• Ölüm Ötesi Dönüşüm: Ka, Ba ve Kabala

    Günlük kullanımda "ruh" ve "tin" esas itibarıyla aynı anlamı taşırlar. Bunlar etrafını saran somut fiziksel bedeni süren veya arkasında yatan dirilik gücü olan esrarengiz bir bilinç hali veya varlığı açıklamak için kullanılırlar. Önde gelen dünya dinlerinin öğretilerine göre mistik ruh veya tin bir şekilde ölümden sonra varlığını sürdürmektedir. Bu öğretilere göre biz nasıl maddi bir beden içinde yaşayan insanlar olarak lineer zaman çizgisi içinde büyüyüp öğreniyorsak, ruh veya tin de bir dizi yaşamda (enkarnsyon) bilgi ve deneyimde gelişmektedir. Ancak, ruh ve tin olarak tabir ettiğimiz bu iki kelime arkasında geçmiş zamanlarda daha karmaşık anlamlar olabileceği hakkında çok kanıt vardır. Bunların aynı anlama gelmediği konusunda belirgin bir olasılık vardır. Olası olarak geçmiş bir dönemde bu iki kelimelerin anlamları karıştırıldı ve esas manaları tarihin akışı içinde kayboldu. Bir bakıma bu iki kelimenin arasındaki anlam farkının kaybı günümüzde yaşanan ruhsal şaşkınlığın özünde yatabilir. Belki de bu iki kelimeye gerçek tarihsel anlamlarını aşılamanın zamanı gelmiştir.

    Bu iki terimin inceliklerini daha net bir şekilde anlamak için, kadim Mısır'ın zengin ve karmaşık uygarlılığının öğretilerine göz atalım. Her şeyden önce eski Mısır halkının günümüzdeki insanlardan farklı bir yaşam sürdürdüğünü idrak etmemizde önem vardır. Kadim Mısırlılar her anı ve her yaşamı günlük yaşamımızı aşan ruh ve tin anlayışına sıkı bir bağlılık içinde geçiriyorlardı. Onlar için zaman bir saatin tıklamasıyla veya güvenli bir geleceğin ümitleriyle ölçülmezdi, ama sadece dünyasal zamanı değil öte alemi de kapsayan daha geniş bir kavram üzerine kuruluydu. Hatta, inanılmaz yapıları ve kutsal ilimleri dahil bütün kültürleri ölüm ötesi yaşam ve ölüm anında insan şuurunu diri tutan yaşamsal güce neler olduğu anlayışı üzerinde kuruluydu.

    Bu kadim kutsal bilim alimleri şuurun bedenden ayrıldığı anda bir kafa karışıklığı yaşandığını öğrendiler. Bu kargaşalık halini irdelerken, bu önemli anda bir ayrışımın oluştuğunu idrak etiler. Şuur iki farklı hal veya varlığa ayrılmıştı. Bu iki hale değişik adlar verdiler.

    Şuur ayrışımın ilk bölmesine "BA" adı verdiler. Bu ölümsüz varolma halidir. Bu şuurun yeniden doğan tarafıdır. BA ölüm anında şuurdan ayrılır ve ruhlar kuyusuna dönerek tekrar doğmayı bekler. Günümüzdeki terminolojide "ruh" ve "tin" aynı anlama gelmektedir. Ama daha yakın baktığımızda "ruh" kelimesinin BA'ya tekabül ettiğini görürüz, ruh ölümsüzdür, tekrar doğar ve tam aydınlanmaya doğru kutsal yolculuğunu devam eder. Dini edebiyatta hepimizin içinde bulunan ilahi kıvılcım, hayvani nefsimizi yenmemize ilham veren çok boyutlu varlığın bir yönü, ben merkezli egonun ihtiraslarının ötesine çıkıp evrensel realiteyle bağımızı yaşamamızı sağlayan unsur olarak açıklanmıştır. "Yaşam Soluğu" denilen bu görülmeyen güç veya öz büyük deneyim, arınma ve aydınlanma yolculuğunda bedenden bedene göçmektedir.

    Kadim Mısır'ın hiyeroglifleri veya sembolik dilinde, BA bazen kanatlı bir insan başı ve bazen bir insan başlı bir kuş olarak gösterilir. O, ölüm anında dünyayı terk ettiğimizin farkında olan parçamızdır bundan dolayı kanatlı bir insan veya insan-kuşu olarak gösterilir. Kuş motifi bu yazının ikinci bölümünde daha daha iyi anlaşılır. Şu kadarını söyleyelim ki, BA'nın kuş sembolü Hayat Ağacından kendini serbest kılıp yer çekiminden ve maddi alemden kurtulup kozmosa uçabilen gücü temsil eder.

    Ölüm anındaki büyük ayrışımın ikinci unsuruna "KA" denilirdi. KA, insan şuurunun Dünyada kalan tarafıdır ve hiyerogliflerde bir ufuk önünde iki uzanmış kol olarak temsil edilmektedir. Önceki şuurlu varlığın psişik tortusu veya "hayaleti" olarak tanımlanır. O ruhtur. O, fiziksel bedenimizin işgal ettiği yerle, sahip olduğu eşyalarla ve tanıdığı insanlarla bağlantısı olan tarafımızdır. O yaşam mekanına musallat olur. O halde, canlandırıcı güç olarak BA'nın bedeni terk ettiğinde KA, şuurun arda kalan unsurudur. O, gölge veya ruhsal şuurun psişik izidir, veya bir yere musallat olan ve tekrar tekrar beşeri yaşamını yaşandığı illüzyon nitelikte cennet ve cehennemlerde mekan eden "ruhtur". O halde, görülebilir ki bu bağlamda "ruh" sözcüğü "KA" anlamına gelmektedir.

    Mısırlıların KA ve BA arasındaki yakın ilinti konusunda bilgi ve anlayışlarından dolayı ölüm ötesi bilimi, tin ve ruh, kan ve toprak, eşyalarımız ve ruhumuz, atalarımız ve kişisel varlığımız arasındaki yakın bağı bilmekteydiler.

    Birçok filozoflar, Hinduizm, Budizm gibi dinler ve çeşitli ruhsal gelenekler BA hakkında açıkça söz etmişlerdir. Ancak KA hakkında anlayış bir kenara atılmıştır. Batıl inanç ve efsanelere karışan Mısırlıların ölüm ötesi bilimi modern dünyada unutulmuştur. Mısırın bu büyük bilimini yeniden irdelemekte önem vardır. Böylece arayış içinde günümüzün insanları olarak bizlerin daha geniş bir bakış açısından yeryüzünde yaşamımızın anlamını görme fırsatına sahip oluruz.

    Bu ilginç konuyu irdelerken, birçok Hollywood filmin insan deneyimin bu esrarengiz yönü veya "Ka" hali üzerinde odaklamaya başlamaları ilginç bir husustur. Belki de KA konusunda kültürel şaşkınlığımız bu fenomenin kökünde yatar. Hatta, bu filmlerin senaryoları esrarengiz KA hali üzerinde düğümlenmektedir. Örneğin, 2000 yılının en iyi filmleri arasında seçilen Altıncı Duyu (The Sixth Sense) konu olarak sadece etrafındaki ruhları KA hallerinde görebilen bir çocuk hakkında değil, ama KA halinde yaşantısına yeni başlayan bir adam hakkındadır. Bu adam (Bruce Willis rolüyle) film boyunca, yaşamadığını ve KA halinde olduğunu anlayıncaya dek, zamanın çoğunu şaşkınlık içinde etrafında gördüğü muammaları çözme çabasında geçiriyor. Bir bedensiz ruh olarak fiziksel realite açısından artık yaşamamasına karşın, yaşam sırasında yaptığı hataları anlamak üzere - ve belki de düzeltmek üzere - rüyamsı bir senaryoda rol almaktadır. Görünürde gerçek olan, ama illüzyona dayalı drama içinde hareket ederek, önceki yaşamdan kalan izi KA bu hatalardan öğrenme fırsatı ile karşılaşmaktadır. Birçok ruhsal geleneklerde bu illüzyona dayalı manzaralara KA veya bedensiz ruha günahlarından arınma veya "iyi yaşantısı" için ödüllendiren ortamlar sağlayan cennet ve cehennem olarak tanımlanmaktadır.

    Halayet (Ghost) filmi de KA hali hakkındadır. New York metro sisteminde hortlayan karanlık ruhu hatırlıyor musunuz? Deli hayalet, hortlanmış KA belki de ilelebet New York'un yeraltı Metro sisteminde tutsak kalmıştı. Bu patolojik varlığın Metroda intihar ettiği intiba veriliyor. KA'sı delirmiş olduğundan olayı tekrar ve tekrar yaşamaya mahkumdur. Ayrıca, Altıncı Duyu filimdeki Bruce Willi karakteri gibi, Hayalet filminin kahramanı Patrick Swayse'nin KA'sına da "düzeltme" fırsatı sunulmuştur.

    Bu yıl diğer bir en iyi filim adayı Amerikan Güzeli (American Beauty) filminde, Kevin Spacey karakteri henüz yeni ölmüşken, kamera mahalleden uzaklaşırken, filmde sesini duyuyoruz. Şöyle demektir: "Bilir misiniz, öldüğünde tüm yaşamınızı tekrar yaşarsınız derler. Ama söylemedikleri bir şey vardır, aslında tüm yaşamınızı tekrar yaşarsınız, ama sonsuza dek. Ama merak etmeyiniz, bunu öğreneceksiniz." Bu KA hali konusunda popüler kültürde söylenmiş oldukça yerinde bir sözdür.

    Aşkın Gücü (What Dreams May Come) filminde Robin Williams karakteri ölür ve tıpkı hayatayken çok sevdiği güzel resimlere benzeyen bir yere gider. Filmdeki karakterin KA halinde kendi sonsuzluğunu "yarattığını" ima edilir. Bu arada karısı intihar eder ve bir tür cehenneme gönderilir. Film KA'nın rüyamsı, sanrılı deneyimi kişinin yaşam şekli ve inanç sistemine bağlı olduğunu anlatmaktadır. Bu ayrıca, kadimlerin KA yönünün ölüm anında ayrılışına nasıl baktıklarını açık bir şekilde anlatmaktadır. Dünyasal yaşantınız olduğu gibi ölüm anından sonra belki de sonsuza dek KA halinde tekrarlanmakta.

    Bu filmlerde, filmciler güncel seyircide psişik bir damara basmış bulunuyorlar. Kitleler için yaratıkları selüloit rüya ve illüzyonlar KA'nın yaşayabileceği çeşit çeşit deneyimlere kıyaslanabilir. Olası olarak bu senaryoları bilinçaltına aşılamakla hem KA halini öğretip, hem de ince bir şekilde onun yolculuğunu etkiliyorlar mı?

    Kadim Mısırlıların inanç ve uygulamalarına geri dönemlerim ve bu fani KA halini daha yakından irdeleyelim. Öğretilerine göre KA halinin çeşitli yönlerini anlamak için bazı anahtarlar vardır. Onlar KA'nın oluşumu fiziksel şeklin oluşumu, deneyimleri ve kalıntıları ile derinden ilgili olduğunu inanıyorlardı. KA, ebeveyn ve atalarımızın bütün genetik malzemesini taşımaktadır. Mısırlılar, bütün atalarının kalıntıları kişisel KA'nın oluşumda payı olduklarını biliyorlardı. Dolayısıyla, uygulamalarında atalara saygı ve isimlerini anımsama önemli bir yer almaktaydı. Ataların KA'ları hepimizin içinde yaşadığını inanıyorlardı. Genleri nesilden nesle geçerek doğan her çocukta yaşamaktadır. Şu anda bütün atalarımız gözlerimizden bakıyor. Kadimler inanırdı ki sadece adlarını çağırmakla bütün bilgi ve bilgelikleriyle birlikte onları ortaya çıkarabiliriz.

    Mısırlılar, ayrıca kişinin bu yaşamda sahip olduğu eşyalarının varolduğu sürece KA halinin bir kısmını tuttuğunu inanırlar. Bir zaman fiziksel forma nüfuz eden BA özüyle dolu olarak bu gücün bir enerji izini tutmaktadır. Bundan dolayı psişik hassas kişiler elleriyle tutukları cisimlerden bir zaman ona sahip olan kişilerin yaşam deneyimleri hakkında birçok şey sezebilirler. Pişik hassas bu kişiler KA enerjisinin izlerini algılama gücüne sahiptirler. Bundan dolayı kadimler bilinçli bir şekilde mümkün olduğu kadar az eşyaya sahip olmayı tercih etmişlerdir. Çünkü KA halini ölümden sonra kontrol edebilecekleri bir şekilde korumak istiyorlardı. KA'larını her tarafta dağıtmamak çok önemli sayılıyordu. Dolayısıyla, uygulamalarının önemli bir kısmı KA'yı muhafaza etmek üzerine odaklanıyordu.

    Bunun başarabilmek için, KA ve BA'larının ölüm anında bölünmemesi için yapmaları gereken önemli işlemler vardı. Öldükleri zaman sahip oldukları az sayıda KA objeler aile ve dostları tarafından toplanıp bedenleri ile birlikte mezarlarına konulmaktaydı. Mumyalama ile bedenin muhafaza edilmesi de bu işlemin bir parçasıydı. Mısırlılar inanıyorlardı ki bedenin çürümesi yavaşlatıldığı sürece bedende de KA ve daha bütün bir şekilde muhafaza edilebilir.

    Mezar hırsızları ve batılı hazine avcıları birçok eski Mısırlı mezara girdiklerinde tam yukarıda anlatılan şeyi buldular. Onlar mezara yatırılan kişinin sahip olduğu KA objelerini buldular. Ayrıca kişinin mumya kalıntılarını buldular. Genelde kapının üstüne mezarın huzurunu bozacak kişileri lanetleyen bir yazı bulunmaktaydı. KA objelerin ve KA bedenin rahatsız edilmemesi Mısırlıların ölüm ötesi bilimlerinin hayati bir parçasını içermekteydi. Hatta aşağıda göreceğimiz gibi KA'nın ve KA objelerinin rahatsız edilmeden korunması bir tür ölümsüzlüğün anahtarlarıydı. Formül şöyleydi: BA'nın tekrar bir reenkarnasyon durumuna düşmesini ve KA'nın daha önce yaşadığı hayatın fantezisini sürekli yeniden yaşayarak tekrarlamasını önlemek üzere, KA'yı rahatsız olmayacağa bir şekilde korumak gerekir. Bu BA'yı "topraklar" ve reekarne olup tekrar doğmasını önler. BA ve KA arasındaki ince bağ kopmadığı için BA'nın etrafımızı saran çeşitli görünmez alem ve boyutlarda Şamanik bir gezgin olarak dolaşması sağlanmış olur. Bu gezegenler, yıldızlar ve hatta galaksileri de içerir ama sadece onlarla sınırlı değildir.

    KA'yı mezarda tutmak ve dünyaya bir hayalet olarak dolaşmasını önlemek için belirli ritüeller tasarlanmıştı. Bunun başarılı bir şekilde yerine getirilmesi durumunda BA da reekarnasyon çemberinden kurtulmuş olurdu. Bu durumda BA birçok değişik ölüm ötesi alemlere istek üzerine girebilecekti. Mısır mitolojisinde bu durumun başarıldığında BA'nın bir "ışık bedenine" veya gökyüzünde bir yıldıza dönüşebileceği açıkça belirtilmiştir. Bu bilimin dikkatli uygulanmasıyla ölüm anında şuurun ayrışması önlenir ve bir derece ölümsüzlük elde edilmiş olurdu.

    Gördüğümüz gibi, kadim Mısırlıların bilimi şuurun ölümsüzlüğü bilimiydi. Hem KA'yı, hem de BA'yı muhaza etmeye yönelik bir ölüm ötesi bilimiydi. KA halinin daha önceki varlığın sürekli fantezilerini tekrar yaşamasını önlemeye yönelik uygulamalar içermekteydi. Hatta eski Mısırlılar ölüm anında bu garip süreci değiştirebilecek bir sistem yaratmışlardır ve araştırmalar diğer birçok farklı topluluğun da bu inançları paylaştığını göstermiştir. Hatta, Tibet Ölüler Kitabı da dahil olmak üzere Tibet Tantra'sında dönüşüm uygulamalarının da bireysel uygulayıcıyı bu aynı amaca doğru yönlendirmek için tasarlanmıştır.

    Kadim Mısırda kutsal ölüm ötesi bilimi iki şey üzerinde odaklanmıştı. Biri BA'nın reenkarnasyon sürecine son vermektir. Diğeri de KA'nın fantastik, rüyamsı halini kaldırmaktır. Görünüşe göre bilim ölüm zamanında bir daha ayrılamayacak şekilde KA ve BA'nın özlerini yeniden birleştirmekti.

    Ama dahası da var. Neredeyse ölümsüz varlık aynı zamanda dünyasal ruh aleminin bekçisi ve geliştiricisi olacaktı. O artık Dünyada olup biten olaylara etkisi olan, bütün dünyalıları daha yüksek bir ruhsal farkındalığa getirmek üzere yardımcı olabilecek kapasitede bir varlığa dönüşmekte.

    Bu kutsal görevi yerine getirmek için kişinin yaşamını nasıl idame ettiği, nasıl bir yaşam sürdüğü hayati bir önem arz etmekteydi. Böylece kadim Mısırlılar yaşamda süregelen her karşılıklı etkileşim, karar ve güdü KA'nın bir yönünü içermekteydi. Varoluşun sonsuz olduğunu ve gelişmenin bedenin ölümden sonra devam ettiğini inandıkları için bu dünyada olacak şeylerin ölüm ötesine yansıyacağını biliyorlardı. Bu Uzak Doğudaki "karma" yasasına çok yakın bir kavramdır. Dolayısıyla, eski Mısırlılar kimle iletişim ve dostluk kurdukları, kiminle cinsel cinsel ilişkiye girdikleri ve iş yaptıkları konusunda çok dikkatli davranıyorlardı. Önemli olan erdem ve basiretli yaşam sürmek, kişisel KA'larının bu yaşamda negatif deneyimlerle kirlenmesiydi. Varoluşun esas anlamı ve kişinin çevre ile ilişkisi üzerinde sessizce tefekkür etmekle geçen saatler önemli bir yer işgal etmekteydi. Bu tür bir yaşamın hakikat, içsel görü ve idrak, bilgelik ve şefkatin oluşturduğu yüksek ruhsal vasıfların geliştirilmesi ve deneyimlenmesine yol açacağa inanılırdı.

    Mısırlılar bizim yıldızların "tohumları" olduğunu inanırlardı. İnsanları yürüyen, konuşan, düşünen ve şuurlu "yıldız nesnesi" oldukları inanılırdı. Bu da gerçekten doğrudur. Bedenlerimiz kadim sönmüş yıldızlardan, kozmik artıklardan ve galaktik partiküllerden gelen uzay tozlarından oluşmuştur. Bu gezegende tarihimiz boyunca toz ve su mucizevi bir şekilde canlı yıldız nesnesini yaratmıştır.

    Dolayısıyla, ölüm ötesi birçok aleme gezginlik kadim Mısırlı rahip/bilim adamlarının ritüel ve uygulamalarının önemli bir parçasıydı. Uygulama ve ritüellerini dikkatli bir şekilde yerine getirdiklerinde bile halen ölüm anında ayrışılan KA ve BA açısından şaşkınlık yaşandığını öğrendiler. Reenkarnasyon çemberinden kurutulan BA, halen çok yönlü ve anlaşılması zor ölüm ötesi alemlerinde yolunu bilmemekteydi. Bir haritaya danışmadan, yaşamdayken öğrenebileceği bir rehberin yardımı olmadan astral oyun sahası anlaşılması oldukça fazla karmaşık bir yerdir.

    Bu kadim rahip/bilim adamları meditasyon, Şamanik maddeler ve kutsal ritüeller kullanarak etrafımızı görünmez bir ağ gibi saran yüksek diyarlarda Şamanik yolları gezdiler. Günümüzde "Ölüme yakın deneyimler" denilen hallere girerek bu kadim Şamanlar astral alemlerin sisli peçelerini aştılar. Ölüm ötesi sonsuz alemlerde yolculuk yapmak için uygulamalar veya bir dizi ritüel geliştirdiler.

    Bütün bu Şamanik çeşitli yolculukları sınıflandırıp karşılaştırılırken Şaman veya ölümü deneyimleyen kişinin ölüm ötesi yaşamda neler olduğunu anlamasını ve nereye gidileceğini gösteren bir sistem inşa ettiler. Haritalarına "Hayat Ağacı" dediler. Bu ağacın amacı ölümde birleşen KA ve BA'nın astral yollarda seyahat etmesini sağlamaktı. Bu haritanın hayati önemi bu makalenin ikinci bölümünde açıklanacaktır.

    Ayrıca, bu bilim, gezegenimizde hatlar döşeyen birçok kadim "ley" çizgilerle ilgili olabilir. Bu çizgiler İngiltere'den İrlanda'ya, dağlardan bozkırlara dek dünyanın her tarafında bulunmuştur. Ley çizgiler 6 bin metre yüksekliğinde Ant dağlarında bile bulunmuştur. Genelde mükemmel şekilde düz çizgilerdir. Anlamları uzun yıllardır bilinmemekteydi. Onların UFO pistleri olduğu veya kadim karayolları olduğu konusunda spekülasyonlar yürütülmüştür. Paul Devereuax'nın araştırmalarına göre onlar kadim Şamanik yollardır. Şamanik ruh yolları olarak gelişmiş ruhların hareket edip başka alemlere girmeleri sağlandığı iddia edilmekte. Bundan dolayı eski Şamanlar hem bu ley çizgilerin üzerinde gömülürlerdi. Böylece KA'ları kutsal bir yerde muhafaza edilmekteydi. Avrupa'daki Şamanik geleneğe göre krallar ve rahipler akan dere ve nehirlerin altında gömülmeleri ön görülmekteydi. Nehre baraj kurup küçük bir su geçidi yaparlardı, sonra cesedi nehir yatağında gömüp suyu serbest bırakırlardı. Böylece ceset bulunamayacağı bir şekilde muhafaza edilmiş olurdu ve nehir veya deredeki su akışı doğal bir ley çizgisi oluşturduğu kabul edilmekteydi. Hint geleneğindeki İndra'nın ağı gibi leyler gökyüzünde yıldızlar arasındaki yollar olarak yansımaktaydı. Mikrokozmos ve makrokozmosu birleştiren kutsal dili okuyabilenler için, daha büyük evren içinde dünya bütün taşları, ormanları, dereleri ve nehirleri ile yıldız ve gezegenlerin dünyadaki temsilcileriydi. Böylece dünyada dolaşan üstatlar sadece toprağın psişik motiflerini takip etmiyorlardı, ama aynı zamanda dünyayı aşarak yıldızların arasında yürüyorlardı. Avustralyalı yerliler taşların yıldızların şarksını söylediklerini inanırlardı. Dikkatli dinlerlerse gök kürelerinin müziğini duyabileceklerini inanırlardı.

    Yaşadığımız ve üzerinde dolaştığımız bu dünya sayısız KA ruhların ruhsal kalıntılarıyla doludur. Toprağın kendisi ölü bitki, hayvan ve insan artıklarından oluşmuştur. Her biri toprağa KA'sını bağışlamıştır. Yediğimiz yemek geçmişte varolan sayısız yaşam formların kalıntılarını içeren toprakta yetişmiştir. Her biri toprağa bir o toprakta bir şarj kaydetmiştir ve o da yediğimiz yemeğe ve içtiğimiz suya ilave edilmektedir. Bundan dolayı bazı Tibet Budist uygulamalarda et yenmeden önce bazı mantralar zikredilir. Eğer uygulayıcı aydınlanma yoluna koyulmuşsa, tam şuurluluk ve farkındalıkla bir hayvanın etini yemekle onun gelecekte aydınlanmasına neden olacağı inanılmaktadır. Ruhsal açıdan ele alındığında uyanmış uygulayıcı kendi özünü hayvanın KA'sı ile iliştirmiştir.

    KA özünün toprağa aktarılması ayrıca çağlar boyunca inanılan kan ve toprağın arasındaki bağın sebebidir. Soykırımı uygulandığında bile öldürülen halkın KA özü bir zaman yaşadıkları topraklarda mekan eder.

    Bu bakış açısından, Amerikan yerlileri halen Amerika Birleşik Devletlerinin ruhsal manzarasına hakim durumdalar. Toprağı ne kadar kazıp doğayı tahrip etsek, sadece çevreyi değil, doğada mekan eden KA ruhları da tahrip etmiş oluruz. Poltergeist filmi bu cahil davranışın sonuçlarını açıkça gösterir. KA ruhu rahatsız olup kaçtıkça, bizim geleceğimiz de bozulur ve tahrip olur. Eski mezarlıkların kazılması, atalarımızın kutsal tabutların açılması, ley sistemin yok edilmesi nihai olarak ruhsal aydınlanmayı yok eder.

    Giderek ruhsal mirasımızla irtibatımız azalıp betonlaşmış maddi dünyamızın çekiciliğine kapılmış hapsoldukça, giderek yaşantımızda açgözlülük, kibir, şehvet, kin ve şiddetin karanlık ihtirasları hakim olmaya başlar. Işık, ahenk ve güzelliğin ilahi alemine karşı kör olarak ruh ve tin; KA ve BA diyarlarının kutsal bilgisini feda etmekteyiz. Maddi kazanç için manevi değerlerimizi takas ederken, New York Metrosunda hortlayan kayıp ve öfkeli hayaletle farksız olmaktayız. Gezegenimize karşı saygısızlık, KA'ımızın menşei ve zilyedimize karşı saygısızlık ayrıca sonsuzluktaki konumumuza karşı saygısızlıktır. Kendi tasarım ürünümüz olan bir cehennem diyarını yaratmaktayız. Bu diyarda KA'ımız terk edilmiş bir şekilde sonsuza dek anlamsız yaşamlar sürecektir.

    Dolayısıyla, görüyoruz ki "ruh" ve "tinin" çok farklı anlamları vardır. Biri enkarne olan ve reenkarne olan Tanrının izi BA'dır. Diğeri tinin dünyada maddi ve psişik tezahüratı KA'dır. Kumda bir iz gibi, kadimlerin dökülen harabeleri gibi KA sadece tinin veya Özün izini bırakır. Değişen değerlerin hükmettiği, ışık ve karanlığın güçleri mücadele ettiği bu günlerde atalarımızın bilgisini arayıp tanımak ve öğrenmek bize kalmıştır. Böylece ilahi diyarlara tekrar erişip rotamızı çizebilir ve yıldızlar arasında ölümsüz yerimizi alabiliriz.
  • 120 syf.
    ·1 günde·Beğendi·9/10
    İçimde ölen öldü, kalan kaldı, ben aynı.
    Sezai Karakoç

    “YALNIZ HÜZNÜ VARDIR KALBİ OLANIN”

    Bu inceleme yazara aşkla bağlanan ve bizi de haberdar eden Ebru Ince 'ye ithaf olsun..

    Wolfgang Borchert. Kim bu adam, bu delikanlı, bu yorgun savaşçı, bu yalnız kahraman, bu garip yolcu, bu “insan” kim?

    Her şeyden önce çevirideki ustalığıyla Necatigil’e bir selam, daha önce de onun çevirilerinden okumuştum ve gerçekten ruhunu katan özel bir adam, bu çeviri bahsi kitabın uzunca önsözünde de konu ediliyor.

    Kısaca yazar kardeşimiz –ki onunla tanışan herkes için artık can ciğerdir- henüz 26 yaşında bu dünyadan göçüp gitmiştir ve 2. Dünya Savaşının yükünü de omuzlarında taşımıştır.

    Bu tiyatro eseriyle büyük oranda otobiyografik bir eser koyar ortaya.

    Bir Alman olarak kaçınılmaz şekilde kendini cephede bulmuştur. Rus-Sibirya cephesinde geçen 3 yıl, soğuk,karanlık,acımasız,insafsız,beden ve ruh öldürücü koca 3 yıl..

    Hani bir söz vardır ya bizde, “Öleydim de bugünleri görmeyeydim” diye. İşte kitabın ismi bu da olabilirdi. Sen koca savaşı ölmeden atlat, sonra dön vatanına, sonra bütün tanıdıkların seni bir kere daha, tekrar tekrar öldürsün bütün davranışlarıyla.

    İsyan eder bu genç Alman. Hem de Alman usülü isyan eder tabiri caizse. Çünkü her milletin isyan etme şekli biraz farklıdır birbirinden. Bir Türk başka, bir Japon başka, bir Güney Amerikalı başka türlü isyan eder örneğin.

    En çok da Tanrıya isyan eder, yaratıcısına. Sizler bu isyanı bir inançsızlık olarak da algılayabilirsiniz,oysa insan inanmadığı bir Tanrıyla bu kadar kavga etmez..

    İnsan zor varlıktır, acizdir, muhtaçtır, hislerle örülüdür, beden ve ruhtur insan.

    Kuran-ı Kerimde bir ayet vardır( hayır vaaz etmiyorum sayın okur ) şöyledir,

    “Rabbin seni terk etmedi, darılmadı da” Duha/3. Ayet

    Rivayet o ki bu ayetin gelişi şu şekilde olmuştur. Peygamberimize uzunca bir süre vahiy gelmez olur, bu süreçte şöyle düşünmüştür, “Yoksa ben bir rüya mı gördüm, bütün bunlar gerçek değil miydi, delirdim mi ben,ya da bir hatam mı oldu ki Allah beni cezalandırdı, beni terk mi etti, benden ümidi kesti mi, bana darılıp benden vaz mı geçti, nedir halim ne olacak?”

    Ve sonrasında gelen ilk ayet işte budur. Elbette bütün bunlar herkesin kendi inancıyla ilgili, saygılıyım isteyen istediği gibi düşünsün,inansın..

    İşte bana göre yeryüzüne gelmiş en kıymetli insan bile bu boşluğa düşüp bir imtihandan geçtiyse, insan dediğimiz varlık yani hepimiz nice imtihanlarla, boşluklarla ve arayışlarla baş başayız demektir hayatımız boyunca.

    Yine vaaz etmediğimi belirterek bir kıssadan daha bahsedeyim,
    Bir zamanlar bir şeyh vardır bir tekkede. Müridlerden biri rüyasında şeyhini görür, ateşler içinde yanmaktadır şeyhi ve uyanır , afallar şaşırır, güveni kalmaz, gidip şeyhin yanına ayrılmak için izin istemeyi kafaya koyar. Varır yanına ama çekinmektedir, zorlanır ve konuşamaz olur. Şeyh söze girer,

    “O rüyayı sen de mi gördün?” der. “Ben de 30 senedir her gece aynı rüyayı görüyorum, kendimi ateşler içinde yanarken görüyorum ama gittiğim yol bu ve başka da bir yol bilmiyorum. Nasıl istersen öyle yap sıkma canını.”

    Tanrıyla hesaplaşmak biliniz ki insanlık tarihi kadar eskidir, hemen hemen bütün inanışlarda, bütün dinlerde, bütün milletlerde, bütün insanlarda ortaktır. İnsan başına gelenlerin ne kadarının kendi hatası ne kadarının kader olduğunu da bilemez çok zaman. Yine de bütün bunlar elbette subjektif meseleler, herkesin kendini bağlayan konular, herkes için farklıdır..
    …………
    Ve hayatla da yüzleşir, kavga eder bu genç adam. Sevdiğine döner hayal kırıklığı yaşar, ekmek kavgasına düşer yine aynı , arkadaş dost bildikleri, eski tanıdıklar hepsi onu “kapıların dışında” bırakır.

    Ölümü arzulayıp durur 20lerinde, hayatının baharında. Savaş zamanlarından kalma bir hastalıkla da boğuşur bir yandan ve yenik düşer hastalığına, belki de hasta olan ruhuna bir bakıma. Sonunda çok geçmeden ölüm gelir ulaşır ona. Bu kitabın, bu tiyatro eserinin sahneye konulmasından 1 gün önce gözlerini kapatır veda eder hayata.. Büyük bir trajedidir bu ve bizler en çok bu trajedi sayesinde bu kalbi ve ruhu yaralı adamın hikayesini bu kadar iyi bilebiliyoruz, dünya çapında oldukça çok okunan yazarlardan birisi olmuştur.

    Tanrı ile barıştığını düşünüyorum artık ölümüyle birlikte. Ve bu dünyada nice hali keyfi yerinde insanlar silinip gitmişken bu güzel adam büyük ve kalıcı izler bıraktı. Belki de onun hayatı Tanrıdan en güzel armağandı, kutsal bir çileyle vardığı sonsuzluk diyarında eserleriyle yaşamaya devam edecek..
  • Maddeyi mutlak varlık sanan büyük bir yanılgı içerisindedir. Gerçek olan varlık ruhtur, madde ise sadece ruha hissettirilen hayallerden ibarettir. Ruhun kaynağı ise Allah'tır.
  • Güzel ülkemizde, üzülerek, canı acıyarak bir kadın gözüyle toplumumuzu irdeleyerek kaleme dökmeye çalıştığım özel yazım...
    https://melisababy.blogspot.com.tr
    Yine günlerden acı bir 25 KASIM...KADINA ŞİDDET!

    25 Kasım 1960 Dominik Cumhuriyetinde, Trojillo Diktatörlüğü’ne karşı direnişi sergileyen Mirabel Kardeşlerin, cezaevinde bulunan eşlerini ziyaret ettikten sonra tecavüz edilerek öldürülmelerinin tarihidir.

    Bu olayın ardından tüm dünyada kadına yönelik şiddete karşı kampanyalar düzenlenmiş, 1981 yılında da Kolombiya’nın başkenti Bogota’da toplanan 1.Latin Amerika ve Karayip Kadınlar Kongresi’nde Mirabel kardeşlerin öldürüldüğü gün olan 25 Kasım“ Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslar Arası Dayanışma Günü” olarak ilan edilmiştir. Bu kararı benimseyen Birleşmiş Milletlerin 1999’daki kararı ile her yıl 25 Kasım tarihi “kadına yönelik şiddete karşı uluslararası dayanışma günü” olarak anılmaktadır.

    Kadınlar bugüne özel değil, her dönem için çok değerli ve önemli varlıklardır. Nedir kadın? Kadın...tendir, dokudur, kokudur, aşktır, ruhtur, dişidir, anadır, eştir, yardır, yoldaştır yaşamayı ve yaşatmasını bilene. Başka bir deyimle "hayattır kadın". Hayatın ve yaşamın anlamıdır belki de...

    Güçlü bir toplum yaratıp bu toplum içerisinde yaşamak istiyorsak; kadını ve erkeği eşit tutmalıyız. Kadını ikinci plana atarak, onu değersizleştirerek, toplumdan sıyırarak değil, başarılarını takdir ederek, istihdam sağlayarak toplumun içinde bir birey olarak var etmeliyiz. Ayrıca kadınlar korunmaya muhtaç varlıklar değillerdir. Erkeklerin bu kavramı algılamaları gerekir. Kadınlar kendilerini ifade edebilir, koruyabilirler.

    Erkek egemen bir toplumda yaşıyor olmak ve bunun dezavantajlarını yaşamak çok zordur biz kadınlar için. Hem de çooook...

    Yeri geldiğinde en kutsal varlık olan "ana" olmak fakat en çok da psikolojik ve fiziksel şiddete maruz kalmak ne acıdır oysa...

    Son yıllarda gözlemlediğim "acı" durum şudur bir kadın gözüyle; kimi kadın sokak ortasında öldürülür, kimi eşinin zulmünden boşanmak isterken öldürülür, kimi töre cinayetine kurban edilir, kimi iş yerinde tacize uğrar, kimi okulda tacize uğrar, kimi platonik aşka karşılık vermediği için kaçırılır, dövülür, öldürülür...

    20 yıllık evlilik yaşamının son 13 yılını kocasından boşanabilmek uğruna mücadeleyle geçiren, kendini dişiliğinden, kadınlığından soyutlayan, namusuyla dimdik ayakta kalıp zavallı eş denilen bir erkeğin beylik silahının soğuk namlusunu boğazının derinliklerinde hisseden ve yine de zulümden kurtulmak uğruna davasından asla vazgeçmeyip tüm gücüyle yeniden, yeniden direnen, ölümü es geçen güçlü kadınlar var bu memlekette. Şiddet sadece fiziksel midir? Değildir, değildir. Psikolojik şiddet çok daha ağır izler bırakır bir kadının yüreğinde. Neden mi? Teni değil de yüreği çok acır çünkü.

    Sanırım yazmaya devam etsem kelimeler kifayetsiz kalır bunca acıya, acı yüklü yaşanmışlıklara. Kim diyebilir ki yazdıkların abartı, gerçek dışı, kim?... Her gün ama her gün gazetelerin üçüncü sayfa haberlerine manşet olan vahim acıları nasıl görmezden gelebiliriz nasıl? Şu an bile yazılar kalemimden dökülürken kim bilir kaç kadın can cekişiyor yurdumun bir yerinde.

    Türk kadını cefakardır, vefakardır, hayatının özünde vardır emek. Evine emek verir, çocuğuna emek verir, kocasına emek verir, tarlada çalışır, iş hayatında çalışır emekçi olur yaşamı boyunca. Tek istediği belki de emeklerinin karşılığını sevgiyle, değerle ve hakkıyla alabilmektir ömrü boyunca. Yeri geldiğinde hakkını savunabilmektir.

    Zordur kadın olmak zor...

    Kadının kalbi kırılır, inancı kırılır, güveni kırılır... Kırılgandır çünkü kadın hassastır, naiftir, narindir.

    Tüm yaşadıklarına, tüm acısına rağmen kim bilir ne fırtınalar kopmuştur yüreğinde, benliğinde ama yine de içindeki sızısını, yarasını sessizliğine sarıp sarmalamıştır kimse bilmesin daha çok canı acımasın diye.

    Kadınlığından soyutlamıştır kendini. Hayata yenilmek yerine göz yaşlarıyla da olsa kendince mücadele etmiştir bir şekilde. Eğer ki ağlıyorsa kadın güçlüdür, eğer süzülüyorsa yanaklarından iki damla yaş kadın güçlüdür. Güçlü görünmek belki de koruma kalkanıdır kendince korunduğu.

    Geçen yıl "Dünya Kadınlar Günü" yazıma bir göz attım.Yazık ki tüm olumsuzlukların ve acıların kat be kat arttığını bir kez daha gördüm bunca cinayet, taciz ve tecavüz vakalarının yaşandığı ülkemizde.

    Bir kadına cinsiyeti sırf "kadın"olduğu için yöneltilen cinsel, fiziksel veya psikolojik şiddet ne yazık ki acıların en büyüğüdür.

    Türk Ceza Kanunu'ndaki hukuksal düzenlemelerin tekrar gözden geçirilmesini ve bu konudaki cezaların en ağır şekilde uygulanmasını talep ediyorum ki vahşi insanlara caydırıcı bir uygulama olsun! Her ne kadar "mucize" beklemekle eş değerse belki de bu temenniler.

    ŞİDDETİN TÜMÜNE HAYIR!!!

    https://www.youtube.com/...N0&feature=share
    Acı, o kadar derin ve can alıcı tasvir edilmiş ki içimi sızlattı izlerken...
    Sözün bittiği yerdeyiz...

    ~ Mor Gözyaşları ~
    https://www.youtube.com/...J0&feature=share
    Ben küçücük bir yürektim
    Büyürken kendime hayaller edindim
    Sevmek sevilmek çocuk isterdim
    Ben de bir ana kuzusuydum
    Heyhat
    Hayat boğazımda düğüm oldu
    Tokat mıydı kurşun muydu
    Tenimden çok yüreğim acıdı
    Hayallerim bensiz kaldı...

    Söz ~Selcen Gür~