yapılmış ciddi bir eleştiri olarak görmüyorum. Muhammed’e olan bireysel öfkenin iftiraya dönüşmüş hali olarak görüyorum.

    Aişe 9 yasındayken Muhammed'in koynuna sokulmuş olunca, İslâm hukuku bundan bir sonuç çıkarıyor: "9 yasındaki bir kız, müstehât (şehvete konu olabilecek çağda) sayılır." diyor. Ve bu nedenle de 9 yasındaki bir kızla evlenilebileceğini bildiriyor. (Bu fıkıh hükmünü görmek için bkz. Muhammed Ali Tehanevî, Kessâfu Istılâhâ-ti'l-Fünûn, 1/788.) (Din Bu s. 21)

    Bunun Sünni din adamlarının yalanı olduğunu “Aişe Validemiz Hz. Muhammed İle Kaç Yaşında Evlendi?” adlı yazımda delillerimle birlikte sundum. Turan Dursun’un delil olarak gösterdiği aynı hadisler Aişe’nin Muhammed peygamberden önce Cübeyr ibn Mut’im ile nişanlı olduğunu yazar. İlkini kabul eden Turan niçin bu rivayetleri göz ardı ediyor. Tabi ben ikisini de kabul etmiyorum. Ne Muhammed’in hayatı, ne eşleri ne eşleri ile evlendiği yaşları Turan Dursun dahi hiç kimse bilmiyor. İlk dönem Müslümanları bunu önemsememiş ve yazıya geçirmemiştir. Bunlar 9 yaşındaki kızlarla evlenmek isteyen pedofil din adamlarının uydurduğu yalanlardır. Hadislerde 6 yaşında Aişe ile Muhammed’in evlendiği yazar. Turan Dursun insanların buna pek inanmayacağını düşünmüş olmalı ki Aişe ile Muhammed peygamberin gerdeğe girdikleri yaş iftirasını olan 9 yaşı seçmiştir. İslam fıkhı böyle bir sapkınlığa izin vermez. Bu izni veren Sünnilik dinidir. Eğer 6 yaşındaki kızlarla evlenilebilir olsaydı bu Kur’an’da geçmeliydi. Muhammed’den asırlar sonra yazılmış kaynaklara bakarak Muhammed’in pedofil olduğunu söylemek keyfi bir tavırdır. Gerçeklerden uzaktır.

    Turan Dursun kitabının 17. Sayfasında şu hadisi nakletmişti: "Aişe konusunda beni üzme! Bil ki, hiçbir kadın koynumdayken bana vahiy gelmez de, yalnızca o koynumda bulunduğu sırada bana vahiy gelir.” Ancak sayfa 24’te Aişe validemize aktarılan iftiradan sonra Aişe validemizin baba evine döndüğünü Muhammed’in ise yalnız başınayken vahiy aldığı hadisi naklediyor. Bu bariz çelişki hadis denen derlemelerin tamamen uydurma ve çelişkilerle dolu güvenilmez kaynaklar olduğuna delildir. Turan Dursun düşüncelerini ispatlamak için birbiri ile çelişen rivayetleri vermekten de geri durmuyor. Zina olayını aktarırken Kur’an’daki bilgileri tefsir etmeden önce yine hadislerdeki uyduruk bilgileri verip istediği senaryoyu hazırlayan Turan Dursun sonra ayetleri verip hadisler ışığında tefsir ediyor. Gerçekten böyle saçmalık olamaz. Hadislerin doğru olduğuna dair bilimsel belgeler nerededir? Neye dayanarak Sünni bir din adamı gibi Kur’an’ı hikayelerle tefsire kalkışıyor. Hadisleri vermeyip sadece Kur’an ayetlerini verse Turan Dursun aynı eleştiri ve yargıları yapamayacağının farkında.

    Nur 11-12. ve 13. ayetlerde, Aişe konusunda söylentiler çıktığında bu söylentileri duyanlar, "Bu, apaçık bir iftiradır. Bu, büyük bir iftiradır." demedikleri için kınanıyorlar. Ayetlerin bu kınaması, Muhammed'in yakın çevresini, hatta kendisini de içine almıyor mu? Çünkü onlar da "açık bir iftira, büyük bir iftira" olduğu kanısını taşımıyorlardı: Ali'yi ele alalım. Böyle bir kanıyı taşımadığı için, Muhammed'e Ayşe’yi boşamayı önerdiği anlamına gelen sözler bile söylemişti.
    - Muhammed'in kendisini ele alalım: Böyle bir kanıyı (iftira olduğu kanısını) taşımadığı içindir ki, Ayşe’ye, eğer ileri sürüldüğü gibi bir suç islediyse, bundan dolayı "Tevbe" etmesini önermişti. (Din Bu s.26)

    Dikkatli bakarsanız ayetlere getirdiği eleştirilerin hepsini hadislere dayandırıyor. Ali’nin o sözü söylediğini, Muhammed’in olaya karşı tavrı tümünü hadislerden öğreniyor ve eleştirisini de bu sayede şekillendiriyor. Bu yüzden bu eleştiriler geçersizdir. Çünkü olayın nasıl olduğu hakkında Kur’an bize bilgi vermiyor. Hadisler ise olaya şahit olan insanlar tarafından yazılmadığından bilimsel birer kanıt değildir.

    Ayrıca, kimsenin elinde herhangi bir kanıt bulunmadan, "iftira" olduğu konusunda kesin bir yargıya varması nasıl beklenebilir? Kuşkusuz "kanıt" bulunmadığı için "zina" suçunun işlendiğine de yargıda bulunulamaz. Ama tersine bir kanıya varmadılar ve "iftiradır", hem de "apaçık bir iftiradır, büyük bir iftiradır" demediler diye insanlar nasıl kınanabiliyor? (Din Bu s.26)

    Turan Dursun Kur’an’ı ve İslam’ı eleştirirken ne yapacağını bilmez bir tavırda. İnsan aklına hakaret içeren yukarıdaki yorumu yapıyor. Diyor ki "iftira" olduğuna kesin bir yargıda nasıl bulunabilir? Şimdi Turan Dursun’un adalet anlayışında bir problem var. Çünkü günümüz yargı dünyasında masumiyet karinesi diye bir olgu var. Ne demek bu: Suçu ispatlanıncaya kadar herkes masumdur. Biri kalkıp benim uzaylı olduğumu iddia ederse ben uzaylı olmadığımı ispat etmeliyim Turan Dursun’a göre. Hâlbuki aslolan iddia sahibinin iddiasını ispatlayıncaya kadar bunun bir iftira olabileceği görüşünün insanlarda hâkim olmasıdır. Ayrıca Kur’an “bu iftiradır” demediler diye kınamıyor. Turan Dursun ayetleri bağlamından kopararak istediği anlamı ayetlere söylettiği için böyle bir algı oluşuyor. Kur’an Turan Dursun’un iddiasına yer verdiği aynı ayette şöyle diyor : ”Onu dilinize dolamıştınız Bilmediğiniz şeyleri ağzınıza alıyordunuz.” Yani Kur’an insanların iftira, dedikodu, başkasının iffetine olan saldırıyı kınıyor. Yoksa inanan kendi iç dünyasında inanır. Fakat Kur’an bu iftiranın bilgisizce desteklenmesini ve yayma çabalarını eleştirmesini Turan Dursun anlaşılmaz olarak değerlendiriyor.

    https://www.fehmiuyar.net/...tabina-cevaplar.html
  • Türk milliyetçiliğinin vatandaşlığa dayalı milliyetçiliklerden biri olduğunu, dolayısıyla üstünde yaşanan toprak parçasını temel aldı­ğını ve bireylerin din, dil, ırk gibi farklılıklarını göz ardı eden ortak bir vatandaşlık bağıyla bir arada tutulduklarını savunan güçlü bir tez vardır. Konu üzerine yapılmış çok sayıda araştırmada, hu­kuki altyapının vatandaşlığa dayalı milliyetçiliği kurumsallaştır­maya çalıştığı ileri sürülür; ve Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşun­dan bugüne sıklıkla yaşanmış açıkça ayrımcı pratikler de "uygula­ma alanındaki normdan sapmalar", yani istisnalar olarak yorumla­nır. Yine aynı araştırmalar "kitapta yazan" resmi anlayış ile "yaşa­nan" gerçek arasındaki derin ayrımın altını çizerler.
    Oysa hemen belirtmeliyiz ki Türk milli kimliğinin ve vatandaş­lığının yegâne temeli olarak kabul edilen "aynı toprak parçası üze­rinde yaşıyor olma" ilkesi çok kısa zamanda alt sıralara düşmüş ve devlet gitgide Türk ırkı ve Türk dilini kimliğin ayrılmaz parçaları olarak değerlendirmeye başlamıştır.

    Taha Parla Türk milliyetçilğinin iddia edildiği gibi vatandaşlık ilkesine bağlı kalmadığım, ha­lim selim vatandaşlıkçı bir maskenin ardında, aslında ırkçı-etnik bir çehreye büründüğünü detaylanyla anlatır. Ahmet Yıldız’ın hu­kuki metinlerdeki (yasa, kararname, yönetmelik, vs.) etnik ayrım­cılığı incelediği çalışması da bu anlamda son derece önemlidir.
    Benim bu çalışmamdaki esas amaç ise Türk milliyetçiliğinin ön cephesindeki vatandaşlık belirleyeni üzerinden tanımlanan örtüyü kaldırmak ve arkada yatan ırkçı-etnik çehreyi resmederken, "istis­nai” uygulamalardan veya normdan sapmadan söz etmek yerine normların doğrudan doğruya ayrımcı önkabullere göre şekillendi­ğini anlatmaktır. Bu bağlamda, milliyetçi ideolojinin düşünsel ar­ka planını hazırlayan belli başlı araçlar analiz edilecektir.Her ne kadar Batı felsefesi içinde daha erken öncüllerini bul­mak mümkünse de, ırkçılık kuramlarının belirgin ilk örnekleri 19. yüzyılın sonunda oluşturulan evrimci "biyolojik ırklar" antropolo­jisidir. Buradan hareketle denilebilir ki antropoloji ve ırkçılık ara­sında, en azından 19. yüzyıl içerisinde, ciddi bir geçişlilik oluşmuş­tur. Ulus-devletlerin kurulması ve "millet" kavramının kurgulan­masıyla birlikte ırkçılık ve milliyetçilik arasında da benzer bir bağ kurulmuştur. Etienne Balibar'a göre "ırk ve ulus söylemleri bir in­kâr biçiminde de olsa hiçbir zaman birbirinden çok uzak olmamış­tır". Milliyetçilik ve ırkçılık arasındaki bağ biçimsel bir benzerlik­ten değil, tarihsel eklemlenmeden kaynaklanmaktadır. Önemli olan, ırkçılığın milliyetçiliğin basit bir görünümü olarak değerlen- dirilemeyeceğinin, özgül bir farklılığı olduğunun ve bu özerklik yüzünden de milliyetçiliğe gerekli olduğunun idrak edilmesidir.

    1920’lerde ve 1930'larda tüm dünyada, milli kimliğin kurgulan­ması ve milli birliğin muhafazası için "ırk" kilit bir kavram olarak kullanılıyordu. Milletin ırkla özdeş olarak algılanmasının, ortak köken yanılsaması ve kader birliği hayaline dayanan bir toplum hissi yaratarak toplumsal dayanışmayı güçlendireceğine inanılı­yordu. Türkiye Cumhuriyeti yeni kurulmuş bir devlet olarak milli kimliğin oluşturulması ve milliyetçi ideolojinin yerleştirilmesini gerekli görüyordu. İki savaş arası dönemin faşist ve ırkçı ideoloji­lerinden esinlenerek ve hâlâ güçlü bir pozisyona sahip Türkçülük akımının da etkisiyle Türk milliyetçiliği, Türk dili ve devlet teke­line alınarak evcilleştirilmeye çalışılan Sünni İslam’ın yanı sıra, 'Türk kökeni"ne dayandırılarak inşa edilmekteydi. Irkın milletin inşasında önem kazanmasının ardında yatan sebep, takip edilmek istenen laik siyaset ile döneme damgasını vuran -ve geç dönem milliyetçi hareketlere de hâkim olan- ırkçı temalardır. Fakat bun­lardan da önemlisi, yeni bilim dallan vasıtasıyla, ırkın modem mil­li kimlikleri tarif ve teşhis edecek "bilimsel araştırma birimi" ola­rak algılanmasıdır. Hâkim pozitivist paradigmalann da etkisiyle, milletin üstünlüğünün kanıtlanması için bilimsel bir açıklama ge­liştirilmesi seçkinlere daha makul bir tercih gibi görünmüştür. Türk milletini tanımlayan temel taşlardan biri olan Türk ırkının üs­tünlüğü iddiasının hem "içişleri" hem de "uluslararası ilişkiler" bağlamında faydalan olacağı açıktır. Öncelikle, muasır medeniyet seviyesini hedefleyen yeni cumhuriyetin Türklerin AvrupalIlarla akraba ya da en azından onlar kadar mütekâmil bir ırktan olduğu­nu iddia edebilmesi, aşağılanmış pozisyonu gidermek bağlamında çok kritik bir yere oturmaktadır. Diğer yandan, yaşanan tüm göç­lere ve ölümlere rağmen hâlâ türdeş olmayan bir halk içerisinde "farklı ırkların" en üstününün Türk ırkı olduğunu ileri sürmek, Lo­zan'da azınlık statüsü verilen gayrimüslimler ve adı hiç zikredil­memiş dini ve etnik gruplar üzerinde Türklerin hâkimiyetini ve iktidarını meşrulaştırmaya ve bu grupların ayn devlet kurmalarını haklı gösterecek dayanağın bulunmadığını ispata yarıyordu.Bu çalışmada hedeflenen, Türk milliyetçi seçkinlerinin, üniver­site ve akademisyenleri bilimsel meşruiyet kaynağı olarak kullana­rak, Türklerin efsanevi geçmişleriyle ilgili tezler icat edip Türk kimliğini ırka dayalı kurgulamak istediklerini göstermektir. Türk milliyetçiliğinin ırkçı bileşenlerini açığa çıkarmak ve bunu yapar­ken esas olarak üniversite ve akademisyenlerin ırkçı ideolojinin "bi­limsel” temellerini attıklarını göstermek için bu çalışmada İstanbul Darülfünunu (Üniversitesi) yayını olan Türk Antropoloji Mecmuası ana eksen olarak alınmıştır.7 Dergi 1925-39 arasında 14 yıl boyun­ca, istisnalar olmakla birlikte, altı ayda bir yayımlanmıştır. Önce İs­tanbul Darülfünunu'na bağlı Haydarpaşa Tıp Fakültesi tarafından çıkartılan dergi, 1933 reformundan sonra İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi bünyesinde kurulan Antropoloji Kürsüsü'ne, 1935'ten sonra da Ankara Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi'ne (ADTCF) taşın­mıştır. Derginin yayımlanan son sayısı "no. 22" ibaresini taşıyor. Ancak çift sayılar dolayısıyla aslında 16 sayı yayımlanmıştır.8 İlk altı sayı (03/1925-03/1928) hem Osmanlıca hem Fransızca olarak iki dildedir. Latin alfabesinin kabulünden sonraki sayılar (03/1929- 09/1939) Türkçe olarak yayımlanmış, ancak 1931’den itibaren ma­kalelerin Fransızca özetleri de dergiye eklenmiştir