• 202 syf.
    ·3 günde·Beğendi·7/10 puan
    Bu kitap geçmişte şekillenmiş bir geleceğin distopyası. Bu kitabı böyle sevmeli.
    İtfaiyecilerin artık söndürmek yerine yaktıkları bir dünyada işinden dönen bir itfaiyeci oldukça garip bir kızla karşılaşır ve hayatını sorgulamaya başlar. Kızın ailesi de gariptir. Adamı uzun bir gece düşünmeye sevk eder. Bu gariptir çünkü yaşadığı dünya insanların görmesini, düşünmesini yasaklamış bir dünyadır. Sadece eğlencenin olduğu, adrenalin salgılanıp ve ölüm korkusundan haz duyanların dünyasıdır.

    Kitabın ismini oldukça garip bulan insanlar grubunda bende vardım. Bunu aydınlatma görevini hem Neil Gaiman hem de yazar Ray Bradbury ithaki baskısında güzelce aıklamış. 451 Fanrenheit kağıdın yanma derecesiymiş.
  • 331 syf.
    ·Puan vermedi
    Öncelikle kitap “Bakabiliyorsan gör, görebiliyorsan gözle” cümlesiyle başlıyor. Zaten bu girişinden dahi kitabın bize ne anlatmak istediği açıkça ortaya çıkıyor.

    Yazar burada bir distopya kurmuş. Distopik romanları hep sevmişimdir.Distopyayı ise kısaca şu şekilde anlatabiliriz. Ütopya dediğimiz şeyi genelde hepimiz biliriz gerçekleşmeyecek bir gelecekteki çarpıcı tasarılar veya başka anlamıyla aslında olmayan tasarlanmış ideal toplum demektir. Distopya ise bunun tam karşıtıdır. Burada ise ideal toplum ve yönetimin tersi olarak yönetim baskıcı, insanlar da genellikle boyun eğmiş haldedirler.

    Ütopyadan ve distopyadan bazı yerlerde gerçekte olmayan, gerçekleşmeyecek diye bahsedilir. Ancak biz İslam yolunda ideal bir toplumun, refah içinde ve güzel bir geleceğin bir gün mutlaka gerçekleşeceğini ve bu düzendeki refahın belki de şuandaki zihinler tarafından ütopik olarak görülecek kadar güzel olacağını biliriz.Ve aynı şekilde distopyalar da bizce gerçekleşmesi olanaksız değildir. Şu an yaşadığımız dünya belki de geçmiş zamanların bir distopyası.Alışmışlığımızdan dolayı fark edemediğimiz bu dünya düzeninin bozuklukları Distopyaların aslında mümkün olduğunu bize gösterir. Ve gelecekte de distopyalar mı yaşayacağız bilemiyoruz.Bize düşen, dinimizin üstümüze sorumluluk olarak kıldığı ahlaklı ve düzgün bir sistem ve bunun doğrultusunda ahlaklı ve düzgün bir toplumu bir gün mutlaka gerçekleştirmektir.

    Kitabın içeriğine gelirsek; kitabın başlangıcı ve olayların temeli bir salgınla bütün kentin kör olmasına dayanıyor ama bu sadece bir araç olmuş. Yazar bütün değerler, yargılar, düşünceler, ilkeler, inançlar bir olay olur da yok olmaya yüz tutarsa ne olurun cevabını aramaya çalışmış.

    Bu tüm insanların körleştiği ülkede kamu düzeni, bürokrasi kalmıyor ve kaos başlıyor.İnsanların hayatta kalma çabasını baltalamaya çalışan başka körler ortaya çıkıyor.Bu en zor durumda bile vahşi dürtülerini engelleyemeyen "çiğ zalimlik" gereği bu zalimliklerini göstermekten çekinmeyen diğer başka körler var bu toplumda.Hem kör hem zalim olan bu insanlar bugün hayatımızda da varlar maalesef.

    Bu salgına çözüm olarak devlet insanları akıl hastanesi adı altında bir hapishaneye dolduruyor. Burada çeteler, ölümler ve açlık sıradanlaşıyor; yani insanlar gitgide şaşkınlıklarını ve onurlarını kaybetmeye başlarlıyorlar.İnsanlar vahşet ve ölümlere karşı tepkisizleşıyorlar.

    Bu hapishanede özgürlük isteminin cezası ise ölüm olarak kesiliyor devlet tarafından.Yani insanlar bir salgından dolayı kırılıyorlar, içeride ölümler, zulümler sıradanlaşıyor ama bu sefaletten kurtulup özgür olmanın istenmesiyse ölümle sonuçlanıyor.Bu da kitabın ayrı bir can alıcı yani.İşler ne kadar ters giderse gitsin itaat etmelisin buradaki sisteme göre.

    Ama sonunda insanlar bir şekilde bu hapishaneden kutluyorlar ve son bölümde eski kurallar, değerler anımsanmaya, ve yeniden bir düzen kurulmaya girişiliyor.Salgın bitiyor, insanlar yavaş yavaş tekrar görmeye başlıyorlar.Roman, bu salgın sırasında insanları kurtarmak için savaş veren doktorun, eşine söylediği şu sözlerle bitiyor;

    “Neden kör olduk, bilmiyorum, bunun nedeni belki bir gün keşfedilir.Ne düşündüğümü söylememi ister misin, sonradan kör olmadığımızı düşünüyorum, biz zaten kördük.Gören körler mi?Gördüğü halde görmeyen körler.”

    Yazarın kitap boyunca aslında hayali bir körlük üzerinden mesaj verdiğinide düşünebiliriz
    Somut bir körlük üzerinden soyut körlüğümüzü anlatmaya mı çalışmış yoksa ikisinin de önemini mi vurgulamış belli değil.

    Ya da bakmakla görmek arasındaki farktan bahsetmiştir belki. En nihayetinde beyinden sonraki en önemli organımız olan gözün, ister somut ister soyut olsun yetisini kaybetmesinden bahseder uzun uzun.

    Bunun üzerine de ben her türlü körlüğe çare olan Kuran’dan bir ayet ekleyerek bitireyim;

    “AMA YALNIZ GÖZLER KÖR OLMAZ, GÖĞÜSLERDE OLAN KALPLER DE KÖRLEŞİR.” (Hac Suresi , 46. Ayet)

    Gören körlerden olmama duası ile
  • 352 syf.
    Zamana meydan okuyan; geçmişin, günümüzün, geleceğin distopyası...
    Bireyselliğin yok edildiği, zihinlerin kontrol altına alındığı, insanların makineleştirilmiş kitlelere dönüştürüldüğü bir dünya düzeni...
    Partinin benimsediği "özgürlük köleliktir" "savaş barıştır" "cahillik güçtür" sloganlarının olduğu bir devlet düzeni...
    Böyle bir dünya başka nasıl anlatılırdı bilmiyorum, George Orwell harikasın!!
  • 208 syf.
    ·3 günde·9/10 puan·Ne Okusam'dan
    Kimi yazarlar vardır, henüz var olmayan bir dünya üzerine yazmak isterler. Bunun sebebi belki de bir ihtiyaçtır, hayal etmeye olan bir ihtiyaç. Gelecekle yaratılmış bir dünya. Geleceğin dünyası günümüz dünyasından çok daha gizemli ve ilginçtir ki öyle bir ilginçlik içine düşüyoruz bu romanda da. Hayali bile bizi heyecanlandırmaya yetiyor. Bilim kurgu romanları okumayı sevenler bu kitabı da sevecektir.
    Rad Bradbury, yaşantısından geçen bir olaydan esinlenip üzerine biraz hayal gücü kattığı ve biz kitap aşkıyla yanıp tutuşanların asla olmasını istemeyeceğimiz ve kitapsız bir dünya düşünemeyenlerin akla hayale sığdıramayacağı bu distopyası iyiki distopya olarak kalmış dedirtiyor bizlere.
    Bradbury, distopyasını oluşturmaya başlarken şu üç ifadeden esinleniyor:
    -Ya şöyle olsaydı?
    -Keşke...
    -Bu böyle sürerse...
    Sonuç; "FAHRENHEIT 451"
    Kısa bir bilgi sıkıştırayım şuraya; Fahrenheit, Alman Fizikçi Daniel Gabriel Fahrenheit tarafında 1724 yılında bulunup adı verilen bir sıcaklık ölçü birimidir. Fahrenheit 451 ise kağıdın yanma derecesidir.
    Tekrar distopyaya dönecek olursak, öyle bir dünya hayal edin ki kitap okumanın yasak olduğu, okumayı geçin bir kitap kağıdını bile barındırmanın suç sayıldığı bir toplum. Cezası ise yanmak.
    Bir zamanlar bu kitapları yakmakla görevli karakterimiz neyse ki sorgulama eğilimine geçerek 'kitaplar yakılıyorsa ve okumak suç ise bu kitapların içinde birşeyler olmalı' düşüncesiyle görevini reddedip sorgulayıcı bir dünyaya atılıyor.
    Distopya dünyasına güzel bir örnek "Fahrenheit 451".
    Keyifli okumalar...
  • 266 syf.
    ·3 günde·8/10 puan
    1932'de yazılmış bir distopya, yani benim için... Distopya mıdır ama bugünlerde? Tartışılır...
    Yakın geleceğin mitosları ile ilgili okuduğum bir yazıda genişçe bahsedilip örnekler verilmişti Cesur Yeni Dünya kitabından ve ben de bu nedenle ilgi duyup okumak için sabırsızlanmıştım.
    Ve naçizane birkaç yorum:
    Ebeveynlik, doğum yapma kavramlarının müstehcen sayıldığı, duyguların istenmediği(mutlu olmak dışında), Tanrı'nın yerini Ford'un aldığı, bilimin üstün olduğu bir dünya. Herkes herkes içindir düşüncesi... Kuluçka merkezinde dünyaya gelen bebekler... Ebeveyn eğitimi ile değil, Pavlov şartlandırılması ve hipnopedya...
    Mutlu kalmanın esas alındığı bu dünyada eğer olur da mutsuzluk hissedecek, endişe hissedecek olursan sarıl somalara....
    Peki... Vahşi, bu dünyaya ait olmayan mı yoksa bu dünyaya ait olan mı? Bu dünyayı yadırgayan mı yoksa yadırgamayan mı?

    Benim için, tüketimden yönetime; duygulardan, bizi insan yapan birçok özelliğe değinen bu güzel kitap bugün kimi distopik durumların gerçekleştiğini ya da gerçekleşmekte olduğunu hissettirdi. Okumanızı tavsiye ederim efendim... :)
  • 72 syf.
    ·1 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Uzaktan kumandalı kız
    Kim demiş para gerçek şefkati satın alamaz diye ...
    Sıradan bir kız o; beyni alışılmadık bir yerde olsa da gerçek, yaşayan bir kız. Bit hızı yüksek, basit bir gerçek zamanlı çevrimiçi sistem – sen ve sizler gibi.
    Özfarkındalıktan tamamen uzak, kabuğunun içindeki bir istiridye kadar mutlu.

    Kitap, Huckster Yasası denen bir kanunun kabulü ile ortaya çıkan reklamsız bir gelecek toplumunu anlatıyor.Reklamları yasaklanan şirketler durur mu? Buluyorlar yolunu.mükemmele yakın avatarlar yaratıp popülerlestiriyor ve bu popüler tanrıların giydiği, kullandığı her şeyi insanlara bir şekilde "reklamsız" ürün pazarlayan bir kapitalizm distopyası oluşuyor...yani insanlara ikon olabilecek bedenler üretmeye başlıyorlar.
    Kahramanımız P. Burke isimli çok genç çirkin ve hastalıklı bir kız. Çok zor bir hayat süren, geleceğin ona yaşam şansı tanımadığı birisi ve bu hayata daha fazla dayanamayıp intihar ediyor. hastanede şans eseri, sefil yaşamı baştan aşağı değiştiren bir teklif aliyor ve yeni bir dünyaya adım atıyor. Bur şartla yalnız ...
    ince kitap olmasına karşın, içeriği bir hayli doluydu ve oldukça duygu yüklü derin bir öykü. Yine ask araya giriyor ve tüm isler sarpasariyor.
    Ve size bir soru→, bir avatara aşık olursanız, sevdiğiniz kişi avatar mıdır yoksa onu kumanda eden kişi mi? 
    1 günde okunabilecek bir bilimkurgu kitabı isteyenlere öncelikli tavsiyemdir.
    Ayrıca yazar kitapta oldukça ince göndermeler yapmış. günümüze de bu kadar çok uyan göndermeler televizyonun fonksiyonunun birilerinin istediği şeyleri birilerine empoze etmek olduğundan bahsetmiş özellikle haberler...
    Haberlerde yalnızca insanların bilmesini istedikleri şeyleri gösteriyorlar. Ülkenin yarısı yanıp kül olsa bile onlar istemediği sürece kimsenin haberi olmaz...
    Tanrılar ne yapar peki? Güzel olan her şeyi, elbette.