• 208 syf.
    ·3 günde·10/10 puan
    Yine birbirinden güzel hikâyelerin oluşturduğu kıymetli bir kitap daha bitirdim. İmdat Avşar Hocamız zaten yetenekli bir yazar. Kitabın "Önsöz Yerine" kısmında Yazar Dr. Pervin Nuraliyeva kitabı detaylarıyla incelemiş, değerlendirmelerde bulunmuş. Bir kitabın kimliği niteliğinde olan "önsöz"ün hakkını vermiş diyebilirim.

    İmdat Avşar hikâyeciliğine geçecek olursak; onun hikâyelerini okurken geçmişe gittim. Okul önlüklerinin siyah, yakaların beyaz olduğu yıllara.. "Rengârenk sırt çantalarının, kokulu silgilerin, beslenme çantalarının, sulukların, okula has renkli formaların, servis araçlarının, özel hocaların, kursların, test kitaplarının, İngilizce hevesinin muktedir olmadığı" zamanlara.. Oğlanların başı üç numara, kızların ucuna beyaz kurdele bağlı iki sıra örüğünün olduğu zamanlara.. Mustafa Kutlu böyle tasvir etmişti okul yıllarını. Şimdinin daha şık, daha varlıklı, daha donanımlı imkânları yoktu belki ama daha özgür oldukları kesindi. Tüketim çağı ya da bilgisayar çağı egemen olmamıştı onların saf yüreklerine.. Anne babamdan dinlediğim, benim de ucu ucuna yetiştiğim, doğallığını henüz yitirmemiş o döneme yolculuk ettim bir bakıma.. Zaten edebiyat da insan ruhunda yapılan yolculuk değil mi.. İmdat Hocamız da hislere tercüman olmuş.. Anadolu'nun uçsuz bucaksız bozkırlarının havasını bu hikâyelerde hissedebiliyorsunuz. Tasvirleriyle hissiyât kattığı hikâyeler, göz önünde yaşanıyormuş gibi akıp gidiyor. Sizin için belki önemsiz, küçük olayların usta bir kalemin elinden çıkınca nasıl muazzam bir anlatıma kavuştuğunu görürsünüz. Örneğin; Hocalı Soykırımını anlatan bir hikâyede, düşmanın adını bile anmadan, dehşete tanık olan, hırpalanan bir çalgı aleti (tar)nin insanca duygularını, inlemelerini öyle ustaca aktarmış ki yazar..

    Kendinizi kâh bir köyün sokaklarında yahut Anadolu kahvesinde samimiyetin içinde buluveriyorsunuz. Yazar bazen cansız bir eşyayı da konuşturabiliyor, bazen nazende bir çiçeği de..

    Yazarın realist tutumu, hakikati gösterme çabası hikâyelerine yansımış. Samimi bir üslûpla yazılan 14 hikâyeden müteşekkil bu kitap derinlere nüfuz ediyor, tavsiye ediyorum. Ruhsuz, gerçeklikten uzak kurgu eserler yerine böyle Türkçemizi diriltecek hakikâti anlatan eserler görmek dileğiyle..
    Yazara ve Kitap Şuuru ailesine teşekkürlerimle..
    Kitapla ve sevgiyle kalın..

    Kitap Şuuru
  • 144 syf.
    ·3 günde·Puan vermedi
    Bu kitabı okumak kendi yazgını tekrar gözden geçirmeyi ve içindeki çocuğu anlamanı sağlamakta. Kitabın ismi ironik; bir gerçekliğin yansıması aslında çocuktan bahsettiğini düşündürüp içindeki çocuğa işaret etmekte. Bütün çocuklar iyidir diyor aslında. Sonrasında toplum çerçevesinde aile çocuğun kendiliğini değiştirerek uyarlanmış çocuklar oluşturmakta. Aslında çocuklara nasıl davrandığımız bize nasıl davranıldığı ile çok yakından ilişkili. Bir çocuk doğduğunda çocukluk öykümüz tekrar gündeme geliyor. Duygularımızla çocukluk öykümüze ulaşabilme yetişkin halimizle çocukken verdiğimiz duygusal tepkileri tekrar değerlendirebilmeyi vurguluyor. Çocukluk bizim anavatanımız ve aslında mutlu çocukluk illüzyondur mesajı veriyor. Eğer biri mutlu bir çocukluk geçirdiğini söylüyorsa onun altında örtük jung'un tanımıyla anne-babanın gölgesinde yaşanılan bambaşka gerçekliklerin var olduğu vurgulanıyor. Böyle demekle dayanılmaz gelen gerçeklikten kaçınılıyor olabilir. Kitabın özünde kaybolan benliklerimize tekrar kavuşmanın mümkün olduğu bütünlüğümüzü yeniden kazanabileceğimiz özetleniyor. Peki bu nasıl olacak? Bugünkü bilincimizle bilinçaltında bastırılmış geçmişe ait duyguları düşünceleri anıları günyüzüne çıkartıp onlarla yüzleşip yasını tutup kabul ederek değişimin sancılarını yaşayarak cevabını veriyor. Geçmişin bilinçsiz bir kurbanından geçmişini bilen onunla yaşayabilen bir insana dönüşme ile.
    Çözülmemiş meseleler bilinç dışına itilmiş çocukluk olguları içinde yaşanmakta olduğu gerçeğini yansıtmakta.
    Bizlere içgörü kazandıran duygular iyi duygular değildir. Tam tersine bizim yüzleşmekten kaçtığımız korktuğumuz daha kösnül duygulardır. Çocukluk anavatanımız ise oradaki gerçekliği görmek adına oraya yolculuk yapmak gerekmekte. Çocukluk öykümüzle bağlantı kurdukça bugünü anlayabiliyoruz. Bugünkü akılmızla tekrar değerlendirip gerçekten anlamak önemli. Haz çağında yaşıyoruz ve mutlu olmak adına giden popüler bir döngünün içinde oynanan bir oyunun içerisindeyiz. İyi ile kötü duyguların birarada olması gerçeğini kaçırıyoruz.
    Amaç olumsuz duygularımızla da bir bütün olabileceğimizi (kendimiz) kabul etmek. Kendimiz olmamıza izin verilmiyor çoğu zaman. Kitap bu anlamda terapinin kıyısından geçme duygusunu yaşatıyor. Terapi de olduğu gibi kitap da gerçekliği yüzüne haykırıyor. Gerçek çaresizliği yoksunluğu yitirilmiş incinmiş çocuğun öyküsünü örneklerle açıklıyor. O öyküde yaşanılan duygulara odaklanıp bize neler yaptığına bakabilmek. Düşündürüyor sorgulatıyor, mahzene tıkılmış şeytanlarımızla karşılaştırıp yüzleştiriyor.
    Çocukluk döneminde annem üzlmesin babam kızmasın çevrem eleşitrmesin diye yaşayamadığımız kendiğinden spontan duyguları bilinçaltına atıyoruz. Bilinçaltında bunlar orda öylece kalmıyor bazen korku, kaygı bazen de obsesyonlar ve ölüm olarak depreşiyor ve kendini hissettiriyor. Yitirilmiş olanın kabul, sevgi, ilgi olduğunun farkına varmadıkça mutlu çocukluk illüzyonundan çıkamıyoruz. Bunlarla yüzleşmedikçe yasını tutmadıkça ilerleme olması mümkün olmuyor.
    Kişinin olduğu haline razı olması; farklı bir kişiliği olduğunu olumsuz duyguları ile de biricik olduğu gerçeğine kavuşması bu adımlardan biri. Hayatın her dönemi bir yas örüntüsü içeriyor. Doğum, yürüme, okul, ergenlik. Yasın başladığı çocukluğun ilk anına kadar gitmek gerekiyor. Gerçekliği değerlendirme orada kazanılıyor ve gerçekliği değerlendirme ruhsal ve fiziksel yetersizlikle büyümüş bir çocukta bozuluyor. Patolojiler başlıyor. Kendi içimize dönerek yanılsamalar dünyasında yaşadığımızı görmek inkar ettiğimiz, üsütünü kapattığımız duygulara cesaretle bakabilmek gerekiyor çözüm istiyorsak eğer ya da değişmek-dönüşmek için. Annenin davranışını belirleyen de onun annesi. Sunulmayanı sunamıyor. Karşılanmayan ihtiyaçlar saklı tutulan yerden çıkıyor ve çocukla ilişkisinde kendi hikayesinin aktarımını oluşturuyor. Annenin hikayesi çocuğun üzerine gölge gibi düşebiliyor. Annenin sevgisini kaybetmek istemeyen çocuk uyum sağlamaya çalışıyor. Zorlantı içinde kendi gerçek benliği yerine sahte bir benlik oluşturuyor. Sorunlar ve bunalımın altında bu gerçeklik yatıyor. Tekrarlayan yaşantılar; yineleme zorlantısı -ki bu kitapta durum oluşturma olarak tanımlanmakta- ortaya çıkıyor. Kilitli kalan duygular bir şekilde yanılsamalar dünyasının içinde kişiyi aynı döngülerü tekrarlamaya sürüklüyor.
    Çocukların mesajlarını okumak-anlamak iyileştirici bir süreç. Hepimiz kaçıyoruz ama yaralara dönüp bakmak telafi edici. Kaçıyoruz kendimizi oyalıyoruz farklı etkinlikler ile. Aşırıya giden her türlü etkinlikte oyalanma, kendi gerçeğinden kaçma vardır. Öfke,isyan var ise de kendini güçlü hissetmek için zarar verici davranışlar ortaya çıkabiliyor. Çocukluk öyküsünün tekrar ettiği öyküleri kendine çekiyor. Kitapta Linda ve annesi örneği bastırılan duygular, tekrar döngüsü, sahte benlik gerçek benlik olgularını iyi yansıtan bir örnek. Kendi olmaktan vazgeçmek. Bu gerçeğe tekrar kavuşmak için çocukla bugünkü hayat arasında köprü kurmak gerekiyor.
    Bir yandan mutlu çocukluk ilüzyonu oluşturma adına çocukluk dönemi parlatılabiliyor. Yoksun bırakılan yerlere bakmak önemli. Değerli yeterli hissetme karşılanmamılş ihtiyaçlar kendi çocukların ikame nesnesi olma durumunu yaratıyor. Çocuk annesi sevineceği için seviniyor, babası kızmasın diye üzülmüyor ve bunları sezgi ile duyumsayarak yapıyor. Kendi olamama hali ile bir duvar örüyor. Pandoranın kutusu bir kez açıldıktan sonra saklı gerçek ortaya çıkmaya başlıyor. Çocuğun varoluşu ile kabul edilmesi; mizaç olarak değişmeyen başedilmesi zor bir durumunda da biz napıyoruz başedemiyorsak dönüp kendi hikayemizi gözden geçirmemiz önemli. Yapmış olduğumuz müdahaleler ne kadar çocuğun ihtiyacı ne kadar ebeveynin ihtiyacı mercek altına alınmalı. Oyununu eleştirdiğimiz bir çocuk yaratıcı edinimi geri çekebiliyor. Çok güzel olsun iyi olsun aslında ebeveynin ihtiyacı. Gönülsüz yapılan eylem beraberinde bunalımı barındırıyor. Huzur bulunduğu noktada bilinçaltı kişiyi sabote etmekte ve kişi huzuru bozacak ilişkiler içinde buluyor kendini çünkü en iyi bildiği şey bu olduğu için. Çocukken alınan roller yetişkinlikte yineleme zorlantısında kendine yer buluyor.
    Acıdığımız yerler bizi geliştiriyor. Varolan acı bize ne söylüyor kendimizi yansıtacak aynaların peşinde farkındalıktan uzak sahte benliklerle varolma halini gözden kaçırmamak farketmek önemli. Başta kendimizi sürekli annemizin gözünden gördüğümüz için ayna( annein ruhsallığı; arzu etme, ihtiyaçları giderme) bize ne yansıtılmışda kendimizi o şekilde varediyoruz.
    Kitapta bahsedilen bir diğer konu da büyüklük tutkusu. Dış görünüşüne ve yeteneklerine çok fazla yatrırım yapılarak büyütülen bir çocuk (çok akıllı, çok güzel, çok başarılı, terbiyeli, uslu) çok iyi bir yere gelebilir başarılı olabilir. Hoşnutluk duyguları bu özelliklerinden alınıyorsa ya da yeteneklerden, onlar gittiiğinde ne olacağı sorusu soruluyor. Paralelinde bunalım ortaya çıktığı vurgulanıyor. Çocuklara çok büyük anlamlar atfederek çok büyük beklentilerle ya da sahip oldukları potansiyeli abartarak yansıtmak böyle bir büyüklük tutkusunu ortaya çıkartmakta. Ama hayat hep kayıplarla dolu yas tutma becerisi geliştirme önemli. Yaşlılıktan kaçıp tekrar aynı döngüyü yaşamak kaybetmemek adına estetik yaptıtma gibi yadsıma kaçma yerine iyi anılar olduğu gerçeğine dönüştürebilmek gerçekliği yaşama adına önemli bir beceri. İllüzyon üzerinden oludurmaya çalışılan her şey gibi çocuk da kendi aynasının bu olduğunu sanarak yaşamaya devam ediyor. Yaratıcılık edinimini kaybettiği için dışa bağımlı spontanlıktan uzak bir onay alma isteği geliştirme çabası içinde olabiliyor. Çocuğun merakını yaratıcılığı manipüle ediliyor ve sonra yetersizliği tekrar gündeme geldiğinde öğrenme isteği olmadığı değerlendirilerek özel ders alması dayatılabiliyor. İnşa edilmek istenene müdahale edilip tekrar inşa etmeye gönülsüz olarak zorlanması söz konusu.
    Çocuğun aşağılanması küçük düşürülmesi ile ilgili kitapta verilen dondurma örneği ile duyguların dikkate alınmaması çocuğun bakış açısından değerlendirme yapılarak betimlenmiş.
    Spontan kendiliğini, baştan itibaren çocuk kendine ait olan rengini kaybetmemesi için ebeveynin desteğine ihtiyaç duymakta. Ebeveynlerin olumsuzu kabul edip bunu geri yansıtabilmesi gerekiyor. Düştüğünde nasıl kalkacağını göstermesi, birlikte yapabiliriz demesi, ergenlikte özgürlük ve sınır dengesini kurması önemlidir.
    "Miller, (çevirenin notundan aynen aktarıdır) Yetenekli Çocuğun Dramı'nı psikanalaitik kuramdan, Freud kavramlarından olabildiğince arındırmış, özgünlüğüne kavuşturmuş, günümüzün toplumu ve sorunları ile bütünleştirmiş. Mesajları sadece psikoloji alanında uğraş verenler için değil, her anne/baba, her yetişkin insan için çok daha açık, anlaşılır ve bilinçlendirici. Okuduktan sonra, çocuğunuza artık farklı bir insan olduğunu hissettirecek olan unutamayacağınız bir eser." ( Emine Avşar)
  • 728 syf.
    ·7 günde·Beğendi·9/10 puan
    Ben hayatımda böyle bir kitap ne gördüm ne okudum. BA-YIL-DIM.

    “Bana İsmael deyin” cümlesi ile başlıyor romancığımız.

    Klasik kitapların yazarlarından daha uzun ömürlü olmalarının altında yatan en güçlü neden, insan doğasını oluşturan kontrolsüz duyguları gün yüzüne çıkarmaları ve o duygular üzerinden insanın kendine olan yolculuğunda eşlik etmeleridir.

    İntikam hırsıyla körelen Kaptan Ahab’ın uzak denizlere yol alması kendi içine bir yolculuktur. Bu yolculukta hayatını kaybetmeyi göze alır ve bu yolda attığı hiçbir adımdan geri durmaz, kendiyle beraber herkesi ölüme sürükler, denizin ortasında bir tabuta tutunarak hayatta kalan İsmeal’dir bize olan biteni anlatan.

    İşte “Bana İsmael deyin” diye başlayan bu roman, şimdiye kadar yazılmış en güzel ilk cümlelerden biri bana göre. :)))


    Henüz 30 yaşında iken balina avcıları ve Güney Denizlerindeki balinalar ile ilgili böyle bir roman yazmak için uğraşan Herman Melville, kendisi gibi hiç tanınmamış ve sefalet içinde bir yazar olan Nathaniel Hawthorne ile tanışmıştı. Şampanya ile karışık romantik bir tanışma ortamında Nathaniel Hawthorne’den çok etkilenen ve ondan büyük bir ilham alan Herman Melville evini de taşıyarak Nathaniel Hawthorne’nun komşusu olmuş,Moby Dıck romanı da bu sayede kısa bir süre içinde bitmişti. Bu nedenle yazar bu romanını Nathaniel Hawthorne’ya adamıştır.


    1851'de yayınlanan Moby-Dick, yayınlandığı yıldan yazarı Herman Melville'in ölümüne kadar ve 19. Yy boyunca hemen hemen hiç dikkat çekmemiş, roman yazarın ölümüne kadar geçen süre zarfında en fazla üç bin kopya satmıştır. Buna mukabil roman 20. Yy ın ilk başlarından itibaren birden dikkat çekmeye başlamış, tüm dünyada okunan ve sevilen bir roman olmakla kalmayıp, Amerikan edebiyatının en önemli eserlerinden biri olarak kabul gördüğü gibi aynı zamanda İngilizce olarak yazılmış en önemli romanlardan birisi olmayı da başarmıştır.


    Yayınlandığı yüzyılda talihsiz bir başlangıç yapan roman olsa da şu anda Amerikan edebiyatının en önemli 25 romanı arasındadır.


    Yazarın balina avcılığı üzerine kurduğu hikaye ile başlayan roman, sıradan bir denizcilik hikayesinden ziyade içerisinde derin anlamlar barındıran bir esere dönüşüyor. Kitaptaki ana karakterin denize duyduğu tutkunun yanı sıra arkadaşlık, özlem ve intikam gibi duyguları da işleyen roman, hayata dair büyük dersler veriyor. Geçmişe takılıp kalmanın bugünü ziyan edeceği vurgusu ile kurgulanan bu hikaye, okuyucuları adeta hayatlarını yeniden şekillendirmeye davet ediyor.


    Kitabın başkahramanlarından olan İsmael , tüm ömrünü denize adamış ve yalnız yaşayan bir karakter olarak anlatılıyor. Öyle ki karada yaşamak ona iyi gelmiyor ve en kısa sürede ait olduğu yere, denizlere dönmek istiyor. Ancak bu defa bir balina avcısı olarak çalışmayı istiyor. Bir gün, kaldığı şehirde geceyi geçirmek için bir oda kiralıyor. Ve oda arkadaşı olan Queequeg ile tanışıp yakın dostluk kuruyor. Sonrasında ise ikili, uzun sohbetlerinin sonunda balina avcılığı işine girmeye karar veriyor.

    İsmael, Pequod isimli bir gemide buldukları iş için yola çıkıyor. Yalnız geminin ana kaptanının kim olduğu bilinmiyor. Bu durumdan şüphelenen İsmail, sonunda bir bacağı olmayan Kaptan Ahab ile tanışıyor. İsmael , sonradan Ahab’ın okyanustaki en tehlikeli canlı olan beyaz balina Moby Dick tarafından saldırıya uğradığını ve bacağını bu olay sonucu kaybettiğini öğreniyor. İntikam ile yanıp tutuşan Ahab’ın bu yolculuktaki en büyük arzusunu, Moby Dick’i yakalayıp öldürmektir. Peki, kahramanlarımız bunu başarabilecek mi dersiniz? Valla ben de bilmiyorum diyormuşum. :))) Şaka şaka kitabı okurken öğreneceksiniz zaten. -Tamam, kabul ediyorum, çok gereksiz bir cümle kurdum şu anda.-

    Romandaki olaylar gözlemci anlatıcı olan İsmael adlı bir gemicinin anıları şeklindeki bir metotla anlatılmıştır. Bu nedenle roman anı türünde yazılmış bir roman olma özelliği de taşır. Anlatıcı olan İsmael, olaylara da dâhil olmuş, hatta sözü edilecek olan olayların finalinden sağ kurtulan tek kişi olarak bu romanın anlatıcısı olur. Yazıdaki kurgu ve vaka düzeni İsmael’in bakış açısı ve gözlemlerinden oluşur.

    Evrensel bir çatışmanın simgesel yorumu bu kitap.

    -Forster’e göre; “gemici masalı ya da içine şiir serpiştirilmiş bir balina avı diye okuduğumuz sürece, Moby Dick kolay bir kitaptır. Ancak kulağımız içindeki ezgiyi yakaladı mı, hemen güçleşmeye başlar ve büyük bir önem kazanır. Sözcüklerin dar kalıbına dökerek söyleyecek olursak, soyut düzeyde Moby Dick’in konusu kötülüğe karşı çok uzatılan ya da yanlış yürütülen bir savaştır. Beyaz Balina kötüdür, Kaptan Ahab ise kötülükle savaşmayı öç alma eylemine dönüşünceye kadar sürdüren çılgın bir adamdır.” Melville’in bu alegorik romanında yer alan her bir karakter de simgeseldir. Ne var ki, bizlerin bu günkü yaşantımız için belki de fazlasıyla basit bulabileceğimiz ve gülüp geçeceğimiz simgeler, Moby Dick romanında umulmadık bir canlılık kazanır. Çünkü Melville’in hikayesinin gövdesi, yazarın çok yakından tanıdığı okyanus denizciliği ve balina avcılığı üzerine kuruludur, üstelik bu konularda verdiği gerçekçi ayrıntılar ve şiirsel tasvirlerle, okuyucuyu hikayenin atmosferiyle sarmayı başarır yazar.

    Melville’in metninde yoğun biçimde mistisizm vardır, ancak bir din dersine, propogandaya da dönüşmez anlatılanlar. Tersine, evrensel meseleler üzerine yapılan felsefi bir tartışmaya girişir Melville. Ne var ki tartışmayı derinleştirmez, iyilik-kötülük çatışmasını irdelemez; söyleyeceklerini hikayenin içindeki olayların görkemiyle yansıtır. Bizi doğrudan ilgilendiren husus, elbette metnin barındırdığı ideoloji değildir. Ama yazarın dünya görüşünün metinde hangi biçimlerle dışa vurulduğu, simgelerin “neleri nasıl” ifade ettiği önemlidir. Eğer metnin okumasını ilahi bir iyilik-kötülük karşıtlığı içerisine hapsedersek, yazarın anlatım zenginliklerini, doğayla insan arasındaki şiirsel mücadeleyi, insani tutkulardaki derinliği/basitliği gözden kaçırabiliriz. Önümüzdeki metin, öncelikle, sürükleyici bir hikaye üzerine kurulu bir romandır, barındırdığı felsefenin ya da simgelerinin çözümü ise okuyucunun keyfine kalmış bir şey.

    Moby Dick, roman tarihinin ilk denizcilik destanı, Mark Twain’in, Jules Verne’nin, Jack London’ın, Joseph Conrad’ın, doğa tutkunu pek çok yazar ve yönetmenin ilham kaynağı olarak bugünlere kadar varlığını ve güncelliğini korumuştur. Belki doğa karşısında insanın mücadelesi hiç değişmediğinden, belki hırslarımızla körleşmemiz hep sürdüğünden ya da haksızlıklara isyanın evrenselliğinden de kaynaklanıyor olabilir bu güncellik. Belki de her yaşta farklı bir anlam yükleyeceğiz metnin barındırdığı simgelere; ama Moby Dick’in edebi değeri hiç değişmeyecek..! En azından benim gözümde. :))

    Şimdi geliyoruz asıl can alıcı soruya:

    Peki neden MOBY DİCK okumalısın?

    - Moby Dick intikamın insan ruhunda yarattığı tahribatın sözcüklere dökülmüş halidir. İntikam, soğuk yenen bir yemektir, diyor Dostoyevski. Büyük kötülüklerin nezaketle yapıldığı günümüzde artık intikam yeminleri ulu orta yapılmıyor, ama kıskançlık gibi, olabildiğince gizlenen kötü bir duygu olarak kabul ediliyor. Günümüz insanı affetmeyi Tanrı’ya bıraktı ve ilahi adalete inancını kaybetti. Borges, kayıtsızlığı bir çeşit intikam olarak görüyordu. Kendini bir amaca adamış Kaptan Ahab’ın, içini kaplayan korkunç kin ve öç alma arzusuyla hem tanrıyla hem insanlarla hem de çevresiyle nasıl bağını kopardığını anlamak için okunası bir romandır.

    - Mobby Dick insan doğasındaki köklü değişimlerin kapısını aralayan kitaplardandır. Okur içinde bastırdığı, gizlediği duygularıyla yüzleşecektir, bu da onda değişimin kapılarını aralayacak olan önemli adımlardandır. Roman kişinin kendi içine yaptığı yolculukta okura rehberlik ediyor. Yer yer semboller ve metaforlarla doludur, kitapta geçen her isim bilinenden fazlasıdır. Okur derinlikli bir okuma sonunda dedektif gibi karşısına çıkan sembollerin izini sürmek zorunda hissediyor kendini.

    -Roman on dokuzuncu yüzyılda Peqoud adlı bir gemiyle balina avına çıkan kaptan Ahab ve mürettebatının maceralarını hikâye ediyor. Kaptan Ahab sakat kalmasına neden olan beyaz balina Moby Dick’i aramak ve öldürmek için uzak denizlere açılır. İnsanoğlunun tarihsel süreçte canavarlarla mücadelesinin modern zaman karakterlerindendir o. Sayfalar ilerledikçe mürettebat, balina avından öte bir amaçları olduğunu fark eder. Kaptan Ahab’ın kini o kadar şiddetli ki, kendiyle beraber yanındakilerin de mahvına sebep olmak umurunda değildir. Zihnini kılıçtan keskin ve tehlikeli düşüncelerle dolduran kaptan aynı zamanda karizmatik, inatçı, bir diktatör kadar vicdansız ve sert bir adamdır. Direnişin tek kişide vücut bulmuş halidir o. Moby Dick’in büyüklüğü karşısında kendini küçük ve yenilmiş hissetmesi Kaptan Ahab’ın nefretini körükler. Nefret romanın bir başka karakteri olarak ete kemiğe bürünür ve geminin kaptan köşkünde yerini alır. Ahab, Moby Dick’i bütün kötülüklerin timsali olarak görür, onu öldürmenin savaşını verir ve sonunda bu savaşın kaybedeni olur. Bir konuşmasında, içindeki büyüklenmenin devasa boyutlarını ifşa eder, Beni güneş küçük düşürse, güneşi vururum, der ve kendini dünyanın, hatta evrenin merkezine yerleştirerek gerçekliğin sınırlarını ortadan kaldırır. Ahab’ın yardımcılarından Starbuck kaptana, yaptığının delilik olduğunu söyleyen tek kişidir. Kaptan, Ben deliliğin delirmiş biçimiyim, diyerek Starbuck’ı onaylar. Melville, kaptanın yüzündeki izi, onu bir yıldırım çarpmasından sağ çıkaran gücü ve bir balina karşısındaki zayıflığı, dik başlılığı ve inatçı yanıyla şu hayatta yapacağı tek işin Moby Dick’i öldürmek olduğuna okuru ikna eder. Yazarın arkadaşına yazdığı mektupta, kitabın cehennem ateşinde piştiğini söylerken kastettiği bu olsa gerek.

    - Yenilmişlik duygusunun bir insanın düşüncelerinde yarattığı tahribatı anlatan en güzel romanlardan biridir Moby Dick. Üst metin anlaşılır, heyecan uyandıran bir anlatımdan ve hızlı akan olaylardan oluşur. Bu yüzden birçok dünya klasiği çocukların da anlayacağı şekilde basite indirgenerek uyarlanmaktadır. En çok irdelenen, merak uyandıran ve üzerinde derinlemesine çalışmaların yürütüldüğü alt metin, her zaman kendini gizler, insanı kendine çeken yanı da bu gizemde saklıdır ve her okuduğumuzda yeni tatlar alırız.

    -Bin sekiz yüzlü yıllarda balinalardan elde edilen yağ kandillerde evleri aydınlatan yakıt olarak kullanılıyordu, bir nevi sanayi devriminin yakıtıydı. Nitekim günümüzde yağın yerini petrol aldı ve bu günün Amerikan toplumunu anlamak için o günlerde yaşanan benzer mücadeleyi Melville’in satır aralarında okuyoruz. Yine kan, gözyaşı, vahşi kapitalizm vardır toplumun işleyişinde ve metanın elde edilmesine giden yolda. Sınıf mücadelesinin evrelerini Amerika, günümüz Amerika’sı olmadan önce temellerinin atıldığı yılları anlamak, Amerikan toplumunun kültürel kodlarının işleyişini anlamamızı kolaylaştıran kitaplardandır. Bu gün Amerika için petrol neyi ifade ediyorsa, Moby Dick’in yazıldığı yıllarda balina yağı da aynı şeydi.

    -Kitabın şiirsel dili, yazarın kitabı yazdığı dönemde özellikle Shakespeare’i hayranlıkla okumasından kaynaklandığı düşünülmektedir. Balinalar hakkında okura can sıkıcı gelen ansiklopedik bilgilerin bile şiirsel bir dille anlatımı ve aralarında hayata dair düşüncelerin serpiştirilmesi başlı başına yetkin bir çalışmanın ürünüdür.

    -İnsanoğlu doğa karşısında ne kadar güçlenirse güçlensin, doğayla savaşını kaybetmeye mahkûmdur, doğaya ya da doğal yaşama yapılan her müdahale insanoğlunu sona bir adım daha yaklaştırmaktadır. Moby Dick doğa ile insan mücadelesini ve insanın doğa karşısındaki acizliğini anlatan bir başyapıttır. Denizi her yönüyle anlatan, okurken kendinizi bir gemide hissedeceğiniz ve denizi bütün ayrıntılarıyla içinize sindireceğiniz, bazen tuzun ve iyodun kokusunu, bazen dostluğu, paylaşımı, iş bölümünü, ortak mücadeleyi, örgütlü çalışmayı ve bir arada yaşamı özümseyeceğimiz romanlardandır.

    -Melville, romanı yayımlandıktan sonra Sarah Hulyer Morewod’a yazdığı mektupta şunları diyor: “Satın almaya kalkmayın sakın, okumaya da kalkışmayın, size göre kitap değil. Hanımlara yaraşan spitalfields ipeğiyle dokunmuş bir kitap değil – gemi halatlarıyla, palamarlarıyla örülmüş, korkunç bir dokusu var. Kutup rüzgârı esiyor sayfalarında, üzerinde aç kuşlar uçuşuyor. Kibar ve titiz herkesi uyarın, bir bakış dahi atfetmesinler sakın, yoksa romatizmaları, siyatikleri tutar doğrusu.”

    Tabi bunlar sadece bir kaçı. Daha yazamayacağım kadar milyonlarca nedeni var.

    Moby dick kitabı aslında bizlere büyük bir ders veriyor. Biz insanlar sürekli geçmişte yaşadığımız olayların acısını her günümüzü zehir ederek hatırlıyoruz. Kaptan Ahab gibi intikam peşinde koşuyoruz ya da balina avcıları gibi büyük bir hırsa kapılıyoruz. İşte bu yüzden sonunu bilmediğimiz saçma sapan bir yola giriyoruz. Öyle ki moby dick kitabı bunun ne kadar akıl almaz bir şey olduğnu bizlere açıklıyor. Bunun içindir ki her zaman geçmişi unutup geleceğe yön vermeliyiz...

    Macera ve felsefeyi iç içe geçiren Moby Dick hem edebiyat tarihi açısından, hem de verdiği okuma keyfiyle gözden kaçırılmaması gereken bir roman. Yani kaçırma. Kaçırırsan çok şey kaybedersin vallaha benden söylemesi. :))))

    Ebediyete kadar içinizde barındırdığınız duygular her zaman sizin sonunuz olur. Tıpkı Kaptan Ahab gibi.

    ŞİDDETLE TAVSİYE EDİYORUM. OKUDUM, OKUYUN, OKUTUN, TAVSİYE EDİN.

    Keyifli okumalar dilerim... :))))
  • %25 (92/381)
    ·Puan vermedi
    Yeniden selamlar olsun hepinize .. Bugün henüz bitirmemiş olduğum ama yazmazsam da yazma şevkimi yitiriceğim için ileride çoook ötelelere kışalayacağım bu "tanıtım yazısı" ve söz konusu kitap ile beraberiz sizlerle.. Bugün farklı bir yoldan gideceğiz .. Daha önce buna benzer bir tanıtım yazısı yazmış idim .. Ahanda şorda : #27638069 .. Bu kez de geçmişe gideceğiz ama o kadar değil .. Daha yakın bir zamanda geçecek bu masal ve masala, hayvanların dünyasından girizgah yapıp, yine "başka formda hayvanlarla" bitireceğiz .. Kitabı halen daha okuduğum için masalı günceller miyim bilmiyorum .. Muhtemelen güncellerim gibi geliyor .. Neyse.. Uydum Tuco denen gavura , girdim işbu tanıtım yazısıyla işsizlikler dünyasına diyip damalı bayrağı kaldırıyorum huzurlarınızda ..

    Bir varmış , bir yokmuş .. Zaman, henüz mini minnacık bir çocuk bile değilken , dörtlü kırmızı tuborg paketlerinin, şimdiki birim fiyatının dahi yarısından ucuz olduğu dönemlerin , tuzlu fıstıkların açık halde bakkallarda satıldığı günlerin, sokak aralarına çağırılan zurnacıların terör estirdiği mahalle düğünlerinin dahi öncesinde , Hülya Avşar henüz o güzel burunlu Kaya Çilingiroğlu ile evlenip minnoş Zehra bebeği doğurmadan çooook ama çok öncesinde, bütün dünyanın varlığından habersiz olduğu , söz konusu dünyadan izole bir yaşam süren bir ülke var imiş .. Çok huzurlu bir hayatları varmış burdaki insanların ve de hayvanların .. Ve iki taraf da birbirleri ile gül gibi yaşayıp gitmekte imiş ..

    Sizlere bugün bahsedeceğim hayvanlar aleminden bir canlı, o zamanlarda pek ama pek bir dertliymiş .. Tüysüz , çıplak yarasadan başkası değilmiş bu hayvan .. Öyle çirkin , öyle çirkinmiş ki evlerden ırak!! Aynaların karşısına çıkamıyormuş .. Bir gün yine böyle çirkinliğine ah edip , vah çeker iken canına tak etmiş minik yarasanın .. Demiş ki kendi kendine , " Böyle Gelmiş Böyle Gitmez !!(Saygılar BABA!) Bir dur demem lazım benim buna yauw !" Gözünde yaşlarla düşünmüş, taşınmış tünediği ağacın dallarında bir ileri bir geri voltalar atarak... En nihayetinde Tanrı' nın huzuruna çıkmaya karar vermiş .. Öyle ya !! İsteyenin bir yüzü , vermeyenin iki yüzü kara imiş !! Ama söz konusu yarasa olunca serde sahtekarlık da varmış.. Çirkinliğini bahane edip , el açarak yalvaramayacağı "içün", tüysüzlüğünü bahane ederek ajitasyon yolunu kullanmayı kararlaştırmış kendi kendince .. O gün efkardan ve üzüntüden şarabı da çok kaçırıp , plak-çalarda Bülent Ersoy ' un "İtirazım var bu zalim kadere" dizeleri çalarken uyuyakalmış şöminenin karşısında ve tüylü tüylü kostümler giyen Zeki Müren isimli bir adamın yerine geçtiği güzel güzel rüyalar görmüş uykusunda... Bir sevinmiş , bir sevinmiş ki anlatılmaz !! Ertesi sabah , yolu çok uzun olduğundan dolayı erkenden kalkıp , neş'e ile kavurmayı terayağında ısıtıp , içine de yumurtayı çakıp proteini zerk etmiş bünyeye.. Düşmüş yollara .. Sokağa çıkar çıkmaz ormanda kasaplık yapan ve kebabçı işleten Jaguar' ın , elinde et şişleri ile yerli halktan birini önüne katıp kovaladığına şahit olmuş .. Pek şaşırmış bu işe.. Çünkü öncesinde de bahsettiğimiz gibi insanlar ve hayvanlar bir arada yaşamaktaymış o günlerde .. Ve insanlara çiğ eti pişirmeyi , ateş yakmayı öğreten de Jaguar' ın ta kendisiymiş .. "Rabbim size akıl fikir ihsan eylesin!" diyerek çırpmış kanatlarını .. Süzülmüş göklere ... Aşağılara göz gezdirirken bir bakmış göbekli dombili karıncaların belleri de ipince .. İyiden iyiye korkmuş , "Töbeler olsun, neler oluyor yahu!", diyerek .. Tüm bu olanaksızlıklara rağmen kararından vazgeçmemiş .. Hafiften nitroyu kökleyerekten , dereler geçip , dağlar aşaraktan devam etmiş yoluna.. Az soluklanayım , süzülürken yakıttan da tasarruf ederim diyip vitesi boşa atmış .. Peygamber vitesi ile nurlu ufuklara seyreylerken , ormandan tanıdığı komşusu akbabanın, pençelerinde tuttuğu kaplumbağa ile kavga ettiklerini şaşkınlıkla görmüş .. Hemen sol şeritten sinyali verip yaklaşmış yanlarına .."Hayırdır ? Ne oluyor yauw?" demeye kalmadan , kaplumbağanın , akbabaya, "nefesin leş gibi kokuyor!" , dediğini duymasın mı ?!?!?! ABOOOOWWW!!! Kulaklarına inanamamış !! Kıyamet kopcek sanırım diyerek ayrılmış yanlarından .. Ayrılırken akbabanın pençelerinde tuttuğu kaplumbağayı yüksekten yere bıraktığını görüp üzülmüş ..

    Saatler saatleri , günler ayları kovalamış ve İbrahim Tatlıses'in parçasında dediği gibi ,"Tam ümidi kesmişken , onu gördüm karşımda!" diyerek "MAVİ MAVİ" gökyüzünde , Tanrı' nın kalesindeki kuleye telsizden çakmış mesajı : Yarasa' dan Kule' ye !! İniş izni istiyorum !! Gel demişler buna ... Tanrı katına çıkmadan önce , minik yarasa hemen kendine bir çeki düzen vermiş oracıkta .. Malum aylardır uçtuğu "içün" koltukaltları leş gibi kokmaktaymış... Hemen kolonyalı mendillerle olaya müdahale edip çıkmış Tanrı' nın huzuruna..
    "Ne istiyorsun bre yezid?" , diye gürlemiş Tanrı.. Yarasa az daha , "Bıktım bu çirkinlikten , insan içine çıkamıyorum , bana güzel bir kürk ver." diyecekmiş ama tutmuş kendini .. Bunun yerine içten içe gülerekten ve sinsiliğine sevinerekten demiş ki , "Malum... Winter is coming , odun kömür ateş pahası , Meksika pezosu da aldı başını gitti .. Çok üşüyorum , kış aylarında bana güzel ve de kalın tüyler ver ki üşümeyeyim ey Tanrım!" Aksilik bu ya!! Dün gece yapılan yastık savaşında patlayıp , ordan oraya savrulan yastıklardan kelli Tanrı' nın elinde hiç tüy yokmuş !! Yarasa bunu duyunca minnak gözlerinden kömür kömür gözyaşları akıtmaya başlamış .. Tanrı' nın da yüreği bu olanlara dayanmamış haliyle.. "Tez" demiş , " bana kuşlar aleminde kaç kuş varsa, her türden birer kuşu buraya teleportlayın." Az sonra kuşlar aleminden birer temsilci arzı endam etmiş Tanrı' nın önünde ve saygıyla eğilmişler .. Tanrı olanı biteni anlatmış .. "Sizlerden" demiş , "her biriniz bu minik kardeşinize birer tüy verecek!" Kuşlar düşünmüş taşınmış .. İtiraz etseler ,akşam sofrasında kömür aleviyle tütsülenip gelmek de var bu salondaki masaya.. "Tamam" demişler ister istemez .. Az veren maldan , çok veren de candan imiş ortamlar anlayacağınız.. Böylece , bizim sahtekar minik yarasa , Flamingo'nun pembe, Güvercin'in beyaz , Papağan'ın ala ve yeşil , Kolibri' nin yanardöner , Kardinal Kuşu' nun kırmızı , Kartal' ın kül rengi , Yalıçapkını' nın mavi sırt tüyünü cukkalamış hemen oracıkta .. Gelgelelim bunların arasında kahnem suratlı ,nemrut bakışlı , katran kalpli bir de Tuco Kuşu var imiş .. Fokur fokur zift kaynarmış kalbinde ve şeytan yaradılışlıymış .. =)) İşbu yezid kuş , vermem diye tutturduysa da , daha öncesinde bakkala yazdırıp ödemediği biraların parasına sebep ,belediyeden evine haciz memuru gönderip , ondan da "siyah" tüyü zorla almışlar sonrasında .. Tüm bunları oracıkta alan görgüsüz ve sahtekar yarasa , hemen takmış takıştırmış bütün tüyleri üzerine çingene bohçasına dönerekten... Ve tekrar süzülmüş göklerden yere doğru ..

    Tam bu sırada, ağaçta yaşayan yeşil kurbağa kendisine musallat olan kargalardan korunmak için vraklayıp ,ağlamaya başlayınca , thunder bird olarak da bilinen fırtına kuşları, daha önceden söz verdikleri gibi yetişmişler imdadına .. Gökler kapanmış , bulutlar yerlere inmiş .. Göklerin dibi delinmiş .. Bir yağmur başlamış ki sormayın gitsin ! Kısa sürmüş sürmeye bu yağmur ama minik sahtekar yarasanın da yüreği ağzına gelmiş tüyleri kaybedeceğiz diyerek .. Bu arada kurbağanın gönderdiği S.O.S cevaplanınca, Güneş çıkmış kovalamış bulutları gerisin geri .. Ve yarasa neredeyse yeryüzüne iniş yapacakken, ormanlardaki tüm hayvan ve insanların hayretle kendisine baktığını fark etmiş .. İşte hepimizin bildiği Gökkuşağı , çingene bohçasına dönen yarasamızın alacalı bulacalı tüylerinden ötürü o gün oluşmuş... Yarasa çok mutluymuş .. Göğsü kibirle kabarmış !! İçi kibir ile dolmuş !!
    "Bir kibir!...bir kibir!."
    "Hiç bir şeyi beğenmiyor ! ..." diyormuş orman sakinleri ondan için ..

    Günler geçmiş .. Minik sahtekar yarasamızın gözlerini kibir iyiden iyiye kör edivermiş .. Bu arada ormanın derinliklerinde kaportacılık yapmakta olan kurnaz ve kötü niyetli kargalarla da düşüp kalkmaya başlamış.. İçki , kumar, pavyon, karı kız ortamları derken alkolün pençesine de düşüp orman sakinlerinin arasında da huzur komamış.. Yine bir akşam vakti bindikleri beyaz Şahin ile yanlaya yanlaya Tokyo drift ortamlarına akıp giderlerken elektrik kesen aracın egsozundan gürleyen HIDIDIDIDIIIIIIIT sesleriyle , tüylerini almış olduğu kuşları bir arada görüvermiş .. Hemen caka satmak için yanlarına yanaşmış pencereden süzülüp ve kendi sonunu hazırlayacak şu dörtlüğü okumuş onlara ..

    Votka içesim geldi
    Caka satasım geldi
    Ey siz götü boklular
    Sizi göresim geldi.
    ( Meksikalı Halk Ozanı KuP KuP BoY -)

    Kuşlar çok bozulmuşlar bu işe .. Kalpleri vesvese ve nefret ile dolmuş .. Hemen ertesi gün Tanrı' nın huzuruna çıkıp durumu anlatmış , bir de üstüne üşüyoruz , kıçımız donuyor diye veryansın etmişler .. Bu sırada göklerde alacalı tüyleri ile caka satan yarasanın üzerindeki tüyleri ile son kanat çırpışları olmuş o anlar .. Bir bakmış ki bir hafiflik ! Tüyler yok !! Gıvrım gıvrım gıvranmış , yaptığından utanmış ama ne fayda .. Üzüntüsü ile vurmuş kendini dağlara .. Aramış durmuş tüylerini senelerce .. Derler ki , güzelliğini kaybettiği ve halkın arasına da utancından ötürü inemediği için o gün bugündür minik sahtekar yarasamız ve onun soyundan gelenler mağaralarda yaşamaya mahkum olmuşlar .. Ve kibirli kalplere bir uyarı olarak , her yağmur sonrasında gökkuşağı ile süslemiş Tanrı gökyüzünü o günden sonra.. Ah edenin ahı yerde kalmaz diyerek .. İşte yarasaların gece uçup , gündüz gözlerden ırak mağaralarda saklanmasının esas sebebi budur.. Masalımızı şimdilik burada bitirirken gökten üç el bombası düşmüş .. Üçü de okuyanların başına düşmüş .. Bu da kalbi katranla kaynayan , iş bu masal her anlatıldığında alamadığı biraları için nefret kusan Tuco kuşunun bedduası imiş .. Onlar vurmuş hüznün dibine , bizler çıkalım kerevetineeeee..

    Masalımız uzatmaya müsait ama Tuco ile masal saatinin şimdilik sonuna geldik .. Lakin malzeme bol ve güncellenmeye de müsait.. Çünkü okuduğumuz isim EDUARDO GALEANO !! Bir dev !! Dünyanın vicdanı !! Şurda okuduğunuz sahtekar yarasa , kebapçı Jaguar , kaplumbağa ve akbaba ,ince belli karıncalar , ağlayan kurbağa ve yağmurun hikayesini bu kitapta ayrı ayrı bulabilirsiniz ..Ben sadece ayrı ayrı anlatılan tüm bu hikayeleri, "işsizlikle" soslayıp, kolajlayarak önünüze getirdim... Bu kitap sadece bunları mı anlatıyor diye merak edenleriniz çıkabilir .. Pek tabii ki hayır .. Eduardo Galeano , Ateş Anıları adlı üçlemenin bu ilk kitabında Amerika kıtasının ilk günlerinden taa 1700'lere dek gelen tarihini ufak ufak ve parça parça yazılarla sizlerin huzuruna getirmiş.. Bu ilk kitap dolayısıyla Azteklerin , İnkaların ve Mayaların tarihinden yakın tarihe bir yolculuk yapacaksınız .. Ve emin olun, "Ben nesnel bir yapıt yazmak istemedim. Ne böyle bir şey arzu ettim ne de bunu yapabilirdim. Bu tarih anlatısı kesinlikle tarafsız değil. Mesafe koymaktan acizim ve taraf tutuyorum: Bunu itiraf ediyorum ve hiç pişman değilim." diyen Galeano' yu okurken hiç sıkılmayacaksınız .. Çünkü her daim haksızın karşısında olan bir isim Galeano .. TARAFI BELLİ OLANLARDAN !!
  • 172 syf.
    ·1 günde·Beğendi·8/10 puan
    “Bilgi korkuyu yok eder. Korku olmadan din hayatta kalamaz.”

    1939’da İngiltere’de doğan Michael Moorcock, fantazya ve bilimkurgu başta olmak üzere birçok öykü ve roman kaleme almış, bol ödüllü bir yazardır. Yazarın Elric Destanı (Elric: Ruh Hırsızı) serisi fantezi alanında kült diziler arasında gösterilirken, bilimkurgu türünde de önemli başarılar kazanan kitaplara sahiptir. Onlardan en önemlisi ise şüphesiz 1969’da yayımlanan ve bilimkurgu literatüründe en prestijli ödüllerden biri olarak kabul gören Nebula Ödüllü “Behold the Man”dir.

    Hem İngiltere’de hem de ABD’de bilimkurgu türüne yeni bir soluk getiren “Yeni Dalga Akımı”nın öncülerinden olan Moorcock, aynı zamanda İngiliz Fantezi Ödülü, Dünya Fantezi Ödülü ve John W. Campbell Ödülü başta olmak üzere nice ödülün sahibidir. 2008 yılında Damon Knight Memorial Grand Master seçilen Michael Moorcock, günümüzde ABD’de yaşamını sürdürmektedir. Daha önce 2002 yılında Phoenix Yayınları tarafından “İşte O Adam” ismiyle yayımlanan kitap, kısa bir süre önce İthaki Yayınları’nın “Bilimkurgu Klasikleri” dizisine 35. sıradan giriş yaptı. Barış Tanyeri çevirisiyle ve “İşte O Adam” ismiyle bilimkurgu okurlarıyla buluşan kitabın kapak illüstrasyonu ise Ozan Korkut’a ait.

    “Bir insan sıradan bir yaşam sürüp sıradan aktivitelerle meşgul olurken kimsenin duygularını incitmemeyi nasıl başarabilirdi? İnsanlar neden birbirlerine karşı bu kadar gaddardı? Neden savaşlar vardı?”

    Karl Glouger isimli bir ana karaktere sahip olan romanda ana tema zaman makinesi ile geçmişe doğru yapılan bir yolculuk üzerine kurulu. Glouger, problemli bir çocukluk yaşasa da, sürekli araştıran, merak eden ve din üzerine kafa yoran Musevi bir gençtir. En çok merak ettiği konulardan biri ise İsa düşüncesinin kökeni, İsa’nın öldüğü dönemdeki dünyanın nasıl bir yer olduğu ve insanların İsa hakkında neler düşündükleridir.

    Bir terapi grubunda yer alan Glouger, psikolojiye de ilgi duymakta ve bu bilim dalı üzerine okumalar yapmaktadır. Burada tanıştığı bilim insanlarından birinin cansız varlıkları zaman makinesi ile geçmişe gönderebildiğini fark eder. Sonrasında canlı varlıklara geçen bilim insanı işe ilk etapta hayvanlarla başlar ve sonra sıranın insanlara geleceğini belirterek ona ilk denek olmak isteyip istemediğini sorar. Bu teklifi kabul eden Gloguer, kendini bir anda M.S. 29’un dünyasında, Kutsal Topraklar’da, Esseniler adında bir kabile içinde bulur. Aklındaki soruları cevaplamak üzere, Nasıra kentine ulaşmak amacıyla bir yolculuğa çıkan Karl Glouger, geçmiş çağların insanlarınca farklı kavramlarla anılmaya başlar ve bu durum onu gitgide korkutur.

    “Bu dünyada hak etmediğin hiçbir şeyi elde edemezsin. Ve her zaman hak ettiğin şeyi alacaksın diye bir kaide de yok.”

    İşte İnsan, yüzde yüz bilimkurgu denilemeyecek bir roman aslında. İçinde bulundurduğu tek bilimkurgu öğesi zaman makinesi olan kitap, teolojiye meraklı okurları da yakından ilgilendiriyor. Bilim ve dinin bir araya geldiği öyküde asıl mesele bilimsel bir kurgu yaratmak değil, tarihsel bir mitin gerçekliğini sorgulamak adına bilimden yararlanmak. İşte Karl Glouger da tam olarak bunu yapıyor. Romanı okumaya devam ettikçe finali hakkında oldukça kuvvetli tahminlerde bulunmak mümkün. Yine de bu durum okur için herhangi bir engel teşkil etmiyor, aksine kurgunun gücüne güç katıyor. Büyük bir merakla okunan hikaye, okurun zihnine birçok soru işareti bırakmayı başarıyor. Yazar yalnızca tek bir dini temel alsa da, aslında anlatılanları diğer dinlere de uyarlamak mümkün.

    Romanın bu şekilde tek düze ilerlemediğini, Karl’ın hayatının birçok evresinden birçok anının satır aralarında karşımıza çıktığını da söylemek gerek. Bu şekilde, Karl’ın nasıl bir çocukluk ve gençlik yaşadığını, nasıl bir ruh hali içinde yetişkinliğe doğru adım attığını, kadınlarla (özellikle de Monica ile) yaşadıklarını ve ilgi alanlarının hangi yaşlarında hangi alanlara kaydığını öğrenerek karakter analizi yapmak kolaylaşıyor. “Tarih değişmesin diye tarihe müdahale etmenin bedeli nedir? Fikir mi gerçekliğin sebebidir yoksa gerçeklik mi fikrin?” gibi sorulara kendi içinde mantıklı cevaplar vermeyi başaran roman, bir insanın çıktığı kendi içsel yolculuğunu, din üzerinden bir kılavuz arama sorununu masaya yatırıyor ve finaliyle birlikte de bu konudaki kimi algıları yıkarak sert eleştirilere imza atıyor.

    “İnsanlar ihtiyaç duyduğu zaman akla hayale gelmeyecek başlangıçlara sahip büyük bir din yaratabilirler.”

    Michael Moorcock’un bilimkurgu öğelerini minimumda kullanıp onlardan maksimum seviyede verim alarak başarılı bir romana imza attığını söylemek mümkün. Bilimkurgu okumayı sevmeyip tarihsel kurgudan hoşlanan okurlara da rahatlıkla tavsiye edilebilecek olan İşte İnsan, bir dinin ve o dinin simgelerinin oluşma aşamasını görmek adına eşsiz bir zaman yolculuğu vaat ediyor.
  • 115 syf.
    ·12 günde·Beğendi·8/10 puan
    Yaşayabileceğimiz en kayda değer deneyim esrarengiz olanın deneyimidir. – Albert Einstein

    Evren, içerisindeki herşeyin sürekli hareket halinde olduğu ve adına doğa yasaları dediğimiz kurallara göre değiştiği sınırsız bir yapıdır. Bu esrarengiz sınırsızlığa duyulan merak ise insanın kendisini, sınırlarını ve yaşamı da anlama merakıdır. Doğa filozoflarından beri bu merak devam etmektedir. Bize 2500 yıllık bir miras gibi görünüyor olsa da, aslında gökyüzüne, yıldızlara ve evreni anlamaya yönelik çaba düşünülenden çok daha eski bir geçmişe sahiptir.

    Atalarımız varolduklarından beri gökyüzünün gizemini anlamaya çalışmışlar, yıldızları ve orada yazılı gizemleri çözmek için çabalamışlardır. Bu çaba çok uzun soluklu bir bilgi, gözlem ve birikimin sonucudur. İlk başlarda çıplak gözlerle ve soyut düşüncelerle yapılan bu gözlemler zamanla teleskop ve teknolojik gelişmelerle ilerlemiştir. Isaac Newton ile bir devrim yaratan evren anlayışımız sonraki iki yüzyıl boyunca sorgulanmayan bir hakim düşünce olmuştur. Ancak Albert Einstein'in geliştirdiği teoriler ve matematiksel ispatlar tüm uzay ve evren anlayışımızı tamamen değiştirmiştir. Bugün aya ya da Marsa yolculuk edebilen araclar tasarlayabilmemize ve milyonlarca ışık yılı uzaklıktaki bir yıldızı gözlemleyebilmemize imkan veren teknolojinin gerisinde kesinlikle Isaac Newton’ın ve Albert Einstein’in geliştirdiği teorilerin ve düşüncelerin etkisi olmuştur. Albert Einstein tüm yaşamı boyunca geçmişten miras aldığımız kuramları birleştiren bir birleşik kuram yaratabilmek için çabalamıştır.

    Bu eser Albert Einstein’in bir portresini oluşturmak, bir bilim adamı olarak ona yaklaşmak, düşüncelerini anlayabilmek için farklı tarihlerde gerçekleştirdiği konuşmalar, makaleler, mektuplar ve bildirilerinden oluşturulmuş bir seçkidir. Bir insan olarak hem evrensel konularda hem de yaşadığı dönemdeki olaylara bakış açısını ve felsefi görüşlerini yansıtmaktadır. Teknik çalışmaları ile ilgili bir bilgi içermemektedir. Zaten matematik ve fizikle çok yakından ilgilenmiyorsanız genellikle Einstein gibi teorik fizikçilerin nelerle ilgilendiğini ya da hangi konularda devrim yaptığını anlamak gerçekten de çok güçtür.

    Kitap dört bölümde sunulmuş. İlk bölümde hayata bakış açısı, insan özgürlüğü, bilim, eğitim, din, toplum, demokrasi gibi konulardaki felsefi görüşlerini takip edebilirsiniz. İkinci bölümde politika, silahsızlanma, aktif pasifizm, ekonomi ve üretim ile ilgili görüşleri, üçüncü bölümde özellikle İkinci Dünya Savaşı yıllarında Almanya ve Prusya Bilimler Akademisi ile gerçekleştirdiği mektuplaşmalar, dördüncü ve son bölümde ise Yahudi idealleri, Filistin’in yeniden yapılanması gibi konuları kapsamaktadır.

    Einstein’ın temelde bir bilim insanı olarak amacı insan özgürlüğüdür. Yaşadığı dönemde bir film yıldızı kadar üne sahip olsa da hiçbir zaman servet ya da şöhret gibi konuların peşinde olmamıştır. Kendisini dünyadaki acı ve sıkıntılardan soyutlamamıştır. İnsan hakları savunuculuğu yapmıştır. Özellikle silahsızlanma ve savaş karşıtlığı konusundaki duyarlılıkları çok önemlidir. İyi okumalar dilerim.
  • 172 syf.
    ·2 günde·Beğendi·8/10 puan
    Bilimkurgu klasiklerini okumayanların bir an önce başlaması gerek Sadece teknoloji beklentisiyle ya da önyargısıyla uzak durmayın bu dünyadan. Şimdiye kadar okuduğum bilimkurgular bana, insanlığın gidişatı hakkında ve olası sonuçları düşünebilme konusunda perspektifimi genişletme imkânı sağladı.

    Zamanda yolculuk olayına farklı bir tat katmış Michael Moorcock. Geçmişe yolculuk yapan bir karakter var karşımızda. Karl Glogauer; kişilik ve din arayışı içinde bir hayat geçirmiş, hiçbir inanışa tam anlamıyla ait olamamış. Nevrotik bir kişiliği var, sürekli karar değiştiren ve de tatmin olmak için dini kullanan. Haçın ondaki anlamını okurken yer yer midem bulandı diyebilirim.

    Hepsi araştırmacılardan olusan bir dost meclisinde bilim adamı olan bir arkadaşı Zaman Makinesi icat ettiğini ilan ediyor ve Karl'dan gelip görmesini istiyor. Tehlikeli bir yolculuk için bir denek lazım bilim adamına. Kendisine yapılan öneriyi tek şartla kabul ediyor Karl: Hz. İsa'nın dönemine gitmek.

    Düştüğü yerde Vaftizci Yahya ile karşılaşıyor Karl ve onun köyünde Essenilerle çok uzun süre vakit geçiriyor. İsa'nın çarmıha gerilme zamanı yaklaştığında yollara düşüyor. Ancak hiç bilmediği bir zamanda ve de mekanda Nasıralı İsa'yı bulması çok zor. Sonunda buluyor ama? Çok büyük bir sorun var!

    Nevrotik bir karakterin dilinden okuduğumuz için kitap yer yer içsel konuşmalara gidiyor, Karl'ın kafa karışıklığını görüyoruz. Şimdiki zaman ve Karl'ı bu hala getiren geçmiş olaylar dizgisi olarak bölüm bölüm okuyoruz kitabı. Bu arada çevirisi iyiydi.

    Peki bu kitabı neden önerirsin derseniz: 'Farklı bir bakış açısı kazanmak her zaman iyidir' derim.