• Günümüzde halk hâlâ kendi bireysel kararlanyla hareket ettiğini sanır. Aslında, davranışları sosyal mekanizmalar tarafından biçimlendirilir.
    Teori Dergisi
    Sayfa 35 - Prof. Dr. İrfan Erdoğan
  • Doç. Dr. Recep ARDOĞAN

    Din, bütün insan toplumlarında görülen bir vakıadır ve Bergson’un ifadesiyle, geçmişte olduğu gibi günümüzde de ilimsiz, sanatsız, felsefesiz toplum vardır fakat dinsiz toplum asla yoktur.[1] Buna bağlı olarak belli bir dine inanmayan bireylerin de din ve tanrı ile ilgili bir kanaati vardır. Bu kanaat, inkâr, bilinemezcilik, şüphecilik ve nadiren ilgisizlik biçiminde olabilir. Bunların hepsi taşıyıcısı olan bireyin nazarında öneme sahiptir. Başka bir anlatımla, dinin dışında olan insanlar da dinle ilgili bir kanaate sahiptir. Bu kanaat onu, dine karşı belli bir tavır almaya yöneltir. Bunun sonucunda onlarla bir dine inananlar arasında fikrî ve itikadî bakımdan ihtilaflar söz konusu olacaktır. Eğer din hürriyeti olmazsa, bu ihtilaflar çatışmaya, baskıya ve şiddete dönüşür.Dinî inanç, insanın gerek iç dünyası gerekse gözlemlenebilir yaşantısı üzerinde önemli role sahip bir olgudur. Bu bakımdan, haricî bir baskı altında kalmadan insanın potansiyellerini farklı yönleriyle ortaya koyması, kişilik ve karakterini geliştirmesinde din özgürlüğünün tanınması tabiî bir gerekliliktir. Bu nedenle din özgürlüğünün ihlali, insanların hissiyatını yaralar. Bireyin varoluşun gayesi, hayatın anlamına ilişkin kabullerine dokunur. Onun benlik algısı üzerinde yıkıcı tesirlerde bulunur. Bu nedenle din hürriyetinin tanınması, güvence altına alınması ve ihlal durumuna karşı bir hak olarak ileri sürülebilmesi, insan için son derece önemlidir.Din özgürlüğünün olduğu bir toplumda her birey, istediği inanç ve dini benimseyebilir ya da hiçbir dine inanmayabilir. Ona ne belli bir inancı benimsemesi için ne benimsediği inancı belli bir biçimde ifade etmesi herhangi bir baskı ve zorlamada bulunulamaz. Ayrıca benimsediği inançtan dolayı kınanması ya da suçlanması da doğru değildir. Bu nedenle kişinin bir inanç ve dini benimseyip benimsememesi, benimsediği inancı nasıl ifade edeceği tamamen akıl ve iradesiyle karar vereceği bir durumdur.Din hürriyetini bilinçli bir biçimde kullanılması ve başka bireylerin dinî özgürlüklerine saygı gösterilmesi gerekmektedir. Özellikle, farklı dinleri ya da teolojik kanaatleri benimseyen insanların aynı toplumda iç içe yaşadığı günümüzde bu bir zorunluluktur. Ancak insanların bu konuda gereken duyarlılığı gösterebilmeleri için din hürriyetini insanın doğuştan gelen bir haklarını başlıcalarından olduğuna inanmaları şarttır. Bu da din özgürlüğünün temellendirilmesini, onu gerekli hâle getiren ve içeriğini belirleyen temellerin incelenmesini gerektirmektedir.

    1. Din Özgürlüğü Kavramı

    ‘Din özgürlüğü (religious liberty)’, kişinin aşkın ve mutlak varlığa ilişkin inanç, inançsızlık ya da bir dini benimseme arasında seçim yapma ve bu inanca bağlı davranışları bir baskı ve engelleme olmadan kendi iradesiyle özgürce bireysel veya topluluk içinde gerçekleştirebilmesidir. Din ve vicdan özgürlüğü hakkı, bireylerin hem kozmik-metafizik inanç veya kanaatlerini, hem de bu dinî-felsefî öncüllerden kaynaklanan bireysel ve toplumsal alana ilişkin ödev tasavvurlarını gerçekleştirme iradelerini korur. Birinci boyut, vicdani özgürlükle, ikincisi ise inancı dışa vurmakla ilgilidir.[2] Bazılarına göre din özgürlüğü, hürriyetlerin asıl kalkış noktasını oluştururken, bazılarına göre de düşünce, kanaat ve vicdan özgürlüklerinin tabiî bir sonucu ve tezahürüdür.[3] Oysa din özgürlüğü, sübjektif yönüyle, vicdan hürriyetinin içindedir. Ancak objektif yönüyle onu aşar.

    İnanç özgürlüğü daha kapsayıcı olarak görünmekle birlikte,[4] aslında din hürriyeti kavramı içinde, inanç özgürlüğü ve onun tezahürleri doğrudan mevcuttur. Çoğu dinin içerdiği ilke ve kuralların şu dört alanı kapsadığını söyleyebiliriz:

    - İnanç

    - İbadet

    - Ahlak

    - Toplumsal düzenlemeler

    Din, dinî inancın ibadet, ahlak ve toplumsal ilişkiler alanındaki tezahürlerini doğrudan içeren bir kavram olduğundan, din özgürlüğü ifade hürriyetinden ayrı bir bütünü ifade eden farklı bir kavramdır.Daha çok ahlâk ve hissiyatla ilgili görünen vicdan ve kanaat kavramları, dine göre daha bireysel bir anlam taşır. Bu nedenle de kanaatlerin çok farklı tezahürleri vardır ve bunu belli içeriklerle sınırlamak mümkün değildir. Tabiî olarak bir kanaate dayanan din ise, belli biçimlerde tezahürlere sahiptir. O toplumun zihniyetinde ve ya­şam tarzının biçimlenmesinde önemli bir rol oynar. Bireysel kanaatlerden farklı olarak toplumsal ilişkiler içinde de somutlaşabilir. Dolayısıyla, kanaat hürriyeti ve din özgürlüğü benzer noktalara sahip olsalar da bunlardan ikincisi, ayrı bir kategori oluşturur. “‘Vicdan hürriyeti (liberty of conscience)’ tabiri ise, daha çok fikir hürriyetini, yani felsefî ve dünyevî görüşleri tercih etme ve benimseme hürriyeti de dâhil düşünce ve ifade hürriyetini çağrıştıran bir kusuru vardır.”[5]

    Din özgürlüğü, sahip olunan ve açıklanan kanaatin “dine ait”, “dinî bir anlam ve değere sahip” ve­ya “din hakkında”, kısaca “dinle ilgili (dinî)” olma özelliğiyle ve açık­­lama yollarının dinî bir değer ifade etmesiyle, ‘dü­şünce ve ifade öz­gürlüğü’nden ayrılır.[6] Bunun yanında bir dinî değere inanmamak, bir bakıma dinin değer kaynağı olmadığına, yanlış veya sap­tırıcı ol­du­ğuna inanmaktır ve din özgürlüğünün muhtevası da bu çer­çevede (yapabilme şeklinde değilse de kaçınabilme şeklinde) olur. Yani din hür­riyeti, inanmak kadar inanmama özgürlüğünü de kapsar. Bunun ya­­nında, din özgürlüğü, dinin mahiyetini belirleyen belli normatif çer­çe­veyi dışarıda bırakan düşünce özgürlüğü içinde de düşünülemez. Ay­rı­ca belli bir fikrî arka plana sahip eğitim, uygulama, toplanma ve der­nek oluşturma gibi sosyal faaliyetler, düşünce özgürlüğünden ayrı olarak ifade edilirken bunlar, dinî saikli olduğunda din özgürlüğü içinde yer alır.

    2. İnsan Hakları İçinde Din Özgürlüğünün Yeri

    Alman hukukçu G. Jellinek (1982) tarafından birey, toplum ve devlet ilişkisi göz önüne alınarak yapılan üçlü tasnifte, din özgürlüğü, “negatif statü hakları” içinde yer alır. Bu tasnifteki hak grupları şöyledir:

    1. Negatif statü hakları

    2. Aktif statü hakları

    3. Pozitif statü hakları

    Bunlara sırasıyla koruyucu haklar, katılma hakları ve talep hakları da denmektedir.[7] Dolayısıyla din hürriyeti, devlete karışmama yükümlülüğünü getirir. Bireye devlet, toplum ve üçüncü kişilerin dahline, siyasi baskılara karşı korunan bir alan belirler. Siyasi iktidarı, hiçbir zaman aşamayacağı ve kişinin özel alanını belirten çizgilerle sınırlandırır.Ancak zorunlu eğitim uygulamasının olduğu yerde din öğretimi ve eğitimi de, kanaatimizce, pozitif bir hakka dönüşür. Aksi hâlde zorunlu eğitim belli bir fikrin aşılanması gibi olacaktır. Dolayısıyla din hürriyetinin pozitif (devlete yerine getirme/temin etme yükümlülüğü getiren) uzanımları da vardır.Fransız hukukçu Karel Vasak tarafından yapılan tasnif ise insan haklarını tarihsel gelişimine göre üç kuşağa ayırır.

    I. Kuşak haklar (negatif statü ve aktif statü hakları)

    II. Kuşak haklar (ekonomik, sosyal ve kültürel haklar)

    III. Kuşak haklar (çevre hakkı, barış hakkı, gelişme/kalkınma hakkı)

    Bu tasnifte de din hürriyeti, anlaşılacağı üzere I. Kuşak haklar içinde yer alır.

    Diğer yandan özgürlükler bireysel ve kolektif tezahürleriyle de

    1. Kamu hayatının özgürlükleri,

    2. Bireysel özgürlükler olarak iki grupta incelenir. Bireysel özgürlükler de iki gruba ayrılır:

    1. Maddi hürriyetler: Hapis, kölelik ve esaretin olmayışını ifade eden fiziksel hürriyeti; barınma, seyahat ve yerleşim özgürlü­ğü­nü; çalışma, girişim, mülkiyet gibi ekonomik özgürlükleri kap­sar.

    2. Manevi hürriyetler: Din hürriyeti, düşünce ve ifade özgürlüğü, eğitim, öğretim, yayın, toplanma, dernek kurma gibi hürriyetleri içerir. Dolayısıyla bu sınıflandırmada da din hürriyeti, bireysel ve manevi nitelikteki özgürlükler içinde yer alır. AİHS’nde din hürriyeti, düşünce özgürlüğünden ayrı olarak ancak aynı madde içinde yer alır. AİHS’nin 9. maddesinde şöyle denir:

    “1- Herkes düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, din veya inanç değiştirme özgürlüğü ile tek başına veya toplu­­ca, aleni veya özel olarak ibadet, öğretim, uygulama ve ayin yap­­mak sureti ile dinine veya inancını açıklama özgürlüğünü de içerir.”

    Sözleşmede olduğu gibi konuyla ilgili bazı kitaplarda da düşünce özgürlüğünün, vicdan ve din özgürlüğüyle birlikte tek bir başlık altında toplanır. Ayrıca sivil itaatsizlik, gösteri ve yürüyüş hür­riyeti vb.nin de bir düşünce açıklaması gibi değerlendirildiği ve ifade özgürlüğü olarak düşünüldüğü görülür. Bu durumda insan hakları öğretisinde din hürriyetinin başka bazı hürriyetler gibi dü­şünce özgürlüğünün bir formu olarak görüldüğünü söyleyebiliriz.Oysa insan hakları kavramının geliştiği Batı’da din hürriyeti aslında düşünce ve ifade özgürlüğü denen şeyin evrimiyle ortaya çıkmıştır. Batıda gerek kilise ve din adamları gerekse kraliyet, din özgürlüğünü son zamanlara kadar tanımamışlar, bu konudaki talep öncelikle kilise dogmalarının dışına çıkan ilim adamları ve filozoflardan gelmiştir. Onlar da aslında, tam anlamıyla din özgürlüğünü değil, bilim ve düşünce özgürlüğünü talep etmişler, din özgürlüğünü kanaat hürriyetinin bir açılımı olarak düşünmüşlerdir.Batı’da din hürriyetinin insanın doğuştan gelen bir hakkı olarak geliştiği süreç içinde tarihsel olayların da önemli etkileri vardır. Örneğin, otuz yıl savaşları gibi mezhep farklılığından kaynaklanan şiddetli mücadeleler sonucunda kabul edilen din hürriyeti, iç politikada kilisenin etkilerini kaldırmak, dış politikada ise güçsüz devletlerin iç siyasetine müdahale edebilmek için kullanılmıştır. Onların diğer milletlere bu hürriyetleri tanımaları da sömürgecilik döneminde Müslüman, Hindu ve Budist çoğunluğu yönetmek durumunda olmalarının sonucu politik bir zorunluluktur.Din hürriyetinden din ve vicdan hürriyeti olarak söz edilmesi,[8] onun düşünce ve ifade özgürlüğünün farklı bir formu olarak düşünülmesi, Batıda din hürriyetinin aslında düşünce ve ifade özgürlüğünün evrimi sonucunda ortaya çıkmasıyla yakından ilgilidir.Bu evrim sürecinin ilk aşaması, kilisenin/dinsel otoritenin sınırlan­dırılmasıdır. Örneğin, siyasal hükümetin kiliseden bağımsız ve ta­ma­­men ayrı olmasını savunan Occam’lı William kilise ve hü­kü­metin inanç sorunlarına karışmamasını istemiştir.[9] Din ve vic­dan özgür­lü­ğü­nün habercisi olarak anılan Padualı Marsilius da din­sel otoritenin za­rar­lılığı fikrini işler.[10] Zorla iman aşılamanın müm­kün olmadığını söy­le­yen Marsilius’a göre kilisenin iktidarına son verilmeli ve tek otorite tesis edilmelidir. …kilisenin görevi öğüt vermekle sınırlanmalı, vicdan üzerindeki baskısı kalkmalıdır.[11]

    Kilisenin otoritesinin sınırlandırılmasının bilimsel araştırma ve fikir alanında özgür olmak isteyen bilim adamları ve düşünürler tarafından talep edildiği görülür. Örneğin, dini, metafizik inanç ve düşünceden ayıran Spinoza da metafizik inanç ve düşünce için özgürlük talep eder. Ona göre, neyin doğru kabul edilip neyin yanlış sayılacağını ya da insanların Tanrı’ya hangi nedenlerle tapmaları gerektiğini öne sürmek, egemenliğin kötüye kullanılması ve uyrukların haklarının gasp edilmesidir. Bu sorunların hepsi, kişinin istese bile feragat edemeyeceği, doğal haklarının sınırları içinde kalır.[12] Spinoza’nın şu ifadesi ise hayli dikkat çekicidir: “En iyi yönetimin din konularında olduğu kadar felsefe konularında da düşünce özgürlüğüne izin vereceğinden kuşkulanamayız.”[13] Bu satırlar, Katolik kilisesinin dogmalarının zorla kabul ettirilmesinden rahatsız olan düşünürün, farklı felsefî düşünce ve dinle ilgili inançlar için özgürlük talebini dile getirmektedir. Onun için din hürriyeti ikinci plandadır.

    3. İslam’da Din Özgürlüğünün Yeri: Dindarlığın Değeri

    Tarihte mutlakıyetin yanında yer aldığı görülen Kilise ve dogmalarının sosyal ve siyasal alandaki tahakkümüne karşı mücadeleyi de gerektirmesi, Batı’da insan hakları konusunda verilen mücadelenin seküler bir kutba çekilmesine neden olmuştur. Örneğin, 19. yy.’da din hürriyeti, sekülarizm, gerçek inkârcılığı (agnostisizm) ve ateizmle eş anlamlı olarak kullanılmıştır.[14] Günümüzde de dini insan hakları tartışmalarının yalnızca üçüncü kişisi olarak düşünen bir eğilim zaman zaman görülmektedir.Batıda din özgürlüğünün gelişimine katkıda bulunan bir süreç olan sekülerleşmenin bir noktadan sonra sekülerciliğe (sekülarizm) dönüştüğü ve bunun da din özgürlüklerinin gerilemesine zemin hazırladığı görülür.Belirtelim ki Batı’da sekülerleşme ve dinin bireyselleşmesi din hür­riyetinin gelişimine önemli katkılarda bulunmuştur. Sekülerleşme, uhrevi olanda odaklanan ilgiyi dünyevi olana da yöneltilmesi, dünyevî olanın dinî olandan bağımsızlaştırılması, dinin ruhbanlık, mitoloji ve hurafelerden ayrıştırılması yönündeki bir süreçtir. Oysa seku­larizm, bu sürecin dünyevi olanın mutlaklaştığı ve dinselleştirildiği noktada durdurulmasıdır. Daha açık bir ifadeyle, dinî gaye ve değerlerden soyutlanmış yeni yapı ve değer sistemin kutsatması ve dinî olanın yerine geçirilmesidir. İslam’a göre, dindarlık bir değerdir. Bu nedenle gerçek dindarlığın bir önşartı olarak din hürriyeti de temel insan haklarındandır. Onun korunması da dinî bir vecibedir. Bireyin onu bilinçli bir biçimde kullanması ve başkaları tarafından da kullanımına saygı göstermesi gerekir. Din hürriyeti, İslam’da başlangıcından itibaren başlı başına bir insan hakkıdır; İslam toplumunun dayandığı temellerdendir. Burada İslam’da din özgürlüğünün, onun için mücadele etmeyi ve hicret etmeyi gerektirecek kadar önlemli olduğunun da altı çizilmelidir:

    “Melekler, kendilerine zulmeden kişilerin canlarını aldıklarında, onlara, ‘Ne işte idiniz?’ derler. Onlar da: ‘Biz yeryüzünde zayıf kim­selerdik.’ derler. Melekler ‘Allah’ın yeryüzü geniş değil miydi, siz de orada hicret etseydiniz ya?’ derler. İşte bunların varacakları yer ce­hennemdir. O ne kötü gidiş yeridir. Ancak gerçekten aciz ve zayıf olan, çaresiz kalan ve hicret etmeye yol bulamayan erkekler, kadınlar ve çocuklar hariç...”[15]

    Bu ayetler, dinî sorumluluk temelinde din hürriyetinin önemini anlatmakta; onun feragat edilemez bir hak olduğuna işaret etmektedir.

    O halde tereddüt olmaksızın söylenebilir ki, İslâm’da din ve vicdan özgürlüğü, Batılılardaki gibi halkları sömürmenin gerektirdiği “siyasi bir maslahata bağlı bir uygulama” değil, aslî bir ilkedir. İslâm’da ‘din konusunda saltanat’ yani, başkalarının vicdanı, itikadı, ibadeti üzerinde tahakküm veya müdahale yetkisi yoktur. Çünkü İslam’da dindarlık bir değerdir. Dinin göstermelik bir eylemden ibaret olmaması, dinin taşıyıcısı olduğu epistemik, etik ve estetik doğrular, iyilikler ve güzelliklerin bir nüvesi olabilmesi için akıl, vicdan ve duygular üzerinde yükselmesi gerekir. Din ve dinî inancın temeli akıl ve iradedir ve samimî bir imanın bunlara, akıl yürütme ve delillere dayanması şarttır.Dinin ve dolayısıyla din hürriyetinin insan için önemi, Fıkıh âlimlerinin din özgürlüğüne ilişkin güvenceyi (din emniyeti, emnü’d-dîn) makasıdü’ş-şeria”[16] arasında saymasında ifadesini bulmuştur. An­cak ‘din emniyeti’ kavramı, çoğunlukla İslâm dini ve cemaatinin ko­runması şeklinde anlaşılmış; din ve vicdan alanında, insanları Hak Din’den alıkoyan bir saptırmanın ve zorlamanın bulunmadığı bir or­tam sağlamak, fitneyi kaldırmak şeklinde açıklanmıştır. Buna bağlı ola­rak dine ve cemaate zarar veren eğilimler ve davranışlar; bid’at çı­kar­mak, dinden sapmak; namaz, zekât ve ramazan orucunu terk etmek ve zarûrât-ı dîniyyeyi (bilinmesi zarurî olan dini konuları) bilme­mek suç sayılmış ve bunlara cezalar belirlenmiştir.[17] Oysa dinin an­laşılmasında yeni yorumları da içerebilecek bid’at esnek bir kavramdır. Namaz ve orucun cezası olmayıp, Hz. Ebu Bekir döneminde ze­kât aynı zamanda bir vergi sayıldığı, zekât vermemenin de devlete baş­kaldırı anlamı taşıdığı için, karşı çıkanlar cezalandırılmıştır. Dini bil­memek ise eğitim-öğretim alanında toplum ve devletin ihmalinin so­nucu olabilir.Dinin maksatları açısından din özgürlüğünün ve bireysel otonominin yeri, klasik yaklaşımda din emniyetinin öncelenmesine yansımış­tır. Ancak, bir görüşe göre canlı ve sağlıklı insan ve toplumun ol­madığı yerde din de işlevini göremeyeceğinden, ikrah karşısında küfr sözü söylenebilmesinde olduğu gibi nefs emniyeti din emniyetinden ön­ce gelir. Diğer mefsedetler ve zaruret hallerinde ihlal edilebildiği hal­de, hiçbir koşulda başka bir insanı öldürmeyi mubah kılacak bir gerekçenin olmayışı da canın korunmasının önceliğini gösterir. Cihat, dinin korumanın canı korumaktan önce geldiğini göstermez. Çünkü cihat, sadece dini korumaya yönelik değil, aynı zamanda beş zaruri maslahatın korunmasına yöneliktir.Bu görüşün diğer bir delili de şudur:

    İslâm’da beden sıhhati, dinî yükümlülüğün koşulu olduğundan, din sıhhatinden önce gelir. Mahallin yokluğu, hâllin yokluğunu getireceğinden, canın korunması dinin korunmasından önce gelir. Bunun bir örneği olarak, boğulmakta veya yanmakta olanı kurtarmak ile namaza devam etme seçenekleri karşısın­da olağan dışı durumlar sebebiyle Allah’ın/din hakkı olan unsurlar­da bireyi koruyucu ruhsatlar devreye girebilmektedir.[18] Ancak bu­rada dinin korunması, çok geniş bir açılıma sahip bir öze işaret et­mek­tedir. Namaza devam tek başına dini koruyucu değildir. Boğulanı kur­tarmak ise tek başına canı koruyucudur. Burada tek başına ilkeyi ger­çekleştiren fiil, ilkenin gerçekleşmesi için acil ve varedici unsur ol­mayan fiile karşı tercih edilmektedir. Ayrıca savaş, bir yerde in­san­ların İslam’ı seçme özgürlüğünün engellenmesinin önüne geçmek için yapıldığında, dinin korunmasının canın korunmasından önde geldiği söylenemez mi?Burada şu iki noktanın altı çizilmelidir:

    1. Temel haklar arasında bir öncelik sıralaması yapmak, son derece güçtür. Bu sıralamada inanç ve bireyin kendisi için neyi öncelikli gördüğü daha belirleyicidir.

    2. İslam, insan haklarının modern bir kavram ve öğreti olarak çıktığı batı düşüncesine nazaran dine büyük öncelik verir. Bu yaklaşım da din hürriyetine öncelik verilmesine yansır.

    Kur’an, ileride ayrıntılı olarak açıklanacağı üzere, Rasulüllah’ın sadece bir tebliğci olup, insanları uyarmaktan başka, din konusunda zor­la­mada bulunamayacağını[19] ifade eder. “Dinde zorlama yoktur, artık hak ile batıl iyice ayrışmıştır”[20] ayetiyle de insanların din ve vicdan hürriyetinin tanınması direktifini vermekte, bunu garanti etmektedir. İnsan-üstü bir kaynaktan gelen bu hükümler, açıkça aklın ve iradenin yolunu açtığına göre, beşerî otoritelerin de düşünce, ibadet, yaşam tarzı, kültür ve eğitim alanlarında bireylerin özgürlük hak­kını tanıması bir gerekliliktir. Bu konuda inananlara düşen, hakkın açıklık kazanması ve duru bir biçimde kavranmasını sağlamaya çalışmaktan ibarettir.

    [1] Bergson, Ahlak ile Dinin İki Kaynağı, s. 127.

    [2] Erdoğan, Mustafa, Dersimiz Özgürlük, İst. 2001, s. 79.

    [3] Sezer, Abdullah, Türk ve Amerikan Yüksek Mahkeme Kararlarında Din-Vicdan Özgürlüğü ve Din-Devlet İlişkisi (Lâisizm-Sekülerizm), yüksek lisans tezi, dnş. S. İnceoğlu, MÜ SBE., İst. 2000, s. 53.

    [4] Öktem, Akif Emre, Uluslararası Hukukta İnanç Özgürlüğü, Ank. 2002, s. 3.

    [5] Armağan, Servet, Din-Vicdan Hürriyeti ve Lâiklik (Teori ve Pratik), İst. 2003, s. 39.

    [6] bk. Armağan, a.g.e., 139, 146.

    [7] Geleneksel sivil haklar (civil rights), negatif niteliktedir. Türkçe’de “sivil haklar” terimi yerine genellikle “kişi hakları” veya “medeni haklar” terimleri kullanılmaktadır. Erdoğan, Mustafa, Anayasal Demokrasi, 185.

    [8] Vicdan hürriyeti, din hürriyeti ayrımı da aslında din hürriyetinin bir evrimle ortaya çıktığına işaret eder. Vicdan hürriyeti, bireyin bir kanaat veya inancı kabul edip etmemesi ve bunu ifade edebilmesiyle ilgilidir, kavram daha çok din ve Tanrı ile ilgili ateizm, agnostisizm, deizm, tabii teoloji gibi (dinî topluluk, mabet ve ritüelleri ile) kurumlaşmamış inançlara dikkat çeker. Din hürriyeti ise, sırf bir inançtan ibaret olmamasından dolayı, vicdan hürriyetini aşan bir kavramdır.

    [9] Ben-Amittay, Siyasal Düşünceler Tarihi, 114.

    [10] Özdağ, Ümit, “Batı’da İnsan Haklarının Doğuşu”, 28.

    [11] Kapani, Kamu Hürriyetleri, 26. Marsilius her ne kadar prensip olarak inançsızların ve başka dinlere inananların koğuşturulması ve devletin meşru ölçüde bunlara karşı zor kullanımını kabul eder. Özdağ, Ümit, “Batı’da İnsan Haklarının Doğuşu”, 30.

    [12] Spinoza, “Din ve Siyaset Üstüne Bir İnceleme (Seçme Parçalar)”, 274.

    [13] Spinoza, a.g.m., 278.

    [14] Düzgün, Şaban Ali, Din, Birey ve Toplum, Ank. 1997, s. 134. iheb ve ilgili uluslar arası senetler, pratikteki ötekileştirici ve dışlayıcı rolüne yönelik bir tenkite göre, sadece Batılı ülkelere hizmet eden seküler belgelerdir. Vatikan’a misyonerlik alanlarını genişletme ve meşrulaştırma hak ve olanaklarını sağlarken, aynı zamanda da dünyada 'din ve vicdan özgürlüklerini kendi tekeline alabilme şansı vermektedir. Aytunç, Altındal, “Yeni Bir Religio: İnsan Hakları Evrensel Bildirisi”, Yeni Türkiye, XXI (Ank. 1998), s. 358. Bu durum, politik ve enformatik gücün öğretiyi bir truva atına dönüştürebildiğini göstermektedir.

    [15] Nisa 4/97-99.

    [16] Makâsıdu’ş-şerî’a, İslâm’ın ilke ve kurallarının temel gayeleridir. O, usulcüler tarafından maslahatlar şeklinde açıklanır. ‘Maslahat’, bir şeyin geliş sebebine tam uygunluk içinde oluşu anlamında ‘salah’tan gelir. Örfe göre bir yarara, dine göre de, kulluk ve yaşam tarzı bakımından, Kanun Koyucu’nun maksadına götüren sebeptir. İslâm, insanların maslahatlarını gerçekleştirmek için hükümler koyduğundan, maslahatlar şeriatın maksatları olmuştur. Şeriatın ruhu, onun lafzından daha önemli ve onun maksatları metinden daha değerlidir. Fıkıh usulü âlimleri, bunları, şer’î hükümler, illetleri ve bunların teşrî’ ile ilgili normlarından tümevarım yoluyla çıkartmışlardır. Hallâf, İlmu’l-Usûli’l-Fıkh, 117. Bu, yasama ve içtihadın, hukukun insanların kabullerine değil illet ve hüküm ilişkisine, dinin maksatlarıyla belirlenen maslahatlara dayandığı anlayışını ortaya koymaktadır. ‘Makâsıdü’ş-şerî’a (şeriatın gayeleri)’ denen bu umu­mî maslahatlar, Fıkh Usûlü kaynaklarında ayrı bir bölüm teşkil etmektedir. Şer’î nasların doğru biçimde anlaşılması, delillerden geçerli biçimde hüküm istinbatı için bunların bilinmesi zorunludur.

    [17] Bk. Zuhaylî, Hukûku’l-İnsân..., 84.

    [18] Yaman, “İslam Hukuk İlmi Açısından Makâsıd...”, 42-43. Ammara, Muhammed, el-İslâm ve Hukûku’l-İnsân -Darûrât... Lâ Hukûk-, Kuveyt 1405/1985, s. 15-16.

    [19] Maide 5/99; Ğaşiye 88/21-2; Yunus 10/99.[20] Bakara 2/256.
  • 312 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Russell'ın eserini okurken oldukça keyifli saatler geçirdim; öyle ki aynı döneme ait başka hiçbir bilimsel yazar için bunu söyleyemem, tabii ki Thorstein Veblen hariç. -Albert Einsteın-

    Thorstein Bunde Veblen, değeri bilinmeyen en önemli sosyal bilimcilerinden biridir. Ancak iktisat öğretilerinde çoğunlukla ortodoks iktisat eğitimi ağır bastığı için, Veblen gibi sosyal bilimciler görmezden geliniyor. O her şeyden önce, neo-klasik iktisadın otoritesine sert bir tokat atmıştır. Marx kadar tanınmasa da kapitalizmin en ateşli eleştirmenlerinden biridir.

    Şimdi "Aylak Sınıfın Teorisi"ni incelemeye geçebilirim. Öncelikle Türkçe söyleyen kişi, aşırı şekilde okumayı 'zorlaştıcı' bir çeviri yapmış. Günümüzde yalın karşılıkları olmasına rağmen bir çok kelimeyi eski dilde kullanmış.

    Kitap tarihsel bir yaklaşımla başlıyor. Tarih öncesi avcı-toplayıcı toplumların yaşamından, yazarın kendi çağına kadar yorumladığı bir tarih. Toplumlar "Yabanıl" ve "Barbar" olarak ikiye ayrılıyor. İlkel (primitive) toplumlarda herhangi bir sınıf ayrımı olmamakla beraber barışçıl karaktere sahiplerdir. En önemlisi de bireysel mülkiyetin baskın güç olmadığı bir topluluktur. Diğer taraftan Barbar (barbarian) toplumlar, ilkel toplumların neredeyse tam tersi bir yaşam standardına sahiptir. Ekonomik sınıflandırmalarla beraber "yıkıcı (predatory)" bir yaşam tarzı hakimdir. En önemlisi de bu dönemde bireysel mülkiyet baskın hale gelmiştir.

    Peki yabanıl toplum yapısından barbar toplum yapısına geçiş için neler gereklidir?
    1) Yıkıcı bir yaşam tarzı (avcılık, savaş)
    2) Yeterli derecede üretim fazlası (material surplus)
    Bu ikisi toplum yapısının değişiminin nüvelerini taşır.

    "Aylak Sınıf" demekle ne kastediliyor?
    İlkel toplumlarda komünal bir yapılanma olduğu için üretim araçları ortak kullanılıyordu. Bireysel mülkiyet yoktu. Bu yüzden herkes üretime dahil olurdu ve üretilenler paylaşılırdı. Ancak barbar toplum yapısına geçmekle birlikte "aylak sınıf" dediğimiz ya da Marxist söylemde burjuva dediğimiz bir sınıf peyda olmuştur. Bu sınıfın oluşumunun temelinde bireysel mülkiyet yatar.
    Veblen ise şöyle tanımlıyor "aylak sınıf"ı; non-productive consumption of time (Zamanın üretken olmayan tüketimi)

    Veblen bu dönemin sınıflarını ikiye ayırır; Aylak Sınıf ve İşçi Sınıfı
    İşçi sınıfı salt olarak üretken işlerle uğraşır ve somut ürün ortaya koyan işlerle meşgul olur. Yani daha çok endüstriyel meşguliyetlerle ilgilenirler (aslen zorundadırlar). Aylak sınıf ise mülkiyete sahip sınıftır, onlar onurlu addedilen işlerler meşguldürler. Onlara göre endüstriyel meşgaleler onursuz işlerdir. Aylak sınıf için varlıklı olmak yeterli değildir. Bunun teşhiri önemlidir. Peki bunun teşhiri nasıl olur? İşte burada Veblen'in meşhur kavramları "gösterişçi israf (conspicuous waste)" ve "gösterişçi aylaklık (conspicuous leisure)" karşımıza çıkıyor. Bu kavramlar "maddi öykünme (pecuniary emulation)" yoluyla kullanılarak aylak sınıfın zenginliğini kanıtlarlar.

    Aylak bir yaşamın kanıtları nelerdir?
    -Köleler
    -Uşaklar
    -İsraf edilen zaman
    -Değerinin üstünde pahalı giysiler
    -Endüstriyel meşguliyetlerden kaçınmak ...

    Aylak beyefendinin eşi onun zenginliğinin kanıtı olarak önemli bir pozisyondadır. Kadınların çalışmaması gerektiğine dair geleneksel dogmada sanırım bu dönemlerden kalmış olmalıdır. Çünkü kadının görevi, eşinin varlığı ve lüksünün kanıtı olarak görülüyordu. Aylak beyefendinin eşinin çalışmadığına dair her türlü şey bir kanıttır. Kadınların yüksek topuklu ayakkabı giymesi, sağlığa zararlı korseler kullanmaları, aşırı makyaj yapmaları, hem zamanın hem de malların israfı niteliğinde aşırı harcamaları, evin hanımının alemeti farikasıydı diyebiliriz. Neden topuklu ayakkabı ya da korse diye soranınız olabilir. Bunun cevabı, bu ürünleri kullanırken hiçbir şekilde üretken bir iş yapılamayacağına dair kanıt olmasında yatar. Yürümenin bile zor olduğu bir ürünle faydalı bir iş yapmak oldukça zor olsa gerek.

    Gösterişçi tüketim (conspicuois consumption) nedir?
    Kısaca tanımlayacak olursak, parayı israf edebilme yeteneğidir. Bu yetenek ne kadar fazlaysa, soyluluğunuz ve onurunuz o kadar yüksek olur. Örnek verelim; el yapımı bir kaşıkla makine yapımı bir kaşığı karşılaştıralım. Makine yapımı kaşığın standart olduğu ve el yapımı kaşıktan daha kusursuz olduğu ortada olmasına rağmen, el yapımı kaşık onun değerinden kat be kat fazladır. Neden el yapımı kaşık tercih ediliyor? Gösterişçi tüketim bunun neresinde yatıyor? El yapımı kaşık içerisinde cisimleşmiş halde işçinin harcamış olduğu değeri taşıyor. Zaman ve emek harcanması gerekli o halde el yapımı kaşık için. Ancak makine yapımı bir ürün çok daha hızlı bir süreçte tamamlanıyor ve zaman israfı neredeyse yok gibidir. İşte aylak sınıfın el yapımı kaşığa daha fazla ödemesini sağlayan şey, bu israf edilmiş emek ve zamanın teşhirini yapabilme lüksüdür. Bugün modern toplumda gördüğümüz gösterişçi tüketimin işaretlerini burada görebiliriz.

    İlk özel mülkiyet nasıl ortaya çıktı?
    Bunu Veblen'den bir pasajla ortaya koymak istiyorum.
    "Kadın mülkiyet, düşük barbar kültürü aşamasında, görünen o ki, kadın esirlerin zaptıyla başlar. Kadınların zaptının ve kadın esirlere el koymanın kadınların zafer hatırası olarak kullanışlı görünmeleridir. Düşmandan gasp ettikleri kadınlara zafer hatırası olarak el koyma pratiği, erkeğin lider olduğu hane ile sonuçlanan mülkiyet evliliğini ortaya çıkarmıştır. Bunu, kadınların yanı sıra diğer esir ve aşağı derecedeki kişilerin de köle olması, yani köleliğin genişlemesi ve mülkiyet evliliğinin, düşmandan gasp ettikleri kadınların dışındaki kadınları da içerecek biçimde genişlemesi izlemiştir. Dolayısıyla yağmacı yaşam koşullarında, öykünme, bir yandan evlilik biçiminin zora dayalı bir hale gelmesine ve öte yandan ise mülkiyetin alışkanlık haline gelmesine yol açmıştır. Bu iki durumda yağmacı cemaatlerde geçerli olan üstünlük temayülüne hizmet eder. Mülkiyet kavramı, kadının mülk haline getirilmesine istinaden, kadınların endüstri ürünlerini de kapsayacak biçimde genişlemiş ve böylece insanların yanı sıra şeyler de mülk haline getirilmiştir."

    Şimdi gelelim Marx ve Veblen'in farkına. Marx'la ne farkı var diye sorulabilir sonuçta ikisi de toplumdaki sınıfları ortaya çıkarıyor. Ancak şu küçük farkla, Marx'a göre bu sınıflar arasında bir sınıf mücadelesi vardır. İşçi sınıfının devrimiyle kapitalizmin yerini sosyalizm alacak. Veblen buna karşı çıkar çünkü ona göre, işçi sınıfı üst sınıfa öykünüyor ve sınıf atlamak istiyor. Bu hayranlık ve onlar gibi olma isteği Marx'taki mücadeleye karşı öne sürülmüş olmalıdır. Ayrıca Veblen, Marx'ın teolojik fikirleri olduğunu düşünür. Çünkü kapitalizmin yıkılıp yerini sosyalizmin alacağına dair bir öngörü teolojiktir ve evrimsel değildir. Evrimsel süreçte geleceğe dair öngörüde bulunulamaz çünkü bu bir sonun olduğu olgusunu ortaya çıkarır.

    Veblen'in klasik ekonomiye attığı tokat ise şu eleştirelerde kendini ortaya koyar.
    Klasik iktisat;
    -Hedonistiktir
    -Darwin öncesidir (bilimsel değildir)
    -Teolojiktir
    -Çok fazla ceteris paribus (sabit) vardır
    -Homoeconomicus düşüncesi yanlıştır (insanlar her zaman rasyonel karar vermezler).
    -Sosyoloji, tarih, felsefe gibi alanlardan faydalanmıyorlar

    Bana kalırsa Veblen'in geleneksel iktisada eleştirileri tamamen haklıdır. Hatta Keynes'in "Genel Teori" kitabında söz ettiği hayvansal güdüler bile neo-klasikler tarafından göz ardı edilmiştir. İnsan gibi bir canlıyı salt ekonomik insan olarak görmek üretilen teorilerin eksik kalmasına neden olur. Neyse ki günümüzde davranışsal iktisat adında bir alan kendini gösterdi. Bu konularda çalışmalar yapıyorlar. Üniversiteler de verilen iktisat eğitimi tamamen ortodoks geleneğe aittir. Marx ve Veblen gibi iktisatçılar gözardı edilmektedir. Çünkü onları yaptıkları toplumdaki kapitalistlerin çıkarlarını baltalamaktır. Bu da en başta devlet tarafından kabul edilemez bir şeydir.
  • 244 syf.
    ·11 günde
    Öncelikle arkadaşlar bu incelemeyi bir pedagog bir öğretmen veya bir eğitimci edasıyla yazmadığımı belirtmek isterim. Kaleme alırken bir sosyolog ve 20 yıl bu eğitim sisteminin içinde olan bir fert olarak kaleme aldım. Elimden geldiğince bilimselliğe girmemeye sadece kendi alanımın noktalarına değinmeye çalışacağım. Önce kitap hakkında sonrada şahsımın eğitim sistemine dair fikirlerini ifade edeceğim.

    KİTABA DAİR

    Söz konusu olan kitabımız “ Zorunlu Eğitime Hayır “ bir annenin kızına karşı hissettiği sorumluluk gereği eğitim sisteminin onun şahsi özgürlüğünü engelleyeceği kaygısıyla kızını okula göndermemesi ile başlıyor. Aslında kitabın yazılma sebebi birilerine bir şey anlatma kaygısı da değil kitap kızına ithaf edilerek yazılmış kızına karşı hissettiği sorumluluk sebebiyle kızına bir açıklama ifadesi. Ne kadar da aciz bi davranış değil mi günümüz yetişkinleri çocuklarına hiçbir açıklama yapmazken bu kadın Catherine Baker kitap yazmış bildiğiniz. Olay örgüsü 1980 dönemindeki eğitim şartlarında geçerken aslında o dönem ki Fransanın sahip olduğu eğitim şartlarına günümüz Türkiyem hala sahip değil. Ne gibi mi? Misal zorunlu eğitim var lakin okulda zorunlu eğitim diye bi kaygısı yok Fransanın. Ebeveynler isterlerse çocuklarını evde veya sivil toplum örgütlerinin kurduğu eğitim kurumlarında eğitimlerine olanak verebiliyor. Peki bu annemizin sorunu ne? Catherine Baker karşı çıktığı her türlü yetişkin ve çocuk ayrımını ortadan kaldırıp aynı noktada yetişkinlerin otoritesi altındaki eğitim sistemini eleştiriyor. Anne baba eksenindeki ev eğitimini de doğru bulmuyor çünkü aslında toplumun ilk otorite figürünün ebeveynler olduğu noktasını vurguluyor.

    Burada bir diğer nokta ise çocukların robotlaşması ve öğretmen kisvesi altındaki eğitimciler tarafından yönlendirilmelerisi noktası. Bazılarımız çocukların yönlendirilmesi gerektiğini düşünebilir çünkü yaşam onları bu savaşa hazırlamalı diye düşünebilir lakin sadece öteliyoruz çocuklarımızın karşılacağı zorlukları. Eğitim onlara bunlarla başetmeyi öğretiyor mu diye düşündüğümüz de çoğumuz tabiki diyordur. Lakin yanlış cevap eğitim kurumları maalesef sadece çocukları yaşamdan soyutluyor ve yaşama dair deyim yerindeyse kafes eğitimiyle yetiştirmeye çalışıyor bir nesli. Eğitim kurumları sadece teori kısmını o da devletin çıkarları odaklı bir teori eğitimi vermektedir. Kafeste doğan bir kuşa özgürlük kavramını sorduğunuzu düşleyin lütfen. Kuş nasıl bir tanımlamada bulunabilir bilmediği deneyimlemediği bir şeyi nasıl tasvir eder? Tabiki anne babasının ona tanımladığı gibi veya eğitimcisinin ne verdiğine bağımlı olarak bu tanımlama değişir. En doğru tanımlama bireyin deneyimlediği gözlemlediği ve sorguladığı bilgidir genelde. Bunların dışında kalan bilgilerin hepsi birilerinin çıkarlarına hizmet ediyordur.

    Son olarak kitaba dair yazar bir çözüm yolu sunmuyor çözümün bireye bağlı olduğu ve herkesin çözümünün farklı olabileceğine inanıyor. Peki ama eğitim bir çoğula seslenmek zorunda değil mi? Benimde aynı fikirde olduğum alternatif eğitim sistemlerinin mevcut olduğu bunun yanısıra eğitimi dört duvarla sınırlamamak gerektiğini ifade ediyor yazarımız. Kısaca çocuk okula gitmek istemiyorsa gitmeyebilir ailesinin yanında eğitimine devam eder, çocuk kurumlar aracılığıyla eğitim almak istiyorsa alabilir… (dikkat ettiyseniz çocuk iradesi geçerli ebeveyn veya yetişkin iradesi değil.) Çocuk yanlıış karar verirse diye soruyorsunuz değil mi ? Bırakın şu iyilik meleğini oynamayı o yaşam size ait değil siz sadece bir yaşama hükmetmek egosuyla yanıp tutuşuyorsunuz. Kendi yaşam hatalarınızı o çocuk üzerinden düzeltmeye ve hayallerinizi o bedene sığdırmaya çalışan bir avuç gerzekten başka bir şey değilsiniz.

    KÜÇÜK BİR ANI

    Yıl 1994 Doğu karışık hemde öyle böyle değil babam artık burdan hayır gelmez diye İzmir yollarına düştük. Fakirlik bir yandan İzmirde baskı bir yandan direnmeye yaşama tutunmaya çalışıyoruz. 1995 Eylül ayı geldi dediler ki okula gideceksin o da nedir? Ben dağ bayır gezerken mahalle aralarına düşmüş ruhumu bedenime hapsetmişim. Neyse okul başladı gidip geliyoruz ben suskun sesim çıkmıyor bir yandan yabancılık hissediyorum bir yandan dil sıkıntısı var. Herkes okumayı söktü ben de tık yok.:) Neyse öğretmen bir gün beni çağırdı bu kağıdı al babana ver diye. Üstüne bakıyorum kağıdın okumada yok ya ne yazıyor acaba diye düşünüyorum eve gidinceye kadar. Akşam oluyor babam işten gelmiş yorgun ve sinirli ne diyeceğim diye düşünüyorum. Kağıdı versem mi vermesem mi? Sonunda vermekte karar kılıyorum babama uzatıyorum kağıdı, uzatmakla tokat yiyişim arasında 30 saniye oynuyor. O zamana kadar çok dayak yemişimdir çocuklardan ama babamdan ilk tokat yiyişim . Ablalarım ( biri 8 diğeri 9 yaşında ) var iki tane bana annemden öte annelik yapan ikisi birden sarılıyorlar bana, büyük ablam önüme geçiyor o küçük bedeniyle babam vurursa ona gelsin diye.Babam sen oğlansın diye seni okula yolluyorum sen disleksi mi neymişsin diyor. :) Öğretmen hanım öğrenme geriliği yazmayı da akıl etmiş zaten baba onu görünce tokatı yapıştırmış kendi söylemine göre. Neyse doktora götürülmemi söylemiş öğretmen hanım sabah erkenden büyük ablam aldı götürdü 9 yaşında çocuk bana annelik yapıyor.  Gittik bir hafta boyunca doktor bir şeyler soruyor resim gösteriyor daha doğrusu konuşmaya çalışıyorum bende kendimce. Bir hafta sonunda doktor amcam başımı öpüp o güzel gülümsemesiyle beni eve yolluyor. Babama kağıt ulaşıyor tabii yine bakıyor kağıda sonra yüzüme tepki yok al öğretmenine götür diyor. Ablalarım okula gitmemiş onlarda okuyamıyor tabii ben bu süreçte öğretmene kinlenmişim bana aptal demiş diye düşünüyorum. Neyse öğretmene kağıdı uzatıyorum bakıyor bu doktor da hiçbir şey bilmiyor demek ki diyor.:) Ben oturuyorum yerime sınıf tekrarı yapacağım büyük ihtimal ama nasıl oluyorsa bol iki dolu bir karne ile ikinci sınıfa geçiyorum. Üç ay doyasıya oynamış arkadaş edinmiş çat pat Türkçe konuşuyorum artık ama okulun ilk günü yine geldi. Aynı sorun yine var okuyamıyorum ama sınıfa başka bir öğretmen geliyor kısa saçlı gülümseme yüzünde değil de sanki yüzü gülümseme altına iliştirilmiş. Sene içinde bakıyor ki ben okuyamıyorum herkesle ilgilendikten sonra her ders gelip bana başka bir şey yaptırıyor alfabeyi yazdırıyor, toplama çıkarma gösteriyor kontrol ediyor. Sınıf mevcudu da az değil ha 40 üstünde bi mevcut var. Çok uzattım kusuruma bakmayın senenin sonuna doğru okumayı söküyorum ama Ayfer Hocam gideceğini söylüyor seneye gelmeyecekmiş artık ben ağlıyorum sürekli. Tabiki gitti sonra öğreniyorum Hocamın engelli bir kızı varmış ve öyle güzel gülümsüyordu ki sanki hayatta en dertsiz tasasız kişisi oydu. Her öğrencisi onun için özeldi hiçbir şeyi bize yansıtmamış. Öğretmenim giderken “ Öğretmenim sizin gurur duyacağınız biri olacağım söz.” demiştim . Ne mi oldu? İlkokul da okul birinciliği, lisede derece, ÖSS de 380 puan üzerinden 312, İki üniversite… Ayfer Hocam bana bir yol açtı ben öğrenmek için öğrendim yoksa okul için değil. Okulda rol yapmam gerektiğini lisede farkettim başka bir gözümün nuru sayesinde onu da başka bir zamanda anlatırım şimdi bu kadar neden uzattım biliyor musunuz hani şu televizyonda çıkan disleksi reklamı var ya öğretmen farkedemiyor öğrencilerin rahatsızlığını işte ben direkt öğretmen tarafından uzmanlık alanı olmamasına rağmen yanlış teşhis konmuş bir öğrenciyim. Oradaki doktor ve Ayfer Hocam olmasa sonum ne olacaktı arkadaşlar ? Bu bir de şans yani şansa işimi bırakmam ama şans olmasa yanlış teşhis sonrada okuldan alınma gerisini siz tasvir edin…


    FİKİRLER DÜNYASI

    “Zorunlu Eğitim gerekli midir?” sorusuna verilecek cevap herkese göre değişecektir lakin soruyu “ Eğitim gerekli midir? ” diye düzenlersek çoğumuz buna evet diyecektir diye düşünüyorum. Önemli olan bu son sorunun içeriğini belirlemektir diye düşünüyorum.

    Okullarda sürekli eğitimci konuşur öğrenci söz hakkı alıp sadece o da konuyla ilgili olacak şekilde sadece öğretmenin bildiği konularda konuşabilir ve soru sorabilir. Eğitimci bilmiyorsa ben her şeyi bilemem ki teranesiyle cevap verir oysaki onun uzmanlık alanı. O da olmadı sen araştır yarın bize anlatırsın der aslında buradan da şu çıkıyor ben çok gerekli değilim ama ben sizin çobanlığınızı yapıyorumdur. Çoban olmasa ne olur? Kuzucuklar hepsi bir yerlere dağılır. Başka otlarla beslenir oysaki biz bunu istemiyoruz bu otlar yenecek diyor eğitimci. Oysaki öğrenciler birlikte öğrenmek yanında öğrendiklerini aktarmaktan zevk alırlar. Bu zevkten onları alıkoyuyor eğitimci. Ayıca istenilen ve tasarlanan bir tasarı konumunda öğrenci. Oysaki yaşça küçük diye onu istediğiniz gibi yoğurmaya kalkışmak kadar çirkin başka bir şey yoktur. Anaokulları da zorunlu eğitim kademesi içerisine alınmasının en büyük sebebi ağaç yaşken eğilir politikasıdır. Gözü açılmış hayatın farkına varan bireyler tehlikelidir.Bunun için hayal edenleri sonrada düşünen bireylere zincirler vurulmalıdır ki sesleri kısık çıksın veya yeri geldiğinde gösterilen uçmaya kalkışan bireyleri toplum sindirebilsin.Eğitim sisteminde eğitimci yönlendiren değil sadece sınıf içerisindeki koordinasyonu sağlayan birey olmalıdır. Kavramların nesnel ifadesi yapıldıktan sonra öğrenci istediğini sahiplenme özgürlüğü sunulmalıdır. Ama bu tehlikeli değil mi ? :) Tehlikeli tabiki devletler varolmalı sonuçta insanlar devletler için var (!).

    Sık karşılaşmışsınız eğitimcilerin çoğu eğitim camiasını eleştirir lakin sözkonusu öğrenci olunca bırakın onlardan bir şey olmaz derler. Öğrenciye kulak tıkamış eğitimcilerin bu davranışı onların eleştirisinin ne kadar ciddiye alınması gerektiğini ifade ediyor. Eğitimci eğitime sadece bir araç noktasına yaklaşan aradaki kuklalardır. Dışarda öğrencisini görenlerin büyük çoğunluğu onları görmezden geliyor veya geçiştiriyor. Çünkü onların amacı sırtını devlete yaslamak ve para kazanmak. Açlık sınırında yaşayın veya maaş almayın demiyoruz lakin her eleştiri konusunda maaşı konuşan eğitimciler azınlıkta değil maalesef. Eğitimci öğrencisini tanımıyor onun için devam eden öğrenci önemli.Korku üzerine inşaa ettikleri disiplin kuleleriyle o küçük bedenlere hükmetmek hoşlarına gitmiyor değil. Çünkü eğitimcilerin çoğu aciz kuklalardan başka bir vasıfları yok üniversiteden kalma kitapları oturma odasını süslüyor tozlu raflarda. Bi süre eğitim verdiğim bi okulda Türkçe öğretmeni üniversiteden sonra hiç kitap okumamış sonra Sosyal Bilgileri öğretmeni hiç tiyatroya gitmemiş. Neden mi? Cevapları basitti maaş yetmiyormuş. Demek ki kitap alan,tiyatroya veya sinemaya giden insanlar zengin .:)

    Diğer konu ise eğitimcilerin saygı beklemeleri öğrencilerden. Saygı bence gerekli olan seni dinleyen ve sana değer veren insanlara verilmeli olan bir kavramdır. Biri gelip sistemin öngördüğü şeyleri ezberleyip anlatıyor kisvesi altında veriyor diye benden saygı beklemesi doğru gelmiyor.

    Bir başka nokta ise okullar yaşama hazırlıyor diye bi sav var lakin yaşama dair hiçbir şey mevcut değil bu kurumlarda.Yaşamdan kopuk bireyler yetiştirip iktidarların ideolojik aygıtları olmaktan başka yüklendikleri bir işlevleri mevcut değil. Okulların çoğu dört duvardan ibarettir oysaki eğitim bir süreç olayıdır. Hani Rıfat Ilgaz’ın Hababam Sınıfında şöyle bir dialog vardır ya:

    Mahmut Hoca:Okul sadece dört yanı duvarla çevrili, tepesinde dam olan yer değildir. Okul her yerdir. Sırasında bir orman, sırasında dağ başı. Öğrenmenin, bilginin var olduğu her yer okuldur.

    Tulum Hayri: Allah aşkına hocam, bu okulda insan ne öğrenir?

    Mahmut Hoca: Yaşamayı, mücadele etmeyi, doğa ile savaşmayı öğrenirsiniz. Bilgili olmayı, en önemlisi kendinize karşı saygıyı öğrenirsiniz. Bu saydıklarım eğer bir okulda yoksa, orada sadece bir taş yığını vardır.

    Eğitim üzerine bu kadar okuma yapmadan önce okulları hapishanelere benzetirdim sonra ne mi oldu büyük sosyologlarda aynen öyle düşünüyormuş. Hapishanelerde hava almak için avlulara çıkartılır öğrencilerde teneffüs aralarında hava almaya çıkartılıyor. Okul çıkışlarına dikkat edin nerede olduğu pek önemli değil öğrenciler ahırdan çıkan hayvanlara benzerler özgürlüğe koşan hayvanlar gibi.

    Victor Hugo’nun “Bir okul açan bir hapishaneyi kapatır.” diyeceksiniz ben de size hapishaneler çoğalıyor nerde o romantizm diyeceğim.Bu arada da açılan okulunda bi farkı yok zaten hapishanelerden ; tel örgüler, yüksek duvarlar, nöbetçi öğrenciler, yoklamalar, okuldan firar eden kaçaklar, otoriter yapı, kısmen kıyafet zorunluluğu, motivasyon kaybı ( sen öğrencisin o öğretmen üst ne derse haklıdır.), özgüve kaybı, sessiz olma zorunluluğu, karar vermek için inisiyatif kulanamama ( eğitimcide de rütbe önemli), zorunlu boş zaman, yemek düzeni, düzen … az mı oldu. :)

    Modernleşme kisvesi adı altında “okullu olma” kavramı getirilmiştir öğrencilerin pratikten koparıp teori sınıflarına hapsettik. Okullar sağ ve sol için birer ideoloji kalesine dönmüş noktadalar. Bunun değerlendirmesini de okulda sınavlar aracılığıyla not ile belirledik. Size tavsiyem aptalı oynayın zekiler çünkü sistem aptalı oynamanızı istiyorsa aptalı oynayın. Robert Pirsig “ Okul size taklit etmeyi öğretir. Öğretmenin istediği şeyi taklit etmezseniz kötü not alırsınız. Tüm derece ve not sistemini kaldırırsanız gerçek bir eğitim verebilirsiniz.” diyor. Bunu aklınızdan çıkarmayın.

    Bauman’ın mektuplarından birinde yazdığı üzere: … alternatifler “bulunan nesneler” değildir; alternatiflerin üretilmesi, yaratılması gerekir. Alternatifler kendi başlarına var olmaz, bizim girişimlerimizle ortaya çıkarlar. Alternatifler, şeylerin olduğu gibi kalmalarına izin vermeyi reddetmekle tasarlanır ve o şeyleri değiştirmeye yönelik çabalarımız süresince olgunlaşır. Diyalojik uğraş lehine argümanlar yığıp onun erdemlerini, getirilerini ve yararlarını sıralamak kâfi değil. Bu argümanlar kulağa ne kadar ikna edici gelirse gelsin, eğer hakiki bir diyaloğun –bizim reddettiğimiz görüşlere sahip kişilerle (bu tür bir diyalogdan şeytanın kutsal sudan kaçtığı gibi kaçanlar da dahil olmak üzere) kurulan bir diyaloğun– gerçekçi bir alternatif olmasını istiyorsak başka bir şeye daha ihtiyacımız var. Bu “başka bir şey” kesinlikle ehemmiyetsiz bir şey değil: Dünyada var olma şeklimizin gözden geçirilmesinden ve nevi şahsına münhasır bir kültürel devrimden aşağı kalır yanı yok.

    Çok mu eleştirdik hadi biraz çözüm üretelim o zaman. Bundan sonra tavsiye ettiğim ve benden daha iyi analiz yapan insanların konuşmalarına yer vereceğim.
    Geleceğin Eğitimi İçin Gerekli Yedi Bilgi

    Eğitimde “bazı şeyleri” değiştirme gerekliliği, ülkemizde olduğu ka¬dar, dünya düzeyinde de sürekli gündemde olan bir konu. Şu ana kadar yapılan değişikliklerin dünyamıza pek bir katkısı olduğu söylenemez. Köktendinci akımların yayılması, terörizmin bir dünya problemi haline gelmesi, yoksullar ile zenginler ve yoksul ülkeler ile zengin ülkeler arasındaki uçurumun gitgide genişlemesi, bu konuda mesafe alamadığımızın belli başlı göstergeleri olsa gerek. Yaygın düşünme biçimlerinin değişmesi -kafaların değişmesi- süregelen bir ihtiyaç olarak karşımıza çıkıyor.
    Peki ama bu değişiklik nasıl bir eğitimle gerçekleşebilir?
    Okuyacağınız yazı Edgar Morin’in UNESCO ’nun isteği üzerine kaleme aldığı, bu konudaki düşüncelerinden oluşuyor. Morin, bugünkü eğitimde genellikle eksik olan yedi önemli nokta saptıyor ve bu eksikliklerin giderilebilmesi için, eğitimde temel alınması gereken “yedi bilgi” öneriyor. Yazara göre bu “bilgiler”, kişilerin bir bütün olarak bilgisel ve etik yeteneklerini geliştirebilmelerine yardımcı olabilir.
    Nelerdir bu eksiklikler? Nereden kaynaklanıyorlar? Ve bunları giderebilmenin yolları ne olabilir?

    Ana başlıklar halinde bu yedi bilgiden bahsedelim sizlere…
    1- Bilmenin Körlükleri: Hata ve Yanılsama
    Eğitimde görülen en önemli bir eksiklik, eğitilenlerin, bilmenin ne olduğu üzerinde düşündürülmemesi, onlara bilgiler aktarmakla yetinilmesidir. Böylece, hazır bilgilerle yüklenen insanlar, çok defa yanıldıklarının farkına varamaz, bilgi ile kuruntuyu birbirinden ayıramaz. Bilgi, doğası incelenmeden kullanılabilecek hazır bir araç olarak düşünülemez. Bu nedenle bilmenin bilinmesi, insan aklını durmadan karıştıran sürekli hata ve yanılsama riskleriyle karşılaşmaya hazırlık işlevi görebilecek öncelikli bir gereklilik olarak görülmelidir.
    Bu sorunun üstesinden gelebilme konusunda Morin ’in çok önemli bir önerisi, “gözlem yapma etkinliklerimizin kendimizi gözlemekten, eleştirilerimizin kendimizi eleştirmekten, nesneleştirme süreç-lerinin de kendimiz üzerine düşünme süreçlerinden ayrılmaması gerektiğidir. Bu, kendini bilme gerekliliğidir.

    2- Akla Uygun Bir Bilginin İlkeleri
    Çok önemli bir sorun da global ve temel sorunları yakalayabilecek ve bu sorunlar içine kısmi ve yerel bilgileri yerleştirebilecek bir bilgiyi geliştirmenin gerekliliğidir. Günümüzde eğitim bütünü/bütünleri görebilecek biçimde tasarlanmamıştır, dolayısıyla kişiler onlara sunulan parça parça bilgileri, ait oldukları bütüne ya da çerçeveye yerleştirememektedir. Dolayısıyla kişi bilme konusu yaptıklarının bağlantılarını görememekte, bağlantılı düşünememektedir. İnsan zihninin, tüm bilgilerini bir bağlam ve bir bütün içinde konumlandırmaya olan doğal yatkınlığını geliştirmek gereklidir.
    Bunun üstesinden gelebilmekle ilgili olarak Morin’in önerisi, eğitimde, bir “parça”nın öğretimi üzerinde yoğunlaşırken, bu “parça”nın bütünle ilgisini göstermek, bir bütünü ele alırken de parçalarının açık bilgisine dayanmak gerektiğidir. Böylece eğitilenin, varolanın ve gerçekliğin çokboyutluluğunu ve karmaşıklığını görebilecek bir göz kazanmasına yardımcı olunabilir.

    3- İnsanlık Durumunu Öğretmek
    İnsan hem fiziksel, hem biyolojik, hem psişik, hem kültürel, hem toplumsal, hem de tarihsel bir varlıktır. Öğretim içinde, disiplinler yoluyla bütünüyle parçalanan da aslında insanın doğasının bu karmaşık birliğidir. Oysa nereden gelirse gelsin herkes hem kendi kimliğinin karmaşık niteliğinin, hem de diğer tüm insanlarla ortak kimliğinin bilgisi ve bilincine sahip olmalıdır.
    Bu, mevcut disiplinlerden hareketle, doğa bilimleri, beşeri bilimler, edebiyat ve felsefe içinde dağılmış olan bilgileri düzenleyerek, insanın birliği ve karmaşıklığını görmenin ve insani olan her şeyin birliği ile çeşitliliği arasındaki koparılamaz bağı göstermekle mümkün olacaktır.

    4- Dünyalı Kimliği Öğretmek
    Küresel çağın gelişmelerinin bilinmesi ve dünyalı kimliğin tanınması, öğretimin önemli konularından biri olmalıdır. Eğitim insan türünün “dünyasal kimliği”ni, tüm insanların aynı kaderi paylaştığını göstermeli, böylece de eğitilende insansal dayanış¬ma isteğini uyandırmalıdır.
    20. yüzyıla damgasını vuran küresel ölçekteki krizler bütününe, bundan böyle aynı yaşamak ya da ölmek sorunlarıyla karşı karşıya olan bütün insanların ortak bir kaderi paylaştıklarını vurgulamak gereklidir.

    5- Belirsizlikleri Göğüslemek
    Bilimler bize pek çok kesinlik kazandırdı ama aynı zamanda sayısız belirsizlik alanının olduğunu da gösterdi. Öğretim; fizik bilimleri (mikrofizik, termodinamik, kozmoloji), biyolojik evrim bilimleri ve tarihsel bilimlerde ortaya çıkan belirsizliklerin öğretilmesini de içermelidir.
    Böylece de insanları beklenmeyeni beklemeye alıştırmalı ve şaşırtıcı bir olguyla karşı karşıya geldiklerinde üstesinden nasıl gelebileceklerini öğretilmelidir.
    Öğretme yükümlülüğündeki herkesin, içinde yaşadığımız zamanın belirsizliğinin ön saflarında yer alması gereklidir.

    6- Anlamayı Öğretmek
    Anlayış, insan iletişiminin hem aracı, hem amacıdır. Oysa anlamanın öğretilmesi öğretimimizin dışında kalmıştır. Gezegenimiz, her yönde karşılıklı anlamayı gerektirir. Yaşadığımız birçok sorunun ırkçılığın, yabancı düşmanlığının vb, insanların birbirini anlayamamalarından kaynaklandığını göz önüne alarak, eğitimde anlama öğretilmelidir. Geleceğin eğitiminin ürünü bu olmalıdır.
    Yakın olduğu kadar yabancı insanlar arasında da karşılıklı anlam, insan ilişkilerinin barbar anlayışsızlık durumundan çıkması için artık hayatidir. Bu da anlayışsızlığı kendi kökleri, biçimleri ve sonuçları içinde incelemeyi gerektirir. Böyle bir inceleme için, nefretin belirtilerine değil, köklerine yöneleceği göz önüne alınırsa, gerekliliği ortadadır.

    7- İnsan Türünün Etiği
    Etik eğitimi, ahlâk dersleri verilerek yapılmamalı, etik kaygıların kafalarda oluşmasına yardımcı olmalıdır. Her insanın, hem bir kişi, hem bir toplumun üyesi, hem de insan türünün bir üyesi olduğu bi-lincini kazandırmalı, böylece de kişilerin özerkliğinden, toplumsal katılımından ve insan türüne ait olma bilincinin gelişmesinden oluşan “insansal gelişme”yi sağlamalı, “yurdumuzun dünya olduğu” bilincini kazandırmalı, bu bilinci de “dünya vatandaşlığını” gerçekleştirme isteğine dönüştürmeye katkıda bulunmalıdır.
    Edgar Morin’in 20. yüzyılın sonlarında yapılan eğitimlerdeki belli başlı eksikliklere ilişkin teşhisleri kadar, bu eksiklikleri gidermeye ilişkin önerileri de son derece önemli. Genel olarak okura, özellikle de eğitimci olan okura, düşünmek için bol bol malzeme sağlıyor. Okuyup üzerinde düşünmenizi öneririz bizde.
    21. yüzyılın başında, dünyanın bugünkü koşullarında dünyaya gelen her kişinin bu tip insanlar yetiştirebilecek eğitmenlere şiddetle ihtiyacı var.

    Okulları İyileştirmek Cesaret İstiyor

    Cesaret sadece liderlere özgü bir şey değil. Bir okulun gelişmesini isteyen herkesin buna ihtiyacı var. Ayrıca girişimde bulunmaya hazır olmaya ve yürek isteyen konuşmalara katılmaya da ihtiyaç var.
    Size besa örneğini anlatmak isterim. Bu, Arnavutluk kültürünün temel değerlerinden biridir. İkinci Dünya Savaşı sırasında Naziler, Arnavutluk’u istila ettiklerinde bütün Yahudilerin teslim edilmesini istediler. Ancak, kişinin kendi hayatı pahasına konuklarını korumaya verilen değer anlamına gelen besa yüzünden Arnavutluk halkı herhangi bir toplantı yapmadan ya da kendilerinden böyle bir şey istenmeden bütün Yahudileri ailelerinin içine aldılar.
    Arnavutluk Kralı, Nazi liderleriyle karşı karşıya geldiğinde Arnavutluk’ta hiçbir Yahudi olmadığını ve isterlerse gelip bakabileceklerini söyledi onlara. Arnavutluk halkına özgü olan besa değeri cesaretle hayata geçirilmişti.
    Bazı zamanlar, Arnavut halkı kadar olmasa da, elinizden gelenin daha fazlasını yapmanız gerekebilir. Sınırlarınızı aşmak, yani bir vizyon sahibi olmak ve daha fazla işbirliği, düzenleme ve dayanışma gerektiren bu vizyona göre hareket etmek cesaret ister. Cesaret, meslektaşlarınız ve üstleriniz tarafından onaylanmama korkusuyla yüzleşmeyi ve bunun üstesinden gelmeyi gerektirir.

    Cesur Konuşmalar Planlamak

    Kişinin kendi okulunu iyileştirmesi dürüst konuşmalar gerektirir ve bu da cesaret ister. Belki her zaman öyle olması gerekmez, ama çoğu durumda gerekir. İşte öğretmen kadrosu toplantılarında, sınıf ya da branş planlama ya da hazırlık yapma dönemlerinde ya da bir mesleki gelişim faaliyeti olarak kullanabileceğiniz sorular:
    Tartışma Soruları
    • Okulda şu an yaptığınız hangi uygulamayı yapmayı bırakmak isterdiniz?
    • Okulunuzda yapmadığınız hangi uygulamayı yapmaya başlamak isterdiniz?
    • Okulunuzda yaparken sürekli sorguladığınız ve artık ortadan kaldırmak istediğiniz şey nedir?
    Eğer Cesaretiniz Olsaydı . . .
    • Yaptığınız şeyi, nasıl yaptığınızı ve insanların birbirine nasıl davranması gerektiğini en iyi anlatan temel etik ilkeler hakkında okulunuzdaki insanlarla yapacağınız bir konuşmaya nasıl başlardınız?
    • Okulunuza adım atan, içinde dolaşan ve zaman geçiren birinin bu değerleri deneyimlemesini/bilmesini/görmesini/duymasını/hissetmesini hangi ritüeller, rutinler ve diğer somut belirtiler sağlar? (Özellikle girişleri, sınıfları, bahçeyi, koridorları, yemekhaneyi ve personel odalarını düşünün.)
    Nasıl Başlayabilirsiniz?
    Yukarıdaki soruları ve önerileri, okulunuzdaki meslektaşlarınızla yapacağınız cesur konuşmaları başlatmak için kullanın. Bazen boş kağıtlar dağıtmak ve insanların cevpalarını bunlara yazmasını istemek ve genel bir tartışmaya geçmeden önce bu cevapları çiftler ya da küçük gruplar halinde paylaşmak faydalı olabilir. Umarım bu herkes için aydınlatıcı ve özgürleştirici bir faaliyet olur. Çünkü herkes yapması gereken ve yapmaması gereken şeyleri, değiştirmek istediği ama asla o noktaya gelemediği şeyleri çok iyi bilir.
    Özellikle temel etik değerlerle ilgili konuşma çok önemlidir. Çok sayıda değer ortaya çıkacaktır ama daha küçük bir gruba, örneğin üç ila beş değere ve okul kültürünün ve okul ikliminin bir parçası olarak uygulamaya ciddi anlamda çabalayacağınız değerlere odaklanın.
    Örneğin saygı, adalet, değer verme, bütünlük ve destek bunlara birkaç örnek olabilir. Bazı ilkelere odaklanmanız diğerlerini reddetmeniz anlamına gelmez. Sadece öğrencilere, öğretmen kadronuza, velilere ve daha geniş kitlelere aktaracağınız anlamına gelir. Aynı zamanda öğrencilere de bu ilkeleri kazandırmaya yönelik deneyimler yaratacağınız anlamına gelir.
    Sadece birkaç meslektaşınızla bile bu tür konuşmalar yapmak, neredeyse her seferinde okul ikliminde gelişmelere, öğrenciler için daha iyi deneyimlere ve daha iyi sonuçlara sebep olur.
    Öğrenmeyi Seven Bir Lise Öğrencisi Anlatıyor: Neden Okuldan Nefret Ettim?
    Başlığı dikkatli okuyun. Okul diyorum, eğitim değil. Evet, arada bir fark var.
    Bu sene lise ikinci sınıf olacağım ve şu ana kadar sadece bir sene liseye gitmiş olsam da, okuldan biraz nefret ettiğimi söyleyebilirim. Bu aslında bir klişedir; okuldan nefret eden lise öğrencisi, bütün gün telefonunda mesajlaşır, partilere gider vs. İşin aslı bu üç şeyden sadece bir tanesi bana uyuyor. Ama bir an için okuldan hiç de nefret etmediğim zamana geri saralım: Anaokulundan dördüncü sınıfa kadar olan bölüm…
    Nefret çok güçlü bir kelime. Okuldan nefret etmiyorum, sadece ilkokul günlerimdeki aşırı mutlu ve coşkulu halimle şimdiki duygularımı kıyaslıyorum. O zamanlar okulu çok severdim. En sevdiğim yerdi, çünkü her zaman öğrenmeyi çok seven biriydim. Harika bir çocukluk geçirdim (yani, teknik olarak hala çocukluk çağımdayım ama şimdilik bunu görmezden gelebilirsiniz); her gün kitap okuyarak, hayvanlar hakkında daha fazla şey öğrenmek için hayvanat bahçesi maceralarına çıkarak, yıldız gözlemi yapmak için rasathaneye doğru uzun yürüyüşler yaparak, mümkün olan bütün müzeleri gezerek ve daha pek çok güzel şey yaparak büyüdüm. Merak tohumu zihnime çok erken yaşlarda ekilmişti ve bugün hala büyümeye devam ediyor. Bir soru sormak ve beni tatmin edecek bir cevaba ulaşmak çok hoşuma gidiyor, ama beni esas heyecanlandıran şey bu cevaplarla bir şeyler yapabilmek. İşte bu, bilgiyle bilgelik arasındaki fark.
    Şimdi küçük bir anaokulu çocuğu olarak hayal edin beni; bütün sorularıma (yani, neredeyse) cevap alabildiğim bir odada (olayı daha da heyecanlı bir hale getiren bir gökkuşağı halısının üzerinde) oturuyorum. Okumayı, yazmayı ve sayı saymayı öğrenebiliyorum. Farklı hayvanlar, bitkiler ve dünya hakkındaki pekçok şeyi anlayabiliyorum. Atalarımı ve her şeyin tarihini öğrenebiliyorum. Sadece bununla da kalmıyor, çok da eğleniyorum! Renkli karbon kağıtlarını bir araya getirip bir yapboz gibi onları yapıştırmak varken, bitkilerin farklı bölümlerini neden sadece okumakla yetinesin ki? Hatta daha da güzeli, kendi yetiştirdiğin bitkinin büyümesini izle! Benim için okul inanın bir çeşit cenneti.
    Peki okula duyduğum sevgi nasıl oldu da değişti? Basit: Okul öğrenmekle ilgili olmayı bıraktı. Liseye hatta ortaokula başladığımda, çevremdeki herkesin, öğretmenlerin ve aynı şekilde öğrencilerin zihniyeti aynıydı: “Çalış, çalış, çalış, iyi not al, iyi not al, iyi not al.” Yararsız bilgileri kafana mümkün olduğu kadar hızlı tıkmakla meşgullerdi. “Anlamasan da olur, sadece ezberle ve sınavdan en iyi notu al!” Ya sınav? Hiç konuşmadan bir odada geçen bir saat. Kaygı baloncukları midende uçuşurken, çoktan seçmeli cevapların arasından doğru baloncukları işaretlemelisin. Okul yavaş yavaş kuru bilgiyi sadece en yüksek notu alana kadar ezberimde tutmam gereken bir yere dönüştü. İyi bir üniversiteye gitmek için gerekli şartları yerine getiriyordum. Bütün olay üniversiteye girmek ve akranlarından daha iyi olmaktı. Sınıf arkadaşına neden yardım edesin ki? Üniversiteye gitme zamanı geldiğinde, rekabet edeceğin insan sayısının azalması için neden onları sabote etmeyesin ki? İşte bu zihniyetten nefret ettim. Ama çevremdeki herkes böyle düşünüyordu, hatta belki ben bile.
    Neden okul öğretmenlerin yavaş öğrettiği, öğrencilerine eşit müdahale ettiği ve onlarla anlamlı sohbetler ve tartışmalar yaptığı bir yer olamıyor? Bir zamanlar soru soran herkese bağırıp çağıran bir matematik öğretmenim vardı, çünkü matematik dersindeydik ve bunları bilecek kadar zeki olmalıydık. Neden okul her tür soruyu hoş karşılayan ve bu soruları sormak için insana zaman tanıyan bir yer olamıyor? Ertesi sabah her şeyi unutmak için sınavlara çok çalışmaktan inanılmaz bıktım. Gerçek hayatta sınırsız kaynaklarımız var. İnternet, kütüphane, akranlarımız. Bir odada oturup bir saat boyunca baloncukların içini doldurmaktansa, neden sınıf arkadaşlarımızla bir araya gelip dersle ve aynı zamanda gerçek hayatla ilgili olan karmaşık ve eleştirel düşünmeyi harekete geçiren bir soru üzerinde elimizdeki kaynakları kullanarak çalışmıyoruz?
    Dünyadaki açlık sorununu ya da başka sorunları çözmek için zihinleri ancak bu şekilde büyütebilirsiniz. Öğrencilerinizin merakını ve ilgisini ancak böyle uyandırır ve belli bir konu hakkında heyecan duymalarına böyle sebep olursunuz. Okullar testleri ve ödevleri kaldırmalılar demiyorum, okulun esas işinin daha çok öğrenme deneyimi yaratmak olması gerektiğini ve daha fazla gerçek hayatla ilgili olması gerektiğini söylüyorum. Testler ise eleştirel düşünme ve ön bilginin bir kombinasyonunu kullanmalı; beynin sadece bilgiyi ezberleyen bölümünü soyutlamamalı, çünkü öğrenciler bunların yarısını anlamıyor zaten!
    Ben de kendimi bu acı gerçeğe kaptırdım. Her şeyi sınavdan sonra unutacağımı bile bile çalışmak için gece geç saatlere kadar uyanık kaldım. En yüksek notu alacak, kendimi zorlayacaktım. Ama ne pahasına? Sonunda bir boşluğa düştüm, kaygı ve obsesif kompülsif bozukluk yaşamaya başladım ve eğer buna hemen bir son vermezsem bu listeye depresyonu da ekleyebilirim. Okul kendimi zorlamaya devam etmem için beni teşvik ediyor, peki ama kırılma noktama ulaşmam daha ne kadar sürecek? Bugünlerde yaptığım tek şey ödev ve ders çalışmak. Lisenin ilk yılında o kadar stres yaşadım ki, sadece kendimi hastanede bulmakla kalmadım, aynı zamanda bütün yıl boyunca okul harici tek bir kitap bile okumadım. Benim için ikincisi çok daha trajikti. Sadece 10’uncu sınıftayım ama sanki bıçak kemiğe dayanmış gibi hissediyorum.
    Evet, okul berbat bir şey! Ama bu, öğrenmek de öyle olmalı anlamına gelmiyor. Bugünden itibaren kendime bir söz veriyorum: Hangi üniversiteye gidersem gideyim, en sonunda kendimi hangi işi yaparken bulayım, öğrenmeyi her zaman seveceğim ve her zaman daha fazla bilmek için çabalayacağım. Ve bu yazı da söylediğim her şeye rağmen hala okula gitmekten zevk alıyorum ve eğitimimi hiçbir şeye değişmem. Her zaman “Eski Yunan Mitolojisi” ya da “Hayvanlara Dair A’dan Z’ye Her Şey” ile ilgili kitaplar okuyan türde bir insan oldum, öğrenmeyi bu kadar çok istediğim için, o insan olmaya devam etmeyi umuyorum.

    Okula Gereğinden Fazla Anlam Yüklemek

    “Mimar Sinan Üniversitesi Tiyatro bölümüne gitmek istiyorum baba” dedim, gözümün içine baktı, “boşver oğlum” dedi, “para kazanacağın bir meslek seç, tiyatroyu da sonra yaparsın”. Ailenin yüzlerce müdehalesinden biriydi bu, benim değil ailemin isteklerini yaşıyordum. Lise son sınıfa dair verdiğim örneği geri sardıkça duygularımın, ilgilerimin, seçimlerimin çoğunda ailemi görürüm. Tek olmadığımı, çoğumuzun ailelerimizin yaşamımızı şekillendirdiği öykülerle büyüdüğümüzü biliyorum.
    Psikoloji alanında birçok kuram, kişilik gelişiminin küçük yaşlarda edinildiğini söyler. Eric Berne tarafından geliştirilen Transaksiyonel Analiz kuramı da hepimizin içinde yer alan sistemin ilk beş yılda beynimize kaydedilen kodlar olduğunu ve silinmesinin çok zor olduğunu savunur. Doğum öncesi başlayan kişilik gelişiminin ilk yılları çok değerli ve biz bu yılları ailemizle geçiriyoruz. Bugünlerde sıkça rastladığımız “Hayatta en büyük mucize, küçükken iyi bir öğretmene
    rastlamaktır” cümlesini yeniden düşünmek gerekiyor. Acaba mucize küçükken iyi bir öğretmene rastlamak mıdır yoksa küçükken kişilik gelişimimize zarar vermeyecek, iyi rol model olacak anne babalara rastlamak mıdır? Bu karşılaştırmanın amacı kefelerinin hangisinin
    aşağıda olacağını görmek değil, her iki kefenin de değerini iyi analiz etmektir.
    Okulların açılmasıyla, mucize beklentileri de artmaya başladı. Sanırım öncelikli olarak bilimsel gerçekle yüzleşmeliyiz, mucize yoktur. İyi öğretmene denk gelmek tabi ki değerlidir ve öğretmen rol modeli öğrenciler için etkilidir. Çocukların gelişim süreçlerindeki yükün hepsini okulda öğretmene bırakmak ise hayalciliktir.
    Kitap okunmayan bir evdeki çocuğun okula giderek kitap kurdu olmasını beklemek, müzikle ancak düğünlerde karşılaşılan evlerdeki çocuklardan klasik müzik dinleyicisi yaratmak, fırsatçılığın erdem olarak görüldüğü ortamlarda yetişen çocukların vicdanlı olmasını beklemek, cep telefonun elden düşmediği yetişkinlere maruz kalan çocuklara bilgisayar oyunlarını sınırlamak…
    Eğitim yüzyıllar içinde evrilirken, klasik okulların yerini alternatif okul arayışları almışken hatta okulsuzluk (homeschooling) okullluluğa tercih ediliyorken, dünyadaki yaratıcı başarılı bireylerin okullarında nasıl da başarısız olduklarına dair her gün yeni haberler çıkıyorken bizlerin okullardan çocuklarımızın gelecekleri ile ilgili beklentilerimizi yeniden değerlendirmemiz gerekiyor. Okullara gereğinden fazla anlam yüklemeden, çocuğumuzun yaşamını okul üstünden zehir etmeden güzel bir yıl geçirebiliriz. Nasıl mı?
    Evde cep telefonu elimizde olmadan, çocuğumuzla okul konuşmadan, onunla oyun oynayabilir ya da televizyon kapalıyken güzel bir müzik eşliğinde beraber kitap okuyabiliriz.
    Çocukların onları okulla besleyen değil okuldan bağımsız besleyen yetişkinlere ihtiyacı var.

    Not Yok, Ders Programı Yok: Berlin’de Eğitimi Altüst Eden Bir Okul

    Anton Oberländer, ikna etme yeteneği yüksek biri. Geçtiğimiz yıl, o ve bir grup arkadaşının planladıkları kamp gezisi için paraları yeterli gelmedi. Anton bir şekilde Almanya’nın ulusal demiryolları işletmecisi ile konuşup onu kendilerine bedava bilet vermesi konusunda ikna etmeyi başardı. Şirketin yönetimi Anton’un cesaretinden o kadar etkilenmişti ki, 200 kişilik bir çalışan grubuna motivasyon konuşması yapması için onu tekrar davet ettiler.
    Bu arada belirtilmesi gereken önemli bir nokta var: Anton henüz 14 yaşında.
    Berlinli gencin özgüveni, büyük ölçüde, geleneksel eğitimin kurallarını radikal bir şekilde altüst eden benzersiz bir eğitim kurumunun ürünü. Oberländer’in okulunda öğrenciler 15 yaşına gelene kadar hiç not yok. Ders programı yok ve ders tarzında anlatım yok. Her ders için ne üzerinde çalışmak istediklerine ve ne zaman bir sınava girmek istediklerine öğrenciler kendileri karar veriyor.
    Okulun müfredatı her helikopter ebeveynin kabusu olacak türden. Belirlenmiş konular matematik, Almanca, İngilizce ve sosyal bilimlerle sınırlandırılmış. Bu derslere “sorumluluk” ve “meydan okuma” gibi çok daha soyut dersler ekleniyor. Meydan okuma için yaşları 12 ile 14 arasındaki öğrencilere 150 Euro veriliyor ve tamamen kendi başlarına planlamaları gereken bir macereya atılmaları bekleniyor. Bazıları kano yapmaya, bazıları bir çiftlikte çalışmaya gidiyor. Anton, İngiltere’nin güney kıyısında trekking yapmaya gitmiş.
    Bu yeniliklerin altındaki felsefe basit: “İş piyasasının beklentileri değiştiğine ve akıllı telefonlar ve internet genç insanların bilgiyi edinme yollarını dönüştürdüğüne göre bir okulun öğrencilerine miras bırakabileceği en önemli beceri, kendi kendini motive etme kapasitesidir” diyor okulun müdürü Margret Rasfeld.
    “Üç ya da dört yaşındaki çocuklara bakın, özgüvenle dolular” diye devam ediyor Rasfeld. “Genellikle çocuklar ilkokula başlamak için sabırsızlanırlar. Ancak okulların çoğu, sinir bozucu bir biçimde bir şekilde bu güveni eğitim yoluyla çocukların elinden alır.”
    Rasfeld’e göre Evangelical School Berlin Centre (ESBC), bir okulun ne olduğunu “yeniden icat etmekten” başka birşey yapmıyor. “İlerici bir okulun misyonu, genç insanları değişimle baş etmeye hazırlamak ya da daha da iyisi, değişmeye can atan insanlar olmalarını sağlamak olmalıdır. 21’inci yüzyılda okullar, güçlü kişilikler geliştirmeyi kendi işleri olarak görmelidir.”
    “Öğrencileri 45 dakika boyunca bir öğretmeni dinlemeye zorlamak ve herhangi bir çalışmada işbirliği yaptıkları için onları cezalandırmak, sadece modern iş dünyasının beklentileri ile örtüşmemekle kalmıyor aynı zamanda onunla ters düşüyor” diyen Rasfeld şöyle devam ediyor: “Hiçbir şey öğrencileri, kendi istedikleri bir konunun arkasındaki anlamı keşfetmek kadar motive edemez.”
    Okulundaki öğrenciler, kazandıkları becerilerini kanıtlamak için farklı yollar bulmak konusunda teşvik ediliyorlar. Örneğin bir matematik sınavına girmek yerine bir bilgisayar oyunu için kod yazmak gibi… Kamp gezisi “meydan okuması” girişimine kadar daha önce hiç üç haftalığına evden uzaklaşmamış olan Oberländer, seyahati boyunca okulda birkaç yılda öğrendiğinden çok daha fazla İngilizce öğrendiğini söylüyor.
    Almanya’nın federal bir eğitim yapısı bulunuyor. 16 eyaletin hepsi bu yapının içinde kendi eğitim sistemini planlıyor. Bu da “özgür öğrenme” modellerinin gelişmesine olanak tanıyor. Ancak Sudbury, Montessori ya da Steiner okullarından farklı olarak Rasfeld’in okulu, diğerlerine göre daha katı bir kurallar sisteminin içine öğrencinin özgür iradesini oturtmaya çalışıyor. Dersler sırasında aylaklık eden öğrenciler, geride kaldığı konuları yakalamak için Cumartesi sabahı okula gelmek zorunda. Buna “silentium” cezası deniyor. “Ne kadar fazla özgürlüğünüz olursa, o kadar fazla yapılandırmaya ihtiyaç duyarsınız” diyor Rasfeld.
    ESBC’nin Almanya’nın en heyecan verici okulu olarak ün kazanmasının temel nedeni, deneysel felsefesinin etkileyici sonuçlar getirmeyi başarmış olması. Rasfeld’in okulu her yıl, Berlin’deki diğer tüm okullar arasında en yüksek notları almayı başarıyor. 2007 yılında sadece 16 öğrenciyle açılan okul, bugün 500 öğrencisi ve yeni başvurulardan oluşan uzun bir listeyle eğitim hayatına devam ediyor.
    Kulaktan kulağa yayılan başarısı göz önünde bulundurulduğunda, Rasfeld’in yaklaşımının ülke çapına yayılması çağrıları hiç de şaşırtıcı değil. Ancak bazı eğitim uzmanları okulun yöntemlerinin dışarıya kolayca aktarılıp aktarılamayacağını sorguluyor. Onlara göre okulun Berlin’deki en gelecek vadeden başvuruları, ancak varlıklı ve ilerici ailelerden gelebilir. Rasfeld ise bu eleştirileri reddederek okulun farklı kesimlerden gelen öğrencilerden oluşan heterojen bir karışım hedeflediğini ısrarla söylüyor. Okulun toplantı salonunda bir haç asılı olsa da ve her okul günü ibadetle başlasa da, mevcut öğrencilerin sadece üçte biri protestan. Öğrencilerin yüzde 30’u göçmen ailelerden geliyor. Yüzde 7’si ise hiç Almanca konuşulmayan ailelerden.
    Her ne kadar ESBC, Almanya’nın 5,000 özel okulundan biri olsa da fiyatlar örneğin İngiltere’deki özel okullarından nispeten daha düşük. Öğrencilerin yüzde 5’i ödemelerden muaf.
    Ancak Rasfeld bile okulun öğrenme yöntemlerine uyum sağlayabilecek öğretmenler bulmanın, öğrencilere aynı şeyi yaptırmaktan çok daha zor olduğunu kabul ediyor.
    Temmuz ayında emekliliği gelmesine rağmen 65 yaşındaki Rasfeld’in hala heyecanla savunduğu iddialı planları var. Okulda bulunan dört kişilik bir “eğitim inovasyon laboratuarı”, ESBC’nin izinden gitmek isteyen okullar için eğitim materyalleri geliştiriyor. Almanya’daki yaklaşık 40 okul, Rasfeld’in bazı ya da tüm yöntemlerini uyarlama sürecine girmiş bile.
    “Eğitimde ancak alttan bir değişim yaratabilirsiniz. Eğer emirler yukarıdan gelirse, okullar buna direnecektir. Bakanlıklar dev petrol tankerleri gibiler; onları altüst etmek çok uzun zaman alır. Oysa bir şeyleri farklı yapabileceğimizi göstermek için ihtiyacımız olan şey çok sayıda sürat teknesi.”

    “Bırakın Sınıf Kurallarını Öğrenciler Koysun!”

    “Okullardaki ‘basit kurallar ve standartlar’ tedavülden kaldırılmalı ve disiplinle ilgili kararların alınmasında öğrencilere yönlendirme olanağı verilmeli” diyor Sean Bellamy. Öğretmen ve İngiltere’deki Sands Okulu’nun kurucularından Sean Bellamy, öğrencilere becerilerin “şiddetsiz iletişim ve uzlaşma” içinde öğretilmesi gerektiğini ve öğrencilerin disiplinle ilgili prosedürlere karar veren konseyler kurmalarının desteklenmesi gerektiğini söylüyor.
    2016 Global Öğretmen Ödülü adaylarından Bellamy şöyle devam ediyor: “Öğrencilerin sınıf kuralları ile ilgili sağduyulu kurallar getirebileceklerine güvenebilmeliyiz. Ve bu tür bir inisiyatifin okulların “daha huzurlu yerler” olmalarını sağlayabileceği gibi aynı zamanda genç insanlara yaşama dair beceriler kazandıracağına inanmalıyız.”
    Sands Okulu, öğrencilerden ve eğitim kadrosundan oluşan bir konseyin, okuldaki yaşam ve derslerle ilgili her tür kararı aldığı İngiltere’deki birkaç demokratik okuldan birisi.
    1987 yılında kurulan okul, bugün yaşları 10 ile 17 arasında değişen 70 öğrenciye sahip. Eğitimci Bellamy’e göre genç insanlar, yetişkinlerin de desteğiyle nasıl eğitim göreceklerini seçebilmeli. Bellamy, kuralların ve standartların ilişkilere müdahale edebileceğini iddia ediyor. Sands Okulu’nda öğrenciler ve çalışan personel birbirlerine ilk isimleriyle hitap ediyor.
    Bellamy soruyor: “Peki ya disiplinle ilgili prosedürler öğrenciler tarafından tasarlansa ne olur? Neden içinde çözümler üretme konusunda bilgili ve becerikli genç insanların olduğu ‘yargı’ konseyleri kurmuyoruz ki?”
    “Ben cezalandırıcı olmayan çözümleri hedefliyorum” diye devam ediyor Bellamy. “Bizim deneyimlerimize göre ceza, öğrencileri düşünmeye sevk etmiyor.”
    Sean Bellamy Sands Okulu’nda öğrencilerle beraber.
    Ancak şunu da ekliyor Bellamy: “Elbette bazı kesin kurallarımız var; örneğin sigara, alkol ve uyuşturucularla ilgili kurallarımız oldukça sabit. Ancak sonuçlar her zaman o kadar sabit olmuyor.”
    Okul politikalarını ana hatlarıyla anlatan Bellamy, yeni kurallar hakkındaki kararlar için önce öğretmen gruplarına başvurulduğunu ve burada üslubun tartışıldığını söylüyor. Çok sayıda öneri, tartışılmak üzere bir okul toplantısında herkesin görüşüne sunuluyor. Burada oylama yapılarak karara varılıyor.
    “Bir kural, çoğunluğun kararı olsa bile, bazen çoğunluk yeterli olmayabiliyor. Örneğin, yeni personelin alınması. Bu konuda çocukların da önemli bir söz hakkı oluyor” diyor Bellamy.
    “Eğer bir çocuk derse 10 dakikadan fazla geç kalırsa, grup çocuğun derse alınıp alınmayacağına karar veriyor. Eğer okulda yemek yiyorsanız bulaşıklarınızı yıkamak zorundasınız. Eğer unutursanız, sorun yok. Ama eğer bunu reddederseniz bir hafta boyunca öğle yemeği yiyemiyorsunuz. Bir çocuk, geleceğe yönelik makul bir yol bulacak olan okul konseyine başvurabiliyor” diye devam ediyor Bellamy.
    Bellamy, eğitim sistemlerinin eğitimde önemli bir püf noktasını gözden kaçırdıklarını ve önemli kararlar vermenin çocuklara eylemlerinin sonuçlarını anlamayı öğrettiğini düşünüyor.
    “İki yaşındaki çocuklar ne yapmak istedikleriyle ilgili zekice kararlar alır, ama 11 yaşındakiler bocalar. Çocuklar gerçekten zekidir. Ve bu zekanın bir bölümü karar vermekten ve hata yapmaktan kaynaklanır. Bütün olay, eylemlerinin sonuçlarını anlamalarıdır.”
    “Bence okullar insanların duyarlılık ve bilgelik kazanabilecekleri ve hata yapabildikleri yerler olmalı. Eğer her şeyi test için öğretirsek, bunu asla başaramayız.”
    “Çocuklara kendi eğitimlerini etkileme fırsatı vermek, onların eğitim isteklerini artırabilir” diyen Bellamy şöyle devam ediyor: “Kendi fikrinizin bir okulu değiştirebileceğini gördüğünüz demokratik bir ortamdaysanız, dünyayı gerçekten değiştirebileceğiniz inancına sahip olursunuz.”
    “Demokratik okullara yatırım yapılmalı. Çocukları dinlemelisiniz; o zaman size hayatlarını neyin değiştireceğini söylemeye başlayacaklardır.”
    “Tanıştığım her öğretmen, çocukların yapabileceklerinin en iyisini yapmaları arzusunu taşıyor” diyor Bellamy, “Ama ‘en iyi’nin tanımı yıllar içinde çok değişti. Okullar ‘en iyi ürün’ fabrikalarına dönüştü.”

    Okulda Farkına Bile Varmadan Öğrendiğiniz Üç “Yıkıcı” Şey

    Eğer okula bilgiyi öğrendiğimiz yer olarak değil de kendimiz hakkında bir şeyler öğrendiğimiz bir yer olarak bakarsanız, farkına bile varmadan aldığımız bazı dersler olduğunu fark edersiniz.
    Lisedeydim. 16 yaşındaydım ve çok öfkeliydim. İngilizce öğretmenim bize bir yaratıcı yazı ödevi vermişti: Lisede olmakla ilgili herhangi bir şey yazın. Herhangi bir şey.
    Ben de bir okul katliamıyla ilgili radikal bir hikaye yazdım. Hikayem berbat bir not aldı. Tıpkı okuldaki çoğu yazı ödevim gibi. Her zaman aynı eleştirileri alıyordum: Bana verilen ödev konusunu saptırıyordum; yazdıklarımda çok fazla kişiseldim ve çok fazla şey paylaşıyordum; yazdıklarım bazen saldırgandı ya da fazla tuhaftı.
    Okul beni berbat bir yazar olduğuma ikna etti. Ki bu çok tuhaf çünkü şu anki mesleğim yazarlık. Üstelik tam zamanlı bir yazarım ve tek geçim kaynağım da yazı yazmak. Bu da size gelsin Bay Jacobs! Ve esas ironik olan insanların beni okuma sebebi, okulda aldığım kötü notlarların sebebiyle aynı: Geleneksel konulardan sapıyorum. Aşırı derecede kişiselim ve kendimle ilgili çok şey paylaşıyorum. Hikayelerim bazen saldırgan ya da fazlasıyla tuhaf.
    Eğitim sistemimizin ne öğrettiğini ve nasıl öğrettiğini eleştiren pek çok insan var. Ben bir uzman değilim, bir öğretmen de değilim. Sadece internette bir şeyler yazıyorum ve insanlar bu yüzden beni Facebook’ta beğeniyor.
    Ancak eğitimin bir öğrenme platformu olarak değil ama bir sosyal/duygusal gelişim platformu olarak nasıl işlediğine dair bazı fikirlerim var.
    Geçtiğimiz iki yılda yaptığım araştırmam boyunca, kendimizi nasıl tanımladığımız ve bunun mutluluğumuz için ne anlama geldiği konusunda çok şey araştırdım. Neden bazı insanlar duygusal olarak istikrarlı ve dengeli oluyor da bazı insanlar olamıyor? Neden bazı insanlar bağımsız olmak ve sorumluluk almak konusunda rahatken bazıları olamıyor?
    Araştırmanın derinlerine daldıkça, büyümekte olan bir çocuk için ne tür dış etkenlerin sağlıklı ya da sağlıksız olduğunu daha net görmeye başladım. Ve sürekli okulu ve şu yazı ödevlerimi düşündüm.
    Çocukluğumuz ve ergenliğimiz, dünyayla ve diğer insanlarla nasıl bir ilişki kuracağımızı keşfetme zamanıdır. Başarının ne olduğunu ve ona nasıl ulaşıldığını öğrenme zamanıdır. İlk değerlerimizi oluşturduğumuz ve kimliğimizin parçalarını ilk oluşturduğumuz zamandır. Şüphesiz okul, bu dönemde üzerimizdeki tek etken değil. Ebeveynlerimiz ve akran grupları çok daha etkili. Ama yine de okul çok büyük bir etkiye sahip.
    Eğer okula bilgiyi öğrendiğimiz bir yer olarak değil de kendimiz hakkında bir şeyler öğrendiğimiz bir yer olarak bakarsanız, farkına bile varmadan aldığımız bazı dersler olduğunu da fark edersiniz.

    1. Başarının başkalarının onayından geldiğini öğrendiniz.

    Bugün insanların, önemli olandan çok önemli gibi görünüyor olanı dikkate aldığı bir kültürde yaşıyoruz. Bakınız: Kardashian kardeşler, Donald Trump, tüm Instagram kullanıcılarının yüzde 63’ü, rap albümleri yapan sporcular vs.
    Bunun pek çok sebebi var, ama en büyük sebebi büyürken başka insanların standartlarının onayına göre ödüllendirilmiş ya da cezalandırılmış olmamız, kendimizinkine göre değil. Yüksek notlar al. Testlerden geç. Bunlar üretken bir işgücü yaratabilir ama mutlu bir işgücü yaratmaz.
    Dünyanın en iyi reklamcısı olabilirsin, ama sahte ve yalan bir ürünün reklamını yapıyorsan yeteneğin topluma yarar değil zarar verir. Dünyanın en iyi yatırımcısı olabilirsin, ama eğer yolsuzluk ve insan kaçakçılığı üzerinden kazanç sağlayan yabancı firmalara ve ülkelere yatırım yapıyorsan, yeteneğin topluma yarar değil zarar verir. Dünyanın en iyi iletişimcisi olabilirsin ama eğer dini fanatizmi ve ırkçılığı öğretiyorsan, o halde yeteneğin topluma yarar değil zarardır.
    Sana söylenen her şeyi yapmak, çevrendeki insanların onayını kazanma amacından başka bir şey değildir. Başkalarının standartlarını memnun etmektir. Büyürken, “Bu çok anlamsız. Bunu neden öğrenmem gerekiyor ki?” şikayetini kaç kez duydun? Peki ya yetişkinlerin, “Ne yapmak istediğimi bile bilmiyorum, tek bildiğim mutsuz olduğum” dediğini kaç kez duyuyorsun?
    Bizim sistemimiz performans odaklı, amaç odaklı değil. Taklitçiliği öğretiyor, tutkuyu değil.
    Üstelik performans odaklı öğrenme etkili bile değildir. Eğer matematik ve fizik, arabaları çok seven bir çocuğa sevdiği şeyler aracılığıyla anlatılabilse o çocuk matematik ve fizik öğrenmekten çok daha büyük keyif alacaktır. Aklında çok daha fazla şey kalacaktır ve kendi başına daha fazla keşfetmeyi merak edecektir.
    Ama eğer öğrendiği şeyin “neden”inden sorumlu değilse, o zaman öğrendiği şey fizik ya da matematik olmaz, sadece birilerini mutlu etmek için öğreniyormuş gibi yapmak olur.Ve bu bir kültürün içine işlemek için çok kötü bir alışkanlıktır. Yüksek verimli ama özgüveni düşük insanlardan oluşan bir kitle üretir.
    Son yıllarda, ilgili ebeveynler ve öğretmenler bu “özgüven” meselesine çare olarak çocukların kendilerini başarılı hissetmelerini kolaylaştırmayı buldular. Oysa bu, problemi sadece daha da kötüleştirdi. Çocuklara, özdeğerlerini başkalarının onayına dayandırmayı öğretmekle kalmıyorsunuz, aynı zamanda bu onayı kazanmak için aslında hiçbir şey yapmalarına gerek kalmadığını da öğretiyorsunuz.
    Bir noktada eğitime mutlaka kişisel amaç ilave edilmelidir. “Neden” sorusu öğrendiğin şeye mutlaka eşlik etmelidir. Sorun herkesin “neden” sorusunun kişisel olması ve bunun ölçülmesinin imkansız olmasıdır. Özellikle de öğretmenler bu kadar fazla çalışıp bu kadar düşük maaşlar alıyorken.

    2. Hatanın bir utanç kaynağı olduğunu öğrendiniz.

    Bu yılın başlarında “insanüstü” birisiyle tanıştım. Dört üniversite okumuştu. Buna MIT ve Harvard’dan aldığı master ve doktora dereceleri de dahildi. Kendi alanında en tepelerde yer alıyordu. En prestijli danışmanlık firmalarından birinde çalışmış ve önde gelen CEO ve yöneticilerle birlikte çalışarak bütün dünyayı dolaşmıştı.
    Ve bu insan bana kendisini tıkanmış hissettiğini söyledi. Kendi işini kurmak istiyordu ama nasıl yapacağını bilmiyordu. Ne yapmak istediğini bilmediği için tıkanmamıştı. Ne yapmak istediğini gayet iyi biliyordu. Kendini tıkanmış hissediyordu, çünkü bunun yapılacak doğru bir şey olup olmadığını bilmiyordu.
    Hayatı boyunca ilk denemede doğru yapma sanatı konusunda uzmanlaştığını söyledi. Okullar sizi böyle ödüllendirir. Şirketler sizi böyle ödüllendirir. Size ne yapmanız gerektiğini söylerler ve siz de hedefi on ikiden vurursunuz. Ve o her zaman sürekli on ikiden vuranlardandı.
    Ama iş yeni bir şey yaratmaya, inovatif bir şey yapmaya, bilinmeyene adım atmaya geldiğinde, bunu nasıl yapacağını bilmiyordu. Korkuyordu. İnovasyon hatayı gerektirir ve o nasıl hata yapılacağını bilmiyordu. Daha önce hiç hata yapmamıştı!
    Malcolm Gladwell, Davut ve Golyat isimli kitabında inanılmaz derecede başarılı insanların ne kadar yüksek bir oranda dislektik ve/veya lise terk olduklarından bahseder. Gladwell’in buna basit bir açıklaması var: Bunlar, her ne sebeple olursa olsun, hayatlarının erken dönemlerinde hataya ve başarısızlığa alışmaya zorlanmış yetenekli insanlar. Hatalara karşı rahat olmak, daha fazla hesaplanmış riskler almalarını ve daha sonra başkalarının bakmadığı fırsatları görmelerini sağladı.
    Hata bize yardım eder. Bizler böyle öğreniriz. Hatalı iş başvuruları bize nasıl daha iyi başvuran olabileceğimizi öğretir. Hatalı ilişkiler bize nasıl daha iyi birer eş olabileceğimizi öğretir. Sonradan batan ürünleri ya da hizmetleri piyasaya sürmek, bize nasıl daha iyi ürünler ve hizmetler yaratabileceğimizi öğretir. Hata büyümeye giden yoldur. Ancak yine de beyinlerimize durmadan, hatanın asla kabul edilemez olduğu ve yanlış yapmanın utanılacak bir şey olduğu “çakılır” adeta. Ve aynı zamanda tek bir şansınızın olduğu ve eğer onu batırırsanız, kötü bir not alacağınız her şeyin sona ereceği…
    Oysa hayat hiç de böyle işlemez.

    3. Otoriteye bağlı olmayı öğrendiniz.

    Bazen okuyuculardan bana hayat hikayelerini anlattıkları ve ne yapmaları gerektiğini söylememi istedikleri e-mailler alırım. Anlattıkları genellikle inanılmayacak kadar kişisel ve karmaşıktır. Benim cevabım da genellikle “Hiçbir fikrim yok” olur. Bu insanları tanımıyorum. Neye benzediklerini bilmiyorum. Değerlerinin neler olduğunu bilmiyorum ya da ne hissettiklerini ya da nereli olduklarını. Ben sadece bir yazarım, nereden bilebilirim ki?
    Sanırım çoğumuzda, bize ne yapmamız gerektiğini söyleyen birilerinin olmaması korkusu var. Ne yapmanız gerektiğinin söylenmesi rahatlatıcı olabilir. Güvende hissettirebilir çünkü sonuç olarak başınıza gelecekler için asla kendinizi sorumlu hissetmezsiniz. Sadece hareket planını takip edersiniz.
    Otoriteye bağımlılık, tıpkı amaç yerine performansa odaklanmak gibi, sanayi tarihimizin bir eseridir. Bundan 100-200 yıl önce itaat büyük bir sosyal değerdi. Toplumun gelişmesi için gerekliydi.
    Bugün körü körüne itaat, problemleri çözmekten çok problem yaratıyor. Yaratıcı düşünmeyi öldürüyor. Akılsızca papağan gibi tekrar etmeyi ve anlamsız kesinliği teşvik ediyor.
    Bu, otorite her zaman zararlıdır anlamına gelmiyor. Otoritenin hiçbir amaca hizmet etmediği anlamına da gelmiyor. Otorite her zaman var olacaktır ve iyi işleyen bir toplum için her zaman gerekli olacaktır.
    Ancak hepimiz hayatlarımızdaki otoriteyi seçebilmeliyiz. Otoriteye bağlılık asla zorunlu ve sorgulanamaz olmamalıdır. İster dini bir lider olsun, ister patronunuz, öğretmeniniz ya da en iyi arkadaşınız. Hiç fark etmez. Kimse sizin için en doğru şeyin ne olduğunu sizin kadar iyi bilemez. Ve çocukların kendileri için bu gerçeği keşfetmelerine izin vermemek, belki de en büyük hatalardan biri olabilir.

    KAYNAK
    Kaynakların ilk adresini paylaştım arkadaşlar bana doğru geldiği için.

    Edgar Morin – Geleceğin Eğitimi İçin Gerekli Yedi Bilgi

    Matematiksel

    https://www.edutopia.org/...ow&utm_term=link

    https://medium.com/...-boring-221cc1a67576

    https://www.theguardian.com/...own?CMP=share_btn_fb

    http://www.telegraph.co.uk/...ducation-expert.html
  • Bu kitapta Türkiye’nin cumhuriyet dönemi anayasaları inceleniyor ve karşılaştırılıyor. Meşrutiyet dönemi Osmanlı anayasalarına hiç değinilmemesinin iki nedeni var: Birincisi yer sınırlaması ve konuyu daraltma gereği. İkincisi ve belki de daha önemlisi, Cumhuriyet anayasalarının kendi içinde bir bütünlük taşıması ve anlaşılmak için meşrutiyet anayasalarına geri gidilmesini belirleyici ölçülerde gerektirmemesi. Osmanlı İmparatorluğu’ndan Türkiye ulus-devletine geçilirken, ekonomik-sosyal-kültürel yapılarda elbette süreklilik söz konusu ama devlet yapısında ve siyasal teori, pratik, kurumlar planında kökten değişimler olduğu için ancak “tortu”lardan söz etmek mümkün. O da daha kapsamlı, başka bir incelemenin konusu.

    Bu çerçeve içinde 1921 ve 1924 Anayasalarına daha kısa, 1961 ve 1982 Anayasalarına daha uzun yer verildi. Bunun da iki nedeni var: Birincisi, 1961 ve 1982’nin günümüzde de, anayasa tartışmalarının Türkiye’de siyasal gündemin hiç eksikliği duyulmayan (ya da müzmin) maddelerinden biri durumuna geldiği son on yılda da, üzerinde asıl durulan anayasalar olmaları. İkincisi, ileride görüleceği üzere, 1921’in zaten çok kısa ve geçici, 1924’ün de görece kısa ve pek gelişkin sayılamayacak anayasalar olmaları.

    Buna göre, 1921 ve 1924 Anayasaları temel özellikleri açısından özetleniyor; 1961 ve 1982 ise, Anayasaların beylik bölümleri bakımından bir “yakın okuma”ya tabi tutuluyor: 1) temel ideoloji, 2) özgürlükler rejimi, 3) devlet yapısı, 4) değiştirme (ve yapılma) yöntemi. En sonda da bu anayasaların sistemleri, anayasa geleneğindeki süreklilikler ve kırılmalar, anayasaların yapılış yöntemlerine ilişkin meşruiyet sorunları üstüne bazı gözlemler yer alıyor.

    Bu kitapta bulunmayan, ama tüketici bir anayasalar incelemesi kitabında kapsanması gereken ek konuların ve inceleme düzlemlerinin sayısı az değildir. Bunlar, bu kitapçığın odağını ya da inceleme malzemesini oluşturan anayasal sonuç belgelerini genişleyerek çevreleyen daireler biçiminde düşünülebilir:
    • Anayasa maddelerinde genel olarak düzenlenen kurum ve kuralları açan özel yasalar,
    • Seçim ve siyasal partiler yasaları gibi “organik” yasalar,
    • Ceza, dernekler, sendikalar, iş, basın yasaları gibi “rejim yasa”ları,
    • Anayasaların taslakları, tasarıları, gerekçeleri, modelleri; çağdaş hukuk ve anayasa ilkeleri,
    • Anayasaların meclis görüşmeleri, tartışmaları; anayasayı yapanların ya da değiştirenlerin ideolojisi, zihniyeti, siyasal kültürü,
    • Anayasaların yapılış ânındaki siyasal güç dengesi, sosyal sınıflar yapısı, ekonomik çıkarlar çatışması,
    • Tarihsel anayasal ve siyasal değişim ve gelişim süreci,
    • Anayasaların teorisi ile pratiği arasındaki uyum ve uyumsuzluklar; anayasaların öznel amaçları ile beklenmedik sonuçları arasındaki farklılıklar, vb.

    Bir anayasal düzeni bütünüyle ayrıntıda ve tarihsel bağlam içinde belirleyen tüm bu etkenler ise, o düzenin genel çerçevesini çizen ve ön cephesini oluşturan da anayasanın metni, anayasanın sonuç belgesidir. Anayasa bir toplumun iç hukukunun ve iç siyasetinin temel normudur; yukarıda saydığımız öteki kurum ve kurallar ondan türerler. Uyumsuzluk ve iç tutarsızlıklar, anayasanın önemini azaltmaz; öbürlerinin düzeltilmesi gerekir. Sözde gerçekçilik ya da kuşkuculuk adına anayasayı bir “kurgu” ya da “kâğıt parçası” olarak görmek doğru değildir. Kötü uygulamayla boşa çıkarılan iyi anayasalar kadar, yurttaşlara nefes aldırmayan kötü anayasalar da çok ciddi siyasal-hukuksal gerçekliklerdir. Uygulama ve işlerlik / işlemezlik de önemlidir ama, daha önemli değildir.

    Buna karşılık anayasaları siyasal romantizmle ya da hukuksal pozitivizmle idealize etmek, yüceltmek de gerekmez. Kötüsü vardır, iyileştirilebilir olanı vardır, zamanın gereklerine ya da ahlaki-felsefi değer ve yargıların değişimine göre eleştirilmesi ve değiştirilmesi gerekeni vardır. Anayasa bir üst yasadır ama üst tarafı o da bir yasadır. Yasal (kanuni) olan mutlaka hukuki, hele meşru demek değildir. Belli bir zaman ve yerde çıkarılmış olan belli bir yasa (kanun) o dönemde geçerli genel hukuk ilkelerine aykırı olabilir ya da bir kanunun uygun olduğu genelgeçer hukuk ilkelerinin ta kendisi, daha yüksek felsefi meşruiyet ölçütlerine göre sorgulanabilir nitelikte olabilir.

    Türkiye’de ise tuhaf bir anayasa fetişizmi sürüyor. Anayasayı demokratik yöntemlerle yapmak ve değiştirmek, üstünlüğüne saygı duymak ve onu kalıcı kılmaya çalışmak anlamında değil tabii (zaten o zaman fetişizmden söz edilmezdi). Türkiye herhalde anayasası en sık bozulup yenilenen ülkelerden biri. Üstelik bu iş olağan yasama yönteminden (1921, 1924) çok, askeri darbelerle ve güdümlü kurullarca (1961, 1971-73, 1982) yapılıyor. Yine de anayasa sözcüğü kimsenin ağzından düşmüyor.
    Herkes anayasaya sığınıyor ya da anayasaya uyulmadığını söylüyor; tabii “kendisinin” koruduğunu, “başkasının” bozduğunu kastederek. Anayasa kâğıt parçası haline getiriliyor ama anayasanın bir kâğıt parçası olduğunu doğrudan söyleyen de çıkmıyor. Demek ki sözcük iyi kötü yerleşmiş, önemli sayılıyor. Zaten siyasal değişim süreçlerinde genellikle böyle olur: Önce “sözcük” yerleşir, sonra o sözcüğün temsil ettiği “kavram” ya da kural, en sonunda da kavram ya da kuralın “uygulaması” ve kurumsallaşması. Türkiye anayasa açısından daha ancak birinci aşamada; öteki aşamalar için daha zaman geçmesi gerekiyor. Demokrasi geleneği henüz sözcüklerden ibaret; kavramlar sindirilmiş, kurumlar oturmuş değil.

    Bu durumun toplumsal, tarihsel nedenleri yanında, önemli politik ve kültürel nedenleri de var. Son otuz yılın bilinçli bir devlet ve sınıf politikası olarak yurttaşlar ve onların temsilcileri olan siyasal partiler anayasa konularına karıştırılmadığı gibi, yurttaşlar da anayasa işlerine pek karışmıyorlar, uzak duruyorlar. Bir yandan askerler darbe yapıp anayasa hukuku profesörleriyle güdümlü politikacılara anayasa hazırlatıyor ve oldu-bitti biçiminde halka onaylatıyorlar. Öbür yandan kitleler ve aydınlar anayasayı uzman siyasal seçkinlerin işi sayıyor, ciddi biçimde incelemiyor, okumuyor ve hesap sormuyor. Görece ilgili olanları da, genelde sempati duydukları politikacıların ve fıkra yazarlarının klişelerini (çoğu zaman yanlış ya da yetersiz) benimsemekle yetiniyor; üstelik kimileri buna dayanarak görüş de bildiriyor – ama “ev ödevini” yapmadan, anayasayı okumadan.

    Oysa anayasa metinleri zor anlaşılmak şöyle dursun, son derece rahat anlaşılan, hatta yer yer sıkıcı bile olabilecek basitlikte metinler. Belki de okuma yazması olan her yurttaşın en kolay anlayabileceği siyasal metinler. Önemleri ise basitlikleriyle ters orantılı: Yurttaşlara hizmet veren (böyle görülmesi ve yönlendirilmesi gereken) devletin yapısını, sınırlarını belirleyen ve bireylerin yaşamının siyasalhukuksal çerçevesini çizen, ufkunu açan ya da kapatan belgeler.

    Dolayısıyla anayasa bir avuç hukukçu, politikacı ve askere bırakılamayacak kadar önemli ve günlük yaşamla doğrudan ilgili bir konu. Anayasa, seçilmiş klişeler yardımıyla, okunmuş ve bilinir gibi yapılacak bir kitap ya da gerek görüldükçe herhangi bir maddesine bakılacak bir başvuru kaynağı değil. Bir ülkedeki siyasal ve hukuksal durumun esasını anlamak ve parçaları hakkında bile konuşabilmek için herkesin en az bir kez baştan sona okuması zorunlu bir el kitabı.
    Bukitapçık da böyle bir “ilk okuma” örneği...

    Metni okuyup çeşitli hataları düzelten Bülent Tanör’e teşekkür ederim. Uyarısına karşın değiştirmediğim bazı yorumların sorumluluğu bana aittir.
    1991
    Taha Parla
    Sayfa 15 - Metis Yayınları