• 80 syf.
    ·1 günde·Puan vermedi
    Kitap, 2.Dünya savaşı sırasında Kırgız halkının yaşadığı zorluğa kısa bir şekilde değinir. Savaş insandan neleri alır... Fantastik bir kurgu değil, evinizin içindeymişcesine olan, olacak, olabilecek durumun öyküsüdür. Savaşa giden erkekeler, erkekesiz kalan köyün ağır yükünü sırtlanan kadınlar, sevdalar ve bekleyişler...

    Aytmatov; bu öyküyü, aşk öyküsü olarak yazmış olsa da buna katılmak kişiden kişiye değişir. Yabancısı olmadığımız bir durum var karşımızda. Askerlik, erkek için vatani görevi ve özlem içinde beklerken yaşadığı terk edilir miyim? korkusu. Kızın beklerken, beklemeye alışması, aslında yokluğuna alışması ...Anlatım ve cümlelerin kullanımı çeker insanı. Olaya aşk değil de, psikolojik yaklaşmakta mümkün. Olaylar, yer, zaman, iletişimin insan üzerindeki etkileri vardır. Hangi durum olursa olsun herkes kendine göre haklıdır. Tek bir gerçek varadır; düşüncede haklılık, fiilde haklılığı getrimez. Fiillerimiz bağlı olduğıumuz görünmez sosyal kurallarımıza sıkı sıkıya bağlı olmalıdır. Aksi sonuçlar farklı haklılıklar değil, tek bir haklılık getirir. Toplum kuralları her şeyin önündedir.

    ----Spoiler----

    Cemile...

    Rahat tavırları ve güzelliği ile ilgileri üzerine çeker.
    Çoculuk aşkı olur birinin, karısı olur birinin ve büyük aşkı olur birinin...

    Aşk teması bu haliyle dilden dile, gönülden gönüle aksada ortada farklı durumların birleşimi vardır.

    Bir çocuğun hayranlığı vardır. Kendisinden büyüğe aşık olmak ilk aşkın her zaman uğrak aşk yolu olmuştur. Vardır bir yerlerde aşka dair bir yaş farkı, bir tutku, bir hayranlık...

    Evliliğe dair bir sevdayı sonsuzluğa adama vardır. Sadık, Cemile'ye hayatını adamaya evlilikle başlamıştır.

    Kimsessiz, sessiz Daryan... Sevgiyi her insan ruhunda hisseder. Hayata tutunmak umut, sevgi karışımı bir iksirle olur. Daryan, zorluklar çekmiş ve bunlar onun tabiatında sessizlik yaratmıştır. Cemile ile Daryan'ın yolunun kesişmesi ilahi bir güç değil, zamanın ve mekanın onları hep bir arada tutmasından geliyor.

    Satırlar arasında gezinirken, Sadık'ın mektubunda ve Cemilenin mektubu eline alışında hep Sadık ve Cemile'ye dair bir sevgi ararsınız. Askerde insan en çok sevdiğini özler ve askerde en çok insan terk edilmekten korkar. Bunları düşünürken öyküde mektup adabı anlatılır ilkin. Sonra anlarsınız nedenlerin nedenini.

    "'Bu mektubu posta ile güzel kokulu yeşillikler içindeki Talas'ta oturan aziz ve pek sevgili babam Colcubay (Yolcubay)'a gönderiyorum...' derdi. Bundan sonra benim annem, sonra kendi annesi, sonra hiç şaşmayan bir sıra ile bizler gelirdik. Bu sıralama bittikten sonra kabilemiz aksakallıların, yakın akrabaların sağlık durumları, hal hatırları sorulur, en sonunda da, Sadık, alelacele ilave edilmiş küçük bir cümle ile 'Ve karım Cemile'ye de selam ederim.'der, mektubunu bitirirdi.

    Tabii evde anne ve baba sağ iken, avılın aksaklıkları (ihtiyarları) ve yakın akrabalar varken en başta kadın adını anmak, hele mektubu onun adına yazmak hiç yakışık almaz, hatta herkesi şaşkına çeviren bir tuhaflık olurdu. Adet böyleydi ve bütün köy bunu pek tabii karşılardı. Tartışılması şöyle dursun, kimsenin üzerinde durduğu, aklına getirdiği bir konu değildi bu. Asla söz konusu edilmezdi. Önemli olan, her mektubun hasretle beklenmesi, bir sevinç kaynağı olmasıydı."

    Sevginin çokta açığa çıkmamasının nedeni aslında yine toplumsal değer ve adaptır. Bizde eskiler eşlerine mektubun sonunda "....geri kalan herkese selam ederim." derdi. Sevgi naiflikte ve incelikte gizliydi. O son satır sevgiye dair tüm cümlelerdi kimisi için, kimisi içinde Cemile gibi bana satır sonunda bir selam yolladı der, yüreğine söz geçirememeyi suçlu aramakla temizlerdi.

    Sadık, öykünün kırılma noktasıdır. Savaşta asker olan sadece ailesi değil, toprağı için canını vermeye giden binlerce askerden biri. Ardından sevdiğini bırakırken evlilik bağına güvenmiş biri.

    Evlilik bir yolun ve sorumluluğun başıdır. Daha öykünün başında neler olacağına dair cümleler ailenin gelinden beklentilerini anlatması ile başlar.

    "-Allah'a şükür, diyordu, iyi bir eve, hayırlı bir yuvaya düştün. Burada mutlu olacaksın. Bir kadını mutlu eden şey çocuk doğurmak ve bir evde bulunması gereken şeylere sahip olmaktır. Allah'a şükür biz ihtiyarların kazandığı her şey size kalacak. Bunları mezara götürecek değiliz. Yalnız şunu bilmelisin ki, mutluluk ancak namus ve haysiyetini koruduğun sürece vardır. Bu sözümü sakın unutma!"

    " Yalnız şunu bilmelisin ki, mutluluk ancak namus ve haysiyetini koruduğun sürece vardır. Bu sözümü sakın unutma!"

    Tüm bu toplumsal kuralların anlatılması öykünün gidiş yönünü anlatır. Cemile gözü kara oluşunu aşkta göstermiştir. Sonuçlar değil kararları ve hayatı onu ardında bir çok laf söz ile bir yola çıkarmıştır.

    Üzerine düşünürseniz, sanatın insan ruhundaki izlerini anlatır. Kifayetsiz sözleri, bir anda kalmayı... türkülere değinir. Bağrı yanmayanın türkülerle işi olmaz, der.

    Aytmatov'un bu ilk öyküsü oldukça başarılı bir eserdir. Üzerine herkes kendi fikirlerini katar ama sonuça toplumsal kural ile bağlanır, nettir.
    Hayata kısa bir ara verip, ilahi bakışla anlatılan bu öyküye katılmanızı tavsiye ederim.

    Keyifli okumalar!
  • 349 syf.
    ·23 günde·Beğendi·10/10
    Jurnal 2...

    Kitabı 23 günde okumuşum. Sistem öyle gösteriyor. Vaktim olmamasından kaynaklı bir uzayıştı bu. Yoksa bir veya iki gün içerisinde okuyabilirdim. Bir ömür harcayarak yazılmış bu eseri küstahlık ederek bir veya iki günde okuyabilirdim dedim. Kendimi suçlu hissediyorum. Suçlu hissediyorum da ne demek? Suçluyum. Böylesine insanın hayata, değerlere, kişi ve kişilere bakış açısını değiştirebilecek bambaşka boyutta baktırabilecek bir esere ve eserin sahibine saygısızlık etmek elbette değil niyetim. Aksine okumanın, düşünmenin, düşündürmenin değerini kavramamızı sağlayacak ender insanlardan biri olan Cemil Meriç ömrünü bizlere bir şeyler anlatabilmek için feda etmiş. Feda etmiş dedim. Evet feda etmiş. Çünkü ömrü kitaplara sığınmakla( sığınmak belki gözlerini kaybetmesinin nedeni de sırf bir şeyler öğrenip doğrusu ile yanlışı ile bizlere anlatmak için bu uğurda okumak. Adam okumuş, okumuş, okumuş... ) ve bir şeyler yazmakla geçmiş... Niçin? Bizler için. Biz ne yapıyoruz? Yine bildiğimizi yapıyoruz. Okumak için okuyoruz. Bir veya iki günde okuyup geçiyoruz. Hayatımıza uygulayabiliyor muyuz? Hayır. Öyle olmamış olsaydı birbirimize en ufak dahi küçümseyen gözlerle bakmazdık. İnsanın, düşünmenin de birbirimizin sırf insan olduğumuz için sevmenin, dinlemenin, saygısızlık etmemenin değerini bilip, bu değerleri yapmamayı büyük haya olarak kabul ederdik. O yüzden suçluyum. Bu suçluluğumu okuduğum bu eserde not ettiğim bölümlerimi hayatıma yön vermesinde kullanmak için kendime söz vererek biraz olsun suçluluğumu eser sahibi Cemil Meriç’e affettirmek istiyorum.

    Sanatçılar, sanatçılarımız...
    Kime göre sanatçı? Neye göre sanat?
    Artık sanata ve sanatçıya başka bir bakış açım var. Bunu sağladığı için Cemil Meriç’e minnettarım tırnak içinde sözlerini belirterek başka bakış açılarımı değiştiren düşüncelere geçiyorum...

    “Sanatçının tek vazifesi vardır bence: insanları birbirine sevdirmek, iki insanı veya iki milyar insanı. Sanat, bir heyecan seyyalesiyle* kilometrelerin ve asırların ayırdığı kalpleri birleştiren büyüdür.”
    (Cemil Meriç, 19 Ekim 1966 tarihli mektuptan)

    Sevgi... Gerçekten de kutsal bir kelime. Sevmek de öyle. Sevmek, kendin olmayan bir başka kılığa bürünmeden sevmek... Sınırı olur mu sevmenin, sevginin ? Olmamalı...

    “Daha çok sevmek mi? Daha çok sevebilir misin? Denizin sınırları var, sevginin sınırları yok. Daha çok sevebilirsin. Ve seveceksin.”

    “Sevgi kahramanlaştırmalı insanı.”

    Birine inanmalı insan. Birine... Koşulsuz, çıkarsız, nedensiz, içtenlikle... Umarım o biri hep olur hayatınız boyunca...

    “Sana inanıyorum. Sana inanmamak kendime inanmamak.”

    “Sana kendim kadar güveniyorum. Kendimden çok diyecektim. Diyemem. Biz bir elmanın iki yarısıyız.”

    Öyle bir bölüm okuyorum ki keşke dedim o çağa o zamana dönebilsek. Bizler de o zamanlar da yerimizi alabilsek... Mektupların bu denli kıymetli olduğunu daha iyi anlıyorum. Ancak böyle güzel tarif edilebilirdi o mükemmel duygular...

    “Mektubun bir beste. Rüyada dinlenen, çocuklukta dinlenen, başka bir dünyada dinlenen bir beste.. Neler söylüyor? Anlamıyorum. Bir kuş cıvıltısı, bir derenin sesi, bir ninni. Sonra yudum yudum tadıyorum satırları, kelime kelime, hece hece tadıyorum. Avuçlarıma alıyorum kelimeleri, okşuyorum. Kimi bir elmas gibi sert, kanatıyor, kimi kadife gibi yumuşak, gözyaşı gibi ılık. Bütün acılarımı takdis ediyorum.”

    Yaşamak. Kolay değil elbette yaşamak. Binbir zorluklarla dertlerle mücadele etmek. Ama bu denli yaşamayı kıymetlendiren de bütün zorluklarla mücadele etmek değil mi? Bir amaç bir hedef belirlemek değil mi? Sevmek ve sevilmek değil mi?

    “Güller dikenli. Bilirim. Ama yaşamak yaralanmaktan korkmamaktır.”

    “Güzel günlerin, aydınlık günlerin, sıcak günlerin fethine çıkıyorsun. Bütün kinlere, bütün kızgınlıklara, bütün zilletlere veda. Sevmek ve sevilmek.”

    “Sevgi garip bir yangın. Yaşaması için büyümesi gerek. O yangına her şeyini atacaksın, zamanını, gururunu, dehanı. Ve kül olacaksın. İnsanlar ondan korkuyor, ondan yaşamıyorlar. Sonsuz karşısında cücenin korkusu.”

    Ve umudum. Bitmek tükenmek bilmeyecek umudum. Acaba gelecek mi diye merakla beklediğim yarınım...

    “Yarına. Mesut yarınlara. Seni getirecek olan yarınlara.”

    Okuduğumuz bütün kitapların hepsinin de tam bitmediğini, tamamlanmadığını öğrendim. Ancak ve ancak şöyle tamamlanabilir... Tam anlanabilir...
    Başarabilirsek...

    “Her kitap yarımdır; kitabı insanlık yazar. Ne mutlu ona bir hece ekleyebilene...”

    “Her kitap, meçhule yollanan bir mektup, meçhule yani adresi olmayana.”

    İnsanları artık daha candan dinliyorum. Sözlerine daha fazla kulak veriyorum. Çünkü her insan benim için artık gizli bir hazine. Belki bir konuşmasında o hazinesinin kapılarını açıp bana bir şeyler gösterecek. Ve ben bir şeyler daha öğrenip, hatam varsa düzelteceğim.Ya da ders alacağım. Ve hep “her düşünceye saygı” duymayı bileceğim. Düşüneceğim. Düşündürmeyi sağlayacağım...

    “Duymayan, düşünmeyen bir alay robot, duymayan düşünmeyen ve düşündürmeyen.”

    “Düşünce, şüpheyle başlar. Düşünce, tezatlarıyla bütündür. Zıt fikirlere kulaklarımızı tıkamak, kendimizi hataya mahkûm etmek değil midir?”


    Yazmış olduğumuz yazılara başlık atmanın kıymetini de söylemeden edemeyeceğim. Bir başlık aslında ne kadar önemliymiş... Onu da öğrenmiş oldum.

    “Her yazı adı ile doğar, insanlar gibi.”

    Bilmeden, anlamadan, dinlemeden peşin hüküm vermek... Bir şeyin doğru veya yanlış olduğunu sağdan soldan gördüğü tek bir söz ile öğrenip inanmak. Ne aradığını bilmeden ya da aramak çabasını vermeden arayana engel olmak... Çok bilmişlik... Çıraklık etmeden ustalık taslamamız... Şu satırları okuyunca bunlar geldi aklıma...

    “Arayan ve bulmadan bulduğunu sanan. Etrafındakilerden daha âlim. Ama nazariyeci olmak kabiliyetinden uzak. Zekâsını bozuk para olarak harcıyor. Lüzumsuz düşmanlıkları, lüzumsuz taraf tutuşları var. Niçin harcıyor kendini? Daha ne kadar harcayabilir?”

    “Düşünüyor mu? O da meçhul. Hikmetine akıl erdiremediği aksilikler. Herkes inanmış görünüyor. O da aynı tatsız oyunun adsız bir figüranı. İnanıyorlar mı, neye inanıyorlar? Aklı ermiyor. Dehşet içinde seziyor ki bu abesler âleminde yaşayabilmenin vazgeçilmez şartı, gerçeği paranteze almaktır. Gerçek..”

    Bir başka düşünce değişikliğim yolumu önce kendi ülkemin değerlerini tanımakla sabit kılacağım oldu.
    Batının da komşu ülkelerinin de fikir adamlarını okuyup öğrenmek, tanımak gerek elbette. Ama önce kendi ülkemizin değerlerini öğrenmeli, tanımalıyız. Kendini bilmeyen başkasını bilemez.

    “Batıdan da, komşu ülkelerin fikir adamlarından da faydalanmak hem borcumuz, hem de vazifemiz. Ama önce kendi insanlarımızı tanımakla mükellefiz.”

    “Düşünce susuzluğu içinde kıvranan günümüz gençleri kendi dünyalarının bağrından yükselen bu dost sesleri ibret ve dikkatle dinleseler hem ufukları genişler, hem de bir kadirşinaslık borcunu ödemiş olurlar.”

    Bir başka düşünce değişikliğimde okumanın, öğrenmenin ve öğretebilmenin (öğretebilmekten kastım anlatabilmek, ifade edebilmek) hayatımızın kilit noktası olduğu. Okumak bir gaye, bir iş, bir tutunuş(adını ne koyarsak)... Ama canı gönülden bütün samimiyetimizle...

    “can-ı gönülden yapılan her şey güzeldir. Biz hiçbir şeyi canı gönülden yapmıyoruz. Onun için davranışlarımızda ciddiyet ve samimiyet yok.”

    Ancak ve ancak bu samimiyetimizi gösterebildiğimiz zaman hayat dallarımıza tutunabiliriz. Başarabilir miyiz? Bilmiyorum. Ama dalı tutmak değil mi önemli olan?
    Dalı tuttuk bir kere... ( Demek istiyorum.)

    “Anlamak istemiyoruz ki hiçbir zafer bedava kazanılmaz. Mucizeler çağında yaşamıyoruz. Çetin ve sıkıntılı hazırlıklara ihtiyacımız var.”

    Belki bizim bir eserimiz olmayacak. Nesillerimize bırakabileceğimiz bir armağanımız olmayacak... Ama hiç değilse öyle güzel okuyalım ve yaşayalım ki bir iz, bir yol, bir özendirme de olsa en ufak bir şey bırakmadan göçüp gitmeyelim... Bahsedilelim... Sevgi ile anılalım...

    “Ben dünyaya gelişiyle gelmeyişi arasında hiçbir fark olmayan fanilerden biri miyim?”

    Ve bu soruyu her zaman yanımızda taşıyalım, aklımıza düştükçe açıp bakalım. Önümüze koyalım. Tartışalım. Tartışalım ki daha başka neler yapabiliriz farkına varalım... Birbirimize olan saygımızı hiçbir zaman yitirmeyelim. Eğer yitirirsek işte o zaman biteriz. Çökeriz. Dağılırız...

    Okuyan gözlerinize, dinleyen yüreklerinize sağlık...
    -Ali KARAYAZI ( 09.01.2019 01:53)
  • 320 syf.
    ·6 günde
    Vatanını,milletine gönülden bağlı bir adamın hikayesi bu adını sıkça gördüğümüz ama kimdir nedir diye merak etmediğimiz biridir çoğumuza göre . Tevfik İleri hakkında bilgim vardı ama yeterli değildi o yüzden kitaba başlamadan önce hakkında biraz araştırma yaptım.

    Araştırmalarda gözüme çarpan bir şey oldu Tevfik İleri'nin eşi olan Vasfiye Hanım şöyle diyor ; Biz Tevfik ile nişanlandığımzda bana dedi ki ” Benden büyük aşk bekleme çünkü benim aşkım vatanıma ,milletime ” dedi . Böyle diyor ama Vasfiye Hanımıda öyle bağlanmışki yazıdığı mektuplarında o sevgiyi hissediyorsunuz . Vatanına , dinini seven birisi zaten öyle güzel sevebilir ancak . Yazdığı mektuplarda bile ilk önceliği hep vatanı, milleti , dini yani davası oluyor sonra çocuklarına , eşine olan özlemini yer alıyor.

    50 kelimelik mektup yazma hakki var . Bu mektup sadece 50 kelime olacak . Ben kendimi düsündümde ne özlemimi , ne sevgimi o 50 kelime içinde analatmam ama Tevfik İleri öyle güzel anlatmışki okuyunca o hasreti , özlemi siz hissedebiliyorsunuz .

    Ceza evinde yatarken kansere yakalanıyor ama doktorlar bir şey yoktur diye bakmıyorlar bile . Gün güne kötüye giderken hiç bir şey yokmuş gibi davranıyor . Mektuplarında hiç bir şekilde durumundan dolayı şikayetini dile getirmiyor her şey yolunda diyor. Bunu sadece o değil Vasfiye hanımda yansıtmıyor onlarda evdeki sorunları yansıtmadan özlemini , hasretini yansıtacak mektuplar yazıyor .

    Aslında çok yazılacak şey var ama kısa keseyim yoksa uzun bir inceleme olacak .

    Kitabı tavsiye üzerine başlamıştım sıra bende artık okudum , beğendim ve size tavsiye ediyorum .
  • 80 syf.
    ·1 günde·9/10
    Hikayemiz anlatıcı konumundaki ressam ve ünlü felsefe profesörü Altınay Süleymanova’nın köydeki okul açılışına gelmeleri ile başlar. Hikaye Altınay Süleymanova’nın ilk öğretmeni, ilk aşkı Düyşen’i anlatıyor bizlere.

    Düyşen öğretmenlik mesleğinin eğitimini almamış olsa da öğretmenliğin nasıl da sorumluluk ve insan işçiliği isteyen kutsal bir meslek olduğunun farkında ve bunun için her güçlüğe tek başına göğüs geriyor. Tepedeki eski tavlayı bir okula, bir yuvaya dönüştürüyor. Ve bunları yaparken şikayet etmeden canı gönülden yapıyor. Öğretmenlik ruhu olmadan öğretmen olunamayacağının, öğretme eyleminin mesleki yeterliliğinin yanında insan sevgisi gerektiğinin, Düyşen de görmek mümkün. Düyşen akademik yetersizliğine rağmen idealist bir öğretmen tipidir. Bildiği her şeyi en güzel en etkili şekilde aktarıyor çocuklara. Ayrıca bu yolda her türlü fedakarlıktan geri durmuyor. Soğuk kış günlerinde çocuklar okul için dereden geçerken sırtına, kucağına alıyor, etrafta onunla dalga geçen insanların sözlerine aldırış etmeden. Sınıfın en büyüğü Altınay onun en çalışkan en azimli öğrencisi. Altınay için elinden gelenin fazlasını, canı pahasına olsada, yapıyor ve onu kente okumaya gönderiyor. Ve yıllar sonra Altınay köyüne herkes tarafından tanınan bir profesör olarak geliyor. Bir öğretmen için bunun kadar gurur verici bir tablo olamaz. Lakin Altınay köye gelince abar topar gitmek zorunda kalıyor. Gittikten sonra ressama bir mektup yazıyor. Ressam Altınay'ın ağzından bizlere nerden nereye geldiğini, nasıl geldiğini, hangi zorlukları aştığını ve hayatında ona ışık tutan Düyşen'i anlatıyor.

    Öğretmenlerin de Düyşen’den alması gereken bir çok ders var.
  • 198 syf.
    ·8 günde
    Bu incelemeyi değerli Tuco Herrera'ya ithaf ediyorum, Aziz Nesin'in öz evladı olsa, kendisini ancak bu kadar sevebilir, bilenler bilir. :) Bir Aziz Nesin kitabı okumamı istiyordu ve Ankara toplantılarımızın birinde bu kitabı hediye etti sağolsun, onunla tanışma kitabı olarak en iyi seçimin bu olduğunu söyledi. Yazarın çok fazla kitabı var, benim gibi uzun yıllar önce okuyanlar ve haliyle unutanlar için bir bilene sormak iyidir diyor ve artık giriş yapıyorum. Bir bilen için bknz. Tuco. :)

    Aziz Nesin, Bursa'ya bir broşürde yazanlar sebep tutularak sürgüne gönderilmiş. Broşürün bir sayfası basılmış arkası basılamadan toplatmışlar. Kanunen suç teşkil edebilecek bir şey bulunmamasına rağmen bir şekilde allem edip kallem edip, ceza almasına sebep olmuşlar. İlk önce 10 ay hapis cezası çekmiş. Sürgünde de 4 ay geçirmiş. Bu süre boyunca hayatına kalıcı darbeler inmiş. Bir insana en büyük darbe ailesinden gelir. Ama bu konuya daha sonra değinmek istiyorum.

    Bursa'ya geldiğinde yatacak yer gösterilmeden, elinde bir geliri olmadan, öylece şehrin ortasına bırakılmış ve sabah akşam karakola gelip imza vermesi istenmiş. Karakola ilk gittiğinde de ateş topu misal hiçbir karakol onunla ilgilenmek istememiş. En son orta karar bir otelden yer ayırtmış ve onun yakınındaki karakola imza vermek durumunda kalmış.

    Ben Aziz Nesin'i hayat görüşü olarak, birçok noktada uyuşmadığımız için sevgiyle anmıyorum. Ama hak verdiğim, doğru söylemiş dediğim çok tespiti de vardır, inkar edemem. Bu kitap onun görüşleri üzerine değil, sürgündeki anılarını daha mizah içeren bir dille anlattığı bir kitap. Bu yüzden diğer konulara girmeyi yersiz buluyorum. Çünkü diğer konulara girersem, ona üzülmeyi bırakıp daha sert yaklaşabilirim. Ama ben kitapta ona o kadar üzüldüm ki, şu anda ona sert yaklaşmak istemiyorum. Görüşleri farklı da olsa karşımda bir insan var ve uğradığı bir zulüm var.

    Kitapta dikkatimi çeken en önemli husus, bir insan bir şehre sürgün gönderilir de nasıl öylece bırakılır? Asgari düzeyde olsun ihtiyaçları nasıl giderilmez? Para yok. Yatacak yer yok. Yıkanacak su yok. Sıcak suya ve temiz çamaşıra hasretsin. Bırak yardım gelmesini, insanlar selam vermekten korkuyor. İş veren yok. Yardım eden yok. Etmeye teşebbüs eden yok. Kıyafetlerin eskiyor, mevsim kış, sırtında incecik gabardin bir pardesü. Karın çocukların başka şehirde. Onlardan haber almak için çırpınıyorsun ama ötelerden iki cümle ya geliyor ya gelmiyor. Bir de senin üzerinden geçinen, bencil mi bencil bir başka sürgün 'arkadaş'ın var. Kerim Sadi adlı bu arkadaş, yanılmıyorsam Nesin'den 15 yaş büyük, marksizmi çok iyi bilen, yanılmıyorsam Komünist Manifesto'yu ilk çevirenlerden biriymiş. Bu yüzden sol kesim tarafından çok saygı gören, ama ben böyle bir marksizm görmedim, anlayışı korkunç derecede bencil bir insan. Hiçbir gidere el atmıyor. Marksizmin temelinde eşitlik vardır, bunun da arkası adalate dayanır. Bu kadar bencil bir insan ise bu tür iyi özellikleri bünyesinde taşıyamaz ve nasıl komünist olur? Bütün giderleri Aziz Nesin, üç kuruş parasını bölüşerek yükleniyor ve utanmadan Aziz Nesin'e ayıp ediyor, üstelik bir kez de değil. Bir gece Aziz Nesin bir arkadaşı vasıtasıyla hamama gidip gelmiş. Bu Kerim Sadi kapıyı açmamış ve sabahında ''Seni evde yatıyor sandım, polistir diye açmadım.'' demiş. Nesin diyor ki sy. 118'te: ''Türkiye'de hiçbir zaman polis, ne arama, ne baskın, ne tutuklama, ne de buna benzer işler için evlere geceleyin gelmez. Sabahı bekler. Yasa da böyledir, töre de, olanlar da... Hoca bunu bilmez mi? Bilir.'' Ben sandım ki Kerim Sadi kalp krizi falan geçirdi. Meğer keyfî açmamış. Yataktan çıkar da üşür diye, ama Aziz isterse dışarda zatürre olsun diye. Bu insan onun vesilesiyle bulunduğu evin kapısını, ona açmıyor düşünebiliyor musunuz? Bu yediği ilk herze de değil. Daha evvel de başka şeyler yapmış ama uzatmayacağım. Ve Aziz Nesin bunun kapıyı açmama yalanına inanıyor. Gözünün içine baka baka bu hain bakışlı insana inanıyor. Ben buna inanmasına İNANAMADIM! O an tutup yakasından dışarı fırlatmalı senin gelmişini geçmişini Bursa ayazı çarpsın demeliydi! Sadece bu kadar mı? Buraya yazılamayacak her türlü kelimeyi kar topu yapıp atmalıydı. Böyle insana iyilik edilmez. Dediğim gibi yaptığı tek şey bu değil. Adam saatli bomba gibi. Nerde ne zarar açacağı belli değil. Üstelik Aziz Nesin de paraya muhtaç. Bu ise sadece sömürücü. Böyle bir insana ne saygı duyulması, bu insanın kendine zarar.

    Çektiği yokluğu, açlığı, çaresizliği o kadar net ifade etmiş ki, okuyan hiç kimse yoktur ki içi titremesin. Kar lapa lapa yağıyor, evinden haber yok. Sağdan soldan gelen 10 liralar 20 liralar ile sürgün günlerini geçirmeye çalışıyor. Güç bela otelden çıkıyor, bir arkadaşı vasıtasıyla. Ev tutuluyor. Orada Kerim Sadi denen kötüyle günler geçiriliyor. Kerim Sadi ile ilgili kısımları okurken sinir harbi yaşayacaksınız ama ilk sinir harbi bu olmayacak. Bir de bunu gizli bir örgütün başı zanneden, ilerde de başına hafif bela olacak, 20 yaşında bir zopalık var ki, okurken dudaklarınızı ısıracak onun da gelmişini geçmişini, Aziz Nesin'in kitabıyla kovalamak isteceksiniz. Ama okuyanlar bilir, yemeklere dikkat edin. Hüpletmesin. Yoklukta her lokma altın kadar kıymetli.

    İstanbul'a yolladığı mektupları yazarkenki sıkışmışlığı tarif etmek mümkün değil. Arkadaşına diyor ki bir mektupta, ''Yazım kötü, soğuktan kalem tutmakta zorlanıyorum. Burada yazı da yazmak mümkün değil. Çünkü açlık ve soğuk buna engel oluyor.'' Soğuktan ve açlıktan kalem tutamamak...

    Ona denk gelenlerden cesaretini öven, yazılarını takip ettiğini söyleyen, ama uzak duran nice insan oldu. Korkunuzu anlıyorum. Lakin bu adamın burada dımdızlak bırakıldığı biliniyor. İş aradığı biliniyor. Mutlaka ilerleyen günlerde yokluktan görünüşü de değişmiştir. Hiç mi bir zarfa üç beş kağıt sıkıştıran olmaz? Hiç mi bir kap yemek veren, yemeği geçtim ekmek veren olmaz? Bir insan ne kadar kötü olursa olsun, bu kadar çaresiz bırakılmamalı. Halk ağzında gavur olsa diye bir tabir var bilirsiniz. Gavur olsa insan arkasını dönmez. Hiç mi vicdanı sızlayan olmaz?!

    Eşi, belki bıktı Aziz Nesin'den. Kadın belki sürekli başını belaya sokmasından yaka silkti. Bunlara tamam. Ama o senin eşin ve iki çocuğunun babası. Bir insan habersiz bırakılır mı? Düşünsenize eliniz kolunuz bağlı, soğuk, açlık, işsizlik, selam verecek insan bulamamak, aile hasreti ve en büyük desteği beklediğiniz kişi, eşinizden ses yok. BU SESSİZLİK İNSANI ÇILDIRTIR. Sonlara doğru ben hazmedemedim birçok şeyi, Aziz Nesin nasıl bu kadar dayanıklı durmuş şaşırdım. Bir mektup yazmak ve o mektupta da soğuk bir dil kullanmak mümkün. Ama insanın eşine, çocuklarının babasına mektup yazması bu kadar mı zor? Bu kadar mı zül? İnsan, insana bunu yapmamalı.

    Tuco istedi ki Aziz Nesin'i daha yakından tanıyım ve biraz da güleyim. Ben bu kitaptaki sefalete üzülmekten, komik olan şeylere dahi gülemedim. Kaplıca ve çamaşır anısı göz doldurur cinstendi. Aziz Bey, siz karnınız açken, antika antika konuşan ressam efendiye gidip, en azından kursağımdan rakı geçer derken ben gülemedim. O açlığı düşündükçe benim midem delindi. Battaniyeyi sırtınızda gezdirirken ve otele girdiğinizde sarfettiğiniz o sözlere ben acımaktan gülemedim. O Kerim Sadi'nin size içki konusunda yaptığı düpedüz dalga geçme olayına ben gülemedim.

    Yazılarınızı takdir ettiğini, gönülden desteklediğini söyleyip, gözünden köstekleyenlere ben gülemedim. Aziz Nesin, İslam inancına göre bazı sebeplerden dolayı yatacak yeri yoktur. Bu ayrı. Ama ona bu dünyada bu kadar zulmeden, aç bırakan, ailesinin yıkılmasına, çoluk çocuk perişan olmasına, kışta kıyamette üşümesine, elde doğru düzgün sebep olmamasına rağmen, iftiralarla ve bahanelerle hapse düşmesine, sürgün edilmesine sebep olan, dara düştüğünü bildiği halde ona yardım etmeyen hiç kimsenin de yatacak yeri yok. Belki farklıyız sizinle Aziz Bey. Hem de çok. Ama çektiğiniz sefalete üzüldüm.

    Aziz Nesin'i tanımak adına ben çok akıcı bir kitap okudum, hatta hayatını anlattığı daha geniş bir kitap varmış onu da okumak isterim. Sizlere de gönül rahatlığıyla bu kitabı öneririm. Hatta mümkünse açken okuyun. Keyifli okumalar diyemiyorum tabi. Sevgiler..