• 133 syf.
    ·6 günde·Puan vermedi
    Bilindiği gibi Romeo ve Juliet bir romantik tragedyadır. Shakespeare’in gençlik dönemi eserlerinden birisidir. Eserin ne zaman yazıldığına dair net bir bilgi yok fakat kitabın bir bölümünde Dadı’nın ifadesiyle “o büyük depremden tam 11 yıl geçti” sözlerinden yola çıkılarak 1591 yılında yazılmış olduğu düşünülüyor ya da 1595 yıllarında yazılmış olabileceğine dair düşünceler var. Birçok kişinin bildiğini düşünsem de kısaca kitabın konusundan da bahsetmek istiyorum. Verona’nın önde gelen ailelerinden Montague ve Capulet aileleri birbirlerini çekemiyordu. Montague ailesinden Romeo Rosaline denilen bir kadına aşıktı fakat kendisinden geri dönüş alamadığı için yıkık bir durumdaydı. Arkadaşlarıyla da sürekli ne kadar bedbaht bir durumda olduğuna dair diyaloglar geçiyordu. Fakat Capuletlerin kutlamasında gördüğü bir kız onun aklını başından aldı ve o kız da tahmin ettiğiniz gibi Juliet Capulet’ti. Çiftimizin yasak ilişkisi de bu şekilde başlamış oldu ve sonra olaylar gelişiyor. Oyun yarı karanlık bir ortamda geçiyor, özellikle Romeo ve Juliet’in birbirlerine karşı iltifatlarının geçtiği yarı karanlık, loş ışıklar altında aydınlığı ne kadar arzuladıkları belirtiliyor.

    Romeo:

    “Tüm göklerin en güzel yıldızlarından ikisi,

    Yalvarıyorlar onun gözlerine işleri olduğundan:

    Biz dönünceye dek siz parıldayın diye.

    Gözleri gökte olsaydı, yıldızlar da onun yüzünde;

    Utandırırdı yıldızları yanaklarının parlaklığı,

    Gün ışığının kandili utandırdığı gibi tıpkı.”

     

    Ve Juliet de Romeo’yu beklerken geceye şöyle yönelir:

    “Bana Romeo’mu ver; sonra öldüğünde

    Al da küçük yıldızlara böl onu;

    Onlar göğün yüzünü öyle bir süsleyecektir ki,

    Bütün dünya gönül verip geceye,

    Tapmayacaktır artık o muhteşem güneşe.”

    Alıntılardan da anlayacağınız üzere eseri okurken bu tarz içinizde farklılıklar uyandıran söz öbekleriyle karşılacaksınız ki bence Shakespeare’i Shakespeare yapan en önemli özelliklerinden bir tanesi de bu olsa gerek. Çünkü şiirsel anlatımı ile diyaloglara yedirilmiş söz sanatları açıkçası beni kelimenin tam manasıyla mest etti. Zaten bir edebi metin okurken beni en çok tatmin eden özellik genellikle kelimelerle oynanıp farklı bağdaşımlar kurarak sıradan bir kelimenin muhteşem bir anlam kazanmasıdır. Ayrıca okurken eserin yüceltilmiş dilini, romantik atmosferine karşın insan ilişkilerini ne kadar gerçekçi bir şekilde ele aldığını siz de keşfedeceksiniz ki zaten Shakespeare’in eserlerinin ölümsüz olma sebeplerinden birisi de insanın ortak duygu ve ihtiraslarından bahsetmesidir.

    Hepsinin yanı sıra kitapta çok güzel göndermeler de vardı. Özellikle Rahip Lawrence’ın kişiliğini çok beğendiğimi söylemeliyim. Hayata ve insanlığa, hakikate ulaşma noktasında dinin dogmasına sığınmamış bir rahip olarak takdir edilesi bir karakter olduğunu düşünüyorum.

    “En yararlı şey bile yanlış kullanılırsa

    Yok edip doğru sonucu ulaşır zarara.

    Kullanmayı bilmezsen, iyi döner kötüye,

    Kötü de bazen yücelir erdemmiş gibi.

    Şu minik çiçeğin taze filizlerinde

    Zehir de var, iyileştiren özler de:”

    Vee son olarak rahip Lawrence’dan bir alıntı daha bırakacağım. Burada Romeo sürgüne gönderilecektir ve Juliet’ten ayrılacağı için sürgünden ziyade ölüm kararının hakkında verileceği daha iyi bir karar olduğunun savunusunu yapar. Bunun üzerine bakın Rahip Lawrence Romeo’nun kendisini sürgünde bile avutacak şeyin ne olduğunu söylüyor:

    “Felsefe, felaketin tatlı davasıdır;

    O avutacak seni sürgünde bile.”

    Aslında burada dinin savunucusu rolünü üstlenen rahibin bile Romeo’ya felsefenin ne kadar mühim olduğunu tavsiye etmesi bize sadece dinin ya da sadece felsefenin hakikate ulaşmada  yardımcı olamayacağı bu ikisinin beraber işbirliğine bulunması gerektiğinin çok güzel savunusunu gözler önüne seriyor düşüncesindeyim.

    Toparlayacak olursam Shakespeare’e dair okuduğum ilk ve tek eserdi, bundan sonra da Shakespeare okuyacağımdan eminim çünkü dili gerçekten müthişti. Tam olarak bir edebi eserden beklediğim hazzı satırlara kazımış Shakespeare. Genellikle Shakespeare’in bir kadını severken sonrasında Juliet’e aşık olup sonrasında yaşanan olayları Shakespeare’i kötümseyerek dile getirirler en azından benim bu yorumlara şahitlik ettiğim çok oldu. Ama bu bakış açısının kötü bir indirgemecelik olduğu düşüncesindeyim. Aslında Shakespeare’in içinde bulunduğu durum gayet olağan ve belki de bu tarz yorumlarda bulunan insanlar hayatlarında en az bir kez aynı durumu yaşadığı için böyle tepkiler gösteriyorlar… Ayrıca Shakespeare’i Shakespeare yapan özelliklerinden birisinin de dönemini çok iyi kavrayıp bunu eserine güzelce yedirebilmiş olmasının etkisinin de yadsınamayacak derecede büyük olduğu düşüncesindeyim. Eğer bu zamana kadar benim gibi okumadıysanız muhakkak okumanız gereken bir eser olduğunu düşünüyorum.

    “Shakespeare’den önceki her şey ona hazırlıktır, Shakespeare’den sonraki her şey ise ucuz birer taklit.” –Stefan Zweig.
  • _(Arapların kurguları)_
    _Ben ondan duydum. O da babasından, babası da arkadaşından, arkadaşı da bir yolcudan duymuş.

    _Hz. Muhammed, peygamberlik nöbeti beklerken örtünürdü çünkü bu sırada ateş nöbetlerine tutulur, üşür, titrerdi.
    _Uzzaoğullarında peygamberlik görevi babadan oğullara geçer.
    _Yahudi şarap kurbanı, taşın üzerine dökülerek taşın içinde yaşayan cine içiriliyor, bedeviler de kan döker. Kurbanın kanı mabede, ilaha ve insanlara serpilir ve ilahla bir bütünleşme yaşanır. Yahudiler de de fal okları vardır Araplar da da.
    _Taşlayarak kutlu taşlarla öldürme (recm) var.
    _Cahiliye Araplarının cinlerden dostları haber vericileri vardı. Muhammedden sonra da yalancı peygamber musallima cinlerim var diyerek arapları kışkırttı.
    _Gusül abdesti almayanlar putlara eğlencelere katılamazdı. Putlar için saçları kazıtırlar.
    _Zayd b. 'Amr. Kızların diri diri gömülmesini engellemeye çalışmıştır. Ölünce muhammed peygamber oldu.
    _Taşlara ve kayalara Araplar, taşlaşmış insanlar olarak bakarlar.
    _Kraterinin gürlemesi, müslüman efsanelerinde, mahvolmuş ruhların iniltileri olarak telakki edilir.

    _Tepelerde ibadet yerleri vardır. Uzzâ'ya esirlerin, oğlanların ve kızların kurban olarak sunulduğu sabittir. Yahudiler de rablerine insan kurban ederlerdi.
    _Al-Lât, al-'Uzzâ ve Manât putları Allahın yanında şefaatçi sayılıyorlar; bunun için yükseklerde uçan turnalara benzetilmişlerdir. Rivayetlerde peygamber, Kurayşlilerin onun peygamberliğini bu yolla tasdik etmek istediklerinden bu ikinci beyti andı. Fakat ertesi gün her iki beyti de şeytanın vesvesesi olarak açıkladı ve onların yerine surenin 21. ve 23. ayetlerini koydu. Ağaçlar, mağaralar, pınarlar cinlerin barınaklarıdır, daha sonra da bizzat birer ilah olmuşlardır.
    _Uzza kureyşlilerin, şakif kabilesi lat, avs kabilesi menat fakat her kabile uzzaya saygı gösterirdi.
    _Bir çok kabile hahamlarla arkadaştı ve putları kırıp Yahudiliğe geçerlerdi.

    _Bedevi kabileler birbirini kovarak yerleşiyorlar. Cürhümlüler, sonra huzzaalılar, sonra kureyşliler. Kureyş kabilesi çok fakirdi. Reisleri çobandı ve ticaret, kumar işleri ile geçinirlerdi. Amaçları kabeyi ele geçirmek ve zenginleşmek. Muhammedden 100 yıl kadar önce huzzam kabilesini yendiler ve kabenin sahibi oldular. Başka bir kabileyi yerinden süren bir Arap kabilesi yalnız onun toprağını değil, tanrısını ve tapınağını da benimserdi. Fakat kurban bayramlarında, yılda sadece bir iki defa olmak üzere eski tanrısının bulunduğu yere haccederdi. Hac şehirlerinde ibâdete rağbet en büyük çekiciliğini, bu sıralara rastlayan pazarlardan ve panayırlardan alıyordu. Bu günlerin çok neşeli havası olurdu, şaka, oyun, şarap, kadın ve şarkı ile eğlenilirdi; Yahudiler ve Hristiyanlar da bu gibi eğlencelerden habersiz değildiler.

    _Cahiliye Çağı yani Arap putçuluğu: Taşlara, yıldızlara, cinlere, kahramanlara ve hacerül esvet taşına tapınılır.
    _Araplar ilahi varlıkları, unvan olarak alma alışkanlıkları vardı. Abd al Uzza= Uzza ilahesinin kölesi. Ruza, Banû, Rabia. Ka'b, Sa'd. Zayd, menat gibi ünvanlarının tapınılan puttan kaynaklanır.
    _Kab’ın Kabeleri var. Büyük bir kabe yapıp, ayrılmayıp, birleşelim ama herkes kendi kabesinin olmasını istedi. Kabul etmediler. Mekke'li her ev sahibinin bir putu" vardı, ona dokunur taparlardı. Canı isteyen bir taş diker ona tapardı bu taşlara al-anşap denir. Tavaf etmelerine de ad davar derler. Yolculuklarda 4 taş bulur birini diker tapar 3ünü de ateş için dizerdi.
    _İbrahimin oğlu İsmail, mekkeye yerleşti ve birçok çocuğu oldu. O çocuklar üreyerek arapları oluşturdu ve aralarında savaşlar çıktı. Bir çok kabile mekkeden uzaga göçtü ve kutlu ev Mekke saygısından, her göçebe mekkenin bir taşını alıp saygıyla tavaf etti. Bu adetler gelişti ve putperestlik doğdu ve ibrahimin dinini unuttular.

    _Tavaf, cahiliye arapları çıplak ayakla tavaf ederlerdi. Tavaf günlük elbiselerle yapılmazdı, çünkü aksi halde bu elbiseler mukaddese dokunduklarından ötürü tabu olacaklar ve artık giyilmiyeceklerdir.
    _İşleri ciddileştiğinde, büyük tehlike ve yokluk anlarında müşrikler daima Allaha yönelirlerdi. Herhangi bir puta de ğil. Müşrikler için de Allah, ulûhiyetin asıl sahibi idi. Muhammede (A.S.) gereken, sadece, onların, putları Allaha ortak etmeleriyle savaşmaktı.

    _Mekki sûrelerde İbrahim peygamber Kâbe'nin kurucusu olarak hiç alınmaz; o, diğer peygamberler gibi bir Allah elçisidir. Medeni' sûrelerde ise o, İbrahim dininin kurucusudur ve oğlu İsmail ile birlikte Kâbe'yi yapmıştır.
    _Müslümanın ömründe bir kere Mekkeye haccetmesi gerektir. Yahudilerin Yeru şalem'i Müslümanların Mekke'si, Hristiyanların Roma'sı."
    _Labbayk "Buyur, emrindeyim" demektir. İbranicede karşılığı Halâlûya! "övül Yahve!"dir.
    _Allah kelimesine kitabelerde sık sık rastlarız, M. 6. ve 7. yüzyıllarda allah, bütün putların başını yemiştir.
    _Ra’nın ülkesi- Mezopotamya.
    _Hermon sıradağları, haram'dan gelmektedir. Arapça harama: "Geçilmez yapmak, istisna etmek, yasak etmek" demektir.
    _Domuz, Arabistanda çok nadir bulunur. Onu Yahudiler yasaklamıştır ve Muhammed de Yahudilere uyarak yasaklamıştır. Eğer domuz da develer gibi çok olsaydı yasaklanmazdı.

    _Amr b. Luhayy bir kahindi ve putçuluğu yayan kişiydi. Cinlerden dostları ona dedi kii. Nuh tufanı bittiğinde, çabuk cudi dağına git. Putları mekkeye getir onlara taptıracağım. Ve putlara süt içirirlermiş. Hac ve umrede cinsellik yasaktır.
    _İbn 'Abbâs demiş ki:: Peygamber dedi ki: Amr b. Luhayy, İbrahim peygamberin dinini değiştiren ve Arapları putçuluğa götüren adamdır. .Onun soyundan gelen ve ona: en çok benzeyen Katan b. 'Abd al-'Uzzalır. Peygamber yine devam etti: Daccal bana gösterildi, gördüm ki, tek gözlü, esmer, kıvırcık saçlı biri. 'Amr'in soyundan ona en çok benzeyen. 'Abd al-' Uzzardır. Ama deccal kafirdir uzza müslümandır. Bu kötülük oluşturmaz.
    _En eskisi Al Manat. Mekke Medine arasında dikiliydi. Herkes ona saygı gösterir, kurbanlar ve hediyeler sunardı. Al Lat 2. puttur. Taiftedir. 4 köşe bir taştır. Yahudiler onun üzerinde buğday öğütürdü. Araplar onun üzerine ev yapmış ve tapmışlardır. Muhammed Al Latı yaktırdı ve gördünüz kendini koruyamadı. Allah hepsinden yücedir dedi. Sonra Al Uzza putu çıktı. Uzza tepesine mağaraya ibadete giderlerdi. Uzanın sahibi zalim asad idi ve Araplar çocuklarına uzza ismini koyarlardı. O kureyşin en büyük putu, ona tavaf ederler, kurban kesip namaz kılarlardı. Muhammed: Ben kavmimin dinindeyken al-'Uzzâ'ya boz bir koyun sundum".
    _Kureyş kabilesi kabeyi şöyle tavaf ederdi: Al lat, menat, uzza için onlar yüksek turnalardır, onların şefaatlerine ümit bağlanabilir. Onlar Allahın kızlarıdır. Kuranda ise bu putlar Allahın kızları ve oğlanlar sizin öylemi bu haksız bir paylaşımdır der. Kureyşliler bir dağ yamacında bir yarığı-Mina- tıpkı kabe gibi kutsal sayarlardı. Uzza putunun sahibine andolsun der, uzanın bulunduğu yerde kurbanlar kesilir. Uzza putunun sahibi yatağa düşünce ağlamaya başladı. Ebu lahap: Niçin ağlıyorsun? Ölüm herkesin başına gelecek dedi. O da ölümden değil benden sonra uzzaya tapılmayacağı için dedi. Senden sonra ona ben bakacağım deyince keyfi yerine geldi. Allah da ebu lehebin elleri kurusun diye ayet indirdi.

    _Abd al-Muttalib, peygamberin dedesi, eğer on tane oğlu olursa, birisini Kâbenin önünde Allaha kurban edeceğine yemin etmişti. Sonra peygamberin dedesi 12 oğul ve 6 kız babası oldu. Oğullarından onu gelişme çağına erdiklerinde onlara yeminini bildirdi. Onları kura çekmek üzere, Kâbeye, Hubal'in önüne götürdü, On tane uçsuz okun üzerine on oğlunun ismini yazdırdı. Sahib al-Azlâm, oklar ı karıştıran ve çekimi yapan kişi, vazifesini tamamladı. Ok, Muhammedin (A. S.) babası `Abdullah'a çıktı. Abdulmuttalib onu, kurban yeri olan İsâf ve Nâila putlarının yanına götürdü, bıçağın aldı ve onu öldürmek üzere elini kaldırdı. Kurayşliler onu bu işten vazgeçirmeye çalışıyorlardı.
    _Mekkedeki Kâbede ğab ğab, kuyu olarak isimlendirilir, nuh tufanındaki kutsal sular bu kuyudaki bir mağaraya akmıştır ve yer altı cinleri için kurban kanı bu kuyulara akıtılır. Kabenin öne çıkmasının en önemli nedeni zenzem pınarıydı. İsmailin kuyusu demektir. Cebrail, çölde susuz kalan Hacer ve oğlu Ismail'i kurtarmak için bu kuyuyu meydana çıkarmıştır. İlk defa Hacer, kuyunun etrafını taşlarla çevirerek suyu toplamıştır.

    _İbn 'Abbas dedi ki: Al-Uzzâ, üç hurma ağacında barınan bir dişi şeytandı. Peygamber (sas) Mekke'yi fethettiğinde Halid b. Valid'i göndererek dedi ki: Nahla'ye git, orada üç hurma ağacı bulacaksın, birincisini kes! Gitti ve kesti. Döndüğünde peygamber sordu:- Bir şey gördün mü? -Hayır, dedi. - İkincisini de kes! buyurdu. Gitti ve kesti, sonra peygambere geldi,-Bir şey gördün mü? diye sordular.- Hayır dedi.-Üçüncüsünü de kes! buyurdular. Gitti, fakat ne görsün; önünde, saçları karmakarışık, elleri ensesinde, dişlerini gıcırdatıp, ciyak ciyak bağıran bir cadı, arkasında da Dubaya-(bekçisi). görünce dedi ki: Ey 'Uzzet, bir saldırış saldır da, beni yalancı çıkarma! Yürü, Halid'in üstüne, eteklerini dola örtünü kaldır! Çünkü bugün, halidi öldürmezsen, utanç içinde devrileceksin, kendini koru! Halid dedi ki: Ey 'Uzzet seni inkar gerek, sana övgü değil! Gördüm ki, Allah seni alçaltmış ! Sonra ona vurdu, başını kopardı, o anda cadı, simsiyah kömür oldu. Sonra ağacı kesti ve bekçisi Dubayya'yi de öldürdü. Peygambere gelerek olanları anlattı. Buyurdular ki:- İşte artık Araplar için 'Uzza yok. Bu günden sonra ona tapılmayacak!"
    _Kabede de putlar vardı. En büyüğü hubal idi. Bu, kırmızı akikten, insan şeklinde bir puttu. Sağ kolu kırıktı. Kurayş onu bu şekilde almış, sonra ona altından bir kol yapmışlardı. Onu dikene huzayma'nin Hubal'i derlerdi. O, Kabe'nin içinde bulunuyordu ve önünde yedi" tane fal oku vardı. Birisinde "şarilı" ((saf)) yazılıydı, öbüründe "mulşak" ((iğreti)). Bir doğumdan şüphelendiklerinde ona bir hediye sunarlar, sonra fal oklar ını çekerlerdi. Eğer "sarilı" çıkarsa çocuğu kabul ederler, "mulsak" çıkarsa kabul etmezlerdi. Ölüm üstüne bir ok, nikâh üstüne de bir ok vardı. Diğer üçünün ne işe yaradığını öğrenemedim. Bir meselede anlaşmazlık olduğunda, bir yola veya ticarete niyetlendiklerinde, gelirler, onun önünde fal okları çekerlerdi. Ne çıkarsa ona göre karar verirlerdi.
    _Peygamber, takipçilerini putperestlerin putlarını yok etmeleri için gönderdi. Gidenler savaşta yüzlerce kişiyi öldürüp putları yıktı, tapınakları yaktı. Tapınağımızın koruyucuları aslanlar gibi dikilmişti ama öldürüldüler ve hakarete maruz kaldılar ve güçlü kuvvetli ordumuz, düşmanların başlarını kopardı.
    _Biz Allah ın elçisinin (Allahtan ona selâm olsun) şöyle söylediğini işittik: "Davs'ler, al ışık oldukları şekilde, tekrar Zu'l-halasa'ya taparken, kadınlarının kıçları birbirine çarpmadıkça dünyanın sonu gelmiyecektir"

    _Abraha al-A şram, büyük mermerden bir kilise yaptırdı ve Habeş kralına hediye etti. Tüm arapları buna taptıracağım hristiyan yapacağım dedi. Bunu duyan biri Araplara söyledi ve Araplar kiliseyi yağmaladı. Bunun üzerine Habeş kralı develerle kabeye yürüdü. Kabede ok çekti üçü de yasaklayıcı çıktı. Bunun üzerine puta: Baban ın organını ısırasın!

    _Adem oğlu şitin oğulları ademi hint dağına gömdüler. Dünyanın en verimli dağı ve vadisi orada. İbni Abbas dedi ki, inananların ruhları oraya, inanmayanlar kurak verimsiz daga. Kabilin torunlarından biri dedi ki, şitin torunları mağaranın içinde ademin mezarı başında dönüyorlar secde ediyorlar. Sizin neden bir ilahınız yok. Bunun üzerine kabiln torunları da put yaprı ve ilk puta tapanlar oldu. Saygın insanlar ölünce kabil torunu dedi ki: size onların putlarını yapayım mı? Yap dediler. 5 put yaptı ve herkes kendi akrabasının etrafında dönmeye başladı. Bunlar adem devrinde oldu. Sonraki kuşak ta putlara taptı. 3 kuşak demek atalarımız bunlara taptı yani bunlar Allah değil allahla bizim aramızdaki şefaatçiler biz de taparız. Allah nuhu peygamber yaptı: Allah ona gemi yapmasını emretti. Gemiyi yaptı ve 600 yaşında olduğu halde içine bindi. Boğulanlar boğuldu, bundan sonra o, daha 350 yıl yaşadı. Tufan yükseldi ve bütün yeryüzünü kapladı. Adem'le Nuh arasında 2200 yıl vardır. Tufanın suları bu putları Navz; dağından aşağı attı. Akıntı, dalgalar ve kabarmalar bölgeden bölgeye arttı ve nihayet putları Cudda bölgesinde karaya fırlattı. Tufan 40 yıl sürdü, sonra sular çekildi.

    _Al-Câhiz, Kitab al-hayvân'ında: "Baz ı rivayetlerde İslâmdan önceki çağda kutlu taşların içinden boğuk seslerin işitildiği geçer. Mabed sahipleri kazanç için türlü hilelere başvurur bunlara inanmayanlara şaşarlardı.
    _Sufyan, al-Lât ve al-Uzza'yı Uhud savaşına birlikte götürmüştü.
    _-Sakilliler, Allahı, ar-rabb diye isimlendir. Lât mabedi Mekkedeki Kâbe gibi bir örtü ile örtülüydü; al-kubrâ' nın al-akbar'in dişisi olduğu gibi; anlamı "en kudretli,
    _Al 'Uzzâ, Venus yıldızı, Suriyelilerde de göğün kıraliçesidir. Müşrik Arapken 'Uzzü ilâhesine tapınış olanlar, Hristiyan olduktan sonra onu Meryem ilâhe şekline soktular ve Meryem'e çörek sunarak 'Uzzü ibadetini Meryem'e ibadet şekline çevirdiler.
    _Kuşların manaları vardı. Uçması oturması. Artık ölecek. Şansı yok. Mutlu haber var gibi…sağdan görünmesi sola uçması…karga kötü haber demektir.
    _Mekke fetinde devesinde hak geldi batıl gitti demiş ve elindeki sopayla putları gösterinde putlar teker teker öne arkaya düşmeye başlanmış.
    _Akbabalar çok tedbirlidir, leş için can atalarlar ama canlıdır diye yanaşamazlar.
    _Kutlu büyük kişilere dokunmak el öpmek Yahudiler de de vardır.
    _Davar "etrafında dönenler"
    _Davut asur konusunda, gece melek tüm asur ordusunu 200 bin kişi öldürüyor sabah hepsi ceset, asur kralı geri döndü kutlu şehir kurtuldu. Vebadan olduğu söylenir.
    _Adem cennetten kovulunca hint dağına iner, ayak boyu 70 kol uzunluğunda yağışlı bir bölgeydi. Cahiliyede ataların kabri ziyaret edilip bereket güç kutsama kazanılır.
    Haram olanın, tabu'nun çiğnenmesi, tabiatüstü, tehlikeli bir güce karşı gelmektir. bütün aile cezaya çarptırılırdı.
    _Menat putunu gençler alıp bok çukuruna atıyor, Amr al camuh alıp temizliyor sonra tekra tekrar ve köpek ölüsünü puta bağlıyorlar. O da kızıyor sen kendini koruyamıyorsun diyor ve Müslüman oluyor. Tilkiler puta işeyince bu artık rezil olmuştur derlermiş.


    İbni KELBÎ, (685) Küfeden kelbi. Arap tarihinin otoritesi. Hadisçi. İlk bilgilerini müfessir olan babası Muhammed b. Sâib ile diğer bazı âlimlerden aldı. Geniş bilgisi sayesinde Abbâsî Halifesi Mehdî-Billâh’ın yanında büyük bir itibar ve servete ulaştı. Câhiz, Taberî, Bağdâdî gibi tanınmış âlimler ondan faydalanmış.
  • Duygudaşlığı en fazla aşağılayan, güçlülük ve büyüklüğe dayanan erkek mitini sınırsızca yücelten ideolojilerin faşist ideolojiler olması rastlantı değildir. Her türlü faşist oyun ölümü yüceltir. Onca insanda -entelektüel karşıtları arasında bile- duygusal yandaşlar bulmasının nedeni budur. Bu pek çok insanda, kahramanca bir kurtarıcı olarak ölümün büyüsüne kapılma eğilimini harekete geçirir. Ölüm, insanı kendi yetersizliğine dair duyduğu kemirici kuşkudan kurtaracaktır, bu erkekler kadar kendiliklerini erkek miti üzerine kuran kadınlar için de geçerlidir. Faşist ideolojilerin, erkekler kadar kadınları da yıkıcı amaçları adına kolayca kazanmalarının nedeni budur. Eğer bu kurtarılma ihtiyacı önceden var olmamış olsaydı faşizm asla bu kadar başarılı olamazdı.
  • 1048 syf.
    ·80 günde·Beğendi·8/10 puan
    Zizek’i neden seviyorum? Temel sebep bir kere hermetik gelenekten heidegger’e oradan wagner’e oradan lacan’a oradan kierkegaard’ya oradan parçacık fiziğine kadar her alanda kendi dünya görüşü ve materyalizmine uygun biçimde yaratıcı çıkarımlar yapabiliyor, orjinal bir adam, son kertede çok farklı düşünüyoruz fakat eğer ateist bir birey olsaydım, zizek gibi bir ateist olurdum diye düşünüyorum, mistisizmden ciddi ölçüde yararlanmış bir kişi zizek kendi metafiziğini kurgularken, şöyle bir şey, hermetik gelenek, pagan kültür, kabala, egzoterik ve ezoterik hristiyan metafizikleri, budizm, vs incelemiş bir kişi, ve bu öğretilere karşı çıkarken onların fikirlerini mutlak anlamda reddetmemiş, kendi materyalizmi içerisinde onların tam anlamıyla “içini boşaltmış ve materyalizme uyarlamaya çalışmış” fakat şahsi görüşüm, kendisinin de aşağıda paylaştığım filozofların birbirini yanlış anlaması meselesi gibi o da bu öğretileri ya yanlış anlamış, ya da yeterince araştırmamış, lacan-freud üzerinden budizmi çürütme çabası gibi işleri var hiçten az’da. Sıkıntılı bir çaba bana kalırsa, sakat iş, dürtülerin yok olabileceğine inanmıyor, ölüm dürtüsü özellikle, nirvana gerçekleşse dahi ölüm dürtüsünün tıpkı hayat çarkının dönmesi gibi döneceğini iddia ediyor ama bence yanlış anladığı şey şu, dürtünün dönmesinde bir sıkıntı yok, çünkü eğer mutlak anlamda yok olursa bu gerçek anlamda ölüm olur, mistikleri insan üstü görme çabası içinde bence zizek, bu sebeple onların amaçlarını gerçekleşmez bir ideal olarak yorumluyor, bence mesele şu ki, mistiklerin böyle bir iddiası yok, onlar son kertede bir parçalarının hep etten ve kemikten olduklarını unutmuyorlar, zaten amaçları da gerçekliği nihai anlamda yok etmek değil, bütün bu oyun gerçekliğin bize sağladığı temel üzerinde dönüyor, tekamül, maddi düzeyi olumsuzlamaz, uhrevi deneyimde daimi kalmak gibi bir amaç güdülmüyor, eğer böyle olsaydı, bu gerçek anlamda ölüm olurdu. Ama durum böyle değil sevgili Slavoj...


    Zizek’in hiçten az üzerine olan bir röportajının bir kısmını da buraya ekliyorum.

    “Alman idealizmini yeniden
    canlandırdınız. Bu gelenek radikal sol teori için neden önemli?
    Bir de şu var: Hegel’in yanı sıra, bu gelenekten gelen, etkilendiğiniz başka filozoflar da var, mesela Schelling. Felsefe tarihi için Schelling’in önemi neydi? İdealizm ve materyalizmin bir biçimde aracılığını yaptığı söylenebilir mi? Hegel’in diyalektiğine nasıl bir karşılık vermişti? Zira onun düşüncesinde ciddi bir dini damar da vardı.

    Schelling’de belki Walter Benjamin ile filan ilişkilendirilebilecek mistik-gnostik başka bir damar da bulabiliriz. Schelling üzerine yazdığım kitapta ikisi arasında, Hegel ile Schelling arasında bir bağ kurmaya çalışmıştım; ne kadar başarılı olduğum tartışılır. Ve bu son yayınlanan kitabımda da –şayet çıkarılmadıysa– Fichte üzerine bir bölüm var. Felsefenin nihai noktası, ucu, Kant ile Hegel arasındadır. Kant, Fichte Schelling, Hegel. Bu filozoflara gelene kadarki tüm felsefe bir tür hazırlık ve onlardan sonrası da yorumdur. Nihai zirve burasıdır. Dördü de çok önemli. Kant transandantal boyutu, yani modern özneyi keşfetmişti. Felsefe Kant’la felsefe olur, ondan öncesi gerçekliğin genel bir tasviridir. Fichte ise epey hafife alınmış bir filozoftur. Tamamen kendine ait bir çizgisi vardır. Schelling’in orta dönem yazıları, özellikle Özgürlük üzerine Risalesi [Philosophische Untersuchungen über das Wesen der menschlichen Freiheit] bilmiyorum burada da çevrilmiştir herhalde– nefes kesicidir. Heidegger’e göre en iyi metin. Yani dördü arasında seçim yapılamaz. Belli bir alanınız olduğunda belli seçenekleriniz vardır, bu dört filozofun her biri kendi başına birer seçenek teşkil ediyor. Benim için aşılamayan zirvedir, henüz ötesine geçemedik. Hatta mesela,Hiçten Az’da kuantum üzerine uzun bir bölüm var; burada kuantumuHegelci kategorilerle okumaya çalışıyorum.
    En sevdiğim kategori, retro-aktivite kategorisi – Freud’dan alıyorum tabii bunu. Şeylerin, retroaktif bir biçimde oldukları şey olmalarına bakıyorum. Bir şey tali gözükebilir, ama içine girdiğinizde onun zorunlu olduğu ortaya çıkar. Mesela tali bir biçimde âşık olursunuz ve ardından, “Aman yarabbi, hayatım boyunca bunu beklemiştim,” dersiniz. Retroaktivite mantığında şeyler ve şeylerin yanı sıra zaman geriye doğru bir hareket içindedir. Hegel’in diyalektiğinin çekirdeği bu. Hegel derinde duran bir zorunluluktan bahsetmez, şeyler retroaktiv olarak zorunlu olurlar. Hegel’in Jül Sezar teorisini ele alalım. Sezar Rubicon’u geçebilirdi de geçmeyebilirdi de; ama geçti mi bu artık onun kaderi olur ve onu tanımlar. İnsani-hayatta şeylerin nasıl tali bir şekilde zorunlu olduklarını tanımlayan çok incelikli bir diyalektik düşüncedir bu. Zorunluluk tali bir şekilde ortaya çıkar. Diyalektik görüşün kalbi bu. Evet, geç dönem Schelling başka bir seviyede Hegelci diyalektiğe karşı çıkmıştı ama yanlış anladığı içindir bu. Felsefe tarihinden çıkan hüzünlü bir ders bu benim için, gerçek bir diyalog yok. Bütün büyük filozoflar diğerlerini feci şekilde yanlış okurlar. Aristoteles Platon’u anlamaz, Stoacılar maddecileri hiç anlamaz –sonra öyle gider; Ortaçağ filozofu Aquinalı Thomas Aristoteles’i, Spinoza Descartes’ı, Kant Leibniz’i, Hegel Kant’ı anlamaz. Felsefe tarihini kesinlikle bir muhabbet olarak göremeyiz. Daha trajik bir durumdur söz konusu olan. Önce tamamen körleşirsin ki sonra yeni bir şey görebilesin. Mesela Hegel, Kant eleştirisinde kesinlikle haksızdır. Heidegger’in Hegel hakkında yazdıkları çoğunlukla manasızdır. Çok trajik; yeni bir şey söylemek için önce körleşmen lazım. Benim için en önemli örnek Marx. Marx’ın Hegel eleştirisi tam bir saçmalıktır. Hegel’e yöneltilen Marksist eleştirilerinin ana motifleri olduğu gibi Schelling’in Hegel eleştirisinde bulunabilir. Mutlak idealizm eleştirisi, varoluş ve özgürlüğe yapılan vurgu vesaire vesaire…
    Tüm bunlarla beraber, esas felaket bence şurada yatıyor: Yapısökümcülüğün hüküm sürdüğü son yirmi otuz yılda büyük felsefi konulara yaklaşmak yasaktı. Salt söylem analizi olmalıydı. Eğer bir Derrida ya da Foucault partizanına, “İnsan ruhu ölümsüz müdür?” diye soracak olursanız, “Hangi söylemsel koşulda, hangi anlam alanında bu soruyu soruyorsun?” diye karşılık verecektir. Sonra da böyle bir sorunun anlam kazanacağı anlam ağını tespit etmeye çalışacaktır. Hakikatle kurulacak ilişki dışarıda kalacaktır. “Ama durun, peki ruhum var mı?” Bu soruya karşılık olarak da şunu söyleyeceklerdir: “Belli koordinatlarda, belli dünya görüşleri dahilinde ruh vardır, evet.” Bence bunun sonucunda büyük metafizik sorular doğal bilimlere, bilişsel bilimlere, evrimsel bilime ve kuantum fiziğine kaydı. Çok ilginç olmamasına karşın, Stephen Hawking’in Zamanın Kısa Tarihi kitabı neden bu kadar başarılı oldu? İnsanlar büyük cevaplar aradılar burada. Gerçeklik nasıl ortaya çıktı? Dünya sonlu mu, sonsuz mu? Büyük metafizik sorulardı bunlar. Felsefenin de tekrar bunu yapmaya başlamasının zamanının geldiğini iddia ediyorum. Safça, büyük felsefelere dönülmesi taraftarıyım.”
  • "İnsanlığın sorunlarının üst üste yığılarak çözülmez bir noktaya ulaştığı günümüzde Hz. Muhammed'e (sas) her zamankinden daha fazla muhtacız. Eğer O aramızda olsaydı, bütün bu sorunları, oturup bir kahve içme rahatlığı içinde çözerdi ..." George Bernard Shaw (Nobel Ödüllü İrlandalı Oyun Yazarı)
  • 215 syf.
    Bu kitapla Oğuz Atay'ın sayesinde tanışmıştım. Birçoğu gibi bu da uzuuun bir süredir okunacaklar listemde bekleme halindeydi. Mert Yayıncılık'tan çıkmış, Selami Sargut'un çevirisi ile okuma fırsatı buldum. Neden Oğuz Atay kısaca hatırlayalım:
    "Oyun nerede bitiyor, hayat nerede başlıyor, hiç anlamıyorum." #100605835
    "Tehlikeli oyunlar oynamak istiyor insan; bir yandan da kılına zarar gelsin istemiyor." #63516731
    "Artık hayatımın yarısını yaşıyorum, yarısını oynuyorum." #101177006

    Klasik bir kişisel gelişim kitabı değil. Psikoloji, sosyoloji alanlarında irdelemeler içeren teknik bir yapıya sahip. Kitabın isminden de anlaşılacağı üzere; insanların ömürleri boyunca farkında olarak veya olmayarak, iyi veya kötü oynadıkları oyunları(davranışları) gözlemlemeye ve bu oyunların altında yatan sebepleri öğrenmeye çalışıyoruz.

    Kitap 3 kısımdan (Oyunların Çözümlemesi, Oyun Dağarcığı, Oyunların Ötesi) ve 18 bölümden oluşmakta. İlk kısımda içeriği anlayabilmek için bilmemiz gereken tanımlar yapılmış. İkinci kısımda oyunların çeşitleri ve örneklere yer verilmiş. Yaşam Oyunları, Evlilik Oyunları, Toplantı Oyunları, Cinsel Oyunlar, Yeraltı Dünyası Oyunları, Danışma, Başvurma ve İyileştirmeyle İlgili Oyunlar, İyi Oyunlar. Üçüncü bölümdeyse "oyunların önemi nedir, oyunlardan sonra söz konusu olan nedir?" gibi sorulara cevaplar aranıyor.

    Kitapla ilgili yorumları incelerken birçok kişinin öğretmenleri tarafından mecbur bırakıldıkları için okuduklarına dair yorumlar gördüm. :)) Sanırım farklı kaynaklarla konunun pekiştirilmesi gerekiyor. Bol örneklendirmeye dayansa da, çok fazla oyun çeşidi olduğu için her birine ayrılan bölümler çok kısa ve yüzeysel kalmış. Eğer anlatılan bölümü bir yerde, bir şekilde yaşadıysanız kolayca anlayabiliyorsunuz ancak tanıdık gelmediyse işiniz biraz zor. Yazarın neyi anlatmaya çalıştığını anlamak yer yer güçleşebiliyor. Çevirinin de bazı bölümlerde çok başarılı olmadığını düşünüyorum, dil bilgisi hataları da barındırıyordu.

    Kitapla ilgili hiç inceleme bulamadığım için içerikle ilgili biraz daha detay vermek isterim. ( Fırsatı da hiç kaçırmaz! ) Hayatımızda oynadığımız oyunların neden bu şekilde olduğu ile ilgili bilgilerin verildiği kısımlar bir tiyatro eseri şablonu gibi ele alınmış. Derdini anlatan kişiyi anlamaya çalışmak yerine, bir çözüm önerisi sunmaya çalıştığım için sık yaşadığım bir oyundan örnek göstermek istiyorum. Oyunun ismi "+Niye yapmıyorsun - Evet ama" (Syf: 134 - 140)

    ÇÖZÜMLEME
    SAV: Hadi bakalım, benim özür bulamayacağım bir çözüm yolu önerebilecek misin?
    AMAÇ: Güvence
    ROLLER: Çaresiz kişi, Akıl vericiler
    DEVİNİM: Yenilgi çatışması (ağızsal)
    ÖRNEKLER: Evet, ama ben şimdi ev ödevimi yapamam çünkü...
    TOPLUMSAL DÜZEYDE: Yetişkin - Yetişkin.
    Yetişkin: "Şöyle şöyle… olsaydı ne yapardınız?"
    Yetişkin: "Niye falan filan... yapmıyorsunuz?"
    Yetişkin: "Evet ama..."
    RUHSAL DÜZEYDE: Anababa-Çocuk.
    Anababa: "Sana yardım eder, bana borçlu kalmanı sağlarım."
    Çocuk: "Hadi, dene bakalım."
    HAMLELER: (1) Sorun - Çözüm. (2) Karşı çıkma - Çözüm. (3) Karşı çıkma - Şaşkınlık.
    YARARLAR: (1) İç ruhsal - Güvence. (2) Dış ruhsal - Yenilgiden kaçınma. (3) İç toplumsal - Ana-babasal rol. (…)

    Yukarıda görüldüğü gibi, her oyunun sonunda o oyunla ilgili çözümlemeler yapılmakta ve bu oyunun bilinçaltında hangi sebeplerle ortaya çıktığı okuyucuya aktarılmaya çalışılmakta. Kitabı okumayanlara biraz göz korkutucu gelebilir olay kısaca şu:
    + Kocam tüm onarım işlerini kendisinin yapması konusunda diretir. Oysa hiçbir şeyi de doğru dürüst onaramaz.
    - Niye marangozluk kurslarına gitmiyor?
    +Evet, gitmesi gerek ama zamanı yok.
    - Öyleyse niye ona iyi gereçler almıyorsun?
    +Evet ama nasıl kullanacağını bilmiyor.
    - Onarımlarınızı niçin bir marangoza yaptırmıyorsunuz?
    + Evet, ama çok pahalıya çıkar.
    - Kocanızın tüm yaptığı onarımı niye olduğu gibi kabullenmiyorsunuz?
    + Evet, ama o zaman tüm onarılanlar olduğu gibi düşüyor.

    Görüldüğü gibi bir taraf sürekli çözüm önerileri ile, diğer taraf ise o çözüm önerilerini çürütmekle meşgul. Sonunda, muhtemelen iki taraf da mutsuz görünmekte. En azından bir taraf zaferini ilan etti, "gördünüz mü sorunuma bir çözüm bulamadınız!"

    Bazı oyunlar iki kişinin arasında oynanmakta, bazıları topluluk gerektirmekte, bazılarıysa oyuncuların hamlelerine göre başkalaşım geçirip başka oyunlara dönüşmekte. Siz de benim gibi "Transaksiyonel analiz" terimini daha önce duymadıysanız:
    http://ta.org.tr/...iyonel-analiz-nedir/
    https://www.yfo.com.tr/transaksiyonel-analiz/

    İnsan psikolojisi hakkında okumalar yapan kişilere tavsiye edilebilir. Keyifli okumalar.