• YEDİNCİ MEKTUP

    Platon'dan Dion'un akraba ve dostlarına.

    İyilikler,

    Sizin de Dion gibi düşündüğünüze inanmam gerektiğini; eylem ve sözlerimle size, elimden geldiğince yardım etmemi istediğinizi yazıyorsunuz. Şu yanıtı veririm: görüş ve istekleriniz gerçekten Dion'unkiler gibiyse, çabalarımı sizinkilerle birleştirmeye hazırım; değilse, uzun uzun düşünmem gerek. Dion'un görüş ve isteklerini size anlatabilirim sanıyorum; hem de tahmin ederek değil; çünkü bunlar üzerinde tam bir bilgim vardır. İlk kez Syrakusa'ya geldiğimde, kırk yaşlarımdaydım; Dion, Hipparinos'un şimdiki yaşındaydı ve o zamanki düşüncesini bugüne dek hiç değiştirmemiştir. Dion, Syrakusalıların özgür olmaları ve kendilerini en iyi yasalara göre yönetmeleri gerektiğini düşünüyordu. Onun için, bir Tanrı'nın Hipparinos'a, Dion'un devlet yönetimi konusundaki düşüncelerine uygun düşünceler esinlemiş olmasına şaşılmamalıdır. Bu düşüncelerin nasıl oluştuğunu; genç ya da yaşlı, herkesin bilmesi uğraşmaya değeceğinden, her şeyi, ta baştan alarak anlatmaya çalışacağım. Şimdi bunun tam zamanıdır.

    Gençlikte, ben de birçok genç gibiydim. Kendi kendime davranabileceğim gün gelince, hemen devlet işlerine atılmaya karar vermiştim. Ama o zaman, bu alanda birçok değişme olmuştu; kendimi şu durum karşısında buldum: Birçok kimse, o zamanki yönetime saldırmış, ayaklanma çıkmış ve yeni yönetimin başına elli bir kişi konmuştu. Bunlardan on biri kentte, onu da Peiraieus'da görev almıştı; görevleri agorayla kentin yönetimini ilgilendiren işlerle uğraşmaktı. Öteki otuzuna, tam yetkiyle en yüksek erk verilmişti. Bunlar arasında tanıdıklarım, akrabalarım vardı; uygun bir iş vermek üzere beni hemen çağırdılar. Genç yaşım düşünülecek olursa, hiç de aşırı olmayan birtakım düşlemler kuruyordum: Bunların devleti, eğrilik yolundan doğruluk yoluna getirerek yöneteceklerini sanıyor, ne yapacaklarını merakla bekliyordum. Oysa çok geçmeden, eski düzeni sanki altın çağmış gibi arattıklarını açıkça gördüm. Birçok zorbalıktan başka, o zamanın en doğru adamı olduğunu çekinmeden söyleyebileceğim yaşlı dostum Sokrates'e de saldırdılar. Onu başka kimselerle birlikte, bir yurttaşı yakalamaya göndermek; bu yurttaşı ölümle cezalandırıp, Sokrates'i, istesin istemesin, siyasetlerine karıştırmak istiyorlardı. Sokrates onları dinlemedi; onların büyük suçlarına ortak olmaktansa, bütün tehlikelere göğüs germeyi yeğledi. Ben de, bu türlü şiddet olayları ve buna benzer, bunlar gibi önemli daha başka zorbalıklar karşısında tiksinti duydum; olup biten iğrençliklerden uzaklaştım. Az zaman sonra, Otuzlar düştü; kurmuş oldukları yönetim biçimi de onlarla birlikte ortadan kalktı.

    Devlet işlerinde ve kentin yönetiminde pay almak isteğini, biraz daha zayıf olmakla birlikte gene duydum. Birçok karışıklığın olageldiği o zamanlarda da insanları başkaldırmaya sürükleyen birçok şey oluyordu: kimilerinin, bu başkaldırmalarda, düşmanlarından gereğinden çok öc aldıklarını görmek de şaşılacak bir şey değildi. Bununla birlikte, ülkelerine dönen sürgünler çok yumuşak davrandılar. Ama nasıl oldu bilmem, güçlü kimseler yine o Sokrates'i, dostumuzu, hiç hak etmediği halde, iğrenç bir biçimde suçlayarak mahkemeye sürüklediler; davayı açanlar dinsiz olduğunu ileri sürdüler; onu mahkûm edenler de buna inandılar. Ve işte bu adamı, kendileri sürgünde ve yıkıma uğramış oldukları bir zamanda, kendileri gibi sürgün dostlarından birini yakalamayı, dine aykırı olacağını söyleyerek geri çevirmiş olan bu adamı, öldürdüler. Bu düzensizlikleri, devleti yöneten kimseleri gördükçe, yaşımın ilerlediğini de düşündükçe, devlet işlerini iyi yönetmenin çok güç olacağını anlıyordum. Aslında dost ve yandaşlar olmadıkça böyle bir şey yapılamazdı; kentimiz de, atalarımızın yöntem ve göreneklerine göre yönetilmediğinden, elde hiç dost ve yandaş yoktu; yenilerini bulmaya gelince, bunun ne denli güç olacağını biliyordum. Bundan başka, yazılı yasalar, yöntemler ve görenekler bozulmuş; kötülük de öyle hızla ilerlemeye başlamıştı ki, önceleri halk çıkarını ele almayı can ve gönülden isteyen ben, bu durum karşısında her şeyin akıntıya kapıldığını gördüğümden sanki sersemlemiştim. Bununla birlikte, bu durumu iyileştirmek ve tüm yönetim biçimini değiştirmek için yollar aramaktan geri kalmıyor, eyleme geçebileceğim anı bekliyordum. Ama sonunda, o zamanki bütün devletlerin kötü yönetildiğini anladım; çünkü yönetim, uygun koşullar altında yetkin olarak yeniden düzenlenemezse, yasalarının iyileşmesine hemen hemen olanak yoktur. İşte bunun için, felsefeyi överken, ancak felsefenin yardımıyla devletlerin ve kişilerin yönetiminde doğruluk gösterilebileceğini söylemiş; bundan ötürü de, insan soyunun, başına çöken belalardan ancak tam ve gerçek filozofların yönetimi ele almasıyla ya da devletin başında olanların, Tanrı'nın iyicilliğiyle gerçekten filozof olmaları durumunda kurtulabileceğini belirtmiştim.

    İşte İtalya ve Sicilya'ya, ilk olarak bu düşüncelerle geldim ve bu ülkelerde "mutlu" denen yaşamı (İtalya ve Syrakusa yöntemlerine göre ardı arası kesilmeyen şölenlerle dolu o yaşamı) hiç beğenmedim. Herkes karnını günde iki kez tıka basa dolduruyor; gece kimse yalnız yatmıyor; herkes böyle bir yaşayışın açmış olduğu yolda yürüyüp gidiyordu. Yaradılıştan ne denli üstün yetileri olursa olsun, yeryüzünde hiç kimse, gençliğinden beri böyle yetişmiş olursa bilgeliğe erişemez; ölçülü de olamaz. Öteki erdemler için de aynını söyleyebilirim. Yurttaşlar, her şeylerini çılgınca harcamak gerektiğini düşünür; bütün çabalarını aşk cümbüşlerine vererek yiyip içmekten başka bir şeyle uğraşmamak gerektiğini sanırlarsa, hiçbir yasa, ne denli iyi olursa olsun, bir devleti rahata kavuşturamaz. Böyle devletler, tyrannosluk, oligarşi, demokrasi gibi birçok yönetim biçiminden geçmek zorunda kalırlar; Siyasal erkin başında olanlar da, doğruluk ve eşitlik üzerine kurulmuş bir yönetim biçiminin adını bile işitmeye katlanamazlar.

    İşte yukarda sözünü ettiklerimden başka, Syrakusa'ya geçerken bunları düşünüyordum. Ama bana öyle geliyor ki, uğursuz bir güç, daha o zaman Dion'la Syrakusalıların başına çöken yıkımların tohumunu atmaya çalışıyordu. Size, şimdi ikinci kez olarak vermekte olduğum öğütleri de tutmak istemezseniz, daha başka yıkımların olagelmesinden de korkulur. Dion'la olan ilişkilerimizde (Dion o zaman gençti) ona insanlık için en iyi şeyin ne olduğunu söylemek ve bunu gerçekleştirmesini istemekle tyrannosluğun yıkılması yolunda çalıştığımı bilmiyordum. Çünkü keskin zekâsıyla her şeyi, hele o zamanki sözlerimi çok iyi kavrayan Dion, beni rastladığım gençlerin hiçbirinde görmediğim bir anlayış ve coşkuyla dinledi ve erdemi, zevk ve şehvetten kat kat üstün tutarak birçok İtalyan ve Sicilyalıdan büsbütün başka türlü yaşamaya karar verdi. Onun bu tutumu karşısında, tyrannosluk yandaşlarının duyduğu nefret de, Dionysios ölünceye kadar gitgide arttı.

    Dionysios ölünce, Dion, gerçek felsefeyle edinmiş olduğu düşüncelerin başkalarında da bulunabileceğini düşündü ve böyle düşüncelerin başkalarının kafalarında da yer etmiş olduğunu gördü; bunlar, sayıları az olmakla birlikte, yine ufak bir topluluktu. Dion, Tanrı'nın yardımıyla, Dionysios'u da bunların arasına katabileceğini sanıyordu; böylece Dionysios da, öteki Syrakusalılar da sözle anlatılamaz bir mutluluk içinde yaşayacaklardı. Bundan başka Dion, benimle olan ilişkisinin, kendisinde nasıl en iyi, en güzel bir ömür sürme isteğini kolayca uyandırdığını anımsayarak, işbirliği etmem için, her ne olursa olsun, hemen Syrakusa'ya gelmem gerektiğini düşündü. Böyle yaşama isteğini Dionysios'da uyandırabilirse (ki bunun için girişimde bulunuyordu) bütün ülkede, şimdi olduğu gibi kan akıtmalara, idamlara, yıkımlara yol açmadan, gerçek ve mutlu bir yaşam sağlayabileceğini umuyordu. Böyle doğru bir düşünceyle, Dionysios'u beni yanına çağırması gerektiğine inandırdı; kendisi de bana adamlar gönderdi ve her ne olursa olsun, başka kimseler Dionysios'u etkileyerek onu en iyi yaşam yolundan çevirip başka bir yaşayışa sürüklemeden önce, Syrakusa'ya gelmemi istedi. Biraz uzatmış olacağım ama bunu benden şu sözlerle diliyordu: "Tanrı iyiliğiyle elde ettiğimiz bu fırsattan daha uygun bir fırsat bekleyebilir miyiz?" Sonra sırasıyla, İtalya ve Sicilya devletinin büyüklüğünü; elindeki yönetim erkini; Dionysios'un gençliğini ve felsefeyle eğitime gösterdiği ateşli hevesi ileri sürüyor; Dionysios'un yeğen ve arkadaşlarının benim her zaman öne sürdüğüm öğretiyi ve yaşayışı kabul edeceklerini; Dionysios'u etkilememize yardım edebileceklerini ekliyordu. Sözün kısası, büyük devletleri yönetenlerin felsefeyle uğraşan kimseler olmasını istiyorsak, bunu ancak şimdi gerçekleştirebilirdik; böyle bir fırsat bir daha elimize geçmezdi. İşte Dion beni bu ve buna benzer başka sözlerle kışkırtıyordu. Bana gelince, bir yandan gençler beni kaygılandırıyor, nasıl bir yol tutacaklarını düşünüyordum; çünkü gençlik çağında istekler çabuk değişir, sık sık birbirine karşıt yollar tutar; bir yandan da, Dion'u tanıyor, olgun yaşına, huyunun yaradılıştan olan sağlamlığına güveniyordum. İşte böylece bu düşüncelerimi karşılaştırıyor, yola çıkayım mı, Dion'un sözlerini dinleyeyim mi, dinlemeyeyim mi diye bocalıyordum. Sonunda, yasalar ve devlet yönetimi konusundaki düşüncelerimin gerçekleşmesi yolunda bir adım atılacaksa, bunun şimdi denenebileceğini düşünerek gitmeye karar verdim; yeterince inandırmam gereken yalnızca bir kişi vardı; bunu başarabilirsem, her şey yoluna girecekti.

    İşte yurdumu bu gibi düşüncelerle bıraktım; başkalarının ileri sürdüğü nedenlerle değil. Her şeyden önce kendime, yalnızca konuşup işe girişmekten çekinen bir adam gibi görünmekten ve gerçekten ciddi tehlikeler geçirmekte olan Dion'un konukseverlik ve dostluğuna sırt çevirmiş olacağımdan utanıyordum. Dion'un başına bir yıkım gelseydi. Dionysios ya da başka karşıtlarınca kovulsaydı da sürgün olarak yurdumuza gelip bize şunları söyleseydi: "Ey Platon! İşte sürgün olarak yanına geldim; düşmanlarıma karşı kendimi korumak için eksik olan ne yaya askerlerdi, ne de biniciler; bana gereken senin o inandırıcı sözlerindi; Platon, gençleri erdem ve doğruluk yoluna götüren, onları dostluk ve arkadaşlık bağlarıyla birleştiren sözlerin. Bilirim, sen bunda herkesten ustasın. Böyle bir yardımı benden esirgedin; ben de işte Syrakusa'yı bıraktım, buraya geldim. Ama sen asıl benden değil, o hep göklere çıkardığın, başkalarının değer vermediğini söylediğin felsefeden utan. Çünkü bana sırt çevirmiş oldun. Megara'da olsaydım da, yapmak istediğim şeylerde seni yardıma çağırsaydım; eminim, gelirdin; çünkü gelmezsen, kendini insanların en değersizi sayardın. Ama şimdi yolculuğun uzunluğunu, yolun güçlüklerini, yorgunluğu ileri sürerek, herkesin seni "korkak" diye ayıplamasından kurtulacağını mı sanıyorsun? Hayır, Platon, hayır; bundan kurtulamayacaksın." Evet, Dion bu sözleri söyleseydi, bu yakınmalarını karşılayacak uygun bir yanıt bulabilir miydim? Hayır. İşte, insanca nedenlerin olabileceği denli akılcı ve doğru nedenlerle yola çıktım ve yine bu nedenlerle ne ilkelerime, ne de huyuma uygun bulduğum tyrannosluk altında yaşamak üzere, bana onur vermekten hiç de geri kalmayan kendi asıl işlerimi bıraktım. Yola çıkmakla konuksever Zeus'a vicdan borcumu ödemiş, felsefenin ayıplanmasını da önlemiş oluyordum. Çünkü gevşeklik ve çekingenlik göstererek korkaklıkla suçlanmayı göze alsaydım, felsefe gerçekten alçalacaktı.

    Uzatmayayım; Syrakusa'ya gelince, Dionysios'un sarayının baştanbaşa karışıklıklar içinde olduğunu gördüm; Dion'a da tyrannosluğu ele almak istiyor diye kara çalıyorlardı. Onu, gücüm yettiğince savundum; ama gücüm de pek öyle büyük değildi. Aşağı yukarı üç ay sonra Dionysios, Dion'u tyrannosluğa karşı birtakım hırsları olmakla suçlayarak küçük bir gemiye bindirtti; utanç verici bir biçimde kovdu. Dion'un dostları, bizler korkmaya başladık: Dionysios, Dion'la işbirliği ettiğimizi ileri sürerek herhangi birimizden öc alabilirdi. Bana gelince, bütün olup bitenlere neden olduğumdan, Dionysios'un beni öldürttüğü sözleri Syrakusa'da dolaşıp duruyordu. Ama Dionysios, hepimizin böyle ürktüğünü görünce, bunun daha kötü sonuçlar doğurmasından korktu; hepimize, hele bana, gene iyilikseverlikle davranmaya başladı. Beni yüreklendirmeye uğraşıyor, kendisine güvenmem gerektiğini söylüyor, kalmam için üsteliyordu. Kaçarsam, kendisi için iyi olmayacağını; kalırsam, bunun tersi olacağını söylüyordu. İşte, görünürde yalnızca bunun için bana böyle üsteleyerek rica ediyordu. Fakat tyrannosların ricalarında zorun da yeri olduğunu hepimiz biliriz. Kaçmamı önlemek için bir yol buldu: beni akropolise gönderdi, orada oturmamı istedi. Ben burada oldukça, hiçbir gemi kaptanı, Dionysios gitmeme engel olmasa bile, ondan bu yolda bir buyruk almadan beni gemisine bindirip götürmezdi; tüccarlar da, sınırları bekleyen memurlar da, yalnız başıma ülkeden çıkmama izin vermez; beni yakalar, Dionysios'un yanına götürürlerdi. Hem o zaman ortalarda gene birtakım sözler, o öncekilere tümüyle karşıt birtakım sözler dolaşıyor; Dionysios'un bana şaşırtıcı bir saygı beslediği söyleniyordu. Bunun aslı nedir? Doğrusunu söylemeliyim, Dionysios huyuma ve davranışıma alıştıkça, bana daha çok bağlanıyordu; ama kendisine, Dion'a olduğundan daha çok saygı göstermemi; bana Dion'dan daha çok bağlı olduğuna inanmamı istiyordu ve şaşılacak şeydir, bunu onur ve namusunu ilgilendiren bir konu sayıyordu. İstediğini elde etmek için en iyi yol, böyle bir şeyin olabileceğini varsayarsak, benimle çok yakından ilişkide olması, öğrencim olarak felsefe üzerine vereceğim dersleri dinlemesiydi. Ama bir türlü karara varamıyor; böyle yaparsa özgürlüğünün sınırlanacağını, Dion'un tasarılarının gerçekleşeceğini söyleyen kara çalmacıları dinliyor, korkuyordu. Ben, belki bir gün felsefeye uygun bir yaşamı sever umuduyla buraya ne için geldiğimi unutmuyor, her şeye katlanıyordum. Ama Dionysios dayandı, bütün çabalarımı alt etti.

    İşte Sicilya'ya ilk kez geldiğimde, orada geçirdiğim ilk zamanlarda olup bitenler. Sonra Dionysios ivedi olarak beni gene çağırdı; yurdumu bırakarak Sicilya'ya vardım. Niçin geldim, nasıl davrandım? Böyle yapmam ne derece doğru ve akılcıydı? Bunu, Sicilya'ya ikinci kez niçin geldiğimi öğrenmek isteyenlere yanıt olmak üzere sonra söyleyeceğim. Önce, bu gibi durumlarda nasıl davranılmalıdır, onu göstereceğim. Çünkü mektubumda, ikincil konular yüzünden asıl olan konuyu unutmamalıyım. İşte söyleyeceklerim:

    Sağlığına zararlı bir yaşam sürdüren bir hasta, bir hekime danışacak olursa, hekim ona önce yaşayışını değiştirmesini söylemeli; hasta bunu dinlerse, ona bakmayı ve öğüt vermeyi sürdürmelidir, değil mi? Ama dinlemezse, böyle bir kimseye artık düşündüklerini söylemeyen adam, bence doğru ve gerçek bir hekimdir; böyle yapmayansa korkak ve bilgisizin biridir. Yöneten bir ya da iki kişi olsun, her devlet için de böyledir. Devlet gerektiği gibi doğru yolda yürür de kendisini ilgilendiren bir nokta üzerinde öğüt isterse, aklı başında bir adam ona bu öğüdü verir; ama doğru yoldan tümüyle uzaklaşan, bunun izinden bile gitmek istemeyen, kendisine öğüt verenleri ölümle korkutarak yönetim düzenini olduğu gibi bırakmalarını, hiçbir şeye dokunmamalarını söyleyen devletlere gelince; bu devletler, kendilerine öğüt verenlerin, hırs ve isteklerine boyun eğmelerini, bunları her zaman en kolay, en çabuk yolla doyurmak için yollar bulmalarını isterlerse, onlara bu yolda öğüt veren kimseler bence birer alçaktan başka bir şey değildirler; bu isteklerine boyun eğmeyen kimseleri de gözü pek sayarım.

    İşte düşündüklerimi söyledim. Şimdi bana biri gelse de, zenginlik elde etmek ya da ruh ve vücudunun bakımını sağlamak gibi yaşamını ilgilendiren bir konuda danışsa; gündelik yaşamını gerektiği gibi geçirdiğini ve bana sorduğu konularda öğütlerimi dinleyeceğini anlarsam, ona seve seve öğüt veririm; onu başımdan savmak için gelişigüzel bir yanıtla da kalmam. Ama bana danışmazsa, sözlerimi de tutmayacağını anlarsam, böyle bir adama (oğlum bile olsa) kendiliğimden öğüt vermem; onu zorlamam da. Bir köleye öğüt verebilir, bunu dinlemezse, zorla dinletirim. Ama (akıllarını yitirmiş değillerse) anamı babamı zorlayacak olursam, dine aykırı davranmış olurum. Onlar, kendilerinin hoşlandıkları, benim hoşlanmadığım bir yaşam kurmuşlarsa, onları ne ayıplayarak rahatsız ederim, ne de okşayarak ve hırslarını (ki ben bunlara kapılmaktansa ölümü göze alırım) doyuracak yollar göstererek onlara hizmet ederim. Aklı başında bir kimse de, ülkesine böyle davranmalıdır. Ülkesi iyi yönetilmiyor mu; sözlerinin boşa gitmeyeceğini, kendisinin de ölüm cezasına çarpılmayacağını sanıyorsa, konuşsun; ama en iyi yönetim biçimini kurmak, ancak birtakım yurttaşları sürmek ve öldürmekle olacaksa, yönetimi değiştirmek yolunda ülkesini zorlamasın, sussun; kendisinin ve yurdunun esenliği için Tanrılara yalvarsın.

    İşte size vereceğim öğütler: (Genç) Dionysios'a da babasının başına gelenlerden kurtulması için gündelik yaşamını kendinin efendisi olabilecek bir yolda düzenlemesini; dost ve yandaş edinmesini, Dion'la birlikte söylemiştim. Babası, barbarların yakıp yıktıkları birçok Sicilya kentini geri alarak yeniden kurmuş, ama bunların yönetimini, yabancılardan ya da kardeşleri arasından (kendisinden genç oldukları için kendisinin yetiştirdiği, sıradan kimseler oldukları halde her birini birer baş yaptığı, yoksul oldukları halde büyük zenginlikler elde etmelerine yardım ettiği kardeşleri arasından) seçeceği dostlara emanet etmemiş ve bu yüzden kendisine bağlı devletler oluşturmayı başaramamıştı. Bu devletleri kendi erkiyle işbirliği etmeye ne inandırabilmiş, bunu ne öğretebilmiş, ne de iyilikler ya da aile bağlarıyla böyle bir şeyi sağlayabilmişti. Böylece Dareios'tan (5) yedi kat aşağı olduğunu göstermişti. Dareios, kardeşlerine ya da kendisinin yetiştirdiği kimselere değil, yalnızca o Medli iğdişi ortadan kaldırmasına yardım etmiş olanlara güvendi; ülkesini, her biri bütün Sicilya'dan daha büyük olan yedi bölüme ayırdı. O güvendiği kimseler, kendisiyle de, birbirleriyle de kavga etmediler; ona bağlı iş ortakları oldular. Dareios, iyi bir yasa koyucunun, iyi bir kralın nasıl olması gerektiğinin bir örneğini verdi; çünkü yapmış olduğu yasalar Pers devletini bugün de korumaktadır. Atinalılara bakın; barbarların ele geçirmiş olduğu birçok Helen kentini geri aldılar; bu kentleri dolu bulup kendileri yerleşmedikleri halde, altmış yıl egemenlikleri altında tuttular; çünkü her birinde kendilerine bağlı birçok dost edinmişlerdi. Oysa Dionysios, bütün Sicilya'yı tek bir devlet halinde bir araya getirdiyse de, yalnızca kendisine güvendi, güçlükle tutunabildi; çünkü çok dostu ve bağlı yandaşı yoktu. Bir insanın yanında böyle adamların bulunup bulunmaması da erdeminin ya da düşkünlüğünün en kesin belirtileridir.

    İşte Dion'la ben, (genç) Dionysios'a bu öğütleri veriyorduk. Çünkü babasının vasiliği altında bulunmuş olduğundan, ne konumuna uygun bir eğitim görmüş, ne de bu yolda bir ders almıştı. Dionysios'u, akrabaları ve kendi yaşındaki gençler arasında erdem bakımından birbirleriyle anlaşmış dostlar edinmesi ve hele, çok gereksinmesi olduğundan, kendi kendisiyle anlaşması yolunda çabalamaya yüreklendiriyorduk. Doğal olarak bunu açıkça söylemiyorduk; böyle bir şey tehlikeli olabilirdi. Ama kapalı sözcüklerle, ona bir insanın ancak bu ilkeleri göz önünde tutmakla kendisini ve yönettiği kimseleri koruyabileceğini; başka bir yoldan giderse, büsbütün ters sonuçlara varacağını göstermek için elimizden geleni yapıyorduk. Kendisine gösterdiğimiz yolda yürür; düşünceyle, akılla davranırsa ve o zaman Sicilya'nın yıkılmış kentlerini yeniden kurmak; bunları, barbarların saldırılarına karşı, kendisine ve birbirlerine bağlayacak olan bir devletler birliği durumuna getirmek isterse, babasından kalan devleti iki katına değil, on katına çıkarırdı; çünkü böyle bir şey başarılırsa, Dionysios Kartacalıları, Gelon'un yaptığından daha kolaylıkla alt ederdi. Oysa babası, barbarlara vergi vermek zorunda kalmıştı.

    İşte yer yerde dolaşan sözlere, Dionysios'un inandığı ve bu yüzden Dion'u sürüp, bizi de korku içine düşürdüğü sözlere göre, Dionysios'a karşı kötü niyetleri olan bizlerin ona söylediklerimiz, ona verdiğimiz öğütler... Her neyse, birbiri ardından gelen olaylarla dolu öykümü bitireyim: Dion, Peloponnessos ve Atina'dan geldi ve böyle yapmakla Dionysios'a bir ders vermiş oldu. Kenti kurtarıp, ikinci kez Syrakusalılara teslim ettiği halde, Syrakusalılar Dion'a; Dion, Dionysios'u dersleriyle yönetmeye uygun bir kral yapmaya çalıştığı ve bütün eylemlerinde kendisine uymasını istediği zaman Dionysios nasıl davrandıysa, öyle davrandılar. Dionysios daha çok kara çalmacılara güveniyor; bunlar da, Dion'un bütün çabalarının hedefinin tyrannosluğu devirmek olduğunu söylüyorlardı. Sözde Dion, Dionysios'un felsefe araştırmalarına duyacağı sevgi dolayısıyla, işleriyle artık ilgilenmeyeceğini, yönetimi kendi eline bırakacağını umuyormuş; böylece yönetimi tümüyle eline alacak, Dionysios'u da bütün işlerden kurnazlıkla uzaklaştıracakmış. O zaman hedefe ulaşan bu kara çalmalar, Syrakusa'da ikinci kez gene hedeflerine ulaştı; bunları yayan kimseler de saçma, çirkin bir başarı kazanmış oldular.

    Bundan sonra olup bitenleri, şimdiki işlerde yardımımı isteyen sizlere söylemeliyim. Dion'un dost ve iş ortağı olan Atinalı ben, kavga ve anlaşmazlıklar yerine bir dostluk kurarım umuduyla tyrannosun yanına geldim; ama kara çalmacılar beni alt ettiler. Dionysios, bana onurlu konumlar vererek, paralar armağan ederek, beni kendi yanına çekmeye çalıştı; Dion'u sürmesini haklı gösterecek bir dost ve tanık kazanmak istiyordu. Bütün çabaları boşa gitti. Daha sonra, Dion yanında iki kardeşiyle yurduna döndü. Aralarındaki dostluk felsefeden değil, büyük küçük değişik gizlere ermiş kimseler ve konuklar arasında olagelen ve birçok dostluğun kaynağı olan o olağan arkadaşlıktan ileri geliyordu. İşte Dion'la birlikte gelenler böyle dostlardandı; bundan dolayı ve Dion'a yurduna dönmek için yaptıkları yardımdan ötürü arkadaşları olmuşlardı. Ama Sicilya'ya geldikleri zaman, Dion'un, kurtarmış olduğu Sicilyalıların kara çalmalarına uğradığını, tyrannosluğa geçmek istemekle suçlandığını görünce, arkadaş ve konuklarına sırt çevirmekle kalmadılar; ellerinde silahlarla Dion'u öldürenlere yardım ettikleri için, onun öldürmenleri (katilleri) de oldular. Bu çirkin ve dine aykırı öldürüyü [cinayeti] ne saklamak, ne de anlatmak isterim: bunu, şimdi olduğu gibi, gelecekte de birçokkimse övüp duracaktır. Yalnızca Atinalılar için söylenenlerle, bu iki adamın kentimizi lekeledikleriyle ilgili olarak söylenenlere yanıt vereceğim. Şunu ileri sürebilirim ki, Dion'a sırt çevirmekle birçok zenginlik, onurlu konum elde edebileceği halde bunu yapmayan da bir Atinalıydı. Çünkü bu ikisini bağlayan, sıradan bir arkadaşlık değil, eş bir eğitimden gelen bir dostluktu. Akıllı bir adam, ruh ve beden yakınlıklarına değil, yalnızca bu türden dostluğa güvenmelidir. Onun için, Dion'un öldürmeleri yüzünden (bunlar değerli kimselermiş gibi) kentimizi kötülemek hiç de doğru olmaz.

    Bütün bunları, Dion'un dost ve akrabalarına bir ders olsun diye söylüyorum. Bana üçüncü kez danıştığınız için, üçüncü kez aynı öğütleri veriyor, aynı şeyleri yineliyorum: Sicilya’ya da herhangi bir devlet, dediği dedik hükümdarlara değil, yasalara boyun eğmelidir; ben böyle düşünüyorum. Böyle olmazsa, bu, ne isteklerine herkesin boyun eğmesini isteyenler, ne de boyun eğenler ya da çocukları ya da çocuklarının çocukları için iyi olur. Böyle bir işe girişmek zararlı sonuçlar doğurur; böyle kazançlar elde etmek isteyenler, sıradan, bayağı ruhlardır; Tanrılık ve insanlık şeyler arasında, bugün de, gelecekte de iyi ve doğru olan şeyleri ayırt edemeyen kimselerdir.

    İşte önce Dion'u, sonra Dionysios'u, üçüncü olarak da bugün sizi inandırmak istediğim şey... Zeus hakkı için, bu üçüncü kurtarıcımızın hakkı için beni dinleyin; sonra Dionysios'la Dion'a bakın: birincisi bana inanmadı; bugün onursuzluk içinde yaşıyor; ikincisi bana inandı, onuruyla öldü. Çünkü kendisi ve ülkesi için en güzel olacak şeyi araştıran kimse, bu yüzden acılara bile uğrasa, doğru ve güzel bir sona erer. Hiçbirimiz ölümsüz değiliz; bir kimse ölümsüz olursa, bilgisizlerin sandığı gibi hiç de mutlu olmaz; çünkü ruhu olmayan bir şey için sözü edilmeye değer iyi ya da kötü yoktur; yalnız ruh, gerek bedenle birleştiği, gerekse ondan ayrı olduğu zaman, kötü ya da iyi olabilir. Ruhun ölümsüz olduğunu, bedenden kurtulunca sorguya çekileceğini; büyük cezalara çarpılacağını bildiren o eski kutsal geleneklere gerçekten inanmalıyız. Onun için, büyük öldürüler, büyük eğrilikler işlemektense, bunlara uğramak daha az kötü sayılmalıdır. Zenginlik peşinde koşan, ruhtan yana yoksul olan bir kimse böyle sözleri dinlemez; dinlese, aklı sıra alay etmek içindir; kendisine yiyecek, içecek bulmak ve insanı köle eden, adını, yanlış olarak Aphrodite'den alan o onursuz zevklerini doyurmak için, hiç utanmadan, tıpkı yırtıcı bir hayvan gibi oraya buraya saldırır. O, eylemlerinin dinsizliğini, öldürülerinin getireceği kötülüğü göremeyen bir kördür. Bu dinsizliğini, yeryüzünde de yer altında da, o bin bir düşkünlükle dolu, yüz kızartıcı yolculuğunda hep yanında sürükler.

    Bu ve buna benzer başka sözlerle Dion'u inandırdım. Onu öldürenlere kızıyorsam, bu, en doğru nedenlerden ileri gelmektedir. Dionysios'a kızgınlığım da bir dereceye dek gene bundan dolayıdır; Dion'u öldürenler, doğruluğu gerçekleştirmek isteyen bir adamı öldürmekle, Dionysios da saltanatı boyunca doğruluktan uzak kalmakla, bana ve diyebilirim ki bütün insanlığa en büyük kötülüğü etmişlerdir. Oysa Dionysios'un erki vardı ve felsefeyle erki aynı kişide gerçekten birleştirerek, şu doğru kanıyı Helen olsun, barbar olsun herkese parlak bir biçimde gösterebilir; herkesin kafasına iyice yerleştirebilirdi. Devletler ve kişiler, yaşamlarını doğruluk yasalarına göre bilgelikle geçirmezlerse, ister bu erdemleri yaradılıştan elde etmiş olsunlar, ister dinli öğretmenlerin yöntemleriyle doğru olarak yetişmiş olsunlar, hiçbir zaman mutluluğa erişemezler. İşte Dionysios'un ettiği kötülük. Öteki ettikleri bununla karşılaştırılacak olursa, bence önemsizdir. Dion'u öldürene gelince, o da bilmeden aynı kötülüğü etti. Çünkü bir insanın başka bir insandan olabileceği kadar eminim ki, Dion eline siyasal erki geçirseydi, devleti bundan başka türlü yönetmezdi: önce, Syrakusa'yı kölelikten kurtarır, temizler, özgür bir kadın gibi giydirir; kenti en iyi, en uygun yasalarla süslemek için elinden geleni yapardı. Sonra bunun ardından yapılması gereken şeye geçer, birçok kimseyi Hieron'dan daha kolayca kovarak, başkalarını egemenliği altına alarak Sicilya'yı yeniden kurmak ve barbarlardan kurtarmak yolunda hiçbir çabayı esirgemezdi. Bütün bunları doğru, gözü pek, ölçülü ve erdem sever bir adamın başardığını gören birçok kimse, erdemin değerini anlardı. Diyebilirim ki, Dionysios beni dinleseydi, bu değer gene de herkesçe kabul edilir, herkes de böylece kurtulmuş olurdu. Ama gerçekte, bir daimon ya da öç alıcı bir Tanrı, sizi yasaları ve Tanrıları aşağı görmeye, hiçbir şeyden korkmayan bir bilgisizlik içinde yaşamaya sürükledi ve bilgisizlik, insanlığın başına çöken bütün belaların kök salmasını sağlayan, onların bitmesine yardım ederek tohumlarını atanlara en acı meyveleri yetiştiren o bilgisizlik, her şeyi yıktı, yok etti.

    Âmâ şimdi, gelecekteki olayların hiç olmazsa bu üçüncü kez uygun gitmeleri için iyi sözler söyleyebilirim. Bununla birlikte, Dion'un dostları olan sizlere gene şu öğüdü veririm: Dion'un yurt sevgisine, sade yaşayışına öykünmekten geri kalmayın; onun yapmak istediklerini de, daha uygun koşullar altında siz gerçekleştirmeye çalışın; bunların ne olduğunu söyledim. Aranızda, babalarınız gibi Dorlarınkine uygun yaşayamayıp kendisini Dion'u öldürenlerin ve Sicilyalıların yaşayışına kaptırmış olan biri varsa, onu yardımınıza çağırmayın; doğru ve sağlam davranabileceğini sanmayın. Böyle olmayanları, ister Sicilya'da olsunlar, ister Peloponessos'un herhangi bir bölgesinde olsunlar, hemen Sicilya'ya yerleşmeye, herkes için eşit yasalar altında yaşamaya çağırın. Bu yolda Atina'dan da korkmayın; orada da, erdem bakımından herkesten üstün olan dostlarını öldürmeye cüret edenleri tiksintiyle karşılayan kimseler vardır.

    Ama bu önerilerim ancak daha sonra gerçekleşebilecekse, siz de şimdi, her gün birtakım ayrılıklardan doğan pek çok kavgayla uğraşıyorsanız; Tanrı'nın iyiliğiyle doğru düşünüşten azıcık olsun pay almış bir kimse şunu anlamalıdır ki, devrimlerin yol açtığı belaları önlemek, ancak kazananların, savaşlarla, sürgün ve öldürülerle kötüyü kötüyle karşılamamaları; düşmanlarından öc alma yoluna gitmemeleriyle olur; bunlar, kendilerini tutmalı; kendilerini de, yenilenleri de doyuracak eş yasalar koymalı; yenilenlerin, bu yasaları saymaları için iki zorlama yoluna başvurmalıdırlar: saygı ve korku. Yenilenleri, onlardan üstün oldukları için, yasaları zorla saydırabileceklerini göstererek korkutmalı ve istediklerinin ölçülü olduğunu, yasalara kendilerinin de boyun eğme istek ve yetisinde bulunduklarını göstererek, kendilerini onlara saydırmalıdırlar. Yoksa ikiye ayrılmış bir devletin uğrayacağı belaların sonu gelmez; böyle karışıklıklar içinde bulunan devletlerde de ayrılıklar, düşmanlık, nefret ve güvensizlikler sürer gider.

    Öyleyse, kazananlar güvenliklerini sağlamak istiyorlarsa, aralarındaki en ünlü Helenleri (her şeyden önce yaşlılarını) karıları, çocukları olan en değerli, en ünlü, sayısız ataları bulunan, hepsinin de yetesiye zenginlikleri olan Helenleri seçmelidirler. Böyle adamlardan ellisi de on bin kişilik bir kente yeter. Bunları, yalvararak, onurlu konumlar vererek ülkelerinden getirtmeli; Sicilya'ya geldiler mi, ne yenenlerin, ne yenilenlerin yararına olacak, ama bütün yurttaşlara eşit haklar verecek yasalar yapmalarını sağlamalı; onları bu yolda zorlamalı, ant içirmelidir. Yasalar yapıldı mı, her şey şu aşağıdaki koşula bağlı kalır: yenenler, yasalara yenilenlerden çok saygı gösterirlerse, devletin esenliği ve mutluluğu sağlanmış olur; bütün belalar ortadan kalkar. Böyle yapmazlarsa, öğütlerimizi dinlemeyen kimselerle işbirliği etmek için ne beni çağırın, ne de başka birini. Bu size verdiğim öğütler, Dion'la benim, Syrakusa'ya beslediğimiz sevgiden doğan ve ikinci kez gerçekleştirmeye çalıştığımız tasarıların kardeşidir. İlk tasarılarımız, herkesin iyiliğini sağlamak için, gene Dion'la benim, Dionysios’la birlikte gerçekleştirmeye uğraşmış olduklarımızdır. Ama insanlardan üstün bir yazgı, her şeyi altüst etti. Tanrı'nın iyiliği ve yazgının yardımıyla daha başarılı olmak için siz de çabalayın.

    İşte Dionysios'un sarayına o ilk yolculuğumun öyküsüyle size vereceğim öğütler... Bundan sonra yaptığım yolculuğu, Sicilya'ya geçişimi, beni bu yola götüren akla uygun nedenleri, bunlarla ilgilenenlere hemen şimdi anlatacağım. Sicilya'da geçirdiğim ilk zamanları, Dion'un dost ve akrabalarına verdiğim öğütlere geçmeden önce anlatmıştım. İşte ondan sonra olup bitenler: Dionysios'un gitmeme izin vermesi için elimden geleni yaptım ve barış olduktan sonra (o sırada Sicilya'da savaş vardı) yerine getirmek üzere ikimiz de karşılıklı sözler verdik. Dionysios, erkini güçlendirir güçlendirmez Dion'u da, beni de çağıracağını söyledi ve Dion'dan ülkeden uzaklaşmasını, bunu bir sürgün değil de bir yer değiştirme saymasını istedi. Ben de ancak bu koşullarla geri gelebileceğimi söyledim. Barış olunca, Dionysios beni çağırdı; Dion'un bir yıl daha beklemesini istedi. Bana gelince, ne olursa olsun, kesinlikle gelmemi istiyordu. Sicilya'dan gelen haberlere göre, Dionysios felsefeye büyük bir sevgiyle bağlanmıştı; onun için Dion beni, Dionysios'un bu çağrısını geri çevirmemem için sıkıştırıp duruyordu. Bense, birçok gencin felsefeye böyle sıkı sıkı bağlandığını biliyordum ve hiç olmazsa o zaman, Dion'la Dionysios'u dinlemememin daha iyi olacağını düşündüm; çok yaşlı olduğumu, verilen sözün tutulmadığını ileri sürerek yanıt verdim; Dion'u da, Dionysios'u da kırdım.

    Bu sıra, anlaşılan, Arkhytas Dionysios'un yanına gitmiş (Sicilya'dan ayrılmadan önce, Arkhytas ve Tarantolularla Dionysios arasında konukluk ve dostluk bağları kurmuş, ondan sonra ayrılmıştım): o zaman Syrakusa'da Dion'un konuşmalarını dinlemiş kimselerle o konuşmaları bunlardan duymuş başka kimseler, kafaları iyi kavrayamadıkları bir sürü felsefe düzgüsüyle dolu birtakım adamlar vardı. Bunlar, Dionysios'un benim bütün öğretimi dinlemiş olduğuna inanarak, bu düzgüleri onunla tartışmak istiyorlardı sanıyorum. Kendisine öğretilen şeyleri kolayca kavrayan ve son derece kuruntulu olan Dionysios da, bu tartışmalardan sanırım zevk alıyor ve yanında ilk kez bulunduğum zaman, benden hiçbir ders almadığı ortaya çıkacağı için çok utanıyordu. O zaman derslerimi niçin dinlemediğini de yukarda anlattım. Yurduma sağ salim dönüp, yukarda söylediğim gibi, Dionysios'un ikinci çağrısını geri çevirince, sanıyorum ki Dionysios bunu onuruna yediremedi; yaradılışı, huyu ve yaşayışını denediğimden artık kendisini aşağı gördüğümü ve darıldığım için sarayına gelmediğimi sanacaklar diye korktu.

    Ama her şeyi olduğu gibi söylemem doğru olacaktır: bütün olup bitenleri işittikten sonra, felsefemi aşağı görecek ya da Tyrannos'un zekâ gösterdiği sonucuna varacak kimseler olacakmış, benim için hiç önemi yok. Gerçek şu ki, Dionysios dileğini üçüncü kez yineleyerek, yolculuğumu kolaylaştırmak için bir üç çifte kürekli yolladı. Arkhytas'ın öğrencilerinden olan ve Sicilyalılar arasında en çok değer verdiğimi sandığı Arkhedemos'u ve tanıdığım başka Sicilyalıları da birlikte gönderdi. Hepsi de bana aynı haberi getirdi: Dionysios, felsefede şaşılacak derecede ilerlemişti. Dion'a beslediğim duyguları, Dion'un da hemen gemiye binip Syrakusa'ya gitmemi istediğini bildiğinden, uzun da bir mektup göndermişti. Bunları göz önünde tutarak yazmış olduğu mektup aşağı yukarı şöyle başlıyordu: "Dionysios'tan Platon'a" ve o geleneksel hatır sormalarından sonra doğrudan doğruya şöyle yazıyordu: "Dileklerimi karşılar, hemen şimdi Syrakusa'ya gelirsen, Dion'un işleri istediğin gibi düzenlenecektir, çünkü akla uygun şeyler isteyeceğinden eminim. Ben de hiçbir şey esirgemeyeceğim; gelmezsen, ne Dion'un kendisi, ne de çıkarlarını ilgilendiren işler istediğin gibi düzenlenecektir." İşte bu konuda böyle diyordu; mektubun geri kalan bölümünden söz etmek yersiz ve uzun olur. Bundan başka, Arkhytas'dan da, Tarantolulardan da birçok mektup alıyordum; Dionysios'un felsefeye gösterdiği sevgiyi övüyorlar, gelmezsem onunla aralarında kurmuş olduğum dostluğun bir daha yenilenemeyecek biçimde bozulacağını ve bu dostluğun siyaset bakımından hiç de önemsiz olmadığını söylüyorlardı. Her yandan dilekler karşısında kalmıştım. Sicilya ve İtalya'dan beni kendi ülkelerine çekmek istiyorlar; Atina'dansa, beni sanki yurt dışına çıkarmak için yalvarıp yakarıyorlar; hep aynı görüşü ileri sürüyorlardı: Dion'a, konuklarıma, Tarantolu dostlarıma sırt çevirmemeliydim. Bana gelince, önemli konuların konuşulduğunu duyan yetenekli bir gencin, en iyi yaşayışa sevgi bağlamasında şaşılacak bir şey olmadığını düşünmeye başlamıştım. Asıl gerçeğin ne olduğunu anlamak, bu görevden kaçmamak; söylenenler doğruysa gerçekten ağır bir sorumluluk altında kalmamak gerekiyordu.

    Böyle düşünerek her şeye gözümü kapadım ve kaygıyla, hiç de uygun olmayan önsezilerle yola çıktım; Sicilya'ya geldim. Üçüncü kadehimi, kurtarıcı Zeus'un onuruna dökmem gerek; çünkü çok şükür kurtuldum. Bu kurtuluşu, Tanrı'dan sonra Dionysios'a borçluyum. Birçok kimse beni öldürtmek istediği halde, o saygılı davrandı, buna engel oldu.

    Sicilya'ya geldiğim zaman, önce yapmam gereken şeyin, Dionysios felsefe için gerçekten yanıp tutuşuyor mu, yoksa Atina'da söylenenlerin aslı yok mu, bunu araştırmak olacağını düşündüm. Böyle bir şeyi anlamak için, hiç de değersiz olmayan bir yol vardır ki, bir tyrannosa karşı kullanıldığında çok iyi sonuçlar verir; hele o tyrannos, Dionysios gibi gelir gelmez anladığıma göre, kafası iyi anlaşılmamış öğretilerle dolu bir kimse olursa. Böyle adamlara, felsefenin ne denli engin olduğunu; özünü, güçlüklerini ve beklediği çabayı göstermek gerekir. Felsefeye gerçekten yeteneği olan, ona yakınlık duyan ve uygun olan kimse, tanrılık olduğu için, kendisine gösterilenyolu hayranlıkla karşılar ve var gücüyle bu yola atılmak gerektiğine, başka türlü davranırsa yaşayamayacağına inanır. Böylece yola atılır, kılavuzunu sürükler ve amaçlarına ulaşmadan ya da artık bu yolda öğretmeninin yardımına gereksinmesi olmadan, kendi kendisine yürüyebilecek kadar güç elde etmeden durmaz. Böyle bir adam, hep böyle bir ruh durumu içinde yaşar; gündelik işleriyle uğraşsa da, her zaman ve her şeyde felsefeye ve kendisine ölçülü davrandığı için, öğrenmek, bellemek ve düşünmek yetilerini en iyi sağlayacak olan yaşayışa bağlı kalır. Bunun tersi olan bir yaşayış, onda tiksintiden başka bir duygu uyandırmaz. Ama gerçekten filozof olmayan, tenlerini güneşin yaktığı kimseler gibi yalnızca yüzeyde kalan düşünceleri olan kimseler, öğrenecek epey şey olduğunu, çok çalışmak gerektiğini ve ancak böyle bir yaşayışla amaca erişileceğini görünce, böyle bir çalışmayı güç, dahası, olanaksız bulurlar; bu yolda çalışma yetisini de yitirirler. Kimileriyse, öğrendikleri şeyleri yetesiye bildiklerine, yeni güçlüklere katlanmaya gereksinmeleri olmadığına inanırlar. Kendini gevşekliğe bırakan, hiçbir çaba göstermeyen kimseleri denemek için bundan daha açık, bundan daha güvenilir bir yol olamaz. Bu gibi kimseler, felsefenin istediği şeyleri yapamazlarsa, suçu kendilerinde bulmalıdırlar, öğretmenlerinde değil.

    İşte Dionysios'un yanına gittiğim zaman bu anlattığım yönteme başvurdum; ama konumu ayrıntılı olarak anlatmadım; aslında bunu Dionysios da istemiyordu. Başka öğretmenlerden aldığı derslerle, birçok şey, birçok önemli şey bildiğini; bunları tümüyle kendi malı kıldığını sanıyordu. Daha sonra, benden öğrendiklerini toplayarak bir yapıt yazdığını, bunları büsbütün ayrı bir öğreti (kendi öğretisi) olarak gösterdiğini bile işittim. Bunun üzerinde kesin olarak bir şey söyleyemezsem de, başkalarının aynı konularda yazıları olduğunu gerçekten biliyorum. Ama kendilerinin ne olduğunu bilmeyen kimselere nasıl değer verebiliriz? Benim uğraştığım şeyler üzerinde, bunları benden ya da başkalarından öğrenmiş ya da kendileri bulmuş olsunlar, yazı yazan ya da yazacak olan kimselerin, bunları anlamalarının olanaksız olduğunu söyleyebilirim. Benim bu konuda yazılmış bir yapıtım yoktur, olmayacaktır da; çünkü bunlar, öteki bilimler gibi söz kalıbına sokulamaz. Bu konularla ancak uzun uzun uğraştıktan, ömrünü bunları düşünmekle geçirdikten sonradır ki, gerçek, ruhta sıçrayan bir kıvılcım gibi parlar ve sonra kendiliğinden gelişir. Öğretimi yazı ya da sözle yapmak gerekseydi, bunu en iyi olarak benden başka kimse yapamayacağı gibi, kötü anlatırsam, kimse benden pek etkilenmeyecektir. Onu yazmam gerektiğini, çoğunluğun anlayacağı gibi anlatabileceğimi düşünseydim, ömrümde insanlara o denli yararlı olacak öğretilerimi yazmaktan, herkesi nesnelerin özü konusunda aydınlatmaktan daha iyi bir iş görebilir miydim? Ama bunları "kanıtlama" adı verilen yolla anlatmak insanlar için iyi olmaz sanıyorum; gerçeği, küçük bir işaretle kendiliğinden bulabilecek azınlığı, elbette bir yana bırakmak gerek. Ötekilere gelince, felsefeyi yersiz ve haksız olarak aşağı görürler ya da en yüksek bilgilere erdiklerini sanarak büyük ve boş umutlara kapılırlar. Bu konu üzerinde uzun uzun durmak istiyorum; ne demek istediğimi anlatınca, belki bu sözlerimi daha iyi anlarsınız. Bu konuda bir şey yazmayı göze alanları durduracak sağlam bir neden vardır. Buna birçok kez işaret ettim; ama anlaşılan yinelemek gerekiyor.

    Bir varlığın bilgisini elde etmek isteyenler için bilinmesi gereken üç şey vardır. Bilim dördüncü şeydir. Beşinci olarak da, tanınanı, gerçekte var olanı saymamız gerekir. Birincisi ad, ikincisi kavram, üçüncüsü imge, dördüncüsü de bilimdir. Bu söylediğimi anlamak için bir örnek verelim, her şeyi bu örnekle karşılaştıralım. Daire denen bir şey vardır; adı da şimdi söylediğim sözcüktür. Sonra, dairenin, ad ve eylemlerden kurulmuş bir kavramı vardır; bütün uçlarının odağa eşit uzaklıkta olduğu şey; işte yuvarlak, çember, daire denen şeyin kavramı. Bundan sonra resmi çizilen, sonra silinen; tornayla yapılan, sonra bozulan nesne gelir; oysa bütün bunlarla ilgili olan dairenin kendisi bu değişmelerin dışındadır; çünkü o, ayrı bir şeydir. Dördüncü şey, bu nesnelerin bilimi, akılla kavranması ve onlar konusundaki doğru kanıdır. Bunlar aynı türdendir ve sözde ya da madde biçimlerinde değil, ruhta bulunurlar. Onun için bunların daireden ve demin sözünü ettiğim o üç şeyden başka bir özde oldukları açıkça görünür. Bunların yakınlık ve benzerlik bakımından beşinciye en çok yaklaşanı, akılla kavramadır; ötekiler daha uzaktır.

    Aynı ayrımlar, düz ve yuvarlak biçimlerde, renklerde, iyide, güzelde, doğruda; insanın yaptığı ya da doğanın oluşturduğu cisimlerde, ateş, su ve bunlara benzer her öğede; bütün hayvanlarda, ruh durumlarında, eylemlerde, edimlerde vardır. Nasıl olursa olsun, bu dört öğe kavranamazsa beşinci de tam olarak bilinemez. Şunu da ekleyin ki, bu dört öğe, dilin kendisindeki yetersizlik yüzünden, her nesnenin özünü olduğu gibi niteliğini de anlatmaktadır. Onun için akıllı bir kimse düşüncelerini dile emanet etme tehlikesini göze almaz; hele dil, yazıyla olacağı gibi, donmuş bir biçim alırsa.

    Âmâ biz gene, demin söylediğimize dönelim: Bunu iyi anlamak gerektir. Geometride çizilen ya da tornayla yapılan dairelerin her biri, beşinciye karşıt olan şeylerle doludur; gerçekten, bütün bölümlerinde düz çizgiye yaklaşmaktadır. Oysa asıl dairede, küçük olsun, büyük olsun, özüne karşıt hiçbir öğe yoktur, diyoruz. Gene diyoruz ki, bu biçimlerin adında da hiçbir değişmezlik yoktur; bugün yuvarlak dediğimiz biçimlere düz, düz dediğimiz biçimlere yuvarlak dersek, kim ne diyebilir? Bu adları böylece değiştirip karşıt anlamlarda kullanırsak değişmezlikleri de azalmaz. Kavram (yani tanımlama) için de böyledir; ad ve eylemlerde olduğuna göre, onda da kesin olarak değişmez bir şey yoktur. Dört öğenin her birinin belirsiz olduğunu göstermek için binlerce kanıt vardır; ama bunların başlıcası biraz önce söylediğimizdir; öz ve nitelik olarak iki ilke bulunduğuna, ruhun da tanımak istediği nitelik değil öz olduğuna göre, dört öğenin her biri düşünce ya da olaylarla, ruhun istemediğini önüne koyuyor; çizilen ya da gösterilen her nesneyi de duyular kolayca çürütebileceğinden, herkes kuşku ve kararsızlık içinde kalıyor. Onun için, kötü bir eğitim yüzünden gerçeği aramadığımız, önümüze çıkan ilk imgeyle yetindiğimiz şeylerde, bize sorulana yanıt verirken birbirimizle alay etmiyoruz; çünkü bu dört öğeyi parça parça etmek ve çürütmek elimizdedir. Ama bize beşinci öğeyle yanıt verilmesini ve bunun anlatılmasını istersek, çürütme yetisi olan herhangi bir kimse bu yetisini kolaylıkla gösterebilir; dinleyenlerin çoğunu, öğretisini, söz, yazı ya da yanıtlarla anlatan kimsenin, yazdıklarını ya da söylediklerini hiç anlamadığına inandırabilir; çünkü asıl çürütülen şeyin, konuşanın ya da yazanın ruhu değil, o dört öğeden her birinin özde kusurlu olan yapısı olduğu her zaman bilinmez. Bilim, ancak bu dördünü inceleye inceleye, birinden ötekine çıkarak ya da inerek, bin bir güçlükle elde edilebilir; o da tanınması istenen nesneyle tanıyan aklın iyi olmaları koşuluyla. Tersine, birçok ruhun bilim ve töre denen şey karşısında olduğu gibi, yaradılıştan yetisiz olunursa ya da yeti bozulmuşsa, Lynkeus'un gözleriyle de olsa, hiçbir şey görmeye olanak yoktur. Sözün kısası, bir kimsede nesneyle yakınlık olmazsa, ne öğrenme, ne belleme kolaylığı ona bir şey gösterebilir; çünkü görebilmek için nesneyle yakınlık ilk koşuldur. Onun için, herhangi bir şeyi kolaylıkla öğrenip belleyen, ama doğru ve güzel olan her şeye doğal bir bağlantısı ve yakınlığı olmayan kimseler ya da kendilerinde bu yakınlık olup da her şeyi güçlükle öğrenen, belleyen kimseler, erdem ya da düşkünlük üzerinde, öğrenilebilecek bütün gerçeği elde edemezler. Bütün özün, aynı zamanda doğru ve yanlış yönlerini öğrenmekten başka yol yoktur; bu da, başta söylediğim gibi çok dikkat ve türlü türlü çalışma ister. Ancak adları tanımlamaları, duyumları, algıları birbiriyle karşılaştırdıktan ve hırçınlığın soru ve yanıtları etkilemediği dostça tartışmalarda evirip çevirdikten sonradır ki, anlayışın ve aklın ışığı, insanlık güçlerinin ancak dayanabileceği bir aydınlıkla parlar.

    İşte bunun için, gerçekten ciddi konularla uğraşan ciddi bir adam, düşüncesini yazmaktan ve çoğunluğun anlayışsızlık ve hırçınlığına yemlik olarak atmaktan çekinecektir. Bundan şu kısa sonucu çıkarabiliriz: Birinin, örneğin yasa yapanın yasalar üzerine ya da herhangi bir kimsenin herhangi bir konu üzerine yazılarını görünce kendisi ciddi de olsa, yapıtını ciddiye almadığını ve düşüncesinin, kendisinin en iyi yerinde gizli kaldığını kabul etmeliyiz. Yok, düşüncesini çok ciddi bir şey olarak yazıyla anlatmışsa, o zaman bu adamın aklını, Tanrılar değil ama ölümlüler almıştır, diyebiliriz.

    Asıl konudan ayrılarak söylediğim bu sözleri, bu açıklamaları dikkatle okumuş olanlar, Dionysios ya da ondan daha büyük ya da daha küçük bir kimse, doğanın en eski, en yüksek ilkeleri üzerine bir şey yazmışsa, bu yazıların sağlam ders ve araştırmalara dayanamayacağını kolayca anlarlar; sözlerim de ilkten bunu gösterdi. Çünkü böyle olmasaydı, Dionysios da bu gerçeklere benim beslediğim saygıyı gösterir; bunları yersiz ve yakışık almayan bir yolla ortaya koymaktan çekinirdi. Bunları unutmaması için yazmış olamaz; bu gerçekler öyle kısadır ki, ruh bir kez kavradı mı, unutma dokuncası kalmaz. Dionysios gerçekten böyle bir şey yapmışsa, bu, ya benim öğretimi kendi malı gibi göstermek ya da bu öğretimden pay almış olmakla kazanacağı ünü düşünerek, ondan pay almış gibi görünmek içindir. Verdiğim biricik ders bütün gerçekleri öğretmeye yetmişse, söylediklerini kabul edebiliriz. Ama bunu nasıl başardı? Thebaililerin dedikleri gibi: Zeus bilir. Ben, yukarıda da söylediğim gibi, öğretimi ona yalnızca bir kez anlattım ve sonra, sözünü bile etmedim.

    Olayları olduğu gibi öğrenmek isteyenler, öğretimi, Dionysios'a niçin ikinci, üçüncü ya da daha çok yinelemedim; bunu anlamalıdırlar. Acaba Dionysios, beni bir kez dinledikten sonra, bunun yettiğini mi sandı? Benden önce başkalarından öğrendikleri ya da kendi kendisine bulduklarıyla gerçekten yeter bilgisi var mı; derslerimi değersiz mi buluyor; yoksa (üçüncü olarak şunu da düşünebiliriz) bunlar kavrama yeteneğinin dışında mı? Kendisini bilgelik ve erdeme vererek yaşamıyor mu? Öğretimi anlamsız buluyorsa, bunun tersini gösterecek ve bu konularda Dionysios'tan çok daha yetkili birçok tanığım var. Bu gerçekleri kendi buldu ya da öğrendiyse, bunları özgür bir ruhun eğitimine yardım edecek değerde buluyorsa, nasıl oluyor da (olağanüstü bir adam değilse), bu konularda kendisine kılavuzluk eden birini aşağı görüyor? Onu ne için aşağı gördüğünü, şimdi söyleyeceğim.

    Biraz sonra, o zamana dek Dion'un mallarına dokunmamış, gelirinden yararlanmasına izin vermiş olan Dionysios, mektubunda yazdıklarını tümüyle unutmuş gibi davrandı; Dion'un işlerine bakanlara, Peloponessos'a hiçbir şey göndermemelerini buyurdu. Bu malların Dion'un değil, oğlunun olduğunu; oğlu da kendi yeğeni olduğundan, yasa gereği onun vasisi sayılacağını söylüyordu. İşte bu ana dek Dionysios böyle davranmıştı. Bense felsefeye nasıl bir sevgi beslediğini anlamaya başlıyordum, kızmamak elimden gelmiyordu. Mevsim yazdı, gemiler de limandan çıkıyordu. Ben, yalnızca Dionysios'a değil, kendime de, beni üçüncü kez olarak Skylla boğazını geçip "uğursuz Kharybdis ile karşılaşmaya" zorlayan kimselere de kızmam gerektiğini düşünüyordum.

    Dionysios'a, Dion'a karşı böyle aşağılamayla davranıldıkça, yanında kalamayacağımı söyledim. Beni yatıştırmaya çalıştı; böyle çabucak gitmem, bu haberleri yaymam, onuruna dokunacağından kalmamı diledi. Üstelediğimi görünce, gezim için gereken hazırlıkları kendisinin yapamayacağını söyledi. Bense ilk kalkan gemiye binmek istiyordum: Çok kızmıştım; yolumda durulacak olursa her şeyi göze almaya hazırdım; çünkü hiçbir suçum olmadığı gibi, asıl yakınan da bendim. Dionysios kalmak istemediğimi görünce, beni yolculuk mevsimi geçinceye kadar alıkoymak için şu hileyi düşündü: Konuşmamızın ertesi günü yanıma geldi ve şu kurnazca sözleri söyledi: "Aramızda Dion ve onun çıkarları var; ayrılığımızın nedeni de bu. Gel, bu engeli ortadan kaldıralım. Sana olan saygımdan, bak Dion'a nasıl davranacağım: Malını mülkünü kendisine vermek doğru olacaktır: Peloponessos'da otursun, ama sürgün olarak değil; kendisi, ben ve siz, dostları bir anlaşmaya varınca buraya gelebilecektir; ama doğallıkla, bana karşı koymamak koşuluyla. Bundan sen ve dostlarınla Dion'un akrabaları sorumlu olacaktır: Dion da böyle bir şey yapmayacağına size söz verecektir. Payına düşen malı mülkü, Atina ya da Peloponessos'ta sizin seçeceğiniz kimselere emanet edilecektir. Dion, bunlardan yararlanacak, ama izniniz olmadan bunları alamayacaktır. Çünkü Dion'a, böyle büyük zenginlikleri eline geçirdikten sonra, bana bağlı kalacağına inanacak denli güvenemiyorum. Daha çok sana ve senin dostlarına güveniyorum. İşte, istersen bu koşullar altında bir yıl daha kal; gelecek mevsimde, Dion'un malını mülkünü alarak gidersin. Dion da eminim, böyle bir hizmet gördüğün için sana minnet duyacaktır.

    "Bu sözleri epey canımı sıktı; bununla birlikte düşüneceğimi ve vereceğim kararı ertesi gün kendisine bildireceğimi söyledim; anlaştık. Yalnız başıma kalınca, düşündüm, taşındım, ne yapacağımı bilmiyordum. Aklıma ilk gelen şey şu oldu: Ya Dionysios verdiği sözü tutmak niyetinde değilse ve ben gittikten sonra Dion'a hem kendisi bir mektup gönderir, hem adamlarından birçoğuna yazdırır da, bugün bana yaptığı önerileri bildirir ve kendisinin bunları yerine getirmeye hazır olduğu halde benim hiç aldırmadığımı, Dion'un çıkarlarını hiç gözetmediğimi söylerse; ya Dionysios gitmemi istemiyorsa ve bu yolda hiçbir gemi kaptanına söylemeden, herkese, kendi isteğine karşı yola çıktığımı duyurursa, sarayından kaçınca beni gemisine alacak kimse bulunur mu? Büyük bir talihsizlik olarak sarayına bitişik olan bahçede oturuyordum; kapıcı da, Dionysios'dan buyruk almazsa, beni dışarı bırakmazdı. Öte yandan burada bir yıl daha kalırsam, Dion'a durumumu ve ne yaptığımı anlatırdım: Dionysios da verdiği sözü azıcık olsun tutarsa, davranışım pek gülünç olmazdı. Çünkü tam olarak hesaplanırsa, Dion'un serveti yüz talanttan aşağı değildi. Ama olaylar düşündüğüm gibi durum alırsa, o zaman ben ne olurdum? Her neyse, bir yıl daha sabretmek, Dionysios'un hilelerini olayların ışığıyla ortaya koymak gerektiğini düşündüm.

    Bu karara vardıktan sonra, ertesi gün Dionysios'a şunu dedim: "Kalıyorum, ama rica ederim beni Dion'un bütün işlerinin sorumlusu sayma. Ona ikimiz de mektup yazalım, kararımızı bildirelim; bir diyeceği var mı, yok mu, soralım. İşlerinin başka türlü ele alınmasını istiyorsa, hemen yazsın. Şimdilik bir şey değiştirmeyelim; her şey olduğu gibi kalsın." İşte aşağı yukarı bunları söyledim; ikimiz de böyle davranmaya karar verdik.

    Biraz sonra, gemiler yola koyuldu; ben de artık gidemezdim. O zaman Dionysios, Dion'un mülkünün yalnızca yarısının onun olduğunu, öteki yarısının oğluna kalması gerektiğini söylemeyi uygun buldu. Bütün malını satacak, sattıktan sonra da paranın yarısını götürmem için bana verecek, öteki yarısını da çocuk için alıkoyacaktı. Bundan daha haklı bir düzen olamazdı. Bu sözleri beni şaşkınlık içinde bıraktı; bir sözcük bile eklemeyi gülünç buldum. Yalnız Dion'un mektubunu beklememiz, bu değişikliği ona bildirmemiz gerektiğini söyledim. Ama Dionysios, bu konuşmamızdan sonra, Dion'un bütün mülkünü, hiç aldırmadan, istediği kimselere, orada, burada, gelişigüzel sattı; bana bir şey söylemeye bile gönül indirmedi. Ben de onun gibi davrandım; Dion'un işlerinin sözünü bile etmedim. Ne dersem diyeyim, bir işe yaramayacağını biliyordum.

    İşte o zamana dek felsefeye ve dostlarıma böyle yardım ettim. Ondan sonra da Dionysios'la ben şöyle yaşadık: Ben, kafesten uçmaya can atan bir kuş gibi hep dışarlara bakıyordum, o beni yatıştırmak için elinden geleni yapıyor, ama Dion'un mülkünden bir şey vermiyordu. Bununla birlikte, bütün Sicilya'ya birbirimizin dostuymuşuz gibi görünüyorduk. Bu sıra, Dionysios, babasının yaptığının tersine, askerlerinin ücretini kısmak istedi. Askerler de kızdı; hep bir araya gelerek böyle bir şeye katlanamayacaklarını, karşı koyacaklarını bildirdiler. Dionysios zora başvurdu, Akropolis'in kapılarını kapattı; ama askerler, barbarların savaş şarkılarını söyleyerek, duvarlara saldırdılar; Dionysios öyle korktu ki, istedikleri her şeyi kabul etti; o sıra toplanmış olan peltastların (6) bile ücretini artırdı.

    Bütün bu karışıklıkları Herakleides'in çıkardığı sözü her yana çabucak yayıldı. Herakleides de bunu haber alınca, kaçtı, gizlendi. Dionysios onu yakalamak istiyordu, ama bunu nasıl yapacağını bilemiyordu. Theodotes'i bahçesine çağırttı; ben de o sıra oralarda geziniyordum. Önce birbirlerine ne dediler, konuşmalarını işitmediğimden bilmiyorum; ama Theodotes'in Dionysios'a yanımda söylediklerini biliyor ve anımsıyorum: "Platon," dedi, "Herakleides'i kendisine yüklenen suçlara yanıt vermek üzere buraya getirebilirsem, Dionysios da artık Sicilya'da kalmasına izin vermemek gerektiğini düşünürse, hiç olmazsa, karısı ve çocuklarıyla Peloponessos'a gidip Dionysios'a hiçbir zararı dokunmadan yaşamasına ve gelirinden yararlanmasına izin versin diye Dionysios'u kandırmaya çalışıyorum. Ona haber yolladım; şimdi gene birini yollayacağım. Belki ya ilk çağrımı ya da şimdikini dinler de gelir. Dionysios'tan şunu istiyorum, şunu rica ediyorum: Herakleides'i kırlarda ya da burada bulurlarsa, Dionysios başka bir karar verinceye dek, başına ülkeden uzaklaştırılmaktan başka bir kötülük gelmesin." Sonra Dionysios'a dönerek, "Razı oluyor musun?" dedi. Dionysios, "Peki", dedi, "Onu senin evinin yakınında bulsalar bile, başına, bu karar verdiğimizden başka hiçbir kötülük gelmeyecektir.

    "Ertesi akşam Eurybios'la Theodotes, büyük bir telaş ve heyecan içinde evime geldiler. Theodotes söze başlayarak, "Platon!", dedi "Dionysios, Herakleides için sana da, bana da ne söz vermişti, biliyorsun.".

    "Elbette!" dedim, "Ama şimdi onu yakalamak için peltastlar her yanı araştırıyor; olasılıkla, bulunduğu yer de buradan uzak değil. Onun için, kesinlikle bizimle birlikte Dionysios'a gelmelisin." Yola çıktık; Dionysios'un sarayına geldik. İki arkadaşım ayakta durdu ve hiçbir şey söylemeden ağlamaya koyuldular. Ben söze başladım: "Arkadaşlarım, Herakleides'e karşı dünkü anlaşmamıza aykırı olarak davranacağından korkuyorlar; çünkü sanırım buralarda saklandığı anlaşılmış." Bu sözlerin üzerine Dionysios ateşlendi ve büyük öfkeye kapılmış kimseler gibi renkten renge girdi. Theodotes ayaklarına kapandı; elini eline aldı; böyle bir şey yapmaması için yalvardı, yakardı. Araya girerek, Theodotes'u yüreklendirmek için, "Emin ol, Theodotes!" dedim, "Dionysios dünkü sözüne aykırı bir şey yapmayı göze alamayacaktır." Bunun üzerine Dionysios, tam bir tyrannos bakışıyla, "Sana," dedi, "hiç, ama hiç söz vermedim". "Tanrılar hakkı için," diye yanıt verdim, "Theodotes'in yapmamanı rica ettiği şeyi yapmamaya söz vermemiş miydin?" Bunu söyledikten sonra döndüm, yanından çıktım. Dionysios, Herakleides'i arattı durdu; ama Theodotes, dostuna haberciler göndererek hemen gitmesini bildirdi. Dionysios, Teisias'ı peltastlarla birlikte ardından saldıysa da, söylediğine göre Herakleides bunlardan biraz önce davranarak, Kartaca egemenliği altındaki topraklara sığınmış.

    Bundan sonra, Dion'un mülkünü geri vermemeyi öteden beri kuran Dionysios, düşmanım olmak için bunu da bir neden saydı. Evimin bulunduğu bahçede, kadınların Tanrılar için on günlük bir tören yapacaklarını ileri sürerek beni Akropolis'ten çıkardı; bu on günü dışarda, Arkhedemos'un evinde geçirmemi buyurdu. Ben oradayken, Theodotes beni çağırttı ve bütün olup bitenleri nefretle karşıladığını söyleyerek, Dionysios'tan uzun uzun yakındı. Dionysios da, Theodotes'in evine gittiğimi öğrenince, aramızın büsbütün açılması için, o ilkine benzeyen yeni bir neden bulmuş oldu. Theodotes çağırınca, gidip gitmediğimi sormak için birini yolladı. Ben de, "Elbette gittim!" dedim; bunun üzerine, gönderdiği adam: "Öyleyse, Dionysios, Dion'u ve dostlarını kendisine yeğlemekle çok kötü davrandığını sana söylememi buyurdu," dedi. İşte birini göndererek sanki Theodotes'le Herakleides'in dostu, kendisinin de düşmanıymışım gibi, bana bunları söyletti ve beni bir daha sarayına çağırmadı. Bundan başka da, Dion'un malını mülkünü saçıp savurmuş bir adama artık iyilik etmek istemeyeceğimi düşünüyordu.

    Ben artık Akropolis'in dışında, askerlerin arasında yaşıyordum. Kimi dostlarım ve yurttaşlarım Atinalı uşaklar, gelip beni buldular; düşmanlarımın kara çalıp beni peltastlara kötülediklerini haber verdiler. Bunlardan kimileri de, beni yakalarlarsa öldüreceklerini söylemişler. Bunun üzerine kurtulmak için bir yol düşündüm. Arkhytas'a, Taranto'daki başka dostlarıma haber yollayarak durumumu anlattım. Onlar da, Sicilya'da görülecek resmi işleri olduğunu ileri sürerek, dostlarından Lamiskos'la birlikte otuz kürekli bir gemi gönderdiler. Lamiskos gelir gelmez araya girdi; Dionysios'a, gitmek istediğimi söyleyerek, buna engel olmamasını rica etti. Dionysios razı oldu ve yol paramı vererek beni başından savdı. Dion'un mülküne gelince; ben bir şey istemedim, o da bir şey vermedi.

    Peloponessos'a varınca, Olympia'daki oyunlar için gelmiş olan Dion'a rasladım; başımdan geçenleri anlattım. O, Zeus'u tanık tutarak, hepimizin (benim, akrabalarımın, dostlarımın) Dionysios'tan öc almak için hemen işe girişmemizi istedi. Bizim öç almamız gerekiyordu; çünkü Dionysios bize karşı, konukluk yasalarına aykırı davranmıştı (Dionysios'un davranışını böyle adlandırıyor, böyle görüyordu); kendisinin öç alması gerekiyordu; çünkü haksız olarak kovulmuş, sürülmüştü. Bu sözleri üzerine, dostlarımı, razı olurlarsa, bu yola götürebileceğini söyledim ve "Bana gelince, sen de başkaları da, beni Dionysios'un sofrasını, evini, Tanrılara sunduğu şeyleri paylaşmaya zorladınız; o da, belki birçok kara çalmacıya inanarak seninle birlikte kendisine ve tahtına karşı birçok düşünceleriniz olduğunu sandığı halde, beni öldürtmedi, konuğa saygı gösterdi. Sizinle birlikte savaşa girişemem; çünkü yaşlıyım. Bundan başka da, bir gün yararlı bir iş başarmak için Dionysios'la dostluğunuzu yeniden kurmak isterseniz, aranızda bir bağ olabilirim; ama siz birbirinize kötülük etmek istedikçe, başka kimselere başvurmalısınız," dedim. İşte, hiçbir başarı elde etmeden Sicilya'ya yapmış olduğum yolculukların verdiği üzüntüyle böyle konuştum. Ama onlar beni dinlemediler; aralarını bulmak için girişimlerime kulak asmadılar; onun için, o zamandan beri olagelen yıkımların sorumluluğunu kendi üzerlerine almalıdırlar. Dionysios, Dion'un mülkünü geri verseydi ya da onunla barışsaydı, insanca işlerin karşısında duyabileceğimiz güvenle söyleyebilirim ki, uğradığınız yıkımların hiçbiri olmayacaktı; çünkü Dion'u bu yoldan kolaylıkla çevirebilecek isteğim ve gücüm vardı. Ama onlar birbirlerine saldırdılar, her yere yıkım getirdiler.

    Şunu da söyleyebilirim ki; Dion'un istediği şey, benim ve her ölçülü insanın da isteyeceği şeydi: erkini, dostlarını ve kendi kentini göz önünde tutacak olursak, yönetim erkini ve yüksek konumlar elde etmeyi, büyük hizmetler görmek için olmasaydı, düşünmezdi bile. Devlete karşı tasarılar kurup, arabozucular toplayarak, kendisine ve arkadaşlarına zenginlikler sağlayan, ama kendini t
  • 80 syf.
    ·1 günde·Puan vermedi
    Kitap, 2.Dünya savaşı sırasında Kırgız halkının yaşadığı zorluğa kısa bir şekilde değinir. Savaş insandan neleri alır... Fantastik bir kurgu değil, evinizin içindeymişcesine olan, olacak, olabilecek durumun öyküsüdür. Savaşa giden erkekeler, erkekesiz kalan köyün ağır yükünü sırtlanan kadınlar, sevdalar ve bekleyişler...

    Aytmatov; bu öyküyü, aşk öyküsü olarak yazmış olsa da buna katılmak kişiden kişiye değişir. Yabancısı olmadığımız bir durum var karşımızda. Askerlik, erkek için vatani görevi ve özlem içinde beklerken yaşadığı terk edilir miyim? korkusu. Kızın beklerken, beklemeye alışması, aslında yokluğuna alışması ...Anlatım ve cümlelerin kullanımı çeker insanı. Olaya aşk değil de, psikolojik yaklaşmakta mümkün. Olaylar, yer, zaman, iletişimin insan üzerindeki etkileri vardır. Hangi durum olursa olsun herkes kendine göre haklıdır. Tek bir gerçek varadır; düşüncede haklılık, fiilde haklılığı getrimez. Fiillerimiz bağlı olduğıumuz görünmez sosyal kurallarımıza sıkı sıkıya bağlı olmalıdır. Aksi sonuçlar farklı haklılıklar değil, tek bir haklılık getirir. Toplum kuralları her şeyin önündedir.

    ----Spoiler----

    Cemile...

    Rahat tavırları ve güzelliği ile ilgileri üzerine çeker.
    Çoculuk aşkı olur birinin, karısı olur birinin ve büyük aşkı olur birinin...

    Aşk teması bu haliyle dilden dile, gönülden gönüle aksada ortada farklı durumların birleşimi vardır.

    Bir çocuğun hayranlığı vardır. Kendisinden büyüğe aşık olmak ilk aşkın her zaman uğrak aşk yolu olmuştur. Vardır bir yerlerde aşka dair bir yaş farkı, bir tutku, bir hayranlık...

    Evliliğe dair bir sevdayı sonsuzluğa adama vardır. Sadık, Cemile'ye hayatını adamaya evlilikle başlamıştır.

    Kimsessiz, sessiz Daryan... Sevgiyi her insan ruhunda hisseder. Hayata tutunmak umut, sevgi karışımı bir iksirle olur. Daryan, zorluklar çekmiş ve bunlar onun tabiatında sessizlik yaratmıştır. Cemile ile Daryan'ın yolunun kesişmesi ilahi bir güç değil, zamanın ve mekanın onları hep bir arada tutmasından geliyor.

    Satırlar arasında gezinirken, Sadık'ın mektubunda ve Cemilenin mektubu eline alışında hep Sadık ve Cemile'ye dair bir sevgi ararsınız. Askerde insan en çok sevdiğini özler ve askerde en çok insan terk edilmekten korkar. Bunları düşünürken öyküde mektup adabı anlatılır ilkin. Sonra anlarsınız nedenlerin nedenini.

    "'Bu mektubu posta ile güzel kokulu yeşillikler içindeki Talas'ta oturan aziz ve pek sevgili babam Colcubay (Yolcubay)'a gönderiyorum...' derdi. Bundan sonra benim annem, sonra kendi annesi, sonra hiç şaşmayan bir sıra ile bizler gelirdik. Bu sıralama bittikten sonra kabilemiz aksakallıların, yakın akrabaların sağlık durumları, hal hatırları sorulur, en sonunda da, Sadık, alelacele ilave edilmiş küçük bir cümle ile 'Ve karım Cemile'ye de selam ederim.'der, mektubunu bitirirdi.

    Tabii evde anne ve baba sağ iken, avılın aksaklıkları (ihtiyarları) ve yakın akrabalar varken en başta kadın adını anmak, hele mektubu onun adına yazmak hiç yakışık almaz, hatta herkesi şaşkına çeviren bir tuhaflık olurdu. Adet böyleydi ve bütün köy bunu pek tabii karşılardı. Tartışılması şöyle dursun, kimsenin üzerinde durduğu, aklına getirdiği bir konu değildi bu. Asla söz konusu edilmezdi. Önemli olan, her mektubun hasretle beklenmesi, bir sevinç kaynağı olmasıydı."

    Sevginin çokta açığa çıkmamasının nedeni aslında yine toplumsal değer ve adaptır. Bizde eskiler eşlerine mektubun sonunda "....geri kalan herkese selam ederim." derdi. Sevgi naiflikte ve incelikte gizliydi. O son satır sevgiye dair tüm cümlelerdi kimisi için, kimisi içinde Cemile gibi bana satır sonunda bir selam yolladı der, yüreğine söz geçirememeyi suçlu aramakla temizlerdi.

    Sadık, öykünün kırılma noktasıdır. Savaşta asker olan sadece ailesi değil, toprağı için canını vermeye giden binlerce askerden biri. Ardından sevdiğini bırakırken evlilik bağına güvenmiş biri.

    Evlilik bir yolun ve sorumluluğun başıdır. Daha öykünün başında neler olacağına dair cümleler ailenin gelinden beklentilerini anlatması ile başlar.

    "-Allah'a şükür, diyordu, iyi bir eve, hayırlı bir yuvaya düştün. Burada mutlu olacaksın. Bir kadını mutlu eden şey çocuk doğurmak ve bir evde bulunması gereken şeylere sahip olmaktır. Allah'a şükür biz ihtiyarların kazandığı her şey size kalacak. Bunları mezara götürecek değiliz. Yalnız şunu bilmelisin ki, mutluluk ancak namus ve haysiyetini koruduğun sürece vardır. Bu sözümü sakın unutma!"

    " Yalnız şunu bilmelisin ki, mutluluk ancak namus ve haysiyetini koruduğun sürece vardır. Bu sözümü sakın unutma!"

    Tüm bu toplumsal kuralların anlatılması öykünün gidiş yönünü anlatır. Cemile gözü kara oluşunu aşkta göstermiştir. Sonuçlar değil kararları ve hayatı onu ardında bir çok laf söz ile bir yola çıkarmıştır.

    Üzerine düşünürseniz, sanatın insan ruhundaki izlerini anlatır. Kifayetsiz sözleri, bir anda kalmayı... türkülere değinir. Bağrı yanmayanın türkülerle işi olmaz, der.

    Aytmatov'un bu ilk öyküsü oldukça başarılı bir eserdir. Üzerine herkes kendi fikirlerini katar ama sonuça toplumsal kural ile bağlanır, nettir.
    Hayata kısa bir ara verip, ilahi bakışla anlatılan bu öyküye katılmanızı tavsiye ederim.

    Keyifli okumalar!
  • 349 syf.
    ·23 günde·Beğendi·10/10
    Jurnal 2...

    Kitabı 23 günde okumuşum. Sistem öyle gösteriyor. Vaktim olmamasından kaynaklı bir uzayıştı bu. Yoksa bir veya iki gün içerisinde okuyabilirdim. Bir ömür harcayarak yazılmış bu eseri küstahlık ederek bir veya iki günde okuyabilirdim dedim. Kendimi suçlu hissediyorum. Suçlu hissediyorum da ne demek? Suçluyum. Böylesine insanın hayata, değerlere, kişi ve kişilere bakış açısını değiştirebilecek bambaşka boyutta baktırabilecek bir esere ve eserin sahibine saygısızlık etmek elbette değil niyetim. Aksine okumanın, düşünmenin, düşündürmenin değerini kavramamızı sağlayacak ender insanlardan biri olan Cemil Meriç ömrünü bizlere bir şeyler anlatabilmek için feda etmiş. Feda etmiş dedim. Evet feda etmiş. Çünkü ömrü kitaplara sığınmakla( sığınmak belki gözlerini kaybetmesinin nedeni de sırf bir şeyler öğrenip doğrusu ile yanlışı ile bizlere anlatmak için bu uğurda okumak. Adam okumuş, okumuş, okumuş... ) ve bir şeyler yazmakla geçmiş... Niçin? Bizler için. Biz ne yapıyoruz? Yine bildiğimizi yapıyoruz. Okumak için okuyoruz. Bir veya iki günde okuyup geçiyoruz. Hayatımıza uygulayabiliyor muyuz? Hayır. Öyle olmamış olsaydı birbirimize en ufak dahi küçümseyen gözlerle bakmazdık. İnsanın, düşünmenin de birbirimizin sırf insan olduğumuz için sevmenin, dinlemenin, saygısızlık etmemenin değerini bilip, bu değerleri yapmamayı büyük haya olarak kabul ederdik. O yüzden suçluyum. Bu suçluluğumu okuduğum bu eserde not ettiğim bölümlerimi hayatıma yön vermesinde kullanmak için kendime söz vererek biraz olsun suçluluğumu eser sahibi Cemil Meriç’e affettirmek istiyorum.

    Sanatçılar, sanatçılarımız...
    Kime göre sanatçı? Neye göre sanat?
    Artık sanata ve sanatçıya başka bir bakış açım var. Bunu sağladığı için Cemil Meriç’e minnettarım tırnak içinde sözlerini belirterek başka bakış açılarımı değiştiren düşüncelere geçiyorum...

    “Sanatçının tek vazifesi vardır bence: insanları birbirine sevdirmek, iki insanı veya iki milyar insanı. Sanat, bir heyecan seyyalesiyle* kilometrelerin ve asırların ayırdığı kalpleri birleştiren büyüdür.”
    (Cemil Meriç, 19 Ekim 1966 tarihli mektuptan)

    Sevgi... Gerçekten de kutsal bir kelime. Sevmek de öyle. Sevmek, kendin olmayan bir başka kılığa bürünmeden sevmek... Sınırı olur mu sevmenin, sevginin ? Olmamalı...

    “Daha çok sevmek mi? Daha çok sevebilir misin? Denizin sınırları var, sevginin sınırları yok. Daha çok sevebilirsin. Ve seveceksin.”

    “Sevgi kahramanlaştırmalı insanı.”

    Birine inanmalı insan. Birine... Koşulsuz, çıkarsız, nedensiz, içtenlikle... Umarım o biri hep olur hayatınız boyunca...

    “Sana inanıyorum. Sana inanmamak kendime inanmamak.”

    “Sana kendim kadar güveniyorum. Kendimden çok diyecektim. Diyemem. Biz bir elmanın iki yarısıyız.”

    Öyle bir bölüm okuyorum ki keşke dedim o çağa o zamana dönebilsek. Bizler de o zamanlar da yerimizi alabilsek... Mektupların bu denli kıymetli olduğunu daha iyi anlıyorum. Ancak böyle güzel tarif edilebilirdi o mükemmel duygular...

    “Mektubun bir beste. Rüyada dinlenen, çocuklukta dinlenen, başka bir dünyada dinlenen bir beste.. Neler söylüyor? Anlamıyorum. Bir kuş cıvıltısı, bir derenin sesi, bir ninni. Sonra yudum yudum tadıyorum satırları, kelime kelime, hece hece tadıyorum. Avuçlarıma alıyorum kelimeleri, okşuyorum. Kimi bir elmas gibi sert, kanatıyor, kimi kadife gibi yumuşak, gözyaşı gibi ılık. Bütün acılarımı takdis ediyorum.”

    Yaşamak. Kolay değil elbette yaşamak. Binbir zorluklarla dertlerle mücadele etmek. Ama bu denli yaşamayı kıymetlendiren de bütün zorluklarla mücadele etmek değil mi? Bir amaç bir hedef belirlemek değil mi? Sevmek ve sevilmek değil mi?

    “Güller dikenli. Bilirim. Ama yaşamak yaralanmaktan korkmamaktır.”

    “Güzel günlerin, aydınlık günlerin, sıcak günlerin fethine çıkıyorsun. Bütün kinlere, bütün kızgınlıklara, bütün zilletlere veda. Sevmek ve sevilmek.”

    “Sevgi garip bir yangın. Yaşaması için büyümesi gerek. O yangına her şeyini atacaksın, zamanını, gururunu, dehanı. Ve kül olacaksın. İnsanlar ondan korkuyor, ondan yaşamıyorlar. Sonsuz karşısında cücenin korkusu.”

    Ve umudum. Bitmek tükenmek bilmeyecek umudum. Acaba gelecek mi diye merakla beklediğim yarınım...

    “Yarına. Mesut yarınlara. Seni getirecek olan yarınlara.”

    Okuduğumuz bütün kitapların hepsinin de tam bitmediğini, tamamlanmadığını öğrendim. Ancak ve ancak şöyle tamamlanabilir... Tam anlanabilir...
    Başarabilirsek...

    “Her kitap yarımdır; kitabı insanlık yazar. Ne mutlu ona bir hece ekleyebilene...”

    “Her kitap, meçhule yollanan bir mektup, meçhule yani adresi olmayana.”

    İnsanları artık daha candan dinliyorum. Sözlerine daha fazla kulak veriyorum. Çünkü her insan benim için artık gizli bir hazine. Belki bir konuşmasında o hazinesinin kapılarını açıp bana bir şeyler gösterecek. Ve ben bir şeyler daha öğrenip, hatam varsa düzelteceğim.Ya da ders alacağım. Ve hep “her düşünceye saygı” duymayı bileceğim. Düşüneceğim. Düşündürmeyi sağlayacağım...

    “Duymayan, düşünmeyen bir alay robot, duymayan düşünmeyen ve düşündürmeyen.”

    “Düşünce, şüpheyle başlar. Düşünce, tezatlarıyla bütündür. Zıt fikirlere kulaklarımızı tıkamak, kendimizi hataya mahkûm etmek değil midir?”


    Yazmış olduğumuz yazılara başlık atmanın kıymetini de söylemeden edemeyeceğim. Bir başlık aslında ne kadar önemliymiş... Onu da öğrenmiş oldum.

    “Her yazı adı ile doğar, insanlar gibi.”

    Bilmeden, anlamadan, dinlemeden peşin hüküm vermek... Bir şeyin doğru veya yanlış olduğunu sağdan soldan gördüğü tek bir söz ile öğrenip inanmak. Ne aradığını bilmeden ya da aramak çabasını vermeden arayana engel olmak... Çok bilmişlik... Çıraklık etmeden ustalık taslamamız... Şu satırları okuyunca bunlar geldi aklıma...

    “Arayan ve bulmadan bulduğunu sanan. Etrafındakilerden daha âlim. Ama nazariyeci olmak kabiliyetinden uzak. Zekâsını bozuk para olarak harcıyor. Lüzumsuz düşmanlıkları, lüzumsuz taraf tutuşları var. Niçin harcıyor kendini? Daha ne kadar harcayabilir?”

    “Düşünüyor mu? O da meçhul. Hikmetine akıl erdiremediği aksilikler. Herkes inanmış görünüyor. O da aynı tatsız oyunun adsız bir figüranı. İnanıyorlar mı, neye inanıyorlar? Aklı ermiyor. Dehşet içinde seziyor ki bu abesler âleminde yaşayabilmenin vazgeçilmez şartı, gerçeği paranteze almaktır. Gerçek..”

    Bir başka düşünce değişikliğim yolumu önce kendi ülkemin değerlerini tanımakla sabit kılacağım oldu.
    Batının da komşu ülkelerinin de fikir adamlarını okuyup öğrenmek, tanımak gerek elbette. Ama önce kendi ülkemizin değerlerini öğrenmeli, tanımalıyız. Kendini bilmeyen başkasını bilemez.

    “Batıdan da, komşu ülkelerin fikir adamlarından da faydalanmak hem borcumuz, hem de vazifemiz. Ama önce kendi insanlarımızı tanımakla mükellefiz.”

    “Düşünce susuzluğu içinde kıvranan günümüz gençleri kendi dünyalarının bağrından yükselen bu dost sesleri ibret ve dikkatle dinleseler hem ufukları genişler, hem de bir kadirşinaslık borcunu ödemiş olurlar.”

    Bir başka düşünce değişikliğimde okumanın, öğrenmenin ve öğretebilmenin (öğretebilmekten kastım anlatabilmek, ifade edebilmek) hayatımızın kilit noktası olduğu. Okumak bir gaye, bir iş, bir tutunuş(adını ne koyarsak)... Ama canı gönülden bütün samimiyetimizle...

    “can-ı gönülden yapılan her şey güzeldir. Biz hiçbir şeyi canı gönülden yapmıyoruz. Onun için davranışlarımızda ciddiyet ve samimiyet yok.”

    Ancak ve ancak bu samimiyetimizi gösterebildiğimiz zaman hayat dallarımıza tutunabiliriz. Başarabilir miyiz? Bilmiyorum. Ama dalı tutmak değil mi önemli olan?
    Dalı tuttuk bir kere... ( Demek istiyorum.)

    “Anlamak istemiyoruz ki hiçbir zafer bedava kazanılmaz. Mucizeler çağında yaşamıyoruz. Çetin ve sıkıntılı hazırlıklara ihtiyacımız var.”

    Belki bizim bir eserimiz olmayacak. Nesillerimize bırakabileceğimiz bir armağanımız olmayacak... Ama hiç değilse öyle güzel okuyalım ve yaşayalım ki bir iz, bir yol, bir özendirme de olsa en ufak bir şey bırakmadan göçüp gitmeyelim... Bahsedilelim... Sevgi ile anılalım...

    “Ben dünyaya gelişiyle gelmeyişi arasında hiçbir fark olmayan fanilerden biri miyim?”

    Ve bu soruyu her zaman yanımızda taşıyalım, aklımıza düştükçe açıp bakalım. Önümüze koyalım. Tartışalım. Tartışalım ki daha başka neler yapabiliriz farkına varalım... Birbirimize olan saygımızı hiçbir zaman yitirmeyelim. Eğer yitirirsek işte o zaman biteriz. Çökeriz. Dağılırız...

    Okuyan gözlerinize, dinleyen yüreklerinize sağlık...
    -Ali KARAYAZI ( 09.01.2019 01:53)
  • 320 syf.
    ·6 günde
    Vatanını,milletine gönülden bağlı bir adamın hikayesi bu adını sıkça gördüğümüz ama kimdir nedir diye merak etmediğimiz biridir çoğumuza göre . Tevfik İleri hakkında bilgim vardı ama yeterli değildi o yüzden kitaba başlamadan önce hakkında biraz araştırma yaptım.

    Araştırmalarda gözüme çarpan bir şey oldu Tevfik İleri'nin eşi olan Vasfiye Hanım şöyle diyor ; Biz Tevfik ile nişanlandığımzda bana dedi ki ” Benden büyük aşk bekleme çünkü benim aşkım vatanıma ,milletime ” dedi . Böyle diyor ama Vasfiye Hanımıda öyle bağlanmışki yazıdığı mektuplarında o sevgiyi hissediyorsunuz . Vatanına , dinini seven birisi zaten öyle güzel sevebilir ancak . Yazdığı mektuplarda bile ilk önceliği hep vatanı, milleti , dini yani davası oluyor sonra çocuklarına , eşine olan özlemini yer alıyor.

    50 kelimelik mektup yazma hakki var . Bu mektup sadece 50 kelime olacak . Ben kendimi düsündümde ne özlemimi , ne sevgimi o 50 kelime içinde analatmam ama Tevfik İleri öyle güzel anlatmışki okuyunca o hasreti , özlemi siz hissedebiliyorsunuz .

    Ceza evinde yatarken kansere yakalanıyor ama doktorlar bir şey yoktur diye bakmıyorlar bile . Gün güne kötüye giderken hiç bir şey yokmuş gibi davranıyor . Mektuplarında hiç bir şekilde durumundan dolayı şikayetini dile getirmiyor her şey yolunda diyor. Bunu sadece o değil Vasfiye hanımda yansıtmıyor onlarda evdeki sorunları yansıtmadan özlemini , hasretini yansıtacak mektuplar yazıyor .

    Aslında çok yazılacak şey var ama kısa keseyim yoksa uzun bir inceleme olacak .

    Kitabı tavsiye üzerine başlamıştım sıra bende artık okudum , beğendim ve size tavsiye ediyorum .
  • 80 syf.
    ·1 günde·9/10
    Hikayemiz anlatıcı konumundaki ressam ve ünlü felsefe profesörü Altınay Süleymanova’nın köydeki okul açılışına gelmeleri ile başlar. Hikaye Altınay Süleymanova’nın ilk öğretmeni, ilk aşkı Düyşen’i anlatıyor bizlere.

    Düyşen öğretmenlik mesleğinin eğitimini almamış olsa da öğretmenliğin nasıl da sorumluluk ve insan işçiliği isteyen kutsal bir meslek olduğunun farkında ve bunun için her güçlüğe tek başına göğüs geriyor. Tepedeki eski tavlayı bir okula, bir yuvaya dönüştürüyor. Ve bunları yaparken şikayet etmeden canı gönülden yapıyor. Öğretmenlik ruhu olmadan öğretmen olunamayacağının, öğretme eyleminin mesleki yeterliliğinin yanında insan sevgisi gerektiğinin, Düyşen de görmek mümkün. Düyşen akademik yetersizliğine rağmen idealist bir öğretmen tipidir. Bildiği her şeyi en güzel en etkili şekilde aktarıyor çocuklara. Ayrıca bu yolda her türlü fedakarlıktan geri durmuyor. Soğuk kış günlerinde çocuklar okul için dereden geçerken sırtına, kucağına alıyor, etrafta onunla dalga geçen insanların sözlerine aldırış etmeden. Sınıfın en büyüğü Altınay onun en çalışkan en azimli öğrencisi. Altınay için elinden gelenin fazlasını, canı pahasına olsada, yapıyor ve onu kente okumaya gönderiyor. Ve yıllar sonra Altınay köyüne herkes tarafından tanınan bir profesör olarak geliyor. Bir öğretmen için bunun kadar gurur verici bir tablo olamaz. Lakin Altınay köye gelince abar topar gitmek zorunda kalıyor. Gittikten sonra ressama bir mektup yazıyor. Ressam Altınay'ın ağzından bizlere nerden nereye geldiğini, nasıl geldiğini, hangi zorlukları aştığını ve hayatında ona ışık tutan Düyşen'i anlatıyor.

    Öğretmenlerin de Düyşen’den alması gereken bir çok ders var.
  • Sevgili ... ... ...

    Size bu satırları çoook uzaklardan yazıyorum.. Ansızın içimden size bir mektup yazmak geldi.. Umarım kabul buyurursunuz.. Siz bu satırları okurken bilin ki yüreğim o aldığınız nefesleri hissedecektir en derinlerden.. Bilin ki okuduğunuz her kelime arası boşluklarında derin bir sessizliğin içine gömülmekteyim.. Ve biliyorum ki bu sessizliklerin sonunda sesinizin naifliğini görüp ferahlamaktayım.. Sözlerime başlarken Nasılsınız? İyi misiniz? soruları sormaktan kendimi alamadım.. Her ne kadar klişeleşmiş bir soru olsa da bu sorular, gönülden birbirine bağlı olanların bu sorulara verilen cevaplar karşısında mutlu olduklarını biliyorum.. Çünkü bu soruların cevapları olan kelimeler bana sizi anlatmaktadır.. Öyle işte dedikten sonra biraz kendimi anlatayım.. Ben de iyiyim Elhamdülillah.. Biraz boğaz ağrısı ve öksürük akabinde iyileşmekte olan bir süreçteyim.. Bu süreçte bana olan dualarınız için şükranlarımı iletmek isterim.. Sonrasında ise hayat devam etmektedir.. Ancak bu aralar içimde bir huzursuzluk var.. Hayatta her şey yolunda gibi ama sanki arka planda kötü şeyler oluyor gibi hissediyorum.. Aldığım nefes boğazımda düğümleniyor gibi.. Huzurum kaçıyor sonra.. Sebebini bilmediğim bu durumdan kurtulmanın bir yolu da sizin duanı.. Dolayısı ile tebessümlerinizle birlikte dualarınızı da gönderirseni bana çok müteessir olacağım.. Sevincim gözyaşlarım olmasa da gönlümde ahmak ıslatan yağmurları olarak yağmakta olacaktır emin olun.. Gönlümün yangınlarına düşen bu su damlaları, çorak topraklara düşen yağmur tanecikleri gibi toprak kokusu yayıyor yüreğimin derinliklerine.. Bu koku öyle bir koku ki; gurbet ellerden gelen tebessümleriniz işte bu koku serinliğinde ferahlatıyor içimi.. İşte böyle bir hâl ve ahvâl içindeyken yüreğim, yüreğinizden gelecek kelimelerin meraklısı olarak beklemektedir her zaman.. Gözlerin gözlere değdiği, vuslatların yakın, ayrılmaların uzak olduğu günler dileklerimle mektubuma son verirken, yazdıklarımı okuduğunuz için teşekkür ederim.. Selam, saygı ve en derin muhabbetlerimi gönderirim efendim.. Kalın sağlıcakla.. En güzele emanetsiniz..