• Bu büyük insanlar, varlık hususunda her ne kadar şirke düşmekten kaçınıp kurtulmuşlar, ikilikten kaçınmışlar ise de, fakat var olmayanı var olarak, noksanlığı da olgunluk olarak inanmışlardır. Ve demişlerdir ki;
    — Haddi zatında noksanlık ve şer olarak asla bir şey yok. Var ise, onlar gayet az ve izafi şeylerdir. Mesela; insana göre öldürücü bir zehir, şer ve çirkin kabul edilir. Çünkü insan hayatını ortadan kaldırmaktadır. Ama kendi bünyesinde zehir bulunan bir hayvana göre, hayat suyu, faydalı bir gelişme olarak sayılmaktadır.
    Onların bu işte dayanakları ve uydukları şeyler, keşif ve izlenimleridir, müşahedeleridir. Çünkü bu insanlar, gayb aleminden ne kadar görebildilerse, o kadarını bulabilirler.
  • DÎVÂN-I KEBÎR’DEN SEÇMELERLE MEVLÂNA SOHBETLERİ - 29

    Ârif nedir, kime ârif denir?

    Sadece “Ben ârifim” demekle ârif olunmaz. İrfâniyet hoş şeydir ama, o da iki türlüdür: Biri aşık olarak bilmek, biri de dinleyerek bilmek.

    Elmanın elma olduğunu bilmek, kuru kuruya irfâniyettir. Elmanın elma olduğunu bilip yemek de, aşk irfânıdır. Çünkü, lezzet var. Lezzet, ancak aşktadır.

    Ârif sözünün anlamı, “Bilmiyordu, öğrendi, bildi” den ibarettir. Ârif, bildiğini delilsiz bilir; bilgiyi görüşle, bakışla görmüş de elde etmiştir.

    Ulu Ârif Çelebi, Dîvân’ında şöyle buyurur:

    “Ruh topraktır, aşk ise ölümsüzlük suyu. Akıl karıncadır, o ise Süleyman. Eğer aşk kadehinden bir yudum içtiysen, bu mânâlar senin için kolaydır.

    Aşkın Şah’ı eğer seni kabul ederse, teşekkür olarak ucuz olan canını ver. Aşk yakınlık başköşesinde oturmuş; akılsa acizlik çölünde dolaşıp durmaktadır.

    Yüzünü padişahlık toprağına koy. Zîrâ aşk ona Fâtiha suresini okumaktadır.

    İrfân ile kendinden geçmiş Ârif’in canı, Mevlâna’nın sırrından bir nükte söyledi. Bu da onundur, Allah ondan razı olsun...”

    “Bana bak; benden başka her neye, her kime bakarsan, Allah'ın aşkından habersiz olduğun anlaşılır!

    Cenâb-ı Hakk'ın nuru, güzelliği hangi yüzde varsa, o yüze bak! Olabilir ki, o yüz hürmetine bahta, devlete, saadete erişirsin!

    Ârifler, aklı, baba yerine koyarlar; bedeni de ana sayarlar! Sen, gerçek bir oğul isen, babanın yüzüne bak!

    Şunu iyi bil ki, pîr, mürşid, baştan başa Hakk'ın sıfatları ile sıfatlanmıştır! O, insan şeklinde görünür ama, iş göründüğü gibi değildir!

    O, sana karşı köpük gibi görünür ama, kendi sıfatına göre, kendince deryâdır! Halkın gözü, insanlar, onu bir yerde oturtuyor, orada ikâmet ediyor görüyorlarsa da o, her ân seferdedir, yoldadır, hakîkat yolculuğundadır! O, gönüllerde dolaşmaktadır!

    Kuruluktan, yaşlıktan, her şeyden münezzeh olan Hakk'tan gönül Meryem’ine bir suret geldi!

    Gönüllerde dolaşan elçi, içinde ruhun gizli olduğu bir nefes ile gönül Meryem’ini gebe bıraktı!

    Ey gönül; sen, o padişahlar padişahına gebe kaldın! Çocuk karnında oynamaya başlayınca, işi anlarsın!

    Tebrizli Şems'ten mânâ yolu ile gebe kalırsan, sen de bir gönül olursun ve gönül gibi, gayb âlemine uçar gidersin!”

    Kâinatın nuru Hazreti Muhammed Efendimizin, Ehlibeyt Efendilerimizin, yüce Pîrimiz Hüdâvendigâr Mevlâna’mızın, Pîran Efendilerimizin selâmları, feyizleri ve güzel keremleri, bizleri sevenlerin ve bizleri izleyenlerin üzerine olsun. Allah, sizleri hep güzel günlerde yaşatsın. Sevgiler, Allah'a emânet olun. Huu…
  • “Cenâb-ı Hakk hakkında güzel düşüncelerde bulunmak, O’ndan af ve kerem ümit etmek, ibâdetlerin güzellerindendir.”
    Hazreti Muhammed
    Hazreti Şems-i Tebrizi, Makalat’ında şöyle buyurur: “Eğer Hazreti Muhammed’in ümmeti hakkında duası, yâni ‘Yâ Rabbi, onlar bilmiyorlar, onları bağışla’ diyen yalvarışı olmasaydı nasıl olur da insanlar O’na haset edebilirlerdi. Nasıl olur da O’na kötülük eden Ebu Cehil’in elleri anında kurumazdı. Şu kadarı var ki, O’na bir edepsizlik eden kişiye çabucak bir belâ erişir. O, öyle bir insandır ki, O’nun karşısında bütün insanlar ve melekler her şeyi bırakır, O’nun güzelliğini seyre dalarlar, sözlerine hayran olurlar. Mucizelerini görenlerin yürekleri yerinden oynar. Fakat O’nun herkesi affeden, koruyan ‘Yâ Rabbi, onlar bilmiyorlar, sen onları bağışla’ duası olduğu için insanlar O’na karşı çıkma, O’na edepsizlik etme gafletine düşebildiler. Yüce Efendimizin kıyamete kadar uzanan, hattâ öteki âlemi bile içine alan şefaati, affı, mağfireti, yaratılmışlara karşı duyduğu rahmanî muhabbeti nedeniyle, gerek ümmet-i Muhammed, gerek diğer ümmetler, O’nun yüce ismini gafilâne zikretmek ve o kutlu insana sırt dönmek cehaletinde bulunmuşlardır.”
    İnsan, Yaratıcı’nın elçisi. Yaratıcı, insanın hep O’ndan söz etmesini, O’nun büyüklüğünü söylemesini, O’nun güzelliklerini kendi bendelerine ikrâm etmesini ister. O’nun dışında, başka yerlere gönlünü kaçırmasını istemez. Eğer insan, başka bir yerle meşgul olursa o an gaflete düşüp, güzelliklere perde çeker ve ondan sonra hüzne düşer, dertler bitmez.
    İnsanın ameli, yeryüzünde yaptığı işlerdir. Ömrünü güzel işler yaparak geçiren kişinin ameli sâlihtir. Güzel hizmetlerde bulunan kişi bu âlemden göç ederken Cenâb-ı Hakk başta kendi yüzünü gösterir. Ameli sâlih olan kişi yüzü suyu hürmetine sevdikleri de berât alır.
    Allah hepimizi iyi kullarından saysın, doğruluktan ayırmasın, hatalardan korusun, bütün güzel hizmetlerin fatihi yapsın. İnsan güzelliğe zor, çirkinliğe çabuk ulaşır, birdenbire küfüre düşebilir ama küfürlerden arınmak için zaman ister. Toplumda güzel bir kişi sıfatını alan hem huzurlu yaşar, hem de kendini topluma kazandırır.
    Kasîde:
    “Bir kere daha seher rüzgârı gibi eserek geldin, bir kere daha güneş gibi nurlar saçarak geldin.
    Şiddetli soğukların hüküm sürdüğü kış mevsimine rağmen Temmuz güneşi gibi gül bahçelerine sevinç uğultuları, neşeler saçmaya geldin.
    Binlerce üveyik kuşu; ‘Ku ku ku’ (Nerede, nerede, nerede?) diye bizi aramada. Binlerce bülbül, binlerce dudu bize doğru uçmadalar.
    Balıklar bizim haberimizi aldılar da denizi coşturdular, deniz mest oldu, kabına sığamaz oldu. Binlerce dalgalar kabardı, köpürdü, feryâd ederek başlarını kıyılardaki kayalara çarpmaya başladı.
    Bize can kulağı gönül kulağı veren, akıl fikir bağışlayan Allah'a yemin ederim ki, dünyada bir tek ayık, bir tek akıllı bırakmayacağız.
    Mustafa (s.a.v.) hakkı için, o mübârek zâtın dört üstün dostu hakkı için, haber veriyorum: Gizliden gizliye gayb âleminden biz günde beş vakitte beş ibâdete çağrılmaktayız.”
    Kâinatın nuru Hazreti Muhammed Efendimizin, Ehlibeyt Efendilerimizin, yüce Pîrimiz Hüdâvendigâr Mevlâna’mızın, Pîrân Efendilerimizin selâmları, feyizleri ve güzel keremleri, bizleri sevenlerin ve bizleri izleyenlerin üzerine olsun. Allah, sizleri hep güzel günlerde yaşatsın. Sevgiler, Allah'a emânet olun. Huu…
    hasan çıkar dede
  • Kuran şu buyük kainat kıtabının ezeli bir tercümesidir.
    Kainat aleminde Allah’ın varlığına işaret eden çeşit çeşit dillerle okunan tekvini ayetlerin ebedi tercümanıdır.
    Maddi alemle birlikte gözümüzle göremediğimiz gayb aleminin tefsiridir.
    Yeryüzünde ve gökte gizlenmiş olan Allah’ın güzel isimlerinin ve manevi hazinelerin keşşafıdır.
    Hadiselerin altında gizlenen hakikatlerin anahtarıdır.
    Görünmeyen alemlerin lisanlarını öğrendiğimiz bir kitaptır.
    Cenabb-ı Allah’ın gayb hazinesinden gelen ebedi iltifatının ve ezeli hitabının hazinesidir.
    İslamiyet’in güneşi, temeli, hendesesidir.
    Ahiret alemlerinin haritasıdır.
    Allah’ın zat, sıfat ve isimlerinin açıklayıcı sözü, apaçık tefsiri, kesin delili ve nurlu tercümanıdır.
    İnsanlık aleminin terbiye edicisidir.
    İslamiyet’in can suyu ve ışığıdır.
    İnsanlığın hakiki hikmetidir.
    İnsanlığı saadete sevk eden hakiki mürşidi ve hidayete sevk edicisidir.
    Hem bir dua, hem bir hikmet hem bir ibadet ve ubudiyet kitabıdır.
    Allah’ın emir ve davet kitabıdır.
    Zikir ve fikir kitabıdır.
    İnsanın bütün manevi ihtiyaçlarına dayanak ve merci olacak çok kitapları da içine alan cami bir kitab-ı mukadestir.
    Her çeşit insan grubunun ayrı ayrı meslek ve meşreplerine uygun ve onları nurlandıracak bir kütüphane hükmünde bir semavi kitaptır.
    Kuran, bütün alemlerin Rabbi itibarıyla Allah’ın kelamıdır. Bütün mevcudatın İlahı ünvanıyla, Allah’ın fermanıdır. Hem bütün sema ve arzın Hâlıkı namına bir hitaptır.
    Allah’ın mutlak terbiye ediciliği yönüyle bir mükaleme, konuşmaktır. Hem bütün kainatın sahibi olan Allah hesabına bir ezeli hutbedir.
    Kuran, bütün kainatı kuşatan Allah’ın Rahmeti noktasında bir iltifattır. Hem de uluhiyetin haşmetinin büyüklüğü haysiyetiyle bazı surelerin başında şifre bulunan bir haberleşme mecmuasıdır.
    Allah’ın güzel isimleri içinde bulunan ve ism-i azam olarak ifade edilen en yüce isimlerden indirilen hikmet dolu bir mukaddes kitaptır.
  • Hz Ömer'in halifeliği zamanında Medine'de bir yangın oldu. Ateş taşları bile kuru odun gibi yakıyordu. Binaları, evleri saran ateş, kuşların yuvalarını, hatta havada uçarken kanatlarını bile tutuşturuyordu. Sehrin yarısı alevlerle sarıldı, su bile bu ateşten korktu da şaşırıp kaldı. Bazı akıllı kişiler, ateşe, kovalarla su ve sirke döküyorlardı. Ateş ise inadına artıyordu. Sanki ona gayb âleminden, ötelerden yardım ge- liyordu.
    Halk koşarak Hz. Ömer'e geldiler. "Bu yangın su ile sönmüyor." dediler. Hz. Ömer buyurdu ki: "O ateş Allah'ın âyetlerinden, işâretlerindendir. Sizin hasisliklerinizin bir alevidir. Suyu bırakın, yoksullara ekmek dağıtın, eğer benim soyumdan iseniz, hasislikten vazgeçin." Halk, Hz. Ömer'e; "Bizim kapılarımız açıktır. Biz cömert kişileriz. Iyilikten, yardım etmekten hoşlanırız." dediler. Hz. Ömer, buyurdu ki: "Siz verdiğiniz ekmeği, Allah rızası için değil de, gösteriş için veriyorsunuz. Geleneğe, göreneğe uyarak iyilik elinizi açıyorsunuz. Siz, övünmek için, gösteriş için verdiniz; Allah'tan çekinerek, korkarak vermediniz." dedi.
    Allah'ın ihsan ettiği malı nefsine uymuş kötü kişilere vermek, yol kesen eşkiyanın eline kılıç vermek gibidir. Din ehlini, kin ehlinden ayır, Allah'a dost olanı ara, bul; onunla düş, kalk.
    Herkes kendi huyunda olanlara iyilik eder, yardımda bulunur;kötü bir insan da böylece iyilik yaptım sanır.
  • ... vaktiyle çok zengin olan, ama malını mülkünü fakirlere dağıtıp bu dağın zirvesinde tefekküre dalan münzevi, bir şekilde ilahî sırları ve gayb âleminin ilmini öğrenmişti. Fakat onca ilme ve irfana rağmen, hâlâ mutsuz ve öfkeliydi. Çünkü bilmesi gereken asıl şeyi bilmiyordu. İşte bunun için, bir rahmet ile onun gönlüne susuzluk verilmişti. Adam da bu duyguyla, inzivaya çekildiği yerde bulunan derin kuyuya, su içmek için bir bakraç sarkıtmıştı. Ancak ne olduysa bundan sonra olmuş, münzevi ipi çektiği esnada, bakraçtaki suyun sathında kendi aksini görmüştü. Suyu değil, sanki kendi aksini içen adam, bütün ilmini unutmuş, ama sonuçta kendini bilmişti. Bu ise onun bilmesi gereken, zaten yegâne şeydi.
    İhsan Oktay Anar
    Sayfa 135 - İletişim Yayınları