• 56 syf.
    ·Beğendi·7/10 puan
    Issız bir parkta karlar içinde,arıyor geçmişi iki gölge..

    İki üç aydır klasik okumadığımı farkettim ve bir solukta okunacak Stefan Zweig’in Birinci dünya savaşı sırasında yaşanan yasak bir aşk hikayesini anlatan Novellası olan Geçmişe Yolculuk kitabını okudum. Bittiğinde keşke biraz daha uzun olsaydı dedirtti.

    Kitabın konusu kısaca Ludwig’ in iki yıl için gittiği Meksika’daki görevi savaş yüzünden gittikçe uzarda uzar zaman ve Ludwig evlenir çocukları olur 9 yıl sonra iki aşık tekrar bir araya gelirler ve birbirlerine karşı hissettikleri duygular eskisi gibi mi olur işte bundan sonra her şey kitapta gizli ?

    Tutkulu bir aşk,ihtiras ,ihanet,sefalet ve özlem içeriyor bu kısacık kitap. İhaneti kabul etmem çok zor ama insanlar nedense aşk zannedip kendilerine hiç uymayan insanlarla evlilik yapıp sonrasında gerçek aşkla tanışa biliyor. Duygular ,birbirine verilen değer, beraberken yapılan her türlü aktivite, karşılıklı sohbet edebilme hazzı bile çok iyi tartılmalı diye düşünüyorum evlilikte. Ama kaderde güzel insanlar ve yazılar yazsın herkese inşallah. Kitap bitti verdikleri bitmiyor kesinlikle okuyun okutun.
  • 609 syf.
    ·50 günde·Beğendi·10/10 puan
    Öncelikle böyle bir eseri okuyup belleğimi insanlık tarihinin en zor sorularına bulduğum cevaplarla kısmen de olsa doldurduğum için kendimi tebrik ediyor, böyle bir şaheseri insanlığın hizmetine sunduğu için yazarı rüm içtenliğimle kutluyorum.

    Şöyle roman havasından çıkıp biraz değişiklik insan ruhuna iyi gelir tahayyülüyle geçmişe doğru tarihi bir yolculuk yapmak isteyenleri bir bahar mevsiminde doğu expresinde yapılan uzun fakat heyecanlı buna rağmen yorucu olmayan bir yolcuğa çıkaran biçilmiş inciden bir kaftan bu kitap. Bir kitaptan çok öte bir eser, belki ansiklopedi belki de insanlık tarihini anlatan bir tılsım, ne derseniz deyin. Antropolog, biyolog, tarihçi, arkeolog veya bunların tümüyle ilgilenen biri olmayanlar için biraz ayrıntı içeriyor olabilir ama bu mesleklerin hiç biri olmayan fakat tarih ve dünya ile biraz da olsa ilgili benim gibi birileri için kana kana içilecek bir sudan farksız.

    Faust nasıl Göthe’nin o ana kadarki hayatının en güzel en derlenmiş meyvesi ise bu kitap da Diamond’ ın fizyolojiden tarihe, biyolojiden arkeolojiye tüm çalışmalarının ve geçmiş yıllarının bir meyvesi olarak görüyorum ben şahsen.

    Kitapta insanlık tarihinin Hz Adem’den Günümüze kadar nasıl şekillendiği, bitki ve hayvan türlerinin nasıl evcilleştirirdiği, kıtalar ve milletler arası yiyecek ve hayvan türlerinin nasıl alışverişe konu edilebildiği, insanlığın en başından beri bazı mikropların Dünyayı ve insanlık âlemini nasıl şekillendirdiği Bazı milletlerin bu mikroplar ve hastalıklar yüzünden yeryüzünden tamamen silindiği, bazı ulusların ise başka ulusların hakkından bu mikroplar sayesinde geldiği ve buraları sömürgeleştirdiği, bazı ülkelerin ve kıtaların bir çok olumsuz coğrafi ve beşeri özelliklerine rağmen kendilerinden çok daha iyi coğrafi ve beşeri özelliklere sahip olan milletlerden ve kıtalardan neden daha fazla daha geliştiği, diğerlerinin ise oldukça geride kaldığı bilimsel deliller ve mantıki izahlarla çarpıcı bir biçimde ele alınıyor.

    Hayvan varlığının daha doğrusu evcilleştirirmiş hayvan varlığının bazı milletleri nasıl geliştirdiği bazılarının ise kökünün kazınmasına sebep olacak hastalıklar sayesinde yok olup gittiğine şahitlik ediyorsunuz. İnsanlık tarihine yön veren yazının icadı, tekerleğin bulunması, elektriğin bulunması, mucitlerinin hangi Saik ve amaçlar için bunları bulduğunu fakat bunların daha sonra hangi gelişmelerin önünü açmaya ya da bir devri kapatıp başka bir devri açmaya yardımcı olduklarını çarpıcı bir şekilde anlıyorsunuz.

    Kitapta yazarın en çok ve en dikkat çekici bir şekilde ele aldığı konulardan biri Son 500 yıl öncesine kadar Afrika, Asya ve Amerika kıtalarının beşeri ve coğrafi özellikler bakımından Avrupa’dan çok çok ilerde olmasına rağmen Avrupa’nın neden günümüzde Çin ve Japonya hariç Asya’nın büyük bir kısmından ve Afrika ve Antarktika kıtarının ise tamamından daha doğrusu bu kıtalardaki ülkelerin tamamından çok daha ileri bir refah seviyesine sahip olmasının nedenleri oldukça bilimsel ve mantıki delillerle ortaya konuyor.

    En küçük yerleşim birimi olan Obalardan Şefliklerden kabilelerden ve köylerden günümüzdeki büyük devletlere ve imparatorluklara geçişin beşeri ve ekonomik sebepleri ve sonuçları çok kapsamlı ve çarpıcı bir biçimde ele alınıyor. Neden bazı topluluklar çok iyi imkanlara sahipken kabile ve şeflikten öteye gidemezken bazı topluluklar dünyayı şekillendiren büyük milletlere dönüştü.

    Yazının, tekerleğin, hatta klavyenin ekonomik ve beşeri hayatı nasıl etkilediği bu icatların dünyayı şekillendiren fakat bilgi hırsızlığı sonucu ortaya çıkan gelişmişliği ne yönde etkiledi? Bunlar gibi bir çok icadın mucitleri bu icatları yaparken işlerin bu noktaya varabileceğini acaba biliyorlar mıydı?
    Her türlü coğrafi ve beşeri imkana sahip olmalarına rağmen dünyanın en büyük imparatorlukları ve devletleri nasıl altüst oldu?

    Dünyanın bazı bölgeleri en bilinen meyveleri ve sebzeleri dahi 7000-8000 yıl öncesinde bile evcilleştirebilmişken günümüzün gelişmiş büyük toplumları neden elma veya inek gibi bazı bitki ve hayvanları evcilleştiremedi veya evcilleştirmedi.

    İnsanlık tarihinin siyasi ve beşeri olarak en istikrarlı ülkesi olan Çin dünya tarihine ne gibi katkılarda bulundu ve en uzun siyasi ve beşeri birlik olma özelliklerini acaba neye borçlu?

    Bugün yeryüzünde konuşulan binlerce dil ve lehçe acaba nasıl ortaya çıktı da kıtalar ve milletler arası ilişkilere yön verdi. Bazı milletler yüzden fazla dille konuşurken neden bazı ülkeler örneğin Çin ve Japonya sadece bir dil ile binlerce yıldır anlaşmaya devam ediyor.

    13.000 yıl önce temelleri atılan insanlık aleminin öncesinde nelerin yaşandığını da temel mihenk taşları ölçüsünde ele alıyor.

    Uzaydan baktığında Zambiya’nın Hollandadan çok daha güzel coğrafi ve beşeri özellikleri olduğunu düşünecek bir uzaylı bugün Zambiya’nın neden Hollandadan çok daha iyi bir seviyede olmadığını hatta kişi başı milli gelirlerinin Hollanda’nın 30 kat gerisinde olduğunu anladığında bunu neyle izah edecektir.

    Jared Diamond Yukarıda belirttiğim tüm sorulara ayrıntılı ve tatmin edici cevaplar sunduktan sonra kıtaların ve devletlerin bugün şu anki konumda olmalarının nedenlerini son bölümde oldukça mantıklı ve gerçekçi bir şekilde ortaya koyuyor.

    İçinde yaşadığımız ve bir parçası olduğumuz dünyanın hangi evrelerden ve nasıl günümüze geldiğini süper bir yolculuk yaparak şahit olacaksınız. Ben okumanızı tavsiye etmiyorum, rica ediyorum.
    Binin şu Doğu expresine. Vardığınız yerde beni bulacaksınız!!!
  • 240 syf.
    ·4 günde·Beğendi·10/10 puan
    “Doğru olanı yaparken, ahlaki hislerinizin yolunuza çıkmasına hiçbir zaman izin vermeyin.” Isaac Asimov

    “Sonsuzluğun Sonu” zamanda bir yolculuk, hem ileriye hem geriye, geçmişi geleceğe, geleceği de geçmişe bağlayan, gözlemler yapan, bu gözlemlerle de en yaşanılabilir dünyayı bir bakıma yaratmaya çalışan, bilimle harmanlanmış bir kitap, Tenet’i izleyenler şu repliği ya da sahneyi hatırlayacaktır;

    “Her nesil hayatta kalmaya çalışır. Dünyayı mahvettiğimiz için gelecektekiler de bizden kurtularak tam olarak bunu yapıyor zaten.”

    Tenet filmini kitaba konu etmemin sebebi, kitabı okurken -ki filmi de izlediyseniz, bir saniye, ben bu konuyu bir yerden hatırlıyorum diyeceğiniz içindir. Elbette bu konu kitabın ortalarında sizi karşılıyorken, filmde de sonlara doğru çıkması nedeniyle spoiler yememeniz için açmıyorum. (Aslında başlangıçta olan ama sonlara doğru anladığımız konu.) Filmi izleyip kitabı okuduğunuzda bu cümlelerin anlam kazandığını anlayacaksınız. Elbette bu film çekilmeden önce kitabı okuyanların böyle bir fikri ya da benzetmesi olamaz, iki eylemi de gerçekleştirmeniz gerekmektedir.

    Bu tarz kitapları ya basit cümlelerle açıklarsınız ya da karmakarışık yazıyla düşüncelerinizi boca edersiniz, yazan için sorun olmasa da okuyan için sorun çoktur, ne diyor bu manyak seviyesinde tepki almanız gerekirken, yazdığınız yazı övülür falan…

    Kitabın konusuna kısaca değinecek olursam eğer, zamanda düzenleme, zamanda sıçrama, zamanı kontrol altında tutma üzerinedir. O kadar çok kitap, o kadar çok film-dizi izliyoruz ki, bu konular artık normal, pek şaşırtmayan hal almıştır. Lakin bu kitap 1953 yılında yazılmaya başlanmış, 1954 yılında tamamlanmış, ancak 1955 yılında yayınlanabilmiştir, bir yıl neden gecikmiştir sorusunun cevabı elbette basittir, yayınevleri bu kitabı kabul etmemiştir. Yayınevleri zor olan şeyleri değil, kolay anlaşılan şeyleri yayınlamak ve satmak üzerine bir düşüncede olmuştur, günümüzde ise ne kadar değişik, ne kadar farklı kitaplar varsa, onları yayınlamak üzerine bir yarış içerisindeler. Bugün okuduğumuz bir çok kitabın hikayesi buna benzerdir, o kadar çok reddedilmişlerdir ki, bugün ise başımızın üzerinde yer bulurlar, muhtemelen kitabın bir başarısından ziyade, okurun farklı olanı baş göz etmesi nedeniyle olabilir. Neyse,,,

    "İnsanoğlu, kendi haline bırakıldığı takdirde, başka yönlerdeki teknolojik ilerlemeleri sonucunda kaçınılmaz bir intiharın eşiğine gelmeden Zamana dair hakikati öğrenemeyecektir." #121817467

    Bu kitap nasıl yazılmış, Asimov neyi düşünerek böyle bir kitap yazmış sorusunun cevabını araştırdığımda çok mantıklı bir yanıtla karşılaştım. Asimov 1953 yılında Time dergisinin bir sayısına bakarken, nükleer patlama sonucu ortaya çıkan bir mantar bulutu görür ve ilgisini çeker, 1938 yılına ait bu sayı neyi temsil ediyor derseniz, geçmişe bir yolculuk yaptığımızda Enrico Fermi adı karşımıza çıkıyor, kimdir dersek atomu parçalayan ilk fizikçi olduğunu görüyoruz, kendisinin Fizik Nobel ödülü buluyor, zaten bu buluş II. Dünya Savaşı’nın en büyük korkularından biridir, özellikle 1939 yılında Albert Einstein, ABD Başkanı Franklin D. Roosevelt'e bir mektup göndermesi ve Nazilerin Atom Bombası üzerine çalıştığını söylemesi, bu sürece Amerika’nın dahil olması ile nükleer savaş kendi içinde ilk bulanın gücü alacağı bir savaşa döner. Biliyoruz ki Naziler başarılı olamadı, bunun hikayesi uzun, Atakan Büyükdağ’ın kitaplarından bu uzun serüvene dahil olabilirsiniz.

    Yukarıda kısaca değinmek istediğim ama biraz uzattığım konu, bu kitabın var olma sebeplerinden biridir, yine bu kitabın yazılmış olması, Vakıf ve İmparatorluk Serilerinin de yazılmasına vesile olan çok önemli bir kitaptır. Sonsuzluğun Sonu, Vakıf Serisine bir giriş kitabı değildir aslında sadece yazara alışmak, uzaya ve zaman yolculuğuna alışmak adına yapılacak en iyi ön okumalardan biridir düşüncesindeyim. Zaten bu nedenle sevgili arkadaşım fazi ile bir Asimov Okuma Etkinliği düzenledik, bu etkinlikteki okuma sırasının en başına “Sonsuzluğun Sonu” kitabını ekledim, benim için mantıklıydı, kitabı okuyunca daha da mantıklı hale geldi.

    İzlediğimiz birçok filimde, zamanda ileri ya da geri gitme deneyleri ya birkaç saniye sürüyor ya da çoğunlukla başarısız oluyor ama filmin ortalarında ise yavaş yavaş başarılı olmaya başlıyor, klasik ilerleyiş. Bu kitabın kurgusunda ise zaten başarılı olan bir zaman yolculuğu ile karşı karşıyayız ve ilk başlarda bu detaylarla karşılaşıyor ve kitaba hazırlanıyoruz.

    Bizim ana karakterimiz Harlan, Harlan bir teknisyen, daha sonra ise gözlemci olarak karşımıza çıkacak, gözlemcileri de Fringe dizisindeki Şapkalı, beyaz tenli arkadaşlara benzettim, yine diziyi izleyenler hatırlayacaktır. Harlan kendi zaman çizgisinden koparılmıştır ve kitabın en önemli karakteridir. Bu karakterin yapması gereken şey, zamanda ileri veya geri giderek, yaptığı gözlemleri bilgisayara raporlamaktır. Gözlemci bu kitapta çok önemli ve olunması zor olan unvanlardan biridir, farklı olabilmek ve farklı analizler yapabilmek ve bu göreve atanmak oldukça zordur, Harlan ise bu göreve layık görülmüş, çünkü düşünceleri farklıdır, bulunduğu yüzyıla değil de geçmişe merak salmıştır, tarihin peşinde bir gözlemci aynı zamanda istenmeyen bir modeldir, tıpkı Harlan gibi.

    Kitap ile ilgili spoiler vermemek adına öyle bir daire çizdim ki, dairenin içinde o kadar çok olan biten var ki, yazdıklarım anca kitap okunduğunda anlam kazanacak bir duruma evrilmiş duruyor. Kitabın distopik bir yanı olmasına karşın, bunu gösteren net deliller olmasa bile, zaten düzeltilen geçmişin, bir gerçekliğe kavuşması, bu gerçekliğinde sonsuzlar tarafından yaşama dikta edilmesi, bir bakıma totaliter bir rejim gibi gözükmektedir.

    Kitap erkekler üzerine kurulu bir düzende geçiyor, çünkü kadınların gözlemci olması yasak, hatta bu konular işlenirken kadınlar üzerine verilen düşünceler biraz can sıkmaktadır. Kadın yine belirli görevler üzerinde yoğunlaştırılmış, klasik bir kaderi yaşamaktadır. Ta ki, tek kadın karakterimiz Noys Lambent ortaya çıkana kadar.

    Benim görüşüm şu olacak, yani Harlan ve Noys karakteri için, Adem ile Havva’yı temsil edebileceği düşüncesi kafamı biraz kurcalamıştı, bu kurcalamayı burada açmıyor, kitabı okuyacak olanlara sadece bir düşünce paradoksu olarak buraya bırakıyorum.

    Kitabın en önemli mesajlarından birisi de uzaya yapılan yolculuklar. Kitabın yazıldığı yıl 1953, yayınlandığı yıl ise 1955 demiştim, o sıralarda ise uzay Sovyetler ile Amerika arasındaki Soğuk Savaşın en popüler yarışlarından birisiydi. Şu alıntıyı okuyun, devam edeceğim;

    "Sevgili Rice, Zaman boyunca belirli aralıklarla, insanlığın akıl gücü eşyanın tabiatı gereği tatmin edici bir sonuca ulaşamayan uzay yolculuklarına yönelir. Matrisleri kurardım ama senin de bildiğinden eminim. Aklı fikri uzaya yönelik olunca, insanlık dünya nimetlerini değerlendirmeyi ihmal eder." #121816925

    Yukarıdaki alıntıyı okuduğumuzda hemen aklımıza kafayı Mars yolculuğuna ve insanlığın amacının sanki Mars olduğuna inandırılmaya çalışıldığı yüzyılımızı anımsıyoruz, bu alıntı geleceğe bir mesaj olsa da, aslında dönemin devleri arasındaki uzaya çıkma yarışına işaret etmektedir. Tartışmaları ve Ay’a ilk kim çıktığı sorusunu bir kenara bırakıp, elimizdeki resmiyete bakınca 1969 yılında Apollo 11’in Ay’a ayak bastığını biliyoruz. Sovyet tarafında ise 1961 yılında Yuri Gagarin uzaya çıkmış ve dünya yörüngesindeki görevini tamamlamıştı. Yani kitap yayınlandıktan sadece 6 yıl sonra.

    Yazdıklarım kitap hakkında merak uyandırması amacı gütmektedir, umarım merak eden okurlar olur da bu kitabı alıp okurlar. Kitabı okuduktan önce mutlaka TENET filmini izleyin ya da öncesinde izlemiş olursanız, tıpkı benim gibi kafanızda ampulün yansıması çok doğaldır, ben ikinci kez izleyeceğim.

    Sonsuzluğun Sonu, 1976 yılında Macar ve 1987 yılında Sovyet yapımı olmak üzere iki kez filme uyarlandı. Hollywood daha sonra film haklarını aldı ama şimdilik yeni film ile ilgili bir haber bulunmuyor.

    Tenet filmini izleyin, aynı zamanda geçe günlerde Netflix'te yayınlanan Oksijen filmini ve 2017 yapımı olan Counterpart dizini de mutlaka izleyin, elbette Fringe izlememek olmaz. Birbirinden bağımsız farklı konular olsa da bu kitabı sevenlerin ya da okuyacakların uğraması gereken duraklar. elbette önerilecek çok fazla dizi ve film bulunmakta.

    "Aynı ülkede ve aynı zamanda bir kişi tedavi edilirken, bir düzinesi kaderine terk ediliyor. Herkes, 'Neden o?' diye soruyor. Belki de bizim tedavi etmediklerimiz daha iyi insanlar, herkes tarafından sevilen gül yanaklı yardımseverler. Belki de bizim tedavi ettiğimiz adam, çocuklarını dövmekten arta kalan zamanında yaşlı anasını tekmeleyen biri." #121576455

    Kitaptaki başlıca karakterler;

    Andrew Harlan, Laban Twissell, Hobbe Finge, Noÿs Lambent, Vikkor Mallansohn ve Brinsley Sheridan Cooper.

    Kitaptaki başlıca Kavramlar;

    Fizyo-zaman: Bir Ebedi tarafından algılandığı şekliyle geçen nispi zaman.

    Eternity: Normal zamanın dışında, tarihi değiştirmeye dahil olan bir organizasyon.

    Eternal: Eternity'nin bir üyesi. Sonsuza kadar yaşamazlar. Normal zamanlardan genç erkekler olarak işe alınırlar.

    Homewhen: Bir Ebedi'nin orijinal zamanı.

    Upwhen: Zamanda ileri gitmek veya göreceli bir geleceğe atıfta bulunmak.

    Downwhen: Zamanda geriye gitmek veya göreceli bir geçmişe atıfta bulunmak.

    Su Isıtıcı: Zamanda ileri ("ne zaman yukarı") veya geri ("aşağı ne zaman") hareket eden cihaz.

    Minimum değişiklik: İstenen geleceği geri yükleyecek / yaratacak en küçük olası değişiklik.

    Keyifli okumalar.
  • 208 syf.
    ·3 günde·10/10 puan
    Yine birbirinden güzel hikâyelerin oluşturduğu kıymetli bir kitap daha bitirdim. İmdat Avşar Hocamız zaten yetenekli bir yazar. Kitabın "Önsöz Yerine" kısmında Yazar Dr. Pervin Nuraliyeva kitabı detaylarıyla incelemiş, değerlendirmelerde bulunmuş. Bir kitabın kimliği niteliğinde olan "önsöz"ün hakkını vermiş diyebilirim.

    İmdat Avşar hikâyeciliğine geçecek olursak; onun hikâyelerini okurken geçmişe gittim. Okul önlüklerinin siyah, yakaların beyaz olduğu yıllara.. "Rengârenk sırt çantalarının, kokulu silgilerin, beslenme çantalarının, sulukların, okula has renkli formaların, servis araçlarının, özel hocaların, kursların, test kitaplarının, İngilizce hevesinin muktedir olmadığı" zamanlara.. Oğlanların başı üç numara, kızların ucuna beyaz kurdele bağlı iki sıra örüğünün olduğu zamanlara.. Mustafa Kutlu böyle tasvir etmişti okul yıllarını. Şimdinin daha şık, daha varlıklı, daha donanımlı imkânları yoktu belki ama daha özgür oldukları kesindi. Tüketim çağı ya da bilgisayar çağı egemen olmamıştı onların saf yüreklerine.. Anne babamdan dinlediğim, benim de ucu ucuna yetiştiğim, doğallığını henüz yitirmemiş o döneme yolculuk ettim bir bakıma.. Zaten edebiyat da insan ruhunda yapılan yolculuk değil mi.. İmdat Hocamız da hislere tercüman olmuş.. Anadolu'nun uçsuz bucaksız bozkırlarının havasını bu hikâyelerde hissedebiliyorsunuz. Tasvirleriyle hissiyât kattığı hikâyeler, göz önünde yaşanıyormuş gibi akıp gidiyor. Sizin için belki önemsiz, küçük olayların usta bir kalemin elinden çıkınca nasıl muazzam bir anlatıma kavuştuğunu görürsünüz. Örneğin; Hocalı Soykırımını anlatan bir hikâyede, düşmanın adını bile anmadan, dehşete tanık olan, hırpalanan bir çalgı aleti (tar)nin insanca duygularını, inlemelerini öyle ustaca aktarmış ki yazar..

    Kendinizi kâh bir köyün sokaklarında yahut Anadolu kahvesinde samimiyetin içinde buluveriyorsunuz. Yazar bazen cansız bir eşyayı da konuşturabiliyor, bazen nazende bir çiçeği de..

    Yazarın realist tutumu, hakikati gösterme çabası hikâyelerine yansımış. Samimi bir üslûpla yazılan 14 hikâyeden müteşekkil bu kitap derinlere nüfuz ediyor, tavsiye ediyorum. Ruhsuz, gerçeklikten uzak kurgu eserler yerine böyle Türkçemizi diriltecek hakikâti anlatan eserler görmek dileğiyle..
    Yazara ve Kitap Şuuru ailesine teşekkürlerimle..
    Kitapla ve sevgiyle kalın..

    Kitap Şuuru
  • 144 syf.
    ·3 günde·Puan vermedi
    Bu kitabı okumak kendi yazgını tekrar gözden geçirmeyi ve içindeki çocuğu anlamanı sağlamakta. Kitabın ismi ironik; bir gerçekliğin yansıması aslında çocuktan bahsettiğini düşündürüp içindeki çocuğa işaret etmekte. Bütün çocuklar iyidir diyor aslında. Sonrasında toplum çerçevesinde aile çocuğun kendiliğini değiştirerek uyarlanmış çocuklar oluşturmakta. Aslında çocuklara nasıl davrandığımız bize nasıl davranıldığı ile çok yakından ilişkili. Bir çocuk doğduğunda çocukluk öykümüz tekrar gündeme geliyor. Duygularımızla çocukluk öykümüze ulaşabilme yetişkin halimizle çocukken verdiğimiz duygusal tepkileri tekrar değerlendirebilmeyi vurguluyor. Çocukluk bizim anavatanımız ve aslında mutlu çocukluk illüzyondur mesajı veriyor. Eğer biri mutlu bir çocukluk geçirdiğini söylüyorsa onun altında örtük jung'un tanımıyla anne-babanın gölgesinde yaşanılan bambaşka gerçekliklerin var olduğu vurgulanıyor. Böyle demekle dayanılmaz gelen gerçeklikten kaçınılıyor olabilir. Kitabın özünde kaybolan benliklerimize tekrar kavuşmanın mümkün olduğu bütünlüğümüzü yeniden kazanabileceğimiz özetleniyor. Peki bu nasıl olacak? Bugünkü bilincimizle bilinçaltında bastırılmış geçmişe ait duyguları düşünceleri anıları günyüzüne çıkartıp onlarla yüzleşip yasını tutup kabul ederek değişimin sancılarını yaşayarak cevabını veriyor. Geçmişin bilinçsiz bir kurbanından geçmişini bilen onunla yaşayabilen bir insana dönüşme ile.
    Çözülmemiş meseleler bilinç dışına itilmiş çocukluk olguları içinde yaşanmakta olduğu gerçeğini yansıtmakta.
    Bizlere içgörü kazandıran duygular iyi duygular değildir. Tam tersine bizim yüzleşmekten kaçtığımız korktuğumuz daha kösnül duygulardır. Çocukluk anavatanımız ise oradaki gerçekliği görmek adına oraya yolculuk yapmak gerekmekte. Çocukluk öykümüzle bağlantı kurdukça bugünü anlayabiliyoruz. Bugünkü akılmızla tekrar değerlendirip gerçekten anlamak önemli. Haz çağında yaşıyoruz ve mutlu olmak adına giden popüler bir döngünün içinde oynanan bir oyunun içerisindeyiz. İyi ile kötü duyguların birarada olması gerçeğini kaçırıyoruz.
    Amaç olumsuz duygularımızla da bir bütün olabileceğimizi (kendimiz) kabul etmek. Kendimiz olmamıza izin verilmiyor çoğu zaman. Kitap bu anlamda terapinin kıyısından geçme duygusunu yaşatıyor. Terapi de olduğu gibi kitap da gerçekliği yüzüne haykırıyor. Gerçek çaresizliği yoksunluğu yitirilmiş incinmiş çocuğun öyküsünü örneklerle açıklıyor. O öyküde yaşanılan duygulara odaklanıp bize neler yaptığına bakabilmek. Düşündürüyor sorgulatıyor, mahzene tıkılmış şeytanlarımızla karşılaştırıp yüzleştiriyor.
    Çocukluk döneminde annem üzlmesin babam kızmasın çevrem eleşitrmesin diye yaşayamadığımız kendiğinden spontan duyguları bilinçaltına atıyoruz. Bilinçaltında bunlar orda öylece kalmıyor bazen korku, kaygı bazen de obsesyonlar ve ölüm olarak depreşiyor ve kendini hissettiriyor. Yitirilmiş olanın kabul, sevgi, ilgi olduğunun farkına varmadıkça mutlu çocukluk illüzyonundan çıkamıyoruz. Bunlarla yüzleşmedikçe yasını tutmadıkça ilerleme olması mümkün olmuyor.
    Kişinin olduğu haline razı olması; farklı bir kişiliği olduğunu olumsuz duyguları ile de biricik olduğu gerçeğine kavuşması bu adımlardan biri. Hayatın her dönemi bir yas örüntüsü içeriyor. Doğum, yürüme, okul, ergenlik. Yasın başladığı çocukluğun ilk anına kadar gitmek gerekiyor. Gerçekliği değerlendirme orada kazanılıyor ve gerçekliği değerlendirme ruhsal ve fiziksel yetersizlikle büyümüş bir çocukta bozuluyor. Patolojiler başlıyor. Kendi içimize dönerek yanılsamalar dünyasında yaşadığımızı görmek inkar ettiğimiz, üsütünü kapattığımız duygulara cesaretle bakabilmek gerekiyor çözüm istiyorsak eğer ya da değişmek-dönüşmek için. Annenin davranışını belirleyen de onun annesi. Sunulmayanı sunamıyor. Karşılanmayan ihtiyaçlar saklı tutulan yerden çıkıyor ve çocukla ilişkisinde kendi hikayesinin aktarımını oluşturuyor. Annenin hikayesi çocuğun üzerine gölge gibi düşebiliyor. Annenin sevgisini kaybetmek istemeyen çocuk uyum sağlamaya çalışıyor. Zorlantı içinde kendi gerçek benliği yerine sahte bir benlik oluşturuyor. Sorunlar ve bunalımın altında bu gerçeklik yatıyor. Tekrarlayan yaşantılar; yineleme zorlantısı -ki bu kitapta durum oluşturma olarak tanımlanmakta- ortaya çıkıyor. Kilitli kalan duygular bir şekilde yanılsamalar dünyasının içinde kişiyi aynı döngülerü tekrarlamaya sürüklüyor.
    Çocukların mesajlarını okumak-anlamak iyileştirici bir süreç. Hepimiz kaçıyoruz ama yaralara dönüp bakmak telafi edici. Kaçıyoruz kendimizi oyalıyoruz farklı etkinlikler ile. Aşırıya giden her türlü etkinlikte oyalanma, kendi gerçeğinden kaçma vardır. Öfke,isyan var ise de kendini güçlü hissetmek için zarar verici davranışlar ortaya çıkabiliyor. Çocukluk öyküsünün tekrar ettiği öyküleri kendine çekiyor. Kitapta Linda ve annesi örneği bastırılan duygular, tekrar döngüsü, sahte benlik gerçek benlik olgularını iyi yansıtan bir örnek. Kendi olmaktan vazgeçmek. Bu gerçeğe tekrar kavuşmak için çocukla bugünkü hayat arasında köprü kurmak gerekiyor.
    Bir yandan mutlu çocukluk ilüzyonu oluşturma adına çocukluk dönemi parlatılabiliyor. Yoksun bırakılan yerlere bakmak önemli. Değerli yeterli hissetme karşılanmamılş ihtiyaçlar kendi çocukların ikame nesnesi olma durumunu yaratıyor. Çocuk annesi sevineceği için seviniyor, babası kızmasın diye üzülmüyor ve bunları sezgi ile duyumsayarak yapıyor. Kendi olamama hali ile bir duvar örüyor. Pandoranın kutusu bir kez açıldıktan sonra saklı gerçek ortaya çıkmaya başlıyor. Çocuğun varoluşu ile kabul edilmesi; mizaç olarak değişmeyen başedilmesi zor bir durumunda da biz napıyoruz başedemiyorsak dönüp kendi hikayemizi gözden geçirmemiz önemli. Yapmış olduğumuz müdahaleler ne kadar çocuğun ihtiyacı ne kadar ebeveynin ihtiyacı mercek altına alınmalı. Oyununu eleştirdiğimiz bir çocuk yaratıcı edinimi geri çekebiliyor. Çok güzel olsun iyi olsun aslında ebeveynin ihtiyacı. Gönülsüz yapılan eylem beraberinde bunalımı barındırıyor. Huzur bulunduğu noktada bilinçaltı kişiyi sabote etmekte ve kişi huzuru bozacak ilişkiler içinde buluyor kendini çünkü en iyi bildiği şey bu olduğu için. Çocukken alınan roller yetişkinlikte yineleme zorlantısında kendine yer buluyor.
    Acıdığımız yerler bizi geliştiriyor. Varolan acı bize ne söylüyor kendimizi yansıtacak aynaların peşinde farkındalıktan uzak sahte benliklerle varolma halini gözden kaçırmamak farketmek önemli. Başta kendimizi sürekli annemizin gözünden gördüğümüz için ayna( annein ruhsallığı; arzu etme, ihtiyaçları giderme) bize ne yansıtılmışda kendimizi o şekilde varediyoruz.
    Kitapta bahsedilen bir diğer konu da büyüklük tutkusu. Dış görünüşüne ve yeteneklerine çok fazla yatrırım yapılarak büyütülen bir çocuk (çok akıllı, çok güzel, çok başarılı, terbiyeli, uslu) çok iyi bir yere gelebilir başarılı olabilir. Hoşnutluk duyguları bu özelliklerinden alınıyorsa ya da yeteneklerden, onlar gittiiğinde ne olacağı sorusu soruluyor. Paralelinde bunalım ortaya çıktığı vurgulanıyor. Çocuklara çok büyük anlamlar atfederek çok büyük beklentilerle ya da sahip oldukları potansiyeli abartarak yansıtmak böyle bir büyüklük tutkusunu ortaya çıkartmakta. Ama hayat hep kayıplarla dolu yas tutma becerisi geliştirme önemli. Yaşlılıktan kaçıp tekrar aynı döngüyü yaşamak kaybetmemek adına estetik yaptıtma gibi yadsıma kaçma yerine iyi anılar olduğu gerçeğine dönüştürebilmek gerçekliği yaşama adına önemli bir beceri. İllüzyon üzerinden oludurmaya çalışılan her şey gibi çocuk da kendi aynasının bu olduğunu sanarak yaşamaya devam ediyor. Yaratıcılık edinimini kaybettiği için dışa bağımlı spontanlıktan uzak bir onay alma isteği geliştirme çabası içinde olabiliyor. Çocuğun merakını yaratıcılığı manipüle ediliyor ve sonra yetersizliği tekrar gündeme geldiğinde öğrenme isteği olmadığı değerlendirilerek özel ders alması dayatılabiliyor. İnşa edilmek istenene müdahale edilip tekrar inşa etmeye gönülsüz olarak zorlanması söz konusu.
    Çocuğun aşağılanması küçük düşürülmesi ile ilgili kitapta verilen dondurma örneği ile duyguların dikkate alınmaması çocuğun bakış açısından değerlendirme yapılarak betimlenmiş.
    Spontan kendiliğini, baştan itibaren çocuk kendine ait olan rengini kaybetmemesi için ebeveynin desteğine ihtiyaç duymakta. Ebeveynlerin olumsuzu kabul edip bunu geri yansıtabilmesi gerekiyor. Düştüğünde nasıl kalkacağını göstermesi, birlikte yapabiliriz demesi, ergenlikte özgürlük ve sınır dengesini kurması önemlidir.
    "Miller, (çevirenin notundan aynen aktarıdır) Yetenekli Çocuğun Dramı'nı psikanalaitik kuramdan, Freud kavramlarından olabildiğince arındırmış, özgünlüğüne kavuşturmuş, günümüzün toplumu ve sorunları ile bütünleştirmiş. Mesajları sadece psikoloji alanında uğraş verenler için değil, her anne/baba, her yetişkin insan için çok daha açık, anlaşılır ve bilinçlendirici. Okuduktan sonra, çocuğunuza artık farklı bir insan olduğunu hissettirecek olan unutamayacağınız bir eser." ( Emine Avşar)
  • 728 syf.
    ·7 günde·Beğendi·10/10 puan
    Ben hayatımda böyle bir kitap ne gördüm ne okudum.

    “Bana İsmael deyin” cümlesi ile başlıyor romancığımız.

    Klasik kitapların yazarlarından daha uzun ömürlü olmalarının altında yatan en güçlü neden, insan doğasını oluşturan kontrolsüz duyguları gün yüzüne çıkarmaları ve o duygular üzerinden insanın kendine olan yolculuğunda eşlik etmeleridir.

    İntikam hırsıyla körelen Kaptan Ahab’ın uzak denizlere yol alması kendi içine bir yolculuktur. Bu yolculukta hayatını kaybetmeyi göze alır ve bu yolda attığı hiçbir adımdan geri durmaz, kendiyle beraber herkesi ölüme sürükler, denizin ortasında bir tabuta tutunarak hayatta kalan İsmeal’dir bize olan biteni anlatan.

    İşte “Bana İsmael deyin” diye başlayan bu roman, şimdiye kadar yazılmış en güzel ilk cümlelerden biri bana göre. :)))


    Henüz 30 yaşında iken balina avcıları ve Güney Denizlerindeki balinalar ile ilgili böyle bir roman yazmak için uğraşan Herman Melville, kendisi gibi hiç tanınmamış ve sefalet içinde bir yazar olan Nathaniel Hawthorne ile tanışmıştı. Şampanya ile karışık romantik bir tanışma ortamında Nathaniel Hawthorne’den çok etkilenen ve ondan büyük bir ilham alan Herman Melville evini de taşıyarak Nathaniel Hawthorne’nun komşusu olmuş,Moby Dıck romanı da bu sayede kısa bir süre içinde bitmişti. Bu nedenle yazar bu romanını Nathaniel Hawthorne’ya adamıştır.


    1851'de yayınlanan Moby-Dick, yayınlandığı yıldan yazarı Herman Melville'in ölümüne kadar ve 19. Yy boyunca hemen hemen hiç dikkat çekmemiş, roman yazarın ölümüne kadar geçen süre zarfında en fazla üç bin kopya satmıştır. Buna mukabil roman 20. Yy ın ilk başlarından itibaren birden dikkat çekmeye başlamış, tüm dünyada okunan ve sevilen bir roman olmakla kalmayıp, Amerikan edebiyatının en önemli eserlerinden biri olarak kabul gördüğü gibi aynı zamanda İngilizce olarak yazılmış en önemli romanlardan birisi olmayı da başarmıştır.


    Yayınlandığı yüzyılda talihsiz bir başlangıç yapan roman olsa da şu anda Amerikan edebiyatının en önemli 25 romanı arasındadır.


    Yazarın balina avcılığı üzerine kurduğu hikaye ile başlayan roman, sıradan bir denizcilik hikayesinden ziyade içerisinde derin anlamlar barındıran bir esere dönüşüyor. Kitaptaki ana karakterin denize duyduğu tutkunun yanı sıra arkadaşlık, özlem ve intikam gibi duyguları da işleyen roman, hayata dair büyük dersler veriyor. Geçmişe takılıp kalmanın bugünü ziyan edeceği vurgusu ile kurgulanan bu hikaye, okuyucuları adeta hayatlarını yeniden şekillendirmeye davet ediyor.


    Kitabın başkahramanlarından olan İsmael , tüm ömrünü denize adamış ve yalnız yaşayan bir karakter olarak anlatılıyor. Öyle ki karada yaşamak ona iyi gelmiyor ve en kısa sürede ait olduğu yere, denizlere dönmek istiyor. Ancak bu defa bir balina avcısı olarak çalışmayı istiyor. Bir gün, kaldığı şehirde geceyi geçirmek için bir oda kiralıyor. Ve oda arkadaşı olan Queequeg ile tanışıp yakın dostluk kuruyor. Sonrasında ise ikili, uzun sohbetlerinin sonunda balina avcılığı işine girmeye karar veriyor.

    İsmael, Pequod isimli bir gemide buldukları iş için yola çıkıyor. Yalnız geminin ana kaptanının kim olduğu bilinmiyor. Bu durumdan şüphelenen İsmail, sonunda bir bacağı olmayan Kaptan Ahab ile tanışıyor. İsmael , sonradan Ahab’ın okyanustaki en tehlikeli canlı olan beyaz balina Moby Dick tarafından saldırıya uğradığını ve bacağını bu olay sonucu kaybettiğini öğreniyor. İntikam ile yanıp tutuşan Ahab’ın bu yolculuktaki en büyük arzusunu, Moby Dick’i yakalayıp öldürmektir. Peki, kahramanlarımız bunu başarabilecek mi dersiniz? Valla ben de bilmiyorum diyormuşum. :))) Şaka şaka kitabı okurken öğreneceksiniz zaten. -Tamam, kabul ediyorum, çok gereksiz bir cümle kurdum şu anda.-

    Romandaki olaylar gözlemci anlatıcı olan İsmael adlı bir gemicinin anıları şeklindeki bir metotla anlatılmıştır. Bu nedenle roman anı türünde yazılmış bir roman olma özelliği de taşır. Anlatıcı olan İsmael, olaylara da dâhil olmuş, hatta sözü edilecek olan olayların finalinden sağ kurtulan tek kişi olarak bu romanın anlatıcısı olur. Yazıdaki kurgu ve vaka düzeni İsmael’in bakış açısı ve gözlemlerinden oluşur.

    Evrensel bir çatışmanın simgesel yorumu bu kitap.

    -Forster’e göre; “gemici masalı ya da içine şiir serpiştirilmiş bir balina avı diye okuduğumuz sürece, Moby Dick kolay bir kitaptır. Ancak kulağımız içindeki ezgiyi yakaladı mı, hemen güçleşmeye başlar ve büyük bir önem kazanır. Sözcüklerin dar kalıbına dökerek söyleyecek olursak, soyut düzeyde Moby Dick’in konusu kötülüğe karşı çok uzatılan ya da yanlış yürütülen bir savaştır. Beyaz Balina kötüdür, Kaptan Ahab ise kötülükle savaşmayı öç alma eylemine dönüşünceye kadar sürdüren çılgın bir adamdır.” Melville’in bu alegorik romanında yer alan her bir karakter de simgeseldir. Ne var ki, bizlerin bu günkü yaşantımız için belki de fazlasıyla basit bulabileceğimiz ve gülüp geçeceğimiz simgeler, Moby Dick romanında umulmadık bir canlılık kazanır. Çünkü Melville’in hikayesinin gövdesi, yazarın çok yakından tanıdığı okyanus denizciliği ve balina avcılığı üzerine kuruludur, üstelik bu konularda verdiği gerçekçi ayrıntılar ve şiirsel tasvirlerle, okuyucuyu hikayenin atmosferiyle sarmayı başarır yazar.

    Melville’in metninde yoğun biçimde mistisizm vardır, ancak bir din dersine, propogandaya da dönüşmez anlatılanlar. Tersine, evrensel meseleler üzerine yapılan felsefi bir tartışmaya girişir Melville. Ne var ki tartışmayı derinleştirmez, iyilik-kötülük çatışmasını irdelemez; söyleyeceklerini hikayenin içindeki olayların görkemiyle yansıtır. Bizi doğrudan ilgilendiren husus, elbette metnin barındırdığı ideoloji değildir. Ama yazarın dünya görüşünün metinde hangi biçimlerle dışa vurulduğu, simgelerin “neleri nasıl” ifade ettiği önemlidir. Eğer metnin okumasını ilahi bir iyilik-kötülük karşıtlığı içerisine hapsedersek, yazarın anlatım zenginliklerini, doğayla insan arasındaki şiirsel mücadeleyi, insani tutkulardaki derinliği/basitliği gözden kaçırabiliriz. Önümüzdeki metin, öncelikle, sürükleyici bir hikaye üzerine kurulu bir romandır, barındırdığı felsefenin ya da simgelerinin çözümü ise okuyucunun keyfine kalmış bir şey.

    Moby Dick, roman tarihinin ilk denizcilik destanı, Mark Twain’in, Jules Verne’nin, Jack London’ın, Joseph Conrad’ın, doğa tutkunu pek çok yazar ve yönetmenin ilham kaynağı olarak bugünlere kadar varlığını ve güncelliğini korumuştur. Belki doğa karşısında insanın mücadelesi hiç değişmediğinden, belki hırslarımızla körleşmemiz hep sürdüğünden ya da haksızlıklara isyanın evrenselliğinden de kaynaklanıyor olabilir bu güncellik. Belki de her yaşta farklı bir anlam yükleyeceğiz metnin barındırdığı simgelere; ama Moby Dick’in edebi değeri hiç değişmeyecek..! En azından benim gözümde. :))

    Şimdi geliyoruz asıl can alıcı soruya:

    Peki neden MOBY DİCK okumalısın?

    - Moby Dick intikamın insan ruhunda yarattığı tahribatın sözcüklere dökülmüş halidir. İntikam, soğuk yenen bir yemektir, diyor Dostoyevski. Büyük kötülüklerin nezaketle yapıldığı günümüzde artık intikam yeminleri ulu orta yapılmıyor, ama kıskançlık gibi, olabildiğince gizlenen kötü bir duygu olarak kabul ediliyor. Günümüz insanı affetmeyi Tanrı’ya bıraktı ve ilahi adalete inancını kaybetti. Borges, kayıtsızlığı bir çeşit intikam olarak görüyordu. Kendini bir amaca adamış Kaptan Ahab’ın, içini kaplayan korkunç kin ve öç alma arzusuyla hem tanrıyla hem insanlarla hem de çevresiyle nasıl bağını kopardığını anlamak için okunası bir romandır.

    - Mobby Dick insan doğasındaki köklü değişimlerin kapısını aralayan kitaplardandır. Okur içinde bastırdığı, gizlediği duygularıyla yüzleşecektir, bu da onda değişimin kapılarını aralayacak olan önemli adımlardandır. Roman kişinin kendi içine yaptığı yolculukta okura rehberlik ediyor. Yer yer semboller ve metaforlarla doludur, kitapta geçen her isim bilinenden fazlasıdır. Okur derinlikli bir okuma sonunda dedektif gibi karşısına çıkan sembollerin izini sürmek zorunda hissediyor kendini.

    -Roman on dokuzuncu yüzyılda Peqoud adlı bir gemiyle balina avına çıkan kaptan Ahab ve mürettebatının maceralarını hikâye ediyor. Kaptan Ahab sakat kalmasına neden olan beyaz balina Moby Dick’i aramak ve öldürmek için uzak denizlere açılır. İnsanoğlunun tarihsel süreçte canavarlarla mücadelesinin modern zaman karakterlerindendir o. Sayfalar ilerledikçe mürettebat, balina avından öte bir amaçları olduğunu fark eder. Kaptan Ahab’ın kini o kadar şiddetli ki, kendiyle beraber yanındakilerin de mahvına sebep olmak umurunda değildir. Zihnini kılıçtan keskin ve tehlikeli düşüncelerle dolduran kaptan aynı zamanda karizmatik, inatçı, bir diktatör kadar vicdansız ve sert bir adamdır. Direnişin tek kişide vücut bulmuş halidir o. Moby Dick’in büyüklüğü karşısında kendini küçük ve yenilmiş hissetmesi Kaptan Ahab’ın nefretini körükler. Nefret romanın bir başka karakteri olarak ete kemiğe bürünür ve geminin kaptan köşkünde yerini alır. Ahab, Moby Dick’i bütün kötülüklerin timsali olarak görür, onu öldürmenin savaşını verir ve sonunda bu savaşın kaybedeni olur. Bir konuşmasında, içindeki büyüklenmenin devasa boyutlarını ifşa eder, Beni güneş küçük düşürse, güneşi vururum, der ve kendini dünyanın, hatta evrenin merkezine yerleştirerek gerçekliğin sınırlarını ortadan kaldırır. Ahab’ın yardımcılarından Starbuck kaptana, yaptığının delilik olduğunu söyleyen tek kişidir. Kaptan, Ben deliliğin delirmiş biçimiyim, diyerek Starbuck’ı onaylar. Melville, kaptanın yüzündeki izi, onu bir yıldırım çarpmasından sağ çıkaran gücü ve bir balina karşısındaki zayıflığı, dik başlılığı ve inatçı yanıyla şu hayatta yapacağı tek işin Moby Dick’i öldürmek olduğuna okuru ikna eder. Yazarın arkadaşına yazdığı mektupta, kitabın cehennem ateşinde piştiğini söylerken kastettiği bu olsa gerek.

    - Yenilmişlik duygusunun bir insanın düşüncelerinde yarattığı tahribatı anlatan en güzel romanlardan biridir Moby Dick. Üst metin anlaşılır, heyecan uyandıran bir anlatımdan ve hızlı akan olaylardan oluşur. Bu yüzden birçok dünya klasiği çocukların da anlayacağı şekilde basite indirgenerek uyarlanmaktadır. En çok irdelenen, merak uyandıran ve üzerinde derinlemesine çalışmaların yürütüldüğü alt metin, her zaman kendini gizler, insanı kendine çeken yanı da bu gizemde saklıdır ve her okuduğumuzda yeni tatlar alırız.

    -Bin sekiz yüzlü yıllarda balinalardan elde edilen yağ kandillerde evleri aydınlatan yakıt olarak kullanılıyordu, bir nevi sanayi devriminin yakıtıydı. Nitekim günümüzde yağın yerini petrol aldı ve bu günün Amerikan toplumunu anlamak için o günlerde yaşanan benzer mücadeleyi Melville’in satır aralarında okuyoruz. Yine kan, gözyaşı, vahşi kapitalizm vardır toplumun işleyişinde ve metanın elde edilmesine giden yolda. Sınıf mücadelesinin evrelerini Amerika, günümüz Amerika’sı olmadan önce temellerinin atıldığı yılları anlamak, Amerikan toplumunun kültürel kodlarının işleyişini anlamamızı kolaylaştıran kitaplardandır. Bu gün Amerika için petrol neyi ifade ediyorsa, Moby Dick’in yazıldığı yıllarda balina yağı da aynı şeydi.

    -Kitabın şiirsel dili, yazarın kitabı yazdığı dönemde özellikle Shakespeare’i hayranlıkla okumasından kaynaklandığı düşünülmektedir. Balinalar hakkında okura can sıkıcı gelen ansiklopedik bilgilerin bile şiirsel bir dille anlatımı ve aralarında hayata dair düşüncelerin serpiştirilmesi başlı başına yetkin bir çalışmanın ürünüdür.

    -İnsanoğlu doğa karşısında ne kadar güçlenirse güçlensin, doğayla savaşını kaybetmeye mahkûmdur, doğaya ya da doğal yaşama yapılan her müdahale insanoğlunu sona bir adım daha yaklaştırmaktadır. Moby Dick doğa ile insan mücadelesini ve insanın doğa karşısındaki acizliğini anlatan bir başyapıttır. Denizi her yönüyle anlatan, okurken kendinizi bir gemide hissedeceğiniz ve denizi bütün ayrıntılarıyla içinize sindireceğiniz, bazen tuzun ve iyodun kokusunu, bazen dostluğu, paylaşımı, iş bölümünü, ortak mücadeleyi, örgütlü çalışmayı ve bir arada yaşamı özümseyeceğimiz romanlardandır.

    -Melville, romanı yayımlandıktan sonra Sarah Hulyer Morewod’a yazdığı mektupta şunları diyor: “Satın almaya kalkmayın sakın, okumaya da kalkışmayın, size göre kitap değil. Hanımlara yaraşan spitalfields ipeğiyle dokunmuş bir kitap değil – gemi halatlarıyla, palamarlarıyla örülmüş, korkunç bir dokusu var. Kutup rüzgârı esiyor sayfalarında, üzerinde aç kuşlar uçuşuyor. Kibar ve titiz herkesi uyarın, bir bakış dahi atfetmesinler sakın, yoksa romatizmaları, siyatikleri tutar doğrusu.”

    Tabi bunlar sadece bir kaçı. Daha yazamayacağım kadar milyonlarca nedeni var.

    Moby dick kitabı aslında bizlere büyük bir ders veriyor. Biz insanlar sürekli geçmişte yaşadığımız olayların acısını her günümüzü zehir ederek hatırlıyoruz. Kaptan Ahab gibi intikam peşinde koşuyoruz ya da balina avcıları gibi büyük bir hırsa kapılıyoruz. İşte bu yüzden sonunu bilmediğimiz saçma sapan bir yola giriyoruz. Öyle ki moby dick kitabı bunun ne kadar akıl almaz bir şey olduğnu bizlere açıklıyor. Bunun içindir ki her zaman geçmişi unutup geleceğe yön vermeliyiz...

    Macera ve felsefeyi iç içe geçiren Moby Dick hem edebiyat tarihi açısından, hem de verdiği okuma keyfiyle gözden kaçırılmaması gereken bir roman. Yani kaçırma. Kaçırırsan çok şey kaybedersin vallaha benden söylemesi. :))))

    Ebediyete kadar içinizde barındırdığınız duygular her zaman sizin sonunuz olur. Tıpkı Kaptan Ahab gibi.

    Keyifli okumalar dilerim... :))))
  • 381 syf.
    ·Beğendi·9/10 puan
    Yeniden selamlar olsun hepinize .. Bugün henüz bitirmemiş olduğum ama yazmazsam da yazma şevkimi yitiriceğim için ileride çoook ötelelere kışalayacağım bu "tanıtım yazısı" ve söz konusu kitap ile beraberiz sizlerle.. Bugün farklı bir yoldan gideceğiz .. Daha önce buna benzer bir tanıtım yazısı yazmış idim .. Ahanda şorda : #27638069 .. Bu kez de geçmişe gideceğiz ama o kadar değil .. Daha yakın bir zamanda geçecek bu masal ve masala, hayvanların dünyasından girizgah yapıp, yine "başka formda hayvanlarla" bitireceğiz .. Kitabı halen daha okuduğum için masalı günceller miyim bilmiyorum .. Muhtemelen güncellerim gibi geliyor .. Neyse.. Uydum Tuco denen gavura , girdim işbu tanıtım yazısıyla işsizlikler dünyasına diyip damalı bayrağı kaldırıyorum huzurlarınızda ..

    Bir varmış , bir yokmuş .. Zaman, henüz mini minnacık bir çocuk bile değilken , dörtlü kırmızı tuborg paketlerinin, şimdiki birim fiyatının dahi yarısından ucuz olduğu dönemlerin , tuzlu fıstıkların açık halde bakkallarda satıldığı günlerin, sokak aralarına çağırılan zurnacıların terör estirdiği mahalle düğünlerinin dahi öncesinde , Hülya Avşar henüz o güzel burunlu Kaya Çilingiroğlu ile evlenip minnoş Zehra bebeği doğurmadan çooook ama çok öncesinde, bütün dünyanın varlığından habersiz olduğu , söz konusu dünyadan izole bir yaşam süren bir ülke var imiş .. Çok huzurlu bir hayatları varmış burdaki insanların ve de hayvanların .. Ve iki taraf da birbirleri ile gül gibi yaşayıp gitmekte imiş ..

    Sizlere bugün bahsedeceğim hayvanlar aleminden bir canlı, o zamanlarda pek ama pek bir dertliymiş .. Tüysüz , çıplak yarasadan başkası değilmiş bu hayvan .. Öyle çirkin , öyle çirkinmiş ki evlerden ırak!! Aynaların karşısına çıkamıyormuş .. Bir gün yine böyle çirkinliğine ah edip , vah çeker iken canına tak etmiş minik yarasanın .. Demiş ki kendi kendine , " Böyle Gelmiş Böyle Gitmez !!(Saygılar BABA!) Bir dur demem lazım benim buna yauw !" Gözünde yaşlarla düşünmüş, taşınmış tünediği ağacın dallarında bir ileri bir geri voltalar atarak... En nihayetinde Tanrı' nın huzuruna çıkmaya karar vermiş .. Öyle ya !! İsteyenin bir yüzü , vermeyenin iki yüzü kara imiş !! Ama söz konusu yarasa olunca serde sahtekarlık da varmış.. Çirkinliğini bahane edip , el açarak yalvaramayacağı "içün", tüysüzlüğünü bahane ederek ajitasyon yolunu kullanmayı kararlaştırmış kendi kendince .. O gün efkardan ve üzüntüden şarabı da çok kaçırıp , plak-çalarda Bülent Ersoy ' un "İtirazım var bu zalim kadere" dizeleri çalarken uyuyakalmış şöminenin karşısında ve tüylü tüylü kostümler giyen Zeki Müren isimli bir adamın yerine geçtiği güzel güzel rüyalar görmüş uykusunda... Bir sevinmiş , bir sevinmiş ki anlatılmaz !! Ertesi sabah , yolu çok uzun olduğundan dolayı erkenden kalkıp , neş'e ile kavurmayı terayağında ısıtıp , içine de yumurtayı çakıp proteini zerk etmiş bünyeye.. Düşmüş yollara .. Sokağa çıkar çıkmaz ormanda kasaplık yapan ve kebabçı işleten Jaguar' ın , elinde et şişleri ile yerli halktan birini önüne katıp kovaladığına şahit olmuş .. Pek şaşırmış bu işe.. Çünkü öncesinde de bahsettiğimiz gibi insanlar ve hayvanlar bir arada yaşamaktaymış o günlerde .. Ve insanlara çiğ eti pişirmeyi , ateş yakmayı öğreten de Jaguar' ın ta kendisiymiş .. "Rabbim size akıl fikir ihsan eylesin!" diyerek çırpmış kanatlarını .. Süzülmüş göklere ... Aşağılara göz gezdirirken bir bakmış göbekli dombili karıncaların belleri de ipince .. İyiden iyiye korkmuş , "Töbeler olsun, neler oluyor yahu!", diyerek .. Tüm bu olanaksızlıklara rağmen kararından vazgeçmemiş .. Hafiften nitroyu kökleyerekten , dereler geçip , dağlar aşaraktan devam etmiş yoluna.. Az soluklanayım , süzülürken yakıttan da tasarruf ederim diyip vitesi boşa atmış .. Peygamber vitesi ile nurlu ufuklara seyreylerken , ormandan tanıdığı komşusu akbabanın, pençelerinde tuttuğu kaplumbağa ile kavga ettiklerini şaşkınlıkla görmüş .. Hemen sol şeritten sinyali verip yaklaşmış yanlarına .."Hayırdır ? Ne oluyor yauw?" demeye kalmadan , kaplumbağanın , akbabaya, "nefesin leş gibi kokuyor!" , dediğini duymasın mı ?!?!?! ABOOOOWWW!!! Kulaklarına inanamamış !! Kıyamet kopcek sanırım diyerek ayrılmış yanlarından .. Ayrılırken akbabanın pençelerinde tuttuğu kaplumbağayı yüksekten yere bıraktığını görüp üzülmüş ..

    Saatler saatleri , günler ayları kovalamış ve İbrahim Tatlıses'in parçasında dediği gibi ,"Tam ümidi kesmişken , onu gördüm karşımda!" diyerek "MAVİ MAVİ" gökyüzünde , Tanrı' nın kalesindeki kuleye telsizden çakmış mesajı : Yarasa' dan Kule' ye !! İniş izni istiyorum !! Gel demişler buna ... Tanrı katına çıkmadan önce , minik yarasa hemen kendine bir çeki düzen vermiş oracıkta .. Malum aylardır uçtuğu "içün" koltukaltları leş gibi kokmaktaymış... Hemen kolonyalı mendillerle olaya müdahale edip çıkmış Tanrı' nın huzuruna..
    "Ne istiyorsun bre yezid?" , diye gürlemiş Tanrı.. Yarasa az daha , "Bıktım bu çirkinlikten , insan içine çıkamıyorum , bana güzel bir kürk ver." diyecekmiş ama tutmuş kendini .. Bunun yerine içten içe gülerekten ve sinsiliğine sevinerekten demiş ki , "Malum... Winter is coming , odun kömür ateş pahası , Meksika pezosu da aldı başını gitti .. Çok üşüyorum , kış aylarında bana güzel ve de kalın tüyler ver ki üşümeyeyim ey Tanrım!" Aksilik bu ya!! Dün gece yapılan yastık savaşında patlayıp , ordan oraya savrulan yastıklardan kelli Tanrı' nın elinde hiç tüy yokmuş !! Yarasa bunu duyunca minnak gözlerinden kömür kömür gözyaşları akıtmaya başlamış .. Tanrı' nın da yüreği bu olanlara dayanmamış haliyle.. "Tez" demiş , " bana kuşlar aleminde kaç kuş varsa, her türden birer kuşu buraya teleportlayın." Az sonra kuşlar aleminden birer temsilci arzı endam etmiş Tanrı' nın önünde ve saygıyla eğilmişler .. Tanrı olanı biteni anlatmış .. "Sizlerden" demiş , "her biriniz bu minik kardeşinize birer tüy verecek!" Kuşlar düşünmüş taşınmış .. İtiraz etseler ,akşam sofrasında kömür aleviyle tütsülenip gelmek de var bu salondaki masaya.. "Tamam" demişler ister istemez .. Az veren maldan , çok veren de candan imiş ortamlar anlayacağınız.. Böylece , bizim sahtekar minik yarasa , Flamingo'nun pembe, Güvercin'in beyaz , Papağan'ın ala ve yeşil , Kolibri' nin yanardöner , Kardinal Kuşu' nun kırmızı , Kartal' ın kül rengi , Yalıçapkını' nın mavi sırt tüyünü cukkalamış hemen oracıkta .. Gelgelelim bunların arasında kahnem suratlı ,nemrut bakışlı , katran kalpli bir de Tuco Kuşu var imiş .. Fokur fokur zift kaynarmış kalbinde ve şeytan yaradılışlıymış .. =)) İşbu yezid kuş , vermem diye tutturduysa da , daha öncesinde bakkala yazdırıp ödemediği biraların parasına sebep ,belediyeden evine haciz memuru gönderip , ondan da "siyah" tüyü zorla almışlar sonrasında .. Tüm bunları oracıkta alan görgüsüz ve sahtekar yarasa , hemen takmış takıştırmış bütün tüyleri üzerine çingene bohçasına dönerekten... Ve tekrar süzülmüş göklerden yere doğru ..

    Tam bu sırada, ağaçta yaşayan yeşil kurbağa kendisine musallat olan kargalardan korunmak için vraklayıp ,ağlamaya başlayınca , thunder bird olarak da bilinen fırtına kuşları, daha önceden söz verdikleri gibi yetişmişler imdadına .. Gökler kapanmış , bulutlar yerlere inmiş .. Göklerin dibi delinmiş .. Bir yağmur başlamış ki sormayın gitsin ! Kısa sürmüş sürmeye bu yağmur ama minik sahtekar yarasanın da yüreği ağzına gelmiş tüyleri kaybedeceğiz diyerek .. Bu arada kurbağanın gönderdiği S.O.S cevaplanınca, Güneş çıkmış kovalamış bulutları gerisin geri .. Ve yarasa neredeyse yeryüzüne iniş yapacakken, ormanlardaki tüm hayvan ve insanların hayretle kendisine baktığını fark etmiş .. İşte hepimizin bildiği Gökkuşağı , çingene bohçasına dönen yarasamızın alacalı bulacalı tüylerinden ötürü o gün oluşmuş... Yarasa çok mutluymuş .. Göğsü kibirle kabarmış !! İçi kibir ile dolmuş !!
    "Bir kibir!...bir kibir!."
    "Hiç bir şeyi beğenmiyor ! ..." diyormuş orman sakinleri ondan için ..

    Günler geçmiş .. Minik sahtekar yarasamızın gözlerini kibir iyiden iyiye kör edivermiş .. Bu arada ormanın derinliklerinde kaportacılık yapmakta olan kurnaz ve kötü niyetli kargalarla da düşüp kalkmaya başlamış.. İçki , kumar, pavyon, karı kız ortamları derken alkolün pençesine de düşüp orman sakinlerinin arasında da huzur komamış.. Yine bir akşam vakti bindikleri beyaz Şahin ile yanlaya yanlaya Tokyo drift ortamlarına akıp giderlerken elektrik kesen aracın egsozundan gürleyen HIDIDIDIDIIIIIIIT sesleriyle , tüylerini almış olduğu kuşları bir arada görüvermiş .. Hemen caka satmak için yanlarına yanaşmış pencereden süzülüp ve kendi sonunu hazırlayacak şu dörtlüğü okumuş onlara ..

    Votka içesim geldi
    Caka satasım geldi
    Ey siz götü boklular
    Sizi göresim geldi.
    ( Meksikalı Halk Ozanı KuP KuP BoY -)

    Kuşlar çok bozulmuşlar bu işe .. Kalpleri vesvese ve nefret ile dolmuş .. Hemen ertesi gün Tanrı' nın huzuruna çıkıp durumu anlatmış , bir de üstüne üşüyoruz , kıçımız donuyor diye veryansın etmişler .. Bu sırada göklerde alacalı tüyleri ile caka satan yarasanın üzerindeki tüyleri ile son kanat çırpışları olmuş o anlar .. Bir bakmış ki bir hafiflik ! Tüyler yok !! Gıvrım gıvrım gıvranmış , yaptığından utanmış ama ne fayda .. Üzüntüsü ile vurmuş kendini dağlara .. Aramış durmuş tüylerini senelerce .. Derler ki , güzelliğini kaybettiği ve halkın arasına da utancından ötürü inemediği için o gün bugündür minik sahtekar yarasamız ve onun soyundan gelenler mağaralarda yaşamaya mahkum olmuşlar .. Ve kibirli kalplere bir uyarı olarak , her yağmur sonrasında gökkuşağı ile süslemiş Tanrı gökyüzünü o günden sonra.. Ah edenin ahı yerde kalmaz diyerek .. İşte yarasaların gece uçup , gündüz gözlerden ırak mağaralarda saklanmasının esas sebebi budur.. Masalımızı şimdilik burada bitirirken gökten üç el bombası düşmüş .. Üçü de okuyanların başına düşmüş .. Bu da kalbi katranla kaynayan , iş bu masal her anlatıldığında alamadığı biraları için nefret kusan Tuco kuşunun bedduası imiş .. Onlar vurmuş hüznün dibine , bizler çıkalım kerevetineeeee..

    Masalımız uzatmaya müsait ama Tuco ile masal saatinin şimdilik sonuna geldik .. Lakin malzeme bol ve güncellenmeye de müsait.. Çünkü okuduğumuz isim EDUARDO GALEANO !! Bir dev !! Dünyanın vicdanı !! Şurda okuduğunuz sahtekar yarasa , kebapçı Jaguar , kaplumbağa ve akbaba ,ince belli karıncalar , ağlayan kurbağa ve yağmurun hikayesini bu kitapta ayrı ayrı bulabilirsiniz ..Ben sadece ayrı ayrı anlatılan tüm bu hikayeleri, "işsizlikle" soslayıp, kolajlayarak önünüze getirdim... Bu kitap sadece bunları mı anlatıyor diye merak edenleriniz çıkabilir .. Pek tabii ki hayır .. Eduardo Galeano , Ateş Anıları adlı üçlemenin bu ilk kitabında Amerika kıtasının ilk günlerinden taa 1700'lere dek gelen tarihini ufak ufak ve parça parça yazılarla sizlerin huzuruna getirmiş.. Bu ilk kitap dolayısıyla Azteklerin , İnkaların ve Mayaların tarihinden yakın tarihe bir yolculuk yapacaksınız .. Ve emin olun, "Ben nesnel bir yapıt yazmak istemedim. Ne böyle bir şey arzu ettim ne de bunu yapabilirdim. Bu tarih anlatısı kesinlikle tarafsız değil. Mesafe koymaktan acizim ve taraf tutuyorum: Bunu itiraf ediyorum ve hiç pişman değilim." diyen Galeano' yu okurken hiç sıkılmayacaksınız .. Çünkü her daim haksızın karşısında olan bir isim Galeano .. TARAFI BELLİ OLANLARDAN !!