• 184 syf.
    Kitap, isminden dolayı ilgimi çekti ve iyi ki çekmiş. Öncelikle yazar hakkında kitapta verilen kısa bilgileri aktarayım: Luan Starova, 1941'de Arnavutluk'ta doğmuş, 1945'ten beri Makedonya'da yaşıyor. Fransız Edebiyatı profesörü ve aynı zamanda ülkesinin Fransız büyükelçiliğini yapıyor. Altı dil bilmesi bilhassa dikkatimi çekti. Hep çok dil bilen insanlara imrenmişimdir. Bununla birlikte Keçiler Dönemi romanı, Fransa'da 1997 yılında ödül almış.

    Tanrıtanımazlık Müzesi otobiyografik bir roman veya anlatıdır. Yazar, geri dönüşler yaparak hem ailesinin yaşadığı sürgün hayatını hem de şimdiki zamanda, kendisinin öz yurdu Arnavutluk'a sanatsal bir aktivite kapsamında ilk dönüşü esnasında yaşanılanları anlatıyor. Kitaptan insana ağırlıklı olarak hüzün duygusu geçiyor. Önce bir ailenin, sonra da tüm Balkan halklarının savaşlar, devrimler arasında yaşadıkları kimlik bunalımları, hayatta kalma çabaları okura nüfuz ediyor. Kitabın bence tek eksi tarafı, yazarın yer yer tekrara düşmesidir.

    Yazarın babaannesi bir Türk. Babası da Fethi Okyar'ın kuzenidir. Hatta Fethi Okyar ileride Arnavutluk'a yaptığı bir ziyarette yazarın amcasını arıyor ama buluşamıyorlar. Belki buluşabilseler o gün, sonraki yıllarda komünizm nedeniyle yaşayacağı sıkıntılara en baştan mani olacaktır. Yazarın babası ise Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkımını görmüş, İstanbul'da yaşamış. Hatta Ayasofya ile Sultan Ahmed arasındaki gezinmeleri kitabın önemli noktalarından birini oluşturmaktadır. Aynı zamanda baba, kitabın temel unsurudur. Atatürk ile birlikte yeni kurulan laik Cumhuriyet içinde saygın mevkilere gelme imkanı varken tercihini buradan gitmekten yana kullanır. Arnavutluk'a gider lakin burası her iki tarafın netice alamadığı bir savaş içinde kıvranmaktadır. Buradan sonraki durağı ise Makedonya olur, tabi o zamanlar Yugoslavya. Birikimli bir insan olduğu için aslında başka ülkelere gidebilirmiş lakin o, Balkanlarda kalmayı tercih etmiş. Burada ailesini korumuş, onlara rehberlik etmiş.

    Onun ölüm haberiyle başlıyor denilebilir kitap, aile için önemini yazardan etkileyici şekilde dinliyoruz. Ondan yadigar olarak en başta zengin kitaplığı kalır. Kitaplığında dikkat çekici olan nokta, kutsal kitapların arasında Lenin ve Stalin'in kitaplarının yer almasıdır. Yazar bu noktayı kitap boyunca ara ara vurgulayacak. Kitaplığın bu dizimi, komünizmin din karşıtı icraatlerine karşı babanın tutumunun ve babanın suskunluğu başta olmak üzere genel mizacı ise Balkanların sürekli karışık olması karşısında bölge halkının savunma mekanizmasının göstergeleri olacaktır.

    Kitapların güzel bir yanı, insanı araştırma yapmaya teşvik etmesidir. Bu kitap vesilesiyle Sovyetlerin ve dönemin komünist Arnavutluk'unun dini politikasına baktım. Sovyetler 1930'lu yıllarda pek çok din adamını tutuklamış ve öldürmüş. Pek çok kiliseyi de yıkmış. Öte yandan 1931'de ülke genelinde toplam 44 bin din karşıtı müze, 20 binden fazla ateist grup ve 80'den fazla din karşıtı üniversite bulunuyormuş. Bunlar vasıtasıyla halkın dini inancıyla yoğun şekilde dalga geçiliyor, bunlara karşıt yoğun propaganda yapılıyor. Bu propagandalara örnek olmasi
    bakımından birtakım afişler şunlar: http://devrimciproletarya1.net/...-ve-egitim-afisleri/

    Aslında genel olarak bakarsak bu tarz afişler düşünce ve ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmelidir. Ama burada dikkat çekilen nokta, Sovyetlerin halkın dini inançlarına her açıdan düşmanca bir tutum takınmasıdır. Evet, dini birtakım nedenlerle zararlı görebilirsin lakin bununla mücadele etmenin yolu bunlar değil. Laikliği her açıdan sağlarsın: medeni hukuk, eğitim ve genel hukuk alanında. Siyasette dinin kullanılmaması yönünde tedbirler alırsın. Eğitimini bilhassa laik, bilimsel temelde dizayn ederek genç kuşakların bilimsel bakış açısına sahip olmasını sağlarsın. Halkın dini kaynaklara ulaşımını sağlar, halkın dini duygularını sömüren unsurlara mani olursun. Bunlar sonucunda halkın ibadetine, inancına karışmazsın. Gerisi onlara kalır. Aksi takdirde Sovyetler gibi bir taktik izlenirse ters teper savaş halinde olduğu ABD'ye de koz vermiş olursun. Nitekim ABD de bu kozu çok güzel kullanmış.

    Yazarın memleketi Arnavutluk ise dünyanın ilk resmi ateist devleti olmuş Enver Hoca zamanında, dinle savaş konusunda Sovyetleri de geride bırakmış denilebilir. Osmanlı'dan kalan camileri ve ülkedeki kiliseleri yıkmış. Arnavutluk, yazarın sık sık vurguladığı üzere üç dinin yaşandığı bir ülkedir ve devlet bu üç dine savaş ilan etmiş. Stalin zamanında SSCB ile iyi olan ilişkiler onun ölümünden sonra bozulur. Çin ile de ilişkiler bir süre sonra bozulur. Bundan sonra ise Arnavutluk kendini dışa tamamen kapatır. Adeta Stalin'den daha Stalinci olurlar.

    Gerek Arnavutluk gerekse Sovyetler dine düşman olup dini ortadan kaldırmaya çalışmışlarsa da aslında kendi ideolojilerini din haline getirmiş gözüküyorlar. Stalin'i de bir tanrı… Nitekim Marx'ın sınıfsız toplum ütopyası da bana her zaman dinlerin cennet vaadi gibi gelmiştir. Nitekim yakın zamanda okuduğum tarih felsefesiyle ilgili kitapta Doğan Özlem de Marx'ın felsefesini kurarken Hristiyanlikta bin yılcılık öğretisinin, sonlu tarih anlayışının kurucusu Aziz Augustinus'tan fazlasıyla etkilenmiş gözüktüğünden bahsetmişti. Zaten Augustinus, tarih yazımı konusunda önemli bir figür olarak gösterilir. Etkilemesi de normal. Biliyorum, gerçek komünizm bu değil, gerçek Stalin de bu değildir. Ancak bu 'gerçek'ler de din olmanın göstergeleri değil mi? Benzer şekilde, komünizme karşı yapılan eleştirilerde kimi komünist insanların üstten bakar modda davranıp karşılarındakileri burjuvanin kandırdıği garipler olarak görmeleri, falanca kitabı okumalısın önce demeleri, eğer bu kitabı okumuşsan bu sefer filancanın tüm kitaplarını eğer onları da okumuşsan a,b,c,..., z'nin de tüm kitaplarını okumalısın demeleri de dine eleştiri yapıldığı vakit dindarların insanları tefsir tefsir dolaştırmalarına benziyor. Tabi ki, okunmalı lakin burada vurgulamak istediğim nokta, ideolojinin din gibi değişmez, üzerinde tartışma bile yapılamaz mutlak gerçekler hatta kutsallar haline getirilmesidir. Bundan dolayı bunları kutsal bilen insan için bunların en ufak bir yanlışı, eksiği olamaz; eğer bunlarda yanlış ve eksik görülürse mutlaka o insanda hata vardır. Ee bunun dinden ne farkı var? Ayrıca geçen gün bir kanala, komünist partiden biri çıkmıştı. Adamı dinliyorum, güzel konuşuyor doğru noktalara değiniyor lakin çok ütopik ve aslında kaderci. Şöyle; sunucu soruyor, nasıl iktidara gelmeyi düşünüyorsunuz, cevap, biz zaten geleceğiz koşullar getirecek. Bak sen şu işe. Zaten insanlar sistemin yanlışlarını görüyor, onlar gelecek. Bunun dinin kaderciliğinden ne farkı var? Az önce dediğim gibi sınıfsız toplum gelecek zorunlu olarak, tarih bunu söylüyor. Hayır, tarihin bunu mutlak olarak söylediğine nasıl kani geldin ve hala gelebiliyorsun, hadi geldin diyelim insanlardan buna kani gelmesini nasıl bekleyebiliyorsun. Bana bunlar gerçekçi gelmiyor. Yazarın buna benzer konulardaki şu sözlerini alıntılamak istiyorum:
    #90689324
    #90691436

    Kitabın en sevdiğim kısmı ise yazarın, Stalin'in 100. doğum günü kapsamında Arnavutluk'ta yapılan sanatsal etkinliklere katılması esnasında yanındaki komünist görevlilerle girdiği tartışmalarda Dostoyevski'den örnekler verdiği kısımlar oldu.

    Kitaba adını veren İşkodra Tanrıtanımazlık Müzesine yapılan ziyaret ile de yazarın yıllar sonra döndüğü ana yurdundaki seyahati noktalanır. Ve babasının neden hiç buraya dönmek istemediğini anlamış olur. Nitekim babası şunu demiştir kendisine: "Tutsak düşüncenin ülkesine dönülmez."(s.29)

    Kitabı tavsiye ederim, devrimler ve savaşlar arasında Balkan halklarının durumunu olayların tanığı bir insandan dinlemek gayet güzeldi.

    İyi okumalar
  • Fransız yazar Henri Barbusse, Stalin'in sade yaşam tarzını şöyle betimliyor:
    ''Birinci kata çıkıldığında üç pencerede beyaz perdeler asılı olduğu görülür. Stalin'in evinde üç pencere var. Minik holde bir kepin altında bir çiviye uzun bir askeri pelerin asılıdır. Bu salona ek olarak üç yatak odası ve bir yemek odası vardır. Yatak odaları saygıdeğer ikinci sınıf otellerde olduğu gibi yalın bir biçimde döşenmişlerdir... En yaşlı oğul Jasheka geceleri yemek odasında yatağa çevrilen bir divanda uyur; daha küçük olanı ise minik bir girintinin uzantısı olan bir çeşit oyukta uyur...
    ''Stalin'in aylık kazancı, Komünist Partisi görevlilerinin aldığı maksimum aylık olan 500 rubleden ibarettir (Britanya parası olarak 20-25 pound)...
    ''Bu açıksözlü ve son derece zeki insan... yalın bir kişi... Onun Bay Lloyd George gibi 32 değil, sadece bir sekreteri var...
    ''Stalin, kendi hanesine yazılması gereken çok büyük başarılar kazanmış olmakla birlikte, sistemli bir biçimde bütün ilerlemeleri Lenin'in hanesine yazmaktadır.'' (H. Barbusse, Stalin:A New World Seen through One Man, Londra, 1935, s. vii, viii, 291, 294).
    Stalin'in bir daça ya da kır evi kullandığı doğrudur; ancak, kızı Svetlana'nın anlattığı gibi onun yaşamı orda da aynı ölçüde yalındı:
    ''Kuntsevo'daki daçada durum farklı değildi...
    ''Babam zemin katta kalıyordu. O bir odada yaşar ve bütün işlerini orada görürdü. O, geceleri yatağa çevrilen bir kanepede uyurdu.'' (S. Alliluyeva, Twenty Letters to a Friend, Londra, 1967, s.28).
    Arnavut lider Enver Hoca Stalin'i 'alçakgönüllü' ve 'saygılı' olarak tanımlıyordu:
    ''Stalin ne bir zorbaydı, ne de bir despot. O ilkeli bir insandı; o adil ve alçakgönüllüydü ve halka, kadrolara ve çalışma arkadaşlarına karşı çok nazik ve saygılıydı.'' (E. Hoxha, With Stalin: Memoirs, Tirana, 1979, s. 14-15).
    İngiliz Fabyanları Sidney ve Beatrice Webb, Soviet Communism: A New Civilisation adlı anıtsal kitaplarında Stalin'in diktatörlük iktidarı uyguladığı yolundaki görüşleri şiddetle reddetmekteydiler:
    ''Bazen... devletin tümüyle tek bir kişinin, Jozef Stalin'in iradesine bağlı olarak yönetildiği ileri sürülmektedir.
    ''Öncelikle; Mussolini, Hitler ve diğer çağdaş diktatörlerden farklı olarak yasaların Stalin'e yurttaşları üzerinde herhangi bir otorite kullanma yetkisi vermediğini kaydetmek gerekir. Hatta Stalin, Amerikan Anayasasının dört yılda bir birbirlerini izleyen başkanlara verdiği geniş yetkilere de sahip değildir... Stalin... SSCB'nin Başkanı değildir ve hiçbir zaman da olmamıştır... Hatta o bir Halk Komiseri, yani bir Hükümet üyesi de değildir.. O... Parti'nin Genel Sekreteridir.'' (Sidney & Beatrice Webb, Soviet Communism: A New Civilisation, Londra, 1936, s. 431,432,433,435).
    Belki Barbusse, Hoca ve Webb'lerin önyargılı tanıklar olduğu düşünülecektir. Ne var ki, Stalin'e karşı son derece eleştirel konuma olan gözlemciler de bu birincilerin tanıklığını doğrulamaktadırlar. Amerikan diplomat Joseph Davies, Stalin'in yalın ve nazik tavrı hakkında şu yorumu yapıyor:
    ''Kapının açılıp... Bay Stalin'in tek başına odaya girdiğini gördüğümde irkildim... Tavrı nazik ve davranış tarzı neredeyse kendini aşağılarcasına yalındı...
    ''O beni sıcak bir gülümsemeyle ve gerçek bir gururu içeren büyük bir yalınlıkla selamladı... Kahverengi gözleri son derece nazik ve yumuşaktı. Bir çocuk kucağında oturmak ve bir köpek ona sokulmak isteyecektir.'' (J. E. Davies, Mission to Moscow, New York, 1944, s.299-300, 311-12).
    Eugene Lyons Stalin'e şu soruyu sordu:
    ''Siz bir diktatör müsünüz?''
    ''Stalin, sorunun saçma olduğunu ima edercesine gülümsedi:
    '' 'Hayır' dedi yavaşça. 'Ben bir diktatör değilim. Bu sözcüğü kullananlar Sovyet hükümet sistemini ve Komünist Partisi'nin yöntemlerini anlamıyorlar. (Bizde-G.A.) herhangi bir kişi ya da kişi grubu kendisini dayatamaz. Kararlar Parti tarafından alınır ve onun organları olan Merkez Komitesi ve Politbüro tarafından yaşama geçirilir.' '' (E. Lyons, Stalin: Czar of All the Russias, Philadelphia, 1940, s.203).
    Stalin'in kızı Svetlana Alliluyeva, babası hakkında yayılan hemen hemen her karalamaya inanacak kadar saftır, ama o bile kişiliğine 'tapınma' yı, Stalin'in kendisinin tezgahladığı yolundaki suçlamayı reddetmektedir:
    ''Bugünlerde bir yerlerde, babamın kendisini hemen hemen bir tanrı gibi gördüğüne ilişkin bir şey duyduğunda ya da okuduğumda, onu yakından tanımış olan insanların böyle şeyleri söyleyebilmeleri bile beni hayrete düşürüyor...
    ''O asla kendisini bir tanrı gibi düşünmedi.'' ( S. Alliluyeva, Twenty Letters to a Friend, Londra, 1967, s. 202-03, 213).
    Alliluyeva, Stalin öldüğünde daçadaki hizmetçilerin duyduğu üzüntüyü anlatıyor:
    ''Babamın hizmetçileri olan bu adam ve kadınlar onu seviyorlardı. Onu küçük şeylerle mutlu etmek hiç de zor değildi. Tam tersine, o kibar bir insandı; kendisine hizmet edenlere karşı alçakgönüllü ve içtenlikliydi...
    ''Erkekler, kadınlar, herkes dört bir yanda yeniden ağlamaya başladılar...
    ''Hiç kimse sadakat ya da üzüntü gösterisi yapmıyordu. Hepsi de birbirlerini yıllardır tanıyorlardı...
    ''O odadakilerin hiçbiri onu bir tanrı ya da süpermen, dahi ya da şeytan saymıyordu. Onlar onu en temel insansal özelliklerinden, (insanların-G.A.) en iyi, hizmetçilerin yargılayabileceği özelliklerinden ötürü seviyor ve sayıyorlardı.'' (S.Alliluyeva, adıgeçen yapıt, s.20,22)