• SARIKÖY MAHŞERİ



    Serdengeçti’yi tekrar çıkarmak için Antalya yoluyla İstanbul’a gidiyordum. Antalya’dan Burdur’a otobüsle gittik. Burdur istasyonunda içime bir Eskişehir’e uğramak sevdası düştü. Bileti Eskişehir’e aldım.

    Yunus’u ne zamandan beri sevdiğimi, tanıdığımı bilmiyorum. Kendimi hileliden beri Yunus Emre’yi, onun İlâhilerini, içli, dertli şiirlerini seviyordum. Şu son yıllarda başıma gelen türlü felâketler, dertler, beni ona daha çok yaklaştırdı. Geçen sene kışı Konya hapishanesinde geçirmiştim. Bu yıl 1948 güz ve kış Akseki cezaevinde geçti. Hapishanelerde mahkûmlara Yunus’tan parçalar okudum. Mahkûmlar Yunus’un İlâhilerini zaten mayalarında mevcut olan dertli bir gariplikle nefes nefese takip ederlerdi. Yanımda Karacaoğlan’ın koşmaları da vardı. Ondan da parçalar okudum. Mahkûmlar bunu da dinlenlerdi ama Yunus’u dinledikleri gibi değil! Hâlbuki ellerinden her şeyleri alınmış, dış âlemin hasretini, dağlan, yaylaları, gelinleri, kızları özleyen bu genç insanlann Karacaoğlan’ı daha çok sevmeleri lâzımdı. Bu, neden böyle olurdu? Yunus’taki bu çekici, duyurucu, doyurucu hâl ne idi? Ben, kendi kendime şöyle bir izah yolu bulmuştum. Karacaoğlan’ın şiirlerinde yaylalar, dağlar yükselir, göller, denizler dalgalanır, rüzgârlar eser, örmeli sürmeli gelinler, kızlar cilvelenirdi. Karacaoğlan ilden ile, belden bele esen serseri bir rüzgâr, çiçekten çiçeğe konan avare bir gönüldü Kısaca Karacaoğlan, dünyanın sathında dolaşıyordu. Yunus gezmez, dolaşmaz! Karacaoğlan tabiatla, eşyalarla, insanlar arasında gelir gider. O, güzeli bulmak için gezer. Yunus, her yerde, her şeyde dertlerde bile bir güzellik bulur: Kahrın da hoş, lütfün da hoş,

    Tanrım sana sundum elim.

    Çünkü Yunus’un âşıkı, her yerde hâzır ve nâzırdır. O, ona bağlıdır. Onun için seyahate çıkmaya lüzum yok.

    ‘Bir ben vardır bende benden içeri’ diyen Yunus, içe hitap eder. Denizi coşturan, çiçeğe renk, kâinata ahenk veren kudrete hitap eder. Yunus neticeler, renkler, satıhlar üzerinde değil, sebeplerin sebepleri, mahlûkların hâliki üzerinde durur. Karacaoğlan dışa, dağlara, yaylalara, gelinlere, kızlara seslendiği için mahkûmların derdini artırıyor; hapishanenin içinde bir hapishane daha peyda oluyordu. Karacaoğlan mahkûmsun, mahsursun derken, Yunus mes’utsun diyor. ‘Kahrın da hoş, lütfün da hoş, ister öldür, ister güldür, Tanrım sana sundum elim.’

    Yunus’un diğer halk şairleriyle mukayesesi, dünya görüşü, hayat felsefesi, sanatı uzun bir iştir.

    Mümin ve mütevekkil Anadolu’nun derdini, ruhunu, aşkını en iyi bir şekilde dile getiren bu Tanrı kulu, bu toprak çocuğu hakkında, onun yollarında hayran hayran dolaşırken yazdıklarımızı, düşündüklerimizi ‘Yunus’un Yollarında’ isimli kitabımızda toplamış bulunuyoruz. Nasip olursa bastıracağız.

    Şimdi gelelim sadede:

    Eskişehir’e iner inmez, arkadaşım şair Cemal Oğuz’u buldum. İstanbul'da acele işlerim olduğunu, hemen gideceğimi söyledim. O, bana şöyle bir müjde verdi: 6 Mayıs Cuma günü Yunus, mezarından kaldırılıp yeni mezarına konacak.

    Yunus kalkıyor mu? dedim.

    Evet, kalkıyor.

    Bu söz, bana öyle dokundu ki içimden bir şey kalktı, bir şey ayaklandı. Sarıköy'deki Yunus kalkmadan benim içimdeki Yunus uyandı. O gece gözlerime uyku girmedi. Seher vakti kalktım. Pencereden ağaran tan yerine, dağlara doğru baktım ve Yunus’un şu mısralarını söyledim:

    ‘Dağlar ile taşlar ile,

    seherleyin kuşlar ile

    çağırayım Mevlâm seni.’

    Güzel bir bahar sabahı, otomobilimiz Eskişehir’den Sarıköy istikametine doğru hareket ediyor. Otomobilde Eskişehir’in muhterem müftüsü A. Toprak, hafızlar, Cemal Oğuz ve bazı zevat var. Bozkırdan geçiyoruz. Yunus’un piştiği topraklardan. Uzun bir kış uykusundan sonra bozkır uyanmış. Her taraf yemyeşil, rüzgârlar esiyor. Yunus’un yanına gidiyoruz. Hep bir ağızdan Yunus’un İlâhilerini okuya okuya gidiyoruz.

    Okunur dilde destanın

    Açılır bağı bostanın

    Sen baktığın gülistanın

    Gülleri solmaz Allah ’ım.

    Aşkın baharına dalmayan,

    Kendini feda kılmayan,

    Senin cemâlin görmeyen

    Meydana gelmez Allah ’ım.

    Senin aşkına dokunan

    Kendini bilmez Allah’ım.

    Biz de kendimizi bilmiyoruz. Yunus’un nefesleriyle bahar rüzgârları bizi bizden alıp götürüyor. Sarıköy’e yaklaşıyoruz. Aman ne kalabalık, ne mahşer bu! Koca vadi, baştan başa insanlarla dolmuş. Otomobiller, arabalar, çadırlar... Cemal bana: ‘Bugün küçük bir dinî merasim yapılacak. İstanbul’dan falan kimse davet edilmedi. Asıl büyük tören çeşmeye su geldiğinde yapılacak!’ demişti.

    Cemal’e, kalabalığı göstererek:

    Bu kıyamet ne? dedim.

    O da şaştı kaldı. Hiç davet edilmeden Anadolu’nun en yoksul, en kısır, nüfus kesafeti en az olan bir yere bu kadar kalabalık toplansın? Bu ne demek? Bu, harikulâde bir şeydi.

    Bu kalabalık, şehirlerin meydanlarına toplanan eli bayraklıların, törenlerin kalabalığı değildi. Bu erenlerin mahşeriydi!

    Yunus’un henüz boş olan mezarının bulunduğu yeşil tepede Ankara’dan gelenler. Yunus Emre Demeği Başkanı H. Baki Kunter ve ailesi, müzeler müdürü, Talim ve Terbiye Reisi, bazı zevat var. Yanlarında Eskişehir Valisi

    Danış Yurdakul olduğu hâlde kalabalığı seyrediyorlar. Üstat H. Baki, bize Yunus’un 29. torunu Sivrihisarlı Mustafa Efendi isminde bir ihtiyarı takdim ediyor.

    Uzunca boylu, tıpkı mezardan çıkan Yunus gibi, yüzünü gün yakmış bir Anadolu Türkü, hayalimdeki Yunus’a çok benziyor. Derhâl eline sarılıp öpüyoruz. O, garip garip etrafını saran insanlara bakıyor. Kalabalık gittikçe Yunus’un eski mezarı ile yeni mezarı arasındaki sahada kesifleşmeye başladı. Biraz sonra, Yunus, eski mezarından kalkacak. Bütün nazarlar mezarda. Her yere onun ululuğu sinmiş. Gönüllerde o var. Nefesleri ağızlarda. Avuçlar göklere açılmış. Bu, öyle bir şey ki yevmi mahşerde sancakı şerifin altına toplanan, Peygamber’den şefaat bekleyen müminlerin hâline benziyor. Ürperiyorum. Vaktiyle Serdengeçti’de çıkan şair bir dostumun Mevlâna türbesinde yazdığı şu mısraları bir dua okur gibi okuyorum:

    ‘Bak içime düştü korku.

    Erenlerde olmaz uyku

    Uyan pirim, uyan gayrı.’

    Yeşil tepedeyim. Ellerim havada. Yunus kendi nefesleriyle uyandırılıyor. Kabir daha evvel açılmış ve garip Yunus, bir eli kalbinde, bir eli başının altında öylece çıkmıştı. Büyük ermişin ölüsü bile manalı. Kalp ve tefekkür... O zaman gazeteler yazmıştı. Sandukaya koymuşlardı. İşte sanduka yeşil örtüsüyle eller üstünde. Binlerce insan ve yüzlerce el 700 yılın ardından, asırlar ve nesiller arkasından ona doğru uzanıyor.

    Sandukayı kimin taşıdığı belli değil. Kalabalık ellerin üzerinde, müminlerin başı üstünde, yeşil bir bayrak gibi dalgalanıyor. Sanki dualarla yürüyor. Herkesin bir derdi var, bir kerecik olsun yeşil örtüye, Yunus’un sandukasına yapışabilmek.

    Anadolu’nun fakir ve yoksul insanları, Yunus’un bağrı taşlı, gözü yaşlı hemşehrileri, onu yeni kabrine koyuyorlar. Ama kan ter içinde... Halk hücum ediyor. Âdeta mezara girmek istiyor. Erkekler, kadınlar, çocuklar ağlaşıyorlar. Eskişehir müftüsü, mezarının başında bir hitabede bulunuyor. Dualar, âminler gökleri ve gönülleri dolduruyor. Eski mezara, türbeye bakıyorum. Bir garip olmuş. İçimden kendi kendime, Yunus’a orası daha çok yakışırdı, diyorum. Bu yapılar, bu soğuk mermer ve betonlar neden? Kadınlar, eski mezarın başında ağlıyorlar. Ve toprağını avuç avuç paylaşıyorlar.

    Şimdi Sarıköy'ün bağlı bulunduğu Mihalıççık kazasının Kaymakamı Ertuğrul, Yunus’un kabri yanındaki çeşmenin mermerleri üzerine çıkarak köylerden, kentlerden ve dört cihetten gelenlere, Mihalıççık ve Sanköy adına ‘Hoş geldiniz!’ diyor. Yunus’un efsanevî varlığını, ululuğunu aşk ile vecd ile dile getiren genç kaymakam, büyük ermişe sesleniyor. Üzerindeki kara topraklan ve beyaz mermerleri işaret ederek, bir Yunus edası ve sadasıyla Yunus’u çağınyor: ‘Bu topraklar, bu mermerler ne söylerler, ne bir haber verirler. ’

    Dağlar, vadiler 700 yılın ardından gelen bu sesi tekrar ediyor.

    ‘Bu topraklar, bu mermerler, ne söylerler, ne bir haber verirler

    Bundan sonra Cemal Oğuz, Yunus için yazdığı şu hitabeyi bizzat kendisi okudu:

    ‘Kâinatın aşk ile nabzı burda atıyor

    Burda sanat dehamız Yunus Emre yatıyor.

    Hem şair, hem feylesof, hem de bir âşıktı o,

    Kararmış gönüllere nur saçan ışıktı o!

    İstiyorsan cennette sen yanma düşmeyi,

    Ey yolcu! Haşre kadar kurutma bu çeşmeyi.

    Bir güneşti battı o, gelmez eşi bir daha,

    Gönder ulu ruhuna, üç ihlâs, üç Fatiha. ’

    Söz bana geldi. Fakat Yunus için ne söyleyebilirim? Ne söylesem az! Büyük pirin mezarını göstererek:

    ‘Uzak uzak yerlerden, dağlardan, tepelerden, denizlerden geliyorum. Sana yakın olmak için Yunus, karanlıklardan geliyorum. Işığında yanmak için Yunus! Sana köylerden, kentlerden, mekteplerden selâm getirdim; yıllardır yollarında bağrı taşlı, gözü yaşlı dolaştım. İşte sana, yana yana ulaştım. Ey ulular ulusu...’

    ‘Yok, yok! Sana ulaşılmaz! Sana ulaşmak için ölüm gibi bir inkılâp lâzım Yunus. Hâlbuki biz âciz hayranların yaşıyoruz. İçmeden sarhoş olmanın, ölmeden evvel ölmenin yollarını göster bize. Sen o kendi varlığını inkâr eden büyük, ölçüsüz tevazuunla:

    ‘Bir garip ölmüş diyeler,

    Üç günden sonra duyalar,

    Soğuk su ile yuyalar,

    Şöyle garip bencileyin.’

    Demiştin. Seni üç gün sonra değil yedi asır sonra dahi duyuyoruz! Ey kırların, bozkırların vefalı, dertli çocuğu! İşte senin o büyük garipliğindir ki garip Anadolu’yu huzurunda el bağlatıyor.’ diyebildim ve şairin ‘Bana seni gerek seni’ şiiri ile ‘Niçin ağlarsın bülbül hey!’ şiirini okudum.

    Benden sonra Sivrihisar ilkokul öğretmenlerinden şair Rıza Ümit, Yunus için yazdığı bir şiirini okudu. Rıza, bu şiiri ‘Ben yazmadım, o yazdı.’ diyordu. Bundan anlıyorduk ki bu genç şair de o yolun yolcularındandı...

    Bir taraftan erkekler, köyün harman yerinde toplanıyor, diğer taraftan kadınlar, Yunus’un kabrini tavaf etmeye geliyorlardı. Harman yerinde mevlitler, İlâhiler okunacak, sonra cuma namazı kılınacaktı. Çok geçmeden hafızlar, cemaatin önünde duran kamyonların üzerine çıktılar. Mevlitler, Yunus’tan İlâhiler okudular. Ömrümde gök kubbenin altında, topraklar üzerinde toplanan bu cemaat kadar manalı bir cemaat görmedim. On bin kişiyi aşan büyük cemaat bu İlâhileri huşu içinde dinliyordu.

    Ey kırların, bozkırların vefalı, dertli çocuğu! İşte senin o büyük garipliğindir ki garip Anadolu’yu huzurunda el bağlatıyor.’ diyebildim ve şairin ‘Bana seni gerek seni’ şiiri ile ‘Niçin ağlarsın bülbül hey!’ şiirini okudum.

    Sonra ezanlar okundu, saflar dizildi. Namaza duruldu. Bu toprağın insanları, Yunus’un hemşehrileri binlerce mümin, topraklara alınlarını koydular. Secdelere vardılar. Din ne büyük bir kuvvet! İslâmiyet ne bütün din. 700 yıl evvel din yolunda yürümüş bir insanın etrafını saran kalabalığa imansızlar bir baksınlar. Millî Mücadele’yi yapan, Anadolu’yu harekete getiren hangi kuvvettir bir anlasınlar.

    Dua, mevlit ve namazlardan sonra, bu civar halkının tabiriyle aşlar döküldü. Tam o gün 157 koyun, bir sığır ve sürü sürü tavuk, horoz kesildi. Mihalıççık kazasının çalışkan Belediye Reisi Mescit Ertürk’e soruyorum: Bu kadar adamı nasıl barındırıp doyuracaksınız?

    Vallahi olup olup gidiyor, herkes rızkıyla geliyor, diyor.

    Bir Anadolu çocuğu olan ve Yunus’u çok seven Mihalıççık Kaymakamı anlatıyor.

    Şu gördüğünüz halkın çoğu, buraya üç gün evvel geldiler. Geceleri ateşler, meş’aleler yakıyoruz. Halk Yu nus'un mezarında bekleşiyor. Hele kadınlar sabahlara kadar tespih çekiyorlar.

    Jandarma komutanı söylüyor:

    Ben saydırdım, namaza duranlar kırk bir saftı ve her safta 250 kişi vardı. Ben böyle kalabalık cemaat görmedim.

    Velhâsıl o gün Sanköy, Türkiye’nin Kâbesi olmuştu. Sarıköy’den ayrılasımız yok. Naçar ayrıldık ve Yunus’u, çok sevdiği Allah’ıyla baş başa, gök kubbenin altında, bozkırların ortasında bıraktık.

    Nur içinde yatsın...
  • YARISI OLMAYAN ADAM -YILBAŞI ÇAVUŞ

    Yazar: Ragıp Karadayı

    NOT: Merhume Ayşe GÖNEN Hanımefendinin yaşamış olduğu hatıradan hikâyeleştirilmiştir…

    ***

    Çocukluğumun ve gençliğimin geçtiği küçük ve şirin kazamızda huzur ve saadetle yaşayan, hâli vakti yerinde zengin bir aile sayılırdık. Memleketimiz; yedi düvele karşı mücadele ettiği büyük bir cihan harbi yaşamış, adeta taş taşın üstünde kalmamıştı. Görünüşte galip gelmiş, düşmanları yurdumuzdan kovmuş, esaret zincirlerini kırmış, hürriyetimize kavuşmuştuk. Kavuşmuştuk ama o zalim düşmanlara da ram olmuş, gönüllü köleleri hâline getirilmiştik.
    Harp, insanımızı fukaralaştırmıştı lakin yeniden devlet olmanın havası vardı üzerimizde; yüzümüz ak, başımız dik ve oldukça da gururluyduk.
    Umumi harpte sayısız şehid vermiştik. Bir o kadar da gazimiz aramızdaydı. Gidip de geri gelmeseyeci o acı günleri unutturmayan canlı şahidlerdi her biri. Gazi dediklerimiz öyle normal insan değil; bir çok uzvunu kaybetmiş yarım adamlardı. Kiminin ayağı, kiminin kolu, kiminin ise hem ayakları hem kolları kopmuştu. Gözünü kaybedenler, hâlâ vücudunda bir mermi veya bir kaç şarapnel parçası taşıyanlar ve daha neler neler…
    Şehit aileleri; evlatlarını vatan için, millet için, din-iman için verdiklerinden ve gaziler bu uğurda sakat kaldıklarından dolayı üzülmüyor, aksine tarifsiz bir hazla karışık şeref duyuyorlardı.
    Dul şehit eşlerinin ve yetimlerin gelirleri yoktu, fakirlerden de fakir sayılırlardı. Gazilerin ise çoğu zaten çalışamayacak durumdaydı. Ama kimseden bir şey istemeye tenezzül etmezlerdi. Bu asil insanların vakarlı duruşlarının farkındaydık. Herkes; nezakete hareket eder, onları incitmekten imtina ederdi. Yardımlar aleni değil belli etmeden usülüne münasip yapılırdı. Evimize ne alınırsa aynısı şehit ve gazi evlerine de alınır, yiyecek ve giyecekle beraber mendillere sarılmış paralar sepetin bir kenarına iliştirilir, etrafa hissettirmeden kapıları çalınır, açana; “bu sizinmiş” denip teşekkür beklenmeden bırakılır, dönülürdü.
    Kimse; “ben şunu gönderdim, şöyle yardım ettim” gibi söz söylemezdi. Yapılan yardımlar ihtiyaçlarına cevap veriyor muydu? Bilinmez ama yetmese bile; ne şehit aileleri ne de gaziler: “Benim şuyum eksik, buyum yok, çaresizim, açım, susuzum, sahipsizim, yandım, öldüm, bittim” demezlerdi. Belli ki; bu aziz vatan için şehit yakını olma sabrının sevabını veya gazi olup işe yaramaz hâle gelmenin şerefini bu fani dünyada harcamak istemiyorlardı.
    Sanırım harplerde yaralananların çirkin görünüşlerinden, sakatlıklarından dolayı üzülecekleri bir lakap takılmasın diye halkımız gazilerimize hoş isimler yakıştırmışlardı.
    “Hoca Enver, Yedidöven Ali, Görünmez Kâzım, Kale Mustafa, Yarım Dünya Musa, Korkusuz Şaban, Bayraktar Yusuf” gibi…
    Bunlardan birinin lakabı da; “Yılbaşı Çavuş”tu. Bu gazimizin vücudunun hemen hemen sağ yarısı yoktu. Sağ gözünü, sağ kulağını, sağ kolunu, sağ bacağını kaybetmişti. Kafasının sağ tarafı derin yanmış olmalı ki; kızıl ve şekilsiz yara izlerine bakılamıyordu.
    Bu yarım adamın görünüşü korkunç olmasına rağmen çok da merhametli ve müşfikti. Hâlâ “VATAN” der, başka bir şey demezdi. Fakir olmasına rağmen çocukları nerede görse mutlaka ellerine şeker, ceviz bir şey tutuşturur, sevindiridi. Çok az konuşan bu “YILBAŞI ÇAVUŞ” lakaplı gazimizi sevmeyen, saymayan yok gibiydi.
    Ailem; kazamızın okumuş-yazmış en tahsillisi sayılırdı. Babam, amcam, dayım muallim, dedem tahrirat kâtibi idi. Altı kardeştik. Dördümüz ilk ve ortaokulun çeşitli sınıflarında okuyorduk. Ağabeyim ve ablam büyük şehre, amcamın oğlu olan Rusihi ağabeyim ise yüksek tahsili için taa Paris’e gitmişti. Herkes ona imrenir, gıptayla bakardı.
    Rusuhi ağabeyim tatillerde Fransa’dan gelince adeta bayram havası eserdi evimizde. Onu baş köşeye oturtur; büyük-küçük etrafında halka olur, can kulağıyla dinlerdik.
    Anlattıkları Fransa’daki hayatıydı ama bize masal gibi gelirdi. “Ah medeniyet! Ah Fransa! Sen ne büyük, ne ulaşılmaz bir devletsin! Ey Fransa; ey Paris seninle aynı dünya üzerinde olmak bile şeref! Modanın, centilmenliğin, hürriyetin kısaca; “MEDENİYETİN MERKEZİ”i efsane devlet, modern şehir…” diyerek son noktayı koyarken biz de o hayranlığa çoktan kapılmış olurduk…
    Rusuhi ağabeyimin tahsil hayatı uzadıkça, şekli, şemalı değiştiği gibi huyu da pek değişmişti. Yer sofrasına oturmaz, çatalsız, bıçaksız yemek yemezdi. Börek, pasta, köfte, ızgara ve hatta dolma, sarma gibi yiyecekleri sol elindeki çatalla tutar, sağ elindeki bıçakla keser, küçük parçalar hâlinde nazikçe ısırırdı. Biz doğruluğuna, yanlışlığına bakmadan hayran hayran seyreder, her birimiz kimsenin görmediği yerde bıçakla yemek yemeyi dener fakat onun gibi beceremezdik. Gençlerin hayranlığına karşılık babam ve amcam; belli etmeseler de bu durumdan pek memnun değillerdi. Ona sol elle yemek yenmediğini söyleseler de o bildiğini okurdu. Büyüklerimizin; Rusuhi ağabeyimdeki değişikliklere; niçin bizim kadar hayran olmadıklarına bir mana veremez; “her hâlde yaşlılık psikolojisi” der, meseleyi anlamaya çalışırdık.
    Anlatılacak şey çok; mesela; sabahları “bonjur/günaydın” öğleden sonra da “bonsuar/tünaydın” demeyi ondan öğrenmiştik. Neredeyse “evet” ve “hayır” kelimelerini unutmuştuk, onların yerine de; oui/ vıy, non/no diyorduk. Babam ve amcam ise hâlâ eskilerde kalmış; “Selâmün aleyküm” veya “merhaba” demekte ısrar ediyorlardı.
    ***
    Mevsim kış, kasabamız bembeyaz gelinlik örtüsüne çoktan bürünmüştü. Sert soğuklar başlayalı ellisini geçmiş nice komşularımız hastalandı. Bazılarının bronşiti, bazılarının romatizması azmış, bazıları uyuzun, veremin pençesinde kıvranıyordu. Bu mevsimin hastalıkları saymakla bitmezdi ki… Soğuk ve sert rüzgârlar vınlayarak eserken, sanki bütün dertleri de beraberinde getiriyordu. Her tarafın karla kaplandığı bu mevsimde hava, karga gaklamaları, kurt ulumalarıyla beraber insan iniltileri ve hırıltıları ile dolup taşıyordu. Daha dün, mektepten gelirken çaresiz insanların perişanlığına şahid olmuştum. Bir tarafta çocuklar koşuşuyor, diğer tarafta ise ihtiyar hastalar, yatak-yorgan at arabalarına bindirilerek doktora götürülüyordu. Hastalığa yakalanmamışlar ise, yorgun ve zayıf bedenlerini ocak başlarında bir nebze olsun ısıtmakla meşgul…
    Hastaları saymazsak oldukça sade ve sessiz geçen koca mevsimi renklendirmek isteyen biri vardı; o da hiç şüphesiz amcamın oğlu Rusuhi’ydi. Birbirinden farklı Frenk menşeili düşündüklerini kafasında ölçmüş, biçmiş, toplamış, çıkarmış olmalı ki; bizleri görünce:
    – Hey kuzenler! Bilin bakayım ben ne yapacağım?
    – Ne yapacaksın abi?
    – Büyük bir dönüşüme başlangıç…
    – Neye başlangıç?
    – Mühim bir hadiseye!
    – Allah Allah! Gel de meraklanma!
    – Büyük bir değişim.
    – İyice meraklandık! Hadi söyle! Ne değişikliği?
    – Önce ailemizde değişim!
    – Allah! Allah!
    – !!!
    Merakımız hat safhadaydı anlayacağınız…
    Rusuhi ağabeyim; bu kış Fransa’da yaptığı tahsilini yarı bırakmış, apar topar geri gelmişti. Güya muvaffak olamadığı için de diploma verilmemişti. Oysa aynı Fransa Rusuhi’yi bizden almış yerine RUSİ’yi göndermişti, farkında bile değildik. Fransızlar ona “Rusi” diyorlarmış zaten. Yani iyice kendilerine benzetmişlerdi. Tam bir Fransız beyefendisi ile yaşıyorduk ve bu bize hem gurur veriyor, hem de davranışlarımıza çok tesir ediyordu. Onunla iftihar ediyorduk kısacası.
    Bir kış gecesi “lüks” adını verdiğimiz gaz yağıyla çalışan aydınlatma aracının gündüzmüş gibi ışıklandırdığı büyük odamızda toplanmıştık. Rusuhi ağabeyim; aile fertlerinin çoğunluğunu bir arada görünce; ellerini ovuşturarak babama, yani amcasına döndü:
    – Hey, oncle! Afedersiniz amca demeliydim tabii!
    – Mühim değil! Buyur yeğenim.
    – Yılbaşı geliyor.
    – Yılanbaşı mı?
    – Hay Allah iyiliğini versin amca! Ne yılan başısı? Yıl ba şı diyorum, yılbaşı.
    – Eee… her neyse!
    – Bu mevzuda ne düşünüyorsun?
    – Ne düşüneceğim yeğenim. Geliyorsa gelsin. Bize ne! Öyle bir derdim yok ki düşüncesi de olsun!
    – Öyle söyleme amcacığım! Medeni insanlar; her yeni şeyde kendilerini yeniliyorlar! Biz de; Amerikayı yeniden niçin keşfetmeye çalışalım, aynı şeyi yaparak kendimizi yenileyelim. Bakın birkaç gün sonra yeni yıla gireceğiz.
    – Girelim, ne var?
    – Aaa! Çok şey var amca çook! Yeni yılı, yeni seneyi coşkuyla karşılayalım. Karşılayalım ki o senemiz hep coşkulu devam etsin!
    – Yeni yılı karşılamakta ne demek? Sefa gelmiş, hoş gelmiş! Biz şimdiye kadar yılları da, Ramazan-i şerif hariç ayları da hiç karşılamadık. “Allah hayırlısını versin” der geçeriz.
    – Olur mu hiç amcacığım? Medeni memleketler gibi bir şeyler yapalım bu sene! Hem çocuklar için de bir değişiklik olur.
    – Nasıl, ne değişikliği?!
    – Yaşama değişikliği! Hayattan haz alma değişikliği!
    – !!!
    Konuşulanları merakla dinleyen biz çocuklar; hep bir ağızdan başladık:
    – Ne olur baba!
    – Ne olur amca?
    – Yılbaşını bizde yapalım!
    – Hadi, kırmayın bizi!
    – Hadi hadi!
    – !!!
    – Bak gördün mü amcacığım! Çocuklar da istiyor. Bırak garibanlar birazcık eğlensinler! Hem dert, keder ve tasalardan uzaklaşır, hem de monotonluktan kurtarırız.
    – !!!
    – Siz merak etmeyin; her şeyi hazırlarım!.. Ben Fransa da iken…
    – !!!
    Rusuhi abim “ben Fransadayken…Paristeyken…” diye başlayınca akan sular dururdu. Ne olduğunu, ne olacağını ve neticesini görmek, dinlemek için herkes pür dikkat kesilirdi. Yine Rusuhi ağabeyim “Fransa’da” diye başladığına göre en güzel, en hoş şeyleri söyleyecek ve yapacaktı.
    Babamın ve amcamın yılbaşına karşı oluşlarının tersine biz çocuklar çok istiyorduk. Hem de canla başla, delicesine. Bu yeni adeti pek merak ediyor ve oldukça da mühimsiyorduk. Hiçbir zaman unutamayacağımız, şimdiye kadar da yapmadığımız müthiş bir merasim olacaktı mutlaka. Rusuhi ağabey; “güzel” diyorsa, mutlaka güzeldi. Hele Fransa gibi, medeniyetin merkezinde kutlanıyorsa daha da güzel olmalıydı. Babam ve amcamın isteksizlikleri, bizim istekliliğimiz karşısında yenik düştü. Ve aile; gayesini bilmeden, hangi din mensupları ile bir olduğumuzu fark etmeden YILBAŞINI kutlamaya karar verdi.
    Evin hanımları hummalı bir çalışma içine girdiler. Baklavalar, börekler açıldı, çeşit çeşit şerbetler kaynatıldı. En güzel elbiseler sandıktan çıkartıldı. Evler baştan aşağı silinip süpürüldü iyice temizlendi. Her şey Rusuhi ağabeyimin kontrolünde ve ona sorulup yapılıyordu. Aşırı isteğimize boyun eğen babam ve amcam, fazla zararlı görmediklerinden olsa gerek ses çıkarmıyordu.
    Rusuhi ağabeyim; amcamın karısı olan yengeme, yani kendi annesine:
    – Hey Mama! Bu iş için hindi lazım!
    – O da ne evlat?
    – !!!
    Bu suale katıla katıla gülen Rusuhi ağabeyim, Fransa’dan geldikten sonra annesine “MAMA” diyordu hep. Alışmıştık, bizim de hoşumuza gidiyordu. Ne de olsa bir Fransızca kelime daha öğrenmiştik. O dediyse doğruydu. Öyle ya koskoca Fransa, Paris görmüş biri söylüyordu.
    – Ne hindisi oğlum? O dediğin olmazsa olmaz mı bu merasim?
    – Olmaz mama! Hiç hindisiz yılbaşı olur mu? Yılbaşı demek bir bakıma hindi ziyafeti demek! Çocuklar; bir kere de şöyle bir nar gibi kızartılmış hindi eti yesinler. Hep Fransadaki çocuklar mı yiyecek? Bizimkilerin ne eksikliği var?
    – Tamam da, o dediğin de ne?
    – Ne olacak; deve değil her hâlde, culuk!
    – !!!
    – Culuk mama! Niçin öyle şaşırdın ki? Culuk diyorsunuz ya… işte hindi dediğimiz o uçmasını bilmeyen aptal kuş. Bundan sonra her medeni gibi siz de culuk yerine “HİNDİ” diyeceksiniz. Fransa görmüş evladı olan ailenin farkı olmalı!
    – İyi dersin de a evladım; o hindi dediğin culuğu ben şimdi nereden bulayım?
    – Benim canım mamacığım! Sen istersen bulursun! Ortalık hindiden geçilmiyor.
    – Ama bizim yok!
    – Bizim yok ama komşuların var! Onlar seni kırmazlar…
    – !!!
    Culuğa “hindi” denildiğini de bu vesileyle öğrenmiştik. Bir şey daha öğrenmiştik hindiye Fransızların: “Turquie” dediklerini! Büyüklerimiz kızar diye bu ismi gizlemişmiş Rusuhi ağabeyim.
    Uzak, yakın komşulara haber salındı. O komşu öbürüne, bu komşu diğerine, diğeri diğerine derken bizim “culuk” dediğimiz “hindi” temin edildi. Bu arada komşular da iyice ne yapacağımızı meraklanmışlar, habire sorup duruyorlardı:
    – Yine ne iş çıkarıyor Rusuhi?
    – Onda iş çok! Bizde kaabiliyet yok! Culuk istiyor! İlla culuk…
    – Culuk yerine tavuk olmaz mı?
    – Hayır olmazmış! Rusuhi diyor ki; “Fransa’da yılbaşında hep hindi yenir” Mecbur biz de culuk, hayır pardon hindi arıyoruz.
    – Bu yılbaşı dediğiniz de ne? Ne kadar kuvvetlidir ki; dediği dedik!
    – Bilmem! Fransa’nın yılbaşısı işte. Rusuhi “yılbaşı kutlayalım” dedi, kırmadık çocuğu! Nede olsa Fransa görmüş adam. Bizden iyi bilir bu çeşitten işleri, değil mi?
    – Doğru… Bizimkiler bir şey bilmezler!
    – Bizimkiler bilmezler, bilmediklerini de bilmezler!
    – !!!
    Böylece bizim sülâlenin yılbaşı yapacağı da bütün bir kazaya yayılmış oldu. Herkesin meraklı bakışları altında hazırlıklar tamamlandı. Yılbaşı gecesi de geldi çattı.
    Büyük bir toy-düğün varmışcasına ailemizin bütün çocukları yeni kıyafetlerini giydi. Gelin gibi süslendik, püslendik. Kurdelelerimizi taktık, takıştırdık, sokağa çıktık. Mahallemizin çocukları karşımıza dizilmiş büyülenen gözlerle bizi seyrediyorlardı. Hepimizde bir hava, bir hava ki sormayın! Öyle ya koca kazada tek yılbaşını kutlayan bizdik. Bu şeref bizim sülaleye aitti. Fransa’dan gelen tek Rusuhi ağabey de bizde vardı zaten.
    Her bayram ellerimize yaktığımız kınamız eksikti, “kına yakalım mı” diye sorduğumuzda Rusuhi ağabeyim fena kızdı, müsade etmedi.
    – Kına da neymiş? Şark bayramı tertip etmiyoruz! Bunun adı garp bayramı “YILBAŞI… YIL BA ŞI…”
    – !!!
    – Oje sürün!
    – !!!
    Bu denileni hiçbirimiz anlamamış, sormamıştık da ne olduğunu. Bayram değildi ama bayram geliyormuş gibi hazırlanmıştık. Yemekler, börekler, tatlılar ancak bayramlarda yapılırdı, bu merasim için de yapıldı. Bayramlardaki gibi de yeni elbiseler giyinmiştik. Hatta hiçbir bayramda yemediğimiz Rusuhi ağabeyimin “hindi” dediği culuk da kızartılmıştı. Oje dediği neydi? Bir o eksikti.
    Hava karardı. Hâlâ çocuklar, elleri koyunlarında bizleri seyrediyordu. Kimi komşu kadınları da bir şeyler bahane ederek evimize girip çıkıyordu. Biz de ise gurur, kibir son haddindeydi. Öyle ya ilk defa yılbaşını bayram gibi karşılayan bizdik, o kadar da olacaktı.
    Babam ve amcam yatsı namazını camide kılıp geldiler. Bizler heyecan içinde lüks lambasının altında yılbaşını bekliyorduk. Rusihi ağabey karton kâğıtları çizip boyadı, bir şeyler yaptı.
    – Bu yaptığın nedir Rusuhi?
    – Tombala!
    – Ne?
    – Tom ba la…
    – Oyun mu?
    – Evet, modern ailelerin oynadığı bir eğlence!
    – Nasıl da kafaları çalışıyormuş bu Fransızların! Bunu bulup oynamak kolay olmasa gerek!
    – Kolay kolay! Abartmayın! Fransa’da buna LOTO, İstanbul’da tombala diyorlar.
    – Hım! Acayip!
    – Şu sofranın zenginliğine bak Mama… Sayemde tabii!
    – Kaç fakir doyardı bunlarla?
    – Aaa! Yapma MAMA! Bırak şimdi fakiri, fukarayı! Keyfine bak, keyfine! Yılbaşı dertleri unutmak, neşelenip coşmak, kısaca hayatı dolu dolu yaşamak demektir!
    – !!!
    Hepimiz zevkten dört köşeydik. Oyunlar oynanıyor, fıkralar anlatılıyor, kahkahalar gecenin karanlığında gök kubbeye yükseliyordu.
    – Ne iyi ettin de yılbaşını çıkardın Rusuhi?
    – Siz bir de Fransa’daki yılbaşını yaşasanız! Babam kızar diye içki almadım. Orada kadehler havada uçuşur; süslü giyinmiş, parfüm kokan bakımlı kadınlar, çılgın aşıkların çoşkulu dansları, sınırsız müzik ve dolu dolu eğlence… Her yılbaşında bütün Fransa sabaha kadar ayaktadır. Kana kana içer, dert ve tasaları unutacak kadar sarhoş olur, bu köhnemiş mavi seyyareyi tozpembe görürler!
    – !!!
    – Sizler ise ter kokuları içinde infazını bekleyen ölüm mahkûmları gibisiniz!
    – !!!
    – Ey millet! Yeter artık uyanın! Çok uyudunuz! Uyanın derin rüyalardan diyorum! Biraz olsun keyifli yaşamak, eğlenmek, gülmek sizin de hakkınız! Dünyaya bir daha mı geleceksiniz ki oyunu, eğlenceyi tehir ediyorsunuz? Ben sizin kapalı gözlerinizi aralamaya, hayatı bütün hakikatleriyle tanımanıza, her medeni insan gibi bu dünyadan zevk almanıza yardımcı olmaya çalışıyorum…
    – !!!
    – Bırakın köhne, karanlık, canlı mezar hayatını…
    – !!!
    Bir ara Rusuhi ağabeyim ayağa kalktı. Elindeki şerbet bardağını havaya kaldırdı. Başını arkaya attı. Bütün gücüyle:
    – Yuuuuhiü, yuuuhiii yaşasın Fransa… yaşasın Paris! Yaşasın yeni yıl…
    – !!!
    Rusuhi ağabeyim coşkusuna iştirak ediyorduk ki; hepimizi yerimizden zıplatan bir sesle olduğumuz yerde öylece kalakaldık.
    Kapı çalınmıyor, adeta tekmelerle kırılmak isteniyordu. Kendini ilk toparlayan amcam oldu:
    – Hayırdır İnşaallah! Kimdir bu densiz, gece yarısı?
    – !!!
    – Dur hele, yavaş ol, kapıyı kıracaksın!
    – !!!
    Hepimiz olduğumuz yerde nefesimizi tutmuş olacakları bekliyorduk. Hatta ben culuktan bir parçayı ağzıma götürürken bu gürültüyü duymuş, öylece et ağzımda çiğnemeden donup kalmıştım. Rusuhi ağabeyim ise ayakta elindeki bardağı yukarı kaldırmış vaziyette duruyordu. Aşağı indirmeyi bile akıl edememişti.
    Amcam kapıyı koşarak açar açmaz:
    – Buyur, buyur çavuş! Nedir bu telaş?
    – Ne çavuşu-mavuşu!
    – Hayırdır!
    – !!!
    Amcam daha girmemişti ki; “YILBAŞI ÇAVUŞ” dediğimiz gazi; tek ayağının yerine kullandığı bastonunu yere vura vura içeri girdi. Tek gözü hırsından değirmen taşı gibi dönüyor, devleri andıran bir soluklanmayla burnundan soluyordu. Onu ilk defa bu kadar korkunç görüyordum. Sağ tarafı hemen hemen olmayan bu YARIM ADAM, kıpkırmızı et parçasıydı sanki. Ağzından köpükler saçıyordu. Babama dönerek hışımla:
    – Muallim bey, muallim bey!
    – Buyur Çavuş!
    – Senden muallim olmaz!
    – Ya ne?
    – Olsa olsa bir vatan haini olur!
    – Ne diyorsun çavuşum!? O nasıl lakırdı? Hele bir otur, soluklan! Bu hiddetinin sebebi ne?
    – Oturmak mı? Senin hanene daha uğramam ve oturmam! Oturanla da konuşmam!
    – Neden, niçin? Keşke dövseydin de bu hakaretleri yapmasaydın!
    – Az bile söyledim!
    – Bir de az söylemişmiş! Duyan da diyecek ki; muallim bey adam öldürmüş, haramilik yapmış, kadınları dağa kaldırmış! Söyle bu hakaretleri edecek kadar ne suç işledim?
    – Keşke sizi gâvurun gününü, onlar gibi oyun-eğlence içinde yaşarken görmeseydim! Keşke diğer yanımı da düşman götürseydi de bu yaptıklarınıza şahid olmasaydım!
    – Seni doldurmuşlar çavuşum!
    – Ne doldurması? Kimsenin günahını almayın! Yalan mı? Aha ortada yaptıklarınız! Daha daha… söyletmeyin beni… tövbe tövbe…
    – !!!
    Durum anlaşılmıştı. Çavuş emmi; bizim YILBAŞI kutlamamıza fena bozulmuş, acayıp kızmıştı. Bütün gözler; ayakta duran Rusuhi Ağabeyimdeydi. O ise hâlâ taşlaşmış vaziyette kendini müdafaa etmek için fırsat kolluyordu. Bir yolunu buldu:
    – Ne beis var bunda?! Biz gâvur mu olduk şimdi? Bir yıl bitiyor, bir yeni sene başlıyor. Biz eski seneye “güle güle git” yeni seneye de “hoş geldin” demek için eğleniyoruz! Bunda ne var? Hiddetinden yol bulamıyoruz ki geçelim! Milletin size gösterdiği hürmeti ayaklar altına aldınız bu hareketinizle!
    – Gâvur adetlerinin bu masum yavrulara öğretilmesine rıza gösteremem! Bunun ne mânâya geldiğini bir ben bilirim! Ben!
    – !!!
    Yılbaşı Çavuş; Rusuhi ağabeyimi taktığı yoktu. Hiddetle babama ve amcama bakıyor, adeta onları silkeliyordu.
    – Siz ikiniz de muallimlersiniz! Talebelerinize İSTİKLAL HARBİNİN topla tüfekle kazanılmadığını, iman gücü ile kazanıldığını anlatıyorsunuz değil mi?
    – Elbette öyle anlatıyoruz!
    – Ya bu hâliniz!
    – Hâlimizde de bir şey yok!
    – !!!
    – Doğrusu; hiç yılbaşı kutlamamıştık ama Rusuhi Fransa’da görmüş. Bizde de olsun istedi. Biraz değişiklik olur düşüncesiyle bu masum talebi kabul ettik.
    – Masummuş! Şu elindeki bardağı “şerefe” diye kaldıran mahdumunuz Fransa’da öğrenecek başka bir şey bulamamış mı?
    – !!!
    – Oradan ilim getirseydi, fen, makina getirseydi, ne bileyim fabrika kursaydı! Bak bunca insan hastalıklardan kırılıyor! Oralardan dertlerimize derman olacak merhem getirseydi!
    – Diplomasını bile vermemişler.
    – Gâvur bunlar! Hiç diploma verir mi sana?! Yaralarımıza ilaç olacak merhem sürer mi? Aha böyle gâvur bayramının nasıl olacağını öğretir ve geri gönderir!
    – !!!
    Rusuhi ağabeyim fena bozulmuştu, dayanamadı zorla da olsa söze karıştı tekrar:
    – Bizim yaptıklarımızla onlarınki aynı değil Çavuş Dayı! Hem Fransızlar böyle basit kutlamıyorlar ki. Onlar evlerine çam diker, ışıklandırırlar. Hediyelerini çamın dibine koyar, sonra da dağıtırlar. Bir de onların Noel Babaları var, o da ev ev dolaşır, hediye paketleriyle. Biz yalnız aile içinde eğleniyoruz.
    – Efendi! Efendi! Ağzından çıkanı kulağın duymuyor galiba! Bugün sen bu eğlenceyi başlattın; elli sene sonraki nesil çam diker evlerinin ortasına. Bugün kağıttan tombala oynattın, elli sene sonra kumarın daniskası oynanır bu evlerde. Bugün kendi aranızda eğlenirsiniz, elli sene sonra kızlarınızı, gelinlerinizi libaslarından çıkarır göbek attırırlar! Bu zehir azar azar girer. Bir daha da çıkarmazsınız!
    – Yeter be geri kafalı! Zehir, zıkkım ettin gecemizi! Ha sonra, muhterem pederim var iken sen ne karışıyorsun? Zabıta mısın, yoksa kazanın kaymakamı mı?
    – Bana bak gâvur benzetmesi! Sen iki ayağının üstünde madamlarla fıngırdaşıp gezerken ben bastonla helaya gitmeye bile zorlanıyorum! Sen briyantinli saçını ayna karşısında Fransızlar gibi tararken; beni böyle öcü gibi görenler tiksinip kaçıyorlar! Sen gâvurların bayramını onlar gibi yaşarken, onlar senin bayramında sana topla tüfekle saldırıyorlar, kadın, kız, ihtiyar, bebe demeden katlediyorlar!
    – !!!
    – Derdim bundandır komşular!
    – !!!’
    Odada bir sessizlik oldu. Babam ve amcam çok üzgün, Rusihi abim kızgın, bizler şaşkındık. Gözümüzü; yarım adam Yılbaşı Çavuş’ndan ayıramıyorduk. ilk defa tek gözüyle ağlayan birini görüyordum. Evet, Yılbaşı Çavuş ciğerleri sökülecekmiş gibi ağlıyordu. Hem de çocuklar gibi bağıra bağıra…
    – Lakayt kalamadım! Bana ne diyemedim komşular!
    – !!!
    – Niçin bana “Yılbaşı Çavuş” diyorlar biliyor musunuz? Hiç merak ettiniz mi? Sizin yerinizde olsaydım bir sorar öğrenirdim! Nerede o basiret?
    – !!!
    – Bu memlekete tam beş sene askerlik yaptım. Hem de ne askerlik, kelle koltukta! Kar, kış demedim, açlığımı kimselere hissettirmedim, kimseye de şikâyette bulunmadım! Bir gün bile keyfimi, ciğerparem bebelerimi düşünmedim. Yalnız Allah dedim, vatan dedim, millet dedim, din dedim, devlet dedim! Gece gündüz çalıştım, didindim; gâvurların esaretinden kurtulalım, ezanları susturmayalım dedim. Başka bir derdim, emelim olmadı, olamazdı da! Azgın düşmanlarla kaşa kaş, dişe diş mücadele ve muharebe ederken; şu bayramını kutladığınız, çok özendiğiniz, “medeniyetin merkezi” dediğiniz Fransızlara esir düştüm. Gördüm ki; bu gâvurlar Müslümanları en çok bayramlarda bir de Ramazan ayında katlediyorlar. Ellerinde esirdim, içim yana yana dediklerini yapıyordum, derken onların özene-bezene hazırlandıkları en mühimsedikleri bayramları yani “yılbaşıları” geldi. Beni şehrin kalesinde, Fransız işgal ordusunun iç hizmetinde kullanıyorlardı o zaman. Bir akşam, sizin şimdi yaptığınız gibi masaları donattılar, isimlerini bilemediğim içki şişelerini açtı, sıraladılar. Bana da kırmızılı beyazlı bir elbise giydirdiler. Başıma da bir kukuleta taktılar. Lisanlarından anlamıyordum, ne yapmak istediklerini de tam bilmiyordum. İşaretle ve çat pat öğrendiklerimizle akşam yapacakları eğlencede hizmet etmemi istediklerini anlamıştım. Noksansız hazırlanmışlardı zaten. Bir müddet dediklerini yaptım. Derken bana masalarındaki hizmetten başka bir şeyler yaptırmak istediklerini söylediler.
    Diğerlerine göre daha iyi Türkçe bilen bir Fransız subayı: “Hey Turko! Hey nouvel an!/ Hey YILBAŞI ÇAVUŞU! Şu sağ taraftaki kapıyı aç! İçeridekilerden birer tane getir! Dikkatli ol ha!”
    Mecburen işaret ettiği yere gidip kapıyı açtım. Bir de ne göreyim? Elbiseleri soyulmuş, yaşları ondört, onbeş gibi tahmin ettiğim Türk kızları; iki gözü iki çeşme ağlaşmıyorlar mı? Başım döndü, gözlerim karardı, içim sızladı, yandım, kavruldum! Çırılçıplak, üryan, zavallı kızcağızlar utançlarından bir birlerine sarıldı, elleri ile vücutlarını kapatmaya çalıştılar gayr-i ihtiyari. Gözlerinden yaşlar oluk gibi akıyordu. Bana bakarak yalvarıyorlardı:
    “Ne olur mösyö! Bize acı! Verme onların eline!”
    “Öldür mösyö! Öldür!”
    “Ne olursun bizi öldür de kirletme!”
    “Vay başımıza geleneler! Vay! Vay!”
    Önce; bana neden mösyö dendiğini anlamamıştım. Sonra üzerimdeki elbisenin farkına vardım. Bu giydirdikleri; Noel Babalarının kıyafeti idi. İçerdeki Müslüman Türk kızları da beni bundan dolayı Noel Babası sanmışlardı… Niçin hırçınlaştığımı anladınız mı? O zamanki ruh hâlimi düşünebiliyor musunuz? Zerre kadar da olsa hissiyatımı anlatabildim mi?
    – !!!
    – Kısacası benden; canımdan can, kanımdan kan kızlarımızı ellerimle onlara peşkeş etmemi istiyorlardı. Hırsımdan tirtir titriyordum! Olmayan aklım çoktan gitmişti! Son bir kuvvetle bütün cesaretimi toplayıp geri döndüm: “Bre melunlar, bre zalimler, leş kargaları, çakallar! Ölümü çiğnemeden bu kızlara dokunamazsınız” diye gürledim! Yırtıcı bir kaplan misali önüme gelen ilk Fransız subayının üzerine atladım. Belindeki silahını ve el bombasını alıp pimini çektim. Sonunu hatırlamıyorum. Altı subayın beşi gebermiş. Benim ise kızlara doğru olan kısmım kalmış. Subaylara dönük olan tarafım bombanın tesiriyle bu hâle gelmiş… Bayılmışım. Akan kanlar orayı göle çevirmiş. Öldü diye de bir kenara atmışlar. Kızlardan kurtulan biri, nefes aldığımı, sağ olduğumu anlayınca sırtlamış evine taşımış ve tedavi etmişler. O kızcağızın yüzünü hatırlamıyorum, çünkü hiç görmedim. Dedesi ile yiyecek ve ilaç gönderirmiş. Önceleri baygınken, sonraları ise uyurken içeri girip tedavimi yapar ve ihtiyaçlarımı başucuma yerleştirirmiş. Dahası var eksiği yok! İşte bu yüzden bana “YILBAŞI ÇAVUŞ” derler.
    – !!!
    – “Muallimin evinde yılbaşı kutlanıyor” dediklerini duyunca önce inanmadım. Gelip şu Fransız müsveddesini elinde bardakla görünce beynimden vurulmuşa döndüm! O geceyi hatırladım bütün acısıyla! Keşke; çok sevdiğim komşumu ve evlatlarını böyle görmeseydim! Böyle göreceğime öbür yanım da yok olsaydı. Keşke ölseydim de bu hâle şahid olmasaydım! Keşke keşke…
    – !!!
    Şok olmuştuk duyduklarımız karşısında!
    ***
    Ailemle kutladığım ilk ve son yılbaşım bu oldu. Aradan kırk sene geçti. Yılbaşı Çavuş’un dedikleri aynen çıktı. Dün bir basit eğlenceydi, bugün tam bir Hıristiyan yortusu haline döndü. Kesilen hindiler, devrilen çamlar ve çam altındaki hediyeler, su gibi içki tüketimi, kulakları sağır eden müzik, sabahlara kadar devam eden dans ve çılgınca eğlence… Bunlar ne mânâya geliyor, Allah aşkına söyler misiniz?
    Yılbaşı Çavuşu; Müslüman kızlarımızın gâvur erkeklerinin yılbaşı eğlencelerinde meze olarak kullanılmasına mani olmak için, vücudunun yarısını vermişti. Biz o kahraman gazilerin şimdiki evlâtları, torunları değil miyiz? Onun vücudunun yarısını vererek mücadele ettiği garp eğlencesini, şimdi bütün milli ve manevi hislerden, duygulardan uzak, nasıl da zevkle ve içten kutluyoruz!
    Heyhat neydik, ne olduk?!
    Bimem bizi affedecek misin YARISI OLMAYAN ADAM, kahraman YILBAŞI ÇAVUŞ?
    Bu zavallı evlatlarının hâli ortada! Affet ne olur!
    ***
    Bu yaşanmış hikâyenin altına “BAYRAK” şairimiz; “ARİF NİHAT ASYA’nın yukarıda okuduğumuz acı hakikatleri görüp aynı dertle kaleme aldığı şiirini koymadan geçemedim.
    Bütün bağrıyanık, vatansever kardeşlerime…
    ***
    BİZE BİR NAZAR OLDU
    Bize bir nazar oldu, Cumamız Pazar oldu,
    Ne olduysa hep bize azar, azar oldu.
    Ne şöhretten hastayız, ne de candan hastayız,
    Ne ruhça, ne vücutça, ne de kandan hastayız.
    Avrupa’ya bir değil iki pencere açtık.
    Uzun yıllardan beri cereyandan hastayız.
    Bilmiyoruz çoğumuz ne edip yapıyoruz,
    Batı, batı diyerek eyvah hep batıyoruz!
    Yaklaştıkça her sene öz yurdumda yılbaşı,
    Yapılır milletime Frenkçe sahte aşı!
    Buna ağlar ağacı, hem toprağı, taşı.
    Bilmiyoruz çoğumuz ne edip yapıyoruz,
    Batı, batı diyerek eyvah hep batıyoruz!
    “Sen Hıristiyan mısın?” Diye sorsan darılır!
    Yılbaşında hindi, kaz yemesine bayılır.
    Çam deviren hindi ki, nasıl mümin sayılır
    Bilmiyoruz çoğumuz ne edip yapıyoruz,
    Batı, batı diyerek eyvah hep batıyoruz!
  • 1
    Töreyi penah bilmişiz
    Altay'ı dergah bilmişiz
    Bir geyik boynuzu bir bozkurt başı
    Gül Kam'ın elinde son "yada taşı"
    Sicim gibi gökten boşanan yağmur
    La ilahe illallahla inen nur
    Tekbirlenen palalarda od yanar
    Savrulanlar sanki birer zülfikar
    Sadaklar boşanır yaylar gerilir
    Her okun ucuna bir gül verilir
    Gül atarlar akıncılar düşmana
    Gül aşkına düşman gele imana
    Horasan mülkünden akan atlılar
    Kalyonlar üstünde ak kanatlılar
    Adalar denizi yel sunar tuğa
    Erler ikrar verir Sarı Saltuk'a
    Güneşin ardında yüzlerce hilal
    Cemalden kut bulmuş yüzlerce celal
    Nefir üflenerek sahile yakın
    Hasretiyle "elest"teki firakın
    Alperenler kır atlarda yay gerip
    Rum'da o gün Kızılelma göğerip
    Ulaşır erenler şafak vaktine
    Şafaktan renk bulan bayrak vaktine

    2
    Türk'ü hayırlah bilmişiz
    Altay'ı dergah bilmişiz
    Dillerde hitabı Resul-i Hakk'ın
    Yakındır bu fetih elbet çok yakın
    Ki "Letüftehanne'l-Konstaniniyye"
    Söylenir "İstanbul fethola" diye
    Üçoklar Bozoklar saf saf oldular
    Sırbı, Nemçelisi itilaf oldular
    Hep zaferler zaferler getirdi
    Gelince nevbeti Yıldırım Han'ın
    Sol Kol'da toplanan binlerce canın
    Aktı kanı, Kavala düştü bize
    Altınla kaydoldu defterimize
    Ve dedem düşüme düştü düşeli
    Elimizde mızrağı o Duman Ali
    Çınlattı adını ruhuma çın çın
    Sırma saçlı Rumeli kızlarının
    İzdivac üstüne izdivaçlanmış
    Gök gözlü nesiller burda taçlanmış
    Takip etmiş asırlar asırları
    Gönüller türküye vurmuş sorları
    Cepkenlere nakışlanmış yıldızlar
    Kavala'yı vatanlaştırmış kızlar
    Hu demiş sırlayıp her dağı taşı
    Dervişler hakk etmiş Hacı Bektaş'ı
    Uymuşlar Yunus'un nefeslerine
    Turnalar karışmış ney seslerine
    Ve devretmiş nevbetlerini erler
    Şimdi "İbrahim Paşa" camii bekler
    Kim derdi bu cengin dönüşü varmış
    Kim derdi bu hüsran kader olacak
    Kim derdi Kavala heder olacak
    Ve hicret, kaçarak o seher demi
    Son vapur son yurda atıp dedemi
    Bahtımıza yalnız hayret düşecek
    Yüzlerce yıl belki hasret sürecek

    3
    Pınarları gümrah bilmişiz
    Altay'ı dergah bilmişiz
    Dem bu demdir, demi Molla Hünkar'ın
    Şahidi olacak vallahi yarın
    Manasıyla şehir manalacak
    Minarelerinde mahya yanacak
    Bal rengi şal saracak kardinaller
    Diz üstünde varacak kardinaller
    Dalga dalga la ilahe illallah
    Gönüllerde hem aşk-ı Resulullah
    Türk'ün mabedine taş koyacaktır
    Ve mesih töreye baş koyacaktır

    A. Yılmaz Soyyer