• Altı Kere Ağırlaştırılmış Mühebbet Hapis cezamın otuz ikinci yılını bitiriyorum bu gün. Bu sabah gardiyan Fikret koğuşa girip beni çağırınca anladım bi şeylerin terso gittiğini. Ranzada yatıyorum, düşteyim. Kapı gürültülü, gıcırtıyla geri çektiler kapıyı. İçeri Fikret girdi. Göbeğinin altında ezilen kemerine elini koydu, anahtarlar parmağına takılı. Baba Haldun ziyaretçin gelmiş’ dedi. Önce ismimi tanımadım. Ziyaretçi gelmiş. Getirin ne diyosa söylesin gitsin deyecek oldum. ‘Ulan benim sevenim yok ki’ düşüncesi kafamın içinde şok etkisi yarattı. O an ranzadan ayaklarımı çıkarttım terlikleri ayağıma geçirdim. Doğru tuvalete koştum. Elimi yüzümü yıkadım, sakalları çizdim. En güzel gömleği giydim, tek ütülü pantolonumu giydim. Jilet gibiii. Çıktım dışarı, ‘hadi gidelim Fikret Gardaşım. Kim gelmiş biliyon mu ? sana dediler mi bişey ?’ diye sordum ama gavur inatlı Fikret laf eder mi! Demedi bişey. Gidince görürsün diye geveledi ne sorsam. Bi kapıdan geçerken dayanamadım durdurdum. ‘’Ulan alay mı ediyosonuz yoksa puştlar’ dedim. Tarih bir nisan falan olur belki beni kafaya alıyolardır. Bilemedim. Fikret ellerimden kurtardı yakasını, ‘Baba çocuk muyuz seni niye kandıralım, yürü bilmiyorum bişey, müdürün odasında seni bekliyolarmış bana bunu söylediler git baba haldunu getir dediler’ dedi. inandım bende. Bi demir kapı, bi demir kapı daha, sonra ardı ardına iki demir kapı. bi kat yukarı. bi demir kapı daha. yürü yürü bitmiyordu o koridorlar. biz adım attıkça sesler daha belirgin ve keskin geliyordu. bu bina da ne kadar çok kapı varmış dedim bi an içimden. ben sadece ikisini görüyormuşum. ikisinden çıksam kurtulurum buradan diyordum yıllarca, yanılıyormuşum. Bi kapı daha açılırken Fikret durdu. Baba Haldun, gözünü seveyim çok şey yapma tamam mı ‘ dedi. Bu kapıdan sonra müdürün odasına gireceksin’dedi. Sen gelmeyecek misin’ dedim. Gelmeyeceğini söyledi. Kapılar açıldı. Kapılar çalındı. Cezaevi Müdürünün odasına girdim. İçerde üç gardiyan bir de daha önce bu yerde görmediğim kadar güzel bir hemşire kadın vardı. Onu görünce dayanamayıp yılların verdiği bi hasretle, ‘’sevdiğim kadın daha güzeldi ama sana da yara sardılır’’ deyiverdim. gülümsedi. Söylemek istediğim şeyin içinde barındırdığı hasreti anlamıştı. niyetim hovardalık değildi bunu anlamıştı. hafifçe güldüm. ‘’Buyrun müdür bey benimle konuşacaklarınız varmış’’ dedim. ‘’Baba Haldun biz seninle hep konuşuruz, öteki dünyadan birinin sana söylecekleri varmış, önemliymiş. Savcılıktan izin alıp gelmiş özel görüşme yapmak için.’’-- ‘’Bunca yıldan sonra kim hatırlar beni müdür bey’’ dedim. ‘’Baba Haldun otur ben sana bi çay söyleyeyim bir kaç dakikaya burada olur, seni sayar severim biraz müsade ederim konuşursunuz bilmiyorum gelen kişinin neyin olduğunu.’’ dedi. Dikeldiğim yere kadar gelip koluma dokunup önümdeki sandalyeyi gösterdi. Otur der gibi başını salladı. oturdum önümdeki siyah deri kaplı koltuktan dönme sandalyeye. Sağda solda dekorlar var onları izliyom, e kimse konuşmuyo diye bende konuşamıyorum. Sonunda sessizliği bozmak için ‘’sizin askerlik ne zaman bitiyo’’ dedim gardiyanlara. ‘’Şafak 47 Baba Haldun’’ dedi yakışıklıca olan oğlan. Hemşire kıza aç kurdun yaralı kuzuya baktığı gibi bakıyordu ama müdürden çekindiği için bakamıyodu istediği gibi. Gülümseyerek ‘’Eee kızım sen nasılsın burda mı çalışıyosun sen’’ dedim. ‘’Yok haldun amca ben merkezdeki hastaneden geldim, müdür bey ambulans çağırtmış’’ deyince anladım bu müdür bir haltlar karıştırıyor. ‘’Kimmiş bu gelen müdür bey söyleyecek misin artık?’’ demek istedim, kapı çalındı. Kapıyı arkamda dikilen gardiyan açtı. İçeri iki ayak sesi girdi. Biri yorulmuş bi çift ayak. Diğeri narin bi topuk sesi. Yok gibi ama var. duyuyorsunuz. Dönüp bakamadım. O kadar korktum ki o an. Kimin geldiğini görmek istemedi gözlerim. Kafamı iyice eğdim. *Ben burada değilim’’Ben burada değilim* kendimi şu anda ranzamda düş kuruyor vaziyette bulmak istiyordum. Gözlerimi açtığımda önümde hala müdürün odasının acaip şatafatlı dekor eşyaları duruyordu. Hafif krem renkli bu masa benim koğuşta yoktu. Benim koğuşta iran halısı da yoktu. Buranın benim koğuşum ve bunların düş olmadığına emin olduktan sonra başımın arkasında dikelmiş kafamı kaldırmamı bekleyen ziyaretçilerimi hissettim. ‘’Kimsiniz?’’dedim kafamı yerden kaldırmadan. Birisinin ayakkabıları önüme doğru yürüdü. ‘’Benlen ne konuşacaksınız?’’ diye sordum. ‘’Sizinle nerden tanışık olduk biz?’’ diye sordum. Cevap vermedi ikiside. Kafamı kaldırmam için başımın arkasına baktıklarını hissediyordum. Başımı kaldıramıyordum. O on dakika da korktuğum kadar bütün ömrüm boyu korkmamışımdır. Kimdi bu insanlar! Benden ne istiyorlardı! ‘‘Haldun bey’’ dedi arkamda duran kadın. Bey mi? Bu kadın kiminle konuşuyor yahu diye sordum kendime. Bana bey deme ihtimali benim buradan salınma ihtimalimle aynıydı. ‘’Haldun bey, biz yetiştirme yurdundan geliyoruz.’’ Duyduğum şu altı kelime kulaklarımdan beynime ulaşana kadar dört kişiyi daha öldürürdüm de ellerim birbirini tutuyor. ‘’Benden ne istiyonuz gidip birilerini yetiştirin o vakit’’deyip tersledim. ‘’Haldun bey bilmeniz gereken bazı şeyler var.’’ dedi yine aynı kadın. ‘’Ben herşeyi biliyorum bilmediklerim bilenlere kalsın ben bildiklerime bildiklerim bana yetiyor’’ dedim. Konuşma burada bitiyor sanıyordum her defasında. Bu konuşmalar bittiğinde yine ranzama dönecektim, ranzama dönüp oğlumla maç yapmaya kaldığım yerden devam edecektim. Devlet memuru soğukluğundan ürperen kollarımı sıvazlayarak kan gönderdim. ‘’Haldun bey, buraya neden girdiniz?’’ diye sordu önüme dikelen güzel ayakkabılı kadın. ‘’Tatil için’’ dedim. ‘’Mühebbet yiyene devlet baba bakıyormuş, devletimin kollarına sığındım’’ dedim. Arkam da ki kadın ‘’Haldun bey otuz yıl önce o adamları neden öldürdünüz?’’ dedi *hiddetle*. ‘‘Canıma dokundular.’’ dedim. duru. ‘’Canınıza dokunsak bizi de öldürür müsünüz’’ dedi önümde dikelen güzel ayakkabılı kadın. Tıslamaya benzer bi fısıltıyla, ‘’o öldü’’ dedim. Ama onların duyacakları şekil de ‘’2 haziran 1987′de öldürdüm. Yani 32 yıl on bir ay 17 gün eder. otuz yıl değil’’ dedim. ‘’Haldun bey size neden baba diyorlar çok mu çocuğunuz var?’’ dedi arkam da dikelen kadın. ‘’ben hiç evlenmedim.’’ diyebildim anca. ‘’Kimseyi sevmediniz yani?’’ dedi önümdeki kadın. ‘’Siz bunları ne yapacaksınız? Bunları sormak için çok geç geldiniz’’ dedim ama inatla soruyorlar ve çok saçma hislerle içimi tıka basa, hınca hınç dolduruyorlardı. ‘’Haldun bey o adamları bugün olsa yine öldürür müydünüz’’ dedi arkamda ki kadın. Ayağa kalktım. kolumda ki yarığı göstererek. ‘’Ben o gün tereddüt ettim biliyo musun? Bu o tereddütten kaldı. Bugün olsa! şimdi olsa! o gün ki kadar uzun sürmez o itleri gebertmem. Yılların nefreti var içimde. şuramda. o nefret onları saniye içinde kül etmeye yeter.’’ dedim. ‘’Haldun bey sakin olun, size bunları sormamızı bizden isteyen biri oldu. Bittiğinde sizi onunla görüştüreceğiz. Sadece sorularımıza cevap verin ve bize yardımcı olun’’ dedi arkamda kalan güzel ayakkabılı kadın. ‘‘Tamam sorun o zaman, ne isterseniz cevaplayacam!’’ dedim çok emindim. Sordukları her şeyi cevaplamaya karar verdim. Az önce hışımla kalktığım yerime sakince oturdum ve güzel ayakkabılı kadını karşımda ki sandalyeye buyur ettim. ‘’#Haldun bey, neden size baba diyorlar? Çok mu çocuğunuz oldu?’’ dedi yine. ‘’*Hayır insanlara faydalı olmaya çalışırım, babalık yaparım. saygı duyarlar. ondan herhalde. Ben kimseye koca olamadım ki baba olayım.’’ ‘’#Peki o adamları neden öldürdünüz?’’ Bu soruyu ilk sorduğunda cevabını vermiştim ama anlatamamıştım kendimi. Dinlemişti ama duymamıştı beni besbelli. ‘‘Bi kız seviyordum. yirmi dört yaşımdaydım. Babamın atölyesinde torna tezgahında çalışıyordum o dönem. askerlik 18 ay yapılacak dediler. Ben de askerlik 18 ay olmadan gidip aradan çıkartayım dedim. askere gideceğim akşam eğlence yaptım. Eş dost mahalleli kim varsa ne kadarlarsa herkesi çağırdım. Ben konvoya katıldım. Arabalar kornalar falan deli gibi gidiyoruz. Sevdiğimle konuştum, beklerim ben seni dedi. Beklerdi beni. evime güneş olacaktı. O gece otobüse bindim, Çanakkale de acemi birliği ordan da Ankaraya cezaevi gardiyanlığına gittim.’’ Birden lafımı kesip, askerden kaçıp mı öldürdünüz o adamları?’’Dedi hala inatla arkamda dikelen kadın. Yüzümde garip bi ekşime hissedip ‘’Hayır dinlersen anlatıyorum herşeyi kızım’’ dedim gayet babacan bi tavırla. ‘’Askerdeyken sevgilime mektuplar atıyorum haftada üç kere bazen dört kere oluyor bizim hapishanenin yemekçileri haftada beş gün çıkıyor merkeze. biz üç kere. onlardan birine veriyorum mektubu o postalıyor sevabına. Ben mektup atıyorum ama cevap gelmiyor. Sonunda dayanamadım izin alıp eve döndüm. Sırf mektubuma cevap ver artık demek için izin aldım geri gittim memlekete. Evine gittim otobüsten iner inmez. Kapıya tıklıyorum. Cama vuruyorum. Hiç ses eden el veren yok. Muhtar kahveye giderken gördü koştu yanıma geldi. -Haldun, oğlum sen niye geldin ne oldu ne işin var burda hayrola sen askerdeydin? dedi. Ama o kadar panik olmuştu ki o saniye anladım ki bi terso var yoksa bu adama okeyde üst üste dokuz el kitleseler hiç keyfini bozmaz, sinir yapmazdı. Muhtar emmi n’oldu Delal nerde? Apo amcalar niye yok? Nereye gittiler? -Muhtar emmi elini enseme koydu kendine çekti beni. boynuna koydu başımı. Muhtar emmi noluyo napıyosun söylesene noldu? Dedim, baktım ki ağlıyor. Kendimi onun ellerinden çektim doğru eve doğru koştum. İzollu aşiretinden Hüseyyin’e rast geldim ki öyle hızlıydım ki durup selam bile vermedim. Arkamdan bağırdığını duyuyodum ama el edipde durduramadım kendimi. Doğru anama koştum. N’olduğunu öğrenmeye gittim. Anam benim geldiğimi bağın ötesinden koşarken görmüşde anlamış. Ben eve varasıya kadar gözyaşı sel olmuş yüzünde. -Ana n’oldu anlat diyorum. ağlıyor elleme beni diyor. Ana N’olduğunu anlat ana diyorum ağlıyor ama anlatmıyor. Beş dakika önce selam vermeye durmadığım Hüseyyin geldi on dakika sonra. Herşeyi ondan öğrendim. Ben askere gittikten sonra Delal’in babası Muharrem amca Delal’i başkasına vermiş. O an bunu duyunca öldüm öldüm dirildim. Benim evime gelin olacaktı Delal.’’ Önümde meraklı gözlerle beni dinleyen güzel ayakkabılı kadın bi anda sinirle ‘’Sevdiğin kadın başkasıyla evlendi diye mi on dört kişiyi öldürdün? Deli misin ulan!’’ diyerek ayağa kalktı. Başımı yere eğdim. ‘’Benim izin dolmadan geri döndüm asker ocağına. Dolmasını bekleyemedim. Sevdiğim kızı başkasına gelin etmişti babası üç kuruş uğruna. Askerden geldikten sonra sağa sola Muharrem Amcanın evini sordurttum. Bi kaç ay sürdü ama buldum sonunda. Bi gece çektim rakıyı boğazıma kadar dolmuşum gittim kapısına. Gençlik ateşiyle bağır çağır olay çıkarttım kapısında. Çifteliyle karın boşluğumdan vurdu iki hafta komada yattım. Uyandım, ölmeyi becerememişim. Başımda o gün yalnız anam kalmış. Babam ben komadayken vefat etmiş. Üzülemedim bile. Gittim Delalin evini buldum. Önce uzaktan uzağa izledim. Hani evlendi ama seviyorum. Zararım yok ya! İzliyorum sadece. Ara sıra pencereden bakıyor sokağın başına. Beni bekler gibi bakıyor. Gidip onu kaçıracağımı biliyor. Bi gece yine aldım Yeni Rakı’mı içtim içtim kapısına dayanacak oldum. Yolda kayboldum. Evin yolunu bulamadım. Oturduğum bi kaldırım taşında sızmışım. Sabah ayıldım. Üst baş kir pislik. Eve gittim köye. Anam uyanmadn üzerimi değiştim çıktım tekrar. İş güç hak getire. Babamın atolyede malzeme bile kalmamış bırak tornayı tesbiyeyi. Ne varsa satmış savurmuş bana yollamış askerdeyim diye. Gidip gelirken gidip gelirken bi gün Delal’imin kocası olacak gavat beni fark etti. Kapıdan çıktı, yine bi yere gidiyor zannettim, benim tarafa doğru yürüdü, yürüdü. Tam yanımdan geçip gidiyor ki birden dönüp beni gafil avladı. Yaşça benden on yaş büyük. Ne bekliyosun burda delikanlı dedi. Napacan diye tersledim. Eyvallah deyip gitti. Geldi beş arkadaşıyla bi güzel dövdü beni. Tek olsa belki yıkardım deyyusu bileğim kuvvetliydi. Bi daha seni buralarda görmeyecem dedi. Duymaza vurdum. Eve gittim zor zoruna. Yattığım gibi uyudum. Her yanımda kan. Anam da soramadı o gece ne olduğunu. anlatamazdım da. anlamazdı beni. Ertesi gün yine gittim. Yine geldi yanıma. Elini enseme koydu. Aslanım parayı veren düdüğü çalar böyle kapıma köpek olma paran varsa gel dedi. Niye param varsa napacan dedim anlamadım o an. anlamak gelmedi gözüme. cesaretim engel oldu kafama. Ne parası ne düdüğü dedim. ‘’Seni bizim hatunu keserken görmüş müşteriler. paran varsa sende tadına bakarsın. Yoksa siktir git yine dayak yeme’’ dedi. Delal’i parayla satıyordu orospu çocuğu. Ben o güne kadar küfür bilmeyen adamdım. Var dedim. Param var. Ben de gelecem bakacam tadına dedim. Ama yarın gelecem dedim. Şimdi üzerimde yok dükkandan alırım yarın gelirim dedim çıktım. bi dakika daha karşısında dursaydım ağlayarak ayaklarına kapanacaktım. Yalvaracaktım ona yalan söylediğini söylemesi için. Durmadan döndüm arkamı. ağlamaya başladım ve hıp hızlı bi vaziyyette yürüdüm. yürüdüm.yürüdüm. az kalsın bir arabanın altında kalıp kurtuluyordum ki şoför son anda direksiyonu kırıp bi ağaca vurarak durdu. inip benimle münakaşaya girecek bana hesap soracak sandım ki teşekkür etti. arabanın içinde eli silahlı baygın bi adam gördüm o an. ve arabanın şoförü bulduğu ilk ara sokakta kayboldu. Arabanın içinde ölmüş olduğunu umarak yaklaştığım adamın elinde hala büyükçe bir askeri silah vardı. belliydi ki bu adam teröristti. ve belliydi ki bu adam birilerinden kaçıyordu. Önce ne yapacağımı bulamadım ama silahın namlusundan gözüme seken ay ışığı öfkemi elime vurdu. Arka kapıyı açıp adamın boynundan silah askısını çıkartıp elime aldım. Tenhalardan ve siyah paltomun içine zor sığdırdığım silaha sarılarak Delal’in evine yürüdüm. Her gün onu izlediğim yerde durup bekledim. Bekledim. Bekledim. Delalin kocası olacak aşağılık mahlukat yanında 12-13 kişi getiriyordu. Sakin kalmaya ve silaha davranmamaya çalışarak yanına yaklaştım ve param olduğunu kadınla bir saat geçirmek istediğimi söyledim. Kaç param olduğunu sordu. Dişlerimi damaklarıma geçirdim ve kan dolu ağzımdan kelimeleri iterek çıkarttım. doksanbinlara vardı cebimde. çıkarttım onu gösterdim. O parayla bütün gece senin olsun dedi. Delal’imden bahsederken yüzünün aldığı o pişkin hali gördüğüm de bu adama işkence etmeden öldürmeyeceğimi söyledim kendime. Söz verdim kendime o an. Elli elli beş adım daha yürüdük evin bahçesine girdik. kapıyı çaldı. Delal açtı kapıyı. Elleri sabunlu. Yüzü yere eğik. Başı yazmalı. Ben ise Delal’imin kocasının, peşine taktığı arkadaş grubunun arasına sıkışmış beni tanımaması için görmemesi için ömrüm boyu etmediğim kadar dua ediyordum. Kocası olacak it Delalimi elyle iterek girdi içeri. Çekil ulan kaltak’ dedi Delal’ime. Benim iki gözümün çiçeği diyeceğim kadına. Orospu çocuğunun biri, kaltak dedi. içeri girdim. kalabalıkta hiç durmadan mutfağa sığındı delal. Peşine gidecektim ki orospu çocuğu yanına buyur etti. midem bulana bulana, kulaklarım yana yana oturdum yanına. Paltomu çıkarmadığım için rahat değildim ve silah sığmıyordu oturduğum için. ucunun dışarıdan görünmediğini düşünerek biraz rahatça oturdum ve sohbetlerini dinledim. Evde kumar oynatacaktı ve kazananla herşeyini masaya koyarak kendisi kumar oynayacaktı. kazanan Delal’le yatacaktı. Benim canıma dokunacaklardı. Delal hala mutfaktayken tuvalet nerde diyip kalktım. Cevaplarını beklemeden Delalin gittiği tarafa gittim. Arkasından yaklaşıp ağzını kapattım. Bağırırdı biliyordum. Delalim dedim. Delalim ben geldim. O an kollarını öyle bi saldı ki. kucağıma bayıldığını düşündüm. korkudan öldüm öldüm de dirildim o an. Ona bişey oldu sandım. Arkasına dönüp boynuma bir sarıldı ki, ulan gözümde hiç bişeyi kalmadı. Onun hiç bi günahı yoktu. Onun tek günahı babasıydı. ‘’Delal bak, bir dakika sonra kapıdan cıkacaksın ve şu parayı da al, deyip eline bütün paramı verdim, var gücünle koşacaksın. Git bi bilet al köye git. Anamı bul hala aynı evde oturuyor. Git oraya. Ben hemen gelecem. Tamam mı Delalim’’deyip alnına düşmüş saçlarının arasına dudaklarımı koydum ve saçlarıyla beraber alnını öptüm. saçlarının kokusunu cigerlerime çektim ve hadi dedim. Yazmasını düzeltti ve kapıdan koşarak cıktı. Kapıya doğru sırtımı verdim ve içerden ‘’N’oluyor lan kim geldi bu saatte’’ diye kapıya doğru yönelen Delalin kocasıyla göz göze geldim. ‘’sen hala tanımadın beni değiil’ dedim. şivemi kullandığımdan o an anlamıştı benim kim olduğumu. Paltomun ön düğmesini açmadan bi saniye önce Bana gülümseyerek bunca adama karşı ne bok yiyeceksin dedi. ‘’bunu’’ dedim ve paltomun düğmesini çözdüm. pantomun içinden mide hizama düşen AK-47′yi gören herkes dehşetle ve yalvarırcasına bana baktı. Silahın namlusuna mermiyi vermek için kolu çektim ve O gece o evdeki herkesi öldürdüm. Sadece bi kişiyi öldürmeden önce tereddüt ettim. Delal’imin kocası olacak o orospu çocuğu. Onu hemen öldürmemek için kendime söz vermiştim ama şerefsizin soyu eline geçirdiği bıçakla koluma bu gördüğünüz izi bıraktı. O an bi refleksle tetiği çektim. koluma sapladığı bıçağı tutan eli cansız bedeniyle beraber yere düştü. Evden çıktım ve hiç bişey olmamış gibi, akşam işten çıkıp evine, karısının kollarına giden bi adam gibi yürüdüm. Köye kadar yürüdüm. Geceyi Delal’im ile beraber geçirdim. Sabah önce notere gittim. Evin ve babamdan kalan bi kaç ufak tefek arsayı Delal’imin üzerine geçirdim. Çok etmezdi ama başını sokacak bir yeri olurdu. Zorda kalırsa satıp para bulacağı bir şeyleri olurdu. Devir işleri bitince de gidip karakola teslim oldum. Silahı da teslim ettim.’’ deyip kafamı kaldırdığımda baktım ki karşımda duran güzel ayakkabılı kadın ağlıyor. Arkamda dikilen kadına bakmadım ama burnunu çektiğini duyduğumda anladım ki o da ağlıyor.’’Kim bilmek istedi bunları. Çok merak ediyordunuz! Bende bunu merak ediyorum.*Genzimde ağlamaya yeltenen bi hisle* ‘’önümde oturan, ellerini yüzüne kapatan güzel ayakkabılı kadın, burnunu çekti. masayı biraz sağa doğru ittirdi. Dizlerinin üzerine kapaklandı. sürüne sürüne ağlayarak geldi dizlerimin dibine. ‘’Baba’’ dedi. ‘’Beni affet baba. Annem beni doğurduktan sonra ölmüş. Babannem büyüttü beni iki yaşıma kadar sonra çocuk esirgeme kurumuna aldılar beni. Baba ben seni hep katil bildim baba affet beni. Ben senden utandım hep baba. Affet baba. Ben seni hep kötü bildim. Hiç sevmedim. Beni affet yalvarırım’’ dedi. O ana kadar mağrur duruşumu bozmayan ben. Kızımın dizlerimdeki başına koydum burnumu. Ağladım. BAĞIRA BAĞIRA. ‘’DELALİM’’ diye diye. HAYKIRA HAYKIRA. Ağladım. Ben bütün bir ömür kaybettim ama bu dünya benim için hala güzel bi yerse kızım sayesindedir. Buradan çıkıp kızımla güneşli günler göremeyecek bile olsam. Kötü adamların da çok güzel kız çocukları olduğunu unutmayın istedim. Sevdiğinize sahip olun. Unutmayın. Sizin sevdalığınızı kimse sizin gibi sevmeyecek. Ve yine unutmayın. Bu dünyada insanlardan daha çok kötü insanlar var. Sevdanıza ve sevdiğiniz insana ucunda ölüm olsa sahip çıkın. Benim hikayem bu, ben iyi bi yazar olamadım ama belki sizin kaleminiz güçlüdür ve siz mutlu bi hikaye yaşamayı başarırsınız. Haydi, Selametle... Gözlerinizden öpüyorum.
    -Baba Haldun
  • On dokuz yıl süren bir evlilik hayatının aynı seriye mensup hadiseleri böyle bir kaç dakika içine sıkıştırıldığı vakit, yılların içinde inhilale uğramaktan kurtulan tesirleri son derece kesafet kazandığı ve hayat içinde onları tadil eden zıt ruh halleri de hikayede gizli kaldığı için, bu üst üste sıralanışlardan gelen intibanın şiddeti aslına uygun olamazdı.
  • PEYNİR, ZEYTİN, SOĞAN VE KURU EKMEK

    Mustafa Kemal Paşa ve kurmay heyeti Erzurum Kongresi’nce yeni kurulan “Heyeti Temsiliye” ye seçilirler. Heyeti Temsiliye giderlerinin de hazırlanan yönetmelik gereğince Müdafaai Hukuk Cemiyetince karşılanması gerekir. Fakat Kongre sona erdiğinde, Müdafaai Hukuk Cemiyeti’nin kasasında yalnızca 80 lira bulunmaktadır. Oysa Sivas’a gidilecektir. Erzurum Belediye Başkanı Zakir Efendi, 100’er liradan Sivas’a kadar dört yaylı araba kiralayabileceğini söyler. Mustafa Kemal Paşa ve beraberindekilerin para, hesap ve alışverişlerini yürüten Mazhar Müfit (Kansu) Bey olayın sonrasını anlatır:

    -“Akşam yemeğinde Mustafa Kemal Paşa yine Sivas yolculuğuna konuyu getirerek,

    -‘Hazır mıyız?’

    -‘Elimizde çürük çarık üç otomobil var. Karoserleri berbat, körükleri yırtık pırtık, lambaları da yok. Karpit yakacağız. Geceleri yola devam etmek zorunda kalırsak, karpit de dayanmaz. Burada karpit tedarik etmenin de imkânı yok.’

    -‘Çürük çarık, lambalı lambasız gideceğiz, ancak üç otomobil hepimizi ve eşyamızı taşımaya yeterli mi?’

    -‘Tabiî yeterli değil.’

    -‘Rauf, Süreyya, Hüsrev, Raif Beylerle sen, Cevat Abbas ve Muzaffer otomobillere taksim oluruz. Şeyh Fevzi Efendi için de yer ayrılır. Kendisini Erzincan’dan alırız. Recep, Zühtü, Hayati, Memduh ve diğer subay arkadaşlarla eşyalarımız da arkadan araba ile gelirler.’

    -‘Güzel Paşam. Bende böyle düşünüyordum. Ancak üç dört arabaya ihtiyacımız var. Bugün Belediye Reisi ile görüştüm. Bize ucuza araba temin edecek. Fakat 400 lira kadar bir paraya ihtiyacımız olacak. Tabiî yol boyunca ve Sivas’ta da paraya ihtiyacımız olacak. Kasamız ise belli.’

    Kaşlarını çatarak ve dişlerini sıkarak gözlerini masanın üzerinde duran kahve fincanına dikti ve hafif sesle,

    -‘Evet, bir de para meselemiz var…’

    Onun bu anını ve bu durumunu görüp de üzülmemenin imkânı yoktu. Bir millet mücadelesinin ve bir millet kurtuluşunun yolunda üniformasına ve kesesindeki 800 lirasına kadar maddi her şeyini kaybeden ve bütün zekâ, enerji ve maddi kudretini büyük idealine adayan bir adamın artık hiç olmazsa para konusu ile ilgisi olmamalı, bin bir sıkıntı, felaket içinde onu düşünmekten serbest bulunmalı idi. Onun içindir ki:

    -‘Paşam, siz bu konu ile uğraşmayınız. Elbette bir tedbir düşüneceğiz.’

    Kazım (Dirik) Paşa, maddi sıkıntı konusunda görüşme yapmak üzere Erzurum Müdafaai Hukuk Cemiyeti’ne gider. Erzurum Müdafaa-i Hukuk Derneği yöneticileri çaresizlik içinde para arayışı içine girmişlerdir. Emekli Binbaşı Süleyman Bey, Mustafa Kemal Paşa ve diğerlerinin bilmemesi koşulu ile yaşamı süresince biriktirdiği dokuz yüz lirayı, Heyeti Temsiliye’ye vermeyi önererek, çaresizliğe çözüm bulmuştur.

    Müdafaa-i Hukuk Derneği üyeleri de, kendi aralarında yüz lira toplamış ve yedi düvel ile dövüşecek olan Mustafa Kemal Paşa, toplam bin lira ile Sivas’a doğru yola çıkmıştır. Sivas yolculuk parası da Erzurumlu dadaşlarca temin edilmiş olur. Ulusal Kurtuluş ve Bağımsızlık Savaşının sonuna dek parasal sorun sürüp gider…”

    Lastik Patlıyor

    Biraz sonra boğazın içinden silah sesleri duyuldu. Epeyce heyecana rağmen bunların geyik avcıları olduğu ortaya çıktı ve heyet rahat nefes aldı. Boğaza gireli 300 metre olmamıştı ki, birden bir patlama duyuldu. Şoför homurdanarak arabayı durdurdu. Ali Çavuş hemen arabadan aşağıya atladı. Bir de gördü ki, Paşa’nın olduğu arabanın arka lastiği patlamış. Kafile de durmuş ve herkes arabadan inmişti. Boğaza girmeden önce herkes fişeklikleri üzerlerine bağlamış ve dolu mavzerleri kucaklarına almıştı. Herkes savaşmaya hazırdı. Kafiledekiler, silahlar elde patlak lastiğin etrafında toplandılar.

    Mustafa Kemal Paşa şoföre tamirin ne kadar zaman alabileceğini sordu. Şoför, “Bir saatte biter” deyince Paşa,

    -“Çok… 15 dakika sonra hareket etmeliyiz” dedi. Ardından da bir sigara yaktı. Yedek lastik yoktu. Bunun için, patlayan lastiğin tamiri hakikaten zor ve zaman alan bir işti. Lastik sökülecek, delik bulunacak, zımparayla temizlenecek, aynı şekilde temizlenmiş lastik yamayla yapıştırılacak ve kurumaya terk edilecekti. Şoför haklıydı. Fakat başka çare de yoktu. Refakate alınan jandarma eri de çalışmalara katıldı. Ali Çavuş kollarını sıvadı. Lastik çabucak söküldü. Patlak yerini araştırırken Paşa seslendi:

    -“Çocuk, lastiği yamamayı bırakın… Dış lastiği doldursak, bizi bu boğazdan çıkarmaz mı?”

    Teklif cazipti. Şoför de kısa mesafe olduğu için binmemek şartıyla boğazdan çıkılabileceğini söyleyince, eldeki mevcut imkânlara göre, Ali Çavuş, jandarma ve şoför, battaniyelerle lastiği doldurarak sıkıştırdılar. Bu işler devam ederken, boğazın üst kısımlarından silah sesleri geldi. Heyettekiler toparlandılar ve siper almak için bir yer arama gayreti içine girdiler. Paşa bağırdı:

    -“Durun… Bu sesler dolma av tüfeğinin sesleridir. İşinize devam edin…”

    Heyet, baskına uğradığını zannetmiş, avcıların tüfek seslerini ayırt edememişti. Atatürk ise, yılların tecrübesiyle silah seslerini çok kolaylıkla ayırt edebiliyordu. Ali Çavuş o an, bir kez daha Paşasına hayranlık duyuyordu.

    Bu arada lastiğin işini bitirdiler. Şoför yerine geçti ve arabayı birkaç metre yürüterek durumu kontrol ettiler. Hakikaten çok sağlam olmuştu. O arabadakiler diğerlerine sıkıştılar ve arabaya yük binmesini önlediler. Ağır ağır boğazı, bir ölüm tünelinden geçer gibi geçtiler. Bu an, Ali Çavuş’un sesinin titreyerek anlattığı anlardan biridir. “Ben yıllarca paşaların yanında bulunarak, çok ilginç sahnelerle karşılaşmıştım. Lakin bunların hepsi bir tarafa, bu boğazdan geçiş anımızdaki heyecanı, Paşa’nın harekâtındaki tavrı ciddiyet ve yüzündeki ölüme meydan okur ifadesini hiçbir yerde görmemiştim. Emniyet açısından, araba önündeki karpit lambalarını da yakmamış olduğumuzdan, bizi sarmış olan karanlık içerisinde ilerlemenin yarattığı güçlüğü, bilhassa arabadan çıkan motor gürültüsünün, boğazın dik kayalıklara çarparak yarattığı korkunç uğultuları, ömrüm boyunca unutmadım ve unutamayacağım.”

    Peynir, Zeytin, Soğan Ve Kuru Ekmek

    Mustafa Kemal Paşa, Erzurum ve Sivas kongrelerine katılan arkadaşlarıyla birlikte ciddi para sıkıntısındaydı. Erzurum’dan Sivas’a gidiş sırasında, yoldaki durumlarını Mazhar Müfit şöyle anlatır:

    “Paşa’nın üstün iradesi ve dehasının ışığı altında önümüze yeni ve engin bir ufku açılmıştı. Erzurum’dan sonra yeni bir kararlılık, yeni bir maddi ve manevi hamle ile büyük vatan savaşına atılacak, Erzurum’da kurulan büyük temele bina edilecek eserin ikinci aşamasındaki çalışmalara katılacaktır.

    Sesimi biraz yükseltmiş olacağım ki, öndeki arabadan Mustafa Kemal Paşa arkaya bakarak eli ile:

    -‘Daha yüksek sesle!’ diyerek işaret veriyordu. Ve bu işaret üzerinedir ki, yine iradem ve istemim dışında dilimin ucuna gelen ‘Ey Gaziler yol göründü’ tarihi şarkısı geldi. Ben bu şarkıya başlayınca, içgüdüsel bir dürtüyle hemen bütün otomobillerdeki arkadaşlarda bana katıldılar ve hep bir ağızdan bu şarkıyı okuduk ve söyledik. Her kilometreyi arızasız geçmekten adeta sevinç duyuyor ve otomobillerimiz bu vaziyette bizi Sivas’a emniyet içinde ulaştırabilecekleri ümidindeydik. Bir pınar başında mola verdik. Paşa:

    -‘Hemen yemeğimizi yiyelim, vakit kaybetmeksizin yine yola devam edelim’ dedi. Çünkü 4 Eylül’de kongrenin açılması kararlaştırılmış olduğu için, yolculuğumuz belli bir programla yürüyordu. Hareket ve molalarda o programa uymak zorundaydık. Ancak Paşa’nın, ‘Yemeğimizi yiyelim’ deyişinde sonraki halimiz biraz acıklı olduğunu da bildireyim. Yemek deyince, bilhassa Anadolu’daki kara yolculuklarında güngörmüş insanlar için yemek; tavuk, hindi, soğuk et, su böreği, köfte vesaire gibi şeylerden düzülen yolluklardır.

    Hepimiz de bu çeşit yiyeceklerle yolculuk etmiş insanlardık. Fakat bu defa ki yemeğimiz; peynir, zeytin ve kuru ekmekten ibaretti. Subaşında rastladığımız köylüler de torbalarından birkaç baş kuru soğan ikram ettiler. Fakat Paşa başta olmak üzere hepimiz en büyük bir lokantada pişirilmiş veya ziyafet yemeklerinden ve İstanbul deyimiyle en güzel yemeklerden daha mükemmel ve daha iştahlı olarak zevkle kuru soğanı, peyniri, zeytini, ekmeğimize katık ederek ve pınarın buz gibi suyunu içerek karnımızı doyurduk.”

    Kaynak:

    Levent Karaşin - ATATÜRK VE KUVAYI MİLLİYE

    1 Fethi Karaduman, Atatürk Devrimi, İstanbul 2006, s. 390–391.

    2 Zeynel Lüle, Mustafa Kemal’in Can Yoldaşı-Ali Çavuş, Doğan Kitap, İstanbul 2008, s. 47–48.

    3 ERENDİL, Muzaffer, İlginç Olaylar ve Anekdotlarla Atatürk, Gen. Kur. Basımevi, Ankara 1988., s. 21-22.

    Bu vatan kolay kurulmadı. Bu ülkenin kurucusu nerede ise tüm hayatını cephelerde, cehennem sıcaklarıyla, sıfırın altı soğuklarda geçirdi.

    Şarapnel yedi gözünü kaybetti!
    Kaburgasını kırdı!
    Şarapnel parçası saatine geldi,ölmedi!
    Sivas kongresinde giyeceği kıyafeti yoktu!
    Kıyafeti Erzurum valisinden,
    Kalpağı Bitlis valisinden ödünç aldı!
    Yüce Atam böyle gazi oldu!
    Böyle başkomutan oldu!
    Ve dedi ki;
    “Gençlikle iftihar ediyorum ve gençliğe güveniyorum. Biz azınlıkta kalsak dahi mandayı kabul etmeyeceğiz. Parolamız tek ve değişmez: Ya istiklal ya ölüm”

    Ne mutlu ki böylesi bir Atanın evladıyım!
  • “Hesap çok basit,” diye devam etti Dean Pitferge. “altmışıma kadar gelirsem, yirmi bir bin dokuz yüz gün, otuz milyon beş yüz otuz altı bin dakika ve bir milyar sekiz yüz iki milyon yüz altmış bin saniye yani, yuvarlak hesapla iki milyar saniye yaşamış olacağım. Bu süre zarfında haleflerinin canını sıkan iki milyar kişi öbür dünyaya göçmüş olacak ve can sıkıcı bir hale geldiğimde ben de bu yolculuğa çıkacağım. Tek sorun, can sıkıcı hale mümkün olduğunca geç gelmek.”
  • Mektup, günlük ya da anı, okumayı pek çok sevdiğim türlerdendir. Neden seviyorum? Sanırım seviğim yazarların –özel hayatı da dahil- her şeylerini merak ettiğimden. Garip bir zevk… Fakat şunun da farkındayım: Bu türler, aynı zamanda, fevkalâde yanıltıcıdır! Yazarı hakkında gizli kapaklı bilgiler edineceğinizi ya da onun gerçek yüzünü göreceğinizi zannedersiniz; fakat büyük bir kumpasla karşı karşıyasınızdır: Okuduğunuz satırlar, yayınlanacağı bilinciyle/niyetiyle kaleme alınmış; dolayısıyla, yazarının kendisine biçtiği bambaşka bir kimlikten başka bir şey değildir!

          Bu noktada benim aklıma o meşhur söz gelir: “Je est un autre.” (Rimbaud)  Onun yanına, yine çok sevdiğim şu deyişi eklerim: “L’apparence est trompeuse.” Bana göre bu iki söz, pek çok yazarın mektup, anı ya da güncesine (yayımlanacak gözüyle yazılanlara elbette) epigraf olmalıdır. “Ben bir başkasıdır.” ve “Görünüş aldatıcıdır.”, bu türden kitaplar için biçilmiş iki sırma kaftan.

           Yakın zaman önce yayımlanan (Şubat 2014,YKY) “Yalnız Seni Arıyorum”/”Nahit Hanım’a Mektuplar” (Orhan Veli) kitabı, okuduğum ve anladığım kadarıyla, yukarıda sözünü ettiğim türden bir yanıltıcılığı hâiz değil; çünkü Orhan Veli, bu mektupları, yayımlanmak amacıyla yazmamış. Ya nedir? Âşık olduğu kadına, her şeyiyle dökmüş içini. Pek çok erkeğin söylemeye gönül indirmeyeceği/söylemeyi gururuna yediremeyeeği parasızlığını dahi her fırsatta dile getirmiş. 
               

    NAHİT HANIM KİMDİR?

                     Kitabın editörü Murat Yalçın’ın kaleminden naklediyorum: “Sanat ve edebiyat ortamlarında ‘Nahit Hanım’ diye bilinen Nahit Gelenbevi, Ankara ve İstanbul’da öğretmenlikle geçirmiş ömrünü (1909-2002). Eğitimci Halil Vedat Fıratlı ve Arif Damar ile evlilikler yaşamış. Çocuğu olmamaış ama Samet Ağaoğlu ‘Rönesans gibi kadın’, Cemal Süreya ise ‘Cumhuriyet dönemi küçük burjuva duyarlığının anası’ diye söz etmiş ondan. Nihayet dönüp baktığımızda, edebiyat mahfillerinde ‘Orhan Veli’nin sevgilisi’ diye ünlenmesinin yanı sıra, 1930’lardan 1940’lara, tam altmış yıl boyunca evini bir sanat albümüne çevirmiş; hakkında şiirler (Sabahattin Ali, Orhan Veli, Arif Damar, Gülten Akın) ve yazılar yazılmış; Atatürk’le üç defa dans etmiş bir hanımefendi portresiyle karşı karşıya olduğumuzu görürüz.  …” (s.7-8. Not: Murat Yalçın’ın bu sunuş yazısından, mektuplara ulaşılması ve yayımlanma süreci de öğrenilebilir.)

         Sabahattin Ali de âşıktır Nahit Hanım’a. Orhan Veli, 5 Nisan 1947 tarihli mektubunda şöyle der: “…Aramaızda şüphesiz hiçbir kötü şey yok. Aşk bahsindeki düşünceleriyle beni senin elinden alması bahsine gelince; hiç de öyle olduğunu sanmıyorum. Beni hiç kimse senden uzaklaştıramaz.” Nitekim, Sabahattin Ali, Nahit Hanım’dan karşılık alamaz. (s.44)     Kitaba, Cemal Süreya’nın o enfes “99 Yüz” kitabındaki “Nahit Hanım” portresini de almışlar. Usta şair ve nâsirin şu paragrafı, pek güzel özetlemiş: “Bir sanat albümü Nahit Hanım’In evi. 1930 dendi mi, Hasan Âli Yücel, Sabahattin Ali, Peyami Safa çıkar; 1940 dersin, Orhan Veli, Oktay Rifat, Melih Cevdet, Sabahattin Eyuboğlu… 1950 dedin mi, Edip Cansever, Metin Eloğlu, Alp Kuran; 1960, Gürdal Duyar.” (s.16)  



    AH ŞU PARASIZLIK VE AŞK BELASI         

         Orhan Veli’nin, dokuz mektupta “canım sevgilim” diye hitap ettiği; “yalnız seni arıyorum” (s.23) dediği; bana, Ahmed Gazâlî’nin o enfes “Mâzursun” şiirindeki “Ben sensiz bin gece kan ağladım / Sen bir gece sensiz kalmadın, mâzursun.” mısralarını hatırlatan, “Senini duyacağım. Ara sıra elini tutacağım. Sen bunların nasıl bir saadet olacağına akıl erdiremezsin. Çünkü her zaman kendinin yanındasın.” (s.62) diye yandığı bu mektuplar, sırılsıklam bir aşkın belgeleri bence. Peki aynı karşılığı Nahit Hanım’dan görebiliyor muyuz? Onun mektuplara verdiği karşılıklar yok bu kitapta; fakat Orhan Veli’nin mektuplarından apaçık anlaşılıyor: Hayır! Öyle görülüyor ki, Orhan Veli, bu yasak aşkın cefasını tek başına çekiyor. (Nahit Hanım, bu mektuplaşmalar esnasında, Halil Vedat Fıratlı isminde bir eğitimciyle evlidir. Anlaşılan, mektuplardan birini okumuştur Halil Vedat Bey.  Orhan Veli, 1 Eylül 1949 tarihli mektubunda, bu hususa şöyle temas eder: “...mektubunu açıp okumak nezaketsizliğini gösteren bir insana karşı suçlu olma. Üstelik bu nihayet seninle benim aramdaki bir hadisedir. Halbuki zevcinizin maşukaları dillere destan. Yalnız sen mi kabahtli olacaksın? [s.137] Orhan Veli’nin daha önceki -22 Ocak 1947- mektubundan, Nahit Hanım’ın, kocasından “…hürmet ve muhabbetle bahsetme[diğini]…” öğreniyoruz. [s.31])     Peki nedir bu hasretin nedeni? Nahit Hanım’ın Ankara’da, şairimizin İstanbul’da olması. Mesafeler mesele mi? Paranız yoksa mesele; hem de büyük, çok büyük türden… Orhan Veli’nin hâli, içler acısıdır: “Mektubumu ayın 27’sinde yazdım. Fakat parasızlık yüzünden ancak bugün atabiliyorum.” (s.43). “Değil eğlenmek gezmek, herhangi bir insanla konuşmak imkânından bile mahrumum. Çektiğim sefaleti, çektiğim sıkıntıları bir bilsen… Bir çorap alamadığıma üzüldüğüm, birçok günlerimi sabahtan akşama kadar aç geçirdiğim bir sırada, sen tutturmuşsun, ‘Nasıl yaşadığını biliyorum.’ diyorsun.” (s.58). “Çay-kahve içemiyorum. Cigarayı da azalttım. …bu perhize maddi şartların çok yardımı oluyor. … Yazılarıma para verecek birkaç muvafık gazete var. Fakat çok sefil ücretler uğruna köle olmak istemiyorum.” (s.73). “Benim Ankara’ya gelemeyişim sadece parasızlık yüzünden. İktisadî imkânlarım seninki gibi olsa, burada bir dakika durmam.” (s.75). “İsterdim ki … hemen Ankara’ya gelebileyim. Ama vaziyetimi bir düşün. İki günden beri yağan yağmura ve soğuğa rağmen üstümde beyaz bir ceket var. Papucum yok, gömleğim yok, kravatım yok, pardösüm yok.” (s.89-90). “Bir pardösü, bir ayakkabı, bir de yol parası tedarik edebilirsem ilk fırsatta gelmek isterim.” (s.99). “ ‘Günlerce bir postaya mektup atacak kadar paran olmuyor mu?’ diyorsun. İnan, günlerce olmuyor.” (s.104)     Ben, karamsarlığa eğilimli; fakat aynı zamanda ondan korkan biri olduğum için, umutla bitirmek istiyorum: “Sen her zaman ‘İstersen her şey olur.’ dersin. Galiba kaderimizi arzularımızla yeneceğiz.” (s.109)
  • 392 syf.
    ·16 günde·3/10
    Elif şafakın sıradan kitaplarından biri.. yine cinsel istismar ve yine para kazanmak amaçlı yazılmış insanın ruhuna ,özüne birşey katmayan bir eser..Beğenmedim..Hatta nobel ödüllü öksüzlüğümüz kitabı (Kazuo Ishiguro) elif şafaktan sonra fazlasıyla edebi geldi.. Tavsiye ederim On Dakika Otuz Sekiz Saniye Elif Şafak
  • Yürümeyi sürdürdü. Bomba caddenin iki yüz metre ötesindeki bir dizi evi yerle bir etmişti. Siyah bir duman bulutu havada asılı duruyordu, onun altında, havayı dolduran sıva tozlarının içinde bir kalabalık oluşmaya başlamıştı bile. İleride, üzerinde kırmızı bir leke bulunan küçük bir sıva yağını kaldırım örtmekteydi. İyice yaklaştığı zaman lekenin bileğinden kopmuş el olduğunu fark etti. Kanlı bilek dışında, el alçıdan dökülmüş gibi bembeyazdı. Eli tekmeyle hendeğe yuvarladı. Kalabalığa karışmamak için sağdaki yan sokağa saptı. Üç, dört dakika içinde bombanın etkilediği alandan çıkmıştı. Öbür caddelerdeki sefil kalabalık sanki HİÇBİR ŞEY olmamış gibi günlük yaşantısını sürdürmekteydi.
    George Orwell
    Sayfa 79 - Can yayınları