• Sağlam kimselere pek çabuk geçen, hastalara çok uzun gelen geceler de Refet için bitip tükenmiyordu.
  • 270 syf.
    PRANGA

    Biat, mutluluktur
    21 Ocak 2021 Perşembe

    Fiyatı: 1 lira


    Kitap çok hoşuma gitti. Geçmişten günümüze değin Türk basını hangi aşamalardan geçmiş, ne zorluklar yaşamış görebiliyoruz. Bunları yer yer kendi yorumlarımla size aktarmak istiyorum.

    __________


    CERİDE-İ HAVADİS (1840): İlginç bir başlama hikayesi var. Osmanlı'nın acziyetinin trajik bir göstergesi aynı zamanda. Öyle ki, çıkaran İngiliz, devlete baskı yaparak ödenek bile almış. Kırım Harbi ile popülerliği artan gazete, ilk defa ölüm ilanlarına yer veren de gazete olma özelliğini gösteriyor.

    TERCÜMAN-I AHVAL (1860): İlk tefrika burada basıldı: Şinasi'nin Şair Evlenmesi. Eğitimi eleştirmesi yüzünden hükümet ile arası iyi olmamış ve bir ara kapatılmıştır. Özel sermaye ile kurulan ilk gazetedir.

    TASVIR-I EFKAR (1862): Agah Efendi ile Tercüman-ı Ahval'ı çıkaran Şinasi, kendi gazetesini çıkarmış; burada "halkoyu, düşünce özgür­lüğü gibi konularda uyandırıcı ve uyarıcı başyazılar" yazıyordu. Bunu yapan pek çok insan gibi soluğu Fransa'da almıştır. Benzer akıbete daha önce Agah Efendi, daha sonra Şinasi'nin kaçışından sonra gazetenin başına geçen Namık Kemal da uğrayacaktır. Ayrıca Şinasi, bizde düşünce özgürlüğünün öncüsü sayılan isimmiş.

    MUHBİR (1866): Gazetenin sahibi okuması kıt biri olduğu için gazeteyle yakinen ilgilenen Ali Suavi'ydi. Hükümeti eleştiren yazılara yer veren Muhbir, o dönem sıcak konu olan Girit sorunu üzerine çokça yazılar yazmış ve burada bir millî meclisin açılmasını da savunmuştur. Okuyucuların mektuplarına yer veriyor ve bunları kullanarak hükümete de sorular yöneltiyordu. Bir ara sebepsiz yere kapatılmıştır. Abdülhamid tahta çıktığında övgü dolu yazı yazdığı için Galatasaray Lisesi müdürlüğüne atanan Ali Suavi, ilerleyen yıllarda Abdülhamid'e bakışını değiştirecek ve tarihe Çırağan Baskını olarak geçen olaya imza atarak, burada Yedi Sekiz Hasan Paşa tarafından öldürülecektir. 19 Mayıs 1878'de gazetede çıkan son yazısında şöyle demiştir: "Herkes ve her gazete şimdiki durumun tehlikesinden bahsediyor. Benim söyleyeceğim şeyi herkesin dinleyeceğinden şüphem yoktur. Şim­diki güçlükler pek büyüktür. Ama çaresi pek kolaydır. Yarınki sayımızda, herkesin izniyle, bu çareyi kısaca açıklayıp yorumlayacağım. Bu mektu­bumun amacı yarınki yazıya genel dikkati çekmektir."

    İBRET (1870): Namık Kemal burada baş yazarlık yapmıştır. Pertev Boratav da Namık Kemal'in her şeyden önce bir gazeteci olduğunun altını çizmiştir. Halkı aydınlatmak için bu yola giren Namık Kemal, artık alıştığımız akıbete uğrayarak sürülmüştür. Devletin gazetecileri memur yaparak susturmasını, gazetelerin yersiz şekilde kapatılmalarını, gazetecilerin doğru düzgün bir mahkemeye bile çıkarılmadan cezalandırılmalarını eleştirmiştir. Yazarın Namık Kemal'in basın hakkındaki düşüncelerini özetlediği şu paragraf ise herkesin ama bilhassa basın mensuplarının kulağına küpe olmalıdır: "Namık Kemal toplumun değişmesinde gazetelerin çok büyük bir rol oynadığı kanısındadır. Ona göre "Ülkemizin Avrupa'dan birkaç yüzyıl geri kalmasının başlıca nedeni basının olmamasıdır". Kemal'e göre basın, hükümetin gidişini kontrol eden bir organdır. Basının parlamento kadar önemli bir rolü vardır. Namık Kemal kendi gazeteciliğinden söz ederken de şöyle diyor: "Kendimi vatan hizmetkârlığı için doğmuş bilenlerdenim. Bu görevi yerine getirmek için yazıdan başka bir araç bulunmadığından elim kalem tuttuğu günden beri gazeteciliği seçtim."

    BASİRET (1869): Gazete sahibi Ali Bey, 1870 Fransız- Alman savaşında, Almanların tarafını tutan yazılar yazarak Basiret gazetesinin, yabancı bir devletten para alan ilk gazete sayılmasına vesile olmuştur.

    Gerek tarih derslerimizde gerekse de pek çok tarihçimizin anlatılarında, padişahlarımızın ne kadar ileri görüşlü olduklarından övgü dolu sözlerle bahsedilir. Bu duruma, Türkiye'de sadece iki gazete varken 1858 yılında çıkarılan ceza kanunuyla, basına ilk yasaklamaların getirilmesini örnek verebiliriz. Bu kanunun 138. maddesi şöyle der: "Devleti Âliyyenin emir ve ruhsatıyla açılmış olan matbaalarda salta­natı seniyye ve erbabı hükûmet ve tebaai saltanatı seniyeden olan bir mil­let aleyhinde gazete veya kitap ve evraki muzirre tab ve neşrine mütecasir olan kimselerin iptida bastırmış olduğu şeylerin zaptiyle derecei cürmüne göre matbaası muvakkaten veya bütün bütün kapatıldıktan sonra on meci­diye altınından elli mecidiye altınına kadar cezayı nakdî ahzolunur." Devlet, yüce gönlünden lutfetmiş sana izin vermiş; sen kalkıp yemek yediğin kapa pisliyorsun. Olmaz öyle şey! Basın, hükümeti eleştirmek için değil, hükümetin devamını sağlamak içindir. Halka haber vermek için değil, halktan gerçek haberleri gizlemek için vardır. Ayrıca kanunun 139. maddesinde de genel adaba aykırı mizah yazıları ve müstehcen resimler basılması yasaklanmış. Müstehcenlik, çağa göre değişen bir durum; bu açıdan o dönemlerde bir kadının yüzünün basılması bile müstehcen bir olay olarak görülmüş olabilir. Ülkede yabancı gazeteleri de içine katsan toplamda on tane bile zor çıkacak gazeteler için 1864'te Matbuat Nizamnamesi çıkarılarak, basın üzerinden kontrol ve baskı artırılır. Bu nizamnamede örnek alınan ise yeniden imparatorluk hayalleri kuran ve bundan dolayı baskının tonunu artıran Fransa hükümdarı 3. Napolyon'dur. Üç sene sonra bir kararname çıkarılır ve yazarın tabiriyle, Türkiye'de basına sansür getirilmesi, gazetelerin kapatılması gibi konularda hep buradaki maddeler gerekçe olarak sunulur. Bu maddeler şunlar: "Dersaadette (yani İstanbul'da) yayınlanmakta olan gazetelerin bir takımının bir süreden beri kullandıkları dil ve tuttukları yol...
    Memleketin genel menfaatlerine aykırı aşırılıklar...
    Devlete bile dil uzatanlar...
    ... Fesat âleti olarak birtakım zararlı fikirleri ve yalan haberleri yazanlar...
    Halkın ahvalinin ıslahı ve memleketin ilerlemesi için her va­kitten ziyade himmet buyurulduğu bir sırada...
    Asayişin ve düzenin korunması için...
    Bu kaideye aykırı davranan gazetelerin bütün devlete ve umum millete olan mazarratlarının önlenmesi için...
    Matbuat nizamnamesi hükümlerinin dışında olarak hükü­metçe eğitici ve önleyici tedbirler alınmasına karar verilmiştir...
    İşbu Kararname geçicidir. Bunu yaratan şartlar ortadan kal­kınca Kararname de bertaraf olacaktır." lakin bu şartlar hiçbir zaman ortadan kalkmaz, çünkü burası Türkiye.

    2. Abdülhamid döneminde ise basına sansür, zirve noktasına ulaşıyor. Gazeteler ve kitaplar sansür kurulundan geçiyor; buralarda birçok kelime, cümle, paraf klasik nedenlerle yayından kaldırtılıyor. Öyle ki, vatan kelimesi bile sansür kapsamındadır. Yine, burna ve bilhassa uzun burna atıf yapan cümleler, uzun bir burna sahip Abdülhamid'i çağrıştırdığı için sansürleniyordu. Çuvaldızı kendimize batırmayan ve hep başkasının gözündeki merteği gören bir halk olarak, sürekli surette Hitler'in kitap yakım şölenlerine atıf yaparak bu konudaki hassasiyetimizi ön plana çıkarırız. Lakin, kendi tarihimizdeki benzer olayları hiç duymayız, bilmeyiz veya bilsek de mutlaka onu meşru kılacak gerekçeler üretiriz. Örneğin; Abdülhamid döneminden kitap yakımlarına dair devletin kaydına giren birtakım belgeler:

    i) Mabeyn Başkâtipliği'ne, yani Saraya yollanmış 7 Mayıs 1902 tarihli bir belgeden özetle : "Encümeni Teftiş ve Muayene'nin el koyduğu 150 çuval kadar kitap ve belgenin önce Kâğıthane bölgesinde yakılıp yok edilmesi öngörülmüştü. Sonra bundan vazgeçildi, kitapların Millî Eğitim Bakanlığı arkasındaki bahçede, bir demir kafes içinde yakılması uygun görüldü. Fakat ne kadar dikkat edilirse edilsin, yanarken bazı kâğıtların havaya dağılacağı, ve çıkacak duman­ların da dışarıdan yangın sanılacağı üzerinde duruldu. Çünkü geçen yıl bazı belgeler bahçede yakılırken tulumbacılar bunu yangın sanıp işi karıştırmışlardı. Bu yüzden kitap ve belgelerin Çemberlitaş hamamında yakılması daha doğru görülmüştür. Çünkü Bakanlığın mahzenine açılan bir geçitten Hamamın kül­hanına geçilebilir. Kitaplar böylece hiç kimse görmeden Hama­ma taşınabilecektir..."

    ii) Başka bir belge: "Başka bir belge: "150 çuval zararlı belgenin kimse görmeyecek şekilde Çember­litaş hamamına taşınması için bugün Bakanlığın bahçe duvarın­da bir geçit açıldı, saat altı buçukta belgelerin yakılmasına baş­landı, ve vaktin müsaadesi ve külhanın alabildiği ölçüde saat 10 buçuğa kadar 13 çuval yakıldı. Belgeler tamamen kül haline ge­tirildikten sonra üzerine su dökülüp mahvedildi...""

    iii) Bir belge daha: "Bugün saat 12’de toplanıldı. Akşam saat 10 buçuğa kadar 22 çuval yaktırıldı. Her ne kadar yanan belgeler bir kül yığını hali­ne geldiyse de hamam külhanında iz bırakılmaması için üstüne su döktürülerek çamur haline getirildi. Sonra Bakanlığın yanın­daki bahçede kazılan çukurun içine doldurularak üzeri toprakla örtüldü... 8 Mayıs 1902." Yazarın buna yorumu ise şu şekilde: "Katillerin cesedi gömmelerine benzeyen bir korku yok mu bu işlerde? Aydınlıkların korkusu!.."

    iv) Bir belge daha: "Bugün de sabahleyin 12'den akşam 12'ye kadar zararlı ve yasak edilmiş kitaplardan beş çuval yaktık. Böylece yakılan kitap ve risalelerin sayısı 165 çuvala yükseldi...12 Mayıs 1902"

    Bundan sonra, kitapların güvenliği için bir paylaşım yapacağımız vakit, bir yanda Hitler'in kitap yakım töreninin fotoğrafını, diğer yanda da Abdülhamid'in kitap yakım işlemlerinin fotoğraf veya resimlerini paylaşalım, ne dersiniz?

    Abdülhamid, iç basına karşı uyguladığı diğer bir taktik, onlara çeşitli ödüller kapsamında paralar vererek kendine bağlamak olmuştur. Öyle ki, Padişahın doğum günü ve benzeri günlerde kimi yazarlar, gazetelerinde ona övgü dolu yazılar kaleme alarak para koparmaya çalışmışlardır. Öte taraftan, dış basında ülke ve kendisi hakkında olumsuz haberler çıkmasının önüne geçmek için de eline cebine atan Abdülhamid, yabancı basınlara, bilhassa da Fransız basınına çokça ödeme yapmıştır: "Victor Bérard 1897'de Paris'te yayınlanan «La politique du Sultan» (Sultan’ın politikası) adlı kitabında o yıllarda Paris'teki 17 gazeteye, Tür­kiye ile ilgili heyecan verici haber yayınlamamaları için sürekli olarak para verildiğini yazmaktadır."

    TERCÜMAN-I HAKİKAT (1878) ve kurucusu AHMET MİTHAT EFENDİ: Ahmet Mithat Efendi, "halk tipi gazeteciliğin ve gazetelerde, vülgarizasyonun (karmaşık, anlaşılması güç bir metni vb. herkesin anlayabileceği bir biçime sokma işi, yalınlaştırma) kurucusudur." Halkın içinden biri olan Ahmet Mithat Efendi'nin ilk yazısı da kendisine mihenk aldığı yön doğrultusundadır ve katılmamak elde değil: "Yüzbinde bir kişinin anlayabileceği lisana biz millet lisanı diyebile­cek miyiz? Halkımızın kullandığı bir lisan yok mu? İşte onu millet lisanı yapalım. Arapça ve Farsçanın ne kadar izafetleri ve ne kadar sıfatları var ise kaldırıversek... Şimdi meselâ, 'Devletimizin himematı mahsusei terak­ki perveranesi' diyoruz. Bunu kim anlayabilir? 'Daima ilerlemeye çalışan devletimizin himmet ve gayreti' denilse elbette daha çok anlayan bulu­nur." Abdülhamit konusunda bir hususa değineceğim ama bunu Ahmet Mithat Efendi ile Mithat Paşa arasındaki bir olaydan yola çıkarak yapmak istiyorum. Ahmet Mithat Efendi, "Ey veziriazam, biz terakki isteriz. Bizi okut, sanat öğret, zengin et, hür et. Okul yap; eğer okumazsak kabahat bizim. Sen fabrikalar, ömek çiftlikler yap; işletemezsek kabahat bizim. Sen bize hürriyet ver, kötüye kullanırsak kabahat bizim," diyerek devleti uyaran bir yazı yazar. Devlet olan Mithat Paşa'nın buna yanıtı ise, bu gazetenin kapatılması olur. Günümüz basının bir kesimi, Mithat Paşa'yı özgürlüklerin, baskının karşısında aydınlanmacı bir savaşçı olarak görürken; diğer bir kesim, kısaca bir hain olarak görüyor. Benzer şekilde bir kesim Abdülhamid'i kötülük kazanından çıkmış bir şeytan olarak görürken, diğer bir kesim ise cennetten inmiş bir melek olarak görüyor. Bu farklı kutuplardaki görüşleri belirleyen ise ne kadar bu tarihi kişilerin yaptıkları veya yapamadıklarıdır, tartışılır. Çünkü, her iki kesim de bu kişilerde istediklerini görüyorlar hoşlarına gitmeyeni ise ya görmüyorlar ya da ona meşrulaştırıcı bir gerekçe buluyorlar. Böyle olunca, tartışma bu kişilerin kendisinden bağımsız bir ideolojiler kavgasına dönüşüyor. Bu kişiler de adeta bulutların üzerinde çekirdek çıtlayarak kendilerinden mi bahsediliyor yoksa başka bir şeyden mi kararsızlığı yaşayarak bizleri izliyorlar.

    Öte taraftan Ahmet Mithat Efendi, yazı yazdığı bir dergide Darwin'in evrim kuramından bahseder ve Hıfzı Topuz'un tabiriyle "yobazlar" çileden çıkar; Ahmet Mithat, bunlara cevap verir. Böylece bilim ile "yobazlığın" çatışmasına tanık olunur.

    İKDAM (1896-1926): Abdullah Cevdet'in çıkardığı gazetedir. Saray ile ilişkilerini her daim iyi tutan Ahmet Cevdet, "Münir Süleyman Çapanoğlu'nun yayınladığı bir belgeye göre Abdülhamid’e "Siz Allahın yerdeki gölgesisiniz, adalet kapınız büyük küçük herkese açıktır" diye telgraflar çekmiş ve gazetesi için yardım istemiştir." Buna rağmen, bir dizgi hatası («Cenab-ı Padişahileri» ile başlayan bir yazı «Mösyö Cenab-ı Padişahileri» diye yazmışlar) nedeniyle kısa süreli kapatılmaktan kurtulamamışlar. Ayrıca bünyesinde, Ahmet Rasim, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Necip Asım, Teodor Kasap, Dr. Adnan Adıvar, Hüseyin Cahit Yalçın gibi önemli isimleri barındırmıştır. Sonraları Yakup Kadri ve Falih Rıfkı da burada yazılar yazmıştır. Bir diğer önemli özelliği ise Türkiye'ye ilk rotatifi (Büyük bir çabuklukla dönerek işleyen ve saatte binlerce adet basan bir tür basım makinesi) getiren gazete olmasıdır. Hıfzı Topuz, "İkdam çağının birçok gazetecisine okul olmuş bir gazetedir," değerlendirmesini yapmaktadır.

    SABAH (1895): Kayseri'den bir eşek üstünde gelip sıfırdan başlayarak yükselen Mihran efendinin sahibi olduğu gazetede bir zamanlar Yahya Kemal ve Refik Halit de baş yazılar kaleme almışlardır. Mihran efendi, Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra, Peyam gazetesinin sahibi İttihatçıların sıkı düşmanı Ali Kemâl'igazetenin başına getirir ve gazetenin adı da Peyamı Sabah olur. Ali Kemâl, İstiklal Savaşı'nda Anadolu hareketindeki komutanlar ve askerler için «Bolşevik ajanlan, zırtapozlar, şakiler, bâgiler (asiler)» şeklinde ağır ithamlarda bulunarak her geçen gün bunların dozunu artırmış. Nihayetinde savaşın kazanılması onun için ağır bir mağlubiyet olmuştur. Ali Kemâl'i derhal kovsa da bir süre sonra gazetesini kapatan Mihran bey de soluğu yurt dışında alır. Ali Kemal'in akıbeti ise feci oldu. Berberden çıktığı bir gün kaçırıldı ve Nurettin Paşa'nın yanına getirildi. Burada halk tarafından taşlanarak öldürüldü. Cesedi de ağaca asıldı. Yani, hak ettiğini bulmuş.

    İTTİHATÇILARIN ÖLDÜRDÜĞÜ GAZETECİLER: Hasan Fehmi, Ahmet Samim, Zeki bey, Hasan Tahsin. İttihatçıları eleştiren ve ilgi gören Serbesti gazetesinin yazarı "Hasan Fehmi Bey polisin desteklediği terör örgütünün kurşunladığı ilk basın kurbanı olmuştu." Ahmet Samim, İttihatçılara muhalif bir diğer parti olan Ahrar Fırkası'na yakın Osmanlı gazetesinde İttihatçıları eleştiren yazılar kaleme alıyordu. "Basın, halkı her konuda aydınlatmak zorundadır. Gerekirse hükü­metin zayıflığını ortaya kor, kusurlarından, yanlışlarından söz eder. Bizde garib bir ruh hali var. Basın Osmanlılığın gücünden ve şanından söz eder­se görevini yerine getirmiş sayılıyor, bunun dışına çıkıp da bozuklukları ortaya korsa kötü bir yol tutmuş oluyor. Sizi ihanetle, kötü bir amaca hiz­met etmekle suçluyorlar. (10 Şubat 1910)" sözleri ülkemiz için çağlar boyu geçerli olacak bir tespit olma yolunda ilerliyor malesef. Öldürülme nedeni, Yakup Kadri Karaosmanoğlu'na göre "sıkıyönetim harb divanının gizli işkence usullerine ait belgeleri ortaya atan ve Soma-Bandırma demiryolu imtiyazı işinin içyüzünü açıklayan" tek gazeteci o imiş. Hıfzı Topuz'un deyişiyle, "İttihatçıların Almanları tutmasına karşılık o İngilizleri tutuyormuş." Zeki bey'i ise yolsuzlukları ortaya çıkardığı için öldürür İttihatçılar.

    Türk basın tarihi üzerine eğilen ve bu konuda araştır­malar yapıp bir şeyler ortaya çıkaran ilk büyük gazeteci olan Ahmet Rasim, 46 sene gazetecilik yapmış ve hayatının büyük kısmında zorluklar yaşamıştır. Ankara'ya iş aramaya geldiği vakit bir arkadaşı durumunu, Atatürk'e bildirir. Atatürk de Çankaya'ya davet eder ve onu İstanbul milletvekili yapar. Dünyada da emekleme döneminde olan gazeteciliği daha profesyonel kılmak amacıyla gazetecilik okulu açılmasını teklif etmiş ve gazetecilerin sendika kurmasını da istemiştir.

    MÜTAREKE YILLARI: Celal Nuri İleri'nin çıkardığı İleri gazetesi, Milli Mücadele'nin İstanbul'daki sözcüsü olmuş, Mustafa Kemal'in isimsiz yazıları burada yayınlanmış ve Anadolu'daki cephe haberleri ilk burada boy göstermiştir. Bundan dolayı İngilizler tarafından Malta'ya sürülmüştür Celal Nuri. Savaş sonrasında ise milletvekili olacaktır. Mustafa Kemal'in Milli Mücadeledeki bir resmi ve biyografisi ilk kez Tasviri Efkar'da yayınlanmış; Yunus Nadi'nin çıkardığı Yeni Gün gazetesi açıktan Milli Mücadeleyi desteklemiş, İngilizlerin baskısını görünce Ankara'ya taşınmıştır. Ali Kemâl'in Peyamı Sabah'ı ve Sait Molla'nın İstanbul gazeteleri ise başlıca Milli Mücadele aleyhtarı gazetelerdendir.

    __________


    Çorum'da bir hafta önce çocuk parkında başından tabancayla vurularak öldürülen cesedin Mahmut Memlik’e (28) ait olduğu belirlendi. Memlik ile aralarında husumet olduğu belirlenen Cengiz T., polis ekiplerince gözaltına alındı. Cengiz T., ifadesinde, “Bana 150 bin lira borcu vardı. Konuşmak için parka çağırdı. Buluştuğumuzda bana hakaret edip, yerden aldığı taşla saldırdı. Ben de tabancayla vurdum” dedi.

    __________


    KURTULUŞ SAVAŞI VE CUMHURİYETİN ATATÜRK ve İNÖNÜ DÖNEMLERİ (1919-1950): Basın kurtuluş savaşı yıllarında büyük zorluklar arasında işini yapmıştır. Milli Mücadeleyi destekleyenler adlarını tarihe altın harfle yazdırmışlardır. Çünkü, savaş sadece cephede değildir. Basın, yani propaganda da savaş dönemlerinden çok önemli olmuştur hep. Bunlardan İrade-i Milliye, Milli Mücadele'nin ilk gazetesi olup Mustafa Kemal, Sivas'a geldiğinde yayına başlamıştır. Mustafa Kemal, Ankara'ya geldiğinde ise ilk işlerinden birisi, faaliyetlerinin duyurulması için bir gazete kurmak olmuş, bu gazete Hakimiyeti Milliye'dir ve ismini de Mustafa Kemal vermiştir. Ziya Gökalp'in çıkardığı Küçük Mecmua'nın da içinde olduğu pek çok gazete bulunmaktadır Milli Mücadeleyi destekleyen. Anadolu Ajansı da Mustafa Kemal'in isteğiyle kurulmuştur. İsmini de Mustafa Kemal vermiştir. Savaş yıllarının zaruri şartları geçtikten sonra 1924'te çıkarılan kanunla özerklik sağlanmıştır.

    İstiklal Mahkemesi'nde ilk basın davası hilafet meselesi nedeniyle 1923'te açılmıştır. Hintli Müslümanların hilafetin kaldırılmamasını istedikleri mektup İsmet Paşa'ya gelir. Sonrasında bu mektup, üç gazete tarafından basılır. Bundan dolayı bu gazetelerdeki bazı gazeteciler (Hüseyin Cihat Yalçın, Abdullah Cevdet, Velid Ebüzziya) vatana ihanet suçlamasıyla yargılanırlar. İsmet İnönü'nün, mahkeme başkanına "Cahit'i asacaksın," dediği aktarılmış lakin Cahit'in savunması etkili olmuş ve yazarlar beraat etmiş. Daha sonra da mahkeme başkanı taraflar arasında buzları eritmek için bir yemek organize etmişler. Burada Atatürk, basının görevleri hakkında şunları söylemiştir: "Arkadaşlar, Türk basını, milletin gerçek seda ve iradesinin kendini belirtmesi şekli olarak Cumhuriyetin çevresinde çelikten bir kale vücuda getirmelidir, bir fikir kalesi, bir zihniyet kalesi... Basın mensuplarından bunu istemek Cumhuriyetin hakkıdır. Bütün milletin samimi bir birlik ve dayanışma içinde bulunması bir zarurettir. Umumun selâmet ve saadeti bundadır. Mücadele bitmemiştir. Gerçekleri milletin kulağına ve vicdanı­na gereği gibi ulaştırmakta basının görevi çok, çok önemlidir..."

    TAKRİRİ SÜKUN KANUNU: 1925'te Şeyh Sait İsyanı çıkar. Yakın zamanda kurulmuş olan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nda da eski İttihatçılar örgütlenmeye başlar. İstanbul basını da henüz tek parti baskısına girmemiş, özgür şekilde yazmaktadır. Hükümet ise ülkenin kritik bir safhada olduğunu düşünmekte, bu kapsamda ciddi sınırlamalara gitmektedir. Takriri Sükun Kanunu Meclise geldiği vakit Recep Peker şu sözleriyle isyanda basının da sorumlu olduğunu söyler: "İstanbul gazetelerinin memlekette ne kadar müessese ve makam varsa hepsini tahribe geçtiğini görüyoruz. Şeyh Sait isyanının en birinci müsebbibi bunlardır. En başta Millet Meclisi olma üzere bütün müesseselere saldırdılar. Bu kanunun teklif edilmesine de İstanbul basını sebeptir. Çünkü yayın ve telkinleriyle isyanın çıkmasına sebep olmuşlardır. İşte biz bu yılan yuvalarını tahrib etmek ve susturmak azmindeyiz. Bu yılanlar, bu zehirli yuvalar, kanun kuvvetiyle dezenfekte edilmedikçe, memleketin rahat yüzü görmesi ihtimali yoktur. İşte bu sebeple bu kanunu Yüksek Meclisin kabul etmesi bir vatanî mecburiyettir." ve kanun çıkar. Bu kanun­da şöyle deniyordu: "İrticaa ve isyana ve memleketin sosyal nizamını, huzur ve sükûnunu, güvenlik ve asayişini bozmaya yönelen her türlü teşkilâtı, tahrikleri, teşvikleri, teşebbüsleri ve yayınları Hükümet Cumhurbaşkanının onayı ile yasaklamaya yetkilidir. Sanıkları Hükümet İstiklâl Mahkemelerine verebi­lir." Önce iki yıl için kabul edilen bu olağanüstü durum kanunu, sonra iki yıl daha uzatılacak ve ancak 1929'da kaldırılacaktır.

    Bir açıdan dönemin şartları bunu gerektirmiş olabilir diye düşünüyorum. Öte yandan ise temelleri yasaklarla atılan bir Cumhuriyetin gelişim süreci sakatlanmış olmuyor mu diye de kendime sormuyor değilim.

    1931'de çıkan Matbuat Kanunu kapsamında yasaklar genişletilmiş, basın yine baskı altına alınmış. Bilhassa şu madde önemli: "Ülkenin genel politikasına dokunacak yayınlar­dan dolayı Bakanlar Kurulu kararıyla gazete ve dergiler geçici olarak ka­patılabilir. Kapatılan gazetenin sorumluları başka bir adla gazete çıkarta­mazlar." Yani, hükümet dilediği gazeteyi kapatabilir manasına geliyor bu madde. Bizim yaşadığımız sorunların temelinde; düşünce özgürlüğünün olmaması, lidere biat, itaatkarlık, devleti kutsallaştırıp halkı ikinci plana koymak yer alıyor. Devletin kutsallaştırılması, onu her şeyden korumayı beraberinde getirir. Bu koruma, dış düşmanlarla sınırlı olmamaktadır. Aslında çoğu kez iç düşmanlarla mücadele edilir. Bu kapsamda halk potansiyel bir iç düşman konumuna getirilebilir. Haliyle düşünce ve ifade özgürlüğü sıkı kontrol edilecek bir saha olarak görülür. Bunun için basın da kontrol altına alınmalıdır ki halkın zihni zehirlenerek, kutsal devletin çizdiği yoldan çıkmasın. Zaten halkın aklı her şeye ermez. Onlar en başta itaatle yükümlüdürler. Yoksa asayiş bozulur. Bu anlayışın kökleri derinde olduğu için halkın büyük bölümüne de sirayet etmiş ve onlar tarafından benimsenmiştir. Bundan dolayı, demokratik bir ülkede hak olan, gösteri ve protesto yürüyüşü devlete isyan olarak nitelendirilir ve mani olunmaya çalışılır. Buna en başta halkın büyük bölümü destek verir.

    Denilebilir ki, o zamanlar özel şartlar söz konusuydu. Ancak, bir ülkede özel şartlar hiç mi bitmez? Tartışma kültürünü yerleştirmeden biz nasıl birbirimizle konuşacak, fikir alışverişinde bulunacak, aynı konularda birleşip birlikler kuracak, farklı düşündüğümüz noktalarda nasıl medeni şekilde tartışacağız? Avrupa'nın ilerlemesinde başat bir unsur da tartışma kültürünün yüksek oluşu değil midir? En basitinden benzer sorunları bizim çözdüğümüzü ve onların nasıl çözdüğünü kıyas edebiliriz.

    Öte taraftan 1931 yılı otomatikman Atatürk'ü çağrıştırarak, eleştiriden bizi alıkoyabilir. Hemen "ama kesin haklıdır o," şeklinde düşünürüz elimizde olmadan. Gerçekten haklı da olabilir ancak bir dakika bile düşünmeden haklı olduğuna kani gelmeyelim en azından. Denilebilir ki, hatalı olsa bile her şeyi de o mu halledecek, başkalarının kabahatidir; doğru bir yaklaşım barındırıyor olsa da içinde, genel bir tutarsızlığımız tüm doğruları sıfırlıyor. Bu tutarsızlığımız, önce onu kutsal bir noktaya taşıyarak doğal olarak hatadan münezzeh kılmaktır. Bu kabulü yaptıktan sonra, 1923-38 arasının her açıdan mükemmel bir zaman olduğu kabulü gelir. Haliyle bu yıllar arasında birtakım sorunlar olduğu öne sürülürse, ya yadsınır ya da hatalardan sorumlu tutulacak biri bulunur. Bu birisi genelde İsmet İnönü oluyor. Örneğin; Şeyh Sait İsyanı'ndan sonra Doğu'da birtakım önlemler alınıyor. Bunlardan birisi, Türkçe dışında bir dilin konuşulmaması; hatta çarşıda pazarda diye başlayarak Kürtçe konuşulmasının yasaklandığıyla ilgili bir madde vardı. Şimdi bu nokta üzerinden bir eleştiri yapılırsa, İsmet İnönü'yle sınırlı kalır sadece. Ama ortada herkesin başarılı bulacağı bir husus varsa, doğrudan övgüler Atatürk'e gider. Ve Türklük konusunda İsmet İnönü ile Atatürk benzer doğrultuda sözler söylemiş olsun; İsmet İnönü'nki olumsuz karşılanırken Atatürk'ünki büyük bir öngörü ve çok doğru bir tespit olarak görülür.

    İşte bizim sorunlarımızın temelinde bu çarpık düşünce şeklimiz bulunmaktadır. Düşünce ve ifade özgürlüğünü, halkın habere ulaşmasını, ekranlarda özgür tartışma ortamların oluşmasını, gösteri ve protesto yürüyüşlerini yasakladıkça veya bunlara dolaylı yoldan mani oldukça bizde tartışma kültürü gelişmeyecek asla. Ve gücü eline alan diğerini baskılayacak. İşin trajikomik yanı bunu yaparken, ideolojisi, fikri zikri ne olursa olsun aynı gerekçeleri göstererek yapacak. Burası, değişime direnen Türkiye çünkü. Unutmayalım ki, tüm kutsallar değişime karşı kurulan birer bariyelerdir.

    Ne zaman tarihimize dair bir şeyler okusam şunu derim: bizde olaylar aynı kalır, sadece taraflar yer değiştirir. Örneğin; Falih Rıfkı, kendi düşüncesindekiler iktidardayken güç sahibi bir gazetecidir. Haliyle ezme sırası ondadır. Altı ay arayla söylediği şu iki söze bakar mısınız:

    "Bizdeki basın özgürlüğüne birçok batılı meslektaşlarımızın imrendiklerini biliyoruz. Cumhuriyet yönetimi kendi kusurlarını düzeltmek görevini gazeteciye bı­rakmıştır. Her yazar, kanunlara bakarak kalemini kolayca ayar edebilir." (11 Aralık 1937) [ilk cümlede çok güldüm. Ayrıca görüyoruz ki Batılı basın, bizleri her daim kıskanıyormuş.]

    "Gazetecilerin iyileri sırf aşk yüzünden (meslek aşkı yüzünden) bu meslektedirler. Ancak pek iyi bilirler ki talihleri bir telefon darbesine bağlıdır." (28 Haziran 1938)

    Yıllar geçer iktidar el değiştirir ve Falih Rıfkı bu sefer ezilen tarafa düşer. Ve yazılar kaleme alır basın hürriyeti, özgür düşünce vesaire hakkında. Amaç ise gücü ele geçirmek, bu sayılanlar ise sadece birer araç. Yanlış anlaşılmasın Falih Rıfkı üzerinden mevzuyu ortaya koymaya çalışıyorum yoksa aklınıza gelen benzer bir başka ismi yerleştirerek okuyabilirsiniz.

    Atatürk hasta ve Celal Bayar iktidayken, 1938 yılında basınla ilgili yeni bir kanun çıkar. Kanun, "okullarda, fakülte ve enstitülerde disiplini bozacak mahiyetteki olayların gazetenin çıktığı yerin en büyük mülkiye âmirinden izin alınmaksızın yayınlanmasını" yasak etmiştir. Hıfzı Topuz'un buna yorumu, "Daha ta 1938'lerde, dünyanın hiçbir yerinde son yıllardaki gibi gençlik olayları yokken okul ve üniversite ile ilgili haberlerin sansürden geçiril­mesini istemek çok ileri (!) görüşlülüktür herhalde."

    Türkiye Cumhuriyeti, Türk milliyetçiliği üzerine bina olmuş bir devlet olarak doğal olarak komünizme karşıt olmuş her zaman. Türk milliyetçiliği temeline sahip olmasını tarihsel koşullar içinde değerlendirdiğimizde aslında zorunlu bir sonuç gibi gözüküyor. Komünizm, (bildiğim kadarıyla) temelini milliyet unsuruna dayandırmayan, bilakis tersi istikamette ilerleyen, sınıfsal mücadele üzerine bina olunan ve kendini ihraç eden bir sistem özelliği gösteriyor. Bundan dolayı, tarihimizde sıklıkla sol görüşler devlete tehdit olarak algılanmış ve sol görüşlü insanlar (bilhassa basın mensupları, yazarlar vb) baskı altında tutulmuşlar. Bu duruma, 4 Aralık 1945'teki Tan basımevinin basılıp makinelerine vb zarar verilmesi olayı örnek olarak verilebilir. En azından Hıfzı Topuz olayı böyle görüyor: "4 Aralık olayı o zamanki Halk Partisi Hükümetinin solcu basını yok etmek için üniversite öğrencilerini kışkırtarak düzenlediği bir gösteridir."

    CEZA YASASININ 142., 161. ve 163. MADDELERİ: Hıfzı Topuz, uzun yıllar Türk basınının başında Demokles'in kılıcı gibi sallanan bir baskı silahının da 1926'da kabul edilen Ceza Kanununun basınla ilgili maddeleri olduğunu ifade ediyor. Bu maddeler şu şekildedir:

    142. madde (Dönemin Faşist İtalya'sının Ceza Kanunu'ndan alınıp 1936'da eklendiği belirtilmiş): "Sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde tahakkümünü tesis etmek veya sosyal bir sınıfı ortadan kaldırmak yahut memleket içinde mü­esses (kurulu) iktisadi veya sosyal temel nizamlardan her hangi birini de­virmek veya Devlet siyasi ve hukuki nizamlarını topyekûn yok etmek için her ne suretle olursa olsun propaganda yapan kimse 5 yıldan 15 yıla kadar ağır hapis cezası ile cezalandırılır...

    Milli duyguları yok etmek veya zayıflatmak için her ne suretle olur­sa olsun propaganda yapan kimse 3 yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır....

    Yukarıdaki fıkralarda yazılı fiiler neşir vasıtasıyla işlendiği takdirde verilecek ceza yan nisbetinde arttırılır.” (Bu madde 1991'de Terörle Mü­cadele Yasası kabul edilirken kaldırıldı.)

    161. maddede (siyasal bozgunculukla ilgili olduğu belirtilmiş): "Barış zamanında kamunun telaş ve heyecanına sebeb olacak şekilde asılsız, abartılmış veya özel maksada dayalı havadis veya haber yayan ... kimse 2 yıla kadar ağır hapis cezasıyla cezalandınlır." (161. maddenin bu fıkrası 1962'de kaldınldı.)

    163. madde: "Laikliğe aykırı olarak devletin sosyal veya iktisadi veya siyasi veya hukuki temel nizamlarını, kısmen de olsa dini esas ve inançlara uydurmak amacıyla veya dini duygular veya dince kutsal tanı­nan şeyleri alet ederek her ne suretle olursa olsun propaganda yapan veya telkinde bulunan kimse 5 yıla kadar ağır hapis cezasıyla cezalandırılır" de­niyor ve bu fıkrada yazılı fiil yayın vasıtasıyla işlenirse cezanın üçte bir­den yanya kadar arttırılacağı belirtiliyordu.(Bu madde de Terörle Mücadele Yasası ile kaldırıldı.)

    İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI YILLARI: O dönem birçok ülkede olduğu gibi Türkiye'de de sıkıyönetim ilan edilerek olağanüstü şartlara geçilir (1940). Bu kapsamda hükümet, istediği gazeteyi kapatabilir; kapatılan gazeteler herhangi bir yargı mercine başvuramaz. Ellerinde kalan tek çıkış yolu ise dönemin hükümetine yazılabilecek özür ve rica mektuplarıdır. Hükümet de bunlardan dilediğine olumlu yanıt verir. Zekeriya Sertel de bu dönemdeki basın rejimi üzerinde şunları söyler: "İnönü Cumhurbaşkanlığına geldikten sonra diktatörlüğü arttırdı, tek millet, tek parti, tek şef diye bir sistem kurdu. Bunun adı polis devleti idi. Amansız, insafsız bir polis devleti. Emniyet örgütü kuvvetlendirilmiş, genişletilmişti. Nefes almak olanaksızdı. Basın bile onun elinde ve onun emrindeydi. Resmen sansür yoktu. Ama Bakanlar ve Basın Genel Müdürlü­ğü hemen her gün gazetelere direktifler verirdi. Bu direktiflere uymayanların gazeteleri kapanmak tehlikesi altındaydı."

    Ayrıca basın da savaşın taraflarına karşı bölünmüş bir vaziyetteydi: Savaşın başlarında Almanların hızlı ilerleyişinden de etkilenerek, Almanlarla sıkı bir dostluk ilişkisi kurulmasını istiyorlardı (Tasviri Efkar ve Cumhuriyet'in bazı yazarları). Müttefikleri tutan ama Sovyetlerin ilerleyişini tehlikeli bulanlar bulunur (Akşam, Vatan, Tanin). Tan ise tamamen Müttefiklerden yanadır. Sovyetlere yapılan sıkı övgüler, geri kalan basının tepkisini çeker.

    Hıfzı Topuz, "bir yanda da Turancı ve milliyetçi akımlar vardır. Almanların başarısı üzerine Orta Asya Türkleri ile birleşme olasılıkları üzerinde durulur. Ata­türk zamanında susturulmuş olan bazı eğilimlerin de zaman zaman ortaya çıktığı görülür," der.

    Pek çok gazeteye süreli yayın yasakları, kapatılma ve para cezaları verilir. Bunlardan birkaçı şu şekildedir:

    - Amerikalıların çağrısı ile 1942 Ağustos'unda bir geziye çıkan Yalman Aralık başında Vatan'da Charlie Chaplin'in Türk halkı için yaptığı bir radyo konuşmasının özetini koyduğu için de gazete 2 ay kapatılır. Çünkü Şarlo Hitler'le alay eden ünlü «Diktatör» filmini çevirmiştir o zamanlar.

    - Vatan, Tasvir-i Efkâr ve Tan, 1944 Eylül'ünde de Varlık Vergisini eleştiren yazılar yazdıkları için süresiz kapatılırlar.

    1946-1950 ARASI: Çok partili sisteme geçiş, basında canlanmaya yol açar. Tek parti yönetimi, artık seçmeni daha çok dikkate almak zorunda kaldığı ve rekabetten dolayı tavizler vermeye başlar. Bu yönde isimleri başbakanlığa getirir. Bundan bilhassa sağ kanadın yararlandığının altı çizilmiş: Cami köşelerinde gazete ve dergi sergileri sağcı yayınlarla dolmuş. En çok ilgi gören dergi ise Necip Fazıl'ın Büyük Doğu dergisi olmuş. Milliyetçi ve turancı yayınlar da büyük gelişme göstermiş. Başlarda çekingen davranan sol kesim, özgürlük ortamına kendini kaptırarak daha rahat hareket imkanı bulur. Bu kapsamda Aziz Nesin ile Sabahattin Ali'nin çıkardığı Marko Paşa büyük yankı uyandırıp kavgalar çıkmasına neden olur. Bununla birlikte o zamana kadar görülmemiş satış sayısına ulaşır (60 bin). Bunun üzerine davalar başlar ve Aziz Nesin ile Sabahattin Ali tutuklanır. Anakronik bir yaklaşım sergilersek en absürd durum ise Cumhuriyet'in DP'yi desteklemesidir. Tabi bu şekilde bir yaklaşım durumu yanlış algılamamıza neden olur. Çünkü tek parti devrinin yoğun baskısından sonra gazetelerin pek çoğu doğal olarak yeni kurulan partiyi destekleme eğilimi göstermişlerdir. Bu dönemde ayrıca iki büyük gazete yayınlanmaya başlar: Hürriyet ve Milliyet.

    Hürriyet: Sedat Simavi'nin çıkardığı (1948) gazetenin Türkiye basınında çığır açtığından bahsedilmiştir. Samih Tiryakioğlu'nun başına geçtiği gazetede, insanların kolay okuyup ilgi gösterdiği fıkra, röportaj ve tefrikalara geniş yer verilir. İlk sayının bir sütununda İnönü'nün diğer sütununda Celal Bayar'ın fotoğrafları konularak tarafsızlık mesajı verilir. Bundan dolayı batacağı yorumları yapılır ancak Hürriyet tam tersi bir istikamette seyredecektir: İlk yıl Hürriyet'in tirajı 30 bin kadardır. 1949'da tiraj 56 bine yükselir, 1950'de 83 bine, 1951'de 100 bine sonra da yüzbinlere ve yarım milyon. Bu başarısının arkasında Sedat Simavi'nin mesleğe yenilikleri de kaçırmayacak şekilde hakim oluşu ve modern rotatifleri alması, her kültür düzeyinden insanın anlayabileceği yazılara yer verilmesi, gündemdeki gelişmelerden yararlanmasını bilmesi (örn; Londra Olimpiyatlarına muhabir yollar. Güreşçilerimiz başarılar kazandıkça Hürriyet'in de satışlar katlanır) gibi etkenler yer alır. Sonuçta da 1950'lere doğru Hürriyet, Türkiye'nin en büyük gazetesi olmuştur.

    DEMOKRAT PARTİ DÖNEMİ (1950-60): Basının da büyük desteğini arkasına alarak iktidara gelen DP, iktidarının başlarında basına karşı hoşgörülü olmuş ve basın için çok olumlu yasalar çıkarmış hatta ilk ele alınan husus da basın sorunu olmuştur. Liberal bir kanun olan 1950 kanunu ile 1931 kanununun yol açtığı hükümetin basın üzerindeki baskısı ortadan kalkmıştır. Öyle ki ilk dönemlerde hiç kimse kovuşturmaya uğramaz. 1952'de çıkan kanunla da basın şu haklara kavuşmuştur:

    - Sendika kurmak
    - Sosyal sigortalardan yararlanmak,
    - İşverenin gazeteci ile yazılı iş anlaşması yapması zorunluğu,
    - İş anlaşmasını bozmak isteyen gazete sahibinin gazeteciye kı­demine göre tazminat ödemesi,
    - Askerlikte, mahkûmiyet ve gazetenin kapanması durumların­da gazeteciye ücret ödenmesi,
    - Haftalık tatil, yıllık ücretli izin v.b

    Bu bahar havası çok sürmez. İlk gerginlikler, ekonomik durumun kötü seyri ve yolsuzluklar hakkında yapılan yoğun haberler nedeniyle çıkar. Bunun üzerine Menderes düğmeye basarak «Neşir yoluyla veya Radyo ile işlenecek bazı cürümler hakkında kanun tasarısı» adıyla bir kanunu Meclis'ten büyük gürültüler eşliğinde geçirir. Kanunun amacı «namus, şeref veya haysiyete tecavüz edilmesi veya hakarette bulunulması veya itibar kıracak veya şöhret veya servete zarar verebilecek bir hususun isnad edilmesini» önlemektir. Diğer önemli bir hüküm de suç sayılabilecek bir yazı çıktığı zaman savcılann doğrudan doğruya ko­vuşturma açabilmeleridir. Bunun sonucunda, binlerce kovuşturma yapılmıştır. Ayrıca, "itibar kıracak veya şöhret veya servete zarar vere­bilecek bir hususun isnad edilmesi" ifadesi doğrultusunda gazetecilerin haber yapması geniş ölçüde engellenir. Çünkü hakkında olumsuz haber çıktığını gören DP'li veya bir başkası bu maddeye dayanarak şikayette bulunur. Ayrıca "ispat hakkı" da bulunmaz: Gazeteciye, öne sürdüğü bir şeyi ispat etme hakkı tanınmamıştır. Yani, gazeteci bir görevin kötüye kullanılışı olayını bulur, ortaya çıkartır, bunu ispatlayacak durumdadır. Ama kendisine bu hakkı vermezler. Bunlara rağmen basından DP'yi destekleyen çok yazı da çıkar. Artık tek parti döneminin baskısı ne kadar fazla ve o zamanlar ne ölçüde zorluklar yaşandıysa DP'nin çıkardığı bu olumsuz maddeler bile tepki çekmez bazı basın mensuplarınca. Tabi DP'den destek görenler de bulunur bunların arasında. Bu yasalardan sonra ilk büyük yankı çıkaran olay ise yetmişini geçmiş Hüseyin Cihat Yalçın'ın 26 ay hapse mahkum edilmesidir. Kimse hapse atılmayacağını düşünse de atılır. Ve onu başka yazarlar izler. Ardından da 6-7 Eylül olayları patlak verir.

    6-7 EYLÜL OLAYLARI: Kıbrıs sorunun sıcak olduğu günlerde Selanik'teki Atatürk evine bomba atıldığı söylentisi çıkar ve kısa sürede basında da (İstanbul Ekspres) yer bulmasıyla gerçek sanılıp yoğun tepkilere neden olur. İçişleri Bakanlığının da büyük bir gösteri düzenlenmesi yönünde çalıştığı belirtilir. Öfkeli kalabalık kısa süre sonra kontrolden çıkar. Beyoğlu'nda, Galata'da, Harbiye'de, Şişli'de Rumlara ait ne kadar mağaza ve dükkân varsa vitrinleri parçalanır, mallar sokaklara dökülür, yağma edilir. Mezarlıklara saldırılar olur. Bununla birlikte Rum olmayanların da malları yağmalanır. Polis yetersiz kalınca asker devreye girer.

    Ertesi gün sıkıyönetim ilan edilir ve hükümet, basını suçlar; halkı kışkırtan yayınlar yapmışlardır. Ayrıca komünistler de suçlanır; solcuların ülkenin itibarını bozmak istedikleri söylenir. Polisin fişlediği ne kadar sicilli komünist varsa tutuklanır. Sonuçta, 10 Eylül günü Sıkıyönetim komutanı Harbiye'de bir basın toplantısı yaparak şu yasakları koyduğunu bildirir:

    - Halkı heyecanlandıracak haberlerin yayınlanması yasaktır. Meclisteki görüşmeler halkı heyecanlandırabilirse yazılmaya­caktır;
    - HÜKÜMETİ TENKİD ETMEK YASAKTIR;
    - Hükümetin çalışmalarını etkileyecek biçimde yazılar yasaktır;
    - Sıkıyönetimin çalışmalarıyla ilgili haberler yasaktır;
    - Nato devletleriyle ilgili haberler yasaktır;
    - DARLIK, KITLIK ve YOKLUK HABERLERİ YAZILACAKTIR (Örneğin ekmek almak için fınnların önünde sıra bekleyenlerin resmini koyamazsınız.);
    - 6 Eylül OLAYLARINI KOMÜNİSTLERDEN BAŞKALARININ YAPTIĞI YOLUNDA YAZI ve YORUMLAR YASAKTIR;
    - 6 Eylül olayları ile ilgili haber ve resimler yasaktır;
    - Magazin sayfalarında da halkı heyecanlandıracak resim ve ya­zılar yasaktır. Çıplak kadın resmi basmak da yasaktır,
    - İkinci baskı yapmak yasaktır.

    Bu yasaklardan sonra da her gün Sıkıyönetimden telefonla gazetelere yeni yeni yasaklar bildirilmiştir:

    - Kıbrıs'taki olaylarla ilgili haber vermek, resim basmak yasak­tır (12 Eylül 1955);
    - Öğrenci birlikleri ve başka dernekler hakkında yapılan kovuş­turmalarla ilgili haber basılamaz (12 Eylül);
    - Heyecan verici cinayet haberlerinin geniş biçimde yazılması yasaktır (17 Eylül);
    - Sıkıyönetim mahkemeleriyle ilgili haber basılamaz (17 Eylül);
    - Bugün Hürriyet gazetesinde, tahrib edilen dükkânların sayısı çıkmıştır; iktibas edilmesi yasaktır (17 Eylül);
    - Beşiktaş'ta bir çuval içinde iki yanık ceset bulunmuştur; yazıl­ması yasaktır (29 Eylül).

    DP hız kesmeden 1956'da çıkardığı bir kanunla şu maddeyi getirir: "Kötü niyetle veya özel maksada dayanan yayında bulunmak veya Devletin veya Hükümetin dışarıdaki itibar veya nüfuzunu kıracak şekilde asılsız, mübalâğalı veya özel maksada dayanan haberlerin dışarıda yayınlanmasına sebeb olmak..." Lastik gibi uzatılıp genişletilecek bir madde!

    DP bunlarla da yetinmez. Yaptığı birtakım değişikliklerle gazeteleri ekonomik baskı altına alır. 28 Ekim 1960'ta çıkardığı bir kanunla, tirajı düşük gazetelerle yüksek gazetelerin aynı sayıda ilan verilmeleri öngörülmüştür. Hatta tirajı düşük olanlara daha çok ilan verilmiştir sık sık. Bu sayede "besleme" basın korunmuş ve desteklenmiştir. Ayrıca basından bazı isimlere örtülü ödenekten para yardımı yapar. Bunların ne yönde haber yapacaklarını tahmin edersiniz. Bunlardan bazıları şu şekildedir:

    - Havadis gazetesi kuruluşu esnasında örtülü ödenekten 55 bin lira,
    - Necip Fazıl, 27 Mayıs'a kadar örtülü ödenekten 147 bin lira,
    - Orhan Seyfi Orhon'a ve Yusuf Ziya Ortaç'a örtülü ödenekten 100 bin liraya yakın para verilmiştir.
    - Peyamı Safa da çeşitli tarihlerde Başbakanlığa mektuplar yazarak yardım istemiştir.
    - Toplamda örtülü ödeneklerden ajans ve gazetelere 723.809 lira dağıtılmıştır.

    DP, sendikaları da dokuz ay kapatır. Ülkeyi korku atmosferi kaplar. Bu dönemden yasaklanan bazı haberler şu şekildedir:

    - "Ankara'da Küçük Esat'ta 27 Ağustos 1956 günü bulunan kadın cesediyle ilgili haber yayınlanması yasaktır. (31 Ağustos 1956)."
    - "Kısıklı'da oturan Süleyman Hilmi Tunahan'ın Bulgurlu'daki Kuran kursunda arap harfleriyle ders vermesi ile ilgili yayın ya­pılması men edilmiştir. (16 Ağustos 1956)"
    - "Akşehir'in Çakıllar köyü ile Bisse köyü arasındaki su anlaş­mazlığı yüzünden çıkan ve iki kişinin ölümü ve 60 kişinin tutuklanması ilgili haberlerin yayını yasak edilmiştir. (6 Kasım 1956)."
    - "Malatya Şehir sinemasında Reisicumhur sayın Celâl Bayar'a hakarette bulunan kişilerle ilgili haberlerin yayını yasak edilmiştir. (10 Ekim 1954)".
    - "22 Mayıs 1955'te Ankara'da Akköprü mevkiinde başsız bulu­nan kadın cesedi hakkında yayın men edilmiştir.(20 Haziran 1955)."
    - "Afyon kaçakçılığı suçuna iştirakten sanık Malatya Emniyet âmiri Recai Dayroğlu ve arkadaşları hakkında yayın yapılması yasaklanmıştır. (4 Haziran 1955)"
    - "Ethem Menderes ve Kemal Aygün'e neşren hakaretten sanık Yeni Ulus gazetesi muharrirlerinden İbrahim Cüceoğlu ile yazı işleri müdürü Cemal Sağlam'ın duruşması ile ilgili yayın yasak edilmiştir. (15 Temmuz 1954)"

    Atmosferi anlayabilmek için sadece 1954-58 arasında 1161 gazeteci hakkında kovuşturma yapılmış ve bunlardan 238'i mahkum edilmiştir. 1958-60'da yurdun her tarafında davalar devam eder. Dönemin gazetelerinin şu başlıklarına bakmak yeterli:

    - "Dün 27 gazeteci yargılandı" (17 Mart 1960),
    - "Dün 25 basın duruşması devam etti"
    (4 Şubat 1960),
    - "Dün 7 gazete mahkûm oldu" (3 Aralık 1959),
    - "İstanbul ve İzmir'de 29 basın davasına bakıldı" (24 Aralık 1959),
    - "35 gazeteci yargılandı" (17 Eylül 1959),
    - "Basın gazileri selâm size" (2 Ağustos 1959),
    - "Üç arkadaş daha gitti" (1 Şubat 1960).

    Ve 27 Mayıs'ta da Menderes asker tarafından indirilir, sonra da iki kişiyle birlikte idam edilir. Günümüzde gazetecilerden, tarihçilerden, belgesel ve filmlerden yani her yönden, bu dönemleri neredeyse sadece Menderes ve iki arkadaşının idam edilmesiyle sınırlı olarak biliriz. Yani idam, mihenk noktası alınarak bazı gerçekler yadsınarak, bazıları öne çıkarılarak anlatılır. Ben yakın zamana kadar Menderes dönemi hakkında bu şekilde bilgi sahibiydim. Bir noktadan sonra propagandist bir anlayışla empoze edildiği için de insan, dönemi de detaylı araştırma gereği duymuyor. İdam edilmeseydi keşke, onda hemfikirim ama sırf idam edildi diyerek gerçeklerin bu şekilde verilmesi, kendi kendimizi bir kafese koymaktan başka nedir? Dünyanın en mağdur ve mazlum insanı diye gösterilen bir kanatları eksik olan melek gibi anlatılan Menderes ve hükümeti sadece basını sınırlamakla da kalmayarak adeta karşı devrime başlamışlardır. Demokrasinin olanaklarıyla iktidara gelip sonra da iktidarda ebed müddet kalmak hülyasıyla demokrasiyi delik deşik etmek, Cumhuriyetin oluşturduğu sistemle iktidara gelerek onun temellerini oymaya çalışmak nasıl hoşgörülebilir nasıl yadsınabilinir? Keşke ihtilalle değil de seçimlerle iktidarı kaybetselerdi ve keşke idam edilmeseydi ilgili isimler. Çünkü bu idamlar gelecekte bir başka üçlünün idamına zemin oluşturacak. Daha da önemlisi, hem siyaset dünyasında hem de toplumda derin bölünmelere neden olacaktır. Fark ettiyseniz milletçe hep "Keşke" deyip duruyoruz!

    MİLLİ BİRLİK HÜKÜMELERİ VE AP DÖNEMİ (1960-71): Ihtilalden sonraki hükümet, basına dair çok olumlu yasalar çıkararak DP döneminin baskı atmosferini dağıtmıştır. Gazete patronlarına mali yük getiren ama basın mensuplarının haklarını artıran bazı düzenlemeler nedeniyle, dokuz gazete patronu üç gün süreyle yayım yapmayacaklarını bildirirler. Buna da bu gazetelerde çalışan gazeteciler tepki göstererek protesto yürüyüşü düzenlerler. Burdaki pankartlardan birisi şu şekildedir: "Menderes'e boyun eğenler, hürriyete başkadırıyorlar." Ve o gün gazeteciler ortak bir Basın gazetesi çıkarmaya karar verir­ler. Her gazeteci kendi olanakları ölçüsünde bu gazetenin çıkmasına katı­lır. İlk günkü başyazıda geçen "Gazete çıkarmak çorap fabrikası işletmeye benzemez. Basın bir kamu hizmetidir," ifadeye şapka çıkardım. Bir açıdan iyi günlermiş dedim kendi kendime. Unutmadan Mili Birlik Döneminde tutuklanan ilk gazetecilerin Aziz Nesin ile İhsan Adalı olduklarını da belirtmiş olayım. Ayrıca 1966-67 senelerinde Başbakan olan Süleyman Demirel o dönem kıyameti koparan, "Temel Hak ve Hürriyetler Kanunu"nu çıkarmak ister. Buna göre; "Anayasanın reddettiği komünizmi kurmayı amaç edinen bir görüşü etkili olarak aşılamaya yahut komünizmi benimsemeye, veyahut beğendir­meye mâtuf her ne suretle olursa olsun propaganda yapanlar veya telkinde bulunanlar 5 yıldan 10 yıla kadar hapis..." cezası öngörülür. Gelen yoğun tepkiler nedeniyle yasa çıkarılamaz.

    12 MART MUHTIRASI VE SONRASI (1971-80): 12 Mart 1971'den önce, ülkede ekonomik durum yine kötüye gitmekte, anayasanın öngördüğü reformlar yapılamamakta, üniversitelerde ve sokakta tansiyon yükselmektedir. Hükümet olaylar karşısında çaresiz konumdadır. Bunların sonucunda askerler, hükümete muhtıra verirler. Ardından da "Anayasa bu ülkeye lükstür," diyen Nihan Erim başbakanlığında hükümet kurulur. Peşinden de basın özgürlüğüyle ilgili iki maddeyi değiştirerek yayınların toplatılması yetkisini savcıya verirler ve toplatılma nedenini ise her zamanki gibi muğlak bırakırlar. Aralarında Doğan Avcıoğlu, İlhan Selçuk ve Uğur Mumcu'nun da bulunduğu pek çok gazeteci, yazar tutuklanır.

    1973'te sivillerin yeniden iktidara gelişiyle 1980'e kadar nispeten özgür bir ortam oluşur. Hükümetler artık basın üzerinde doğrudan bir baskı kurmaktan vazgeçmiş durumdalar ancak bu sefer baskı kaynağı şiddettir. Buna bazı örnekler şu şekilde:

    - Prof. Muammer Aksoy ile Prof. Uğur Alacakaptan'ın evlerine patlayicı madde atıldı (14 mayıs 1975).
    - İstanbul Üniversitesi öğrenci çatışmaları yüzünden süresiz ka­patıldı
    (12 Kasım 1976).
    - Ecevit'in seçim otobüsü Niksar'da silahlı saldırıya uğradı (Nisan 1977).
    - Taksim 'de DİSK'in düzenlediği mitinge damlardan ve panjur­lardan ateş açıldı; 34 kişi öldü, yüzlerce kişi yaralandı
    (1 Mayıs1977).
    - Ankara savcı yardımcısı Doğan Öz evinin önünde öldürüldü (24 Mart 1978).
    - Doç. Server Tanilli evinin önünde ağır yaralandı (7 Nisan1978).
    - Doç. Bedrettin Cömert bir arabadan açılan ateşle öldürüldü (1 Temmuz 1978).
    - Mamak'ta yüzlerine kadın çorabı geçirmiş kişiler bir otobüsü otomatik tabancalarla yaylım ateşine tuttular; 2 kişi öldü, 20 kişi yaralandı (8 Ağustos 1978).
    - Gevaş'ın Bahçesaray yaylalarında bir çarpışmada 15 kişi diri diri yakıldı, üç kişi silahla öldürüldü, bir köy ateşe verildi.
    (7 Eylül 1978).
    - Niğde Aksaray'ında bir kişinin tutuklanmasını protesto eden 1500 sağ eğilimli kişinin yaptığı yürüyüş sırasında 3 resmi araç yakıldı, 51 dükkân, işyeri ve parti merkezi tahrip edildi (8 Ekim 1978).
    - Politika gazetesi Yazı işleri müdürü Ali Ihsan Özgür İstan­bul'da işkenceyle öldürüldü (22 Kasım 1978).
    - Karadeniz Teknik Üniversitesi öğretim görevlisi Dr. Necdet
    - Kahramanmaraş olayları; Ölü sayısı 104, yaralı sayısı 1052 (23-27 Aralık 1978).
    - Abdi İpekçi öldürüldü (Şubat 1979).
    - Mihri Belli vuruldu (Nisan 1979).
    - Prof. Ümit Doğancı vuruldu
    (21 Kasım 1978).
    - Prof. Cavit Tütengil öldürüldü
    (8 Aralık 1978).
    - Politika gazetesi genel yayın müdürü Adem Engin tutuklandı (12 Mart 1980).
    - Muzaffer Erdost tutuklandı (26 Mart 1980).
    - Sadun Aren gözaltına alındı
    (18 Mart 1980).
    - Orta Doğu gazetesi başyazarı İsmail Gerçeköz yaylım ateş so­nucu öldürüldü
    (4 Nisan 1980).
    - Ümit Kaftancıoğlu öldürüldü.
    (1Nisan 1980).
    - Trabzon'da gazeteci Muzaffer Fevzioğlu öldürüldü (15 Nisan 1980).
    - Altı ayın bilançosu: 1069 ölü
    (16 Nisan 1980).
    - Nihat Erim öldürüldü (19 Temmuz 1980).
    - Türkiye Maden-îş Sendikası başkanı Kemal Türkler öldürüldü (22 Temmuz 1980).
    - Demokrat gazetesi muhabiri Recail Ünal boğularak öldürüldü. (22 Temmuz 1980).
    - 14 Kentte 24 kişi öldürüldü
    (1 Ağustos 1980).
    - 3'ü CHP'li, 3'ü MHP'li, 3'ü DİSKLi 19 kişi öldürüldü.

    Böylelikle 12 Eylül darbecileri için meşru bir zemin de oluşmuştur.

    12 EYLÜL DARBESİ ve DİKTA YÖNETİMİ (1980-83): Her zaman olduğu üzere fatura basına çıkmıştır. Tutuklamalar, işkenceler günlük hayatın rutini haline gelmiştir. Bunlardan en meşhurlarından birisi, İlhami Erdost'un işkenceyle öldürülmesidir. Evinden alınıp cezaevine götürülen Erdost'a şiddet henüz askeri araçta başlar. Askerlerin başında bulunan bir astsubay olan Şükrü Bağ, askerleri "analarını ağlatmazsanız, ben sizi ağlatırım," şeklinde uyarıyordu. Bunun sonucunda Erdost ölür, Şükrü Bağ cezalandırılarak 10 yıl hapis yer ama Askeri Yargıtay kararı bozarak serbest kalır.

    Bu dönemde tutuklanmayan veya soruşturma geçirmeyen gazeteci, yazar kalmaz: Oktay Akbal, Yaşar Kemal, Rıza Zelyut, Adalet Ağaoğlu, Asım Bezirci, Tarık Akan, Doğu Perinçek, İlhami Soysal, Fatma Girik, Rauf Tamer, İlhan Selçuk vb. Gazeteler de sık sık keyfi şekilde kapatılmıştır. 1982 Anayasasında düşünce özgürlüğü ile ifade özgürlüğünü iki ayrı unsur olarak gören darbecilerin, uluslararası hukukun tersine bir durum ortaya çıkardıkları belirtilmiş. Buna göre düşüncen kafanda durduğu sürece sorun yok ama bunları ifade etmen halinde bazı sorunlarla karşı karşıya kalabilirsin. Halbuki, ifade edilemeyen düşünce eksiktir, yarımdır. Gel gör ki, bu topraklarda en çok korkulan unsur, düşüncedir, insanların özgürce düşünüp bunları ifade etmesidir. Hiç değişmez.

    TURGUT ÖZAL DÖNEMİ (1983-93): Sözde liberal bir dönem olduğu belirtilmiştir. Özal'ın da basına yaklaşımı ardıllarından farklı olmamıştır. Hatta bir keresinde kendisi, basın mensuplarına açtığı hakaret davalarıyla zenginleştiğini belirterek latife etmiştir. Ayrıca hapishaneler gazeteciler doludur. Yine şiddet bir bir ülkenin aydın isimlerini öldürmekte ve topluma korku saçmaktadır:

    - Demokratik bir düzene geçilmesi için Aydınlar Dilekçesi'ni imzala­yan yüzlerce kişi hakkında soruşturma açıldı
    (22 Mayıs 1984):
    - Prof. Muammer Aksoy evinin önünde uğradığı silahlı saldırı sonucu öldürüldü
    (31 Ocak 1990):
    - Gazeteci Çetin Emeç otomobilinde uğradığı silahlı saldırı sonucu öl­dürüldü.
    (7 Mart 1990);
    - Gazeteci-Yazar Turan Dursun öldürüldü
    (4 Eylül 1990);
    - Prof. Bahriye Üçok bombalı bir paketin patlamasıyla öldürüldü (6 Ekim 1990);
    - Sabah gazetesi muhabiri İzzet Keser Cizre'de başından vurularak öl­dürüldü
    (23 Mart 1992);
    - Özgür Gündem ve Yeni Ülke gazetelerinin yazarı. Türk-Kürt kar­deşliğinin militanı Musa Anter 74 yaşında Diyarbakır'da sokak ortasında öldürüldü (20 Eylül 1992);
    - Gazeteci-Yazar Uğur Mumcu otomobiline yerleştirilen bir bomba ile öldürüldü
    (24 Ocak 1993);
    - Muzır Yasası bir sansür yasasına dönüştürüldü (6 Mart 1986);
    - Terörle Mücadele Kanunu çıkartıldı
    (11 Nisan 1991);
    - Olağanüstü Hal Bölgelerinde basın özgürlüğünü yok eden kararna­meler yayınlandı (10 Mayıs 1990; 15 Aralık 1990);
    - Yüzlerce gazeteci hakkında dava açıldı, binlerce yıl hapis istendi, sayısız gazete ve dergi yasaklandı, yüzlerce kitap toplatıldı. "Türk Basın ta­rihinin hiçbir döneminde böyle bir gazeteci kıyımı olmamıştır. Abdülhamid döneminin «Basın Rezaletleri» bunların yanında hiç kalır," yorumunu yapar Hıfzı Topuz. Türkiye İnsan Hakları Vakfı da 1990 yılını «Basın İhlalleri Yılı» ilân etti.

    Hıfzı Topuz, öldürülmeden bir ay önce Turan Dursun'la karşılaşmış. Turan Dursun ona şunları demiş: "Sıra bende, dedi, biliyorum beni de öldürecekler. Tehdit mektupları geliyor, ama yapacağım bir şey yok!" Kısa süre sonra da haince katledilir. Bu cinayet basında geniş yer tutar. Bunlardan birisinde Bekir Coşkun şunları der: "Katillerin kimler olduğu belli değil. Ama Türkiye'yi şe­riat düzenine karşı çıkan Atatürkçülerin öldürüldüğü bir ülke haline kim­lerin getirdiği ortada. (Sabah, 7.9.90)"

    Düşünce ve ifade özgürlüğünü, önümüze çıkan küçük büyük her sorunda kısıtlanacak hatta yok edilecek bir şey olarak gördüğümüz sürece, karanlık bir bataklık içinde debelenip duracağız. Ara sıra gözümüze gelen kesik kesik güneş ışınlarına aldanarak doğru yolda olduğumuzu zannettiğimizde biraz daha batacağız. Çünkü hemen ardından güneş kaybolunca bunun faturasını yine insanların düşünmesi ve ifade etmesine bağlayacağız; baskının düzeyini artıracağız. Öyle bir an gelecek ki, insanlar komşularından, iş arkadaşlarından, arkadaşlarından, akrabalarından hatta ailesinden korkar hale gelecek. Bu durum toplumsal bölünmenin temelini oluşturacak. Birbirine yabancılaşmış, birbirini düşman gibi gören en ufak bir olumsuz eleştiri yapanı vatan haini olarak yaftalayan insanlar topluluğu olarak bataklığın dibini boylayacağız. Ama kutsal devletimizin arkasına sığınarak ne kadar büyük fedakarlıklar yaptığımızın övüncünü duyarak vicdanımızı doyuracağız ama böyle yaparak, devletin imkânlarının sağladığı kaymağı yiyenlerin ayaklarının altında sadece bir basamak olmaktan öteye gidemeyeceğiz. Hiçbir sorun üzerine düşünülmeden, fikir üretilmeden, bu farklı fikirler özgürce tartışılmadan çözülemez. Çünkü bir yol haritası hazırlanamaz. İşte biz yüzyıllardır haritası olmadan çıkışı arayan bir insan gibiyiz. Ve malesef daha çok uzun zaman boyunca da böyle olmaya devam edeceğiz. Çünkü biz, eleştiriye kapalı, eleştiri yapılınca anamıza küfrediliyormuş gibi algılayan, sadece pohpohlanmak isteyen, bireysel özgürlüğü anarşi olarak görüp biat kültürüne tüm ruhumuzla teslim olmuş sözüm ona özgür insanlarız. Bizler köle olmaktan memnun olan atalarımızın torunlarıyız. Belki başka devletlere köle olmadık ama biz kutsal devlet ideasının kölesi olmuşuz. Yüzyıllar boyu da bu prangadan kurtulamayacağız.

    Hıfzı Topuz, basın tarihimize altın harflerle adı yazılan, bizim prangalardan sağlayacak insanlardan biri olan Uğur Mumcu hakkında şunları söyler: "Uğur Mumcu Cumhuriyet tarihinin en dürüst, en yürekli, en devrimci gazetecilerinden biriydi. Tüm meslek yaşamı Atatürk ilkelerinin ve laikli­ğin savunulması ve yolsuzlukların üzerine yürümekle geçti. Türkiye'nin tam bağımsızlığından yanaydı, özgürlükçüydü. Devleti ve milleti soyanla­rın baş düşmanı oldu. Yobazların, hırsızların, vurguncuların karşısına di­kildi. Din sömürücüleriyle savaştı, şeriatçıların boy hedefi oldu. Faili meçhul cinayetleri araştırmaktan hiç bıkmadı. Hiçbir partiye ve kişiye bağlanmadı ve ödün vermedi." Ve "Atatürkçüyüm, öyleyse vurun," diyerek dik duran Uğur Mumcu haince katledildi.

    AZİZ NESİN: Son olarak Türk basın tarihine geçmiş bir diğer önemli isim hakkında bir şeyler yazıp bitireceğim. Hıfzı Topuz, "Aziz Nesin Türkiye'nin en üretken yazarıydı," der ve ekler "Yüz kadar kitap ve binlerce dergi ve gazete yazısı yazdı. Kitaplarının baskı sayısı 6 milyona ulaştı. Bunların bazıları 24 dile çevrildi (İngilizce, Fransızca, Almanca, Rusça, Arapça, vb). Öyküleri 28 dilde yayınlandı. 9 oyun, 7 anı kitabı, 7 şiir kitabı, 10 roman ve 46 öykü kitabı yazdı."

    1945'te Tan gazetesinde köşe yazarlığı yaparken 30 yaşında, hiç tanınmayan biriydi. Basımevi basıldıktan sonra, Sabahattin Ali'yle birlikte Marko Paşa'yı yayınladı ve adını ülkede herkes duymuş oldu. Öte taraftan Aziz Nesin'in her dönem emniyet şubeye, ordan da mahkemeye gidip geldiğini görüyoruz. Öyle ki, özgürlükler devri olarak adlandırılan 27 Mayıs'tan sonraki dönemde bile ilk tutuklanan isim yine Aziz Nesin olmuş. İlk hapis cezasını ise Amerikan yardımlarını eleştirdiği için almış. 37 insanın yakılarak katledildiği Sivas'taki olaydan şans eseri kurtuldu ama bu olaydan da onu sorumlu tuttular. Yani, "Tam Aziz Nesinlik bir olay." "Türk halkının yüzde 60'ı aptaldır," sözü ise kendisini sevmeyenler tarafından sanki Aziz Nesin'in tüm fikri, cismi bununla sınırlıymış gibi bir kara propaganda için kullanılan bir argüman hâline gelmiş. Aynı ateist olması gibi. Aziz Nesin'in bazı vecizelerine yer verilmiş kitapta. Ben de incelememde yer vermek istedim:

    "Daha önce Türklerin % 60''ı aptaldır demiştim, Kürtlerin de % 80'i aptaldır. Devlet kuramazlar."
    "Toplum olarak zekâmız kıt. Geçen 300 yıl boyunca sadece özel dersane, dolmuş ve gecekonduyu bulmuşuz. Bu ayıbı taşıyor, utanıyorum."
    "Türk halkının en büyük icadı yoğurta su katıp ayran yapmaktır."
    "Hezarfen Ahmet Çelebinin Galata kulesinde uçtuğu yalandır, adam düşmüştür."
    "Türkiye, dünyanın en kötü Anayasasını yapan ve ona kefil olan adama oy verdi.”
    "Uygarlık haritası olsa orada yerimiz yok. Uygar ülkelerin tarihinde yüzlerce bilim adamı var, bizde bin yıllardan beri yok."
    "Ben Türk insanını sevmiyorum, kendi halkımı sevmiyorum, ama o sevmediğim halkın ayrılmaz bir parçasıyım.”

    __________

    ALTIPATLAR

    Sahasındaki son maçta G.birliğini 6-0 yenen GS, Denizli'ye 6'lık tarife uyguladı

    Cimbom Hatay'dan Boupezand'ı istedi.

    Onyekuru bugün İstanbul'da

    PUAN DURUMU:

    1. BEŞİKTAŞ 38
    2. FENERBAHÇE 38
    3. GALATASARAY 36
    4. GAZİANTEP FK 34
    5. HATAYSPOR 31
    6. ALANYASPOR 30
    7. TRABZONSPOR 30
    8. KARAGÜMRÜK 27
    9. YENİ MALATYAPOR 27
    10. GÖZTEPE 25
    11. ANTALYASPOR 25
    12. RİZESPOR 24
    13. SİVASSPOR 23
    14. BAŞAKŞEHİR 23
    15. KONYASPOR 22
    16. KASIMPAŞA 22
    17. KAYSERİSPOR 19
    18. GENÇLERBİRLİĞİ 19
    19. BB ERZURUMSPOR 16
    20. ANKARAGÜCÜ 15
    21. DENİZLİSPOR 15

    __________


    İyi okumalar
  • "... Yaşadığım sürece öğrendiğim tek şey ailenin önemi ve gücü yani bağları sağlam bir aileye sahipseniz eğer dünyanın en güçlü kişisinizdir... "
  • Hayır habermiş meğer, ağrıdan
    ---------------------kopar gibi oluşu eklemlerimin,
    Aylar var ki ağırdan ağırdan
    ----------------------bir değişim geçirmekteymişim..
    Masalları bi ansıyın hele,
    ---------------------cazılı bir süreçtir her mucize,
    Dövme bir güldür ki, iğnelerle
    ----------------------cazır cazır işlenir tenlerimize,
    Vak't erişip lâkin açtı mıydı da
    ----------------------bilincimizde alyuvarlı resmi,
    Şıp diye erdim sanırsın murada
    -----------------------unutup bütün çektiklerini..
    Hem ne varsa halklar tarafından
    -----------------------yaradılmış, yâni halkedilmiş,
    Ve ne getirdiysek Dağın Kafından
    -----------------------aşk, dil, bilim, çağdaş teknik ve uğraş,
    Hepsi de kan, döl ve ter dökerek
    ------------------------hakedilmiş mucizelerdir..
    Eskiden kötrüm bir ozandı bu gerçek,
    ------------------------onu yürüten şimdi bu dizelerdir..
    *
    Hayır habermiş meğer, ağrıdan
    ---------------------kopar gibi oluşu eklemlerimin,
    Aylar var ki ağırdan ağırdan
    ----------------------bir değişim geçirmekteymişim..
    İçindeki duvarları yık yeter ki,
    -----------------------dıştakiler kolay.! diyordu Gorki,
    İçerdeki adamın içindeki
    ------------------------çekiye gelirmiş gibi sanki.!
    Baksana, içeri ilk düştüğümde
    ------------------------başıma üşüşen malta taşları,
    Ve aşarken duvarı, firar düşünde
    ------------------------yakalandığı için arkadaşları,
    Voltamı kesip hırsından üstüme
    ------------------------kir-kan işeyen o kirpi güneş
    ---Değmez düşünde büyüttüğüne.!---
    ------------------------çoktan gününü bitirip gitmiş.
    Kaldı ki o esrarkeş ve serkeş
    ------------------------sardunyanın encâmını da gördün,
    Sabah safası sayılmaz be kardeş
    ------------------------mor picamalarla Sinoba sürgün.!
    Yattıkça hapis denen bu uzun,
    ------------------------bu kapalı, bu karanlık şiiri
    ---Koyver, dışarda maneje dursun
    ------------------------nazmın Nâzım olmayan süvarileri.!---
    Anladım, mahkûma Köroğlu değil,
    ------------------------Kör Veysel ayağı daha uygun,
    O yüzden de ayaklarımla değil,
    ------------------------parmak uçlarımla yola koyuldum..
    *
    Duvarlar devreden örümceklerim
    ------------------------söktükçe bu taşbasması metni,
    --Sırf yaşama şevkiyle Kelebek'lerin
    ------------------------sökmez bu, demek istiyorum yâni.!--
    Ve yavaş yavaş düştükçe bu kale,
    ------------------------bu allahın-cezası cezaevi,
    ''Hayvan ve Gardiyan'' öyküleriyle
    ------------------------bu dört başı zincirli mesnevi,
    Beddualar bitip dile geldikçe
    ------------------------bent bent, fasıl fasıl ve çığlık çığlık,
    Bir kaynaşma olur içten içe,
    ------------------------eller arasında başlar yakınlık.
    -- Meselâ, Recep Ustayla şu anda
    ------------------------gülüşüyoruz ranzadan ranzaya,
    Demek ki bu leş gibi kokan koğuş da
    ------------------------dahil bu değiştireceğimiz dünyaya.! --
    Bitişikte bereket ki kaynıyor
    ------------------------fasülyelerle nohutlar mışıl mışıl.!
    Seni azı düşleri iyiye yor,
    ------------------------bu aş pişecek daha bi fasıl.!
    O en gümrah demlerini bile
    ------------------------sıfıra vurdursalar da ne gam.!
    El değil ki Antep'li bir hergele
    ------------------------copla uykularına giren Bayram.!
    Pis pis sırıttıkça sıvanın altından,
    ------------------------ister gül, ister güldür güldür ağla.! --
    Taşucu'ndaki güneş saltanatından
    ------------------------derlenmişti, düşün, bu kötü tuğla.!
    *
    Bir kuş ki gelip parmaklığa konmuş,
    ------------------------ne bilsin neye iy'dir o demir.!
    Bilse konar mıydı o parmaklığa kuş,
    ------------------------bilse neden böyle eğri o demir.!
    Çıktım ki bizim bölüğün damına,
    ------------------------hayret, bütün kiremitleri tamam.!
    Bi fiske vurdum DAMın anlamına,
    ------------------------bi tek kiremit kalmadı sağlam.!
    Eski bir tavlaydı Toptaşı ama
    ------------------------hapis oynardık bari aylığına;
    Modeli New Jersey'den aşırılma
    ------------------------Adanadaki bu modern barhana
    Türkçe sözlerden hep, bile bile
    ------------------------yanlış kurulmuş bir cümle yapısı;
    Hem sade bu değil ki, bu bilcümle
    ------------------------yanlış arasında bir cümle-kapısı..
    Bir Kel Fatma gibi kaba kâğıttan
    ------------------------İnfazda kabarırken ceza müddetim,
    Yaşlara yelkenli saldım ağıttan
    ------------------------Deniz'e dek gider diye niyetim..
    *
    Hayır habermiş meğer, ağrıdan
    ---------------------kopar gibi oluşu eklemlerimin,
    Aylar var ki ağırdan ağırdan
    ----------------------bir değişim geçirmekteymişim..
    El bebeler, gül bebeler bir süre
    ----------------------kendi elleri değilmişçesine
    Işığa doğru çevire çevire
    ----------------------ve hayretle bakarak ellerine,
    --Gücünü tüm bu işe verdiği için
    ----------------------çözüp en gücünü bilmecelerin --
    Nasıl sezerse öyle için için
    ----------------------o toz pembe uçuşlu serçelerin
    Kendi om'zundan kanatlandığını;
    ----------------------yeniden yeni-doğmuş gibi ben de
    -- Unutup Tecritde soyutlandığımı --
    ----------------------gözü yaşlı bir duvarın dibinde
    Alırken sağır kapının ahını
    ----------------------gülücükler açan bir maymuncukla,
    -- Az mı kestik Gart Şükrü'nün iflâhını,
    ----------------------Can'dı adı, yankesici çocukla.! --
    Ve kazırken sonra kanıra kanıra
    ----------------------göğsüme yönelmiş namlunun yivini,
    Kurşun döktüm olmalı ki kâzâra,
    ----------------------canevimden duydum cezaevini.!
    -- Ölüm çözüm değil bu muammaya.! --
    ----------------------Tezelden erişti sağlık haberim,
    *
    Bi baktım, başladı Canlaşmaya
    ----------------------kafes kafes, telörgülü gözlerim.
    Ağlarda bir yıldız göründü ilkin,
    ----------------------dert oldu içime, ne kadar yalnız.!
    Rastladım sonra çişe giderken,
    ----------------------aynı kurrânın eratıymışız.!
    Bu höcre de kirvem, kankardeşim dünden,
    ----------------------yaşasın içinde gebermişliğim.!
    Ben gayrı bu plâzmalarda yüzen
    ----------------------aydınlıklar yüklü bir çekirdeğim.!
    Sonunda ol kalenin bedenleri
    ----------------------bedenimle öyle bir oldu ki benim,
    Bundan böyle zulmü bendedenleri
    ----------------------sıkıysa kalebend etsin yönetim.!
    Gerçi onlar da işin farkındalar ya.!
    ----------------------Boşuna değil elbet bu ''Af'' bolluğu.!
    Ilgar eyledi bir dev kaplumbağa,
    ----------------------kursağında daim tutsak olmuşluğu.
    Sırtındaki kambur değil, zindanı,
    ----------------------duvar, demir, pranga ve bukağı.
    Sırtlamış cellâdı, Rıza gardiyanı,
    ----------------------sırtlamış ''müebbet'' sanılan bir çağı,
    Yürüyor, yürüyor bir dev kaplumbağa,
    ----------------------dev bir ekmek ki kızarmış kabuğu --
    Ağır ağır yürüyor aydınlığa,
    ----------------------yürüyor Özgür Bir İnsanlığa doğru.
    *
    Duymadık demeyin, dışardakiler,
    ----------------------büsbütün bir millet oldu sayımız.!
    Sözüm size, ey Başı-dardakiler,
    ----------------------sizin de Kurtuluş Olsun Çayınız.!
    *
    13 Şubat, 1974
    *
    Müddetnâme: Hükmü kesinleşen mahkûmlara cezalarının süresini ve ne zaman biteceğini bildirmek üzere idarece verilen belge.
    *
    İnfaz: Cezaevlerinde resmi işlemlerin yürütüldüğü ve dosyaların saklandığı büro.
    *
    Kurtuluş Olsun Çayınız: Mahkûmların aralarında çay alıp verirken kullandıkları bir deyim.
    *
    Tecrit: Mahkûmun disiplin cezasına çarptırıldığında tek başına kapatıldığı hücre.
  • *EĞİTİMCİNİN HAREKET KAYNAĞI OLAN İMANI*

    * Derin ve olgun
    * Gelişen ve artan
    * Sağlam ve kuvvetli bir iman olmalıdır.

    Bahsettiğimiz iman, hiç şüphesiz İslam'a imandir. O islam ki, yikilmaya ve çökmeye yuz tutmus insanligi ,kurtaracak, ayakta tutacak biricik ilahi nizamdir. Evet O, insana dünyada mukemmel bir saadeti tattiracak , ahiret ise insani gercek kurtulusa erdirecektir.
  • Hayatı ile yüce Allah'tan hiçbir vakit ümit kesmemeyi hatırlatır. Öyle ya bize düşen hayatta yaşayacaklarımızı belirlemek yahut engellemek değil, gerektiğinde gayret, sabır ve sağlam irade göstererek ayakta kalmak, her şeyin mutlak sahibi ve hâkimi olan yüce Allah'a tam bir teslimiyet göstermektir. Umulmadık ve beklenmedik ikram ve sınırsız yardım sadece O'ndan değil mıdır zaten ?