• Geleneksel anlamda kelam ilmi, felsefi önermeleri konu alır. Ayrıca varlık ve yokluk, bilgi ve değerler de kelam ilminin konuları arasındadır. Kelam ilmi, varlığın mahiyeti ve eşyanın tabiatından bahseder; eşyanın hakikatini, mahiyetini, düşünce sürecinin keyfiyetini, mertebelerini ve tümellerini açıklar.

    Bundan sonra özellikle Abbasi, Selçuklu ve Osmanlı gibi emperyal rejimler sayesinde fıkhın anlamı gittikçe daralarak bildiğimiz hukuk ilmi anlamına indirgenmiştir. İslam' da ilim tamamen sivil bir alan sayıldığı için başta dört mezhep imamı olmak üzere ulema, devlette görev almaktan ısrarla kaçınmıştır

    İbni Teymiye örneğinde görüldüğü gibi Hanbelilik, hadisi spekülatif düşünceyi dışlayıcı (exclusive), Hanefilik ise içerici (inclusive) olarak alır. Yani Hanbelilik, neredeyse fıkhın reddedildiği tamamen hadise=ilme dayalı, Hanefilik ise bilgi/düşünce bütünlüğüne dayalı bir fıkıh paradigmasını esas alır. Bu anlamda Hanefilik, fıkıh boyutlarının ideal terkibini, bizzat İslam düşüncesi olarak külli fıkıh paradigmasını temsil eden yegane mezhep olmuştur. . Özellikle fıkh-ı zahirin ideal mezhebi olarak Hanefiye, fıkh-ı batının ideal meşrebi olarak Bahaüddin-i
    Nakşibendi tarafından kurulan Nakşibendiye ile izdivacından sonra Osmanlı-sonrası İslam tecdit tarihinde İslam düşüncesinin ana kanalı haline gelmiştir.

    Asr-ı Saadet, ilim ile amelin, ideal ile reelin tam olarak buluşmasıyla dinin ideal olarak hayata geçtiği bir altın çağı simgeler. İlim ile amelin tam olarak buluşmasından dolayı bu çağ, aynı zamanda 'Asr-ı Hikmet olarak da adlandırılabilir. Ancak Hz. Peygamber 'aleyhi's-salatü ve's-selamın irtihaliyle kapanan 'Asr-ı Saadet'ten sonra gelen Arizi Çağ' da din, bir ideolojileşme sürecine girer. Burada ideolojileşme sürecinden kasdımız, birincisi, ilim ile amelin arasının açılması, ikincisi, bunun sonucunda ilmin parçalanmaya başlamasıyla birlikte daha önce
    sübjektif bir vasıf, fazilet olan fıkıh gibi kavramların objektif bir bilgi disiplini haline gelmesi, hal ilminden kal ilmine dönüşmesidir.

    Geleneksel dünyagörüşüne göre ilmin varlık sebebi ameldir; amelden kopuk soyut bir ilmin kıymeti yoktur. Hz. Ali'nin "İlim, cahillerin çoğalttığı bir noktadır" sözü, modern bilginin
    krizini anlatmaya kafidir.

    Modern bilgi sayesinde realitenin parçalı olarak algılanmasından dolayı modern insan, ağaçlardan ormanı göremez hale gelmiştir. Çağımızda sosyal bilimler, XIX. asırda Comte'un öngördüğü kuşatıcı bir sosyoloji disiplininden bile uzaklaşarak parçalanmışlardır. Bunu telafi için çağdaş sosyolojide geliştirilen inter- veya mülti-disiplinerlik, hatta holizm gibi yollar da nihai olarak sadra şifa olmaktan uzaktır. Çünkü bunlar da aslında mevcut disipliner parçalanmışlığı esas almaktadır. Bu yaklaşım, yedi farklı disiplinden kişinin aynı anda bir dürbünden bakma teşebbüsüne benzetilebilir. Halbuki burada bütünsel
    bir perspektiften bakarak ormanı gördükten sonra farklı disiplinlerden kişileri ağaçlara yönlendirecek bir kişiye ihtiyaç vardır.

    Modern pozitivistik bilgi paradigması, postmodernizmle sarsılmış, onun yerini hermenötik gibi alternatif perspektifler almıştır. Tekst ile kontekst arasındaki bir çevrimi esas alan hermenötik, doğrudan Aristogil fıkıh=phronesis kavramıyla ilgilidir. Evrensel bir fıkıh=phronesis, sosyal bilimleri birbirine bağladıktan sonra sosyal bilimler ile İslami ilimleri birbirine bağlayacak, böylece dini ile sektiler ilim=düşünce arasındaki ayrılık giderilecektir.

    İslam-Osmanlı gelneğinde sosyal ile İslami ilimlerin sentezi olarak fıkha örnek bir eser, Kınalızade 'Ali Çelebi (91 6-979/l5 1l-1572)'nin Ahlak-ı itlaf adlı eseridir.
  • Taner Timur: NEOLİBERALİZM, ÇILGIN TRUMP ve FAŞİST KOMPLO
    Ayaklanma? Darbe? Faşizm? 6 Ocak 2021’de, Amerika’da Kongre binasına yapılan saldırı hala tartışılıyor ve belli ki daha uzun süre de tartışılacak! Gerçekten de 6 Ocak’ta Washington’da neler yaşandı?
    Aslında ilk işaretler 19 Aralık 2020’de gelmişti. O gün, Trump, yandaşlarına bir tweet atmış ve “6 Ocak’ta Washington’da büyük bir protesto yapılacak; orada ol; vahşi olacak!” demişti. Anlaşılan, seçim yenilgisini bir türlü hazmedemeyen narsist Başkan, Beyaz Sarayı terk etmemek için her şeye kararlıydı. Nitekim binlerce kişi çağrısına uydu ve “orada” oldular! Gerisi de geldi.
    ABD kamuoyunda “MAGA kalabalığı” (Make America Great Again Mob) olarak adlandırılan güruhun saldırısı, çıldırmış bir başkanın kışkırtmasıyla başlamıştı. Şimdi de herkes yaşanan “vahşet”in toplumsal nedenlerini ve olası sonuçlarını konuşuyor. Oysa ortalık hâlâ yatışmadı ve en büyük korku da 20 Ocak devir töreninin daha da vahim bir kalkışmaya yol açma olasılığı? 6 Ocak skandalını Cumhuriyetci çoğunluk da kınamış olsa bile, alarm zilleri çalmaya devam ediyor. YouGov anketine göre parti seçmenlerinin yarısına yakını da (% 43’ü) işgali onaylamıştı!
    ***
    Aslında yaşadığımız dünyada, Amerika, Amerika’dan çok fazla şeyler ifade ediyor ve Washington’da olanlar da hepimizi yakından ilgilendiriyor. Böylece 6 Ocak’taki saldırı karşımıza bir çeşit “üç bilinmeyenli bir denklem” çıkardı. Bilinmeyen ve yanıt aranan sorular da, sırasıyla, şunlar:
    1) 2021 yılında uluslararası kapitalizm nasıl bir tablo sergiliyor? Yoksa emperyalizmin dönüşüme uğradığı, yeni bir aşamaya geçtiği sarsıntıları mı yaşıyoruz? Yoksa “neoliberal” dönem kapanıyor da, “neoemperyal” çağ mı başlıyor?
    2) Eğer öyleyse, bu dönüşümde ABD nasıl bir yer işgal ediyor? Yoksa Uzakdoğu’daki gelişmeler, giderek bu ülkeyi “emperyal zincirin zayıf halkası” konumuna mı sürüklüyor?
    3) ABD’de “Trumpizm” neyi ifade ediyor? Bu mitoman başkanın, bunca skandaldan sonra hala arkasında milyonlarca Amerikalıyı toplamasının sosyal karşılığı ne olabilir?
    İşte ilk emperyalizm analizlerinden yüz yıl kadar sonra, günümüz sorunlarına -ve zihinleri kurcalayan “ne yapmalı?” sorusuna- yanıt aramaya yol açabilecek bazı sorular! İzleyen satırlarda -aynı sırayla- bu yanıtlara ipucu teşkil edebilecek bazı bilgiler vermeye çalışacağım.
    ***
    2019 Kasım’ında ünlü iktisatçı Joseph E. Stiglitz dikkat çekici bir yazı yazdı. “Neoliberalizmin sonu ve tarihin doğuşu” başlığını taşıyan bu yazı, bir bakıma Fukuyama’nın otuz yıl önce “liberalizmin zaferi”ni ve “tarihin sonu”nu ilan eden eserine yanıt teşkil ediyordu. (Global Thought; 4 Kasım 2019). Columbia’lı profesöre göre, “neoliberalizm, kırk yıl boyunca demokrasiyi tahrip etmiş” ve tüm uluslara refah, ilerleme ve özgürlük vadeden bu sistem çöküş sürecine girmişti. Neoliberal uygulamanın ortaya koyduğu tablo, Karl Popper ve yandaşlarının yıllarca avukatlığını yaptığı “açık toplum”a hiç benzemiyordu. Aksine, nüfusunun büyük çoğunluğu “demagoglar ve otokratik liderler” tarafından yönetilen bir dünyada yaşıyorduk ve bu dünyada -sosyal himaye, vergi ve ücret politikaları, finans düzeni vb- tüm uygulamalar tek bir ilkeye bağlanmıştı: Kapitalist rekabet! Zengin ülkelerde bile sıradan vatandaşlara “istediğiniz politikalar uygulanamaz; çünkü bu durumda ülke rekabetçi olmaktan çıkar; çok iş kaybı olur ve siz de ızdırap çekersiniz!” deniyordu. Bu yüzden de geleceğe, seçkinlere ve ekonomi bilimine güven kalmamıştı. Özellikle makro-iktisat analizleri “2008’dekine benzer krizleri dışlayan modellerin uygulandığı” her yerde tüm itibarını kaybetmişti. Şimdi de “bu büyük düşkırıklığından doğan siyasal sonuçları” yaşıyorduk. Belli bir tarih sona eriyor, yeni bir tarih başlıyordu. Stiglitz’e göre bu yeni dönemde “Aydınlanmayı yeniden canlandırmak ve onun özgürlük, bilime saygı ve demokrasi değerlerine tekrar bağlanmak zorunda” idik.
    ***
    2020 arifesinde Stiglitz’in temel düşünceleri bunlardı ve bu tezleri Nobel ödüllü bir iktisatçıdan duymak ilk bakışta şaşırtıcı görünebilir. Oysa bu düşünceler yaygındır ve günümüzde -pandemik salgınla da katlanarak- karamsarlık ve manevi çöküntüye yol açıyorlar.
    Aslında neoliberalizm büyük sermayeyi sınırlayan kuralları kaldırmış, uluslararası planda sermaye akışını hızlandırmıştı. Böylece yatırım fonları emeğin ucuz, çalışma koşullarının elverişli olduğu ülkelere doğru akmaya başladılar ve bundan da en çok -başta Çin- Uzak Doğu ülkeleri yararlandılar. Üstelik sadece fonlar akmıyor, bir takım fabrikalar da sökülerek bu ülkelere taşınıyordu. Batı’da “sanayisizleşme” yaratan bu süreç, kalkınmakta olan ülkeler arasında da “yükselen pazarlar” ayrışmasına yol açtı.
    Oysa aynı yıllarda ABD’de kapitalizm de kabuk değiştiriyor, J. Haskel ve S. Westlake’nin “Kapitalsiz Kapitalizm” (Princeton Uni. Press; 2017) adını verdikleri bir yapılanmaya yol açıyordu. Bu kapitalizmde maddi yatırımların yerini hızla yazılım, marka, tasarım, Ar-Ge vb gibi alanlara yapılan “gayri-maddi” (intangible) yatırımlar alıyordu. Örneğin Microsft’ta maddi sermaye, şirketin piyasa değerinin ancak % 1’i kadardı. Üretimde fizikî emeğin yeri giderek azalıyordu; örneğin toplam borsa değeri 5 trilyon doları aşan beş dev şirketin (GAFAM: Google, Apple, Facebook, Amazon, Microsoft) çalıştırdıkları işçi sayısı ancak 1,2 milyon kadardı. Bu gelişme gelir dağılımındaki eşitsizliği de hızla artırıyor, sınıf çelişkilerini keskinleştiriyordu.
    Aynı süreç uluslararası planda da giderek yeni bir kutuplaşmaya yol açtı: Çin Halk Cumhuriyeti, imalatta “dünya atölyesi” haline gelirken, “soyut sermaye” de ABD’de yeni bir işsizler ordusu yaratıyordu. Üstelik Çin, büyük ölçüde “montajcı” bir imalatla yetinmiyor, ileri teknolojide de öne geçme hesapları yapıyordu. 2015’te ilan ettiği «Made in China 2025» planına göre, dijital teknolojide on yıl içinde iç pazarın % 80’nini, dünya pazarının da % 40’ını ele geçirmeyi hedeflemişti. (Le Monde, 7 Ocak 2020). 2021 yılına gelindiğinde, artık küresel elektronik ürün ihracatının yarısına yakını Çin tarafından yapılıyordu.
    Gerçi bu ürünlerde Çin’in katma değer payı azdı ve % 22’yi aşmıyordu. Yine de bu ülke dev pazarı ve üretimde kullandığı “vahşi kapitalizm” yöntemleriyle ABD üstünlüğünü tehdit eder hale gelmişti. Steven Bognar ve Julia Richard’ın Çinlilerle işbirliği içinde gerçekleştirdikleri dokümanter filimde (American Factory; 2019) görüldüğü gibi, bir Çinli milyarderin ABD Ohio’da kurduğu cam fabrikası (Fuyao Glass America), sendika düşmanlığı, düşük ücretler, fazla mesai ve tatil kısıntıları ile -2021’de % 8 büyümesi ve 2028’de de ABD’nin GSYH’sını geçmesi beklenen- “Çin mucizesi”nin anahtarını da veriyordu. Bu yüzden, dünya bu “mucize” karşısında büyülenirken, madalyonun öteki tarafı da unutulmamalıydı.
    ***
    “Madalyonun öteki tarafı” en çok Amerika’da hissedildi ve halk tabakalarında iki türlü düşmanlığa yol açtı: Beyaz emekçilerin işlerini çalan “renkli” göçmenler ve buna uygun bir politika izleyen neoliberal “seçkinler”! 2012 seçimlerinde Cumhuriyetçi aday Mitt Romney liberal bir kampanya yürütmüş, bu yüzden de parti yandaşlarından bir kısmı seçim sandığına gitmemişti. Oysa -tarihin cilvesi- dört yıl sonra buna isyan etmek büyük bir iş adamına düşecekti. Gerçekten de 2016 yılında, ABD politikasında dünyayı da sarsacak bir dönüşüm yaşadı.
    Donald Trump’ın adaylığı başlangıçta kendi partisinde bile ciddiye alınmamış, kaygı ve ironi dolu yorumlara yol açmıştı. İlginçtir, bugün yapılan faşizm tartışmaları da aslında 2016’da başladı. Bakınız o tarihte, henüz seçim bile yapılmamışken, muhafazakâr yazar Robert Kagan, “Amerika’ya faşizm nasıl gelir?” başlığı altında, neler yazıyordu: “Faşizm Amerika’ya çizmelerle, özel selamlarla gelmeyecek; bir televizyon madrabazı, bir sahte milyarder ve ders kitaplarına geçecek bir ego-manyakın halktaki nefret ve güvensizlik duygularını kışkırtmasıyla ve kör parti yandaşlığı, dava yokluğu ya da sadece basit bir korku gibi nedenlerle koca bir ulusal partiyi peşine takmasıyla gelecek”. (WPost, 18 Mayıs 2016).
    Bu kaygılar Trump’ın başkan seçilmesiyle bitmedi; aksine, daha da şiddetlendi. Demagog iş adamı Beyaz Saray’a oturalı henüz dört ay bile olmamıştı ki Yale, Harvard ve New York üniversitelerinden 27 psikiyatr bir araya geliyor ve ruh sağlığı olmayan bir başkanın “tehlikelerine” dikkati çekiyorlardı. Düzenledikleri konferansta (20 Nisan 2017), Amerikan Psikoloji Derneği’nin özel bir muayene yapılmadan kamu yöneticileri hakkında tanı konmasını yasaklamasına rağmen (Goldwater Rule), bu yasağı çiğniyor ve Hitler iktidara gelirken Alman aydınlarının ve psikiyatri derneğinin sessizliğini ibretle hatırlatıyorlardı. Bununla da kalmadılar, Trump tehlikesi hakkında bir de kitap yayınladılar. (The Dangerous Case of Donald Trump; Macmillan, 2017). Haklıydılar; dikkat çektikleri “tehlike” dört yıl sonra Capitol Hill’in işgaliyle çok daha vahim bir şekilde ortaya çıkacaktı.
    ***
    Aslında her faşizmin bir “çılgın”a ihtiyacı vardır ve Amerika’da da bu işlev -kısmen fıtrat ve yetişme tarzı, kısmen de rol icabı- Donald Trump’a düştü. Ne var ki bu milyarder iş adamı reel dünyadan hiç de kopuk değildi ve iş kaybına uğramış “derin Amerika”daki iki düşmanlığı çok iyi yakalamıştı. Küreselleşme Amerika’nın aleyhine işliyordu ve içerde göçmen işçiler, dışarda da Çin, Amerika’nın en büyük düşmanlarıydı. Politikasını da bu düşmanlığa dayandırdı. Bir yandan Meksika sınırına büyük bir duvar ördürüyor, öte yandan da Çin’le ticaretteki dengesizliğe son vermeye çalışıyordu. Çin, “MAGA”ya karşı en büyük tehlikeydi; gümrük savaşı teknoloji savaşıyla beraber yürütülmeliydi. Bu korkuyla 5-G’de tehlikeli atılımlar yapan Çin elektronik devi Huawei’ye yasaklar kondu; hatta bir ara şirketin mali direktörü de tutuklandı.
    Ne var ki Trump yasaklarla yetinemezdi. İçerde de şirketleri teşvik ediyor, büyümelerine yardımcı olmaya çalışıyordu. Buna karşılık üretimi dışarı taşıyanlara da şiddetle karşıydı. Kongre’ye ilk seslenişinde bunu söylemiş, tweet’lerinde buna uymayanları tehdit etmişti. Aynı konuşmada aralarında Lockheed, General Motors, Fiat-Chrysler, İntel gibi devler bulunan on şirketi yatırıma teşvik etmiş, bu yönde de büyük bir vergi indirimi yapmıştı. Onlar da gerçekten milyarlarca dolarlık yatırım yaptılar. Ne var ki durum değişmiyor, üç yıl sonra da bunların toplam istihdamı eski düzeyi (Reuters araştırmasına göre 2 milyon işçi) geçmiyordu. Trump yönetiminin övündüğü borsa rekorları ise, hisselerin yarısının nüfusun % 1’inin elinde olduğu düşünülürse, kandırdığı “mağdur”larla alay etme gibiydi.
    Mali durum da farklı değildi. Obama’dan devir alınan 300 milyar dolarlık bütçe açığı bir trilyon dolara çıkmış, üstelik aradaki fark da, vaat edilen altyapı yatırmlarından değil, zenginlere yapılan vergi indirimlerinden doğmuştu. Kısaca çılgın Başkan, 2020 seçimlerine ekonomik planda başarıyla değil, kötü bir karneyle girdi ve.. kaybetti.
    ***
    Aslında 2020 seçimlerinde şaşırtıcı olan seçimi Trump’ın kaybetmesi değil, 74 milyon kadar oy almasıydı. O tam bir faşistti ve “bu terim hafiflikle kullanılmamalı” diyen iktisatçı Paul Krugman (Nobel 2008) , Kongre baskını üzerine Trump’ın “milliyetçi-ırkçı hedeflerine ulaşmak için şiddet kullanan gerçek bir faşist” olduğunu yazdı. (NY Times, 7 Ocak 2021).
    Ne var ki neoliberal uygulamalarla bir çok ülkede yoksul kitleler çaresiz kalmış ve demagog politikacıların peşine takılmıştı. En tehlikeli senaryo da Washington’da sahneye kondu. 6 Ocak’ta Kongre’yi basanlar aslında “Trumpist galeri”nin küçük bir modelini teşkil ediyordu. QAnon komplocuları, “Proud Boys” temsilcileri, acayip kılıklı provokatörler, ‘molotof kokteyl’li suikastçılar, herkes oradaydı. Hatta emlakçı bir milyoner, randevuya yetişebilmek için, Teksas’ta özel bir uçak kiralamıştı. Şimdi ise tüm ABD 20 Ocak’ta yapılacak Başkanlık töreni vesilesiyle daha da vahim bir senaryonun sahnelenmesinden korkuyor ve bunu önlemek için de 20 binden fazla ulusal muhafız görevlendirildi. Bu da bir “ABD mucizesi!” ve dünyayı kontrol eden ABD emperyalizmi, yurt dışında bulunan askerlerinden çok daha fazlasını (NY Times’e göre üç katını) seferber ederek, artık kendi Meclis’ini korumaya hazırlanıyor!
    ***
    Bazı Amerikalı yorumculara göre Trump, 6 Ocak’ta demokratları da sokağa dökerek iç çatışma çıkarmak ve bunu bahane ederek sıkıyönetim ilan etmek istemişti. Bu bir darbe girişimiydi. Oysa olaylar kontrolünden çıktı ve Trump rezil oldu. Öyle ya da böyle, şimdi kendisi de korku içinde ve “çok sevdiği” yandaşlarını yatıştırmaya çalışıyor. Artık tweet de atamıyor ve siyasal hayatını tamamen söndürecek ikinci bir azil girişimiyle karşı karşıya bulunuyor!
    Yine de anlaşıldı ki, Trump bitse bile, “Trumpizm” bir süre daha yaşayacak ve zaten bugünlerde de, başta Ted Cruz, birçok senatör bu “74 milyon”luk mirasa konmaya çalışıyor. Oysa karşılarında bir türlü kandıramadıkları ve özlemleri de Joe Biden’dan çok, Bernie Sanders tarafından dillendirilen bir mazlumlar ordusu var. Bu da demektir ki neoliberalizm çöker ve yeni bir tarih sayfası açılırken, Trumpist büyücü çırakları kirli oyunlarında bunların beklenti ve direnişlerini de hesaba katmak zorunda kalacaklar!
  • Ali Şeriati:

    Görülüyor ki, bugün insanlığın karşılaştığı felâket, herşeyden önce İnsanî bir felâkettir. İnsanlık, yok olmaya doğru giden bir canlı türüdür; bir değişim geçiriyor ve tıpkı koza içindeki bir kelebek gibi, kendi hünerinin ve emeğinin başarısından doğan bir tehlike içindedir.
    Ama, tarih boyunca, insanlığın çok kez kendi kurtuluşu amacına kurban edilmesi daha şaşırtıcı geliyor bize. Tarihî bir ters gidiş içinde, insanlığı tutsak eden zincirleri döven ve kurtuluş sözleriyle halkı tuzağa düşüren, nedense hep kurtuluş özlemleri olmuştur!
    Hem güçlü bir aşk, hem de kurtuluşa ve olgunluğa bir çağrı olan din, ilk ve duru kaynaklarından çıktıktan sonra, zamanla renk, tat, koku, kısaca nitelikleri bakımından değişikliklere uğramış ve akışını, şu tarihin tacını elinde tutan ve «sosyal dönem» de başı çeken aynı güçler kontrol altına almıştır.
    Örneğin Çin’e bakalım: Lao Tzu’nun ekolü başlangıçta, dürüst insanı zincire bağlayan, gerçekte İlk Fıtrat, yani Tao’yla uyuşum içinde olan ilk insan tabiatını kirleten ve saptıran zâlim bir medeniyet, parçalı bir düşünce ve sun’î bir hayata tutsaklıktan kurtuluşa çağıran davetiyelerden oluşuyordu. Lao Tzu’nun bu ekolü zamanla, sayısız tanrılara, insanlığı sömüren, zihnî güçlerini darmadağın eden ve sınırsız zillet ve korkulara mahkûm eden tanrılara tapınmaya dönüştü.
    Konfiçyüs, insanları bu hayalî güçlerin köleliğinden kurtarmak için bâtıl inanışlara karşı savaş açtı. Halkı, anlamsız fantezilerin, bitmez tükenmez kurbanlıkların, ahdlerin, yalvarışların ve kendi kendini küçültüşlerin kucağından çekip, tarihe, topluma, hayata ve akla yöneltti. Sosyal hayatın akıllıca düzenlenişinin temeli olarak «doğruluk, ahlâk» denilen ilkeyi yerleştirdi. Sonraki dönemlerde, bu temel ilke, her türlü sosyal değişimi öldüren saçma bir itaat prensibine bağlı değişmez gelenekler şeklini alacaktır. Halk, kutup buzullarının oluşturduğu kasketler içinde donmuş kalmış hayvanlara dönüştü; kımıldayamaz bir durumda ve tutucu bir muhafazakârlık içindeydi. Bir sosyologun belirttiği gibi, «Eğer, Çin toplum ve medeniyetinin yirmi beş yüzyıldır ne tümüyle yıkılıp gittiğini, ne de gelişip, belirli çıkışlar yaptığını göremiyorsak, bu, muhafazakâr ve gelenekçi Konfiçyüs zihniyetinin egemen oluşundandır!»
    Kendi içinde derin bir tanrı, tabiat ve insan birliği anlayışıyla, — dünyanın cesedine ruh şırınga eden ve insan ruhunun yücelmesi yolunda bir güç vazifesi gören bir anlayış — birlikte açık bir insan bilgisi taşıyan Hind dini, tanrıların anlar gibi insanların başına üşüştüğü ürkütücü bir bâtıl inançlar yığınına dönüştü. Bu tanrılar talihsiz kullannm son ekmek kırıntılarını da çalıyor ve ardından, kurtuluşa çağıranlarla, yüksek Doğu mistisizmini bâtıl inançlı ölü zâhitler ve resmî dinî kurumlann zavallı köleleri olmaya mahkûm ediyorlardı.
    Buda, Hinduları kurtarmak için geldi; onları yıldızdan tanrılara tapınma bağından kurtuluşa çağırdı. Fakat, izleyicileri öylesine Buda’ya tapıcılar hâline geldi ki, Farsça’da — ’Şirk’in en ağır şeklini ifade için kullanılan — ’butperest’ kelimesinde gördüğümüz, ’but’ kelimesi «Buda» dan gelir.
    Mesih — va’dedilen kurtarıcı — insanlığı maddecilik ve hahamca âyincilik bağlarından, dini ise, İsrailli ırkçılara ve tüccarlara hizmetçi olmaktan kurtarmak ve barışı, sevgiyi ve ruhun güvenliğini yerleştirmek için geldi. O böylece, ferisi ve hahamların bâtıl inanç büyüleri ve Roma emperyalizmi altında ezilen insanları hürriyetlerine kavuşturmak istiyordu. Fakat, emperyal düzeni sağlamlaştıran Roma kilisesinin yanısıra, Hristiyanlığm nasıl da Roma tahtına çıkıverdiğini; skolastisizmin Orta Çağ derebeyliğinin zihni temellerini nasıl attığını ve hür düşünceyi, insanın serbestçe gelişmesini ve hür bilimi nasıl öldürdüğünü hep birlikte gördük. «Barış dini»nin tarihte kendinden önce geçen kan akıtıcılardan nasıl daha serbest kan akıttığına, ve insanın (manevî ve ahlâkî yönden) tanrı’ya özenmesi gerekirken, tanrının nasıl da insan gibi oluverdiğine hep şâhit olduk.
    Son olarak, İslâm’a geliyoruz; tarihî dinlerin gelişmesinde son halka olan ve İslâm askerinin deyimiyle, «insanlığı yerin alçaklığından göklerin yüksekliğine» çağırmak için tevhid ve kurtuluş sancağıyla gelen Islâma. Fakat onun da Arap Hilâfeti altında nasıl şekil değiştirdiğini, vahşî sultanların eylemlerinin haklılığı için bir kaynak hâline geldiğini, ve zamanla nasıl da, hukuk, skolastik ilahiyat ve yanlış bir tasavvuf adı altında kuvvetli bir kültürel güç olduğunu, Selçuklularm ve Moğolların derebeylik yönetimlerine dinî bir ruh üflediğini ve müslüman halkı, başkaları tarafından önceden tesbit edilmiş kader zincirine nasıl bağladığını hepimiz biliyoruz. Kurtuluşa giden yol, artık daha fazla tevhid’den, ibâdetlerden ve bilgiden geçmiyordu. Bunlar yerine, kuşaktan kuşağa devrolan kör bir itaat geleneğinin, yalvarıp yakarışların, verilen sözlerin edilen yeminlerin ve rica niyazların; veya gerçekten, toplumdan ve hayattan yıldızların dünyasına kaçışm içinden uzanıp gidiyordu. Bu yol, insan tarihi, ilerlemesi ve bu dünyada insanın kurtuluşuyla ilgili olarak karamsarlık kokan ve bütün tabiî insan istek ve eğilimlerinin bastırıldığı bir yoldu.
  • Uygarlığın Mezopotamya'da ortaya çıktığı ilk yer olan Sümer'in kesin olarak çök­tüğü, Babil'in yükseldiği ve Mısır'ın Birinci Ara Dönem'deki dağılmadan topar­landığı MÖ 2000 dolaylarında, Güneybatı Asya'daki pek çok imparatorluk bir­ birleriyle daha önce olduğundan çok daha yakın bir temas içindeydi. Bir sonraki 1000 yıl (çoğu kez "Bronz Çağı" diye adlandırılan bir dönem) boyunca, bölge tarihindeki ortak ritmi fark etmek mümkündür. MÖ 2000-y. MÖ 1750 arasında Babil'in büyümesiyle, Mısır'da 12. Hanedan'ın (Orta Krallık dönemi) gücü ve birliği birbirine paraleldir. Güneybatı Asya'nın her yerinde ticaret bağları giderek güçlendi ve Ege'nin uygarlığa katılması ve Girit'te Minos uygarlığının ortaya çık­masıyla, Levant'a yayıldı. Doğuda, Körfez'den İndus Vadisi'ne yapılan ticaret çok gelişti. Bu dönemi MÖ 1750'den sonraki 250 yılda ortak krize benzer bir dizi olay izledi. Mezopotamya'da iç sorunların artmasına paralel olarak Körfez ticareti geriledi ve İndus Vadisi uygarlığı yıkıldı. İkinci Ara Dönem'de Mısır "Hyksos" diye bilinen bir grup yabancı tarafindan işgal edildi; Anadolu'da yeni bir Hitit Krallığı ortaya çıktı. MÖ 1550-y. MÖ 1200 arasında canlanma devam etti. Bu dönemde, Ye­ni Krallık hükümdarlarının Mısır'ıyla Hititler arasında büyük bir emperyal çatışma, Mezopotamya'da Kassiderin idaresi altında yenilenme ve kuzeyde Asur Krallığı'nın gelişmesi söz konusu oldu. Bakır ticaretinin yarattığı varsıllıkla Kıbrıs büyük bir krallığa dönüştü. Girit ve Ege çok gelişti ve Avrupa anakarasında ilk uygarlık ortaya çıktı: Güney Yunanistan'daki Miken Uygarlığı. Arkasından, MÖ 1200 dolaylarında, çok geniş bir alanda çöküntü ve kayıtların olağanüstü az ol­duğu, yüzyıllarca süren bir "karanlık çağ" başladı. Kassit Krallığı yıkıldı, Mısır is­tila edilip yenildi. Miken uygarlığının yanısıra Anadolu'daki diğer birçok küçük krallıkla birlikte Hititler yok oldu. Her yerde kentler yıkıldı. Kriz, Güneybatı Asya'da "Bronz Çağı" imparatorluklarının son bulmasına damgasını vurdu. MÖ 2. binyılda, Güneybatı Asya'daki bu gelişmelerle aynı zaman içinde, ilk belirgin Çin uygarlığı görüldü: Shang. Tam olarak tarihlemek zordur, ama çok belirgin bir bronz teknolojisine sahip Shang kültürü MÖ 1800'den kısa bir süre sonra ortaya çıktı ve MÖ 1027'ye kadar sürdü. (Gerçi çöküş için bir yüzyıl önceki bir tarih de olasıdır.) Güneybatı Asya ile Çin arasındaki mesafeler büyük olduğu ve bu tarihte temaslar çok düşük seviyede seyrettiği için Shangların Güneybatı Asya'nın büyük Bronz Çağı imparatorluklarıyla aynı zamanda yıkılmaları, muhtemelen bir tesa­düften başka bir şey değildir.
  • Görülüyor ki, bugün insanlığın karşılaştığı felâket, herşeyden önce İnsanî bir felâkettir. İnsanlık, yok olmaya doğru giden bir canlı türüdür; bir değişim geçiriyor ve tıpkı koza içindeki bir kelebek gibi, kendi hünerinin ve emeğinin başarısından doğan bir tehlike içindedir.
    Ama, tarih boyunca, insanlığın çok kez kendi kurtuluşu amacına kurban edilmesi daha şaşırtıcı geliyor bize. Tarihî bir ters gidiş içinde, insanlığı tutsak eden zincirleri döven ve kurtuluş sözleriyle halkı tuzağa düşüren, nedense hep kurtuluş özlemleri olmuştur!
    Hem güçlü bir aşk, hem de kurtuluşa ve olgunluğa bir çağrı olan din, ilk ve duru kaynaklarından çıktıktan sonra, zamanla renk, tat, koku, kısaca nitelikleri bakımından değişikliklere uğramış ve akışını, şu tarihin tacını elinde tutan ve «sosyal dönem» de başı çeken aynı güçler kontrol altına almıştır.
    Örneğin Çin’e bakalım: Lao Tzu’nun ekolü başlangıçta, dürüst insanı zincire bağlayan, gerçekte İlk Fıtrat, yani Tao’yla uyuşum içinde olan ilk insan tabiatını kirleten ve saptıran zâlim bir medeniyet, parçalı bir düşünce ve sun’î bir hayata tutsaklıktan kurtuluşa çağıran davetiyelerden oluşuyordu. Lao Tzu’nun bu ekolü zamanla, sayısız tanrılara, insanlığı sömüren, zihnî güçlerini darmadağın eden ve sınırsız zillet ve korkulara mahkûm eden tanrılara tapınmaya dönüştü.
    Konfiçyüs, insanları bu hayalî güçlerin köleliğinden kurtarmak için bâtıl inanışlara karşı savaş açtı. Halkı, anlamsız fantezilerin, bitmez tükenmez kurbanlıkların, ahdlerin, yalvarışların ve kendi kendini küçültüşlerin kucağından çekip, tarihe, topluma, hayata ve akla yöneltti. Sosyal hayatın akıllıca düzenlenişinin temeli olarak «doğruluk, ahlâk» denilen ilkeyi yerleştirdi. Sonraki dönemlerde, bu temel ilke, her türlü sosyal değişimi öldüren saçma bir itaat prensibine bağlı değişmez gelenekler şeklini alacaktır. Halk, kutup buzullarının oluşturduğu kasketler içinde donmuş kalmış hayvanlara dönüştü; kımıldayamaz bir durumda ve tutucu bir muhafazakârlık içindeydi. Bir sosyologun belirttiği gibi, «Eğer, Çin toplum ve medeniyetinin yirmi beş yüzyıldır ne tümüyle yıkılıp gittiğini, ne de gelişip, belirli çıkışlar yaptığını göremiyorsak, bu, muhafazakâr ve gelenekçi Konfiçyüs zihniyetinin egemen oluşundandır!»
    Kendi içinde derin bir tanrı, tabiat ve insan birliği anlayışıyla, — dünyanın cesedine ruh şırınga eden ve insan ruhunun yücelmesi yolunda bir güç vazifesi gören bir anlayış — birlikte açık bir insan bilgisi taşıyan Hind dini, tanrıların anlar gibi insanların başına üşüştüğü ürkütücü bir bâtıl inançlar yığınına dönüştü. Bu tanrılar talihsiz kullannm son ekmek kırıntılarını da çalıyor ve ardından, kurtuluşa çağıranlarla, yüksek Doğu mistisizmini bâtıl inançlı ölü zâhitler ve resmî dinî kurumlann zavallı köleleri olmaya mahkûm ediyorlardı.
    Buda, Hinduları kurtarmak için geldi; onları yıldızdan tanrılara tapınma bağından kurtuluşa çağırdı. Fakat, izleyicileri öylesine Buda’ya tapıcılar hâline geldi ki, Farsça’da — ’Şirk’in en ağır şeklini ifade için kullanılan — ’butperest’ kelimesinde gördüğümüz, ’but’ kelimesi «Buda» dan gelir.
    Mesih — va’dedilen kurtarıcı — insanlığı maddecilik ve hahamca âyincilik bağlarından, dini ise, İsrailli ırkçılara ve tüccarlara hizmetçi olmaktan kurtarmak ve barışı, sevgiyi ve ruhun güvenliğini yerleştirmek için geldi. O böylece, ferisi ve hahamların bâtıl inanç büyüleri ve Roma emperyalizmi altında ezilen insanları hürriyetlerine kavuşturmak istiyordu. Fakat, emperyal düzeni sağlamlaştıran Roma kilisesinin yanısıra, Hristiyanlığm nasıl da Roma tahtına çıkıverdiğini; skolastisizmin Orta Çağ derebeyliğinin zihni temellerini nasıl attığını ve hür düşünceyi, insanın serbestçe gelişmesini ve hür bilimi nasıl öldürdüğünü hep birlikte gördük. «Barış dini»nin tarihte kendinden önce geçen kan akıtıcılardan nasıl daha serbest kan akıttığına, ve insanın (manevî ve ahlâkî yönden) tanrı’ya özenmesi gerekirken, tanrının nasıl da insan gibi oluverdiğine hep şâhit olduk.
    Son olarak, İslâm’a geliyoruz; tarihî dinlerin gelişmesinde son halka olan ve İslâm askerinin deyimiyle, «insanlığı yerin alçaklığından göklerin yüksekliğine» çağırmak için tevhid ve kurtuluş sancağıyla gelen Islâma. Fakat onun da Arap Hilâfeti altında nasıl şekil değiştirdiğini, vahşî sultanların eylemlerinin haklılığı için bir kaynak hâline geldiğini, ve zamanla nasıl da, hukuk, skolastik ilahiyat ve yanlış bir tasavvuf adı altında kuvvetli bir kültürel güç olduğunu, Selçuklularm ve Moğolların derebeylik yönetimlerine dinî bir ruh üflediğini ve müslüman halkı, başkaları tarafından önceden tesbit edilmiş kader zincirine nasıl bağladığını hepimiz biliyoruz. Kurtuluşa giden yol, artık daha fazla tevhid’den, ibâdetlerden ve bilgiden geçmiyordu. Bunlar yerine, kuşaktan kuşağa devrolan kör bir itaat geleneğinin, yalvarıp yakarışların, verilen sözlerin edilen yeminlerin ve rica niyazların; veya gerçekten, toplumdan ve hayattan yıldızların dünyasına kaçışm içinden uzanıp gidiyordu. Bu yol, insan tarihi, ilerlemesi ve bu dünyada insanın kurtuluşuyla ilgili olarak karamsarlık kokan ve bütün tabiî insan istek ve eğilimlerinin bastırıldığı bir yoldu.
  • Demokrasi, özgür aklın egemenliğidir ve cumhuriyet bu egemenliğin yönetim şeklidir. Demokratikleşme ise, özgür aklın önünde engel teşkil eden ağalık, krallık, derebeylik, şeyhlik, dedelik gibi gerici kurumları ve tüm ulusun özgürce karar almasını engelleyen emperyal güçleri tasfiye etme sürecine denir. Özetle toplumun çağ dışı kurumlardan temizlenmesidir demokrasi.