• 360 syf.
    ·10/10
    "Kötü hava yoktur, kötü giyecek vardır!"

    Sizce de özetlemiyor mu Sampson? Şimdiye bakıyoruz; ona dokunma, oraya gitme, otur, sessiz ol, çizgi film izle, telefon ile oyna sus ama dışarı çıkma, keşfetme!
    Sampson bu eserinde; yetişkinler ile birlikte çocukları tabiat ile buluşturma.
    "Biyofili'yi yaşayan ve yaşatan insanı istiyoruz ve bunu için doğa kulüpleri açmalıyız sesimizi duyurmalıyız."
    Çocuklarımız keşfetmeli, yeri geldiğinde kirlenmelidir de. Ebeveynler uzaktan gözlemci olmalı. Doğa, sakinleştirici bir özelliğe sahiptir ve biz doğadan ne kadar uzaklaştık ise depresyonumuz, sinirlerimiz, sabırsızlığımız daha da arttı. Doğa insanda /İnsan doğada.
    Bu eseri okumadan veda etmeyin bu hayata...
  • 360 syf.
    ·9 günde·8/10
    İnsandaki maceracı ruh her zaman bir serüven arayışında olmuştur ve insanlık sürdükçe bu arayış içinde de olacaktır. Bu arayış insandan insana farklılık gösterebilir. Şöyle ki, her insanın hayata bakış açısı beraberinde kişiye özgü o hayatı yaşayış biçimini geliştirir. Bu yüzden bazı insanların yaşamları ilk başta bizlere garip ya da harika gelir. Kimi insan bize göre akademik manada çok daha çalışkan ve azimlidir, ona bakıp deriz ki, "bu kadar çok çalışmaktan hiç sıkılmıyor mu acaba?" hayır, o kişinin de hayatı karşılama ve yaşayış biçimi, bakış açısından dolayı o şekildedir, ve hayatı asla onun gözünden göremeyeceğimiz için bu belki de biraz önyargılı bir ifade olacaktır. Ya da başka birinin yaşadığı bir hayata bakıp,"böylesine bir sefalet içinde yaşamaktan rahatsız değil mi?" ona sorarsanız hayır; üstte yine dediğimiz gibi hayat her insana farklı perspektiflerden görünür. Bu açıdan okuma eylemi insan hayatında çok önemli bir yerde olmalı. Öyle ki, mümkün olan her vaktini okumaya ayırmalı insan. Tek perspektif ile yetinmek, okuyan bir insan için gün geçtikçe dayanılmaz bir işkence gibi gelmeye başlayacaktır. İşte bu yüzden de okuyan insan her daim daha fazlasını okumak ister. Evet, asla hayata başka birinin gözünden 'tam olarak' bakamayacağız belki de ama en azından bu farklı perspektiflere okuyarak şahit olmak bize başka gözlerden bakma konusunda ilham verir bunun için daha çok çaba sarf etmemize yol açar, fakat buna nazaran bunun tam olarak mümkün olmadığını da kanıtlar aynı zamanda bize. İşte, belki de hiç sonuçlanmayacak bu gibi bir 'çaba' içerisinde olmak insanlığın en sevdiği duygulardan biri.

    Kerouac'ın yaşamı da genel hatlarıyla, üstte bahsettiğimiz gibi bir 'sürekli çaba' ilkesine dayanıyor zannımca. Ve yine bahsettiğimiz gibi hayatın ona karşılık gelen en iyi açısını yakalayıp ona sarılıyor ve çok mutlu olduğu bir yaşama sahip oluyor; kimi insanlara göre sefalet içerisinde yaşamış olsa da. Önemli olan bu 'kimi insanlar' değil, sizin hayat güneşinden doğru ışınları doğru zamanda almanızdır. Bu açıdan insanı çok özel bir tür çiçeğe benzetiyorum kendimce. Ana besin kaynağı güneş olan özel bir tür çiçek. Sadece kendine has olan, diğer çiçeklerin alamayacağı özel ışınlar ile besleniyor, ama kaynak yine aynı, güneş; o sıcak kaynağımız milyonlarca farklı ışın türü çıkarıyor. Önemli olan o çiçeğin kendine en uygun olan ışın ile büyüyüp filizlenmesi.

    Hayattan kendine has yansımayı bulan insan, hayatını her ne şekilde geçirmiş olsa da, en azından hayallerinin arkasından gidip ve mutlu bir yaşam sürüp hayatını tamamlamak üzere yaşıyordur. İnsanlar arasında şöyle bir yanılgı var, insan eğer hayal kuracaksa çoook büyük hayaller kurmalı. Hayır. İnsan kendini tatmin ve mutlu edecek hayaller kurmalıdır. Ki zaten bir hayalin büyük ya da küçük olması da insandan insana göre farklılık gösteren bir ifadedir. Bu hayallerin küçük veya büyük olması önemli değil insanı mutlu etmesidir mühim olan. Buna incelememizde Neal ile tanıştığımızda değineceğim.

    Kerouac bu eserinde gerçek yaşam hikayesini tüm olağanlığı ile anlatıyor. Bu açıdan çok gerçekçi bir yazar olduğunu kabul etmeliyim. Kerouac kısaca özetlersek hayatını kendine göre maceracı bir ruh ile geçiren bir insan. Ve buna 'giderek' ulaşmış bir insan. Nedir bu gitmek? Bunu Kerouac'a sorun, hem de tam gecenin bir yarısı bomboş bir otobanda geçen tek tük araçlara otostop çekmek için kolunu yorgun argın kaldırmaya çalışırken. Muhtemelen size belirli bir cevap veremeyecektir. Çünkü kendisini o maceraya öylesine kaptırmıştır ki, onun için yaşam o an için macerasından ibaret olmuştur. Yaşamı bir an için otostop çekmek için ağrıyan kolunu kaldırmaktan ibarettir, bir an için de yolda yürürken ayağındaki eski püslü ayakkabılara göz attığında. Bu anlık mutlulukların ve maceranın bir hayat biçimi haline getirilişinin öyküsüdür Yolda.

    Kitabın konusundan genel ve somut olarak bahsedecek olursam, Kerouac'ın bir gezgin olmasını, bu süreçte yaşadığı şeyleri ve arkadaşı Neal'ı anlatıyor. Ama elbette ki daha önemli olan şey kitabın benim üzerimdeki etkileri. Maceraperest ruhlar kendilerini en iyi kendi maceraları üzerinde iken ifade ederler. Yapmayı en sevdiği şeyleri yaparken onların yazdıkları yazıların edebi değeri gerçekten olağanüstü oluyor. Tıpkı Evliya Çelebi'nin gezilerini yaparken yazdığı yazılarının çok içten, gerçekçi ve samimi olması ya da Thoreau'un doğada iken yazdığı düşünce yazılarının çok hoş bir derinlik ile harmanlanmış olması gibi. İşte bu yüzden yazarların günlüklerinin bile okunması, o yazarı anlamaya çabalama adına çok önemli bir noktadır.

    Romanda anlatılan olayların tamamı elbette ki genel olarak tamamen bir yolculuğu içeriyor. Bu açıdan eserden biçimsel olarak da bahsetmek istiyorum. Hikaye, sanki yolculuğun o olağan ama heyecanlı hareketliliğini yansıtması için bir çırpıda yazılmış gibi görünüyor. Tıpkı tüm metni Kerouac ayakta, koşarak yazmış gibi hissediliyor o yüzden. Metinde hiçbir paragraf yok. Hikaye ifade edildiği şekilde toplam beş kitaptan oluşuyor. "BİRİNCİ KİTAP, İKİNCİ KİTAP..." şeklinde bazı yerlerde ibareler var, ama o ibareler bile paragraf konulmadan yerleştirilmiş. Eğer normal bir metin gibi paragraf ve bölümler konularak yazılmış olsaydı bu eser, paragrafın getireceği en ufak bir boşluğun metindeki koşuşturma ve hareketlilik hissini dağıtacağına, yok edeceğine emin olabilirdiniz. Tabii durum böyle olunca kitabı siz de sanki koşarak, bir anda okuyorsunuz. Okurken sıkça yaşadığım duygular, kitabın kendini okutmasını fark etmem ve bu koşuşturmacaya katılıp, kendimi kaptırdığımda okumuş olduğum sayfa sayısının çokluğuna bakarak şaşırmış olmamdı.

    Otostop kavramının hayattaki sıcak karşılığına sıkça dikkat çeken Kerouac, otostopu, her yaptığında onlarca insanla karşılaşarak insanın kendini daha da çok hayatta hissetmesini sağlayan bir eylem olarak görmüştür bir anlamda. Otostop çekerken tanıdığın yeni insanlar, yeni hayatlar. Bir anda oluşan samimi bir sıcaklık. Aslına bakarsanız otostopta iki seçenek vardır. Ya sizi aracına alan kişi sizi hoşgörü ile karşılar ve hemen kaynaşıp samimi sohbetlere dalarsınız ya da yol boyunca gideceğiniz yere kadar tedirgin bir suskunluk olur. Aynı zamanda Kerouac'ın dikkat çektiği çok önemli bir nokta daha var. İnsanın kendisini, hayatındaki değişiklikler nedeniyle tanıyamaması durumu. Rastgele meydana gelen olayların sonucunda rastgele bir şekilde yaşanan durumların o rastlantısallığını hissetmenin vermiş olduğu düşünceler ve o haz. Bu gerçekten insan için oldukça yoğun bir duygu durum değişikliği. Jack'in hayatının büyük bir kısmı 'yolda' geçtiği için, zaman zaman kendine bir benzin istasyonunun tuvaletindeki ya da bir pansiyonun koridorundaki aynadan baktığında kendini bir anlığına tanıyamama hissini çok iyi ifade etmiştir. Bu açıdan hikayenin birçok yerinde şu gibi cümlelere rastladım: "Ben burada ne arıyorum?" ya da "Benim burada ne işim var?" gibi. İnsanın kendini yaşamda kaybedip (en azından kendi istediği ve zevk aldığı bir yaşamda) tekrardan kendini bulduğu anda yaşadığı his paha biçilemez olmalı.

    Konumuzla ilgili güzel bir resim: https://hizliresim.com/XML1O7

    Kerouac aynı zamanda dediğim gibi çok gerçekçi bir metin oluşturmuş. Özlü ve havalı sözlerden uzak bir metin yazmış. Başka bir deyişle kitapta hikayenin gidişatında özlü sözler yazmak için ayrı bir çaba gösterilmemiş. Bazı yazarlar vardır, araya bir özlü söz sıkıştırmak uğruna konu bütünlüğünden uzaklaşır. Ama Jack bunu yapmıyor kesinlikle; hayatın onu zamanı gelip düşünmeye ittiği vakitlerde o anda aklından geçen şeyleri yalınlıkla ifade etmiş. Araya özlü söz sıkıştırmak mutlaka sonradan yapılan bir durumdur ama Jack'in yaptığı şey o anda aklından geçenleri ifade etmek, hiçbir süsleme kullanmadan. Bu türden bir yazı biçimi bir anlamda o süslü yazı biçimlerinden çok daha güzel ve değerli oluyor.

    Eserdeki tek hoşuma gitmeyen ve olumsuz olarak eleştireceğim yön, bazı bölümlerde abartılan bir cinsellik kavramının bulunması. Kitaplarda cinsellik kavramının bulunmasına karşı değilim yanlış anlamayın, cinselliği hayatından çıkarmaya çalışan, izlediği filmlerde ya da okuduğu kitaplarda görmekten nefret eden biri de değilim. Cinsellik de hayatın gerçeklerinden biri olduğu için realist eserlerde çok önemli bir işleve ve yere sahip, anlık olarak değil bütünlüğü sağlamak adına. Ama sizin de Yolda'yı okuduğunuzda şahit olacağınız üzere bunun bazı bölümlerde abartıldığını düşünüyorum. Bu bölümler yerine keşke Neal'den daha fazla bahsedilseydi diye düşünmedim değil açıkcası. En azından bunlara şahit olmak yerine Neal'i daha da fazla tanımak isterdim.

    Evet, peki kim bu Neal? Hikayenin neredeyse tamamını kaplayan o efsanevi Neal'den bahsetmemek de olmaz. Neal, Kerouac'ın en değerli en önem verdiği arkadaşı. Neal'ı bize çok aşina olan şu cümle ile tanımlayabilirim zannımca: "Çalışsa çok başarılı olur ama kafasını aylaklığa harcıyor". Tanıdık geldi, değil mi? İşte Neal tam böyle bir insan. Ama kime göre neye göre aylaklık ya da aylaklık nedir, o tartışılır. İlk başta bahsettiğim üzere, insanın hayallerinin büyük olması önemli değildir bana göre. İşte bunun en güzel örneklerini Neal verir bize. Bir trene kaçak bir şekilde binip, trenden en eğlenceli bir biçimde atlamak, arkadaşları ile küçük çocuklar misali koşu yarışı yaparken diğerlerini yarışta geçmek, bir araba ile zifiri karanlık bir vadideki otoyolun ortasında tüm farları söndürerek bir saat boyunca durmak , ülkenin tüm tuvaletlerindeki duvarlarda ve tuvalet kapısında yazan yazıları birbirleri ile karşılaştırmak, bir ormana girip yarı çıplak bir vaziyette toprağa uyumak üzere uzanmak... İşte bunlar Neal'ın gerçekleştirdiği hayallerinden bazıları. Kuşkusuz bu hayallere ve hayattan haz almaya o denli bağlı bir insandı ki çoğu insanın büyük hayallerini gerçekleştirirken alamadığı zevki Neal bunları gerçekleştirirken kolaylıkla alıyordu.

    Ama bilirsiniz, bu türden insanlar diğer insanlara göre hayatı çok daha güzel yaşadıklarından dolayı mıdır ya da sosyal yaşantılarında aşırıya kaçan tipler oldukları için midir, insanlar tarafından bir süre sonra dışlanıyorlar. Neal'ın hayatı karşılama biçimi olan o çılgınlığı kavramayan birçok insan onu terk etmiş, onunla iletişimini kesmiştir. En yakın sandığı arkadaşları olsun, evlendiği kadınlar olsun herkes onu yarı yolda bırakmış olmasına rağmen, Neal halen daha bir çocuk gibi ya da Kerouac'ın ifadesiyle "bir melek gibi" mutludur. Neal aslında içinde 'delirmiş bir zeki insanı' barındıran birisidir bana göre. Hikayenin bir bölümünde Neal arabayla son sürat otobanda giderken karşıdan gelen bir kamyonun önüne doğru sürmeye başlar, karşı şeride geçer, son anda kaza yapmalarına ramak kala bir anda direksiyonu kırar, doğru şeride girer ve o anda kahkahalara boğulup arabadaki dostu Jack'e ve arka koltuktaki yüzü kireç gibi olmuş insanların yüzüne bakar. Aslında bu ona göre bir testtir. Hayatı çeşitli mini denemeler, mini testler ile yaşamayı seven biridir Neal. Ölüm korkusunu da bu şekilde test etmiş, insanların ölümden ne kadar korktuğunu görünce kahkahalara boğulmuştur.

    Neal aslında potansiyel olarak olağanüstü bir zihinsel enerjiye sahip bir insandır. Bazen şunu düşünüyorum; eğitimsiz ama zihni karmaşıklıkla dolu bazı insanlar (Neal gibi) eğer düzgün eğitim almış olsalardı modern dünyanın Einstein'ları haline gelirlerdi belki de. Bu açıdan Kerouac, Neal'i de şöyle tanımlıyor: "...her zamanki gibi sorun, coşku ve hız yumağıydı.". Ama yine de Neal'in kendisine en çok haz verecek olan frekansta yaşamış olduğunu düşünüyorum. Bu açıdan bir önceki gibi düşünceler bu anlamda yersiz oluyor. Kitabı bitirince ilk işim Neal'i görmek için onu internette araştırmak oldu. İncelememin sonlarına doğru Neal'in birkaç fotoğrafını sizinle paylaşmak istiyorum:

    https://hizliresim.com/nQL68l
    (Soldaki Neal, sağdaki Kerouac)

    https://hizliresim.com/v6n21v
    (Neal)

    Ayrıca Siren Yayınları'nın da çevirisinin oldukça iyi olduğunu düşünüyorum. Orijinal metin olduğu gibi aktarılmaya çalışılmış, kelime oyunları, tekrarları bile en benzer şekilde dilimize çevrilmiştir zannımca. Yolda, gerçekten de döneminin hakkını vermiş, o döneme damga vurmuş ve Beat Kuşağı gibi akımlar için tetikleyici eserlerden biridir. Bu koşuşturmaya Neal ile birlikte katılmak olağanüstü bir heyecan olacak sizin için...
  • 136 syf.
    ·3 günde·8/10
    Öncelikle, kitapla tanışmama güzel bir vesileyle sebep olan Gökçe Hanım'a teşekkür ediyorum. Şimdi başlayabilirim;

    Her şey matrak başlamıştı aslında. Bilinç akışı yok, zor cümleler yok, sadece tatil havası ve tatlı bir merakla ilerleyiş var. Oldukça neşeli ilerleyen bir kurgu, kim olduğunu bilmeyen ama anlamaya çalışan bir karakterle birliktesiniz. Bu arayış, o kadar absürt komedi şeklinde ilerler ki bilinmezlik sizi hiç tedirgin etmez.

    “Senin ismin neydi dayı,” dedim bu arada. Sohbet iyidir, ne yapayım?”
    “Luis Fabyano Borges. Borhes diye de söylenir. Ama sen dayı de, dayı güzel geldi kulağıma.”

    “Tamam Borges Dayı. Sen de bana Rivaldo Yeğen de o zaman. Tabi ya, Fabyano Brezilyalı golcüydü. İspanya’da şeyde oynuyordu, Atletiko Sevilla.”

    Bunun gibi diyalog ve olaylar, okurken sizi güldürür ve ardı ardına gelen absürtlüklere hem şaşırır hem de gülersiniz. Hatta olay yavaştan Âdem ve Elma hikayesine evrilmeye başlar. Ortam tam da bu şarkıdaki hâle gelmiştir:

    https://www.youtube.com/watch?v=4Uxsbi7UwAw

    Ama bir yere kadar. Tam kafanızda absürt komiklikte ilerleyen, avanaklıklar yapan ama acı bir aşkı da yaşayan Mecnun’a dönmüş bir Âdem’in hikâyesine dair kurgular dönerken Süngü, uçağınızı asfalta sert bir şekilde indirir. Bu kez onun Güray Süngü’lüğü hüküm sürmeye başlar. Beyin yakan bir döngünün içinde, kafanız çorbaya dönmüş bir şekilde yorgun argın, “yeter artık nerede bitecek bu saçmalık” derken, yine kendi klasiğini yapar Süngü ve bir anda arka fon, müzik ve hikâye değişir, size o anlamsızlıktaki anlamı gösterir ve sizde saygı uyandırır. Bu öyle bir şey ki roman bile denemeyecek kısalıkta, novellada, 130 sayfada, duygusal manada acayip bir yolculuk yaptırıyor. Önce kahkaha atıyorsunuz, gülerek ilerlerken öyle bir karışıyor ki ortalık yazara kızıyorsunuz, olayları anlamlandırmaya çalışıyorsunuz “aman bir şey kaçırmayayım” dikkatiyle, sonra “bitsin artık bu çile, çekemem bile bile” diyerek ilenirken öyle bir yere geliyor ki kurgu, hüzün tek gerçektir, karakterin feryadını gönlünüzde duyarken yazarla da barışırsınız. Nasıl yapıyor bilmiyorum ama Düş Kesiği’nde yaşadığım, yazara karşı olan o sert duygu geçişlerini bir kere daha yaşattı. Enteresan bir adam, bu bir gerçek. Bu arada o Borges olayı Süngü’nün, yazar Jorge Luis Borges e olan hayranlığından geliyor. Kitabı yazdığı dönemde herhalde Kum Kitabı nın etkisi altındaymış ki eserin sonlarında ufak bir göndermede de bulunuyor.

    “Elimde inceden bir kitap, yazarı hayalperest güneyin Amerikalılarından, konusu kum konusu kitap, ama değil kitap, ama değil hayat, hayat ne, belki kâinat.”

    Gelelim beni vuran kısma, ee burada bizim de üslubumuz değişecek elbet. Çünkü o matrak kısım sona erdi.

    Kendini unutmuş bir Âdem… Nedir Âdem’i bu hâle getiren bir elma mı?

    “Âdem’in ısırdığı elma değildi. Sen elmayı ısırdığı için sende uyanan bir bilinci yakalamayı çalışıyorsun ama Âdem’in ısırdığı elma değildi.”

    Âdem bildikçe kendini, derdine yandı, yalvardı Allah’a, o derdi ondan alsın diye, O’na unutmayı versin diye. Aşkın ilk makamı...

    Çünkü “bilinç yaşlandırır”. Çünkü bilmek, kendiyle birlikte bildiğini de taşımak, bildiğiyle birlikte yaşamaktır. Ağır geldi Âdem’e derdi… bildiği… derdi bildiği.

    Sonra Âdem, dertsizliği de bildi, yani unutuşu. Arayan ama bir türlü anlayamayan, anlamını yitirmiş bir adam oldu. Derdini ona geri versin diye yakardı bu sefer Allah’a. Çünkü olgunluğuna erdi aşkın. Çünkü bildi, derdiymiş insanı insan kılan. İnsan, en çok derdi kadarmış. Derdi kadar yaşar, derdi kadar büyürmüş.

    “Anladım elmayı ısırınca, çünkü hatırladım. Hatırladıkça anlarmış insan. Unuttukça tükenirmiş.”

    “Allah’ım yanmaya, paralanmaya, ufalanmaya razıyım, bana derdimi unutturma. Âmin.”

    https://www.youtube.com/watch?v=hBeXkSLla90
  • 74 syf.
    ·9/10
    "Bazen en çılgın, en imkânsız görünen fikir kafanızda öyle kuvvetli bir yer edinir ki, öyle veya böyle gerçekleşeceğini zannedersiniz."
    (Dostoyevski)


    Belki bizler Gregor gibi sabah yatağımızda bir böcek olarak uyanmayabiliriz. Evet bu çok uzak bir ihtimal. Ama bir sabah uyandığımızda insanların hayretli bakışlarının üzerimizde olabileceği, çirkin ya da hastalıklı bir insan olamaz mıyız? Çok kıllı, yüzü sivilceli, vücudu yanık, bir kolu ya da iki bacağı olmayan biri?
    Burnu çok büyük, kulağı çok küçük, ağzı yamuk, sırtı kambur, boynu uzun, kafası kare, kafası kel, dili lal, bir de poposu yuvarlak değilse tam alaylık konular, kulağı da duymuyorsa aman canım, değil alay geçmek rahatlıkla söv gitsin... İnsan olmanın getirisi bu mu, bu vasıfları mı veriyor-katıyor bizlere? Kusurlu olan onlar mı oluyor? Tipini, dış görünüşünü beğenmeyip, belki de iğrendiğimiz insanlar? Yüzü ya da elleri yanık bir insanla, iğrenebileceğinizi, midenizin bunu kaldıramayacağını düşünerek aynı sofrayı paylaşamayıp, bir başka sofrada ağız şapırdatıp, utanmadan, sıkılmadan diğerlerinin bundan tiksinebileceğini düşünmeden, sürdürebilen insalarken... Hangi mideniz kaldırmıyorsa çıkarıp en yakın çöp bidonuna fırlatabilirsiniz. Midelere verilen kıymetin, akla ve kalbe verileceği günleri görür mü ki bu insanlık?


    Okuyanlar bunu daha iyi anlamıştır; bir böceğin yediği, içtiği ve barınacak yerleri insanla bir olmazmış. Bir böcek kapıyı açamaz ve süt içemezmiş. Bu tür durumlar böceğin doğasına aykırı. Buradan yola çıkarak evlere ve kafeslere hapsettiğiniz hayvancağızları bir salın çağrısında bulunuyoruz. Ve bir de tanışma fasıllarında; adım Ceren, bir de köpeğim var, adı da canim demekten mümkün mertebe kurtulmaya çalışınız. Köpeği besleyin lütfen köpekten beslenmeyin. Çok bayıyor, en azından beni... Bakın bundan da çok eminim; bir kedinin yeri sadece kucağınız değil! Bir kedi beslediniz diye de bir başka kedi besleme duyarlılığınız yitmesin. Beslemekten kastım da ayağınızla önlerine yiyecek itmeniz değil; bakın bir şair bir ağaca siz diye hitap ediyormuş, böyle bir beslemek. Bir de evlere kapatılan insanlar da var. Çok duyarlı aileciklerimiz; bir kız ya da erkek çocuğu kapıdan çıkar çıkmaz soluğu meyhanelerde almıyor, bilin istedim. Ben daha önce evden koşar adım çıkıp 'annemler gelmeden ben bir meyhane gidip geleyim' diyenine rastlamadım. Ama evden çıkmasına mani oldukları için evden koşar adım kaçıp, soluğu meyhanede alan çok vardır...Tabi Kafka burda böceği bir sembol olarak kullanıyor, yani böcek metaforu aslında başka fikirlere kapalı bir zihin, seküler bir hayattan bunalım vs. anlamlarına da yorulabilir.


    Bir kapalı kapının ardında bir dünyayı saklayabilir mi ki insan? Yaşadıklarının faturasını istisnasız her zaman kendine kesen bir insan ise, sadece sevdiklerinin hatırına yaşıyor ise, inanın değil dünya, bir odaya tüm galaksiyi sığdırabilir. Böyle de tuhaf bir mahluktur bu insan. Her şeyine akıl sır erdirebilir nitelikte bilim dalları mevcuttur da, şu duygu dünyasına ancak bir kaç yazar, ancak bir kaç kitapta tercüme olabiliyor...



    Kafka bu öykü kitabını Felice ile birlikteyken yazar. Yorgunluğu, yalnızlığı, anlamsızlığı, sıkılganlık ve yataktan kalkamaz hale gelinişin en iyi öyküye kurgulandığı eserlerindendir. Fiziki bir dış görünüş değişiminin-dönüşümünün akraba ve dost çevresi üzerindeki etkilerinin irdelendiği en iyi öykülerden biri. Her insanın her döneminde kendinden bir parça bulabileceği bir eser. Ne kadar sevilen, sayılan bir insan olsan bile, günün birinde ölümünün insanlar için -en sevdiklerin de dahil- kurtuluş olarak görülebileceğini ele alan bir eser. Hiç elinde olmadığı halde bir değişiminin çevren tarafından nasıl karşılanabileceğini gösteren, istediğim bir değişiklik olursa, 'böyle mi karşılanır?' diye düşündürten bir eser. Gerçeklikle kurmacanın ayırt edilemeyeceği, -üzerine düşünülmesi gereken- akıcı bir eser. Tavsiye edebileceğim her hangi bir okuru kalmış mıdır, bilemiyorum? :) Ben de bir yorum getirmek istedim; tekrardan okuyan bir okur olarak, tekrar okuyacak okurlarının olmasını istediğimden...

    Biz yorgun, argın aylaklara bir tavsiye daha sıkıştırmış satırlarına;
    "An gelir insan çalışamayacak durumda olur, fakat İşte o an, o insanın geçmişteki başarılarını hatırlamak ve ileride engeller ortadan kalktığında daha bir gayretle, daha çok çalışacağını düşünmek için en uygun andır."
    S.18


    Film Tavsiyesi:
    1- Black (2005)
    2- My dinner with andre
    3- Deriler ( Gül 'ün tavsiyesi üzerine )

    Herkese farkındalıklı, güzel okumalar dilerim.
  • 56 syf.
    ·8/10
    Zweig'in Mecrubiyet kitabından sonra en etkilendiğim yapıtıdır. Doğru, Satranç bundan daha iyiydi ancak bu kitabın çok özel bir yeri var benim gözümde; şu ana kadar, Zweig'in -okuduklarım arasında- yazdığı en iyi final sahnesine sahip. Kitap, adını sonuna kadar hak ediyor. Aşırı kişisel olacak ama ben bu tarz hikayeleri çok seviyorum.

    Ana karakteri ben biraz Korku kitabının baş kahramanına benzetsem de yeterince iyi yazıldığını rahatlıkla söyleyebilirim. Yükselişinin bir anda yerlere düşmesi, kitap boyunca beni benden aldı. İndigo'nun da dediği gibi "Senle aynı şeyleri yaşıyoruz ama farklı reaksiyonlar gösteriyoruz."; çünkü, bunlar hepimizin başına gelebilir. En dipte olsak bile, daha derine düşebiliriz. Kitabımızın kahramanı, hep eğlenmek istediğini sanıyordu. İlk başlarda bende öyle sanmıştım; hala sürekliliğini koruyan, popüler insanların en büyük sorunu eğlenceyi sonuna kadar yaşamaktı. Aynı zamanda, en önde onun eğlendiğini herkesin görmesini istiyordu. Bir sebebi yoktu. Hiçbir zaman sebebini sorgulamadı; yalnızca üzüldü. Ağladı ve zırladı. Hiçbir şey değişmedi. Sahip olduğu her şey tek bir satırda bitmişti ama egosu bunu istemiyordu. Nerede olursa olsun, sanki hep eskideymiş gibi davranıyordu. Keşke bir ders çıksaydı bundan.

    Kitapta, varlığın her şey olmadığını değil; kaybetmenin ne kadar sinir bozucu bir şey olduğu vurgulanıyordu. Kaybeden tek kişi Madame de Prie değildi; ismi olan ve olmayan tüm karakterler öyle ya da böyle sonunda kaybetmişti. Sırf basit bir duygu için tonla şeyden feragat ediliyordu. Instagram storylerinde imrenek baktığım tatil anılarında olduğu gibi, ya da işten yorgun argın çıktıktan sonra neşeyle bir yerlere gitmeye çalışan insanları gördüğümüz gibi aslında. Ne için? Basit, anlık ve bir daha onu hissetmek ve hatırlamak için eylem göstermen gereken bir duygu için. Bence buna hiç gerek yok. Ah be, Prie! Bir snap uğruna kendini neden hırpaladın?