• Sen ey şehrin yerlisi, cesur, kararlı mühür 
    Sen ey inatçı kıskanç, alçak gönüllü ve hür 
    Karanlık geceleri korkutsa da günahım 
    Kızlar Kayası gibi dikilip kaldı âhım 
    Sefere çıkanların tatlı rüyâsı mısın 
    Rûhumun cellâdı mı, yoksa hülyâsı mısın 
    Konuşursun, sözlerin dâre çeker canımı 
    Susarsın, çâresizlik büyütür isyânımı 
    Siyaha boyanınca, kanatlanır mı yürek 
    Hangi harfin başını beliyor şimdi melek 
    Kasîde, hangi şehrin âşiyânında güzel 
    Bulutlu havalarda parlayan aydır gazel 
    Yine mest, yine sarhoş bahçendeki mumyalar 
    Canlanıyor taşların kalbinde sardunyalar

    Fildişinden heykel mi taşıyorsun elinde 
    Yine bir raksın mumu yanıyor gözlerinde 
    En hâkî denizini verdim sana ömrümün 
    Dilediğince yıkan sularında gönlümün 
    Sürmek mi istiyorsun masal arabasını 
    Getireyim kapına devlerin en hasını 
    Ölümsüz meyvesini sundum hayal bağının 
    Dehâsında bulmuşum seni yalnızlığımın 
    Celî bir kavis miydin, sokuldun yüreğime 
    Hattı hümayununla sultan oldun evime 
    Hendeseyi titretir endâmın ley-ü nehâr 
    Bu aşkı destan gibi yazıyor fırtınalar 
    Yüzündeki çizgiler kûfî midir sülüs mü 
    Aradığın define İrem mi Endülüs mü

    Sen ey yardım sevenim, ruhumu derde saldın 
    Yalnızlığım ağlarken gülenim, nerde kaldın 
    Azimli bir yüreğin yorgun kimyasın da mı 
    Sevda denklemlerinin memnû dünyasında mı 
    Her pazartesi âhım kapında helâk olur 
    Her Cuma karanlığın kuşları leylâk olur 
    Kâşifin benim gülüm, görmediğin yine ben 
    Bilseydin sana benden bakanı görünmeden 
    Anlardın; her macera tende rü’yet gibidir 
    Oysa sende gördüğüm, sana gurbet gibidir 
    Utangaç bir merhamet saklıyorsun sesinde 
    Sahraya dönüyorum baharın ötesinde 
    Gizlice bir nikahtır o arzuhal, o kâmet 
    Sensizlik, yollarımda bir değil, bin kıyamet 
    Bu tebessüm rüya mı, bu istifham uğru mu 
    Âh bir çoğaltabilsem yüreğinde ruhumu

    Bilmezsin ayrılığın ağı kokan dilini 
    Hâtıra bırak bana oyalı mendilini 
    Ege uygarlığı çağrıştıran tarihin 
    Asya’nın bağrı kadar muammalı ve derin 
    Arı sütü damlarken kaygan kirpiklerinden 
    Görünmez bir mürekkep akar iliklerinden 
    Yüreğin, âh yüreğin bir hüzün lâlesi mi 
    Masallar ülkesinde Zengibar kalesi mi 
    Kapısına bir türlü varamadım, a gülüm 
    Hudutlarında bile duramadım, a gülüm 
    İpeğimi elimden aldı pusathâneler 
    Bulamaz kaybedilen nûn’u rasathaneler 
    Hummalı bir kovanda bal yapan arı mısın 
    Hayatımın ansızın kopan damarı mısın 
    Paslandı buzdağları ortasında çeliğim 
    Gözlerinden hatıra kaldı kekemeliğim

    Kervanında kaybolan bir bezirgân gibiyim 
    Kaktüslerin diline düşen figân gibiyim 
    Her köşede bir meddâh anlatıyor âhımı 
    Bilmiyor, kirpiğinden almışım siyahımı 
    Uğrunda, kralların bahtı solsaydı, gülüm 
    Amerika, yolunda kurban olsaydı, gülüm 
    Bir Kafkas figüründe bulurdum son izini 
    Efeler diyârına çevirirdim yüzünü 
    Eşkıyâ vurgunudur seni benden ayırmak 
    Çalıkuşunu yakan bir rüyayı haykırmak 
    Gölgelere gecenin künhünü hatırlatır 
    Ayrılıklar bazen de gölgeleri ağlatır

    Sükûnla savaşıyor hislerim kıyasıya 
    Sevdiğini bilirim uykuyu doyasıya 
    Süslenmek istiyorsan, ruhumu boynuna tak 
    Bu firûze özgürlük yalnız senin olacak 
    Bastığın her hücremde otuz sekiz çizgi var 
    Baktığım her duruşun muammalı bir duvar 
    Suskunluğun taş gibi, gülüşün berrak değil 
    Neden vivien kokar baharın, leylâk değil 
    Gözlerin bir zamanlar toprağın sahibiydi 
    Bakışların bir tutam gül yaprağı gibiydi 
    İnsanlar kıvranırken ejderlerin ağında 
    Ceylan gibi yürürdün bir hayal sokağında 
    Yine de, yokluğumun em şüpheli çağıydın 
    Tenhâlarda ağlayan bir okul kaçağıydın 
    Karanlık korkutamaz gülüm seni, vururum 
    Kâtil yüzlü cinlerin karşısında dururum 
    Yeter ki, o nâzenîn kalbin emir buyursun 
    Kâinat yıkılsa da yüreğimde uyursun
  • Kendisine

    Sen ey şehrin yerlisi, cesur, kararlı mühür!
    Sen ey inatçı kıskanç, alçak gönüllü ve hür...
    Karanlık geceleri korkutsa da günahım,
    Kızlar Kayası gibi dikilip kaldı âhım.
    Sefere çıkanların tatlı rüyâsı mısın,
    Rûhumun cellâdı mı, yoksa hülyâsı mısın?
    Konuşursun, sözlerin dâre çeker canımı,
    Susarsın, çâresizlik büyütür isyânımı.
    Siyaha boyanınca, kanatlanır mı yürek
    Hangi harfin başını bekliyor şimdi melek?
    Kasîde, hangi şehrin âşiyânında güzel?
    Bulutlu havalarda parlayan aydır gazel.
    Yine mest, yine sarhoş bahçendeki mumyalar,
    Canlanıyor taşların kalbinde sardunyalar...

    Fildişinden heykel mi taşıyorsun elinde?
    Yine bir raksın mumu yanıyor gözlerinde...
    En hâkî denizini verdim sana ömrümün,
    Dilediğince yıkan sularında gönlümün...
    Sürmek mi istiyorsun masal arabasını?
    Getireyim kapına devlerin en hasını...
    Ölümsüz meyvesini sundum hayal bağının,
    Dehâsında bulmuşum seni yalnızlığımın...
    Celî bir kavis miydin, sokuldun yüreğime,
    Hattı hümâyununla sultan oldun evime...
    Hendeseyi titretir endâmın ley-ü nehâr,
    Bu aşkı destan gibi yazıyor fırtınalar...
    Yüzündeki çizgiler kûfî midir, sülüs mü?
    Aradığın define İrem'mi, Endülüs'mü?..

    Sen ey yardım sevenim, ruhumu derde saldın,
    Yalnızlığım ağlarken gülenim, nerde kaldın?
    Azimli bir yüreğin yorgun kimyasında mı?
    Sevdâ denklemlerinin memnû dünyâsında mı?
    Her pazartesi âhım kapında helâk olur.
    Her Cuma karanlığın kuşları leylâk olur.
    Kâşifin benim gülüm, görmediğin yine ben!
    Bilseydin sana benden bakanı görünmeden,
    Anlardın; her macera tende rü’yet gibidir,
    Oysa sende gördüğüm, sana gurbet gibidir...
    Utangaç bir merhamet saklıyorsun sesinde,
    Sahraya dönüyorum baharın ötesinde.
    Gizlice bir nikahtır o arzuhal, o kâmet,
    Sensizlik, yollarımda bir değil, bin kıyamet!
    Bu tebessüm rüyâ mı, bu istifham uğru mu?
    Âh bir çoğaltabilsem yüreğinde ruhumu...

    Bilmezsin ayrılığın ağı kokan dilini,
    Hâtıra bırak bana oyalı mendilini...
    Ege uygarlığı çağrıştıran tarihin,
    Asya’nın bağrı kadar muammalı ve derin.
    Arı sütü damlarken kaygan kirpiklerinden,
    Görünmez bir mürekkep akar iliklerinden.
    Yüreğin, âh yüreğin bir hüzün lâlesi mi?
    Masallar ülkesinde Zengibar Kalesi'mi?
    Kapısına bir türlü varamadım, a gülüm...
    Hudutlarında bile duramadım, a gülüm...
    İpeğimi elimden aldı pusathâneler,
    Bulamaz kaybedilen nûn’u rasathaneler.
    Hummalı bir kovanda bal yapan arı mısın,
    Hayatımın ansızın kopan damarı mısın?
    Paslandı buzdağları ortasında çeliğim,
    Gözlerinden hatıra kaldı kekemeliğim...

    Kervanında kaybolan bir bezirgân gibiyim.
    Kaktüslerin diline düşen figân gibiyim.
    Her köşede bir meddâh anlatıyor âhımı,
    Bilmiyor, kirpiğinden almışım siyahımı...
    Uğrunda, kralların bahtı solsaydı, gülüm.
    Amerika, yolunda kurban olsaydı, gülüm.
    Bir Kafkas figüründe bulurdum son izini,
    Efeler diyârına çevirirdim yüzünü.
    Eşkıyâ vurgunudur seni benden ayırmak,
    Çalıkuşunu yakan bir rüyayı haykırmak...
    Gölgelere gecenin künhünü hatırlatır,
    Ayrılıklar bazen de gölgeleri ağlatır...

    Sükûnla savaşıyor hislerim kıyasıya,
    Sevdiğini bilirim uykuyu doyasıya.
    Süslenmek istiyorsan, ruhumu boynuna tak!
    Bu firûze özgürlük yalnız senin olacak...
    Bastığın her hücremde otuz sekiz çizgi var,
    Baktığım her duruşun muammalı bir duvar.
    Suskunluğun taş gibi, gülüşün berrak değil,
    Neden vivien kokar baharın, leylâk değil?
    Gözlerin bir zamanlar toprağın sahibiydi,
    Bakışların bir tutam gül yaprağı gibiydi...
    İnsanlar kıvranırken ejderlerin ağında,
    Ceylan gibi yürürdün bir hayal sokağında...
    Yine de, yokluğumun en şüpheli çağıydın,
    Tenhâlarda ağlayan bir okul kaçağıydın!
    Karanlık korkutamaz gülüm seni, vururum!
    Kâtil yüzlü cinlerin karşısında dururum.
    Yeter ki, o nâzenîn kalbin emir buyursun,
    Kâinat yıkılsa da yüreğimde uyursun...

    Nûrullah Genç - Nurullah Genç
  • Kendisine

    Sen ey şehrin yerlisi, cesur, kararlı mühür
    Sen ey inatçı kıskanç, alçak gönüllü ve hür
    Karanlık geceleri korkutsa da günahım
    Kızlar Kayası gibi dikilip kaldı âhım
    Sefere çıkanların tatlı rüyâsı mısın
    Rûhumun cellâdı mı, yoksa hülyâsı mısın
    Konuşursun, sözlerin dâre çeker canımı
    Susarsın, çâresizlik büyütür isyânımı
    Siyaha boyanınca, kanatlanır mı yürek
    Hangi harfin başını bekliyor şimdi melek
    Kasîde, hangi şehrin âşiyânında güzel
    Bulutlu havalarda parlayan aydır gazel
    Yine mest, yine sarhoş bahçendeki mumyalar
    Canlanıyor taşların kalbinde sardunyalar
    Fildişinden heykel mi taşıyorsun elinde
    Yine bir raksın mumu yanıyor gözlerinde
    En hâkî denizini verdim sana ömrümün
    Dilediğince yıkan sularında gönlümün
    Sürmek mi istiyorsun masal arabasını
    Getireyim kapına devlerin en hasını
    Ölümsüz meyvesini sundum hayal bağının
    Dehâsında bulmuşum seni yalnızlığımın
    Celî bir kavis miydin, sokuldun yüreğime
    Hattı hümayununla sultan oldun evime
    Hendeseyi titretir endâmın ley-ü nehâr
    Bu aşkı destan gibi yazıyor fırtınalar
    Yüzündeki çizgiler kûfî midir sülüs mü
    Aradığın define İrem mi Endülüs mü
    Sen ey yardım sevenim, ruhumu derde saldın
    Yalnızlığım ağlarken gülenim, nerde kaldın
    Azimli bir yüreğin yorgun kimyasın da mı
    Sevda denklemlerinin memnû dünyasında mı
    Her pazartesi âhım kapında helâk olur
    Her Cuma karanlığın kuşları leylâk olur
    Kâşifin benim gülüm, görmediğin yine ben
    Bilseydin sana benden bakanı görünmeden
    Anlardın; her macera tende rü’yet gibidir
    Oysa sende gördüğüm, sana gurbet gibidir
    Utangaç bir merhamet saklıyorsun sesinde
    Sahraya dönüyorum baharın ötesinde
    Gizlice bir nikahtır o arzuhal, o kâmet
    Sensizlik, yollarımda bir değil, bin kıyamet
    Bu tebessüm rüya mı, bu istifham uğru mu
    Âh bir çoğaltabilsem yüreğinde ruhumu
    Bilmezsin ayrılığın ağı kokan dilini
    Hâtıra bırak bana oyalı mendilini
    Ege uygarlığı çağrıştıran tarihin
    Asya’nın bağrı kadar muammalı ve derin
    Arı sütü damlarken kaygan kirpiklerinden
    Görünmez bir mürekkep akar iliklerinden
    Yüreğin, âh yüreğin bir hüzün lâlesi mi
    Masallar ülkesinde Zengibar kalesi mi
    Kapısına bir türlü varamadım, a gülüm
    Hudutlarında bile duramadım, a gülüm
    İpeğimi elimden aldı pusathâneler
    Bulamaz kaybedilen nûn’u rasathaneler
    Hummalı bir kovanda bal yapan arı mısın
    Hayatımın ansızın kopan damarı mısın
    Paslandı buzdağları ortasında çeliğim
    Gözlerinden hatıra kaldı kekemeliğim
    Kervanında kaybolan bir bezirgân gibiyim
    Kaktüslerin diline düşen figân gibiyim
    Her köşede bir meddâh anlatıyor âhımı
    Bilmiyor, kirpiğinden almışım siyahımı
    Uğrunda, kralların bahtı solsaydı, gülüm
    Amerika, yolunda kurban olsaydı, gülüm
    Bir Kafkas figüründe bulurdum son izini
    Efeler diyârına çevirirdim yüzünü
    Eşkıyâ vurgunudur seni benden ayırmak
    Çalıkuşunu yakan bir rüyayı haykırmak
    Gölgelere gecenin künhünü hatırlatır
    Ayrılıklar bazen de gölgeleri ağlatır
    Sükûnla savaşıyor hislerim kıyasıya
    Sevdiğini bilirim uykuyu doyasıya
    Süslenmek istiyorsan, ruhumu boynuna tak
    Bu firûze özgürlük yalnız senin olacak
    Bastığın her hücremde otuz sekiz çizgi var
    Baktığım her duruşun muammalı bir duvar
    Suskunluğun taş gibi, gülüşün berrak değil
    Neden vivien kokar baharın, leylâk değil
    Gözlerin bir zamanlar toprağın sahibiydi
    Bakışların bir tutam gül yaprağı gibiydi
    İnsanlar kıvranırken ejderlerin ağında
    Ceylan gibi yürürdün bir hayal sokağında
    Yine de, yokluğumun en şüpheli çağıydın
    Tenhâlarda ağlayan bir okul kaçağıydın
    Karanlık korkutamaz gülüm seni, vururum
    Kâtil yüzlü cinlerin karşısında dururum
    Yeter ki, o nâzenîn kalbin emir buyursun
    Kâinat yıkılsa da yüreğimde uyursun

    / Nurullah Genç
  • Citiali, siyah, papilio thoas, king page swallowtail, sarı, sarı, sarı, kanat, kelebek, toz, maua, papakura, mayan satar, king, siyah, citiali…

    Rıhtımda ayaklarını süre süre yürümeye başladı. Kırık tahtalar ayaklarına takılıp sendeleyerek arşınlıyordu rıhtımı. İçi sızlar hali vardı ve hüzün dökülüyordu yüzünden. Adımlarını daha da yavaşlattı. Karşından gelenlere çarparak, yanından geçenlerin sürtündüğü bir acı ile devam ediyordu gıcırdayan ıslak tahtaların üzerinde yürümeye.

    Her bakanın bir daha baktığı, gözlerinden sel olup akan yaşlara inat ne bir acıma duygusu ne de korku hissediyordu. Sadece geçmişin anıları. Yaşı belki de kırkı devirmişti. Ama o bırakmıştı otuzundan sonra yaş hesabı yapmayı. On sene mi olmuştu on iki sene mi tam hatırlayamamıştı. Kırık bir tebessüm düştü dudaklarına, metreler vardı ki suyla aralarında birden kalakaldı. Taş kesildi adeta. Ne ayakları hareket kabiliyeti gösterdi ne de vücudunda bir tepki.

    Gerisin geriye döndü. Yaklaşık iki saatte aldığı üç yüz metre yolu, bağırışlar çığlıklar arasında tekrar geri döndü. Çocuklar cıvıldıyordu sahil tarafında. Yetişkinler birbirleriyle sohbet edip, tebessüm saçıyorlardı. Sesler öyle yankılanıyordu ki kulaklarında, adeta kulaklarını kanatırcasına kafasını ileri geri hareket ettiriyordu. Gözü karşısında bulunan uçuruma takıldı. Birden gözlerini belertip, yönünü o tarafa çevirdi.

    En son denemesinde oraya varması tam altı saatini almıştı. O zamanlar bu kadar yavaş ve hüzünlü değildi. Üstelik ağlamıyor, yüzündeki çizgileri dahi gülümsüyordu. Bu şekilde devam ederse gece yarından biraz sonra varabilirdi en tepeye, zirveye.

    Asla pes eden birisi olmadı, asla duruşunu bozmadı hayat karşında. Hala da savaşırdı bütün dünya ile ama inancını yitirmişti. O en hassas yerinden yaralanmıştı. Kaç gün yattı bu şekilde bilmiyordu. Bir sene mi? Belki de daha fazla, anne karnındaki bebek misali daracık demir kafese kilitlemişti kendisini. Istırabı o kadar fazla o kadar yüklüydü ki bir türlü affedemiyordu kendisini. Birkaç kere anlatacakmış gibi oldu ama düğümlendi boğazına yeniden anılar. Önce sesi kesildi sonra nefesi. Düşünme. Sus.

    Bir ses ile irkildi birden; “dondurma alaska frigooooo,” diyen omuzunda siyah bir kayış ile asılı mavi beyaz plastikten kutuyu taşıyan güneş altında teni iyice bronzlaşmış adama çevirdi gözlerini. Tekrarlanan uğultu ile kanadı yeniden kulakları, “doldurma alaska frigoooo.” Yeniden gözleri kısılmaya başladı. Ağır adımlarla sendeleye sendeleye rıhtımın bitimine doğru yanaştı. Bir kaplumbağadan daha yavaş hareketleri çevredekilerin meraklı bakışlarına hedef etti kendini. Yanından sesli telefon görüşmesi yapan adam “Bir insan seviştiği için sevmez, sevdiği için sevişir demiştin,” dedi. Ses yavaşça silindi gitti kulaklarından.

    Dar patikaya döndü, yeniden kafasını kaldırıp uçuruma baktı ve tekrar gülümsedi. O günden sonra bir daha asla kendine gelemeyip, vücuduna sayısız hastalıklar yer ettirdi. Parkinson da bunlardan bir tanesi idi. Adımları yokuş yukarı olduğundan daha da yavaşladı. Santim santim ilerlemeye başladı. Artık nefesi de hırıltıya dönüşmeye başlamıştı. Oysa spor alanında bir sürü başarıya imza atıp, sayısız madalyalarla bitirmişti birçok müsabakayı.

    Citiali, siyah, papilio thoas, king page swallowtail, sarı, sarı, sarı, kanat, kelebek, toz, king, siyah, citiali…

    Kafasında küçük bir hesap yapmaya başladı. Saat henüz akşama ulaşmamıştı. Amacı karşısındaki uçuruma ulaşmak ve gerçeği ile yüzleşmekti. Kırk derece eğim ve sekiz yüz seksen sekiz metrelik bir yol. Hesaplama işini bitirdikten sonra hesabının sonucuna gülümsedi. Tamı tamına yedi saat kırk iki dakika sonra varacaktı hedefine. Attı ilk adımını. Her adımda rakım yükseliyor, yükseldikçe heyecanlanıp, daha bir iştah ile sürüyordu ayağını. Yine tebessümü yerleşti dudaklarına. Papakura, dedi.

    Acele ile gözlerini kırpıştırdı. Gördüğü siyah üzerine mor ile renklendirilmiş bir çift kanattan ibaretti kelebek. Gözlerine inanamadı. Bin beş yüz ile iki bin beş yüz rakamında yaşayan bu türü ilk defa çıplak gözle görüyordu. Mor Benekli ise güneşin kızıllığına inat adeta dans ediyordu karşısında. Kanat çırpışlarındaki ahenge kapıldı gözleri, iyice kıstı kaşlarını, emindi kozadan bugün çıktığına. Hafif rüzgâr dalgalandırdı Mor Benekliyi, kanatlarını açtı ve bıraktı kendini rüzgâra. Kelebek aniden tedirgin oldu. Ters bir durum olmalıydı. Papakura hızla inişe geçti, hemen ardından ise ateş yeşili göğüslü Astrapia Splendidissima kurşuni gagasını açarak ardında belirdi. Mor Benekli hızlı manevra yapıp Muhteşem Astrapya’dan kaçmaya çalışsa da ateş yeşili göğsüne çarpıp Gökkuşağı Okaliptüsü dalı üzerine sert bir düşüş yaptı.

    Koşmaya çalışsa da engel oluyordu bedeni, içi koşuyordu sadece. Yaklaştı Mor Benekli ‘ye, eğdi kafasını, dokunmadan gözleri ile keşif yaparak iyice yokladı. Sağ kanadı çok iyi görünüyordu ama sol kanadı birkaç kılcal çizik ve sürtünmeden dolayı toz yani deri florası yok olmuş, saydam bir görüntü vermişti. Hemen aklına dün gördüğü rüyası düştü. O’nun rüyasıydı bu. “Kelebek kanadındaki toz gibi idi varlığın, gün geçtikçe siliniyordu benliğin ve her kanat çırpışta her göğe bir adım daha yaklaştıkça kaybediyordum seni.” #30500797 Düşünmeyi kesti. Mor Benekli için “bir karınca sofrasına meze olmak ’tan” başka yapılacak hiçbir şey yoktu. Yerden kurumuş bir okaliptüs yaprağı alıp, siper etti Papakura’ya. Ayaklandı, diklenip yürümeye hazır hale getirdi vücudunu ve sürüdü ayaklarını…

    Güneş akşam kızıllığını unutmuş, ada ile vedalaşıp mesaini aya devretmek için terk ediyordu gökyüzünü. Sadece rıhtım tarafında yanan ateşin kıvılcımları ve birkaç titrek meşale alevi vardı. Döndü sırtını rıhtıma, kafasını kaldırıp uçurumla yeniden göz göze geldi ve sürüdü ayaklarını. Şimdiden hafif rüzgâr yalıyordu çıplak tenini, saçındaki kıvrımları. Rüzgâr yön değiştirip tenine farklı yerlerden vurunca ürperiyordu. Yeniden aklı Mor Benekli ’ye kaydı. Kaç saat kanat çırpabilmişti dünyada. Trilyonlarca sermaye ile üretilen hiçbir makinenin bile bir tutulmayacağı kadar mükemmel kanatları kaç saat dayanabilmişti dünyaya. Bir gün mü? Hiç sanmıyorum. Sus. Papakura. Düşünme. Sürü. Sadece sürü ayaklarını ve sus.

    Ağzındaki kekremsi tattan iğrendi, epeyce yol almıştı. Neredeyse yarılamıştı yolu, ama soluklanmaya vakit yoktu. Bugün her şey yeniydi. Tırtıl, yeni bir koza, Mor Benekli ve yeni dolunay. Son iki kelimesini gözleri ile etrafı taramaya çalıştığında fark etti. Ay bir porselen tabak gibi asılı durmuştu gökyüzünde, olabildiğince çeviriyordu geceyi gündüze. Kısa bir duraksamadan sonra yine sürüdü ayaklarını. Ne kalbine bir şey sokmaya yelteniyordu ne de aklına. Birçok keresinde kalbin zekâtı olan vicdana yenik düşmüştü, aklın zekâtı olan zekâya düştüğü kadar. Neydi onu vatanından dokuz bin doksan iki kilometre öteye ittiren şey. Bütün her şey bu uçurumda başlamıştı. Biliniyordu ama kendini o hengâmeden kurtarıp çok sevdiği Türkiye’sine geri dönmeyi başarmıştı. Neydi ki onu yeniden buraya mahkûm edip, kendine işkence çektirmesi? Düşünme, dedi kendine. Düşünmüyordu. Dalgınca sürümeye başladı yeniden ayaklarını. Sürüdü.

    Metreler kalmıştı ki varmasına, güneş göz kırptı. Aydan vardiyasını alıp, ayı uğurladı. Hemen belindeki matarayı yokladı, eline alıp deri kılıftan çıkardı. Tahtadan kendi oyduğu tıpayı mataradan ayırdı, dikti kafasına. İçi titredi, soğuk su kadar hücre yenileyen, tazelettiren hiçbir maddenin dünya üzerinde var olmayacağını biliyordu. Ne iyi etmişti, alüminyum kabı deri ile muhafaza etmeyi. Deri ve alüminyum bir nevi kimyasal reaksiyon etkisi ile suyu iyice serinletiyor ve suda herhangi bir renk, tat değişikliği göstermiyordu. Zekâsını her alanda kendini kanıtlaması ile zaten bütün çevresine göstermişti. Bilirdi kullanılmayan bilginin eşek yükü olduğunu ancak her zaman açtı bilgiye. Çokta ekmeğini yedi. Düşünme, sürü.

    Sonunda ulaştı hedefine. Güneş ufuktan yirmi santim yüksekteydi. Saat en fazla yedi olmalıydı. Ellerini toparlak yapıp göz çeperlerine getirdi ve aynı anda ovaladı gözlerini. Hala her şey aynıydı. Uçurumu kesen kaya parçası yine moss tutmuş, üzeri kına yeşiline dönmüştü. Eli ile yokladı kayayı, soğuktu. Elini kayayı sarmış moss bitkileri üzerinde dolaştırdı. Fosforlu yeşile çeviriyordu adeta etrafı. Henüz uçurumdan aşağı bakmaya cesaret edememişti, ayaküstü oyalıyordu kendini. Ayağı küçük bir dala takıldı. Çıtırtı dalga dalga etrafa yayılıyordu ki Citiali. Sarı, siyah. Citiali. Düşünme. Sus. Sarı. Sus. Düşünme. Citiali.

    Birden siyahımsı kanatlarını rüzgâra tokat atar gibi çırpmaya başladı. O günkü gibi iriceydi. Yaklaşık on üç santime yakın kanatlara sahipti. Siyahın üzerine işlenmiş sarı bir ebruya benziyordu kanatları. Asıl vatanı Meksika, Orta Amerika ve Güney Amerika olan bu kelebek türüydü zamanında onları buraya çeken. Papau Yeni Gine’de ilk defa Papilio thoas (king page swallowtail) yani citiali tür kelebek görülüyordu. Bu sebeple gelmişlerdi buraya. Düşünme. Sus. Sürü ve rıhtıma git. Düşünme. Karısı Selin, bir “lepidopterist’di.” Saldı kendini. Bıraktı. Gözlerini açtı ve karşı karşıya geldiler yeniden Papilio Thoas ile. Bir iki kıvrak hareketle kanat çırptıktan sonra uçurumdan aşağıya süzülürcesine aktı, gitti, kayboldu gözden. Arkasından donmuş bir vaziyette kalakaldı. Sendeledi, eli ile yanındaki kayayı tutup destek aldı. Gözleri iyice sulanmaya başlamıştı. Hatırladı. Yumdu gözlerini, gözyaşlarının gözlerinden daha rahat akması için daha da sıktı gözlerini. Süzüldü yaşlar, bir biri ardına. Kafasını iyice yere eğdi. Soluk alışı normalin altına düştü ve göğüs kafesi neredeyse hareketsiz kaldı. Kendi nefesini kesip, oracıkta bayılmak istermiş gibi bir hali vardı. Başaramadı. Bıraktı. Derin nefes aldı. Düşünme, sus. Sustu.

    Gözlerini açmadan matarasını çıkardı üzerinden, ayak dibine bıraktı. Kayışını çivisinden kurtarıp, belinden gevşetti. Pantolon düğmelerini teker teker çözmeye başladı. Sıyırdı bedeninden pantolonunu, indirdi ayaklarına kadar. Önce sol ayağını kurtardı pantolondan, sonra sağ ayağını. İtekledi az öteye ayağının ucuyla. Eli bu sefer baksırına gitti. İşaret parmağını baksır atına sokarak sıyırdı bedeninden, ayaklarına düşürdü. Ayakkabıları ile birlikte bir çırpıda söküp attı bedeninden. Çırılçıplak kalıverdi. Güneş bronz tenini aydınlatıyordu ve ufuk çizgisinden otuz beş santim yukarıdaydı, saat sekize yaklaşıyordu. Kayaya elini uzattı, sağ bacağını kayaya dayayıp tırmanmaya başladı. Nasıl olduysa bir çırpıda çıkı vermişti, moss dolu kayanın üzerine. Uçurumla arasında on santim mesafe bıraktı. Omuz hizasında kollarını iki yana açtı, gözlerini yumdu. Kasları rüzgârın etkisi ile sıkılaştı, belirginleşmeye başladı. Hafif terli bedeni güneş ışıklarını parlatıyor, rüzgâr değdikçe de sertleştiriyordu. Ayaklarıyla mossları eşeledi. Kendine sağlam duracağı ve ayaklarının sağlam basabileceği zemin hazırlıyordu. Ayak tabanları tırtıklı kaya zeminine oturdu, içi gıdıklandı.

    Buraya geliş sebebiydi, başlamış olan işkenceyi sonlandırmak. Kendini sonsuzluğa bırakmak, boşluktan aşağı salmak için hazırlıyordu. Hatırlıyor. Hala hatırlıyordu. Hafif göz kapakları açıldı. Yerdeki çıkıntıyı fark etti. Karısı, kadını Selin, Papilio Thoas peşinde koşarken çıkıntıya takılıp, uçurumla yüzleşip, sendelemişti. Kendini uçurumdan kurtarabilmişti. Ama ani şok ile moss dolu kayaya tutunup, ani şokun etkisinden hemen kurtulamamıştı, yeniden karşısına çıkan Papilio Thoas’ı görünce heyecana kapatılıp kendini ileriye attı, aynı çıkıntıya tekrar takıldı. Dengesini kaybedip öne doğru eğilen vücudunu kocası arkasından izliyordu. Anlık refleks ile elini uzatmış olsa da sadece Selin’in parmak uçlarına dokunabilmişti. Selin’se gözlerini Thoas’tan alamamış, vücudu yıkılırken bile kafasını yavaş yavaş sola doğru çevirip Thoas’ın omzunun üzerinden uçup, gidişini seyretmişti. Seyir bittikten sonra sahne hızlanmış, arkasından uzanan ele can havliyle kendi elini uzatarak karşılık vermişti. Ancak mesafenin uzaklığı karısı ile kocasının ellerinin birleşmesine izin vermedi. Parmak uçları bir saniyeliğine temas ettikten sonra Selin’in kafası yanındaki kayaya çarpmış, çarpmanın etkisiyle de bedeni hızlıca uçurumdan yuvarlanmıştı. Ardından kocası uçurum önüne uzanıp karısının çarpa çarpa düşünü seyretti. Gözlerinin önünde bir ölüme tanık oldu, hem de en çok sevdiği kişinin ölümüne. Saatlerce karısının yere çakılmış bedenini seyre durdu. Seslenmeye yeltendi, sesi çıkmadı. Bağırdı, var gücüyle bağırdı. Kendi sesini kendisi duydu. Kaybının farkına vardı ve gözyaşları sicim olup gözlerinden süzüldü. “Düşünme. Sus. Sus, düşünme.” diyerek kendini zamana geri getirdi.

    Kapadı iyicene gözlerini, bacaklarını kıstı, kaslarını iyice sıktı. Hazırdı kendini boşluğa bırakmaya. Bir canını verdiği yere ikinci canını da heba etmeye hazırdı. Bitsin dedi içinden ve sayıklamaya başladı. Bitmek, bitmek, bit… Bir yok oluş muydu yoksa yeniden doğuş muydu bitmek? Sonun, başlangıcı mıydı yoksa? Hazır mıydı? Hazırdı. Bunu emindi. Güneş ufuk çizgisinden elli santim yukardaydı, saat on bir olmalıydı. Kapalı olan gözkapaklarına vuran güneş, önüne kıpkırmızı bir karanlık seriyordu. Bıraktı yeniden kendini. Kasları gevşedi. İleriye doğru savurdu yavaşça bedenini, uçurumdan yukarıya esen rüzgâr karşıladı saçlarını, hareketlendirdi. Durdu. Birden uçurumdan yukarıya hareketlenen birkaç karartı gördü. Citiali. Sarı, siyah. Thoas. Citiali.

    Üç tane on santimden az küçük Thoas karşına dikildi. Kendi etraflarında dairesel bir şekilde dönmeye başladılar. Şaşkınlıkla izledi, büyülendi ve ağzından iki kelime döküldü yeniden Papilio Thoas. Bir tanesi uçurumdu, diğeri kendisi bir öteki karısı. Bir şey anlatmaya çalışıyorlardı sanki. Biri diğerinin üzerinden aşağıya düşüyor büyük olan Thoas ise yere düşmeden yakalıyordu diğer Thoas’ı. Bu oyun neredeyse on altı dakika sürdü. Donmuş vaziyette olanları izliyor, hayranlık duyuyordu karşısındaki muhteşem varlıklara. Selin’den önce kelebek nedir bilmezdi. Üç yüz seksen tür kelebeğe ev sahipliği yapan ülkesinin Ege Bölge’sinde edinmişti kelebek sevgisini. Ege bölgesinde yaygın olan Satyrium Sipini (Güzel Sevbeni) türü kelebek arıyordu Selin. Selin bulamamıştı o vakit istediğini ama kendisi bulmuştu güzelini. Zaten hiç beklemeden birlikte yaşamaya başladılar. Ölümünden iki yıl önce evlenmişlerdi. İkisi de evlenme taraftarı değildi ancak davetsiz bir misafirleri vardı. Düşünme. Sus….

    Yeniden zamana döndü. Hala üç Thaos karşısındaydı. Oyunlarını bitirmiş öylece havayı döverek kanat çırpıyorlardı. Elini savurdu, incitmek niyetinde değildi ama gösteriden sıkılmışa benziyordu. Kaçmadılar. Kıvrak hareket ile elinden kurtulup tekrardan dizildiler karşına. Geri gerildi, yeniden bacaklarının üzerine çöktü, savurdu bedenini uçuruma doğru. Kelebekler dağıldı aniden. Yol açtılar sanki birden. Bedeni çok az havalandı, ayakları yeniden düştü kayanın üzerine. Başaramadı. Son veremedi, son gördüğü yerde. Usulca indi kayadan. Baksırını üzerine geçirdi, pantolonunu giydi. Kayışının çivisini, kayışın iliğine geçirdi. Ayakkabılarını aldı, önce sağ sonra solu giydi. Matarasını kavradı. Tıpayı çekip çıkardı. Kafasından aşağı boşalttı soğuk suyu. Su önce saçlarına, ardından yüzünde yolunu bulup göğsüne sırtına doğru akmaya başladı. Tazelendi. Kızım Sıla, dedi.

    Düşünme, sus. Sus düşünme. Birden hızlı bir şekilde öndü arkasını, ayağını çıkıntıya sert şekilde taktı, saldı vücudunu öne doğru. Sendeleyerek ilerledi biraz. Kafası mosslu kayaya çarptı, iyice karardı gözleri. Çarpmanın etkisi işe burnundan ve ağzından sümüğümsü sıvılar saçıldı etrafa. Hızlıca rüzgâr ile birlikte bedeni sağa sola çarpa çarpa yuvarlandı uçurumdan aşağıya. Düştüğünde yüzünde tebessüm, gözünde yaş vardı.

    SON

    Okuduğunuz bu bölüm, toplamında 32 bölümden oluşan bir tümün en son parçasıdır.

    Kendim için yazılmış, üçüncü tekil şahıs tarafından anlatılmış amatörce bir uzun hikâyedir. Biraz gerçek hayatımda birazda kurgu olan hikâyenin içinde bulunan kişiler gerçek olduğundan, Selin ve Sıla adları editlenmiştir. Benim ile yakından uzaktan alakası yoktur.

    Buradan hayatıma renk kattıkları ve sadece kendimin yazıp okuduğum, farklı hisler uyandıran gerçek kişilerime teşekkür ederim. Ülker çikolatalı ve çokonat’a, çayı çabuk soğutan ince belli bardağıma, yanımdan ayırmadığım fosforlu ve tükenmez kalemime çok teşekkür ederim.
  • Kendisine

    Sen ey şehrin yerlisi, cesur, kararlı mühür
    Sen ey inatçi kıskanç, alçak gönüllü ve hür
    Karanlık geceleri korkutsa da günahım
    Kızlar Kayası gibi dikilip kaldı âhım
    Sefere çıkanların tatlı rüyâsı mısın
    Rûhumun cellâdı mı, yoksa hülyâsı mısın
    Konuşursun, sözlerin dâre çeker canımı
    Susarsın, çâresizlik büyütür isyânımı
    Siyaha boyanınca, kanatlanır mı yürek
    Hangi harfin başını beliyor şimdi melek
    Kasîde, hangi şehrin âşiyânında güzel
    Bulutlu havalarda parlayan aydır gazel
    Yine mest, yine sarhoş bahçendeki mumyalar
    Canlanıyor taşların kalbinde sardunyalar
    Fildişinden heykel mi taşıyorsun elinde
    Yine bir raksın mumu yanıyor gözlerinde
    En hâkî denizini verdim sana ömrümün
    Dilediğince yıkan sularında gönlümün
    Sürmek mi istiyorsun masal arabasını
    Getireyim kapına devlerin en hasını
    Ölümsüz meyvesini sundum hayal bağının
    Dehâsında bulmuşum seni yalnızlığımın
    Celî bir kavis miydin, sokuldun yüreğime
    Hattı hümayununla sultan oldun evime
    Hendeseyi titretir endâmın ley-ü nehâr
    Bu aşkı destan gibi yazıyor fırtınalar
    Yüzündeki çizgiler kûfî midir sülüs mü
    Aradığın define İrem mi Endülüs mü
    Sen ey yardım sevenim, ruhumu derde saldın
    Yalnızlığım ağlarken gülenim, nerde kaldın
    Azimli bir yüreğin yorgun kimyasın da mı
    Sevda denklemlerinin memnû dünyasında mı
    Her pazartesi âhım kapında helâk olur
    Her Cuma karanlığın kuşları leylâk olur
    Kâşifin benim gülüm, görmediğin yine ben
    Bilseydin sana benden bakanı görünmeden
    Anlardın; her macera tende rü’yet gibidir
    Oysa sende gördüğüm, sana gurbet gibidir
    Utangaç bir merhamet saklıyorsun sesinde
    Sahraya dönüyorum baharın ötesinde
    Gizlice bir nikahtır o arzuhal, o kâmet
    Sensizlik, yollarımda bir değil, bin kıyamet
    Bu tebessüm rüya mı, bu istifham uğru mu
    Âh bir çoğaltabilsem yüreğinde ruhumu
    Bilmezsin ayrılığın ağı kokan dilini
    Hâtıra bırak bana oyalı mendilini
    Ege uygarlığı çağrıştıran tarihin
    Asya’nın bağrı kadar muammalı ve derin
    Arı sütü damlarken kaygan kirpiklerinden
    Görünmez bir mürekkep akar iliklerinden
    Yüreğin, âh yüreğin bir hüzün lâlesi mi
    Masallar ülkesinde Zengibar kalesi mi
    Kapısına bir türlü varamadım, a gülüm
    Hudutlarında bile duramadım, a gülüm
    İpeğimi elimden aldı pusathâneler
    Bulamaz kaybedilen nûn’u rasathaneler
    Hummalı bir kovanda bal yapan arı mısın
    Hayatımın ansızın kopan damarı mısın
    Paslandı buzdağları ortasında çeliğim
    Gözlerinden hatıra kaldı kekemeliğim
    Kervanında kaybolan bir bezirgân gibiyim
    Kaktüslerin diline düşen figân gibiyim
    Her köşede bir meddâh anlatıyor âhımı
    Bilmiyor, kirpiğinden almışım siyahımı
    Uğrunda, kralların bahtı solsaydı, gülüm
    Amerika, yolunda kurban olsaydı, gülüm
    Bir Kafkas figüründe bulurdum son izini
    Efeler diyârına çevirirdim yüzünü
    Eşkıyâ vurgunudur seni benden ayırmak
    Çalıkuşunu yakan bir rüyayı haykırmak
    Gölgelere gecenin künhünü hatırlatır
    Ayrılıklar bazen de gölgeleri ağlatır
    Sükûnla savaşıyor hislerim kıyasıya
    Sevdiğini bilirim uykuyu doyasıya
    Süslenmek istiyorsan, ruhumu boynuna tak
    Bu firûze özgürlük yalnız senin olacak
    Bastığın her hücremde otuz sekiz çizgi var
    Baktığım her duruşun muammalı bir duvar
    Suskunluğun taş gibi, gülüşün berrak değil
    Neden vivien kokar baharın, leylâk değil
    Gözlerin bir zamanlar toprağın sahibiydi
    Bakışların bir tutam gül yaprağı gibiydi
    İnsanlar kıvranırken ejderlerin ağında
    Ceylan gibi yürürdün bir hayal sokağında
    Yine de, yokluğumun em şüpheli çağıydın
    Tenhâlarda ağlayan bir okul kaçağıydın
    Karanlık korkutamaz gülüm seni, vururum
    Kâtil yüzlü cinlerin karşısında dururum
    Yeter ki, o nâzenîn kalbin emir buyursun
    Kâinat yıkılsa da yüreğimde uyursun
  • Cem Boyner'in sirketlerine yolladigi yazi:

    Herkeste bir gitme arzusu. Dolar uçuşa geçmiş, başkanlık tartışmaları canını sıkıyor, sınırımızda savaş, içeride terör belası, biliyorum...
    Ama, nereye gideceksin ki zaten?

    Memleketin içinde debeleneceksen, git. Şehirden sıkıldıysan, trafikteki kornalar ruhunda çalıyorsa, asansördeki selamsız adam yüzüne bön bön bakıyorsa, damızlık bir tip omuz atıp geçiyorsa sokakta, masandaki dosyalar çalıştığın plazanın maketi gibi yükseliyorsa önünde, yürüyen bantta gibi hissediyorsan hayatta kendini; git.

    Küçük bir kasabaya git, yerleş. Küçül, kalabalıktan uzaklaş, ruhunu temizle. Ama sıkılırsan, gel.

    *

    Artık Amerika’yı falan unut bir kere. Bu seçimden sonra oraya gidip anca beyaz Amerikalıların çimlerini biçersin. Amerikalılar Kanada’ya kapağı atmak için başvuru sitelerini çökertiyorlar yoğunluktan, senin orada ne işin var?

    Meksikalılar, Kübalılar, El Salvadorlular, Porto Rikolular işgal etmiş zaten memleketi. İngilizcen yetmez, İspanyolcayı ana dil yapman lazım. Hintliler, Çinliler neredeyse bir Avrupa ülkesi kadar kalabalıklar. Sen işini gücünü bırakacaksın da, Amerika’ya yerleşeceksin cıbıl cıbıl. Kendine Türk arkadaş arayacaksın. Sonra sorgulayacaksın kendini, bu arkadaşımla Türkiye’de olsak arkadaşlık eder miyim?

    *

    Almanya’ya da gitme mesela. Büyük şişersin. Saat dokuz dedin mi sokakta adam bulamazsın. Oranın düzeni bizim insanı ruh hastası yapar. Karınca gibi planlı, düzenli, analitik olamazsın sen. İllaki kaytarmak isteyeceksin, bir kısa yol bulmaya çalışacaksın hayatta. Almanya’da yemez bunlar. Burada Almancı, Almanya’da yabancı olacaksın. Kapını bir kez çalmayacak hiç bir Alman komşun. Anca fazlaca gürültü yaparsan ‘Polizei’ gelecek kapına, ona dert anlatacaksın.

    *

    Uzak yerlere gitme. Avusturalya misal. Ya da dünyanın en yaşanılası yeri falan diye Yeni Zelanda’yı hedefleme. Arkanda kimse bırakmadın mı? Birine bir şey olsa, dönüp gelemezsin. Dünyanın bir ucu dedikleri yer oralar işte. Çok medeniymiş, çok mutluymuş insanlar. Evet öyle. Ama sen onlardan değilsin ki? Yanında kafanı da alıp götürdüğün için, Sydney’de bir kafede mutlu mutlu oturup ilkokul arkadaşın Samet’in Facebook sayfasına bakacaksın.

    *

    Çok soğuk yerlere de gitme. Herkesin medeniyet rüyası Kanada’ya sakın gitme mesela. Tam on bir yıl orada kalıp dönen arkadaşıma ‘neden döndün oğlum, manyak mısın?’ deyince, on bir yılını şöyle özetlediydi: ‘çok soğuk oğlum!’

    Soğuk yere alışamazsın sen. Bizim bünyeler güneş ister. Bazen günün ortasında felekten bir saat çalıp, güneşin alnında malak gibi duralamak ister bizim bedenler. Bir de çay oldu mu yanında. Hele bir de senin gibi işsiz güçsüz bir dost, ömre bedel...

    Kapının önündeki 3 ton karı küremezsin sen Kanada’da. Ellerin plaza eli, bedenin Akdeniz bedeni. Birine yaptırayım desen, Türkiye’deki Genel Müdür maaşını isterler. Sinirlenip kürek takımı alırsın, iki kürer, sonra bakakalırsın.

    *

    Çok medeni, mekanik Avrupa’da bir yer seçme Almanya dışında da. Irkçılık almış başını gidiyor. Birinci sınıf vatandaş olamayacağın bir memlekette nasıl huzur bulacaksın? Kara kafalar diyorlar bizim gibilere İskandinav dostlar, bilir misin?

    - Ben çipil sarışınım arkadaş, kendimi aryan ırk arasına yediririm,

    - Gider orada bir Türk mahallesine yerleşirim, Brüksel’de Burdurlular Kahvehanesinde takılırım,

    - Biz zaten İtalyan’a benziyoruz milletçe, aralarına karıştım mı kimse anlamaz, gibilerinden bir diyeceğin varsa sen bilirsin.

    Ama gittiğin yerde hep yabancı kalacaksın, unutma. Türk kahvesinde bir Euro’ya içtiğin ince belli çay bile hasret kokacak.

    *

    İngiltere’yi hiç düşünme. Çünkü İngiltere deyince Londra’yı düşlüyorsun biliyorum. Gofret kolisinden hallice bir apartman dairesine, Türkiye’deki yıllık maaşının yarısını vereceksin bir ayda. O da Londra’nın merkezinde falan değil ha, trene binip şehre gideceğin mesafede. Hesabını baştan yap. Londra’nın merkezinde oturman için ya bir prensle evleneceksin, ya da Chelsea’de top oynayacaksın. İkisi için de geç değil dersen, bilemem. Bence para biriktireceğine antrenmanlara başla, daha büyük bir olasılık var.

    Sürekli yağan yağmurunu, hep kapalı havasını saymıyorum. Bizi bozar. Sütlü çayını içer, içinden bir Ege türküsü söylersin.

    Londra dışını hiç düşünme sakın. Adanın diğer bölgelerinde misal bir pub’a girsen gece yanlışlıkla, kırmızı burunlu holigan abilerin bakışlarından öyle tırsarsın ki, bırak İngiltere’de kalmayı, Çorum Sungurlu’daki halanın evine yerleşmeyi tercih edersin.

    *

    Sayacak yer de çok, her birine takacağım kulp da.

    Aslında demek istediğim şu:

    Gitmeyin güzel insanlar, biz kardeşiz. Gittiniz mi birbirimizi özleriz. Yılda bir gelinen tatille falan da geçmez hasretimiz.