• Parastîna zimên, ol û kultureke ku di bin tehdîdê de ne deynekî mirovahîyê ye..
    ------------
    Tehdit altındaki dilleri, dinleri ve kültürleri korumak, aynı zamanda bir insanlık borcudur..
  • Marx’m “sanayi bakımından gelişmiş ülke azgeliş­miş ülkeye geleceğinin imajını sunar sadece” cümlesiyle baş­latır.
    Modernleşme eski bir sürecin zamanımızdaki adıdır. Sosyolog buna “Azgelişmiş ülkelere, gelişmiş ülkelerin vasıflarını kazandıran sosyal değişme süreci” diyor. İyi de azgelişmiş, çok gelişmiş ne demek?
    Bu sosyal değişme süreci ken­diliğinden mi oluyor yoksa dış müdahalelerin mi eseri?
    Yazar devam ediyor: “Emperyalizm çağında, gelecekleri­nin imaj ve tasvirleri, sömürge halkına sömürgecileri tara­fından sunuluyordu. Hint’ten söz ederken İngilizleşiyor de­niyordu, Hindiçin’ den söz ederken Fransızlaşıyor”.
    Demek ki sömürge halkı için ideal, yani bugünün tabiriyle mo­dernleşme, efendilerine benzemekten ibaretti. Peki ama sö­mürge halkına bu yanlı hedefi telkin eden kimlerdi?
    Ansiklopediyi okumaya devam edelim: “Uzun süren sö­mürgecilik yılları, emperyalist rejimler arasında, millî men­şeleri bir yana, büyük benzerlikler olduğunu gösterdi. Eski dar deyimler kullanılmaz oldu, Avrupalılaşmaktan söz edil­meye başlandı”.
    Görüyoruz ki, “çağdaş uygarlığın” temsilcileri mağlupla­ra önce kendilerini örnek gösteriyorlar, sonra mensup ol­dukları camiayı yani Avrupa’yı. Avrupalılaşmanın Avrupalılar tarafından ne manada kullanıldığını yukarda gördük.
    Şimdi düşman ülkelere teklif edilen daha sonraki modellere göz atalım.
    “İkinci Dünya Savaşı Avrupa devletlerinin zayıflayışına ve Amerikan nüfuzunun yayılışına şahit oldu. Batı dilleri yeni bir kelimeyle zenginleşti: Amerikalılaşma. Artık Av­rupa’nın Amerikalılaşmasından dem vuruluyordu. Ama dünyanın geri kalan bölgeleri söz konusu olunca kullanılan kelime Batılılaşma idi.
    Ne var ki savaş sonrası yılları bu daha geniş tabirin de lüzumundan fazla dar olduğunu gös­terdi. Topyekûn bir tabire ihtiyaç vardı, bu ihtiyacı karşıla­mak için modernleşme kelimesi uyduruldu.
  • İnançları farklı,
    Dilleri farklı,kimlikleri farklı diye
    Insanlar birbirlerine düşman olmamalı.
  • İnançları farklı, dilleri farklı, kimlikleri farklı diye insanlar birbirine düşman olmamalı.
    İnsan bir kimliğe, bir dine, bir dile sahip olarak dünyaya geliyor ve bununla büyüyüp yaşıyor.
    Bunda insanın günahı, suçu ne?
  • Ancak ortalıkta henüz "Yunanistan" yoktu, yalnızca Mikenler (onları atalarından ayırt etmek amacıyla, "Arkadia'lılar") , İon'lar ve Dor'lar. Yunan yarımadası, İsrail ve Arami krallıklarının ortaya çıkmasından önceki "Batı Sami" toprakları gibi, bağımsız krallar ve şefler ülkesiydi. Dor kargaşası uzak geçmişte kalırken, Yunan yarımadasındaki kentler nispeten bir barış dönemine girdi. Bu sürede, düşmandan çok müttefik gibi davrandılar ve dilleri ile kültürlerini daha çok paylaştılar: MÖ dolaylarında, -çok müphem ve genel bir tahmin- büyümekte olan bu tek kültürel kimlik duygusu, (birçoğu Mikenlere ait olan) çok sayıda farklı tarihsel
    kaynağın kısa sürede tüm yarımada tarafından oradaki her kentin
    mirası olarak kabul edilecek, birbiriyle bağlantılı iki kahramanlık şiirinde bir araya gelmesine neden oldu: nyada ve Odysseia.
    Daha sonraki Yunan geleneğine göre, bu şiirlerin yazarı, ya İon yerleşimlerinin bağrındaki Anadolu kenti Smyrna'dan ya da İonya kıyısının hemen açığındaki Khios adasından gelen Homeros adlı bir İon'du. Homeros 'un kim olduğu (ya da olmadığı) üzerine süregiden bir tartışma vardır; kuramlar, tek bir dehadan, tek bir isim altında yazan tüm bir şairler okuluna kadar gider. Şiirler, sözlü öykü anlatıcısının damgasını taşır: Tekrar tekrar karşımıza çıkan ve şaire konuşulan bir mısranın ritmini doldurmak için derhal bir yol sağlayan iki sözcüklü betimlemeler (şarap
    koyusu, hızlı bacaklı, açık yanaklı, güzel saçlı); bir salıneyi kapatan kalıp tümceler ("ve öyle dedi, kanatlı sözlerle", "uzun süre sessiz ve hareketsiz oturdular"); 15 ve düzensiz leff ü neşr (ki yazma) , yani şairin bir konuya girmek için zihinsel bir nirengi sağlamak üzere konunun ortasından girmesi, başa dönmesi ve sonra da sona doğru ilerlemesi.
  • Naram-Sin'in zamanında, Akadlar bir halk olarak da belli bir olgunluğa erişmişti. Sargon Mezopotamya'nın savaşan kentlerini bir araya getirmişti, ama Akad kültürü hiçbir zaman Akad siyasal çevresiyle tam anlamıyla aynı olmamıştı. Akad İmparatorluğu'nda yaşayıp Akad kralına itaat edebilir, ama aynı zamanda hala bir Sümer olabilirdiniz. Sargon'un oğulları ve torunu zaferlerini (fethedilenler için) Sümerce çiviyazısı, bir de (kendileri için) Akadça anlatmışlardı. Memurları ve garnizonlardaki askerler
    Sümer kentlerinde yaşıyorlardı, ama onlardan ayrı bir kültüre ait
    olduklarını da biliyorlardı. Bu gelişen kültürel kimlik duygusu, imparatorluğun en büyük felaketi zamanında en belirgin halindeydi. Dicle'nin doğusundaki kayalık Zagros Dağları'ndan, Guti kabileleri indi ve kendilerini Naram-Sin'in krallığının kıyısına attılar.
    Bir krallığın kurulu düzenini tehdit eden kaos yeni bir şey değildi.
    Çin kaynakları, hükümdarların iç kargaşayla olan mücadelelerini anlatır: Baskı ve acımasız sömürüye karşı bir itki. Mısırlılar, Nil boyunca krallık farklı krallıklara bölündükçe yaşanan kardeşler arası savaşların öyküsünü anlatır. Gılgamış vahşi bir adamla dövüşür, ama anlaşılır ki, bu aynı zamanda kendi gölge benliğidir. Ama Naram-Sin'in karşısındaki yeni bir şeydir: Barbarlann, dışarıdan gelen ve yakıp yıkmak isteyen ötekilerin istilası. Akadların Sümer diyarını ele geçirmesi şiddetli ve güç kullanılarak olmuştu, ama Sargon'un adamlarının bir dilleri ve yazıları vardı. Naram-Sin'in hükümdarlığı sırasında,
    Akad İmparatorluğu arada bir karnını doyurmak için duran, sonra da yayılmayı sürdüren bir ordudan çok, bir ulusa benzemişti. Kendi tarihi vardı, kendi kurucu babası vardı. Ama şimdi, tezat oluşturan bir insan türünden söz etmek olasıydı: "Barbarlardan."
    Tarihçi David McCullough, ..K imse kendine barbar demez," der, "bu sana düşmanlarının taktığı addır." olmasına karşın arkalarında yazıt, kaynak ve gerçek bir tarih bırakmayan
    Gutilerin dağınık, bölük-pörçük dünyasının karşısındaydı. Kuşkusuz, hiçbir Akad yazıtı daha sonraları Yunanların kullandığı bir sözcük olan "barbar" lafını etmemiştir. Ama Akadlar, Guti güruhlarında yalnızca yıkmak amacıyla gelen -onlarınkinin yerine başka bir kültür yerleştirme niyeti olmayan- bir dış güç gördüler. Asur uzmanı Leo Oppenheim, Guti istilasını anlatan Akad vakayinamelerinde görülen saf nefretin eski dünya için
    yeni olduğuna dikkat çeker; bunun yalnızca, iki yüz yıl sonra gelişen ve Mısır'ın ilk kez dışarıdan gelen yıkıcı bir gezginci halk tarafından istilası nsırasında "Mısırlıların Hyksos'lara duyduğu nefretle karşılaştırılabileceğine" dikkat çeker. Sümerler Gutileri yılan ve akreplere, insan müsveddelerine benzetir:
    "Toprağın bir parçası olmayanlar:
    Gutiler, dizginlenmemiş,
    İnsan aklına, ama köpek duygulanna sahip,
    Maymun yapısında bir halk.
    Küçük kuşlar gibi büyük sürüler halinde yerin üstünde uçtular,
    Fençelerinden hiçbir şey kurtulamadı,
    Ellerinden hiç kimse kaçamadı."
    Naram-Sin'in orduları Guti ordularını durduramadı; sel gibi geldiler, kentleri ardı ardına aldılar. Gutilerin Akad kentlerini işgali, işlerin düzenini baş aşağı etti.
    "Haberciler ana yollardan gidemez oldu,
    Mesaj taşıyan tekneler nehirde yolculuk edemez oldu . . .
    Nöbetleri mahkumlar tuttu,
    Yolları haydutlar işgal etti . . .
    Kentlerin içinde kendilerine bahçeler yaptılar,
    Alışıldığı gibi dışarıdaki tarlalarda değil.
    Tarlalar tahıl vermedi, nehirler balık,
    Meyve bahçeleri şurup ve şarap,
    Bulutlar yağmur getirmedi.
    Dürüst insanlarla hainler karıştı,
    Kahramanların ölüleri üst üste yığıldı,
    Hainlerin kanlan dürüst insanların kanlarının üzerine aktı."
    Düzenin barbarlar tarafından yıkılması o kadar rahatsız ediciydi ki, kısa bir süre sonra yıkımı anlatan uzun bir öykü yazıldı. Tanrılar kızmıştı: Barbarların istilası ilk kez böyle açıklanıyordu, ama bu son olmayacaktı.
  • İnançları farklı, dilleri farklı, kimlikleri farklı diye insanlar birbirine düşman olmamalı.