• 176 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    Uzun zamandır merak ettiğim ve hakkında olumlu-olumsuz çok yorum okuduğum İkigai’yi bitirdim. Kitabın hem dilini, hem verdiği enerjiyi hem de uzun bir emek sonucu ortaya konuluşunu sevdim.
    İkigai temel olarak hayatın amacını keşfetmek anlamına geliyor. Herkesin bir ikigaisi olduğunu, olmayanların ise mutlaka bunu keşfetmeleri gerektiğini savunuyor.
    Kitap en uzun ömre sahip olma konusunda dünyada ilk sırada gelen Japonlar üzerine yapılan araştırmaları konu edinmiş. 100 yaşın üzerinde olan insanlarla yapılan röportajlar sonucunda birçok istatistik ve kurallar ortaya konulmuş. Aslında amaç uzun yaşamaktan ziyade yaşanan her günün hakkını vermek.
    Birçok kural ve önerinin yer aldığı listede aslında bilmediğimiz ya da çok zor olan bir şey yok. Ancak genel olarak herkesin buluştuğu ortak paydada; asla emekli olmayın, sevdiklerinizle daha çok zaman geçirin ve öğrenmeyi hiç bırakmayın diyor.
    Ben kendi adıma kitaptan istifade ettiğimi ve kendi hayatımda da birçoğunu uyguladığımı düşünüyorum.
    Peki ya sizin ikigainiz nedir? Sizi her sabah yataktan kaldıran güç, yaşama amacınız, tutku ve mutlulukla yaptığınız uğraş nedir?
  • 260 syf.
    Geoffrey Lewis, on iki ana başlık altında topladığı Trajik Başarı- Türk Dil Reformu adlı eserinde dilimizin geçmişten günümüze süregelen sorunlarına kısa kısa değinerek daha geniş bir çerçevede Türk Dil Reformu/ Türk Dil Devrimi’ni okuruna açıklamaya çalışmıştır. Yazarın hem iyi bir dil bilimci olması hem de Türk olmaması, anlatmış olduğu konulara karşı objektif tutumu elden bırakmamasını sağlamıştır. Bir taraf belirtmekten ziyade anlatılmak isteneni gerçekçi bir bakışla dile getirmiştir. Lewis, Trajik Başarı- Türk Dil Reformu ismiyle Türkçeye çevrilen bu eserinde Türk dil reformu sırasında yapılan uygulamaları, özellikle de aşırı özleştirmeci yaklaşımları dil mühendisliği biçiminde anlatmıştır.
    Dil tartışmalarının cumhuriyetin çok öncesinde başladığını ve çözülmesi gereken en önemli sorunlardan biri olduğunu düşünen Lewis, Atatürk’ün dildeki aşırı özleşmeci tutumun bir krize neden olduğunu düşünerek reformdan bir şekilde döndüğünü de vurgular. En azından aşırı özleştirme tutumunun bir çıkmaza girdiğini fark eden Mustafa Kemal’in, bu çıkmazdan Güneş Dil Teorisi’yle çıkmaya çalıştığına değinir. Daha sonrasında neredeyse birçok 'kelime' ve 'sözcüğün' uyup uymadığını tartışır. Türk dilinin kendi içinde bir Babil kulesi olduğunu 'tespit eder'.
    Kitap Hakkında;
    Toplumun her kesimindeki insanın tek solukta okuyacağı, objektif ve gerçekten çok iyi analizlerin var olduğu bu kitapta bulunan 12 ana başlık sırayla şu şöyledir; 1.Giriş, 2.Osmanlı Türkçesi, 3.Yeni Alfabe, 4.Atatürk ve Dil Reformu (1936’ya kadar), 5.Güneş- Dil Teorisi ve Sonrası, 6.Atay- Ataç- Sayılı, 7.Karışımın Unsurları, 8.Karışımlar, 9.Teknik Terimler, 10.Yeni Boyunduruk, 11.Yeni Türkçe, 12.Dil Kurumuna Ne Oldu?
    Kitabın Giriş bölümünde Lewis satırlarına her okuruyla, kitabın adının “Trajik Başarı” olması konusundaki fikirlerinin aynı olamayacağının farkında olarak devam eder ama okudukça birçoğunun kendisine hak vereceğine de vurgular. Osmanlı Devletinin son demleri ve Cumhuriyetimizin doğuşuyla Mustafa Kemal’in 1927’de altı günü aşkın bir sürede okuduğu Nutuk’un, 1960’ların başında günün diline çevrilmek zorunda kalındığı güne kadar gençler için gitgide daha az anlaşılabilir olmasından bahseder.
    Kitabın İkinci başlığı olan Osmanlı Türkçesi başlığında genel hatlarıyla Osmanlının son dönemlerinde çıkan dil tartışmalarından söz edilmektedir. Dilde sadeleşme çatısı altında ilerleyen bu tartışmalar “kendimize mahsus bir lisanımızın” olmayışından şikâyet ederek Ahmet Mithat’ın halkın kullandığı lisanı, millet lisanı yapmayı önermesiyle devam eder. Yani dilden Arapça ve Farsça kelimelerin atılmasını söyler.
    Kitabın üçüncü başlığı olan Yeni Alfabe başlığı altında alfabe değişikliğinin amacının Türkiye’nin İslami doğu ile olan bağları koparmak ve hem içte hem de Batı dünyasıyla ilişkiyi kolaylaştırmak olduğundan bahsedilir. Ayrıca Arabi-Farisi alfabede değişiklik yapma konusuna değinilir. Bunlar dışında Latin alfabesinin benimsenmesi konusuna karşı çıkanların neden böyle bir tavırda bulunduğunu ve kabul etmek isteyenlerin neden istediği konusundan bahsedilir. Alfabenin değişmesi için “Dil Encümeni” kurulur. Encümenin dokuz üyesi içerisinde Falih Rıfkı, Yakup Kadri gibi isimlerde bulunur. 26 Haziran 1928’de toplanan bu heyetin ilk işi kendini, biri alfabeye biri de dilbilgisi için iki ayrı gruba bölünmek olmuştur. Alfabe komisyonu ilke olarak harf çevirisini reddeder. Çünkü Arapça ve Farsça telaffuzların devam etmesini istememekte, bunların İstanbul konuşma biçimlerine uydurulmasını istemektedir. Bu sorunlar ve farklı düşünceler sona erip belli bir şeye karar verildikten sonra alfabe tatmin edici bulunur bulunmaz Mustafa Kemal, 9 Ağustos 1928 gününün akşamında Cumhuriyet Halk Partisi’nin Gülhane Parkı’nda düzenlediği bir şenliğe katılan büyük kalabalığa yeni alfabeyi tanıtır. İki gün sonra Dolmabahçe Sarayı’nda ilk olarak cumhurbaşkanlığı görevlilerine ve milletvekillerine ve daha sonra üniversite hocaları ile okur-yazar takımına ders verilmeye başlanır. Komisyonun son oturumunda ise hararetli bir tartışma yaşanır ve beş saat sonunda bir teklif oylamaya sunulur ve kabul edilir. (Ülkütaşır 1973:77)
    8-25 Eylül 1928 tarihleri arasında bütün resmi görevliler yeni harfleri kullanabilme becerilerinin ölçülmesi için sınava girerler.1 Kasım’da Büyük Millet Meclisi 1353 sayılı “Yeni Türkçe Harflerin Kabulü ve Uygulanması Hakkında” yasayı çıkarır ve yasa iki gün içinde hayata geçirilir.
    Kitabın dördüncü başlığı olan Atatürk ve Dil Reformu (1936’ya kadar) başlığı altında Ağustos 1923’te Tunalı Hilmi tarafından Büyük Millet Meclisi’ne yeni bir Türkçe kanunu önerildiğinden fakat bu kanunun kabul edilmediğinden bahsedilir. Atatürk’ün ilk yapılmasını istediği şey Arabi-Farisi alfabeden Latin alfabesine geçmektir. 3 Şubat 1928’de Cuma günleri camilerde verilen vaazların Türkçe olması emredilmiştir. 9 Ocak 1936’da açılan Ankara Üniversitesinin Tarih-Coğrafya Fakültesinin ismi Dil Tarih-Coğrafya Fakültesi şeklinde değiştirilir. Ayrıca ileriki yıllarda farklı düşüncelere sahip olan kurultaylar toplanarak fikirlerini ortaya atar ve çeşitli makaleler yayınlanır. Genel hatlarıyla Atatürk’ün Dil Reformu için harcadığı çabalardan ve reformun içine düştüğü durum dolayısıyla ne kadar çile çektiği tahmin edilebilecek bir durumdur.
    Kitabın beşinci başlığı olan Güneş- Dil Teorisi ve Sonrası başlığı altında 1935 yılında Viyanalı Doktor Hermann Kvergic tarafından bu konu hakkında bir metin ele alınır. Eserde Dilin ilk kez jestlerden oluştuğu ve bazı anlamlı seslerin sonradan eklendiği görülür fakat yıllar sonra eserin bir nüshası TDK başkanı tarafından incelenip ispatsız ve değersiz görülür. Teoriye göre dilin başlangıcında ilkel olan insanın güneşe bakıp “aa” dediği anda Güneş-Dil teorisi oluşmuştur. Atatürk bu dil teoremi ile Öztürkçe’nin özdeşlerini bulmaya teşebbüs etse de onun daimi kaygısı teknik terimler ile ilgisi olmasına dayanır. Bu nokta da Atatürk’ün birçoğunu kendi yarattığı teknik terimlere bu kadar bağlılık gösterirken günlük olarak üretilen yeni kelimelerin kullanımından vazgeçip geçmediğidir. Bu dönemde patlak veren Hitler’in Rhineland’ı işgali, Mussoli’nin Etiyopya’yı topraklarına katması Güneş Dil teorisini arka palanda bırakır. Kayıtlara göre Atatürk’ün ölüm döşeğinde bile “dil… Aman dil” şeklinde sayıkladığı söylenir.
    Kitabın altıncı başlığı olan Atay- Ataç- Sayılı başlığı altında Türk dil reformunun aslında iki sınıfa ayrılıp yapılmaya çalışıldığından bahsedilir. Öncelikle bireysel topluluklar yeni kelimeler üretmeye çalışırlar. Ziya Gökalp ve Ömer Seyfettin gibi önemli isimlerin Osmanlı Türkçesi etkisini, özellikle bizim kullandığımız Arapça kelimeleri ve Farsça dil bilgisi kurallarını, dilimizden atmak ve sade Türkçeye ulaşmak için yaptıkları çalışmalara değinir. Daha sonra Harf İnkılabı ile Türk Dil Kurumunun kurulmasına müteakiben, -kendisinin etimolojiye olan ilgisi de eklenince- Atatürk bu hususu devlet politikası haline getirmek ister ve çalışmaları hızlandırır. Arapça kökenli kelimeleri tamamen çıkarmak için bu kelimeleri, Türkçe karşılığı olan kelimelerle değiştirmek isterler. Nurullah Ataç, Falih Rıfkı Atay ve Aydan Sayılı başlığında bu husustan bahsedilmektedir. Bu isimler dilin çağa uydurulması gerektiğine inanırlar. Yeni yollarla yeni sözcüklerin ve yeni kelimelerin bulunmasının faydalı olamayacağını düşünürler. Ataç ve Sayılının Dil reformu içindeki yeri kelime mucitleri olmasıdır. Onlar bir dil uzmanı değildir lakin ziyadesiyle kelime icat etmektedirler. (İcat edilmekten kasıt Öztürk’çe kelimelerin Osmanlıca karşılıklarını bulmalarıdır, yani bu kısım tamamen onların bulduğu kelimelerdir.) Bu bölümde, Türk dil reformuyla birlikte suni Öztürk’çe kelimelerin üretilmesine kendini adayan Ataç, Atay ve Sayılı’nın gösterdikleri çabaya şahit olmaktayız.
    Ataç” bir milletin dilini heyetler düzenleyemez o kendi kendine gelişir ve en doğru tabirler halkın sağduyusundan doğar”.
    1935 yılında tarama dergisinde yazdıkları yazılarda yeni kelimeleri kullanırlar, kafiyeye ve uyağa yeni karşılıklar bulurlar. Sonuç olarak bu başlık genel hatlarıyla suni yoldan dil türetme üzerine geçmektedir.
    Kitabın yedinci bölümü olan Karışımın Unsurları başlığı altında anlatılanlar aslında altıncı bölümün devamı niteliğindedir. Altıncı bölümde reformcuların yeni Türkçe kelimeler bulması ayrıca Türkçeyi Arapça ve Farsçadan alınan kelimelerden kurtarmak için yapmış oldukları çalışmalardan bahsedilmiştir. Hudut yerine sınır, millet yerine ulus, şehrin yerine kentin gelmesi vb. kelimelerle başarıya ulaşmışlardır. Bu kelimler normal şartlarda suni yollarla meydana getirilemediği için ve onların yaptığı yöntem başarıya ulaştığı için önem taşımaktadır. Yani Öztürkçe’nin yaratımı aşamasında kullanılmış, uydurulmuş ve kayda geçen bu kelimelerin sadece son ekleri tartışılmıştır. Bu ekler getirilmeden önce de TDK Türkçe ile Hint Avrupa dillerinin birbirlerine yakın diller olduğunu ispat etmek için çalışmalar yapmıştır. Aslında genel hatlarıyla bu bölüm TDK’nın Türk dilleri ve dil aileleri hakkında araştırma yaptığının altını çizmiştir. Daha sonra 1930’lu yılların sonlarında bulunan kelimelerden bahsedilmiştir ve yardı-ektör, yardı-başkan, yar-kurul, as-başkan gibi kelimelerin farklılıklara uğrayarak nasıl yarbaya geldiğini, Öztürkçe bir kelimenin nasıl devinim sonucunda son halini aldığından bahsedilmiştir. Ayrıca Türk Dil Kurumunun yapmış olduğu üç dil kurultaydan ve bu kurultayların tutanaklarından bahsedilmiştir. Bu kurultaylar 1932,1934 ve 1936 yıllarında açılmıştır ve toplantı tutanaklarından, zabıtnamelerinden (Tutanak) ve bunların içeriklerinden bahsedilmiştir. Gelen eklerin örn: Mastar ekinin nereden geldiği (Kazakça), yönelme eklerinin nereden geldiği konusundan bahsedilmiştir. Bunlar dışında diğer Öztürkçe dillerinden aldığımız eklere değinilmiştir. Genel olarak fiil eklerinden, kelime yapısından, reformcuların bulduğu eklerden bahsedilmiştir. “Türetme yoluyla yeni sözcükler yapılırken dilin işlek eklerinin kullanılması ve dil devriminin bir an önce istemeden başarılı olmasını sağlayabilmişlerdir. Bu yüzden de işlekliğini yitirmiş eklere bu özelliklerini yeniden kazandırmak güç olmakta hatta üzerinden uzun süre geçmesi gerekmektedir.”
    Kitabın sekizinci başlığı olan Karışımlar başlığı altında yine Türkçe yabancı sözcük dağarcığında bağımsız kılmak maksadıyla yapılacak kelime üretimi için üç üretimin tayin edildiğinden bahsedilmektedir. Bunlar konuşma dilinin kaynaklarını araştırıp eski metinleri kullandıklarını anlatır ve hali hazırda bulunan bir kelimenin son eklerini birleştirerek yeni bir kelime üretirler. Ayrıca burada TDK’nin teknik terimler komisyonu başkanı olan Nihat Sami Banarlı ile Dil Bilimi Etimoloji komisyon başkanı arasında geçen diyalogdan bahsedilmektedir.
    Kitabın dokuzuncu başlığı olan Teknik Terimler başlığı altında kullanılan teknik terimler hakkında Türk Dil Kurumunun yaptığı çalışmalardan bahsedilir.
    Kitabın onuncu başlığı olan Yeni Boyunduruk başlığı altında 1960 yılından sonra işlerin değişmeye başladığına değinilir. Amerika’nın dünya pazarına girmesi ve teknolojinin onun tekelinde olması ayrıca bizim bir süreden sonra Arapça ve Farsça kelimeler yerine İngilizce kelimelere karşılık bulmaya çalıştığımız anlatılmaktadır. Kısaca bu bölümde yeni boyunduruğun İngilizce kelimeler olduğundan bahsedilir ve bu konuda TDK’nin neler yapabileceği ya da ne kadar başarılı ve başarısız olduğu konusuna değinilir ayrıca TDK eleştirilir.
    Kitabın on birinci başlığı olan Yeni Türkçe başlığı altında bazı insanlar diğerlerine göre daha fazla kelimeye ihtiyaç duyarlar. İstenilen şey ise gündelik hayatta Osmanlıca kelime kullanılmasının bırakılmasıdır. Örneğin “ev” demek yerine “ikametgâh” denilmeyecektir ve istenilen olmuştur. Bu yönden bakıldığında reform çok büyük bir başarıdır. Fakat Öztürk’çe ve İngilizcenin yayılması entelektüel olmayanların konuşmalarını değiştirmemiştir. Örneğin köylüler eski dili ayakta tutmaya devam etmektedir. Bunlarla beraber Arapça ve Farsça kelimelerin çoğu mevcudiyetini kaybetmiştir. TDK’den ödünç alınan yeni yabancı kelimeler arasında Öztürk’çe hâkim olmaktan uzaktır. Bunlardan bazıları Osmanlıca bazıları ise Türkçedir. Fahri İz’e göre “Bugün artık dil devriminden geri dönülmeyeceği kesindir” konuşulan dilin hiçbir zaman Arapça ve Farsçaya dönme gibi bir şeyin söz konusu olamayacağını söylemiştir. Bu makaledeki önemli yerlerden biri de Soysal’ın bildiri kelimesini üç ayrı anlamda kullanmaktan kurtulmak için bildiri, bildirge ve bildirim kelimelerine olan ihtiyaçtan bahsettiği bölümdür.
    Agah Sırrı Levend’e göre “Bir anlamda türlü kelimeler bulunması o dilin zenginliğine delalet etmez” Mesela Arapçada ‘ayın’ kelimesinin kırk anlamı vardır; ‘devenin’ elli adı vardır, bu bir zenginlik değildir.”
    Dil bir adetler topluluğudur. Bunlar olağan bir şekilde gelişirler fakat yeni bir kelime öğrenmek de kişinin zihnindeki eski kelimeyi kendiliğinden bu kişinin hafızasından kovmasını sağlayamamaktadır.
    Kitabın on ikinci başlığı olan Dil Kurumuna Ne Oldu? başlığı altında TDK teknik terimleri Türkçeleştirip bünyesine alma politikasına artık durdurulamaz olduğunu anlayarak yabancı dillerdeki bilim ve teknik terimlerinin ileri milletlerce müşterek olarak kullanılanları kabul edilecek şekilde dilimize alınması uygun görülmüştür. TDK için doruk noktası olarak bilinen 1932-1950 arası dönemde CHP’nin ve Atatürk’ün desteği alınmıştır fakat muhalifler genel adlarla bu dönemde uygulanan Arapça ve Farsça kelimelerin dilden atılmasını onaylamamaktadır. Askeri ihtilalin ardından Ocak 1961’de tüm bakanlıklara Türkçe karşılığı olan herhangi bir kelimenin kullanımının yasaklandığına dair bir genelge gönderilmiştir. Kurum bu şekilde sloganın öz Türkçe değil, sade Türkçe olduğuna işaret eder. Okullarda okutulan ders kitapları yazarları, “arı bir Türkçe” kullanmaları için eğitilmişlerdir. Dil kurumu uydurmaca değildir fakat dili zenginleştirmek için halk ağzından derlemeler, eski metinler taramalar, türetmeler kullanır. Türkçe’nin dil yapısına uygun hale getirilmeye çalışılan türetmeler muhalifler tarafından gülünç bulunur. “Uçak hastanesi” yerine “gök konuk sal avrat gibi”. “Bilimsel terimler ne kadar öz dilden kurulursa bilim o kadar öz malımız olur.” TDK teknik terimleri Türkçeleştirip bünyesine alma politikasını, bu durumun artık durdurulamaz olduğunu anlayarak “yabancı dillerdeki bilim ve teknik terimlerinin ileri milletlerce müşterek olarak kullanılanları kabul edecek şekilde dilimize alınmasını” uygun görür. 1924 (Teşkilat-i Esasiye) öz Türkçe uyarlamasının yapılma kararı alsa da bu girişimi ile ilerleme kaydedememiş mana ve kavram da bir değişim yapılmaksızın Türkçeleştirilmiş olan 1945 kanunu ile değiştirilmiştir ve bu dil reformu görkemli Osmanlıca söyleyişinin ve anayasanın saygınlığının azaldığına dair avukatlar arasında bir kızgınlık yaratmıştır.
  • BEKLE BENİ

    Bekle beni, döneceğim
    Bütün direncinle bekle beni.
    Bekle hüzün yağmurları
    Gökyüzünü kaplayınca,
    Karakış üşütürken bekle,
    Sarı sıcaklar yakarken bekle.
    Kimseler beklemezken bekle beni,

    Unut anılarla yüklü bir geçmişi
    Ne bir mektup ne bir haber
    Gelmesin ne çıkar, bekle beni
    Bekle beni döneceğim
    Bekle, yalnızca sen bekle beni.
    Bekle beni döneceğim, bırak
    Beklemekten usanmış dostlarım
    Oğlum, anam, yoldaşlarım
    Öldüğümü sansınlar benim
    Umudu kesip bir ateşin başında
    Beni yâd edip içsinler ama sen
    İçme sakın yürek acısı o şaraptan
    İnançla, sabırla bekle beni.

    Bekle beni, döneceğim
    Tüm ölümlere inat bekle.
    Çünkü o büyük bekleyişin
    Düşman ateşinden kurtaracak beni.
    Bekle kızgın sıcaklar içinde,
    Karlar savrulurken bekle beni,
    Yalnızca seninle ben, ikimiz
    Ölümsüz olduğumuzu bileceğiz;
    O sırrı, o hiç kimsenin bilmediği.
    Kimseler beklemezken
    Beni beklediğini.

    Konstantin Simonov – (Çeviren: Sacide Üçer)


    Dünyanın en tanınmış savaş şiiri olan Bekle Beni şiirinin öyküsü
    “senin yüzün benim kaderim”
    ‘Simonov, yaşadığı süre boyunca sevmekten bir an bile vazgeçmediği Valentina Serova’yı ilk kez Moskova yakınlarında bir tren istasyonunda gördü. O zamanlar 21 yaşında ve Sovyet sinemasının oldukça ünlenmiş bir sanatçısı olan Serova, sarı saçlı, ince ve uzun boylu, güzel bir kadındı. O yaz günü Moskova yakınlarındaki Kolomenskoye istasyonunda tesadüfen Valentina’yı gören Simonov, genç kadına hemen o anda vurulduğunu hep anlattı.

    Simonov’un anlattığına göre, ‘Bolahnin dantelleri ve Gorodets işlemeleriyle süslü gök mavisi bir elbise giymiş olan Valentina, uçuşanları saçları, yaramazca havalanan eteği ve boynundaki beyaz inci gerdanlığıyla’ çok güzel bir kadındı ve ona áşık olmamak imkansızdı. 1943’de evlendiler. Simonov, Valentina’ya ‘Senin yüzün benim kaderim’ diyordu ve bu kaderi severek yaşıyordu.

    Sonra savaş yılları geldi. Simonov, cephelerde kanlı savaşların içinde Valentina’ya yazmayı hiç aksatmadı. Bekle Beni’den sonra Seninle ve Sensiz, Kızma Yazarsam adlı uzun şiirlerini hep bu dönemde ve tabii Valentina Serova için yazdı. Bunları gönderip gönderememek, Valentina’nın bunları okuyup okumaması değildi önemli olan. Önemli olan onun Valentina’ya olan aşkını her gün, her dakika, her sabah, her akşam fısıldayabilmesiydi. Gerisi önemsizdi ve Simonov daha sonra da söylediği gibi, bunu yapamazsa çıldıracağını biliyordu.

    Savaş bitti. Simonov, Valentina’nın yanına döndü. Bazı şeylerin yolunda gitmediğini de işte ilk kez o günlerde anladı. Yaşam, insanlar, ilişkiler zaten değişmek zorundaydı ve savaş bu değişimi daha da hızlandırmıştı. Valentina, Sovyet sinemasının en ünlü yıldızlarından biriydi artık. Simonov ise sanki Stalingrad cephesinde yaşıyordu hálá. Uğruna ölümlere gidip geldiği, sadece ona kavuşmak umuduyla hayatta kalabildiği bu kadını artık pek tanıyamıyordu. O hálá ılık bir yaz gününde muzip bir rüzgarın eteklerini havalandırdığı, sarı saçlı bir kadın görmek istiyordu ama göremiyordu.

    Nedir, aşkından ve sevgisinden de asla vazgeçmiyordu. Valentina’nın dedikodulara yol açan bir hayat sürmesi, ortalıkta bazı yakışıklı sinema aktörlerinin adının dolaşması da Valentina’ya olan aşkını zerre kadar azaltmıyordu ama bir insan olarak etkilenip günün birinde bu canı kadar sevdiği kadını incitebileceğinden de korkuyordu.

    Belki de böyle bir şey yapmamak, Valentina’yı kırmamak için 1957’de hiçbir açıklama yapmadan onu terk etti. Simonov, bir zamanlar beklemesi için yalvardığı kadını karlı bir Moskova sabahı bırakıp gitti ve bir daha hiç geri dönmedi.

    Yazmayı yoğunlaştırdı. Albayın Aşkı, Savaşsız Yirmi Gün, Günler ve Geceler, Savaş Günleri, İnsan Asker Doğmaz ve Silah Arkadaşları gibi kitapları yazdı. Sovyet Yazarlar Birliği Başkanı seçildi. Türkiye de dahil birçok ülkeye gitti.

    Valentina Serova 1975 yılında öldü. Simonov cenazeye katılmadı. Ertesi sabah Serova’nın mezarının üzerinde bir saksı içinde mavi hareli, sarı yapraklı bir hercai menekşe çiçeği bulundu. Kırmızı saksıya küçük beyaz bir kağıt yapıştırılmıştı ve kağıtta işlek bir el yazısıyla ‘Zhdi Meny’ yani ‘Bekle beni’ yazıyordu. Bu çiçeği kimin bıraktığı ve küçük notu kimin yazdığı daha sonraki günlerde Simonov’a defalarca soruldu. Simonov her defasında acı bir gülümsemeyle yetindi ve cevap vermedi. Yıllar önce ‘Sağ kalışımın sırrını yalnız senle ben bileceğiz, bütün sır senin beklemeyi bilmende’ diye yazmıştı ve sevdiği kadın da onu beklemişti. Şimdi bekleme sırası ondaydı.

    Konstantin Mikhailovich Simonov, 28 Ağustos 1979’a kadar bekledi.

    Sonra kendisini bekleyen sevdiği kadının yanına gitti.
  • 108 syf.
    ·4 günde·Beğendi·10/10
    Son 10 gündür bu kitapla yatıp kalkıyorum desem yalan olmaz... Okuma serüvenimde bu kitap bir kilometre taşı oldu benim için. Nedenlerini dilim döndüğünce anlatmaya çalışacağım. Çünkü anlatacak gerçekten çok şey var bu kitapla ilgili. Hepsini bir incelemeye sığdırmak mümkün olamayacağı için kendimce önemli gördüğüm bazı konuları masaya yatıracağım... Hazırsanız başlayalım o halde:)

    ----------------------

    Ara sıra fırsat buldukça tekrar okumalar yapmaya çalışıyorum. Öyle ki, 15-20 yıl önce okuduğumuz bazı kitaplar zaman aşımına uğrayarak bugün hiç okumadığımız kitaplarla eşit seviyeye gelebiliyor. O yüzden kendinizce özel olduğunu düşündüğünüz bazı kitapları yıllar sonra tekrar elinize almanızda fayda var! Nereden nereye geldiğinizi ölçmek için de güzel bir test oluyor bu tekrar okumalar... Ben açıkçası kendi adıma çok katkısını görüyorum...

    Uzun zamandır yeniden okumayı düşündüğüm iki kitap vardı kafamda; Albert Camus'nün Yabancı 'sı ve Yusuf Atılgan'ın Anayurt Oteli ... İki kitabın da ilk okunmaları üzerinden en az 15-20 yıl geçti...

    Çok bilinçli bir tercih değildi benimki ama iki eseri de okuduktan sonra anladım ki, ard arda okumak için bundan daha güzel bir ikili az bulunurmuş gerçekten de :)

    Zaten akademik çevrelerde ve benzeri araştırma gruplarında, özellikle 'karşılaştırmalı edebiyat' denildiğinde en çok okunan ve incelenen kitapların başında geliyormuş bu ikili... Gerek yazarlarının hayata bakış açısı, gerek karakterlerin orijinalliği, farklı bir iç dünyaya sahip olmaları ve yaşamlarında kesişen pek çok benzerlik, karşılaştırmalı okumalar için harika malzemeler sunuyor size... Meursault ve Zebercet için evrensel edebiyatın iki kardeşi veya iki sırdaşı tabirini kullanabiliriz:)

    Diğer konulara da kısa kısa değinmek için bu faslı küçük bir tavsiye ile burada noktalayıp Anayurt Oteli özelinde yola devam edeceğim. Vereceğim tavsiye belli aslında; daha önceden okumuş olsanız da ilk defa okuyacak olsanız da 111 ve 108 sayfalık bu iki eseri peş peşe okumanızı kesinlikle öneriyorum...

    ---------------------------

    Anayurt Oteli bir matruşka, karmaşık bir labirent, bir sır küpü aslında... İçinde yüzlerce sayfayı gizleyen ama sadece 108 sayfasını okurla paylaşan bir beyin fırtınası... Standart bir okurla çok daha derine inebilen bir okur arasındaki ayrımı size şıp diye gösterebilecek bir turnusol kağıdı...

    Pek çok okur negatif duygular besliyor bu kitaba karşı... Ben de gerekli takviyeleri almadan önce salt kitabı okuyup bitirdiğimde benzer duygularla ayrıldım açıkçası. Karanlık bir kitap, iç sıkan, insanı boğan, kimi zaman ruhunu karartan, kimi zaman Zebercet ve onun gibilere lanet okutan, bittiğinde odanın havası dağılsın, içeriye biraz oksijen girsin diye kapı pencere açtıran zor bir kitap Anayurt Oteli...

    Bu noktada, kitapla ilk tanışma hikayemi de kısaca paylaşmak isterim;

    Ben çocukluğumda sadece film sanıyordum Anayurt Oteli'ni... Çünkü film piyasaya çıktığında o yılların Türkiye'sinde öylesine bir nefret nesnesi haline getirildi ki, benden yaşça büyük kardeşlerim bile film hakkında konuşacakları zaman eğer ben yanlarındaysam kendi aralarında bir sırrı paylaşır gibi fısır fısır konuşurlardı. Filmin bir kitap uyarlaması olduğunu, dolayısıyla eserin aslının bir kitap olduğunu sonradan öğrendim.

    O yıllarda iki kişi fısır fısır konuşuyorsa konu ya siyaset ya da cinsellik olurdu genelde:) Küçük bir araştırmayla kitaba 'uranyum atığı' muamelesi yapılmasının nedeninin cinsellik olduğunu öğrendim. Ortaokul-lise yıllarıma denk gelen bu dönemde, algıda seçiciliğin de etkisiyle kitaba/filme olan merakım birkaç kat daha arttı haliyle:) Yalnız yaşadığım bu küçük şehirde ne kitaba, ne de filme ulaşmak söz konusu bile değildi.

    Ta ki, birgün ders çalışmak için şehrin tarihi kütüphanesine gidene kadar... O gün 'Türk edebiyatı' rafları arasında okumak için kendime kitap araken bir anda kapkara ciltli ve üzeri numaralı onlarca kitap arasında Anayurt Oteli yazısı takıldı gözüme... Şok dalgasını üzerimden attıktan sonra kitabı adı görünmeyecek şekilde elimde tutup kuytu bir köşeye attım kendimi. Sanki Hz. Musa'nın kayıp sandığını bulmuşum gibi gözlerim heyecanla kitabın satırlarını taramaya başladı. O satırlarda ne aradığımı az çok tahmin edersiniz sanırım:) Cinselliğin bu ülkede nasıl bir tabu olduğunu ve ilk gençlik dönemini yaşayan birinin cinsellik üzerine birşeyler yakalama uğruna edebi bir eseri dahi nasıl sömürdüğünü anlatması açısından örnek bir hikayedir bu hikaye:)

    Her neyse, kitaptan pek bir şey anlamamıştım, cinsellik konusunda ise açıkçası aradığımı bulamamıştım:) Yine de 2-3 gün kütüphaneye giderek sıkıla sıkıla kitabı sonuna kadar okuduğumu çok net hatırlıyorum:) Bilemiyorum, belki de benim gibiler yüzünden bu kitap 100 temel eser listesinden çıkartılmış olabilir:))

    -----------------------------

    Bu kısa aranın ardından tekrar günümüze dönebiliriz... Bu sefer tabii ki ne okuduğumu bilerek (ya da bildiğimi sanarak) aldım kitabı elime... Düz ve yüzeysel bir okumanın ardından yukarıda bahsettiğim boğucu ve karanlık hisler içerisinde kitabı rafa kaldırdım... Hayatın kendisi zaten yeterince boğucu ve dramatik olduğu için bir de üzerine böyle kitaplar okumak insanı gerçekten daraltan bir durum... Ancak tam bu esnada puzzle'ı tamamlayacak olan ve bana yazının girişinde 'bu kitap benim okuma serüvenimde kilometre taşlarından biri oldu' cümlesini yazdıracak olan yepyeni bir kitap çıktı karşıma: Zebercet'ten Cumhuriyete Anayurt Oteli

    Bu kitabın kitaplığıma katılma hikayesi de ilginç aslında... Bizim gazeteye zaman zaman yayınevlerinden tanıtım amaçlı kitaplar gelir. Herkes genellikle bu kitapların içinden en popüler yazarları ve kitapları seçip evine götürür. Kimsenin ilgisini çekmeyen ve ortada kalan kitaplar ise, benim 'kimsesizler çekmecesi' adını verdiğim çekmeceye kaldırılır. Geçen yıl o çekmeceye göz atarken almıştım bu kitabı, belki okurum diye... Meğerse bilmeden de olsa hayatımın en güzel kararlarından birini vermişim o gün:)

    Bu kitabın kendi sayfasına ayrı bir inceleme yazmayı planladığım için çok detaya girmeyeceğim. Kısaca ifade etmek gerekirse, bu kitap bir anlamda Anayurt Oteli'nin deşifresi diyebiliriz. Anayurt Oteli demirden bir kilitse işte bu kitap da o kilidin anahtarı...

    Bilgi Üniversitesi'nden Prof.Dr. Murat Belge ve öğrencileri gerçekten harika bir çalışmanın altına imza atmışlar. Aslında çok detaylı olan bu akademik çalışma, daha sonradan kısaltılıp düzenlenerek kitap haline getirilmiş. Kitap, Anayurt Oteli'ni neredeyse kelime kelime büyütecin altından geçirip, içindeki tüm simgeleri, bilinç akışını, neyin neye karşılık geldiğini, karakterlerin psikolojik tahlilini, kitabın siyaset ve toplum bağlantısını, gizleri, sırları ve hatta Yusuf Atılgan'ın dahi yazarken düşünmediği pek çok detayı 'derin okuma' yöntemiyle tek tek önümüze seriyor.

    Kitabın sonuna geldiğinizde 'Eğer Anayurt Oteli bu ise, o zaman benim okuduğum şey neydi' yorumunu yaparken buluyorsunuz kendinizi...

    İşte böylelikle, bu kitap sayesinde Anayurt Oteli hakkında edindiğim tüm bilgi ve izlenimlerimi unutup her şeye yeniden başladım.

    -------------------------------

    Yusuf Atılgan gerçekten çok özel bir yazar. Gerçek bir entelektüel... Siyaset, tarih, sosyoloji ve özellikle psikoloji alanlarında muazzam bir birikime sahip. Sıkı bir Freud takipçisi. Zaten kitapta adım adım Freud etkilerini görmek mümkün... Yazdığı eserlerde kelime kullanımı konusunda çok cömert bir yazar olduğu söylenemez. Size sadece kapıyı açıyor bu kitapta. Yolun tarifini kendiniz bulmak zorundasınız. Eğer bu zahmete katlanmam diyorsanız o zaman kitaptan negatif ayrılmanız çok olası. Ancak bu iki kitap gösterdi ki, kesinlikle bu zahmete katlanmaya değer!

    İncelemenin başından beri kitabın içeriğine çok fazla girmeyişimin nedeni sadece spoiler kaygısı değil, biraz da yaşadığım bu okuma tecrübesi aslında... Kitap hakkında yazılmış 167 sayfalık bir inceleme okuyup, ardından gelip de 'Anayurt Oteli'nde yazar aslında şunu demiş...' temalı cümleler kurmayı içime sindiremedim açıkçası:)

    Ancak günümüz Zebercet'lerine de söyleyecek iki çift lafım var tabii ki... :) Ama öncesinde, madem o kadar lafını ettik, birkaç cümle de filmden bahsedelim.

    1987 yapımı ve Ömer Kavur imzalı Anayurt Oteli filmini de bu hafta tekrar seyrettim... Film zamanında çok ses getirmiş olsa da, bana göre gerçekten çok başarısız bir uyarlama... Şöyle ki; kitap hakkında konuşurken dedim ya, bu kitabı olduğu haliyle yüzeysel bir şekilde okursanız, yani kendinizi 108 sayfa ile sınırlandırırsanız çok da keyif alamazsınız diye... Çünkü, kitaptaki her karakterin, her cümlenin, her kelimenin, her nesnenin çözümlenmeyi bekleyen ayrı bir alt metni var... Kitabı gerçek anlamda okumak için o derinliğe inmek zorundasınız. İşte filmin de başaramadığı şey tam olarak bu olmuş. Ömer Kavur, aslında 108 sayfayı filme uyarlamış. O nedenle film, kitapta anlatılan pek çok detayı atlamış ve ortaya birbirinden kopuk, anlamsız sahneler çıkmış. Belki de tek olumlu yanı, kitaptaki karakter ve mekanlara bir görüntü kazandırmak olmuş diyebiliriz.

    ---------------------------------

    Sona doğru yaklaşırken gelin biraz da günümüz Zebercet'lerinin dünyasına küçük bir pencere açalım... Geceli gündüzlü 10 günümü adadığım bu kitap bana günlük yaşantımız hakkında da yeni bakış açıları kazandırdı...

    Zebercet, pek çok insan gibi, bilinçaltında biriktirdiklerini günlük yaşam içerisinde harcayan sıradan bir insandı... Günün sonunda, bu bilinçaltı evreninin hem faili hem de maktûlü oldu... Tabii ki bozuk ruh sağlığı, onun zaafı ve aynı zamanda tetikçisiydi... Ancak şunu da kabul etmek lazım ki, bu ruh sağlığı dediğimiz şey, kışın soğuk havada bozulan birşey değil! Gece yatmadan önce bir Benical alarak kontrol altında tutulan bir şey hiç değil...

    Günümüzde henüz Zebercet seviyesine gelmeyen ama ruh sağlığı da kesinlikle fabrika ayarlarında olmayan binlerce insan var... Bu tespiti yaparken kendimizi de çok dışarıda tutmamamız gerekiyor aslında... Bilinçaltı evrenimiz biz farkında olmadan her gün sayısız duyuma maruz kalıyor. Bu duyumların, fay hatlarında oluşan birikimler gibi kendi içimizde nasıl bir birikim oluşturduğu ve bize ne zaman, nasıl bir oyun oynayacağını kestirmek kolay değil...

    Dışarıdan bakınca gözle görülen, elle tutulan bir hayat yaşıyoruz ama bu hayatın gözümüzle göremediğimiz, elimizle tutamadığımız soyut gerçeklikleri her gün üzerimizde daha fazla hasar meydana getiriyor.

    Zebercet'in karakterini, bilinç akışını, nispeten geçmişini ve karşılık bulamadığı beklentilerini az çok bildiğimiz için, onun kararları ve davranışları üzerinde bir neden-sonuç ilişkisi kurabiliyoruz.

    Oysa kendi dünyamızda ve kendi davranışlarımızda bu neden-sonuç ilişkisini rasyonel bir şekilde kurabilmek için ciddi bir çaba ve mesai harcamamız gerekiyor.

    Günümüzde bilinçaltı üzerine uygulanan baskı geçmişle kıyaslanamayacak kadar fazla... Instagram'da geçirdiğiniz her saat, seyrettiğiniz dizinin her bölümü, açıktan veya örtülü bir şekilde maruz kaldığınız reklamlar, alışveriş için çıkıp hiçbir şey almadan döndüğünüz sıradan bir AVM günü ve daha saymakla bitiremeyeceğimiz pek çok etken, tıpkı beklenen büyük İstanbul depremi gibi her geçen gün zihninizdeki fay hattının biraz daha birikmesine, biraz daha gerilmesine neden oluyor.

    Sosyal medya hayatı, idealize edilmiş bir hayat... 24 saat tepeden tırnağa bakımlı güzel kadınlar, yakışıklı erkekler, lüks restoranlarda yenilen yemekler, sürekli konsere giden insanlar, yılın 12 ayı seyahat eden gezginler, bir giydiğini bir daha giymeyenler, tüm günü spor salonunda geçirecek kadar boş vakti olanlar, çocuklarının odalarını Disneyland'e çevirenler ve salonunun dört duvarını kitaplıkla donatıp kedili kupalarındaki kahve eşliğinde bütün gün kitap okuyup bunu gözümüzün içine sokanlar aslında gerçek bir hayatı temsil etmiyorlar... Sosyal medya sadece tekil parçaların seçilip yapıştırıldığı sanal bir kolaj... Acımasız bir bilinçaltı savaşındaki düşmanın ta kendisi!

    Yani Zebercet'i kendi içimizde yargılamadan önce onun bilinçaltı savaşını seyretmemiz ve önce onun bilinçaltı düşmanlarıyla yüzleşmemiz gerekiyor. Ancak bu şekilde kendi düşmanlarımızın da farkına varabiliriz.

    Dediğim gibi, ruh sağlığımız bizim değil, çevrenin kontrolü altında... Onu tekrar kendi kontrolümüz altına almak ve olabildiğince dış etkenlere karşı korumak için; bize çuvallar dolusu mutsuzluk taşıyan, zihnimizi tahrip eden, bizi vahşileştiren, vicdanımızı küçülten, yaşama sevincimizi emen, küçük mutlulukları bize unutturan, tatminsizleştiren, kendimiz başta olmak üzere herkesle kavgaya tutuşturan o kaynağı belirsiz 'arzu nesneleri'ni daha fazla vakit kaybetmeden hayatımızdan bertaraf etmek zorundayız...

    Eğer bunu başaramazsak, bu savaşı kaybeder ve nihayetinde kendimizi bilinçaltımızı tamamen ele geçiren düşmanın sinsi elleri arasında boğulurken buluruz...

    Kitabın en meşhur cümlelerinden birinde şöyle diyordu yazarımız;

    "Değişmez tek bir kesinlik vardı insan için: Ölüm"

    Cevap mahiyetinde ben de şunu söylemek istiyorum o halde:

    "Değişmez bir kesinlik daha vardı insan için: Ölümden önce YAŞAM"

    Henüz elimizdeyken, lütfen onun farkına varalım ve lütfen ona hak ettiği değeri verelim... Bilinçaltımızın güzel şeyler duymaya ihtiyacı var:)))

    Herkese keyifli okumalar dilerim...
  • Kısa bir özet hemen aşağıda. Uzun bir analizini okuyayım derseniz; daha aşağıya yazdım iki satır. İki satır derken epey bir satır. O kadar çok satır ki, belki kitabı alıp okumak daha yeğdir.

    KISA BİR ÖZET

    Perulu iktisatçı Hernando de Soto, 2000 yılında yayınladığı ve bir dizi saha araştırmasının sonuçlarını irdelediği Sermayenin Sırrı adlı kitabında, Batılı ülkeler zenginken, “diğerlerinin” neden yoksul kaldığı sorusuna cevap arar. Neden “diğerleri” yani üçüncü dünya ve eski komünist ülkelerdeki varlıklar zenginlik üretecek sermayeye dönüşmemektedir?

    De Soto’ya göre bu “amansız” sorunun cevabı kayıt dışı ekonomidedir. Kayıt dışı ekonominin kaynağına yoksul göçmen kitleleri ve bunların ticari faaliyetlerini yerleştiren De Soto, kayıt içine girmenin hem bu durumdaki kişi ve işletmelere hem de ülke ekonomisine yapacağı muazzam katkıyı açıklamaya çalışır.

    SIKILMAYANLARA UZUN UZUN

    De Soto ve ekibi, çalışmalarının bir parçası olarak ve hayatın bir göçmen için ne denli zor olduğu hakkında bir fikir edinmek maksadıyla Peru’nun Lima kentinde küçük bir elbise dükkânı açar. Amaç yasal prosedürlere uygun bir iş yeri açmaktır. De Soto ve ekibi bunun için gerekli olan tüm yasal formaliteleri ve bürokrasiyi yerine getirmek için Lima’nın merkezine otobüs seyahatleri yapmak ve günün 6 saatini bu işe ayırmak suretiyle tam 289 gün harcar ve ancak bu sürenin sonunda ruhsat alabilir. Ruhsatın alınması ayrıca 1.231 Amerikan dolarına mal olmuştur. Bu rakam Peru’daki asgari ücretin 31 katıdır.

    Yine De Soto ve ekibi kamu arazisi üzerinde bir ev inşa etmek için gerekli olan ruhsatı 52 devlet dairesinde toplam 207 idari işlem yapmak ve ancak yaklaşık 7 yılda bu süreci tamamlamak suretiyle elde eder. Ekibin bu toprak parçası için yasal bir tapu almasıysa 728 işlemi sonuçlandırmasıyla mümkün olur.

    Filipinler’de bu sürecin tamamlanması için 53 özel ya da kamu kurumu ile toplam 168 farklı işlem yapmak ve 13 ile 25 yıl arasında değişen bir sürece katlanmak gerekmektedir. Aynı işlemi Mısır’da eski bir tarım arazisi üzerinde yapmaya kalkıştığınızda 6 ila 11 yıl arasında değişen uzun ve zor bir bürokratik süreci tamamlamak gerekmektedir. Bu, Mısır’daki 4,7 milyon adet yasa dışı inşa edilmiş konutu açıklayan anlamlı bir veridir şüphesiz. Ayni şey Haiti, Venezüella, Brezilya ve daha birçok ülke için de geçerlidir.

    Bürokrasinin böylesine çok olduğu sistemlerde göçmenler, yeni yaşam koşullarına ve ekonomik gereklere ayak uydurabilmek için, ilk başta muhtemelen tek başına geldikleri anakente, zaman içerisinde çekirdek ailelerini, kardeşlerini, kuzenlerini, ebeveynlerini hatta uzak akrabalarını da getirmekte ya da gelmelerine vesile olmaktadırlar. Bu, öncelikle ekonomik şartların bir gereğidir. Bunun yanı sıra yaşam dinamikleri tamamen farklı yeni bir sosyal ve kültürel yapı söz konusudur. Bundan da öte, yeni çevreye tam adaptasyon imkânsız değilse de çok zordur. Dolayısıyla geniş ailenin anakente taşınması, geleneksel yaşam tarzını devam ettirme imkânı sağlamakta; yeni ve karmaşık çevrenin beraberinde getirdiği sosyal zorluklara, güven duygusu eksikliğine karşı bir savunma refleksi işlevi görmektedir.

    Öte taraftan göçmenler, ekonomik yaşam düzeyinin düşük ve eğitim imkânlarının sınırlı olduğu bir çevrede yetişmenin zorunlu bir sonucu olarak, nispeten düşük eğitim seviyesine sahiptir. Bu da göç edilen ana kentte daha ziyade inşaat ve hizmet sektöründe çalışmayı zorunlu kılmakta; burada da daha çok kol gücüyle yapılan işlerde çalışma imkânı söz konusu olmaktadır. Bunun istisnası, göç etmeden hemen önce veya hemen sonra köydeki çitin-çubuğun satılmasıyla elde edilen çok sınırlı sermaye ile kurulan küçük esnaf ve sanatkâr işletmeleridir.

    Diğer taraftan “zoraki yeni” yaşamlarına adapte olmaya çalışan bu kitlelerin önceliği barınmak ve karnını doyurmaktır. Sağlık, eğitim gibi zorunlu gereksinimler dahi ikincil sıradadır. Ama toplumun gelir düzeyi nispeten en düşük grubunda yer aldıkları için tasarruf imkânları çok sınırlı, aslında hiç yoktur. Dolayısıyla, birincil erekleri sonradan yerleştikleri anakentte bir ev sahibi olmak ve düzenli gelir getirecek bir işte çalışmak veya bunu sağlayacak bir iş kurmak olan bu kitleler için tasarruf ederek yasal bir ev sahibi olmak neredeyse imkânsızdır.

    Bu durumda göçmen kitleleri, sosyal devlet uygulamalarının sınırlı ya da hiç olmadığı her yerde olduğu gibi, barınmak için gerekiyorsa devlet arazilerine yerleşecek; buralarda gettolar oluşturacak; karınlarını doyurmak için de ya merdiven altı kaçak işletmelerde kayıt dışı çalışacak ya da bizzat bu işletmeleri kuracaklardır.

    Yukarıda konut için verilen bilgiler hem ülkemizde hem De Soto’nun araştırma yaptığı ülkelerde istihdam için de aynen geçerlidir. Örneğin 1976 yılında Venezüella’da çalışanların üçte ikisi yasal olarak tesis edilmiş teşebbüslerde istihdam edilirken, 2000’li yılların başında bu oran neredeyse üçte bire düşmüştür. Yine 1970’li yıllarda Brezilya’da inşa edilen konutların üçte ikisinden fazlası kiraya verilmek amacıyla inşa edilirken, 2000’li yıllarda kiraya verilen konut sayısı resmi rakamlara göre yüzde üçe kadar düşmüştür. Oysa gerçek durum ne Venezüella’da ne de Brezilya’da değişmemiştir. 1970’li yıllarda durum neyse aynısı 2000’li yıllar için de geçerlidir. Olan ile görünen arasındaki bu devasa fark, bürokratik engeller ve yüksek vergi yükümlülükleri nedeniyle özellikle göçmenlerin yasal haklarından feragat etmelerinden, kayıt dışına çıkmalarından kaynaklanmaktadır.

    Peki, bu kayıt dışı mekanizma nasıl işlemektedir? Aslında bu da herkesin bildiği ve neredeyse tüm dünyada geçerli evrensel bir sırdır. De Soto’ya göre, “şehre yeni gelenler, sistemi bir kez terk ettiler mi, adları ‘yasa dışına’ çıkmaktadır. Bundan sonra, varlıklarını korumak ve mobilize etmek için tek seçenek kendi gayri resmi bağlayıcı düzenlemelerini kullanarak yaşamak ve çalışmaktır. Bu düzenlemeler resmi/hukuki sistemden seçici bir biçimde ödünç alınmış kurallar, ayaküstü uydurulmuş bazı kurallar ve memleketten getirilmiş veya bu bölgede oluşturulmuş törelerin bir birleşiminden hâsıl olur. Bunlar, topluluğun bütünü tarafından savunulan ve topluluğun seçmiş olduğu makamlarca icra edilen bir sosyal mukavele aracılığıyla bir arada tutulur. Bu yasa dışı sosyal mukaveleler, hayat dolu fakat sermaye yetersizliği çeken veya eksik kapitalize edilmiş bir sektör yaratmıştır ki, bu sektör fakirlerin dünyasının merkezini oluşturmaktadır.”

    De Soto’nun “eksik kapitalize edilmiş sektörler” dediği bu grup tıpkı ülkemizde olduğu gibi, “giyim eşyası ve kunduradan tutun da, taklit Cartier saatleri ve Vuitton bavullarına varıncaya kadar her şeyi üreten kulübe (ya da gecekondu) fabrikalar pıtrak gibi her yerde çoğalmıştır. Makine, otomobil, hatta otobüs imal eden işyerleri bile vardır. Şehirlerin yeni fakirleri, kaçak elektrik ve su kullanarak faaliyet göstermek zorunda kalan tam tekmil sanayiler ve komşuluklar yaratmış bulunmaktadırlar. Dolgu yapan diplomasız diş hekimleri bile vardır.” De Sonto’ya göre, “bu hikâye sadece yoksulun yoksula hizmet vermesinin hikâyesi değildir. Bu yeni müteşebbisler, yasal ekonominin boşluklarını doldurmaktan da geri kalmamaktadırlar. Çoğu kalkınmakta olan ülkede, toplu taşımanın büyük bir kısmı ruhsatsız halk otobüsleri ve plakasız taksilerle yapılmaktadır. Üçüncü dünyanın diğer kısımlarında, gerek caddelerde gezdirdikleri el arabalarında olsun, gerek inşa etmiş oldukları binaların odalarında olsun, satış yapan işportacılar piyasada mevcut gıda maddelerinin büyük bir kısmını temin etmektedirler.”

    Meksika Ticaret Odası 1993 yılında, 150 bini Mexico City’nin “Federal District”inde olmak üzere, 44 merkezde faaliyet gösteren işportacıların sayısını 443 bin olarak tahmin etmiştir. Bu tezgâhların uzunlukları sadece 1,5 metredir. Bu minik tezgâhlar yan yana dizildiğinde uzunluğu yaklaşık 700 kilometre olmaktadır. Yine Meksika örneğinden gidilecek olursa, Meksika Ulusal İstatistik Enstitüsü’nün 1994 yılı için açıkladığı gayri resmi mikro işletme sayısı yaklaşık 3 milyondur.

    Eksik kapitalize edilmiş sektörlerde çalışan ve bu sektörlerin yaratıcısı toplum gruplarının kazançları ve dolayısıyla tasarrufları da kayıt dışıdır. Örneğin, diğer tüm gizlenebilen varlıkları bir tarafa koyup sadece emlak üzerinden bir tahmin yapacak olursak, Türkiye ile çok benzerlik gösteren ve De Soto’nun “ölü sermaye” diye adlandırdığı kaçak yapıların değerine bakmak çok aydınlatıcı olacaktır.

    Buna göre Filipinler’de şehir sakinlerinin % 57’si ve kırsal alanda yaşayanların % 67’si, Peru’da şehirlerde yaşayanların % 81’i, Haiti’de şehirde yaşayanların % 68’i ve kırsal alanda yaşayanların % 97’si, Mısırda ise şehirde yaşayanların % 92’si ve kırsal alanda yaşayanların % 83’ü ölü sermaye konutlarda yaşamaktadır.

    Bu aşamada asıl vurgulanması gereken kaçak yapılaşma nedeniyle değerleri çok düşük olan bu konutların toplam değeri ne kadardır? Yani ölü sermayenin boyutu nedir? Örneğin Manila’da bir kulübeyi 2.700 Amerikan dolarına, Kahire dışında bir kasabada dört başı mamur bir evi 5.000 Amerikan dolarına, Lima’da garajlı, manzaralı, iyi konumda tek katlı bir evi 20.000 Amerikan dolarına satın almak mümkündür. Ancak tek tek küçük denilecek bu rakamların toplam ulaştığı rakam ne kadardır ve bir anlam ifade etmekte midir?

    Peru’da ölü sermaye konutların değeri 74 milyar Amerikan dolarıdır. Bu değer özelleştirilebilir kamu kuruluşlarının değerinin on bir mislidir. Bu rakam Lima Menkul Kıymetler Borsası’nın 1998’deki çöküşten evvel mevcut toplam değerinin beş mislidir. Ülkeye tarihi boyunca yapılmış bütün dış kaynaklı yatırımların on dört katıdır. Aynı şey Filipinler için de geçerlidir. Tapusuz emlakin değeri 133 milyar Amerikan dolarıdır. Bu tutar Filipinler Menkul Kıymetler Borsası’nda 2000 yılı itibariyle kayıtlı 216 yerli firmanın kapital toplamının dört misli, ülkenin ticari bankalardaki toplam mevduatının yedi misli, kamu kuruluşlarının sermayelerinin dokuz misli ve tüm dış kaynaklı yatırımların on dört katıdır. Mısır’da durum daha da dramatiktir. Toprağa gömülmüş ölü sermayenin değeri 240 milyar Amerikan doları kadardır. Bu meblağ Kahire Menkul Kıymetler Borsası’nda işlem gören hisse senetleri değerinin otuz katı ve Süveyş Kanalı ve Aswan Barajı dâhil Mısır’a yapılmış bütün yabancı yatırımların elli beş katıdır.

    Ve nihayet De Soto ve ekibi, üçüncü dünya ve eski komünist ülkelerde yoksulların ellerinde tuttukları, ancak hukuki olarak sahibi olmadıkları gayrimenkullerin değerini, oldukça muhafazakâr olduğunu vurguladıkları bir hesaplamayla 9,3 trilyon Amerikan doları olarak tahmin etmektedir. Bu hesaplamanın yapıldığı tarih itibariyle 9,3 trilyon Amerikan doları tedavüldeki ABD para arzının yaklaşık iki katıdır. Dünyanın en gelişmiş yirmi ülkesinin başlıca menkul kıymet borsalarında –New York, Tokyo, Frankfurt, Toronto, Paris, Milano, NASDAQ ve diğer kayıtlı on ikisinde- kayıtlı bütün şirketlerin değerleri toplamına neredeyse eşittir. Bu rakam, üçüncü dünya ülkelerine ve eski komünist ülkelere 1989 yılını izleyen on yıl zarfında yapılmış bütün dış kaynaklı doğrudan yatırımların yirmi mislinden fazladır. Dünya Bankası’nın son otuz yıl zarfında vermiş olduğu bütün borçların kırk altı misli olup, bu dönemde bütün ileri ülkelerin üçüncü dünyaya yapmış oldukları kalkınma yardımları toplamının doksan üç katıdır.

    Yukarıda verilen rakamsal büyüklükler açıkça göstermektedir ki, batılı ülkeler zenginken, diğerlerinin neden yoksul kaldığının ve bu ülkelerdeki varlıkların zenginlik üretecek sermayeye neden dönüşmediğinin cevabı “ölü sermaye” kavramında saklıdır. Gerçekten de, yukarıda verilen rakamsal örnekler ortada muazzam büyüklükte bir varlıklar topluluğunun bulunduğunu göstermektedir. Ne var ki, bu varlıklar ve bu varlıklar üzerinden sağlanan faydalar yasal değildir. Keza bu varlıklar edinilirken ya yasal gereklikler yerine getirilmemiştir (yasal bir arsa üzerine kaçak bina veya iş yeri inşası gibi) ya da bizzat varlığın kendisi yasal yollarla edinilmemiştir (devlet arazisinin üzerine bina yapılması veya doğrudan bu vasfa sahip arazinin işgal edilmesi, kullanılması gibi). Dolayısıyla bu varlıklar resmi mülkiyet sistemine dâhil değildir.

    Fakat öte taraftan, bu varlıklar üzerinde kullanmaktan veya işlemekten kaynaklanan “de facto” bir iyelik, bir sahiplik hali söz konusudur. Bunun da ötesinde söz konusu varlıkları kullanan veya işletenlerin bu varlıklar üzerinde hak sahibi olduklarını, en azından o çevrede yaşayanlar kabul etmişlerdir. Esasında o bölgenin yerel resmi görevlileri de (ve hatta bazen merkezi yönetim) bu sahip olma halini zımni olarak kabul etmişlerdir (kaçak bir binaya veya neredeyse tamamı böyle binalardan müteşekkil bir mahalleye su, elektrik, doğalgaz götürülmesi, yol ve okul yapılması, bu binalar için emlak vergisi alınması gibi). Yani söz konusu sahiplik hali en azından belli ölçülerde meşru hale gelmiştir.

    Meşruiyeti anlatan güzel bir örnek olması açısından bir anekdota burada yer vermek ilginç olabilir. De Sonto Bali’de pirinç tarlaları arasında dolaşırken ne zaman kazara bir tarladan başka bir tarlaya geçse kendisine bir başka köpeğin havladığını belirtiyor. De Sonto bu örneği verirken, Endonezya’nın resmi hukukundan habersiz olan köpeklerin hangi tarla veya tarlaların kendi sahiplerine ait olduğunu pekâlâ bildiklerine vurgu yapmaktadır. Yani, resmi mülkiyet sistemi ölü sermayeye konu varlıkları tanımıyor bilmiyor veya bilmezden geliyor olabilir. Ancak bu varlıkların fiili olarak kimin mülkiyetinde ve kullanımında olduğu aslında bellidir. Keza ortada, yasa dışı hayatın akışı içerisinde ihtiyaçlar ve fiili durumlar çerçevesinde oluşmuş; kendi içerisinde sürekli devinen bir toplumsal uzlaşma (toplum sözleşmeleri) vardır. Gerçekten de, toplumsal hayatın mülkiyet esası çerçevesinde değişmez bir prensibi vardır: “Bize belli bir varlık üzerinde hak tanıyan kendi zihnimiz değil, fakat haklarımıza ilişkin bizimle hemfikir olan diğer zihinlerdir.”

    Özetlemek icap ederse, ortada belli ölçüde meşruiyet kazanmış ama yasal dayanağı olmayan bir mülkiyet hakkı ve bu mülkiyet hakkının temsil ettiği devasa bir varlıklar bütünü söz konusudur. Ancak, işte tam da bu sebeple, yani mülkiyet hakkının yasal olmaması nedeniyle sermayeye dönüşemeyen bu varlıklar, bunları ellerinde bulunduran yoksul sınıfların zenginleşmesine imkân vermemektedir. Çünkü ölü sermaye esasında sermayeleşmemiş varlıkları ifade eder. Keza burada sermayenin en önemli özelliği olan dolaşım yeteneğinden yoksunluk söz konusudur. Bu mülklerin sermaye yaratmak amacıyla kullanılabilecek hale getirilmesi ise işin can alıcı noktasını oluşturmaktadır. Çözüm buradadır. Yasadışı mülkiyet haklarının resmi mülkiyet sistemine entegrasyonu, ulusların kalkınmasında ve yoksulluğun minimize edilmesinde tek başına muazzam katkı yapmaya aday bir büyük çözüm önerisidir. Çünkü ulusların zenginleşmesi ancak ekonomik kalkınma ile olur. Bu da ancak sermaye türetilmesiyle mümkündür. Elbette burada kastedilen sermaye türetilmesi için bunun bir varlığa dayandırılması gerekliliğidir. Yoksa 2009 küresel krizinin çıkış sebebi olarak gösterilen gerçekte olmayan varlıklara dayandırılmış türev ürünler (türev sermaye) bu yazının amacının tam aksine hizmet etmektedir.

    De Soto, bu noktada mülkiyetin varlıkların birincil vasfı olmadığını vurgular. Ona göre mülkiyet, varlıklar üzerinde ekonomik yönden anlamı olan hukuki bir fikir birliğinin ifade edilmesidir. Hukuk sermayeyi sabitleyen ve gerçekleştiren enstrümandır. Dolayısıyla hukukun gayrimenkulün fiziki gerçeğini saptamakla meşgul olmaktan çok, bu varlıklardan artı değer yaratmaya imkân verecek kurallar bütününü tespitle ilgili olması gerekir. Keza varlıklara artı değer yaratma gücü veren bu varlıkların hukuki mülkiyet belgeleriyle temsil edilmesidir. Böylece bu varlıkların finans sektörü ve yatırım faaliyetleriyle hem yasal hem de meşru ilişkisi aynı anda sağlanmış olur. Bu da örneğin, düne kadar teminat değeri olmayan bu varlıkların teminat gösterilmesi suretiyle ticari ve tüketim amaçlı kredi veya yatırım amaçlı teşvik alınmasına olanak verecektir. Bunun hem finans hem de reel sektöre katkısının tahmin edilenden öte muazzam ölçüde olmaması için hiçbir neden yoktur. Yine bu varlıkların örneğin sigorta konusu yapılabilmesi sigorta ve buna bağlı yan sektörlerin çok ciddi anlamda gelişmesine katkı yapacaktır. İş bununla da kalmayacak, söz konusu varlıklar kayıt altına alınacağı için sırf bu sebeple kamu gelirinin çok önemli ölçüde artacağı, bunun kamu yatırım ve harcamalarına katkı yapacağı; dolayısıyla eğitim, sağlık, adalet gibi birçok önemli alana ek kaynak aktarılmasının mümkün olacağı unutulmamalıdır.

    Ölü sermayenin resmi mülkiyet sistemine nasıl entegre edilebileceği hususuna çok kısa değinmeden önce; yukarıda örneklenen ölü sermeyenin kayıt altına alınması hasebiyle kamu gelirinin buralardan sağlanacak vergilerle artacağına ilişkin öngörüye yönelik olası tereddütlere karşı şu gerçeğin de altını öncelikle çizmekte fayda vardır. Yasa dışı yaşamanın legal olmayan birçok parasal maliyeti vardır. Yasa dışı girişimci üretim ve ticari faaliyeti devam ettirirken rüşvet ve haraç dâhil birçok parasal yükümlülüğe katlanmak zorundadır. Dolayısıyla, elindeki yasa dışı varlıkları teminat olarak gösteremeyen, söz konusu varlıkları -kredi kullanarak satın almak mümkün olmadığı için- kolaylıkla elden çıkaramayan, sırf kayıt dışı olduğu için kendi ad ve markası altında mümesillikler vs. açamayan ve dolayısıyla işini istediği ölçekte büyütemeyen, hepsinden de öte kayıt dışında olmanın verdiği psikolojik sıkıntı ve stresten hiç de mutlu olmayan birçok işletme ve varlık sahibinin; adil bir vergilendirme sistemi içerisinde bu özellikteki ticari faaliyetlerini ve varlıklarını kayıt altına aldırmak isteyeceği gerçeği karşısında şaşırmamak gerekir.

    Burada kritik olan iki husus vardır. Öncelikle bu her yönüyle bir devlet ya da en azından hükümet projesi olmak durumundadır. Dolayısıyla sadece kayıt dışındakilere değil tüm topluma kayıt altına geçmenin kazanımlarının çok açık bir biçimde anlatılması gerekmektedir. Projenin bu aşamasının başarılı olabilmesi için dikkat edilmesi gereken diğer önemli husus ise devleti neredeyse işletmenin ortağı durumuna getirecek çeşit ve oranda vergiler tesis edilmemesi; bunun yerine adil bir vergilendirme sistemi oluşturulmasıdır. Aksi durumda kayıt altına giren işletme ve varlıkların bir şekilde yeniden kayıt dışına çıkmaları her zaman mümkündür.

    Sonuç olarak, farklı ihtiyaçları karşılamak için farklı şekillerde oluşmuş ve kayıt dışı ekonominin “yasal” çerçevesini oluşturan ve esasında konusu olan “şey”i mikro ölçekte meşrulaştıran tüm bu toplumsal sözleşmeleri bir araya getirmek ve tek bir mülkiyet sistemi içine yerleştirmek başarının olmazsa olmaz koşuludur. Bunu yaparken de yukarıdan aşağıya (mevcut resmi mülkiyet sisteminden toplumsal sözleşmelere) ve aşağıdan yukarıya (kaynağını ihtiyaçlardan ve sosyal davranışlardan alan toplumsal sözleşmelerden mevcut resmi mülkiyet sistemine) doğru etkileşimin kaçınılmaz olduğu; öte taraftan böylesine iddialı bir projenin çok kararlı ve güçlü bir siyasi irade gerektirdiği izahtan vareste bir husustur.
  • 567 syf.
    ·25 günde·Beğendi·10/10
    Balzac’la tanışmam lise dönemime denk gelir. Vadideki Zambak’ın tırt bir çevirisiydi sanırım. Kitabı o zamanlar klasikler arasında olduğu için merak etmiş almış okumaya başlayınca hatırladığım kadarıyla şöyle bir cümleyle karşılaşmıştım;
    “Balzac kadınlar ile ilgili şöyle der; ‘Genç kadınları ciddiye almayın, onlar bencildir, onlarda gerçek dostluk bulunmaz, bir kadın ancak dul ve zengin olduğunda bir işe yarar.” gibiydi.

    O zamanın kafası tabi bir klasik böyle mi başlar be diyerek ilk kez bir kitap fırlattım. Uzun yıllar Elif Balzac’a küsmüş Balzac’ın da çok umrunda durumundayken yollarımız yeni keşfim Zweig sayesinde tekrar kesişmişti. Üç Büyük Usta kitabında Balzac’ı öylesine ilahlaştırarak anlatmış ki, bu 80 sayfada anlattığından hızını alamamış olacak R. Rolland’a yazdığı mektupta “Siz nasıl bir Beethoven’cıysanız ben de bir Balzac’cıyım. Otuz yıldır Balzac okuyorum, hayranlığımdan hiçbir şey kaybetmeden tekrar tekrar okuyorum.” diyerek heyecanını paylaşmış, yazarlık hayatının ve hayat tecrübesinin toplamı olmasını istediği ‘Büyük Balzac’ kitabının elyazmaları için 10 yılını vermiş.

    ‘Büyük Balzac’ Zweig’ın gençlik hayaliymiş. Ama ne yazık ki Balzac’ın da gençlik hayali olan ‘İnsanlık Komedyası’nı bitirememesi gibi Zweig da kitabı bitirememiş, hayran olunan yazarlarla böylesine ortaklık yaşamak Zweig’ın kaderi gibi sanki. (Kleist gibi intiharı da var.)

    Ben Üç Büyük Usta: Balzac, Dickens, Dostoyevski’yı okurken Zweig’in heyecanı anında bana geçti o hevesle koşarak Vadideki Zambak , İnsancıklar ve Oliver Twist aldım :) Tabi bu bir şey değil. Sabahattin Ali okurken onun çevirdiği Heinrich Von Kleist'in kitabını buluyorum hopp koşarak onu alıyorum, ondan etkilenen Zweig’ı buluyorum onun hakkındaki kitabı Stefan Zweig'in Son Günleri'ni alıyorum, onun yazdıklarını okumamak olmaz o da Honore de Balzac 'ı yazıyor , Balzac mı hemmen onun kitaplarına dadanıyorum. Balzac Stendhal övüyor ona yapışıyorum, Victor Hugo, Balzac övüyor o bırakılır mı yok bırakılmaz onu da alıyorum. Bu silsile bana bir okuma listesi yaptırmıyor. Elif’le delirmeler :)

    Vadideki Zambak ( Bu sefer akıllılık yapıp düzgün çeviri araştırdım bence en iyisi İş Bankası) kadar sürükleyici, sözcüklerin içimde dans ettiği, ruhuma dokunan çok az kitap hatırlarım. Balzac gerçekten de gerçekliği öyle bir dönüştürerek anlatıyor ki okurken gözlerin kamaşıyor, içine işliyor.

    Balzac’ın kendi kendine – geleceğini görür gibi- soyluluk unvanı vermesiyle başlayan başyapıtlar serisi ölümüne kadar yazdığı binlerce satıra, iki bini aşkın karaktere, tamamlanmamış yüzlerce sayfaya varacaktır. Belki de dünyanın en çok yazan yazarıdır.
    “Hemen hemen hiçbir sanatçı, Balzac’ınki kadar geniş, Balzac’ınki kadar kapsamlı bir sanat dünyası kuramamıştır. (Modeste Mignon sf.6)

    Gününün 15 saatini neredeyse aralıksız yazmaya adayan ve günün birinde çok zengin olma inancını bir an olsun kaybetmeyen Balzac’ın bu azim ve hırsı gerçekten normal bir insanda görülebilecek gibi değil.
    “Bütün gücümle çalışıyor, günde on beş saat yazıyordum. Güneş yükselirken ben de kalkıyor ve sadece koyu bir kahve içip öğle yemeğine kadar çalışıyordum.” (Syf. 357)

    Bence onun hayatı içi bomboş öneriler dağıtan kişisel gelişim kitaplarının toplamından daha etkili olurdu hem de gerçek bir başarı hikayesi. Ki bu çalışmalar sırasında en büyük destekçisi ne anne babası ne yakın arkadaşları ne de sevdiği kadınlardır. Tek gerçek aşk ‘kahve’. Balzac bir şairin yazabileceği en büyük övgüyü kahveye ithaf eder;
    “Kahve mideye iner ve ondan sonra her şey harekete geçer: Düşünceler, tıpkı savaş meydanındaki büyük bir ordunun taburları gibi birbiri ardı sıra gelir; savaş başlar. Hatıralar, savaş düzeni alan askerlerin önünde ilerleyen bir bayraktar gibi koşar adım saldırıya geçerler. Hafif süvariler görkemli bir şekilde dörtnala kalkar. Mantığın topçuları nakliye birlikleri ve fişek kovanlarıyla gümbürder. En zekice buluşlar çarpışmaya keskin nişancılar olarak katılır. Karakterler kostümlerini kuşanır, kâğıt mürekkeple kaplanır, muharebe başlar ve savaşın yapıldığı meydan nasıl kapkara barut dumanının altında kalırsa, bu muharebe de kara dalgaların akınıyla son bulur.” (Syf. 210)

    Balzac’ın esas patlaması ve gerçekten iyi bir yazar olarak ortaya çıkması 30’lu yaşlarının başına denk gelir. Onun gerçek bir yazar olarak pişmesi başka isimlerle deli gibi yazdığı binlerce sayfa yazıyla, başkalarının kitaplarının birinin başından birinin sonundan kopyalarla tamamlanan piyasa kitaplarıyla olmuş. Ben bunları okuduktan sonra şimdiki piyasa yazarlarına karşı ılımlı olmaya karar verdim, sonuçta dünya dehası Balzac’ın geçtiği yolları düşünecek olursak bir Elif Şhafuck bile kabul edilebilir.

    En iç karartıcı konu bence kitabın ve aslında Balzac’ın temel noktası: kadınlar. Balzac’ın kadınlarının çokluğuna rağmen seveceği kadınların özellikleri arasında yalnız ‘zengin ve dul olma’ hali olunca çaya çıkılan kitle de derhal oluşuyor ama bu şişman, kaba saba, semiz, kırmızı yanaklı, bağıra çağıra ve durmaksızın konuşan, her türlü topluluğa bir top mermisi gibi düşen bayağı adamı kabul edecek kadın profili bu istenen özellikliler arasından çok çıkmıyor.

    Ama hayatına bakınca da yazdığı o romantik, ateşli, heyecanlı mektupların yalnız zengin olma yolunda yazılmış taktiksel bir çalışma olması gerçekten acı verici;
    “En hafif kokundan bile mest olmuş durumdayım ve sana binlerce kez sahip olsaydım bile, beni daha da sarhoş olmuş görürdün.”
    “Sadece siz beni mutlu edebilirsiniz. Eva, önünüzde diz çöküyorum, hayatım, kalbim size aittir.”

    Bunlar ve daha yüzlercesi kadar hisli duyguları kağıtlara geçiren bu adamın hiç tam sevmemiş sevilmemiş olması beni gerçekten çok üzdü.
    Kadınlarla ilgili “gerçekte bu dünya üzerindeki tek dinim olan kadınlar” diye bahseder. (Syf:289)

    Gel gör ki bu ‘dininden’ çektiğini borçlarından bile çekmemiştir.
    “Hep hüsranla sonuçlanan tek ıstırabım kadındır... Kadınları gözlemledim, onları araştırdım, onları tanımayı ve şefkatle sevmeyi öğrendim. Ancak payıma düşen bütün ödül, büyük ve soylu yüreklerin beni hep uzaktan anlamaları oldu. Yazılarımda arzularımı, düşlerimi kaleme almak zorunda kaldım.” (Syf:292) diyecek kadar da onların karşısında çaresizdir.

    Balzac’ın hayatının bence en yanlış kadını, Modeste Mignon’un ilham kaynağı (şıllık demekten kendimi alamıyorum) Madam de Hanska, bize kitapta verdiği dil ve anlatım şölenini gerçek hayatta Balzac’a vermek bir yana dursun evli olduğu halde Balzac’ı 10 yıl oyalayacak, onun kimseyle ilişki kurmasını istemeyerek trip üstüne trip atacak, kendisinden tiksindiği halde bırakmamak için de gereksiz bir direnç gösterecek, Balzac’ı kısacası parmağında oynatacak ve ancak onun ölümü garantisiyle kendisiyle evlenecek kadar da aşağılık bir kadındır.

    Balzac’ın müthiş hayalperestliği ve heyecanı kitaplarının başarısının aksine onun hayatını kurtaramamış maalesef. Borcu olmadığı bir uçan kuş varmış sanırım ( yakalasa ona da borç yapardı bence). Borçlarından kaçmak için göçebe yaşayan, kendine arka kapılar icat eden, aylarca farklı şehirlerde, ülkelerde kalarak borcunu unutturmaya çalışan Balzac, bence hem ‘borç’ kelimesinin anlamını bilmiyor hem de paranın ne olduğundan bi haber yaşıyormuş. Çünkü onu ne kazanabilmiş, ne kullanmış ne de birine ödemiş.

    Doppler gibi parayı ortadan kaldırıp takas usulü alışverişi getirmeye çalışıyor hatta büyük oranda bunu başarıyor da. Çünkü bütün alışverişini olan olmayan yazılmış yazılmamış kitapları ile ödeyerek yapıyor.
    “Eserlerini, daha ilk satırını bile yazmadan satmakta, peşinen rehine koymakta ve tüy kalemi adeta bir sürek avındaymışçasına aldığı avansların peşinden koşmak zorunda kalmaktadır.” (Syf:342)

    Ömrünün son anına kadar o kadar çok iş denemesinde bulunmuş ki ne etrafındakiler ne de kendisi hiç dememiş ki ‘azizim sen sadece yaz lütfen yaz sadece yaz’.

    “Balzac ne zaman kendi etkinlik alanına ihanet edecek olsa, dehası ve keskin kavrayışa sahip zekası başarısızlığa uğrayacaktır. Kendi topraklarında nasıl dev gibi güçlü oluyorsa, kendine yabancı alanlarda aksine cücelere bile alay konusu olacak kadar küçük kalmaktadır.” (Syf.351)

    Matbaa işine girer batar; borç, hurufat dökümhanesi kurar batar; borç, gazetecilik yapar batar; borç, maden aramaya girişir batar; borç, tiyatro işine girer batar; borç, siyasete girmeye çalışır hepten batar… bir insanın hayatı boyunca bu kadar borç üretmesi bu kadar kitap üretmesi ile doğru orantılı hiç olmuş mudur, bilinmez. Ukrayna’da tatilde olduğu dönem uçsuz bucaksız ormanı görünce bile bu muhteşem doğa tasvircisinin aklına nasıl kalas ticareti yapmak geliyor aklım almıyor.

    Balzac sanki çaresizliklerden, başarısızlıklardan besleniyor gibi elinin yazma dışında neye atsa elinde kaldığı yetmiyormuş gibi üstüne bir de borca mahkum oluyor ama bu da onun hırslanıp daha çok çalışmasına neden oluyor.
    “En iyi esinler bana hep en derin korkuları ve çaresizlikleri yaşadığım saatlerde gelir.” (Syf.241)

    Yaşadığı herkesi, her olayı, her şeyi de ( nesnelere kadar) kitaplarına aktarır. E o kadar karakter yaratmak başka nasıl mümkün olur.
    “Balzac büyük sırrı keşfetmiştir. Her şey konudur. Araştırmasını bildikten sonra gerçeklik, bitmez tükenmez bir madendir.” (Syf.261)

    Edebiyat’ın Sisiphos’u Balzac’ın en cesur hareketlerinden biri dönemin en güçlü yayıncısına karşı açtığı dava olmuş. Olması gereken, tüm meslektaşlarının onun yanında olması tabi ama ona duyulan derin kıskançlık ve düşmanlık karşısında Balzac’a yalnız Victor Hugo destek olmuş. E şimdi bakıldığında bu edebiyat çevresinde yalnız Hugo ve Balzac sınırları aşmış, kraldan krala destek:)

    Balzac’ın muhteşem tiyatro macerasını anlatmadan geçmek istemiyorum. Kendisine oyun yazmasını teklif eden tiyatro müdürünü eli boş göndermemek için anlaşma yapıyor, sözleşmeyi imzalıyor haliyle parasını da alıyor, Balzac bu:)
    Oyun için her şeyi kendi elleriyle hazırlar; oyuncular bulunur, dekor ayarlanır, sahne tamam, biletler basılır, gelecek konuklar, yerleşim düzeni, koltuklar…
    Provlar başlayacak, Balzac prova öncesi arkadaşlarını çağırmış, herkes Balzac’ı bekliyor, arkadaşları “Uzman olarak şimdi bizim görüşümüzü almak istiyorsun demek?” diye soruyor, cevaba gel:
    “Oyun henüz yazılmadı ki.”
    “Öyleyse okumanın altı hafta kadar ertelenmesi gerekiyor.” “Hayır,” dedi Balzac, “parayı alabilmek için dramı şimdi alelacele yazıp bitireceğiz. Acilen yerine getirmem gereken bir taahhüdüm var.” “Ama bu yarına kadar mümkün değil; müsveddeleri temize çekmek için bile zaman yok.” “Ben her şeyi ayarladım bile: Sen ilk perdeyi yazıyorsun, Ourliac bir sonrakini, Laurent-Jan üçüncüyü, de Belloy dördüncüyü, ben kendim ise beşinciyi üstleniyorum ve kararlaştırıldığı gibi yarın öğle saatlerinde Harel’e oyunu okuyacağım. Tek bir perde en fazla dört yüz beş yüz satır demektir ve bu da bir gün bir gecede rahatlıkla yazılabilir.” (Syf:420)
    Çok güldüm ben buna ya:)

    Balzac’ın belki de hayatında yaptığı en büyük yücegönüllülük, kral hareket Stendhal’e yazdığı şık makale. ‘Parma Manastırı’na yazdığı yazı sonrası hem aslında döneminin kıskanç edebiyat dünyasına sağlam bir tokat çakmış hem de Victor Hugo gibi büyük bir isimden geri kalmadığını da göstermiş olur.
    “Gerçekten de böylesine muhteşem ve sahici bir muharebe tasvirini okurken kıskançlık ateşi sardı beni. Eserlerimin en zor kısmı olan Askerlik Yaşamından Sahneler için hep böyle bir şeyi hayal etmiştim ve bu parça beni kendine hayran bıraktı, cesaretimi kırdı, büyüledi ve çaresizliğe düşürdü. Bunları size tüm samimiyetimle söylüyorum... (Syf:431)

    Ama öngörüde yüz kaplan gücünde olan Balzac için Stendhal tek nokta atış değil ki;
    “Ölümden sonra söz konusu insanlarla rolleri değişeceğiz. Yaşadığımız sürece ölümlü bedenimiz üzerinde iktidara sahipler ama daha ölüm gelir gelmez hemen unutulmaya yüz tutacaklar.” Bu kadar net.

    Balzac’ın hayatının en büyük amacı olan ‘zengin olma ve dul zengin bir kadınla evlenme’ idealine öylesine kendini adamış ki 50’li yaşlarda ve yataklara düşecek denli hasta olması bile ölüm düşüncesini aklının ucuna getirmemiş. Kendisine mektupla aşkını anlatan ve onu yıllarca peşinden koşturan “yabancı kadın”la ömrünün son aylarında evlenecek ve ona yabancı olarak son nefesini verecektir. Hayal ettiği, hesapladığı, uğruna deli gibi çalıştığı hiçbir şeyi başaramadan. Ne kadar büyük bir yazar olduğunu sağlığında göremeden…

    Benim en çok içimi acıtan ölmeden önce zar zor yazabildiği mektupları, bir yazar için hele ki Balzac için en acı verici cümleler;
    Artık harfleri bile seçemiyorum ki sana bu mektubu yollayabileyim. Gözlerimdeki ağrı, ne okumama ne yazmama izin veriyor.”
    “Artık okuyup yazamıyorum.” (Syf:543)