• 1. Dünya Savaşı'nda yenik düşen İtalya ve Almanya'da, tekelci burjuvazi, işçi sınıfına gereken ödünü veremediği içindir ki, sosyalist devrim tehlikesiyle yüz yüze gelir. Bu tehlikeyi savuşturmak için de şoven ve kanlı bir diktatörlüğe başvurur.
    Faşizm böyle ortaya çıkar.
    Böylece, faşizm olayı ile emperyalizm arasında yakın bir ilişki var.
  • Jön Türk Devrimi’nin, kendinden önceki birçoklarının aksine, başkentte değil taşrada başlamış olması önemlidir.
    Birtakım başlıca Jön Türk liderlerinin ailevi ve coğrafi kökenlerine yakından bakıldığında, kendilerinin veya ailelerinin göçmen olduğu veya evlerini ve makamlarını terk etmek zorunda kalmış eski Osmanlı taşra seçkinleri arasından çıktıkları anlaşılmaktadır. Bu kişiler, İmparatorluğun siyasal yaşamının ve geleneklerinin dışında kalan sıra dışı bir grubu temsil ediyorlardı.

    Yönetici grup olan İTP, iktidarda kalmak için ilk olarak ordunun desteğini kazanmaya ve onu denetim altına almaya çalıştı. Savaş nedeniyle başka meşguliyetleri olan ordu ile belli ölçüde uzlaşma sağladıktan sonra İttihatçılar, çeşitli grupların örgütsel desteğini alma çabasına girdiler. Bu gruplar arasında şunlar sayılabilir: Alt ve orta tabakadan aydınlar, küçük bürokratlar, bazı subaylar ve (küçük tüccarlar ve küçük toprak sahipleri gibi) büyük özlemleri olan taşradaki çeşitli ekonomik gruplar. Böylece İTP, kendisini, 1856-1908 döneminde meydana gelen dönüşümün meyvesi olan alt-orta sınıf ile çeşitli gruplar arasında meydana gelen yukarı doğru hareketliliğin en önemli kanalı olarak konumlandırdı.

    Sahip olduğu örgütsel ve ideolojik altyapı ve toplumsal taban, İTP’yi, saltanat ve çevresi tarafından temsil edilen eski düzenden derin bir sosyal, psikolojik ve kültürel uçurumla ayırıyordu. Enver Paşanın padişahın ailesinden bir kişiyle evlenmesine rağmen, yeni yönetici kadrolar ile saltanat arasında neredeyse hiçbir ortak nokta yoktu. Dolayısıyla, İTP kadrolarının eski sistemden kurtulmaları görece kolay oldu. Geçmişte iktidara gelenler, bunu yönetimdeki güç dengesiyle oynayarak başarmışlardı. İTP ise, bunu yerine, kendi 'devrimci” çabalarıyla iktidarı ele geçirdi. Gerçekten de, İmparatorluk kurumu dışından gelen bir toplumsal grubun, saltanatın özüne meydan okuyan bir tez ve ideoloji kullanarak denetimi ele geçirmesine Osmanlı tarihinde ilk defa rastlanıyordu. (Jön Türkler saltanatı sonlandırmadılar. Fakat bunu, saltanatı benimsedikleri için değil, pratik nedenlerle yaptılar).

    Gelgelelim, yeni düzen, ileride gerçekleşecek olan kendi güçten düşüşünün ve çöküşünün tohumlarını da içinde taşıyordu. Yeni lider kadrolar, (1908 yılının Temmuz ayında Fırzovik’te yapılan halk gösterileri hariç) iktidara gelmek için kitlelerin desteğini almak yerine ordu ve devlet bürokrasisi içindeki güç dengeleriyle oynamışlardı. Dolayısıyla yaptıkları devrim, ekonomi burjuvazisinin değil, bürokrasi ve aydınlar hiyerarşisinin alt basamaklarında yer alanların zaferiydi.

    Türklerin tarihine ve kişiliğine derinden işlemiş olan Müslüman-Osmanlı kimliği, Türk milliyetçiliğinin psikolojik yapısını oluşturuyordu. Milliyetçilik, politik açıdan antiemperyalizmin, ekonomik alanda ise devletçiliğin benimsenmesi ve bu ikisine Türkçülüğün eklenmesiyle meydana geliyordu.

    Misak-ı Milli’de gerçekten devrimci bir ilke de ifade ediliyordu: Padişah ve hükümeti, ulusların kendi kaderlerini tayin ettikleri bu devirde milli iradeye boyun eğmeleri ve sanki ulusun üstünde bir konuma sahiplermiş gibi hareket etmemeleri yönünde uyarılıyorlardı.

    1876 Anayasası, İTC iktidarı süresince yürürlükte kaldıysa da, metni oluşturan 119 madde üzerinde birkaç kez değişiklik yapıldı. Parlamento içinde, Meclis-i Ayanın sahip olduğu ayrıcalıklı yetkiler, Meclis-i Mebusan’a devredilmişti. Parlamento, denetimi geniş bir alanda ele geçirerek, ana iktidar odakları olan Saray’ın (padişahın) ve Babıâli’nin (sadrazamın) yerini almıştı.

    Dolayısıyla Sultan II. Abdülhamit (1876-1909) ülkeyi anayasa olmadan yönetmeye devam etti. Yine de II. Abdülhamit bürokrasiyi yeniden düzenledi, eğitimi yaygınlaştırdı, tarımsal sistemi yeniledi, ulaşım sistemini modernleştirdi ve ekonomiyi bütünüyle canlandırdı. Onun saltanatında, tarımsal üretim üç kat arttı ve sanayileşme alanında ilk adımlar atıldı. Abdülhamit’in icraatları sayesinde, modern bir politik sistemin kurulması için gereken sosyoekonomik altyapı önemli ölçüde güçlendi ve eğitim sisteminin altyapısı inşa edildi. Gerçekten de, bu ıslahatlar yapılmasaydı Jön Türkler ve Cumhuriyet dönemlerindeki politik gelişmelerin yaşanması düşünülemezdi.

    Mustafa Kemal, İslam’ın en yüksek makamı tarafından kâfir ilan edildi ve bir askerî mahkeme tarafından ölüme mahkûm edildi. İstanbul ile Ankara arasındaki bağları iyice koparan bu gelişmeler, milliyetçileri daha geniş halk desteği aramaya itti. Bu noktadan itibaren, kendiliğinden hızla büyüyen direniş hareketi emperyalizm ve saltanat karşıtı, ulusal ve halkçı bir nitelik kazandı. Milliyetçiler artık yalnızca işgalci yabancı güçlerle değil, padişahı destekleyen yerel kuvvetlerle de mücadele etmek zorundaydılar. Dolayısıyla padişah ile milliyetçiler arasındaki işbirliği olasılığı tamamen ortadan kalktı. Milliyetçilere karşı olan güçler, en üst dinsel makamlardan destek alıyorlardı. Bu durum, milliyetçi hareket içinde, din adamlarının politik güç sahibi olmalarına karşı çıkan unsurların ve “laik” eğilimlerin dayanağı oldu.

    Hiç şüphesiz 1921 Anayasası, yabancı bir modelden kopyalanmış olmaması açısından, kendinden önce ve sonra hazırlanan diğer tüm anayasalardan ayrılıyordu. Bu, günün koşullarını ve Türk halkının gerçek özlemlerini yansıtan özgün bir metindi.

    Devrimci önderlerin düşüncelerinde psikolojik ve toplumsal olarak İslam’da kök salmış bir milliyetçilik baskındı. Gerçekten de 1919-23 dönemindeki Türk milliyetçiliğinin başat özelliğinin dinsellik olduğu söylenebilir. Söz konusu dönemde çok sık kullanılan millet ve milli terimleri ile asıl kastedilen, belli bir toprak parçası üzerinde yaşayan ve birbirine dinsel bağlarla bağlanmış olan ulusal bir topluluktu.

    1876 Anayasası, padişahın sistemdeki bu merkezî konumuna sadık kalmakla birlikte, karar mekanizmasında katılım ve uzlaşmaya da yer açıyordu. Meşrevet (danışma) ve şura (meclis) gibi geleneksel kavramlar, içinde yalnızca dinsel liderler ile padişahın vekillerinin değil, dolaylı seçimle gelen halk temsilcilerinin de bulunduğu Heyet-i Mebusan’da toplanmıştı. 1876 ve 1878’de yapılan iki seçimle, cemaat liderleri, yerel eşraf, toprak sahipleri, tüccarlar ve ulemadan meydana gelen bir parlamento kuruldu.

    Birinci grup, hükümet ile ilişkisi olan asker ve bürokrat seçkinlerden oluşuyordu. Bunlar, ilerlemenin önündeki başlıca engel saydıkları geleneksel kurumlan, örgütleri ve özellikle de geleneksel kültürü değiştirmek gerektiğine inanıyorlardı. Söz konusu değişimin de yukarıdan dayatılarak gerçekleştirilmesi gerektiğini savunuyorlardı. Meclis’teki ikinci grup ise çoğunlukla taşralı liderlerden meydana geliyordu. Bu gruba göre bir yandan toplumun gelenekleri muhafaza edilirken diğer yandan da hükümet, otoritesini kullanarak ekonomik faaliyetin önündeki engelleri kaldırmalıydı. Böylece devlet, yeteneklerini geliştirmeleri ve özlemlerini gerçekleştirmeleri için bireylere her türlü olanağı sunmuş olacaktı. Birinci grup, taklitçiydi fakat kültürel açıdan ilericiydi; buna karşın, toplumsal ve ekonomik açılardan tutucu ve hatta gericiydi. İkinci grup ise, ekonomik alanda yeniliği ve özgürlüğü savunuyordu fakat kültürel açıdan muhafazakâr bir duruşa sahipti; zira toplumun inançlarını ve değerlerini koruyup sürdürmesinden yanaydı. Birinci gruptaki kişilerin görüşlerine, Avrupalı düşünceler ve kavramlar hâkimdi. Kendi toplumlarına tepeden bakıyorlardı.

    Gelenekçiler, halifeliği, Türklerin kültürel kimliğini sembolize eden ve onları Müslüman dünyaya bağlayan bir kurum olarak görüyorlardı. İşte bu koşullar altında Batıcı-modernistler, gelenekçileri saf dışı bırakarak TBMM’nin denetimini ele geçirmeye ve kendi reform programlarını uygulamaya karar verdiler.

    1924 Anayasası, bir değişim aracı olarak hazırlanmıştı. Yönetimdeki seçkinlerin tasarlayıp yorumladıkları bir gelecek öngörüyordu. Anayasanın sekiz “temel maddesi” Türk Devletini dini İslam ve dili Türkçe olan bir Cumhuriyet olarak tanımlıyordu. (Fakat 10 Nisan 1928’de ikinci madde değiştirilerek “Türk Devletinin dini İslam’dır” ifadesi kaldırıldı.)

    “Laiklik” Anayasada yer alan ilkeler arasında belki de en tuhaf olanıydı. Genel olarak din ile politikanın birbirinden ayrılması olarak tanımlanıyordu. Gerçi günümüzde herkesin farkına vardığı gibi, böyle bir ilkenin Müslüman bir toplumda tam olarak uygulanması mümkün değildir. (Bir avuç aydın ve bürokrat haricinde Türkiye’nin ateşli bir Müslüman topluma sahip olduğu su götürmez bir gerçektir). İlk laik hareket, Sultan II. Abdülhamit’in “Müslüman milliyetçiliği” politikasına tepki olarak başlamıştı. İmparatorluğun II. Abdülhamit idaresindeki son günlerinde Osmanlı hükümeti, meşruluğunu İslam dininden almasına rağmen pratikte laik bir kurumdu.

    Jön Türkler bu politikaya tepki olarak din adamlarını devlet yönetiminden uzaklaştırdılar; eğitim ve yargı sistemlerini din kurumunun etkisinden kurtardılar. Ne var ki Jön Türkler, toplumun ve kültürün temel bir öğesi olan İslam’ı değiştirip bozmaya veya saf dışı bırakmaya çalışmadılar.

    1922’de padişahlık ve halifelik birbirinden ayrıldıktan sonraki
    durum şöyleydi: Türk ulus-devletinin yöneticisi halk tarafından
    seçilen Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM)’ydi. Türklerin bir
    parçası olduğu İslam dünyası ise, halife tarafından yönetiliyordu.
    Bu iki farklı otoritenin de öznesi aynı Türk varlığıydı. Buna rağmen TBMM’nin iktidarının kaynağı laik, İslam dünyasındaki otoritenin kaynağı ise dinseldi. Türk varlığı,' TBMM tarafından bir ulus olarak kabul edilirken, hilafetin gözünde bir cemaatti. Sonuçta her ikisinin bir birleşimi ortaya çıktı: Cemaat-ulus olarak adlandırılabilecek bir varlık. CHP’nin kurulmasının temel amacı, aynı insan grubu üzerindeki farklı iktidar iddialarının yarattığı ikilemi ortadan kaldırmaktı.
  • Atatürk’ü küçültmeye küçültmeye kalkışmak, Sol adına, sosyalizm adına utançtır. Gerçek sosyalistler, Atatürk’e kılıç çekmeye kalkışanlardan utanıyor. Tarihi değerlendirmek ve eleştirmek ile milli kahramanı aşağılamaya yeltenmek arasındaki farkı halk görüyor. Bir ülkede yapılmış olan devrime karşı cephe tutmak, önümüzdeki devrime karşı cephe tutmanın en somut belirtisidir. Türkiye’de Atatürk devrimlerine karşı cephe tutmak, hatadır; Orta Çağ gericiliğinin safına düşmektir.
  • Atatürk’ün önderlik ettiği eylemler kadar geniş yığınları kapsayan ve etkileyen eylemleri, Türkiye tarihi bugüne kadar yazmış değildir.
  • "Sonuçta Suphiler Milli Mücadele'yi destekliyorlardı; ancak bu, koşullar imkan verdiğinde toplumsal devrim için insiyatif alamayacakları anlamına da gelmiyordu. Anadolu'da kurulmakta olan burjuva iktidarı konjonktürel siyasi hesapların ötesinde bu nedenle de Mustafa Suphilerin dönüşünü kuvvetli bir sınıfsal refleksle karşılamıştır."