• 408 syf.
    ·29 günde·Beğendi·10/10 puan
    ---
    "𝙳𝚞𝚗𝚢𝚊𝚍𝚊 𝚜𝚎𝚟𝚒𝚕𝚎𝚌𝚎𝚔 𝚋𝚞 𝚔𝚊𝚍𝚊𝚛 𝚌𝚘𝚔 𝚜𝚎𝚢 𝚘𝚕𝚖𝚊𝚜ı 𝚖𝚞𝚑𝚝𝚎𝚜𝚎𝚖 𝚋𝚒𝚛 𝚜𝚎𝚢 𝚍𝚎𝚐𝚒𝚕 𝚖𝚒?"


    Herkese merhaba! Bugün, çoğumuzun "Anne with an E" adıyla dizisini izlediği Yeşilin Kızı Anne kitabının incelemesi ile karşınızdayım.


    Ah Anne! O kadar iyi kalpli ve tatlı bir kızsın ki! Sana ve o muhteşem hayal gücüne, düşüncelerine, fikirlerine, hatta çok konuşmana bile hayranım! İyi ki seni tanımışım!


    Anne with an E dizisi kesinlikle çok konuşulan, çok beğenilen bir dizi oldu. Diziyle beraber, diziye ilham olan Yeşilin Kızı Anne kitap serisi de türkçeye çevirilmeye başladı. Ben de bu dizinin hayranlarından biri olarak, kitaplarını çok merak ettim ve okumaya başladım. Genelde kitaplardan uyarlama film ve dizilerde, kitapta okuduklarımızdan çok daha farklı ve fazla veya az olaylar oluyor. Ve bu kitap da kesinlikle öyle! Size bu farklılıklardan bahsetmek istiyorum.

    Ama önce sizden, dizisini incelediğim ve blogumda yayınladığım yazımı okumanızı istiyorum. Bu yazı bir nevi kitabı da ana hatlarıyla anlatıyor. Spoiler yok, rahatlıkla okuyabilirsiniz:
    https://dandelionsandrainbow.blogspot.com/...nne-with-e-anne.html


    Şunu söylemeden geçemeyeceğim, bizim 3 sezon boyunca izlediğimiz dizi sadece 1 kitapta geçiyor. Yani kitap serisi normalde 8 kitap ama biz sadece ilk kitabı izliyoruz.


    Aslında dizi ve kitap genel olarak aynı; ana olaylar ve ana kahramanlar tamamen aynı. Ama yine de, ben dizi ve kitap arasında tam 𝟒𝟎 tane fark buldum.


    > Yazının bundan sonrasında SPOILER var, kitabı okumayanlar veya diziyi izlemeyenler okumasa daha iyi olur.


    Gelelim kitap ve dizi arasındaki benim bulduğum farklara.


    𝟏- Kitapta Cole yok.
    Cole, 2. sezonda Anne'in hayatını ve dizinin akışını çok etkilemiş bir karakterdi. Ama kitapta Cole diye bir isim bile geçmiyor.

    𝟐- Kitapta Sebastian yani "Bash" ve Mary yok.
    Bu karakterler de diziyi ve diğer karakterleri çok etkiliyordu. Ama kitapta bu isimlerle hiç kimse yok.

    𝟑- Kitapta Matthew ölüyor.
    Anne'in ve hepimizin çok sevdiği Matthew, tüm para birikiminin olduğu bankanın iflas ettiği haberini okuyunca şok geçiriyor ve bu şokun etkisiyle de ölüyor.

    𝟒- Gilbert, dizide tıp okumak için başka bir okula gidiyordu ve ara sıra doktorun yanında çalışıyordu. Ama kitapta, Gilbert Queens sınavına giriyor, orayı kazanıyor ve orada okuyup White Sands'teki bir okulda öğretmen oluyor.

    𝟓- Kitapta Gilbert nişanlanmıyor.
    Dizide Gilbert, kasabada doktorun yanına ara sıra staj yapmaya gidiyordu ve orada çalışan bir kıza evlenme teklifi etmiş ve nişanlanmışlardı. Ama Gilbert kitapta hiç doktorlukla alakası olmadığı için böyle bir şey yaşamıyor.

    𝟔- Kitapta Gilbert, Anne'in örgülerini çektiği zaman Anne'in arkasında oturuyor. Ama dizide yanındaki sıralardan birinde oturuyordu.

    𝟕- Kitapta Anne ile Gilbert, Queens sınavına girene kadar düşman kalıyorlar. Dizide Queens sınavından önce barışıyorlardı. Hatta Anne kitapta, Gilbert ile önceden barışmadığı için pişman oluyor. Gilbert ona önceden barışma teklifi etmişti.

    𝟖- Kitapta Gilbert, gemide çalışmıyor.
    Dizide Gilbert babası öldükten sonra bir gemide çalışıyordu ama kitapta böyle bir durum söz konusu bile değil.

    𝟗- Kitapta Gilbert, babasını küçük yaşlarındayken kaybediyor. Dizideyse Anne ile tanıştıktan sonra kaybediyordu.

    𝟏𝟎- Kitapta Anne ile Gilbert öpüşmüyor. Dizide öpüşüyordu.

    𝟏𝟏- Kitapta Diana Queens sınavına girmiyor.
    Dizide Diana gizlice Queens sınavına giriyordu ve kazanınca da Queens'e gidiyordu.

    𝟏𝟐- Kitapta Diana Fransız okuluna da gitmiyor.
    Dizide ailesi Diana'yı Fransız okuluna göndermek istiyordu ama Queens sınavını kazanınca gitmiyordu. Kitapta böyle bir şey olmuyor.

    𝟏𝟑- Aslında Diana'nın iki kız kardeşi var. Ama dizide sadece tek kız kardeşi Minnie May var.

    𝟏𝟒- Kitapta Anne fuar alanına Diana ile gidiyor. Dizide Matthew ve Marilla ile beraber gidiyordu.

    𝟏𝟓- Kitapta Anne, bir "Cuthbert" olmuyor, sadece "Anne Shirley" olarak kalmaya devam ediyor. Dizide "Anne Shirley Cuthbert" oluyordu.

    𝟏𝟔- Kitapta Anne az kalsın başka bir aileye gidiyordu. Neyse ki böyle bir şey hiç olmadı.

    𝟏𝟕- Aslında Anne gri gözlü ve kıvırcık saçlı. Dizide yeşil gözlü ve düz saçlıydı.

    𝟏𝟖- Kitapta Anne, Marilla'nın broşunu kaybettiğinde geri gönderilmiyor. Dizide geri gönderiliyordu.

    𝟏𝟗- Kitapta Anne Josie Pye ile arkadaş olmuyor, aksine düşmanlar. Ama dizide arkadaş oluyorlardı.

    𝟐𝟎- Aslında Pye'lar büyük bir aile.

    𝟐𝟏- Kitapta Josie Pye ile Billy Andrews arasında hiçbir şey olmuyor.

    𝟐𝟑- Normalde Billy Andrews şişman bir çocuk. Dizide hiç de öyle değildi.

    𝟐𝟒- Kitapta Anne'in 16. yaş günü kutlanmıyor. Dizide bir doğum günü partisi oluyordu.

    𝟐𝟓- Kitapta Anne'in daha çok okul arkadaşı var.

    𝟐𝟔- Kitapta Anne'in okulunda küçük sınıflar yok. Dizide küçükler için ayrı bir sınıf vardı.

    𝟐𝟕- Kitaptaki Ruby ve dizideki Ruby arasında çok fark var. Kitapta daha bilmiş ve her konuda bir fikri olan, uzun boylu bir kızken; dizide oldukça utangaç ve nazik, kısa boylu bir kız.

    𝟐𝟖- Aslında Ruby'nin çok fazla ablası var.

    𝟐𝟗- Kitapta Anne ile Charlie arasında hiçbir şey olmuyor. Dizide Charlie Anne'den hoşlanıyordu ve adları yan yana yazılıyordu.

    𝟑𝟎- Kitapta Diana ile Moody arasında hiçbir şey olmuyor.

    𝟑𝟏- Kitapta Jerry çok anlatılmıyor. Dizide büyük bir rolü vardı ve diziyi etkileyen bir karakterdi.

    𝟑𝟐- Kitapta Diana ile Jerry tanışmıyor bile. Dizide sevgiliydiler.

    𝟑𝟑- Kitapta Barry'lerin evinde yangın çıkmıyor. Dizide çıkıyordu.

    𝟑𝟒- Kitapta Anne ile Diana, Bayan Josephine Barry ile Barry'lerin misafir odasında karşılaşıyorlar. Dizide partide karşılaşıyorlardı.

    𝟑𝟓- Kitapta kızlar Queens'e başlayınca herkes bir akrabasının yanında, Anne ise pansiyonda kalıyor. Dizide bütün kızlar Bayan Josephine Barry'nin yanında kalıyorlardı.

    𝟑𝟔- Aslında Queens sadece 2 yıllık bir okul.

    𝟑𝟕- Kitapta Bayan Stacy çok anlatılmıyor.

    𝟑𝟖- Dizide, Anne ile arkadaşları okula matbaa makinesi gelmesiyle gazetecilik yapıyorlardı ve bir protesto yapıyorlardı. Kitapta böyle bir şey olmuyor.

    𝟑𝟗- Kitapta Bay ve Bayan Allan var ve Bay Allan kasabanın papazı. Ama dizide bu çifti görmüyoruz.

    𝟒𝟎- Ve son olarak; dizide Anne'in 3. sezonda tanıştığı kızıldereli arkadaşı, kitapta yok.



    Benim bulduğum farklar bunlardı. Sizin de bulduğunuz farklar varsa, yorumlara yazarsanız sevinirim.


    Her ne kadar, kitap ve dizi arasında çok farklar olsa da, Anne ve maceraları harika ve onu hepimiz çok seviyoruz! İyi ki varsın Anne!




    Bu serinin öbür kitaplarını okumak için sabırsızlanıyorum.




  • 272 syf.
    ·Puan vermedi
    ÖKÜZÜN A’SI BARRY SANDERS Gözde KOÇAK

    GİRİŞ:
    Tarihe okuryazarlığın sonucu olarak giren kitap kültürüne bağlı, toplumsal ve düşünsel araç olarak göstereceğimiz benliği sorgulamalıyız. Benliğin yeni dünya ile birlikte yok olmaya başlayışını inceleyeceğiz. Bu kitapta okuryazarlığa sırt çevirmiş gençlerin benlikten kopuşuna değiniliyor. Kopuş nasıl engellenir sorusuna vereceğimiz cevap ise basit: benliği yeniden yakalamalıyız. Bu yalnızca öğretmenlerin yapabileceği bir şey değildir, temelde okuryazarlık baştan tanımlanmalı ve gerektiği şekilde topluma mal edilmelidir. ”Okuryazarlık bir ilişkiler ve yapılar demetidir, insanın içselleştirerek deneyimlerine aktardığı devingen bir sistemdir. ” devamında yazar okuryazarlığa giden yolun bir bebeğin ilk nefesinden başladığını söylüyor. Okuryazarlık tam anlamıyla çocukların önce sözlü kültürle iç içe geçmesiyle sağlanabilir. Bu ilk aşama olmak zorundadır. Anne baba, öğretmen kısaca tüm toplum bu örüntünün parçasıdır. Örüntüdeki bir farklılık bütünü etkileyecektir. Anne çocuk arasındaki duygusal ve fizyolojik bağın ticari sebeplerle koparılması, öğretmenlerin öğrenciye karşı tutumu, çocuklarını bir yarış atına çevirmeye çalışarak onları benliklerinden uzaklaştıran ana babalar, çeteye katılan çocuklar, televizyon ve bilgisayarın yeri ve bölümlerde bahsedeceğim diğer sebepler toplumsal bir okuryazarlık bütününün parçalarıdır.
    Yazar giriş bölümünde son olarak kitabın adının nereden geldiğini söyler. ”ilk haliyle Fenike yazı sisteminde alef denilen A harfi bugün bildiğimiz A nın yan yatırılmış biçimiydi. İnek ya da öküzü temsil ederdi… Sözellikte imla hatası olmaz ben de kitaba yakışacağını umduğum bu ismi buldum ÖKÜZÜN A’SI ”

    1.BÖLÜM
    Kitabın genel hatları bu bölümde çizilecektir. Esas mevzu okuryazarlıktır. Sözellikle ilişkisi kurulmadan öğrenilen bir okuryazarlık tam anlamıyla okuryazarlık değildir. Okuryazarlık ve sözellik arasındaki bağın öneminden ve kurulmaması halinde gerçekleşecek felaketlerden bahsedelim ama önce Sözellikten bahsi masalcılıkla açayım: Sözlü kültürde masalcılar modern dünyanın bilge insanı olarak karşımıza çıkar. Anlattıkları gerçek hayatın iyi incelenmiş bir hikayesidir. Topluma yol gösteren masalcı okuryazarlığın bireylerin içinde yarattığı bilincin sözlü kültürde yaşayan bir örneğidir.
    Masal geleneğine göz atalım. Her zaman gördüğümüz duymaya alışık ve istekli olduğumuz masal tekerlemeleri vardır. Sözlü kültür geleneği bu ritüelleşmiş sözlerle beslenir. Olay örgüsünde yine benzer ifadeler görebiliriz. Örneğin bir kralın üç oğlu vardır, üç yol ayrımı, yedi başlı ejderha, gökten düşen üç elma… Sözellik tanıdık olanın verdiği güveni arar gelenek aracılığıyla ayakta kalır.
    Yaşamlarımız da değişen dünyaya rağmen sözellikten kopmuş sayılmaz. Hikaye anlatımı gerçek hayatın ta kendisidir demiştim. Hikayeye ihtiyaç duyarız yazar bu duruma örnek olarak adsız alkolikler toplantısını vermiş. Sık sık bir araya gelen alkolikler kendilerini bu alışkanlıktan kurtarmak için benzer dertlerini paylaşır ve her buluşmalarında benzer bir parola ile günü kapatırlar. Rutine dönen bu işlem onların hayatında farklılıklara sebep olacaktır. Hikaye anlatımının gücü buradadır. Bu durumu yakın bir arkadaşımıza dert anlatırken kurduğumuz olay örgüsünde, bir psikanaliz sırasında ya da günah çıkarmaya giden bir Hıristiyan’da görebiliriz.
    Öykü ve masallar aynı zamanda çocukların en karanlık korku ve kuşkularını açığa çıkararak bunların konuşulmasına ve normal olduğunun farkına varılmasına yardımcı olur. Çocuk yalnız olmadığını masaldaki bir kahraman aracılığıyla anlayacaktır.
    Sözel kültüre ait zihin ve okuryazar zihin bağlıdır fakat aşamalı bir bağdır bu. Okuma yazma öğrenen bir zihin artık eskisi gibi düşünemeyecektir. Walter Ong’a göre okuryazar birine mamafih kelimesini düşünmesi söylense, kişi sadece kelimenin yazılışını düşünebilecek yazıdan bağımsız bir şekilde bir dakikadan fazla düşünemeyecektir. Başka bir deyişle okuryazar zihin birincil sözellikte söze verilen anlamı artık tam anlamıyla elde edemeyecektir. Bu evre onun için çoktan tamamlanmış halde olmak zorundadır.
    Sözel kültürde gerçeklik, anlatıcının anlattığı ve hafızada kaldığı şekilde var olabilir. Doğruluğu sabit değildir sadece duyuma bağlıdır. Yanılsama yaşatabilir. Anlatıcıya göre değişiklik gösterir. Sözcükler ağızdan çıkar çıkmaz uçar gider bunları harfi harfine anımsamak imkansızdır dolayısıyla analiz ihtimali yok olur. Ortada bir doğruluk standardı yoktur. Okuryazarlıkta ise görsel olanın üzerinde durulur. Gerçeği deşifre edebilmek için görülenler ayrı ayrı parçalara bölünür ayrı ayrı hakimiyet kurulur ve sonuçta analiz edilebilir bir hal alır.
    Sözlü kültür yani konuşma ve dinleme tek başına gerçekleşemez mutlaka bir ilişki kurulmalıdır. Yani toplumsallık şarttır. Örneğin köylü ve pazarcı ilişkisi. İki taraflı bir mücadele söz konusudur. Pazarcı en iyi malın kendisinde olduğuna müşterisi olacak köylüyü ikna edebilmeli bunun için konuşma becerisini sonuna kadar kullanmalıdır. Müşteri adayı bulunduğunda ise pazarlık süreci başlayacaktır. İki taraf da dilin olanaklarını elinden geldiğince kullanarak fiyatı istediği tarafa çekmek istemektedir. Bu günlük konuşma kesitinde ağzı en iyi laf yapan önce pazarcılar arasında sonra da pazarlık esnasında kazanan taraf olacaktır. Söze yüklenen görev büyüktür. Günümüzde ise süpermarketler bu pazarlık imkanını alıcıya vermemekte tamamen içsel bir fiyat karşılaştırmasıyla alışveriş yapılmaktadır. Patlıcan hangi markette ucuzsa o alınacak bu karşılaştırma sadece etiketlere bakılarak yapılacaktır. Kişi artık konuşmaz. Konuşan paradır.
    Sovyet psikolog Alexander Luria tarafından geneli sözlü kültür üyesi Özbekistan ve Kırgızistan bölgelerinde bir araştırma yapılmıştır. Araştırmadan örnekler vererek konuyu aydınlatayım. Biraz okuma yazma bilen ve bilmeyen denekler araştırma içerisinde yer alıyor ancak sorulara verdikleri yanıtlar oldukça farklı. Okuma yazma bilen grup üyeleri kategorik ve soyut bir düşünce sistemiyle sorulan balta, orak, nacak dizisini testere, başak ve kütükten hangisiyle tamamlayabilecekleri sorusuna testere yanıtını verdiler ancak bir süre sonra pratikten çok da uzaklaşmak istemeyerek başağın da orakla biçilebileceği fikrini sundular. Onlar için hayatın içinde kurulan ilişkiler dışında bir kavram kurgusu mümkün değildir. Ya vardır ya yok. Kategorize etmek ancak yazıyla mümkün olabilir.
    Luria, kuzeyde karların olduğu yerde bütün ayıların beyaz olduğunu Novaya Zembla’nın da kuzeyde bulunan karlı bir bölge olduğunu söyler ve sorar öyleyse burada ayılar ne renktir? Deneklerden biri : ”bilmem ben kara ayı gördüm hiç beyaz ayı görmedim, her yerin ayısı başkadır.” Yanıtını verir. Cevabını vermesi istenen şey köylünün daha önce gördüğü bir yer değildir ve kafasında düşsel bir dünya da kuramamaktadır. Sözellikte yaşayan bir insan için mantık yoluyla çıkarımlarda bulunmak sanal gerçeklik oyunu oynamak gibi bir şeydir gerçek deneyim değildir. Hikaye ya da kelime deneyim edildiğinde anlam kazanacaktır. Zihin yapısı daha fazlasına izin vermez. Varoluş ancak deneyimle mümkündür. Soyut kavramlar sadece boşluk ifade edecektir.
    ”Benlik de bilinç gibi bir türlü tanımlanamayan sözcüklerden biri. Aslında benlik ve bilinç tarih boyunca siyam ikizi gibidir. Hem benlik hem bilinç insanda bölünmeye yol açar ve her ikisi de yalnızca okuryazarlıkta yer alır. Bilinç bir benlik fikrine gereksinim duyar gibidir. Oysa daha önce göstermeye çalıştığım gibi benlik kavramının tam olarak bulunmadığı sözellikte belli bir topluluk bilinci gelişmeye başlar. Bu bilincin de bir benliğe ihtiyacı vardır. Bilincin tarihi benlik sözcüğünün gelişimi izlenerek yazılabilir.
    …yazılan söz kalır. Sözcükler ancak bir yere sabitlendikleri zaman tekrar gözden geçirilebilir benlik düşündükçe birleştirici bir bilinç kazanır.
    Böylece Luria sözellik dünyasında yaşayan denekleri ne kadar zorlarsa zorlasın çok temel birkaç şeyin dışında, okuryazar benlik üzerinde düşünmelerini sağlayamadı. ”
    Okuryazarlık yoksa soyut düşünce de yoktur. Küçük çocukların soyut düşünceden uzaklığı da bir nebze bu durumla açıklanabilir. Daireler aydır, kareler ise oyuncak küp.
    Okuryazarlık sözellik aracılığıyla beslenir. Sözellik yoksa ne mi olur? Peki sözellik nasıl olmaz? Bakalım…
    Sözellik sosyal ve duygusal gelişimi mümkün kılar, temel algılama biçimine şekil veren konuşmadır. Öykü anlatan ve dinleyen kişi her şeyi olduğu gibi kabul etmemesi gerektiğini bilir, isterse değiştirebilecektir. Kendi dünyasını kurabilir. Çocuklar önce dinleyerek sonra konuşarak bu kurguyu tam anlamıyla gerçekleştirmiş sayılır. Peki eksik kalırsa? Yalnızca benlik duyguları zayıflamakla kalmaz aynı zamanda düşünce gücü gelişemez.
    Yazar, annesi babası sağır kendisi normal bir çocuğu örnek veriyor. Çocuk işaret dili bilmektedir. İngilizce öğrenmesi için sürekli televizyon izletilen üç yaşındaki çocuk derdini işaret diliyle rahatlıkla anlatabilmesine rağmen konuşamamaktadır. Neden? Televizyon soru sorabilir ama çocuğun sorularını yanıtlayamaz. Ona iletişim imkanı vermez. Sözünü kesemezsiniz, akış kesin ve nettir duyusal anlamda bir gelişim sağlayabilecek olsa da sözel yaşamı tam anlamıyla vermesi koşullara uygun olmayışı bakımından olanaksız bir haldedir.
    Televizyon, videolar, video oyunları derken sözlü kültüründen uzak kalan çocuklar için de aynı durum geçerlidir elbette. Bu araçların sözü kesilemez, onlarla tartışılamaz yüz yüze olunamaz bu da gerçek bir iletişim kurulmuyor demektir. Televizyon yayınları sessel ve görsel bir yalan olmanın ötesine geçemez. Bunun yanı sıra boş zaman bırakmayan bir yayındır televizyon. Çocuğu kendi kafasındaki görüntülerden uzaklaştırır. Bir zamanlar boş zamanlarını değerlendirmek için oyunlar üreten çocuklar artık hazır bir yayında bulurlar kendilerini. Üretim durur. Düşünce durur. Artık düş gücüne gerek yoktur. Televizyon hepsini yapmaktadır. “kimse yalnızlık ya da can sıkıntısı çekmemeli, kimse eğlenmeden bir an geçirmemeli”

    Can sıkıntısına hareketsiz bir durum deyip geçmek doğru değildir. can sıkıntısı çocuğun kendine döndüğü, düşünme ve keşif fırsatı bulduğu bir zaman dilimidir. Walter Benjamin’in dediği gibi: ”can sıkıntısı yaşantının yumurtası üzerinde kuluçkaya yatan bir hayal kuşudur” çocuğun keşfedeceği şey kendi benliği olacaktır. Televizyonun yaptığı ise bu fırsatı çocuğun elinden almaktan başka bir şey değildir.

    2. BÖLÜM
    Yazının bulunuş tarihinden bahsederek analize başlayalım. Hiyeroglif yazısı resme dayalı bir yazıdır, okunması için deneyim gerekir. Kişi gördüğü hiyeroglif yazısını okuyabilmek için önceden o resmi deneyim etmelidir. Anlamlandırma ancak bu şekilde gerçekleşecektir. Alfabenin bulunmasıyla ise ezberlenen harfler farklı bir duruma geçiş sağlar. Alfabe, Fenikelilerin ticaret yapabilmek üzere bulduğu bir sistemdir. Ancak Fenike alfabesindeki her sesin bir karşılığı bulunmadığından daha doğru ve gelişmişini Yunanlıların bulduğu söylenir. İlk yazı büyükbaş hayvanın yerini tespit etmek üzere ”iz saklama” yöntemiyle mümkün olmuştur.
    Yazı insanları sadece soyut düşünceye taşımakla kalmamış geleceğe yönelik fikirler de kazandırmıştır. Elbette bu tahmin ve kurmacayla mümkün olabililecektir.. Yazar bir Marilyn Monroe örneği ile bunu açıklıyor. Okuryazarlığı zirvede olan bir yazar gerçek uzam ve zamanı söküp karşı olgular aracılığıyla düşsel bir evren kurabilir. Şöyle ki EĞER Marilyn Monroe ABD başkanı olsaydı?” tek bir EĞER Kennedy’nin başkanlığının yadsınmasına yetecek güçte olabilir. Zihin Marilyn i koltuğa yerleştirmiş ona bir gerçeklik çizmiştir bile. Kurgu geleceğe dair yapılandırmaları ve geçmişi yerinden oynatabilir. Dilin ve hikayeciliğin hafife alınmayacak özelliklerinden biri de budur.
    “ Gelecek ve karşı olgu içine düşlerimizi, değişimlerimizi, gelişme ve umut arzularımızı döktüğümüz kaplardır. “
    Okuryazarlığa dönecek olursam. Okuma yazma bir ayrılışı zorunlu kılacaktır. Çocuk okuma yazmayı öğrendikten sonra etrafındaki nesnelere daha farklı bakacaktır. Onları kendinden kendini de nesneden ayıracağı bir dönemdedir. Artık kategorize etmek gereklidir.

    ”Yazar, bugünün gençlerini kitabın sayfalarında yer verildiği Kaspar Hauser’ e benzetmektedir. Ünlü bir örneklem olan Kasper Hauser bilindiği üzere dilin sözel kültürün çevrenin insanda yokluk durumunda nelere yol açtığını anlatan bir dizi örnekten yalnızca bir tanesidir. Kendini 3. tekil şahıs sanan ve hayatının sonuna kadar kendini benimseyemeden yaşayan bu insan aslında sözel kültürün eksikliğinin hiçbir şeyle doldurulamayacağını kanıtlayan bir dizi örnekten yalnızca bir tanesidir. (Hauser sözelliği ilk dönemde yaşayamamış bunun içinde okuryazarlığın ona hükmedemediği bir bireydir.) ”

    Hauser, kendini bildi bileli kafes dediği bir bodrum katında yaşamış, kendisine et ve yiyecek getiren kişinin dahi yüzünü görmemiş sesini duymamıştır. Gece ve gündüzü ayırt edemez haldedir. Gökyüzünü dahi görmemiştir.
    Sonrasında okuma yazma öğrenen Hauser tüm ilgisini tek bir şeye yöneltir: kendisi. ”Kendisi” yine de üçüncü tekil kişi olmaktan kurtulamamıştır.
    Hauser, sözelliği hiç yaşamamış önemli bir örnektir. Okuryazarlık normal gelişimde sözelliği takip eder ancak tamamlamaz. Sözellik arka fonda daima varlığını koruyacaktır. Sözellikten okuryazarlığa geçişte bir problemden bahsedeceğim şimdi: Gençler.
    Birçok genç günümüzde, birkaç yıllık ilkokul eğitiminden sonra kendini çetelere, sokaklara bırakıyor. Bu büyük bir problemdir. Bu insanların ruhlarında doldurulması zor bir boşluk oluşacaktır. Okuryazarlık belki insanı çete hayatından kurtaramayacaktır ama kişiyi bu yoldan uzak tutmak için etkili yöntemler sunar. Dünyayı kontrol eden okuryazar bilinçtir.
    Benliğin okuryazarlıkla ilişkisinden bahsetmiştim oraya geri dönelim. Yazıya dönüp bakmak, incelemek, tekrar tekrar okumak mümkündür, kişi bu şekilde benliğiyle bir içsel sohbete girişecektir. Okuryazarlık her bireyin içinde yeni bir uzam geliştirir. Bu dünyaya yeni yansıtılan zihinsel bir uzamdır. Bunun dışında yazı ile gelişen vicdan ve suçluluk duygusu da yoksun kalındığında dizginlenemez bir gençliğe sebep olacaktır. Sözel kültürde bu durum masal ve hikayelerle mümkündür elbette ama söz uçacaktır.
    Vicdandan yoksun genç kuşağa yaptırım uygulamak oldukça zor olacaktır. Hapis, temelde insanı kendisiyle yüzleşmeye zorlayan bir sistemdir oysa vicdan yokken hapis anlamsızlaşacaktır. Okuryazarlığın açtığı bir pencere olan empari yeteneği bu gençlerde filizlenmemiş olduğundan birçok insanı duygudan uzak kalınması da doğal bir gelişimdir.
    Yazar bu gençlere post-cahiller diyor. Onlardan daha fazla bahsedelim. Kitaplardan vazgeçmiş, okumayı bütünen gereksiz gören kendini uyuşturucuda ve çetede anlamlandırmaya çalışan bir gençlik. Hem sözlü hem yazılı dilinden yoksun bir kuşak.

    3. BÖLÜM

    Öykü anlatımın kökünde oyun ve şakanın var oluşunu inceleyeceğiz.
    Öğretmenler, çocuklara bahçe ve sınıf arasında net bir sınır çizer. Oyun bahçede kalmalıdır. Oysa öğrenme oyun yoluyla gerçekleştiğinde daha kalıcı ve doğru bir temel oturtulabilir. Oyun ruhu hem sözel kültürde hem okuryazarlıkta öykü anlatımının yani hayatın önemli bir parçasıdır.
    Şakaya gelecek olursak soytarı ve esas anlatıcı arasındaki dengeden bahsetmeliyiz. Soytarılara farklı kültürlerde rastlayabiliriz. Ezop masallarında Kurnaz Tilki, Afrika masallarında örümcek… Soytarıların amacı öykülerin gerçeğin ta kendisi olarak algılanmasını engellemek, meseleyi yumuşatmaktır. Masalcı olay örgüsünü ilmek ilmek örerken soytarı bu örgüyü açacaktır. Bu iki taraf arasındaki ilişki Strauss’un ”ikili karşıtlık” dediği tüm sözlü kültürlerde var olan bütünlüktür.
    ”her şeyi fazla ciddiye almayın; olayların gülünç yanlarını da görün. Hepimiz kendi cümlelerimiz içinde sıkışmış kendi dil bilgisel yapılarımız içinde sıkışmış durumdayız”
    Yazılı kültürde soytarı aradan çıkmıştır artık soytarı da anlatıcı da yazarın kendisidir.
    Dilin doğasını en iyi ifade eden şey belirsizliktir. (bilgisayar bu belirsizliğe dahil değildir.)Belirsizliğe en yakın etkinlik de şaka. Anglosaksonlar şairlerine kahkaha kuyumcusu adını verirdi ama en çok da onlara kahkahacı derlerdi.
    Soytarının yapmak istediği yumuşatmayı fabl, masal, öykü kimi zaman gerçeği kimi zaman kurguyu hissettirdiği için içinde barındırır. Metafor dilin en iyi becerdiği şeydir. Çünkü dilin kendisi gerçek değildir. Bu yüzden yaşanılan şeyin ancak metaforik bir benzeri sunulabilir. Fabl örneği gibi.
    Üçüncü bölümde değinilen okuryazarlık için anne çocuk ilişkisinden bahsetmeliyim. Annesiyle sağlıklı bir bağ kuramayan bebek okuryazarlık konusunda eksik kalacaktır. Çocuğun eğitimi başka bir vasıta ya da başka bir kişiyle sağlandığında da sonuç değişmemektedir. Anne bebekle bebek olmak durumundadır iki taraflı bir gelişim söz konusudur. Bebek kendi diliyle annesine haber verir, bir agu anne için çok farklı anlamlara gelebilmektedir. Bebek anneyi akışkan bir hale getirir. Anne bebeği için kendini onun dünyasına tüm varlığıyla vermek durumundadır.
    Bebeğin annesinden öğrendiği dil tamamen yerel bir dildir. Bu dil sonradan öğrenilen dillerin başaramayacağı bir şeyi başarabilmektedir. Bilinç dışı arzu ve düşleri ifade gücü. Sonradan öğrenilen dillerde kurala bağlılık esastır ağızdan çıkan bilinç değil doğruluktur.
    Anne sütü ile emzirme ve biberonla besleme arasındaki fark yerel dil ile sonradan öğrenilen dil arasındaki farkı anlatmakta kullanılabilir. Her iki durumda da bebek gerekli besini alır ama yaşadığı deneyim büyük ölçüde farklıdır.
    Anne çocuk arasındaki ilişki ve dilden hareketle kadın ve erkek diline geçiş yapalım.
    Okuldaki eğitimde oyuna yer verilmesi yönündeki fikirler kadının dilsel alandaki etkinliği olarak görüldü ve uzak duruldu eğitim erkeklere yönelik yerellikten uzak bir biçimde verildi. Bundan uzaklaşılması gerektiğini bilmem söylememe gerek var mı…
    Okumuş Latincesi ile eğitim alan erkekler bu dili resmi durumlar hariç hiçbir yerde kullanamazdı. Okumuş Latincesi kendine yalıtılmış, özenle yapılandırılmış kusursuz bir dünya oluşturdu. Ama günlük işler ve duygular uzakta kaldı.
    Resmi öğretim her zaman erkeklerin alanına bırakılmıştı. Okuryazarlık erkek egemenliğindeyken kadınların elinde kalan yerel dil kalıntıları dedikodu adı altında yok sayıldı.
    Resmi dil eğitimi almaları engellenen, önemli pozisyonlara gelmelerine izin verilmeyen seslerini hemcinsleri ile yaptıkları sohbetlerle duyurmaya başladı. Tahmin edileceği üzere bu sesin yükseldiği yerlerde erkeklerden ve iktidardan bahsediliyordu. Dedikodu dışardan kötü yanlış olarak algılanıyor olsa da kadınlar için bir sosyalleşme imkanı sağlayan bir ağ oluşturuyordu. Kadınlar arasında kendi kuralları olan bir oyundu dedikodu. Bu oyun gereksinimleri karşılıyor ve ifade şansı sağlıyordu. Aşağılanan bu durum için eleştirmenler için ”erkek gibi dövüşemeyenlerin aracı” idi. Oysa bu insanlar nasıl dövüşebilirlerdi? Eğer bir dövüş olacaksa kadınlara da aynı standartlarda eğitim verilmeliydi. Bunun yerine kadınlar öyküler, fıkralar, dedikodu ile iletişim anlamında daha güçlü ve kullanılabilir bir dil elde etti.
    4. BÖLÜM
    Humbolt ’a göre gerçek dil ancak doğuştan öğrenilir matematik gibi sonradan öğrenilemez. Bunu yapabilen sadece makinelerdir.
    Kitabın bu bölümünde, okuryazarlıktan uzaklaşan gençlerden bahsetmeye devam edeceğiz.
    Okuryazarlıktan dolayısıyla benlikten ve vicdandan uzaklaşan bir nesil insan öldürmeyi bir tür eğlence olarak görmeye başlayacaktır. Gazete manşetleri, cinayetler, tecavüzler, katliamlarla dolarken değinilmeyen daha doğrusu bağ kurulmayan bir gerçek vardır: bütün bunların sebebi okuryazarlıktan uzaklaşılmasıdır. Benlik vicdan yoktur insan öldürmek bizim bildiğimiz insan öldürmek değildir. Sanıklardan biri ”insan hayatı beş para etmez” diyerek bu durumu somut bir şekilde gözler önüne sermektedir.
    Sorunun temelinde diğer bölümlerde değineceğim üzer düzensiz bir aile yapısı yatmaktadır. Dahası bilgisayar, televizyonun etkileri, okulda verilen eğitim…
    Bir çocuğun okulda canının sıkılıyor olması, evde yapacak bir şey bulamaması, televizyona yakınlaşması bizi korkutmalı. Belki bu çocuklar bir çete üyesi değil ama bütün çete üyeleri böyle çocuklardan çıkıyor. Cehalet mahvedici etkilerini toplumun her katmanında gösterir. Annede babada, çetede, okulda…
    İnsanın yok oluşundan bahsedecek olursak bunun bir metafor olduğunu söylemek hata olur. Alfabe ile şekillenmiş bir zihinsel uzamın yerini bilgisayarın şekil verdiği yeni bir algısal uzam alıyor. İkisinin aynı yerde bulunması mümkün değildir.
    Okullarda bilgisayarla eğitime geçilmeye başlanması düşünüldüğü gibi eğitim problemini çözmeyecektir. Aksine dilin oyun potansiyelini daha iyi anlamaları adına öğrencileri bir ekrana mahrum etmek onları içselleştirilmiş bir metinden alıkoyacaktır. Okuryazarlığa bir darbedir bu. Sonuçta bilgisayar onları adım adım cehalete yaklaştırmış olur. İnsan ilişkilerini koparır ve evdeki ilişkileri daha da parçalanmış hale getirir. Toplumsal sözleşme bilgisayarda yazılmamıştır bilgisayarla tamir edilemez. Oysa gitgide daha da yaygınlaşan bilgisayarla birlikte her evde bir teknoloji uzmanı çocuk barınır durumda.
    Çocuk televizyon izlemekle başlayan elektronik eğitime girer girmez farkında olmadan farklı bir dünyaya girmiş olur. Televizyon bir sanal gerçeklik yaratır, çocuk artık kitabın dünyasına girecek hayal gücünü kendinde bulamayacaktır. Televizyon insana oturmayı, tepki vermemeyi, edilgen olmayı öğretir. Gereken bu mudur?
    5. BÖLÜM
    Kötü bir aile yaşantısı çocuğu çeteye dahil olmaya zorlayacaktır. Bir çete üyesi yoktur ki mutlu bir aileden çıkıp cinayet, katliam gibi olaylarla teselli bulsun.
    Bu bölümde silahın gençler arasında nasıl bir yer edindiğini ve toplumsal yaşamda nasıl normalleştiğinden bahsediliyor.
    Silahlanan ve benliğini sözel hayattan da yazı hayatından da uzak kalarak elde edemeyen genç için insani değerler sıfırlanmıştır. Bu durumda silahın yapabilecekleri farklı anlamlar ifade eder. Artık var oluş, ifade gücü ve kendini gösterme işlevleri tamamen silahın işidir. Silah çete için önemlidir. Silah, içinde bulunulan anı kısa bir an da olsa gerçek kılar. Bu zevk uyuşturucunun ya da başka bir maddenin verebileceği bir hazdan çok daha fazlasıdır. Silahın sesi, ağırlığı türü çete için çok farklı anlamlara gelir ancak insan hayatını hiç ettiği bu anlamlardan biri değildir. Cinayet ve cehalet birbiri ile ilişkilidir. Pişmanlık ve suçluluk duygularını ortadan kaldıran cehalet, tetiği çekmeyi kolaylaştırıyor. Tabanca cehaletin kalemi olmuş durumda. Kurban isimsizdir. Televizyonda öldürülen biri, gelip geçen bir oyuncu, sahte bir an gibi boştur. Kanal değişir ölüm yok olur.
    Öldürmek, orgazm gibi yaşanan birkaç saniye için yaşamı canlı kılar. Ancak bu duygu ortadan hemen kaybolur çünkü cinayetin ardından suçluluk ya da pişmanlık duygusu gelmediği için bellekteki anı anımsatacak bir şey kalmaz. Hatta genç katillerin çoğu eylemlerinin en dehşet verici anlarını hatırlamadıklarını itiraf etmiştir. … işlenen cinayet çete üyeleri tarafından tanık olunarak ve anlatılarak bir bellek oluşturuyor bu da sokaktaki statüyü besliyor. Öldürmek tabloya yazılan bir artıdan başka bir şey ifade etmiyor. Çete yaşantısında imaj her şeydir bu yüzden silah da her şeydir. Bunun sebebi insanın kendini daha gerçek hissetmek istemesindendir. Bunu her insan ister ama çete üyesi farklı bir yöntemle bu gerçekleşmeyi hissedebilir. Kendini bir hayalet, görünmez bir adam gibi hisseden üye, silahıyla ve bütün ihtişamıyla görülebilir.
    Kendini var etmek isteyen başka insanlar da yok değildir. Silahın verdiği imaj gereği poligonlar başarılı iş insanları, zengin vs dolup taşmakta. Peki neden? Çete üyesinin yaşadığı problemler onu buna itmişken bu insanlar neden silahla var olmak istiyor zaten başarılı değiller mi? Hayır onlara göre değiller. ”atış poligonları hayatta aradığını bulamayanların film setidir” hayattaki başarılarına rağmen büyük bir boşluk ve eksiklik hissi…
    Okuryazarlıkla ilişkiyi daha iyi kurabilmemiz adına biraz da bu konuya değinelim. Çete üyeleri ne sözlü ne yazılı kültürü bilmedikleri için bilenlerle dolu bir yaşamda kendilerini var edemeyeceklerdir. Algılayışları çok farklıdır. Kendilerini okuryazarlığa terk edemez çünkü bu durumda “silahsız” kalacaklardır. Okuma yazma onları kendine yöneltecek, yaptıklarını sorgulamaya itecektir. Kendi kendiyle yüzleşme herkesin yapmak isteyeceği bir şey değildir. İçselleştirilmiş benlikle yüzleşmek risktir. Onların tercih ettiği yalnızlık daha farklıdır. Silah ile oluşturulan yapay bir koruma ve yalnızlık yavandır. Çete kendini düşmandan silahla korumalıdır oysa düşman gözle görünmüyor ve silahla yok edilemeyecek kadar da güçlü. Öyleyse bu boşluk ancak silah sesiyle doldurulabilir. (!)
    Yazar bölümün ilerleyen sayfalarında çete ve kabile arasındaki benzerlikten bahsediyor. Evlerini terk eden eski kimliklerini de geride bırakmış olanlara çete yeni isimler buluyor. Dudakları büyük olana duck denilmesi bu isimlendirmeye örnek gösterilebilir. Üye aynı kabiledeki gibi ismini kendisi seçmez. Nasıl kabullenildikleri isimlerinde görülür. Diğer bir benzerlik mülkiyet kavramıyla karşımıza çıkar. Çete kendine ait bölgeye toprak yerine mahalle der. Kostüm yerine çeşitli üniformalar giyer, piercing, dövme gibi işaretler kabile sistemindeki işaretle aynı işlevi görür. El hareketleri yerine özel el işaretleri kullanırlar. Duvar yazısı kabile sanatının yerini alır. Çeteye katılmak antropologlarca giriş töreni olarak adlandırılır. Kabile ve çetenin amaçları birbirinden farklı olsa da her iki topluluk da uyuşturucu alarak farklı bir bilinç düzeyine erişmek ister.

    6.BÖLÜM
    Yazar, bu bölüme okuryazarlıkta annenin rolünün öneminden uzun uzun bahsederek giriş yapar. Bebek emzirilme esnasında annesiyle bağ kurmasının yanı sıra daha farklı beceriler de kazanacaktır. Annenin nefes alışverişi, kalp ritmi bebekte ritmik duygunun gelişmesinde ilk faktör olarak karşımıza çıkar. Annenin kurduğu cümleler, sesi bebeğin sürekli duyduğu ve alıştığı ilk sestir ilgisi anneye yöneliktir. Annenin mimikleri, sesindeki değişiklik bebeğin zamanla taklit etmeye çalışacağı bir modeldir. Başta çıkarılan minik sesler zamanla konuşmaya dönüşür. Demek ki annenin bebeğe süt vermesi yalnızca onu beslemek olarak görülmemelidir. Kurulan duygusal bağ bebek için elzemdir.
    19.yy ortasında bebeklerin çoğu anne sütü ile besleniyordu. 20. Yy ortalarına gelindiğinde ise çoğu biberonla beslenir olmuştu. Bu değişiklik anne ve bebeği birbirinden koparmak üzere atılan ticari bir adımdı. Reklamlar, tıbbi broşürler, çeşitli uzmanlar vs bebeğin biberonla ve anne sütüne ihtiyaç olmadan beslenebileceği görüşünü desteklediler ve “bilir kişi” oldukları için önerileri dönüt aldı. Artık anneler bebeklerini özel hazırlanmış süt ve mamalarla besliyor, çalışma hayatına devam ediyor biberonu evde bir bakıcıya ya da ana okulu türünden kurumlara bırakıyor olmuştu. Anne adayları bebek beklerken onlarca kitap okuma gereği duymaya en iyi gıdayı aramaya başladı oysa yazarın bahsini ettiği Meksikalı bir kadın için bu durum deli saçmasıydı. Anne zaten çocuğunu büyütmek için yeterli donanıma sahip, bereketli bir varlıktı. Bir bebek sadece bir bebekti kullanma kılavuzu okunmadan dokunulmaması gereken bir elektronik alet değil.
    Biberondan mama içen bir bebek artık annesi tarafından eğitiliyor sayılmaz bu bebek artık okul eğitimine başlamıştır. Süt -akışkanlık- anne ile çocuk arasında oluşan mahremiyet bağından koparılıp bir meta haline gelmiştir. O minik tüketiciye artık laboratuvarlarda mama hazırlanmaktadır.
    Her annenin sütü, yediği gıdalara, zamana göre farklılık gösterir. Anne vücudu tarafından bebeğin gereksinimlerini karşılayacak şekilde dizayn edilmiştir. Her öğün farklıdır oysa hazır bir mama bebeğe hep aynı şeyi vermektedir. Bir süre sonra bebek hep aynı şeyi bekler ve belki de böylece bu minik yaratıkta lokanta zincirlerinin yemeklerine karşı bir tercih oluşmaya başlar. Anne sütü değiştikçe bebek farklı seslerle tepki verir ve anneden de farklı sesler çıkmasını sağlar. Böylece günler geçtikçe karmaşık bir sözlü iletişim ortaya çıkar.
    Sanayi devrimi döneminde anne ve bebeğin ayrılması dolayısıyla o zamanlar sebebi anlaşılamayan bebek ölümleri ortaya çıkar. Zamanla anne bebek bağı anlaşılacaktır.
    Yalnızca tıpta değil aynı zamanda eğitimde de değişikliğe gidilen bu dönemde doğum uzmanları ve çocuk doktorları bebekleri araştırma nesnesine dönüştürerek onları minik birer tüketici olarak imalat ve ticaret dünyasına armağan etti.
    Geçen zamanla birlikte kadın çalışma hayatına katıldı ve kurumlar anne rolünü üstelenen ticari faaliyetlere girişti. Ana okulları tüm Amerika’yı donattı. Okullarda otorite olarak kadın öğretmenler vardı ama anne ile karşılaştırılabilir bir temas mümkün olabilir miydi? Anne her zaman anneyken öğretmen zil çalıncaya kadar çocuğun hayatında idi.
    Çocuk annenin verdiği geleneksel eğitimden kopup Ivan Illıch’ın öğretim dediği sisteme sokulur. Eğitim insan gelişimin tarihsel sürecine inanır ve çocuklarının yeteneklerini ön plana alır; öğretim ise çocuğu bilgilerle doldurup taşıracağı boş bir sayfa gözüyle bakar. Froebel’ in görüşlerinden tam bu aşamada bahsetmek gerekir. Froebel 3-6 yaş arasındaki çocukların bakımının bir kadına, profesyonel bir eğitimciye verilmesi gerektiğini düşünüyordu. Çocuklara bir şey öğretilmeye çalışılmayacak yalnızca eğlenmeleri ve oyun oynamaları sağlanacaktı.
    Teknoloji ve anaokulu mantalitesi toplum yapısını değiştirdi. Artık geniş aileler sadece fotoğraflarda buluşuyor olmuştu. Mahalle yaşamı ortadan kalktı. Hayat kente kaydıkça kadın iş hayatına daha da daldı. Anaokulu bu durumda kaçınılmaz oluyordu. Ne de olsa orada çocuk için uygun bir ortam sağlanıyordu. Kalabalık bir çocuk topluluğuyla ve öğretmenlerle geniş aile tablosu yapay bir şekilde canlı tutulmaya çalışılıyordu.
    Froebel’ den bahsetmişken, onun anaokulu fikrine zıt bir başka fikirden de bahsedelim: bebek okulu.
    Bebek okulu, okul öncesi çağdaki yoksul ve dezavantajlı konumda olan çocukları okul deneyimine erken başlatmayı böylece çocuklara gerekli ahlak ve kişilik eğitimini vererek suçluluk oranını azaltmayı amaçlıyordu. Ayrıca bebek okulları sayesinde anne özgür kalacaktı.
    Bebek okullarında amaç özdenetimi sağlamak çocuklara erkenden okuma yazma öğretmekti. Az önce değindiğim üzere bu fikir dezavantajlı çocuklara yönelik bir adımdı peki diğer bebekler? Onların okumuş anne babaları çocuklarının okuma yazma bilen bir zenciden daha geride kalmasına tahammül edemeyeceklerdi. Onların çocukları da erkenden başlamalıydı. 1980’lere gelindiğinde anne babaların okul öncesi eğitim talepleri doruk noktaya ulaştı. İşte bu aşamada paradoksal bir olay ortaya çıktı. Okuma yazma konusunda çocuk ne kadar zorlanırsa o kadar uzaklaştı. Okulu bırakan çocukların sayısı giderek arttı. Eğitim yerine artık öğretim vardı. Okuryazarlığın anne sütünde başladığı gerçeği çoktan unutulmuştu. Artık okuryazarlık üretim hattından çıkan, kolaylıkla ve sistematik olarak tüketilmesi için uygun biçim verilmiş bir metaya dönüştü.
    Yazar burada Mark Twain’in Huckleberry Finn eserinden örnek verir. Kitap okuryazarlığın doğruluk standartlarının merkezi otorite tarafından halka zorla kabul ettirilmesiyle ilgili yazılmış en acı eleştiridir.
    Zorla verilen öğretimle çocuk okuldan daha da soğuyor. Okuryazarlık artık bir mal ve imaj gösterisine indirgeniyor. Okuma yazma işini okuryazarlığa indirgemek doğru değildir. Diğer her şeyi elinden alınmış bir çocuk için ifadesiz bir süreçtir. Yazar okuma yazma ile okuryazarlığın farkını kendi öğrencisi Maxwell ile örneklendiriyor. Maxwell dersleri kötü, okullardan yanıt alamamış disleksik bir çocuktu. Bir üniversite onu özel öğrenci olarak kabul etmiş ve bu şekilde yazarımızın öğrencisi olabilmişti.. Arkadaşları ve ailesinin teşviki onu bir üniversiteli yapmıştı.
    Maxwell 4 yıllık öğrencilik hayatında tek bir kitap bile okumadı. Ödev yapmadı. Bunun yerine kitapları anlamanın dahice bir yolunu buldu. Arkadaşları ona kitapları sesli okuyor kendi yorumlayarak anlatıyor ve arkadaşları yazıyordu. Düzenlemelerle kitap tamamlanmış oluyordu. Maxwell A+ aldı. Mezuniyet töreninde sahneden büyük gururla diplomasını göstererek indi. Maxwell okuryazar bir insandı. Tek kişilik uslu bir çeteydi Maxwell.
    ”öğrencim Maxwell’den ders alalım. Tıpkı gençlere cahil yaftasını yapıştırarak gerçek sorunu gözden kaçırdığımız gibi, okuma yazmanın anahtarı yalnızca harflerde yatıyor sandığımız, okuryazarlığı kitap açarak açabilecek bir kilit sandığımız için gözlerimizi okuryazarlık adını verdiğimiz p dar tanıma diliyor ve gözümüzün önündeki çözümü de fark etmiyoruz.”
    7. BÖLÜM
    Yazar bu bölümde diğer bölümlerden karma bir parça sunuyor bizlere. Sorunlardan bahsettiğimiz geçmiş bölümlerden sonra artık çözüm sunulmalı elbette ama bu durumun kesin bir çözümünün sunulamayacağını söylüyor.
    Okuryazarlık topluma mal edilmeli ve mutlaka anne ile başlamalıdır. Okulda devam eden sorunun kaynağı çocuk değil derin bir mevzu bu.
    “bu ülkedeki okuryazarlık düzeyini geliştirebilmek için ideali aramamız gerekiyor. Çünkü bizim için ideal, geçmişte normal olan şeydir. Bu satırları okuyan herkes bir seçenekle karşı karşıya: uyuşturucu şiddet ve cehaletin ortadan kaldırılması mümkün ama bunu yapacak olan devlet ya da bürokratik bir kurum değil. Soruna yol açan devlet ve çeşitli kurumlar olmuştur. Şimdi sorun ancak öğretmenler, anne babalar ve idareciler kendilerine bir yaşam vizyonu oluşturduklarında ve bu vizyonu gerçekleştirmeye çalıştıklarında çözümlenebilir.”
  • Çok partili hayata, siyasetin merkezine antikomünizmin yer­leşmesi ve bununla bağlantılı olarak solun ve işçi hareketinin daha baştan tasfiyesiyle geçen Türkiye' de, yönetici sınıf sendikal hayata ilişkin yapacağı yasal düzenlemeleri de 1946 sendikacılığından çı­kardığı derslerle ve işçi sınıfının siyasal bir özne haline gelmesini engelleme maksadıyla yapmıştır. 1947 tarihli 5018 sayılı yasa, Soğuk Savaş'ın ve antikomünizmin emek rejiminin ve çalışma yaşamının düzenlenmesindeki hukuki boyuta nasıl damga vurduğunu açık bir şekilde göstermektedir. Tasarının Meclis'te görüşülmesi esnasında Çalışma Bakanı Sadi Irmak 5018 sayılı yasanın dört temel prensibe dayandığını söyler: Bunlardan ilki, sendikaya girmenin ve çıkmanın serbest bırakılması­dır. İkincisi, işçi olmayanların sendikalara üye olmasının yasaklanması­dır. Üçüncüsü, sendikalar gayrisiyasi teşekküller olacaktır. Ve dördüncüsü, sendikalar milli karakterli olacak ve beynelmilelci­lik, yani uluslararası örgütlenmelere üye olmak yasaklanacaktır. Son üç prensip, ilk prensibe, yani "sendikal örgütlenme özgürlüğü"ne düşülmüş antikomünist şerhler olarak görülebilir. İşçi olmayanların sendikalara üye olmalarını yasaklamanın gerisinde 1946 sendikacılığından çıkarılan dersler vardır ve amaç sosyalist/ komünist örgütlerin, işçi olmayan üyeleri aracılığıyla sendikalara "sızmalarını" engellemektir. Sendikalara yönelik siyaset yasağının gerisinde yine sosyalist/komünist örgütlerle kurulacak ilişkilerin yasaklanması hedefi vardır. Çünkü dönemin tek parti iktidarı ken­disine bağlı işçi birlikleri ve sendikalar kurup işçiler arasında örgüt­lenme faaliyeti yürütmekte herhangi bir beis görmemektedir. "Milli karakter" ise dünya komünist hareketi ve enternasyonalizmle bağ­lantılıdır. Türkiye yönetici sınıfı, Türkiye işçi hareketinin Sovyetler Birliği merkezli uluslararası işçi hareketinin ve enternasyonalist da­yanışmanın bir unsuru olmasından çekinmekte ve bunu engelleme­ye çalışmaktadır. Zaten Sadi Irmak da Meclis konuşmasında, "Biz enternasyonalin şubelerini Türkiye' de asla düşünemeyiz," diyerek meseleye bakışlarını net şekilde ortaya koymuştur. Türkiye işçi hareketine yönelik enternasyonalizm yasa­ğı Demokrat Parti (DP) döneminde de sürmüş, hatta ABD ve İngiltere'nin müdahaleleri ve bu ülkelerin Soğuk Savaş kapsamında Sovyetler'e karşı başlattığı kendi uluslararası işçi hareketlerini ya­ratma faaliyetleri kapsamında Türkiye' deki sendikalarla ilişki kur­ma çabaları dahi çoğu zaman engellenmiştir. Yani Türkiye yönetici sınıfı ve DP iktidarı, Türkiye'nin emperyalizme entegrasyonunu derinleştirirken bile, aynı entegrasyonun sendikal alanda gerçekleş­mesine işçilerin bilincinin yükselmesine sebep olacağını düşünerek şüpheyle yaklaşmıştır. Yine de, özellikle ABD'yle gelişen ilişkiler, antikomünizm eksen­li yakınlaşma ve yapılan anlaşmalar, ABD'li sendika uzmanlarının Türk sendikalarıyla ilişkiye geçmelerini kolaylaştırmıştır. ABD'nin Soğuk Savaş'ın sendikal boyutundaki esas örgütü Amerikan Emek Federasyonu (AFL) olmuştur. AFL özellikle Avrupa' da komünist ha­reketin sendikalardaki etkisini kırmak için faaliyet göstermiş, bunu da ABD istihbarat kurumları ve mensuplarıyla koordineli şekilde yapmıştır. Bu faaliyetin en önemli üç ismi, 1990 yılında National Review' da, "Şimdi ölmüş üç Amerikalı var ki bir gün komünizmin yıkılmasına yaptıkları yardımlardan dolayı onurlandırılacaklar,'' diye anılan George Meany, Jay Lovestone ve Irving Brown'dur. Brown Türkiye'deki sendikal yapılanmalarla da yakından ilgilen­miş, yakın ilişkiler kurmuştur.4 Doğum günü vesilesiyle İşçi Gücü dergisinde yayımlanan şu satırlar Brown'un Türkiye sendikal hare­keti üzerindeki etkisini ortaya koymaktadır:
    İrwing Brown tanıdığımız ecnebilerin içinde en samimi ve Türk işçisine en yakın hislerle bağlı ve onun sendikal faaliyetlerine müs­pet icraat örnekleri ile iştirak etmek arzusu gösteren ve Türklüğün kudsi varlığını Amerika'ya tanıtan ve izah eden, alicenap, ailesi ile beraber sıcak kanlı ve samimi bir şahsiyettir. 20 Kasım 1951 tari­hinde 4l'inci yaş yılına giren Türk işçisinin samimi dostu Mister İrwing Brown'un yaş yılını kutlarken, Türk ve Amerikan işçi dost­luğuna büyük bir canlılık verdiğinden dolayı da teşekkür ederiz. (Çelik, 2010: 185) Irving Brown 1951 yılında Türkiye'ye bir ziyarette bulunacak ve ayrıntılı bir rapor hazırlayacaktır. Raporda şöyle denilmektedir: Türkiye' de şimdi uluslararası alanda en antikomünist ve Amerikan yanlısı örgütlerden biri olacak bir işçi hareketi gelişiyor. Halen Türkiye'de Amerika hakkındaki tanıtımın düzeyi muazzamdır. İstanbul ve Ankara'nın önde gelen gazeteleri benim Türkiye ziya­retim ve Türk sendikacıların ABD ziyaretinin sonucu olarak pek çok Amerikan yanlısı anlatıları sayfalarına taşıyorlar. Amerika ve Amerikan sendikacılığının etkisi ICFTU'dan veya herhangi bir hareketten bile daha önemlidir. Bu gelişmeleri cesaretlendirmek, denetlemek ve genişletmek için: (1) Yolun çok başında olan Türk sendikacılarına ulusal bir federas­yon yaratılması konusunda yardım edilmeli, (2) Amerikan yaşamı hakkında bilgi ve propaganda Türklerin ken­dileri ve sendikaları aracılığıyla genişletilmeli, (3) Türkiye'nin ulusal yaşamında sendikalar büyür ve gelişirken sendikalara yönelik herhangi bir Komünist Parti sızıntısını gözet­lemek ve bu tür faaliyetlere karşı çalışmalar yürütmek üzere sen­dikalardan bir ekip yaratılmalı. (Sendikalar Türkiye'nin doğusun­da, Sovyet sınırına doğru gelişirken bu konu özellikle önemlidir.) (Çelik, 2010: 181) Raporun devamında Brown, Türkiye' de ABD propagandası yapacak ve kamuoyuna seslenecek bir haber bürosu kurulması ge­rektiğini, bu büroda çalışacak kişilerin bazılarının sendikalarda da faaliyet gösterebileceğini ve büronun başına Amerikan yanlısı olduğu bilinen Ali Rauf Akan'ın getirilmesinin doğru olacağını söylemektedir, Sahiden de raporun değerlendirilmesi sonrasında İstanbul, Ankara, İzmir ve Adana' da Amerikan Haberler Merkezi/ Servisi (USİS) kurulur. Yine rapor doğrultusunda ABD Çalışma Bakanlığı'nın bir bülteni Amerikan İşçi Hareketinin Bir Tarihçesi adıyla İstanbul İşçi Sendikaları Birliği tarafından basılır ve Türk-İş tarafından dağıtılır. Yine aynı tarihlerde Sovyetler Birliği'nde Zincirli Hürriyet adlı bir kitap da basılıp işçilere dağıtılır. (Çelik, 2010: 181)5 Bu esnada, Sovyetler Birliği de Türkiye' deki sendikal hareketi ve ABD'nin sendikal hareketle ilişkisini takip etmektedir ve hem ABD'nin hem de ABD güdümlü sendikacıların bundan haberi var­dır, Motorlu Taşıt İşçileri Sendikası'nın yayın organı İşçi Gücü ga­zetesinde, Brown'un davetlisi olarak ABD'ye giden sendika başkanı Mehmet İnhanlı Moskova Radyosu'nda kendisi hakkında yapılan yayınlarla ilgili olarak şunları yazmıştır: Din ahlak ve hürriyet katili başgardiyan Stalin ve onun halefleri­nin uşaklığını yapan Moskova radyosunda uluyan bir kızıl köpek, Amerika'ya satılan Mehmet İnhanlı diye sık sık benden bahsede­rek şahsıma karşı çeşitli tarizlerde bulunmaktadır. ... Bu talihsiz ve bedbaht kızıl köpeklere hatırlatmak isterim ki; bütün ulumaları­nıza rağmen tarihinizi ve kimlerin sulbünden hasıl olma piçler ol­duğunuzu asil ve kahraman Türk milleti ve onun içinden fışkıran necip Türk işçisi bilmektedir. İsminizden nefret ettiği kadar sesi­nizi de duymak istemeyen Türk işçisi pis !eşlerinizle bile mukaddes Türk topraklarını kirletmeyecek, !eşlerinizi kendi topraklarınıza gömmeyi bilecektir. ... Türk işçisi ve onun mevcudiyetinden doğan Sendikaları, menfur ideolojinize bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da asla alet olmayacak ve kızıl uşaklar hangi kisveye bürü­nürlerse bürünsünler onları ayıklamakta zorluk çekmeyecektir. Çünkü Türk sendikacıları dostumuz Braun'un tabiriyle "sarhoş" değildir. (Çelik, 2010: 187) Özetle, hem sol hem işçi hareketi çok partili hayata geçilirken siyasal alanın dışında bırakılacak, solun Türkiye İşçi Partisi (TİP) ve işçi hareketinin de Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) aracılığıyla siyasal alana girişi ancak 1960'lı yıllarda söz ko­nusu olabilecektir. Sol siyasete ve işçi hareketine yönelik tasfiyenin benzeri aynı yıllarda akademide ve düşün dünyasında da söz ko­nusu olacak, solcu üniversite hocaları ve aydınlar da Soğuk Savaş'a girişten ve antikomünizmin icadından nasiplerini alacaklardır.
  • ..............👤 MY 👤 TALK 👤 BOX.............
    71/1️⃣0️⃣0️⃣ Bazı gönderilerimi önceki gönderilerimin temasını devam ettirmek için ekliyorum. Elimden geldiği kadar inandığım, hissettiğim içerikte olmasına özen gösteriyorum ama bu her zaman böyle olmayabilir. Önceliğim (inanıp hissetmesem de) tema benzerliğidir. Öğretmenliğimden kaynaklı bir arzum ve alışkanlığım bu! Bir örnek/alıntı üzerinde işleyip bırakamıyorum bir temayı. (07.05.2021;14:47) GoingSolo♾

    70/1️⃣0️⃣0️⃣ Bugün (2 Mayıs ) 1000Kitap ‘ın 9. doğum günüymüş. İyi ki doğdun, iyi ki varsın 1000Kitap; tasarımcıların ve yaşatanların ile birlikte! Nice hayırlı yaşlara! (02.05.2021; 17:33) ( GoingSolo♾ )
    .
    69/1️⃣0️⃣0️⃣ Eyvallaaaahh, mutsuzluğa da! ((((şarkı sözü)))) (30.04.2021; 14:32) ( GoingSolo♾)
    .
    68/1️⃣0️⃣0️⃣ Arada bir takip isteği geliyor profilimde uyarı olmasına rağmen; ÇOĞU ZAMAN ise rahatım. Bana rahatlık veren o ÇOĞUNLUĞA çok çok teşekkür ederim... Takip isteği gönderenlerin azı hariç çoğuna ise takip istekleri için teşekkür edemiyorum
    çünkü yüzlerce, binlerce kalabalıklarının arasına beni de katmak istiyorlar. Gerçekten takip isteği duyup da reddettiğim azınlığa ise saygı duyuyorum ama yapacak bir şeyim yok. (09.04.2021; 23:26) ( GoingSolo♾ )
    .
    67/1️⃣0️⃣0️⃣ 1000Kitap’ta yeni bir düzenleme farkettim: Kategori isimleri gönderilerin altına taşınmış. 🤔 Güzel! Ve teşekkürler; daha bir farkedilir olmuş. (02.04.2021;19:19) GoingSolo♾
    .
    66/1️⃣0️⃣0️⃣ “Bu, bu yaşamak değil; bu hayatta kalmak. Arada fark vaarr!”,,, “Artık karanlığa son, mağaralara son.” ( 🎥 Croods, 2013 🎥)
    (22.03.2021; 23:44) GoingSolo♾
    .
    65/1️⃣0️⃣0️⃣ Dur yolcu! Bilmeden gelip bastığın// Bu toprak, bir devrin battığı yerdir.// Eğil de kulak ver, bu sessiz yığın// Bir vatan kalbinin attığı yerdir.// Necmettin Halil Onan // (18.03.2021; 08:17 )
    ( GoingSolo♾ )
    64/1️⃣0️⃣0️⃣ Ey Allahım! Bize Şaban'ı mübârek kıl; bizi Ramazan'a kavuştur. (15.03.2021; 13:38) ( GoingSolo♾)
    .
    63/1️⃣0️⃣0️⃣ Okuduğum çoğu kitap savaş yeri benim için... Karşı çıkmalarım, direnmelerim, çatışmalarım, düzeltmelerim, sorgulamalarım... Oldukları gibi benimsesem ve zihinsel süreçlerimi durdursam mahvolurum diye düşünüyorum. Böylelikle okumamla birlikte yeniden yazılıyor kitap benim dünyamda ya da kitapta gördüğüm eksiklikler yaşam sorumluluğu olarak ekleniyor üzerime.. Böyle! ( 17.02.2021; 17:04) ( GoingSolo♾ )
    .
    62/1️⃣0️⃣0️⃣ Değer üreten bir isim vefat ettiğinde onun için “kaybettik” sözcüğünün kullanılmasını sevmiyorum hatta bunu çirkin buluyorum. Nedir bu? Niye kaybedelim ki? Vefat eden kişinin ürettiği, açığa çıkardığı yüce değerleri kendinde göremeyen ama kendine isteyen sanırım böyle bir cümle kurar. Seven, az ya da çok, şöyle ya da böyle vefat eden sevdiğinde gördüğü yüce değer/ler/i kendinde de yakalar ve o değer/ler/i yaşatır, vefat edenin boşluğunu doldurur. Gidenin de gönlü rahat eder böylece... Bu, geride kalanın (ahrete) yolladığı sevdiğine de vefa borcu ve sevgi ve bağlılığının da bir göstergesidir bence. Seni kaybetmedi/m/k Sevgili Doğan Cüceloğlu Kabrin aydınlık olsun! (17.02.2021; 13:55) ( GoingSolo♾ )
    .
    61/1️⃣0️⃣0️⃣ Psikolog yazar Sevgili Doğan Cüceloğlu vefat etmiş. Ağlamamak için kendimi zor tutuyorum. Yedi ay kadar önce 1000Kitap’a üye olduğumda okumaya ilk yazarın Öğretmen Olmak kitabı ile başlamış, kısa bir süre sonra bir kitap daha okumuştum kendisinden. Son alıntı paylaşımım ( #106450225 ) da Doğan Cüceloğlu dandı. Gönlüm hüzün dolu, gözlerim nemli! Rahim ve bağışlaması bol olan Allah’tan rahmet ve mağfiret diliyorum kendisine. Yerin aydınlık olsun Doğan Bey! Kitaplarını başvuru ve aydınlanma kaynağım/ız kılacağı/m/z (16.02.2021; 22:31) ( GoingSolo♾ )
    .
    60/1️⃣0️⃣0️⃣ (Biz insanların yazdığı) Kitaplar bence o kadar da güvenli sığınaklar değil; eğer kontrollü bir tarzda ve gardımızı alarak; tetikte bir halde okumuyorsak onları... Sonuçta kitabı da yazan bir insan ve yazarının bile tahmin edemeyeceği, niyet etmediği bir şekilde kötü etkileyebilir bizi, belirsiz noktalara sürükleyebilir kalbimizi ve ruhumuzu... Hem kitabın yapısından hem de kendi yapımız kaynaklı... Bir kitabın içinden Fatih olarak da çıkabiliriz, kendimizi kaybetmiş biri olarak da... Kayboluşlardan uzak, fetihlerle dolu okumalar umuduyla!( 30.01.2021; 15:02) ( GoingSolo♾)
    .
    59/1️⃣0️⃣0️⃣ Kendim için okuyor, kendim için not alıp 1000K’ye de ekliyorum notlarımdan... Ama tabii notlarım sadece benim için bir şey ifade edecek şeyler değil; yoksa buraya eklemezdim... Notlarımın ilgili başkalarının da ulaşımına ve kullanımına açık olması da “kendim için” olması kadar hoş ve heyecan verici bir şey! Güneş’ten faydalanmak gibi... Kişi sayısı ne kadar artarsa artsın 1 kişinin payı azalmıyor. Ama ışığımı (notlarımı) başka okurlara takip yoluyla gönderme konusunda kurallarım var. 🤔 Kendimce nedenleri de. Buna rağmen nedensiz bir arzumdur bu! ( 24.01.2021; 18:48)( GoingSolo♾ )
    .
    58/1️⃣0️⃣0️⃣ Kendimi şanslı hissediyorum; öğrencilerimin 3/4’ü canlı derslere katılım sağladı. Ama bu şansıma sevinemiyorum çünkü ülkemizin 🇹🇷 gerçeği bu değil. Hayırlısıyla ve inşaallah eğitim-öğretime açılsın okullarımız ikinci yarıyıl; en azından birinci yarıyıl bir müddet uygulandığı gibi yüzyüze-uzaktan bir arada olacak şekilde 🙏
    (21.01.2021; 15:41) ( GoingSolo♾ )
    .
    57/1️⃣0️⃣0️⃣ Yarın (Cuma) Karne günü... Farklı bir tecrübe idi bu dört ay öğretmenliğim için... Öğrenciler için de tabii... İkinci döneme en azından yüzyüze-uzaktan karma bir düzen arzu ediyorum; hep uzaktan uzaktan virüsle etkili bir şekilde mücadele edilmez... Uzaktan eğitime hiç katılamayan öğrenciler de helak olurlar maazallah; dolayısı ile eğitim sistemi ve öğretmenler de uzun yıllar sürecek büyük sıkıntılara maruz kalır. İnşallah ve hayırlısıyla açılsın ikinci yarıyıl eğitim-öğretime okullarımız. (21.01.2021; 14:57) ( GoingSolo♾ )
    .
    56/1️⃣0️⃣0️⃣ Bazı harika şarkılar kötüysen iyi hissetmeni sağlamıyor ama sen iyi olduğunda sana çok iyi eşlik edip iyi halini destekliyor hatta arttırıyor... Onlarla birlikte olmak için onların frekansını yakalamak zorundasın... Bir şarkı için güzel bir özellik! Onları kaybetmek istemiyorsan gerektiğinden daha kötü bir halde olma/mamalısın. (20.01.2021; 18:49) ( GoingSolo♾)
    .
    55/1️⃣0️⃣0️⃣ Dışarda soğuk hava, karla karışık yağmur, içerde/içimde yaşanmış günün huzuru, sevdiklerim, yaşanacak günün ümitleri, yanı başımda müzik, bira, 1000K sayfam, gecenin bir yarısı, hüzün ve tefekkür... Kalpten teşekkürler! (17.01.2021; 00:51) ( GoingSolo♾ )
    .
    54/1️⃣0️⃣0️⃣ “Kapımı, buyursun diye o melek; aralıyorum.” (( Necip Fazıl Kısakürek ))
    Vefatından bir yıl önce yazdığı ARALIK KAPI adlı şiirindeki bu mısralarında ölümü kastediyor galiba Necip F.K. Ama ben YAŞAM(ay)I kastederek dillendiriyorum. Bu dizeler dahi şiiirin tamamı nedense bana hep , ölümü değil, YAŞAM’I hatırlatmıştır ya da yaşama isteğini. (13.01.2021; 22;16)((( GoingSolo♾ ))))

    53/1️⃣0️⃣0️⃣ Müzik albümü dinleyemiyorum artık. Albümdeki şarkılar arasında bir bütünlük olmuyor yüzde doksan beş; şarkının birinde şöyle deniyor birinde böyle! Asla bir kompozisyon bütünlüğü yok albümlerde. Dolayısı ile bir sanatçının farklı albümleri arasında da... O yüzden TEK PARÇA diyorum ya da enstrumantal müzik albümü, başka bir alternatif de anlamadığım dilde şarkılar dinlemek. (08.01.2021; 20:40) ( GoingSolo♾ )
    .
    52/1️⃣0️⃣0️⃣ Ama bir erkek zayıf düştüğünde büyük bir tehlike olabilir. Çanlar Kimin İçin Çalıyor /// Ernest Hemingway
    (Doğru. Maazallah, diyeyim; 🦾 💖 ☀️ 🧑🏻‍🦱ruhen, kalben, zihnen, fiziken...) ( 06.01.2021; 20:42)( GoingSolo♾)
    .
    51/1️⃣0️⃣0️⃣ Bu My Talk Box’ı iyi ki icat etmişim... Hem sayfam sade kalıyor, hem bütün konuşmalarım bir arada hem de iletilerim akışa vs düşmediği için birilerini boş yere rahatsız etmiyorum, kalabalık yapmıyorum vs 😌 Memnunum! Ama dezavantajı da var; okur puanım yavaş ilerliyor 🤔 Olsun, buna değer!( 06.01.2021; 01:15) ( GoingSolo♾ )
    .
    50/1️⃣0️⃣0️⃣ Öğretmenliğimden biliyorum; öğrenciler(im)le 1 hafta boyunca sadece 1 konuyu ele alıp işlemek, her gün bir konuya değinmekten her bakımdan daha güzel oluyor. Hele de ilkokullarda... Ama işte müfredat yoğun! Bunun da üstesinden gelmenin yolu, farklı konu ve dersleri birbirleri ile ilişkilendirmek... Bundan hareketle 1000Kitap yaşantımda ALINTI VE İNCELEME EŞLİĞİNDE HER AY 1 KİTAP’ı da kendim için güzel buluyorum. Ve okuduklarımı birbirleri ile ilişkilendirmeyi... İnsanın hayat ve kafa/kalp durumuna göre bu 1 ay; 15 gün, 10 gün Ya da 1 hafta vs de olabilir tabii... Her halükarda bir program/plan eşliğinde okumak GÜZEL. Özgür/ce okumaya duyulan ithiyacı ise ayrı tutuyorum. (04.01.2021//14.02)( GoingSolo♾ )
    .
    49/1️⃣0️⃣0️⃣ İnsan kendini değiştirip iyi yönde dönüş(tür)medikçe, geçen zamanın pek bir hükmü yoktur evet ama yine de geçen zamanın kendi gücü ve olumlu etkisi vardır üzerimizde... Her ne şart altında olursa olsun zamanın yıkıcı etkilerine direnebilirsek kazanırız! Zaman akarken bizim de zamanla uyumlu olarak gerekli bakımlardan kafamızı ve kalbimizi dönüştürmemiz ise işimizi çok çok çok kolaylaştıran ve derecemizi kat be kat kat arttıran etkenlerdir. Kim düzlüğe/selamete er(iş)diğinde yorgun argın, bitmiş vs. bir halde olmak ister ki... Diye düşündüm 🤔 (01.01.2021) ( GoingSolo♾ )
    .
    48/1️⃣0️⃣0️⃣ Yeni Okuma Yılımda (2021-2022) okuyacağım ilk kitap: Etkili Öğretmenlik Eğitimi ,,,,, Eğitim Bilimine Giriş de bu okumama eşlik edecek...Güzel olacak. 🤔 Evet, böyle! En azından farkında ve kontrolüm dahilinde olan noktalar açısından. Hadi hayırlısıyla! ( 31.12.2020) ( GoingSolo♾ )
    .
    47/1️⃣0️⃣0️⃣ Yeni aşk, geliyor yeni aşk: ROBİN HOOD İncelemesi... Alıntıların üstüne inceleme yapmayı seviyorum. Böylece, “Alıntılı Her Okumaya Bir İnceleme” hedefimi de tutturmuş olacağım. Hedefe ulaşmak da güzel his! Robin Hood’un okları ile hedef tahtasını 12’den vurması gibi... ( 28.12.2020 ) ( GoingSolo♾)
    .
    46/1️⃣0️⃣0️⃣ Okuduğum kitapların birbirleri ile ilişkilendirmesini kolayca yapabildiğim için kendimi şanslı biraz da akıllı hissediyorum: Demek ki bir kitabı bitirip bir tarafa koyarken fırlamamışım uzak bir yere ve onunla uyumlu başka bir kitap seçimi yapabilmişim. Beyaz Zambaklar Ülkesi’nde, Onuncu Köy, Robin Hood, Öğretmen Olmak Bir Cana Dokunmak, Öğretmenim Bir Bakar Mısın, Profesör Atatürk... Kitaplarının kesiştikleri/kesiştirebildiğim yeterince benzerlikleri var. Bazılarının ise daha fazla... Bu sayede kitabı bitirsem de kitapla işim bitmiyor, dolayısı ile kitaptan istifadem de sonlanmıyor. Harika! ( 24.12.2020) ( GoingSolo♾ )

    45/1️⃣0️⃣0️⃣ Okuduğum ve esnasında/müteakiben alıntısına yer verdiğim kitap sayısı kadar inceleme yazmak... 🤔 Güzel hayal/hedef...O halde gelsin ay/yıl bitmeden “Robin Hood” ve “Onuncu Köy” kitaplarının incelemesi. ( 24.12.2020 ) ( GoingSolo♾ )

    44/1️⃣0️⃣0️⃣ 1000Kitap’a, 1000Kitap yaşantıma uygun yenilikler geldi: “Okur ve Yazar Kaydetme Özelliği”... Teşekkür ederim... Bu durumda harici olarak oluşturduğum şu sayfama ( #79352457 ) gerek kalmadı artık. Yine de kalsın bu sayfam... (Şeffaflık da güzeldir.) Okur TAKİP etmeyen ve TAKİP edilmek de istemeyen biri olarak 1000K sayfa bağlantılarımı içerde ve gizli/bana özel olarak tutmak baştan beri sağlıklı bir arzumdu... Hakkımdı da... Sağolasın 1000Kitap... ( 21.12.2020 ) (GoingSolo♾ )
    .
    43/1️⃣0️⃣0️⃣ Artık her paylaşım sayfasında saat/tarih bilgisinin yanında KATEGORİ/KONU bilgisi de yer alıyor. Harika bir değişiklik 1000Kitap’ta 👍 Sayfanın en başında kategori sıralamasına da yer verilmişti ama kalktı kısa sürede... O da güzeldi... ( 20.12.2020 ) ( GoingSolo♾ )
    .
    42/1️⃣0️⃣0️⃣ 29 Eylül’de başladığım Fakir Baykurt’un eseri harika roman “Onuncu Köy” ile arama mesafeler girdi. Okuduğum 100 küsur sayfayı boşverip baştan başlıyorum. Romana, hak ettiği değeri iade edip kesintisiz ve kısa bir sürede okuyacağım. ( 17.12.2020 ) ( GoingSolo♾ )

    41/1️⃣0️⃣0️⃣ HAYIR’ın bizim (benim)
    İçin seçenek olmadığı, başkalarına da seçenek olarak sunamayacağımız durumlar vardır! Tek seçenek EVET’tir ya da EVET, EVET’tir yahut da EVET, EVET, EVET’tir. Bazen de tam tersi... Ama her ikisi de doğru, gerekli ve güzeldir. ( 13.12.2020 ) ( GoingSolo♾ )

    40/1️⃣0️⃣0️⃣ Yüz yüze eğitimin tamamen dışarıda bırakıldığı sadece uzaktan eğitimle yürüyen bu eğitim-öğretim sürecinde tek üzüntüm imkanı olmadığı İÇİN EBA’ya giremeyen öğrenciler ve de düşük seviyeli öğrencilerle EBA’da ayrı ilgilenmenin öğretmen açısından imkansızlığı... İkisi bir araya gelince ise daha üzücü. ( 12.12.2020) ( GoingSolo♾ )

    39/1️⃣0️⃣0️⃣ Okuduğum kitaplarla işim bitmedi... Kolay kolay da bitmez. Hatta diyebilirim ki onlarla işim benim, asıl okumam bittikten sonra başlar. 🤔 Evet, böyle! (10.12.2020) ( GoingSolo♾ )

    38/1️⃣0️⃣0️⃣ Pandemi sürecinde gördüm ki, geliştirilmesi gereken yanlarına rağmen, EBA harika bir ortam: Canlı ders vermenin yanında bizlere -1000K’deki gibi- sunduğu duvar, içerdiği ve öğrenciye ödev olarak verebildiğimiz her türden döküman, öğrenciler ve öğretmenler için uyguladığı PUAN sistemi, kütüphanesi vs vs vs... Her ne kadar pandemi ile birlikte içine girsem de, pandemiden sonra tamamen çıkmak istediğim bir yer değil EBA... Ödev vermek, harici canlı ders yapmak, haberleşmek için kullanılabilecek özel bir sosyal medya ortamı öğretmen ve veliler için... Okulun dışında başka ve daha güzel, uygun ve hızlı bir şekilde bir araya getirilemez bence öğretmen-öğrenci ve veliler. ( 08.12.2020) ( GoingSolo♾ )

    37/1️⃣0️⃣0️⃣ Sınıf Öğretmenliği hiçbir zaman TAM/PROFESYONEL olarak yapabildiğim bir meslek olmadı... Ama hiçbir zaman da sıkılmadım sıkılmadım sıkılmadım. Sıkılacağımı da zannetmiyorum. Genel olarak çocuklar yorucu, eğitim işleri fedakarlık gerektiren ve yıpratan işler olabilir ama ikisi de asla sıkıcı değildir. Benim hissim budur. Buna bir de ustalığı ekleyebilsem!!! ( 05.12.2020 ) ( GoingSolo♾ )

    36/1️⃣0️⃣0️⃣ Yeni bir aya girmek üzereyiz; yılın son ayına... 1000K’ye yılın ortasında dahil olmuştum. Bu, 1000K’deki ilk yılbaşım, ilk yeni yılım olacak 1 Ocak’a ulaştığımda... Güzel bir his çünkü Okuma Yılım’ı nasıl yaşayacağıma dair zihnimde bir resim oluşmaya başladı biraz da tecrübelerimden gelen bilgiyle. Kendi adıma heyecanlıyım. GoingSolo♾ ( 29.11.2020 )

    35/1️⃣0️⃣0️⃣ Büyüyorum... Ama her halimle mükemmelim... Büyüyor, değişiyor, gelişiyorsan sen de her halinle mükemmelsin... Eksik, yarım değilsin! Tastamamsın! GoingSolo♾ ( 22.11.2020)

    34/1️⃣0️⃣0️⃣ Uzattım kitap okumalarımı... Bahane arayacak olsam bahane bulurum kesin... Bahaneler yavaşlatabilir ama bir daha tümden alıkoymasına izin vermeyeceğim beni. Profesör Atatürk kitabından öğrendiğim kadarıyla onca devlet işinin arasında Atamız’ı alıkoyamamış mesela. Sağlık olsun ama bir daha olmasın GoingSolo♾ (18.11.2020)

    33/1️⃣0️⃣0️⃣ Dışına çıkmamak... Ya da
    İç’e tanımlamak... Güzel! ( 11.11.2020 ) ( GoingSolo♾ )

    32/1️⃣0️⃣0️⃣ 1000 duvarı geçtim. Oysa alıntı, inceleme ve iletilerimin sayısı toplamda yüzlerde... Yorumlarım az olsa oldukça sade bir duvarım olacak demek ki. Sadeliği ve az sayfa eylemini seviyorum çünkü ölçmesi değerlendirmesi hesab kolay oluyor, dönüp incelemesi ve yeniden okuması da... Yine de her şey, içimden geldiği gibi olsun. ( GoingSolo♾ ) (01.11.2020)

    31/1️⃣0️⃣0️⃣ Bu gece kendimi şarkılara açtım... Adetim değildi ama iyi geldi içimi şarkı sözleri ile ifade etmek... Silinmek üzere. İyi bir duyguymuş küçük de olsa haykırmak. Fazlası ise bana zarar ve bozar beni. Teşekkür ederim İÇİM’e izni için. ( GoingSolo♾) (01.11.2020)

    30/1️⃣0️⃣0️⃣ Biri sayfamı takip etmenin yolunu bulmuş. Ya da nasıl olduysa? 🤔 1Takipçi... Tıklayınca bir şey de gözükmüyor. 😶
    ( GoingSolo♾ ) (27.10.2020)

    29/1️⃣0️⃣0️⃣ “Hicran olur gönül meskeni/Ne geleni var artık ne de gideni” (Ümit Sayın; Hicran) ÇOK ŞÜKÜR! Yokluk bazen nimettir 👏 ( GoingSolo♾ ) (18.10.2020)

    28/1️⃣0️⃣0️⃣ Okur sayfaları yorum fakiri... Yorum yapılan sayfalar o kadar az ki.... Sayfalarda yorum yapılmıyor çünkü çok fazla kişi takip ediliyor... Bence ağırlıklı etken bu... Hangi birine yorum yapsın o kadar kişiyi takip eden... Beğen geç beğen geç... Gölge gibi... Oysa (içerikle uygun) yorum da barındıran paylaşımlarda ne güzel ve güçlü duruyor beğeniler... ( GoingSolo♾ ) ( 11.10.2020)

    27/1️⃣0️⃣0️⃣ Sadece söylediğim sebebe indirgenmeyecekse, çünkü’sünü açıklayabilirim eylemimim. ( GoingSolo♾ ) (11.10.2020)

    26/1️⃣0️⃣0️⃣ 1000Kitap sayfa yapısında bugün birtakım yenilikler farkettim. Hepsi de güzel yenilenmeler. 👍 ( GoingSolo♾ ) ( 07.10.2020 )

    25/1️⃣0️⃣0️⃣ EBA’dan canlı ders vermeye uyum sağlamışken biz ilkokul öğretmenlerine okul yolu gözüktü... Dilerim hayırlı olur ülkemiz için bu karar... Beni tek düşündüren ailesinde covid-19 olan ve okula bu yüzden gelemeyecek olan öğrencilerin mağduriyetleri ne olacak? Aklıma çözümü de geliyor hemen; öğretmenleri onlara uzaktan eğitim vermeye devam etsinler. 🤔 ( GoingSolo♾ ) ( 07.10.2020)
    24/1️⃣0️⃣0️⃣ Hiçbir şey vermemiştim dünyaya çünkü hiçbir şey almamıştım dünyadan ama bunda bir yanlışlık yoktu. Bazı şeyler sadece “öyle” dir. Belki de her şey sadece “öyle” dir. Her şey olağan’dır. ( GoingSolo♾ )

    23/1️⃣0️⃣0️⃣ Ben de bu işten istiyorum:
    “Ne iş
    mi yaparım
    yolculuk ederim
    göğe bakarım.” #87160519

    22/1️⃣0️⃣0️⃣ Kimin sayfa arkadaşlığına güvenilir ki burada? Basıp gidebiliyor okur sadece kendi kararıyla... Tabii bu kararı başkaları ile birlikte alması da gerekmiyor ve zor bir şey bu ama bas, sil git sayfanı; oldu mu şimdi? Ben de öyleyimdir kimbilir? Ama giderken sanırsam sayfamı hediye bırakıp da giderim 1000Kitap’a... Geçmişte yılların sayfasını silmişliğim var ama şimdi düşüncelerim o yönde değil. Bunu da hesaba katarak yaşıyor, yazıyorum.( GoingSolo♾ )

    21/1️⃣0️⃣0️⃣ Eylemlerim ve eylem halinde olmanın üzerimdeki olumlu etkileri artınca yıllar sonra aklıma düşüveren o harika özlü söz: 1 GRAM İŞ 1000 GRAM TEORİDEN İYİDİR... Ben teoriyi severim severim çok severim ama yaşama eylem de eklemeyince olmuyor olmuyor hiç olmuyor. ( 26.09.2020) ( GoingSolo♾ )

    20/1️⃣0️⃣0️⃣ Eylül bitiyor, yeni okumam geliyor: Onuncu Köy ... Öğretmen ve öğretmenlik üzerine okuduğum bir roman olarak Ölü Ozanlar Derneği hatırladıım son roman. Onuncu Köy sanırım bu konuda okuduğum ikinci roman olacak... Heyecanlıyım. (23.09.2020) ( GoingSolo♾ )

    19/1️⃣0️⃣0️⃣ İnternetin ve internet ürünlerinin oldukça anlam kazandığı bir dönem bu... Bu anlam da geldi çocukları/gençleri buldu: İnternet sayesinde eğitim aksamayacak, uzaktan devam edebilecek. Tabii imkanı olmayan aileler müstesna. Dilerim toplum olarak pandemiyi başarılı bir şekilde atlatıp yüz yüze eğitim için gerekli sağlık koşullarına erişiriz bir an önce çünkü mağduriyetler sıfırlanamaz. (21.09.2020) ( GoingSolo♾)
    18/1️⃣0️⃣0️⃣ Doğal ya da kalıcı/sürdürülebilir olmayan bir nitelik insanı tanımlar mı? 🤔 ( GoingSolo♾) (19.09.2020)

    17/1️⃣0️⃣0️⃣ Kısa alıntı paylaşmayı sevmiyorum pek. Denedim ve kendimi rahatsız hissettim. Sonra sildim. Alıntıları konu paydasında birleştirip daha uzun alıntılar elde etmek hoşuma gidiyor. Böyle iyi bana. 👍 Bunun mümkün olmadığı durumlarda ise kısa alıntılara yer verebilirim belki... Bir de her alıntı ona yorum eklenmezse boşlukta kalıyor bence o yüzden alıntılarıma tamamlayıcı bir unsur olarak yorumumu ekliyorum. ( GoingSolo♾ ) (16.09.2020)
    16/1️⃣0️⃣0️⃣ Okumalarımı/paylaşımlarımı yavaştan aldığım için okuduğum kitap sayısı 3 olunca kendimi iyi hissettim :) İstatistikleri pek önemsemem ama önemsediği bir nokta da oluyor demek insanın; özellikle de tamamı ile kendi kontrolümüzde olan istatistiklerde...( GoingSolo♾ ) ( 15.09.2020)
    15/1️⃣0️⃣0️⃣ Çocuklarımdan biri bir ara bana yargısız bir şekilde demişti ki: “Baba sen kitap değil, 1000Kitap okuyorsun.” 🙂 Hakkatten de dediği sıralar 1000K’ye sık giriyordum gözden kaçmayacak şekilde... Halâ da biraz öyle. Çocuklar bazen, insanı ~dikkate almaya~ zorlayacak derecede doğru ve güzel konuşuyorlar. ( GoingSolo♾ ) (14.09.2020 )

    14/1️⃣0️⃣0️⃣ Bir kitapla sevişmek, kaynaşmak ne demek iyi bilirim ama sanırım ilk defa bir kitapla kavga/savaş halindeyim. Aslında bu da diiğeri kadar normal bir şey. 🤔 Öyle olmalı. ( GoingSolo♾ ) (11.09.2020)

    13/1️⃣0️⃣0️⃣ Okutmak/öğretmek de güzel. Çok güzel. Hele de çocuklara... Bugün, uzun süredir birbirimizden ayrı düştüğümüz, öğrencilerime EBA’da verdiğim CANLI DERS, bana bunları hissettirdi. ( GoingSolo♾) (07.09.2020)

    12/1️⃣0️⃣0️⃣ Okumak güzel... Okuduklarını; şimdin ve geleceğin/hayallerin/ içerisinde bir yere koyabiliyor, geçmişini, kendini, dahası hayatı anlamak ve iyileştirmek, geliştirmek için kullanabiliyorsan okumak BİR BAŞKA GÜZEL... Okuduğunu paylaşıma açmak ise, paylaştığın kişilerin de aynı bilgiye senin gibi ihtiyacı varsa, okumanın güzelliğini tamamlayan ve perçinleyen bir başka değerdir okumalar için. (01.01.2020) GoingSolo♾

    11/1️⃣0️⃣0️⃣ Rast geldiğim bir yorumda yeni kayıt olmuş bir okur 1000K’yi kastederek şunu diyordu: “Burası mekanın dibiii!” 🙂 Nasıl bir düşünce ve duygu içerisinde söyledi tam bilmiyorum ama bu sözün bana hissettirdiği kadarı ile bence de 1000Kitap mekanın dibiiii😊
    (31.01.2020) GoingSolo♾

    10/1️⃣0️⃣0️⃣ Kitap takibi yapmak ve kitabı (bilmem nereden, bilmem hangi işle iştigal) birileri ile aynı anda okuduğuna şahit olmak, onlarla bu gerçeklikle birlikte etkileşime girmek harika bir duygu... Bir de bazıları kitabın yayınevini ve özellikle alıntının sayfa numarasını boş geçmeseler... Buna kızdığımdan, bu niteliği taşımayan paylaşımları okumuyorum çoğu zaman. Site(miz) bu konuda bizi özgür bırakıyor diye de yazmamak olmaz ki... Neyse; kızmakla da üzülmekle de, okumamakla da, eleştirmekle de düzelmez bu durum... İstemeyen tutar, bile bile numarayı da yanlış girer... Sen kendine bak! (31.08.2020) GoingSolo♾

    9///1️⃣0️⃣0️⃣ İki yıl sonra 100. sene-i devriyesi olan, Mustafa Kemal Atatürk ‘ün başkumandanlığında elde ettiğimiz ve Kurtuluş Savaşımızı sonlandıran; resmiyette ilk defa 1926’da #ZaferBayramı olarak kutladığımız “Büyük Taarruz Başarımız” ve akabinde düşman birliklerinin yurdumuzu teker teker terk eylemesi; yüreği bu zaferde atan (Kıbrıs ve Türk Cumhuriyetleri de dahil ) tüm 🇹🇷 Türk(iye) Halkına 🇹🇷 hayırlı, uğurlu, kutlu olsun. İnşaallah pandemiyi de başarıyla atlatacağız! GoingSolo♾ (30.08.2020)

    8///1️⃣0️⃣0️⃣ Bu ayki son alıntımdı bu: #82842198 Paylaşmayı planladığım sıradaki okumam: Öğretmenim Bir Bakar mısın? Eylül’de... Doğan Cüceloğlu’ndan paylaştığım ilk okumam Öğretmen Olmak kitabı idi ve kitap harikaydı. Şimdi yeni bir heyecan; inşaallah ve hayırlısıyla... GoingSolo♾ (24.08.2020)

    7///1️⃣0️⃣0️⃣ Yeniden okumayı özlediğim kitaplar var. 💖 Sevilen bir dostu görme arzusu gibi... 👯‍♂️ Filmler konusunda da böyleyim; asla 1 kez ile yetinmem: beş, on, onbeş, yirmi... 🎥 Filmi aşsam bile... (23.08.2020) ( GoingSolo♾ )

    6///1️⃣0️⃣0️⃣ Geçmişte blog tutmuş ve uzun yazılar kaleme almış ve de yazmayı seven biri olarak bu kitap ortamında kısa iletiler ve alıntılar paylaşmayı pek sevmiyorum. Kısa alıntıları okumakla da bir sorunum yok yeter ki o haliyle kitabı yanlış değerlendirmeme ve kitaptan soğumama yol açmasın. Bir de yayınevi ve özellikle sayfa numarası belirtilmiş olsun kitabın; böyle olmayınca alıntıyı kitaptan arayıp bulma şansından mahrum edilmiş ve/veya spoiler almış oluyorum. ❗️❗️❗️ (22.08.2020) GoingSolo♾

    5///1️⃣0️⃣0️⃣ Gelişiyorum, o halde varım. 🤔 —> İç Sayfa: #82505824 <— Bu söz Descartes’in sözünü destekliyor. Gelişimin temelinde eylem vardır. Eylemler de somutlaşmış düşüncelerdir.(21.08.2020) GoingSolo♾

    4///1️⃣0️⃣0️⃣1000K, diye yazılabilse de 1000K diye değil, “1000Kitap” diye okunur. Bir ara çocuğum bana “Baba, Mat.’dan 80(?) aldım.” demişti. “Matematikten” değil de “Mat.’dan” diyor. 🙂 Belki de bu hataya düşmemek için mümkün olduğunca az kısaltma kullanmalıyız yazarken. Yani “Üniversite” yazması çok mu zor da “Üniv.” diye yazmayı tercih ederiz. O vakit, gereksiz bir iletişimin içinde ve/veya kısalttığımız şeyi pek sevmiyor olabiliriz zorumuza gidiyorsa. 🤔 (19.08.2020) GoingSolo♾

    3///1️⃣0️⃣0️⃣1000Kitap’ı seviyorum. 💖 Burasını tasarlayan ve geliştiren, geliştirmeye devam eden herkese (ve edecek olanlara şimdiden) ♾ teşekkür ediyorum. (18.08.2020) GoingSolo♾

    2///1️⃣0️⃣0️⃣Hayat(ta vuku bulan olaylar) her zaman “güzel” değildir evet. Ama bunların “güzel olmaması” da bana göre mutlak anlamda kötü bir şey değildir ve hayatı kötü yapmaz bu. Buna rağmen “güzel olmayan” durumlara karşı almamız/takınmamız gereken duruşlar olabilir. Aksi takdirde kendimizdeki ve başkalarındaki “güzel olmayan” algısı, güzele /dönüşemez/evrilemez./ (18.08.2020) GoingSolo♾

    1///1️⃣0️⃣0️⃣ Bugün, 99’da ülkemizde yaşanan yıkıcı depremin yıl dönümü. Depremde yakınlarını kaybeden herkese baş sağlığı ve kaybettikleri canların acısı ve depremin etkisi üzerlerinde halâ taze olanların ise zihayat bir yaşama geçişlerini diliyorum.(17.08.2020)
    GoingSolo♾
  • Piraye ismini babası nazım hikmetin sevgilisinden esinlenerek vermiştir, pirayenin babası bir edebiyatçı ve nazım hikmetin de hayranıdır. Pirayenin babası onun diş hekimliğini okumasını, kendisi ise yiyatro okumayı ister ancak babasının dediği olur ve piraye marmara diş hekimliğini okumaya başlar. Okulun ilk günü olduğu için piraye biraz çekingendir, kimseyi de tanımadığı için köşeye çekilir. Piraye daha önce betaber okuduğu selini görür onla çok samimi olmamasına rağmen tabıdığı kimse olmadığından onla gelip, gitmeye başlar, zamanla piraye sınıf arkadaşları olan arifi tanır, ikiside şiiri sever ve sürekli birbirleriyle şirleşmeye başlarlar. Zamanla piraye ona alışır ve yıl sonunda ondan ayrılacağı için üzülecektir. Tatilde sıkılan piraye zamanla alışır, bir gün pirayenin annesi pirayenin mektuplarını görür ve ona kızar ve babasına söyler, babası ona dikkatli olmasını ve kendini kaptırmamasını söyler.
    Yaz tatili bittikten sonra okula giden piraye hemen arifin yanına gitti, arif ona şiirlerle birlikte bi kutu çikolata getirdi, piraye hemen şiirleri alıp okumaya başladı, ve gezip tozmaya gittiler. Zamanla arif pirayenin her şeyine karışır duruma gelmiş, pirsya son derece rahatsız oluyordu. Zamanla piraye arifin onun giyinişine, kiminle konuşup konuşmayacağına karışmasından sıkıldığından arifle konuşur ve ilişkilerinin daha ileriye gitmeyip arkadaş olarak kalmasını istediğini söyler. Arif istemsizce kabul eder fakat gözleri sürekli pirayenin üstündedir. Bu arada pirayede diyarbakırlı, bir ağanın oğlu olan haşimi görür, önceleri onu pek önemsemesede sonraları onu hayatının merkezine alacaktır zamanla.
    Niyahet sınavlardan sonra yaz tatili geliyor, ömer ile arkadaşları yazın gezme pılanları yapıyor ancak piraye kabul etmiyor, tatili yazlık evde ailesiyle geçireceğini söylüyor. Sınavlar bittikten sonra piraye eşyalarını toplayıp yazlık eve gidiyor, ece ablasıda geliyor ve abladı ile ahmet eniştesinin mutsuzluğu o kadar belli ki bu evliliklerini çocukları için devam ettiriyorlardı ve ablası nı en az 10 yıl çökertmişti. Piraye yazlık evde güneşliyır,kitap okuyor komşulara gidip geliyordu hayatı tek düzenlükte ilerliyordu ancak piraye halinden memnundu. Piraye gezme turlarına kalmadığından ömer babasından arabatı alıp pirayenin evine geldi. Ailesi onu misafir ettiler ve pirayeyle gezip hediyelik eşya aldılar ve ömer ayrılırken çok memnun olarak ayrıldı, her nekadar piraye onlara arkadaş olduklarını söylesede onlar, onları sevgili sandılar. Eylülden sonra artık tatilin sonuna gwldiler artık ve piraye 2. Sınıfa geçmişti. Arkadaşlarını çok özlemişti, okula gittiler sibelle sarıldışar ve ömerle dolaşıp gezdiler ,her kes piraye ike ömeri sevgili oşarak görsede piraye onunda normal arkadaş olduğunu ve aralarında hiç bir şey olmadığını anlatmaya çalışıyordu.
    Okulda mğretim görevlisi olan nevzatla tanışıyor piraye. Nevzat genç, bekar ve yakışıklı bir asistan çoğu kız peşinden koşuyor,, ancak o pirayenin peşinde ve bir gün onla konuşmak istediğini belirtip ona evlenme teklifi ediyor, buna hazır olmayan piraye şaşurıp kalıyor, ve teklifi reddediyor. Nevzat pirayenin peşini bırakmıyor, sınav zamanında ona kopya kağıdını hademenin aracılığıyla gönderiyor ancak piraye kabul etmiyor bunu ve kopya kağıdını geri gönderiyor. Ömerde bu durumdan rahatsız olup pirayeyi kıskanıyor ve pirayeye açılamadığından ona kötü davranıyordu. Piraye bunu fark ediyor ancak ömeri kaybetmemek için sesini çıkarmiyordu. Daha fazla dayanamayan Ömer pirayeye açılır ve ona ya birlikte yeni bir ilişkiye bsşlayalım yada aramıza mesafe koyalım der. Piraye de ömere onla arkadaş olduklarını ve onu kaybetmek istemediğini söyler. Yıl sonu sınav sonuçlarına bakarken en yakın arkadaşı esin gelip korhanın ona evlenme teklifi ettiğini ve bu teklifi kabul edeceğini söyledi. Yazın piraye tatildeyken babası ona esinin nişan mektubunu getirdi ve cumartesi piraye nişana katıldı, ömerle dans edip sohbet ettiler, gece 12 olunca müsade isteyip babasıyla eve gitti ve piraye yatağına uzanıp kendi nişan ve evlilik hayallerine daldı.
    Hiç beklemediği bir gün ve anda haşim ağayla tanışır buldu piraye kendini, ömerle birlikte masalarında oturuyorken sohbete başlıyorlar, öner bundan rahatsızdır ancak bir şey diyemez. Haşim bir gün piraye yi yemeğe çağırır ve onla evlenmek istediğini söyler, piraye de erken olduğunu ve daha okulunun olduğu için kabul etmez ancak haşim okul bitinceye kadar bekleyeceğini ve ilişkisini zamana bırakmasını ister. Git gide piraye ile haşim yakınlaşır, diyarbakır a gidip geldiğinde ona hediyeler getirir ve aileside bunu farkındadır ve haşimle tanışmayı isterler ancak piraye bunu istememektedir. Bir gün ömerle sınıf arkadaşları bi gezi turu hazırlayacağını fakat yabancı kimsenin gelmemesini isterler, buna haşimde dahildir ancak haşim zaten işinin okduğunu işini bitirdikten sonra arabayla kendilerine yetişeceğini söyler. Sabah pirayeyi uğurlamaya geldiklerinde de haşimle pirayenin ailesi orda tanışırlar. Yolculukları iyi gider, ömerlede biraz yakınlaşıp kırgınlıklarını geride bırakırlar. Safranboluya vardıklarında haşimde orda olup onları beklemekteydi, piraye biraz rahatsız olmuştur fakat bunu belli etmemekteydi. Gezi dönüşü piraye kantinde notlarını düzeltirken haşimin arkadaşı gelir onunla sohbet eder, biraz sonra da haşimde gelir. Pirayeyle konuşur ve ailesinin kendisini yemeğe davet ettiğini söyler, haşimde pirayeyi evine kahvaltıya davet edip, onunla evlilik pılanlarını konuşmak istediğini söyler. Piraye kabul eder ve ilk kez gaşimin evine gideceği için biraz heyecanlıdır. Sabah olduğunda piraye haşimin evine gider, haşim kahvaltıyı hazırlamış onu beklemektedir. Kahvaltısını yaptıktan sonra balkona geçip pılanlarını yaparlar. Eski sevgililerinden bahsederler ve git gide tartışmaya başlarlar. Piraye sonunda kızıp kalkıp gider ve akşam yemeğe gelmemesini söyler haşime. Akşam olunca piraye yemeğe gelmez ve haşimle tartışıp ayrıldığını söyler ailesine, sabah olunca babası pirayeyi uyandırır ve kapıda bmww aracı gösterip gidip haşimi kahvaltıya çağırmasımı isterler, piraye arabada haşimle konuşup barıştıktan sonra kahvaltıya gider ve haşim dayanamayıp evlilik pılanlarını ve takvimini pirayenin ailesine anlatıp kendisinin ailesin bir elçisi olduğunu ve olanları ailesine bire-bir anlatacağını söyleyip pirayeyi ailesinden ister. Bi hafta diyarbakır gidip bu sefer ailesiyle gelir , haşimin ailesi kalabalıktır yemek yiyip sohbet ettikten sonra haşimin babası pirayeyi ister, babası verir ve sonra nişanlanırlar, ama nişanları baya kalabalık ve piraye ye baya altın takılır, takı merasiminden sonra dans edip halay çekerler, sonra arkadaşlarının yanlarına giderler, öner hariç tüm arkadaşları oradadır, hepsi piraye ve haşimi tebrik ederler. Nişandan sonra haşimin ailesi diyarbakıra dönerler, haşimden bi iki gün kalıp oda diyarbakıra dönüp oradanda askere gidecektir. Haşim askere gittikten sonra piraye de kendini daha çok derse vermiştir. Birgün haşimin arkadaşı gelir ve haşimin komşularının kızı istanbula gelmil, kendisi amcasının çocuğuyla evli ve seni görmek istediğini söyler, piraye onun serap yani haşimin eski sevgilisi olduğunu bilir, gider ancak evde kardeşide vardır onun için pek birşey belli ettirmez , serap kahve yapmaya giderken pirayede onla gider ve her şeyi bildiğini ve eğer bu oyuna devam ederse kocasına, kardeşine her şeyi anlatacağını söyler, serap korktuğu iöin üzür diler ve kendisinin kötü bir niueti olmadığını sadece neraktan böyle bir şey yaptığını söyler, ve piraye kardeşi bir şey anlamadın diye dersinin olduğunu ve ona yetişmesi gerektiğini döyleyip kalkıp gider. Haşim askere gitmiştir, izin için geldiğinde pirayeyle görüşüp hasret giderirler. Haşimin uzmanlık yeri izmire çıkar. İzin alıp istanbula gelir ve pirayeyi diyarbakıra davet eder, piraye ve annesi kabul edip gider, babası klinikteki randevuları bahane edip gelemeyeceğini söyler. Piraye ve annesi diyarbakıra gider, haşim diyarbakırı tanıtır; sur içini, yeni şehiri.. ve haşimin evine yetişirler olağanüste bi karşılama düzenleyip diyarbakırın ünlü yemeğini hazırlatıp yedikten sonra mırra içip sohbete başlarlar, sohbetten sonra pirayelerin yoldan gelmiş olup yorgun olduklarını söyleyip onlara odalarını gösterirler. Piraye diyarbakirda ki ilk bayramında sabsh uyanır, haşimin ailesiyle kahvsltı yapar ve sonra evin avlusuna dört koç getirirler:biri haşimin,babasının, annesi lamianın ve pirayenin. Bayramın ilk günü gelen giden pek kimse olmadığından gezmeye giderler, ikinci günde ziyaretçiler akın akın gelirler bayramlaşmaya. Sonra lamia hanımda gelinlerini akrabalarına gezdirmeye götürür. Ziyaret ettikleri akrabalar arasında bibi halada vardır, kendisi 94 yaşlarda yaşlı bi kadın, ellerini sırayla öpüyorlar sonra bibi hala pirayeyi çağırıyor, ona hediyeler veriyor ve lamia hanıma pirayeyi ezmemesini, piraye ye ise lamia hanıma karşı kusurda bulunöamasını ancak dik durup kendisinide ezdirmemesini söyler. Bibi haladan sonra haşimin ablasının evine giderler, diyarbakırın en meşhur yemeklerini yapmıştır yemekten sonra evliliten sonra nerede yaşayacakları sorusu gündeme gelir; piraye ve ailesi istanbul, haşim ve ailesi ise d.bakırda yaşayacaklarını söyler, oryamın gerginleştiğini görünce haşimin babası daha buna vaktin 9olduğunu ve bu konuları sonra konuşacaklarını söyler ve konuyu kapatır. Eve gidip erkenden odalarına çekilirler ve sabah olunca da o soğukluk devam eder bunu farkeden haşim piraye ve annesini gazi köşküne gezdirmeye götürmek ister. Gazi köşküne doğru giderken olanlardan dolayı haşim üzür diler ve bu kononun kendi dedikleri gibi olacağını piraye ye söz verdi, piraye pek inanmasa da haşime güvenmek istedi ve konuyu kapattığ, gazi köşkünü gezmeye gittiler. Eve gelip istanbula dönüş için hazırlıklara başlandı, uğurlama esnasında da bu soğukluk devam etti, piraye ve annesi bu olanlardan babasına hiç bahsetmedi. Haşim askerliğini bitirip geldi ve istanbulda arkadaşıyla ortaklaşa klinik açmak için çalışmalara başladı, piraye ise son sınıfta ve son sınavlarına çalışıyordu. Askerden sonra d.bakıra gitmeyen haşim bir haftalığına gidip döneceğini ve döndükten sonra kiliniği açacağını söylüyordu. D.bakıra giden haşim bir hafta oldu akraba ziyaretlerini bahane ederek dönmedi, ikinci haftasında mehmet pirayenin yanona gelip kna sitemkar bir şekilde bak haşimin yaptığına biz burda klinik açmak için beklerken ağamız d.bakıra gidip klinik açmış bile, bunu duyan piraye büyük şook yaşayıp, artık herşeyin bittiğine karar vermiş ancak şimdi kendini sınavlarına vermesi gerekyiğini ve haşim istanbula geldiğinde yüzüğü atacağını söylüyordu. Sınav bittiği gibi haşim istanbula pirayenin yanına geldi, olanları ve orda kendilerine sunulan imkanları anlattı ve açılışa kendisinide götüreceğini söyledi, piraye ilk başta karşı çıksada sonra razı oldu, d.bakıra gitti gerçektende haşimin dediği kadar vardı bunu kabul etti ve d.bakıra ayrı evde kalmak şartıylla kabul etti. Herşey tamamdı artık düğün için gün aldılar, istanbula giden pirayeyi arkadaşları ardı ve bi yemekte buluşup vedalaştılar. Çeyizini hazırlayan piraye d.bakıra gittti, coşkulu bi kalabalık vardı, düğün günü kilolarca altın haşim ve pirayeye takıldı, yemekler yendi, halaylar çekildi, lamia hanım gelinine kalacakları yeşil odayı gösterdi herşey mükemmeldi, balayına önce istanbula oradanda izmire gittilet, pirayenin aikesi ise 2 gün daha d.bakırda kaldılar. Ve artık evlenmişlerdi hemde masalladdaki gibi bi düğünle haşimle piraye evlenmişti. Balayına giden piraye ve haşim güzel bir tatilden sonra d.bakıra dönerler.
    Diyarbakıra döndükten sonra artık pirayeyi yeni ve zorlu bir hayat beklemekteydi. İlk haftalar gelin görüye gelen misafirlerle uğraşiyordu, haşim ise kliniğe gidip geliyordu. Misafirler bittikten sonra piraye haşimle konuşup kendisininde kliniğe gelmek istediğini söyledi, haşim bunu hiç istemesede kabul eder, klinikte haşim pirayeye stajer gibi davranıp onu küçümsüyordu halbuki piraye ise haşimden daha başarılı olup hastalar pirayeden son derece memnundu ancak haşim pirauenin başarısını kabullenemiyordu. Lamia hanım pirayenin het şeyine karmakta ve haşim de buna ses çıkartamiyordu. D.bakırda pirayenin tek dostu ve akrabası sayılan amcasının arkadaşıdır, onun yanına gidip geldiğinde rahatlıyordu. Enson lamia hanım pirayenin odasına girip kontrol haplarını öne atıp,onlara fırça çekip onlardan torun istediklerini söyledi, zaten lamia hanımın herşeyine karışmasından bıkan piraye ona karşı çıkıp, çocuğu ne zaman yapacağına kendisinin karat vereceğini ve kendilerinin buna karışmamasını söylerler, haşim ilk defa pirayeyi destekleyip kalkıp kliniğe giderler. Köy imamı bir gün eşini kliniğe getirir halim içeri buyurur ancak imam haşimin değil pirayenin dişlerine bakmasını ister ve çok memnun olur ve kardeşini de getirir. Birgün bi hasta gelir piraye onu tedavi için içeri alır, haşim gelip onu görünce öfkeden deliye döner, hasta gittikten sonra pirayeyle tartışır ve ona bi tokat atar, piraye yediği tokatın şaşkınlığıyla içeri kaçar, sonrada dışarı çıkar önce arkaşları nülgülün yanına sonrada aile dıstu olan ümmühan teyzenin yanına gider olanları anlatır ve artık herşeyin bittiğini ve istanbula gideceğini ancak bir iki gün kendisinde kalacağını söyler ümmühan teyze sıkıntı olmadığını ancak nihai karar için beklemesini ister, ve haşimi arayıp pirayenin burda olduğunu ve bir süre misafirleri olacağını haber vermesi getektiğini söyler. bir süre sonra haşim, haşimin babadı, annesi lamia hanım toplanıp gelir ve haşimin hatasını anladığını ancak kendisininde en ufak tartışmada çekip gitmemesi gerektiğini söyler, bu arada istanbulda da kardeşi de eşinden ayrılacağı haberini alınca ailesinin bu kötü iki haberi kaldıramayacağını düşünüp eve döner. ancak pitaye halimle hiç konuşmaz ve kliniğede hiç gitmez artık, limia ve eşi köye gideceğini ve evde haşimle pieayenin tek kalıp iyice düşünüp barışnadını ve bir torun istediğini yeniler. Bu fırsatı kaçırmaz haşim, pirayeye arasını düzeltir ve akşam yemeğine arkadaşları nilgül ve eşinide davet edip güzel bi akşam yemeğini yeyip giderler, baş başa kalan piraye ve haşimde iyice yakınlaşıp barışırlar ve haşim pirayeden artık kliniğe gelmesini ister. Haşim pirayeyle konuşur kliniği kapatıp istanbulA tatile gitmek isyediğini söyler. Kliniği kapatıp tatile çıkarlar, mardin,urfa, adana ,mersin şerit boyunca her ili gezip istanbula giderler. Gittiklerinde ablasını beklediği gibi üzgün görmez, bi kaç öğretmen arkadaşıyla kreş açacak ve boşanmanın etkisini çok çabuk atlatmıştır. İstanbul tatili 3 gün sürer, sonra d.bakıra giderler, klinikte işler yerindedir, piraye kontrol haplarını bıraktığı halde hamile kalmamıştır, olanları nilgüle anlatır, doktora gidip tahlil yaparlar, tahlilde biraz ihtaplama olduğunu çocuk sahibi olmanın önünde pek bir önemli bir engel teşkil etmediğini ve bunun ilaçlarla gideceğini söyler. ilaçları kullanır ve iki ayda faydasını görür ve piraye hamile kalır ve müjdeli haberi haşime evlilik yıl dönümlerinde verir, ve konakta bu haber yayılır ve herkes çom mutlu olur özellikle lamia hanım ve kenan bey. Çocuk haberine herkes çok sevinir, hemen bu haberi kutlamaya başlarlar. Ailece hep beraber köye giderler, yemek yapıp ziyafetler verirler. Herkes cinsiyetini merak ederler ancak piraye bunu doğum anında öğrenmesini ister. Artık ayrı eve çıkmak istefiklerini evdekilere söylemek istediklerini, lamia ve kenan başta karşı çıksada bu çok uzun sürmez ve gidip gelmeye başlarlar, torunlarının sevinciyle bu kızgınlık çok uzun sürmez. Doğuma az bi süre kalınca annesi de istanbuldan d.bakıra gelir. Doğum gerçekleşir ve pirayenin kızı olur adını da dicle koyarlar, lamia ve kenan bey erkek torun istediğinden pek mutlu olmaz ancak bunu pek belli etmez. Annesi kırkı çıkınca istanbula döner. Yazın hava çok sıcak olduğundan haşim piraye,dicle be bibiayşe ninenin torununu olan şehribanla birlikte istanbula gönderir ve orda tatillerini yaparlar, diclenin ilk yaş kutlamasınıda istanbulda ablasının kreşinde yaparlar. İstanbula dönerler, pirayenin aklında bir daha hamile jalamama korkusu var, doktora gider filim çeker ithaplama olduğunu söyler ilaçları kullanır ancak hiç bir fayda göremez, başka bi doktora gider aynı sonuç, yazın sıcaklığı başladığında istanbula tatile gider, bu fırsattanfa doktora gider ve doktor kısır olduğunu söyler, istanbula döner dönmez piraye her şeyi haşime anlatır ve ailesiylde konuşmasını ister, ertesi sabah lamia hanım eve gelir pirayeyle konuşur ve oğlunu kör ocak bırakmayacağını, kendisinin artık kısır olduğundan dolayı kuma getireceğini söyler, haşimde pirayede buna şiddetle karşı çıkarlar. İstanbuldan telefon gelir ve babasının beyin kanamadı geçirdiğini ve yoğum bakımda olduğunu söyler, piraye hemen istanbula gider, haşim ve şehribam burda kalır, babadı hastaneden çıkar ancak ni tarafı felç kalmıştır ve artık konuşamiyordur, piraye annesine yardım için istanbulda kalıyordur, haşimde köye gittiğinden sıkıntı olmuyor, annesi piraye ye kliniğe gidip makineleri toplayıp, masları örtmesi için örtü verdi ve piraye kliniğe gidip toplayıp , kliniği kapatıp gitti ve artık istanbuldan d.bakıra gidecek. Piraye geldiğinde haşimi arar ona ulaşamaz, eve geldiğinde şehriban evdedir, onla konuşmaya çalışır ancak yüzünü kaçırır, piraye karşısına alır ve konuşmaya başlar ve haşimin evlendiğini söyler, piraye beklemediği bu haber karşısında şok olur ama bir şey demez, haşim gelir ona olanları anlatır ve bu evliliğin sadece çocuk için olduğunu ve çocuk oşduktan sonra onun yüzünü bile görmeyeceğini söyler, piraye buna çok kızar ve artık her şeyin bittiğini ancak babasının durumundan dolayı bir süre daha d.bakırda kalmaya karar verir. Pirayenin koması köude kalırr, 6 ay sonra şehre gelir ve hamile kalmıştır bunu duyan piraye pek aldırmaz çünkü bu haberi zaten bekliyordu. Bir hafta sonu şehriban ile dicle haşimi bekler ancak haşim geçikir, gelir ancak bir saat sonra geri gelir,piraye bunda bir iş olduğunu anlar, şehriban geldiği gibi olanları anlatmaya başlar: haşimin yeni karısı erken doğum yapmıştır ve bebeği kız olup felçli doğmuştur, şehriban oh olsun, bunları hak ettiler diyordu bunu duyan piraye şehribana bağırıp kızdı ve susmasını istedi ondan. Piraye bir süre daha d.bakırda kalmak zorundaydı çünkü babasının durumunu öğrenip üzülmrsini istemiyordu, haşimde arada sırada gelip gidiyordu, bir gün eve gelip pirayeyle konuşmak istedi piraye hiç bir tepki vermedi ancak şehribanın haşimin evine gelmesibden dolayı lamia ve konaktakilerin çok kızdığını öğrenince onlardan adeta intikam alırcasına haşime izin veriyordu ve haşimin birlikte yemek yeme ve tatile çıkma teklifini şehribanın telkinleriyle kabul etti. bi hafta tatile çıktılar, tatil bitiminde haşim evede gelmek istedi ancak piraye kabul etmedi. İstanbulfan kötü haberin gelmesiyle piraye yıkıldı, babadı ölmüştü, haşim hemen biletlerini kesip gitmesini de önersede piraye haşime istanbula temelli yerleşeceğini, zaten buna daha önce karar verdiğini ancak babadı üzülmesin diye kararını sürekli ertelediğini, ancak artık bunun karşısında bi sebebin kalmadığını ve şehribanla istanbula yerleşeceğini söyledi. İstanbula gelip yerşeşiyorlar, piraye babasının kliniğini açıp çalıştırıyor, kliniğe yakın evde tutuyor. Dicle anasınıfına gidiyor artık, 6 ay sonra haşim çıkıp geliyor, pirayenin hamile olduğunu görünce şaşkına dönüyor, ve haşim artık yapamadığını ve kendisininde eğet isterse istanbula gelmek istediğini söyler, ancak piraye kabul etmez, haşim yıkılmış ve çaresizdir, pirayenin gelişini kabul etmediğini anladığında ondan son bir şey ister ve oğluna kendi ismini bermesini ister, piraye kabul etmez vr oğluna babasının ismini vereceğini söyler ve haşimden intikamını almıştır. Piraye oğlu için alış verişe çıktığı bir gün eve geldiğinde şehriban ona kötü haberi söyler, ve haşim köyde çıkan kavgada ölmüştür, piraye yere yığılır, şehriban teselli etmeye çalışşada her şey boşunadır ve piraye şehribandan yalnız kalmasını istediğini söyleyip derin ve kederli düşüncelere dalar.