• ŞUBAT AYI HİKAYE ETKİNLİĞİ(01-28 Şubat 2021)
    UNUTMA ÜZERİNE BAŞARISIZ BİR GİRİŞİM

    Bugün her şey nasıl başladıysa öyle bitecekti. Her şey bir anda başlamıştı öyleyse bir anda bitmesi gerekiyordu.Bir anda biteceğini düşündükçe daha da bir keyiflendi bir keyif sigarası yaktı. Saatini kontrol etti daha randevuya iki saat vardı. İsviçreli bilim insanlarına güveni sonsuzdu ki onlar atomu parçalamışlardı unutmayı sağlayan ilacı mı üretemeyeceklerdi. Eternal Sunshine of the Spotless Mind filmi geldi aklına birden. Ne kadar benzerdi Joel’le yaşadıkları. Filmi de beraber izlemişlerdi oysa ki şimdi bilse sırf onu unutmak için ilaç uygulamasında gönüllü olduğunu kahkahalarla gülerdi kesin adam kadına. Bu düşünce aklına gelince tüm keyfi kaçtı. Üç yıl boyunca harcadığı çaba yetmemiş gibi unutmak için de çaba harcayan yine o olmuştu. Kliniğin önüne geldiğinde kendine onu son kez hatırlamak için zaman tanıdı. Gözlerinden bir kaç damla yaş aktı hızlıca silip kapıdan içeri girdi. Doktor prosedürleri, ilacın kullanım şartlarını ve yan etkilerini anlattı ama kadının tek umursadığı bir an önce unutmaya başlamaktı. İlacı kullanmaya başladı ama ilaç bir türlü tesir etmiyordu. Hatta son üç yılı daha net hatırlar olmuştu. Terk edilişi her gün bir tiyatro sahnesi gibi baştan sergileniyordu. Kadın artık bu durumdan anlamsız bir zevk almaya başlamıştı. Her gün adamın sesini duyuyor, gözlerini tekrar görüyordu. Ama artık gördükleri yetmemeye başlamıştı kadına o da önce ilacın dozunu azar azar attırdı ama bununla yetinemedi. Hep daha fazlasını ister olmuştu. Akşam üzeri avucunu ilaç şişesindeki parlak haplarla doldurdu. Bilinci yavaş yavaş kaybolurken aklında sadece o vardı ve kadın onu çok net hatırlıyordu.
  • İlk İşçi Örgütü Girişimi : 1894 Osmanlı Amele Cemiyeti

    "Sınıf bilinci" taşıdıgı söylenebilecek gerçek anlamdaki
    ilk işçi örgütü İstanbul Tophane fabrikalarında çalışan işçiler tarafından 1894'te gizlice kurulan Osmanlı Amele Cemiyeti'dir. Harbiye Nezaretine bağlı Tophane fabrikalarında
    4.000'den fazla işçi çalışıyordu.
    Bu işçiler bir örgüt kurmak üzere kendi aralarında sekiz kişilik bir komite seçtiler. Komite Avrupa'daki Jön Türklerle de temasa geçti. Ancak resmi makamlar komitenin faaliyetlerini öğrenince kurucular surgüne gönderildiler. 1902'de komite üyelerinden bir
    kısmı lstanbul'a dönerek örgütü tekrar faaliyete geçirmek
    istediyse de, bu ikinci girişim de, belki de Avrupa'dan dönenlerin sosyalist ideolojiyi de beraberlerinde getirmeleri yüzünden başarısızlıkla sonuçlandı. Topkapı Mezarlıgı'nda bir kongre yapılacağını öğrenen rejim, örgütü bir kez daha çökertti. Kurucu üyelerden Osman Abdullah ve Ethem Nejat Avrupa'ya dönerek sol hareketlerde yer aldı.
  • 762 syf.
    ·Beğendi·10/10 puan
    #okudumbitti
    #nutuk
    #gazimustafakemalatatürk
    .
    .
    Gazi Mustafa Kemal Atatürk;

    1919 yılı Mayıs'ın 19. günü Samsun'a çıktım. Genel durum ve görünüm:
    (...)Saltanat ve hilafet makamında bulunan Vahdettin soysuzlaşmış, kendini ve yalnızca tahtını güvenceye alabileceği alçakça önlemler araştırmakta. Damat Ferit Paşa'nın başkanlığındaki hükümet zavallı, beceriksiz, onursuz ve korkak; yalnızca padişahın buyruğuna bağlı ve onunla beraber kendilerini koruyabilecek herhangi bir duruma razı...
    O Sarışın Kurt Samsun'a ayak bastığında bir milletin yazgısı değişti...
    Bir millet yeniden doğdu.
    Küllerinden doğan bu millet emperyalizme çelme takıp, Mustafa Kemal'in önderliğinde Türkiye Cumhuriyeti'ni kurdu ve o dedi ki;
    "Tarihi yaşadığımız gibi yazdık fakat geleceği Cumhuriyete inananlara, onu koruyanlara ve yaşatacaklara emanet etmek lazımdır..."

    Yani; BİZE!

    Unutulmuş, yenilmiş, bir kenara itilmiş, fakir ve yoksul bir halkı ayağa kaldırmış, darmadağınık bir orduyu düzenli hale getirmiş, onları zafere inandırmış; ayaklarında çaput bile olmadan kilometrelerce dağ yolunda düşman kovalamaya ikna etmiş, Türk'ün unutulmuş vasfını tüm cihana göstermiştir.
    .
    İlk girişim Havza Genelgesidir.

    28-29 Mayısta Havza Genelgesi Kararları açıklanmıştır, bu maddeler;

    1- İşgallere karşı protesto mitingleri yapılacak.
    2- İtilaf Devletleri ve İstanbul Hükümetine işgalleri kınayan telgraflar çekilecek.
    3- Mitingler sırasında azınlıklara kötü davranılmayacak.
    4- Milli cemiyetlerin etkinliği sağlanacaktı.

    Bu Genelgenin önemi büyüktür;

    *Milli direniş bilinci ilk defa uyandırılarak, Ulusal bilinç ilk kez direnişe dönüştü,
    *İç ve dış düşmana karşı birlikte hareket etme yönünde karar alınarak halk desteği alındı,
    *Mustafa Kemal bu genelgeden sonra İstanbul’a geri çağrıldı. Ancak emri dinlemeyecek ve Amasya'ya hareket edecekti.

    Hazva Genelgesi ile birlikte, Kurtuluş Mücadelesi Ulusal benlik kazanmıştır. Kurtuluş yolundaki önemi büyüktür.
  • 304 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10 puan
    Otuz Milyon Kelime girişimi, bir kitaptan fazlası,  bir toplumsal duyarlılık hareketi, bir çocuğun gelişimi ve ebeveyninin bilinçlenmesi yönünde devrim niteliğinde bir araştırma...
    Kitap, bebek gelişiminde dil ortamının ne kadar önemli olduğunu baştan sona bizlere empoze etmekle birlikte özellikle ilk üç yaş döneminin, nöroplastisite denilen ve beynin yapılanmasının büyük ölçüde sağlanacağı bölgenin dil katalizörlerinin etkisiyle gelişmesi ve çocuğun, halk arasında "genetik" diye adlandırılıp görmezden gelinen yeteneklerinin ortaya çıkartılması açısından hassasiyet gerektiren bir dönem olduğundan bahsediyor. Yani bu kitap bizlere, sanılanın aksine çocuğun beyninin "şekil verilebilir" olduğunu kanıtlıyor, bu konuda ebeveyn davranışının çocuğun bir sonraki hayatında ne tür olası sonuçlar ortaya çıkarabileceğini gösteriyor.
    Peki çocuğun beyni, dili, kendini gerçekleştirme yeteneği, özgüveni, öz-düzenlemesi nasıl gelişir?
    Dana Suskind, eserinde bu kadar şeyin cevabını tek bir cümleye sığdırıyor: "Çocuğun dil ortamı, yani ebeveynin veya bakıcının kullandığı dilin niteliği ve niceliği."
    Yazara göre, daha doğrusu doktora göre, bir çocuk ilk üç yaş içinde ne kadar konuşmaya, kelimeye (tatlı dille birlikte) maruz kalırsa gelecekte, yani akademik hayatta o kadar başarılı oluyor, üstelik bu akademik hayatla sınırlı kalmıyor, çocuğa hayatı boyunca her alanda kazanım elde etme, kendini gerçekleştirme yetisi kazandırıyor.
    Eser, ilk öncelikle doktorun hayatından kesitlerle başlıyor, daha sonra kendimizi birçok doktorun, kitabın konusuyla ilgili çalışma ve deneyleri içinde buluyoruz, sonra Otuz Milyon Kelime (OMK) programının amacı hakkında bilgilendirme yapılıyor, işin teorik kısmından sonra programın  ebeveynlerce nasıl uygulanabileceği hususunda doktor Dana Suskind tarafından 3K modeliyle (Kavra, Konuş, Karşılıklı Yap) yol gösteriliyor ve en son bu projenin kişisel, bunun bir sonucu olarak da ulusal ve uluslararası boyutta kazandırabilecekleri konusunda ailelere ve devlet otoritelerine çağrı yapılıyor, onlara tavsiyelerde bulunuluyor.
    Kitaptan bir alıntı:
    "'Gelecekte ya daha çok sayıda çocuğun yetişkinliğe optimum seviyede ulaşamadığı bir dünya olacak ya da nüfusunun büyük kısmının eğitimli, üretken ve istikrarlı olduğu, yapıcı problem çözümü hissiyle hareket ettiği bir dünya olacak. Ütopya mı? Hayır. Sağduyu, pratik, pragmatik mantık."
    Otuz Milyon Kelime, internette şans eseri karşıma çıkan ve hakkında kısa bir araştırma yapıp satın aldığım bir kitaptı. Bilimsel kanıtlar çerçevesinde, çocuklarının gelişimi için bir ebeveynin edinmesi gereken en önemli bilinci aktarmasının yanı sıra neredeyse hiçbir gereksiz ayrıntıya yer vermeden bu bilincin pratiğe dökülmesi yönünde nokta atışlar yapıyor. Çevirmenlerinden ve editörlerinden kaynaklandığını düşündüğüm bazı kelime ve cümlelerin yanlış kullanımı dışında kitapta hiçbir sorun yok denilebilir. Altta belirteceğim sözlerden de anlayacağınız gibi birçok pedagogumuzun ve sosyal bilimcimizin de desteklediği bu girişim kitabı, başta anne-baba adayları olmak üzere her birey tarafından okunmalı, okutulmalı.

    Kitap hakkında bazı yorumlar:

    "Benim yıllardır yazı ve konuşmalarımda anlattığım ama her seferinde anlatmakta yetersiz kaldığım bir mevzudur Otuz Milyon Kelime farkı. Artık içim rahat. Çocukların ilk 36 aylık gelişimi neden bu kadar önemli diye soranlara, bazı çocuklar okula geldiklerinde maça neden bir sıfır geride başlıyor diye soranlara verecek bir yanıtım var artık: Bu kitabı okuyun!" —Selçuk R. ŞİRİN

    "Çocuk muhteşem bir potansiyelle doğar. İçine doğduğu aile onu ya geliştirir ya da farkına varmadan kalıplar. Çocuğunu bilinçli olarak geliştirmek isteyen anne babalara Otuz Milyon Kelime kitabı, bilimsel çalışmalar sonucunda oluşturulmuş ve kendini kanıtlamış bir yöntem sunuyor. Bu kitabı okumalarını ve çocuklarıyla konuşma ile kitap okuma zamanlarını anne ve babaların birlikte oluşturmalarını içtenlikle öneririm. Çocuğunun geleceğini önemseyen anne ve babalar bu kitabı okuyunca çocuğun geleceğine gerçek yatırımın üç yaşına kadar nasıl yapılabileceğini öğrenecekler. Bu kitabın Türkiye'de yayınlanmasına vesile olan ve emeği geçen herkese çocuklarımız adına teşekkür ediyorum. —Doğan CÜCELOĞLU

    "Üniversite oğrencilerine yaptığınız bir eğitim yatırımını 1,4 oranında geri alıyorsunuz. İlköğretim öğrencilerine yaptığınız yatırımı ise 7 katı ile geri alıyorsunuz. Çocuk eğitimi üzerine yapılan her çalışma çok değerli bu ülkede. Bu yüzden Buzdağı Yayınevi'ni Elma Yayınevi'nin kurucusu sıfatıyla tebrik ediyorum; ülkemize değer katma çabasında oldukları için. Geleceğin bir Aziz SANCAR'ına, bir Hayrettin KARACA'sına, bir Nazım HİKMET'ine, bir Mehmet Akif ERSOY'una vesile olmalarını diliyorum. Bir yazar olarak da ülkede kitap basma cesaretine sahip böyle ilkeli insanların artmasını umuyorum." —Ahmet Şerif İZGÖREN

    "Çocuğa erişecek yegâne araç iletişimdir. Ebeveynler her şeyden önce iletişim becerisini artırmalıdır. Doğru kelimelerle kurulan iletişim kişilik gelişimini destekler. Yanlış seçilen kelimeler ise çocuğun duygu dünyasına zarar verir. Buzdağı Yayınevi'nin Türkçeye kazandırdığı Otuz Milyon Kelime işte bu gerçeği ortaya koyan önemli bir çalışma. Dr. Dana SUSKIND bilimsel gerçeklerle kelimelerin gücünü, sevginin iyi edici yanını ele almış çocuğa değer veren her yetişkinin kütüphanesinde yerini alması gereken bir eser —Pedagog Adem GÜNEŞ
  • 8.KİTABIM YAYINLANDI, DÜŞÜNCE DÜNYASINA HİZMET ETMEYE HAZIR.

    Toplumsal ve uluslararası barış, denge, yönetim, kalkınma ve adalete olumlu katkı sağlayacağına inandığım bu mütevazı kitap çalışmamın Türkçe ile yüz binlerce satılmasını, başta İngilizce, Almanca, Fransızca, Rusça, İtalyanca ve Arapça olmak üzere dünya dillerine çevrilmesini ne kadar arzu ederdim.
    Hayal etmenin bir maliyeti olmadığından, şimdilik hayal ile yetinmek zorundayım.

    Ama gelişmekte olan ülkelerde bilim, felsefe, düşüncenin, düşünürün, kitabın pek yeri yok, değeri de yok.

    Dolaylı ve direkt olarak temin edilen; oyun, oyuncak türü haz nesnesi ve cinsel objeler bireysel bilinçleri işgal etmiş durumda.

    Biz yine de doğru bildiğimizi haykırmaya devam edeceğiz.

    İyi Okumalar

    Ali Rıza MALKOÇ

    Yayıncı Linki:
    https://www.kitapyurdu.com/...anufacturer_id=46672

    Kitap Hakkında

    Siz iyi niyetli düşünseniz de birisi gelir, hayallerinizi suya düşürür. Siz insanî bir zincir oluşturursunuz ama bir başkasının kıskançlığı, husumeti, beceriksizliği gelir bir halkasını koparır. Siz kurallara uyarsınız fakat trafikte kural tanımaz bir sürücü, gelir size çarpar.

    Bundan dolayıdır ki, ancak tüm atmosferimizi temiz bir hava sardığında, ciğerlerimize doldurduğumuz havanın temiz olduğundan emin olabiliriz. Tüm gönüller, beyinler; faydalı işlerde yarıştığında, en azından oyunbozan olmadığında, çabalarımızın olumlu bir toplumsal karşılığı olacaktır.

    Tüm bu olumsuzluklar ve çekincelerden dolayı, yerel ve global ölçekte; yönetim faktörüne, sistematik ve bütüncül yaklaştım. Ailelerin iç yönetim ve yönlendirme tercihini ise aile bireylerinin özel tercihine bıraktım. Yine de ihtiyaç duyarlarsa, diğer kitaplarımda, birey ve ailelere yönelik sosyal önerilerime bakabilirler.

    Evinin kapısından dışarı adımını atan; yönetim, sistem ve kuralların bir parçası olmak zorundadır. Tersini düşündüğümüzde, apartman, işhanı, mahalle, işyerimiz, ilçemiz, ülkemiz ve dünyamız; her an bir sürpriz çekişme, çatışma ve uyuşmazlıkla karşılaşacak demektir.

    Buradan hareketle apartman yönetim tüzüğü, semt yönetimi, yerel yönetimler, ülke yönetimi ve hep birlikte şenlendirdiğimiz dünyanın adil yönetimi için, yazılı kurallar geliştirdim, gerekçelendirdim. İçerisinde iletişim, motivasyon, bireysellik, şeffaflık, sinerji, empati, şeffaflık ve coşkuyu barındıran yönetişim faktörünü ön plana çıkarmaya çalıştım.

    Okuyup, uygulayıp, geliştirip, daha verimli hale getirerek miras bırakmak, hepimizin görev ve sorumluluk alanına girmektedir.

    Daha yaşadığı apartmanın; bütçesini, güvenliğini, temizliğini, düzenini, emlak değerini artırmaktan aciz birey ve yönetimlerin; daha iyi bir ülke yönetimi istemeye/özlemeye hakları olabilir mi? Bu talepte bir haklılık payı olabilir mi? Bu bir acizlik, hazırcılık, haksızlık, tembellik ve beceriksizliğin kamuflaj çabası olmaz mı?

    Öneri, öngörü ve önermelerimle, yaşamı daha da anlamlı kılmaya çalıştım. Evreni daha iyi tanımaya, değiştirmeye, insanileştirmeye, geliştirmeye çaba gösterdim. Sorunlu yöntemlere, yönetim tercihlerine, çekişmelere, çelişmelere, adaletsizliklere, haksızlıklara,
    yeni alternatifler üretmeye çalıştım.

    Değişime direnenler, ilgisiz kalanlar, halinden memnun olanlar, yeni arayışları gereksiz ve riskli görenler, elbette bu girişimi kabullenemeyeceklerdir. Bize düşen, insanlığımızın hakkını vermek ve yerküreyi daha yaşanabilir hale getirmektir. Bu kitap ile yönetim erkine kabul edilebilir bir norm geliştirmek amaçlanmıştır. Yönetim bilinci, kültürü ve felsefesine katkı sağlamak için yola çıkılmıştır. Organize bir toplumun yapılanmasında, kooperatifçiliğin de olmasını önemsiyorum. Fakat ticari bir girişim olduğundan bu kitaba dahil etmedim.

    Coronavirüs küresel belası, tüm dünyadan haberiz, ilgisiz, bağımsız ve izole yaşamanın ne kadar zor ve imkânsız olduğunu bizlere göstermiştir. Gözle görünemeyen bir minik canlı, tüm dünyayı esir alıp, evine hapsedebilmiştir. Tekrarının yaşanmaması için, tüm evreni ve doğal yaşamı korumak, dayanışma içinde yaşamak, tahripkâr emellerden uzak durmak gerektiğini hatırlatmıştır.

    İnsan ailesinin sorumlu bir ferdi olduğumuzu kabullenebilirsek; dünyanın herhangi bir yerinde insanlığın ortak mirasına, bilime, felsefeye, barışa kazandırılan her değerden mutluluk, coşku ve onur duyabiliriz.

    Buyurunuz, değişim başlıyor!...

    İlk adım olarak önce niyet ve zihinsel şablonları değiştirmekle adım atmamız gerekiyor.
    Öneri bizden, değerlendirmek sizden.

    Ali Rıza MALKOÇ

    Yayıncı Linki :

    https://www.kitapyurdu.com/...anufacturer_id=46672

    Kapak Görseli: https://hizliresim.com/fnlK09

    :
    :
  • Kadın özgürlüğü hareketine, kendilerini yeni bir toplum kurmaya adamış insanlar olduğumuz için katılmadık; kadın olarak içinde bulunduğumuz kötü durumdan dolayı katıldık Dahası, aslında biz, özgül bir grubu temsil eden kısmi bir örgütlenmeyiz. Bu nedenle, tümel bir örgütlenmenin yerine kadın özgürlüğü hareketinin geçirilmesi, hem dürüstlüğe sığmaz hem de aptalca bir girişim olur. Böylesi bir davranış, başka kadınlara zorla bilinç yüklemek ve kendimizi deetin topyekün baskısıyla karşı karşıya bırakmak demektir.
  • Sınıflı toplum insan psikolojisini temelden değiştirdi. İnsanın doğasının bozulmasından toplumu sorumlu tutan Rousseau bu görüşünde haksız değildir. İnsanın insan tarafından sömürülmesi, insanın kendi emeğinin ürününden istediği gibi yararlanmasını kaba bir biçimde önlemek sonucunu doğurdu. Böylece insan, kendi işinden, eserinden ayrı düşmüş oluyordu. Yani, insanın emeği, bu emeğe sahip çıkan sömürücülerin elinde, ona yabancı oldu. Emeğinden, eserinden ayrı düşürülen insan ise, kendi benliğinden ayrılmış demektir. Çünkü üretici etkinlik, yaratıcı girişim yalnız insana özgüdür. İnsanı insan yapan, onu hayvandan ayıran budur. Ayrıca, sömürülen kimse ürettiğinden yoksun bırakıldığı sürece, onun ürettiğine sömüren sahip çıkıyor demektir. Ve böylece, hem artık kendi ereklerini gerçekleştiremediği ve bu yüzden kötürümleştiği için sömürülenin, hem de içinde yalan taşıdığı ve amaçlarını açıkça ortaya koyamadığı için sömürenin bilinci kendine yabancılaşır. Çünkü bu bilinçlerin her biri sömürme olayını kendine göre yansıtır.
    Georges Politzer
    Sayfa 345 - İlya Yayınları - 19. Basım
  • 488 syf.
    Anlamanın boyu anlatmaya geldi mi kısalır, demiş F. Attar; başlayalım anlatmaya, boyumuzu görelim...

    Bağnazlık: Bir kimseye ve bir şeye aşırı düşkünlük ve tutkuyla bağlılık, taassup, fanatizm. Bir görüş, kanı ya da tutumun tartışma ve eleştirilere kapalı tutulması ya da en aşırı biçimiyle benimsenmesi durumu... Anlamı itibariyle, görüldüğü üzere, genelde yapıldığı gibi sadece din ile ilişkilendirilebilecek bir sözcük değil.

    Felsefe...
    Kaynağa duyulan merak, bilinmeyenlerin cazibesi, insanların sınırlı bilgileriyle kainatın sınırsız bilgisine kafa tutmalarına sebep olan, kimi kabul etmese de, çaresizliğimize 'tutkun' olarak imkanın sınırlarını görmek isteme eğilimi... Neden ateşini nasıl rüzgarıyla harlamak... Beş cümlede bu kadar anlatabildim, boy vereyim dedim!

    Bir yanda, aklın sadece ateistlere özgü olduğu, felsefe ateisttir görüşünü benimseyip felsefeyi salt 'laik' düşünsel etkinlik olarak görüp "Din felsefesi", "İslam felsefesi", "Müslüman filozof" ifadelerini felsefeye hakaretmiş gibi kabul eden bağnazlar, diğer yanda "yapılan her verimli, olumlu ve ciddi eleştiriyi" Din'e, İslam'a ve Peygamber'e hakaretmiş gibi algılayan bağnazlar... Halbuki, felsefe ateist midir?
    https://www.gazeteduvar.com.tr/...efe-ateist-degildir/

    Ateizm ve felsefe sözcüklerini bir arada görünce aklıma bir peygamber geldi: Richard Dawkins, namı diğer yeni ateizm peygamberi!!! Felsefesi kıt, yobaz, bağnaz bir ateist. Öyle bir yobaz ki Tanrı Yanılgısı kitabını okuyanlar için "Eğer amacıma ulaşabilirsem bu kitabı okuyan bütün dindarlar ateist olacaktır" diyeceksin sonra da daha evvel ateist olup Tanrı'nın varlığına inanmaya başlayan bilim insanlarını görünce onları "dönek" olmak ile itham edeceksin! Biyologluktan ideologluğa 'bilinçli' geçiş derler buna... Yenilginin şiddeti arttıkça ideolojik saldırısının şiddetini de arttıran bir tip. Bakın, başka bir ateist bilim felsefecisi Michael Ruse, Dawkins'in Tanrı Yanılgısı kitabını okuyunca kendi kendine şunu demiş: "Bir ateist olduğuma utanıyorum." Öyle rezil bir adam bu Dawkins denen. Tamam, Schopenhauer de ateisttir ama zekasına saygı duyarsın hatta belki hayran bile olursun. Neyse... Eric Hoffer'in Kesin İnançlılar kitabından bir alıntı iliştireyim şuraya: "Fanatik dindarın karşıtı fanatik ateist değil, Tanrı'nın varlığını veya yokluğunu umursamayan kibar siniktir. Ateist dindar bir kişidir. Ateizme yeni bir dinmiş gibi inanır(...) Renan şöyle demişti: "Dünyanın Tanrı' ya artık inanmayacağı günün sonrasında, ateistler insanların en sefili olacaklardır." Dawkins, kibar bir sinik değildir. Bizim yazarımız ise dinci gericilik eleştirileri üzerinden konuyu bir yaratıcının olup olmadığı sorununa indirgemenin bir cehalet örneği olacağını söylüyor. Söylüyor da, kim bu Sadık Usta?

    Sadık Usta... Sol-laik kesimden, cumhuriyet rejimini seven bir felsefeci/düşünür. İslam denilince en doğru bilginin sağcı kanattan alındığı düşüncesi genelde hakim olduğu için kendisi hakkındaki bilgileri özellikle belirttim. Bu sebepten yazarın beş ciltlik "Dünyayı Değiştiren Düşünürler" serisinin İslam Felsefesi ile ilgili olan bu cildinden okumaya başlamayı tercih ettim. Pek de alışık olunmayan bir üslubu, bakış açısı var, özellikle ülkemizde.

    Sadık Usta, İslam'ı ve onun felsefesini hem bilimsel(dönem ve koşullardaki rolüyle) hem nesnel(hep eksikliklerini öne çıkararak değil) olarak hem de hak ettiği tarihsel bakış açısıyla(o günkü ilerici rolüyle) incelemeye çalıştığını beyan etmiş. Bilimsellik başka, bilimcilik başka vesselam... Bugünün çağdaş bakış açısıyla, değil İslam ve felsefesi hangi tarihsel olgu analiz edilmeye çalışılırsa çalışılsın bu hatalıdır. Konuları bulunduğu çağa has zihinsel çerçeve içinde değerlendirmeyenlerin, anakronizm'den zevk alanların ekmeğine yağ sürmüyor yazar.

    Yazar, "Ne yazık ki hem Batı'da hem de ülkemizde birçok araştırmacı ve yazar, İslam uygarlığının başarılarını veya insanlık tarihine yaptığı katkılarını küçümsemek için İslam'ın yeni ve ileri bir şey içermediğini belirtmekte; hatta onu, günümüzün çağdaş bakış açısıyla değerlendirerek onun tarihte "geri ve barbar bir girişim" olduğunu bile ileri sürmektedir." diyerek bu bakış açısının sorunlu olduğunu belirtirken düşüncelerini Fransız tarihçi Maurice Lombard'ın Batılı ülkelerin İslam ordularının fetihleri sayesinde uygarlığı belirleyen unsurlarla (ekonomi, bilim, kültür ve felsefe) yeniden buluştuğu; İslam'ın ulaşabildiği yerlerin 13. yüzyıldan itibaren gelişme gösterebildiği, ulaşamadığı bölgelerinse (Orta ve Kuzey Avrupa, Afrika'nın iç kısımları) uygarlık sürecine çok geç bir süreçte katıldıkları saptaması ile desteklemekte.

    "Din, akla ve felsefeye karşıdır", "Bilim insanı dine inanmaz" gibi hurafeleri ilk kim yaydı bilmiyoruz, fakat...

    1. Tanrı inancı'nın felsefede ve bilimsel etkinlikte eleştirel yaklaşımı veya bilimsel düşünceyi engellediğini,
    2. "Her şeyin kaynağının Tanrı olduğu, her bilginin ondan sorulduğu, filozofun amacının da ona ulaşmak ve ona benzemek olduğu" düşüncesinin insanı düşünce ve fiil açısından edilgen ve iradesiz kıldığını, düşünsel anlamda sınırladığını söylemek KÜLLİYEN YALANDIR.
    Ben söylemiyorum; Sadık Usta'nın düşüncesi...

    İslam ülkeleri neyi başarmışlar ki diyenlere ithafen bakalım neler demiş solcu Usta...

    Hz. Muhammed'i kastederek, "Bugün onun düşüncelerine ve eserlerine atıfta bulunmayan herhangi bir düşünsel disiplinden bahsetmek mümkün değildir" der ve ekler "Bilimden felsefeye, sanattan edebiyata, tasavvuftan psikolojiye, siyasetten ekonomiye ve etikten hukuka kadar istisnasız her alanda onun İslam ve Kur'an üzerinden hayata geçirdiği ilkeleri, yaşam tarzı ve bizzat yaptıkları(sünnet) ele alınmakta ve bunlar sürekli yorumlanmaktadır."

    #64412344

    "İslam'ın yarattığı muazzam birikimin (bilimsel eserler ve icatlar, felsefi yenilikler ve yeni bakış açıları, kültürel alışkanlıklar) Müslüman toplumların gelişmesinde, devletleşmesinde, haysiyetli milletler topluluğuna katılmasında çok yararı oldu, fakat bunların etkisinin de bir sınırı vardı. Bunlar ancak daha bir üst aşamaya sıçrayarak yeni bir uygarlığın temeli olabilirlerdi ki öyle oldular. Avrupa'da filizlenen yeni uygarlığın misyonerlerinin (filozoflar, biliminsanları ve korkusuz girişimciler) yapması gereken ilk iş, bu eserleri özümsemek olacaktı."
    Zira, Hümanizm, Rönesans ve Aydınlanma hareketleri İslam'ın temas ettiği İtalya, İspanya, Portekiz ve Fransa'da başlamışken İngiltere, Hollanda ve Almanya'da ancak birkaç yüzyıl sonra etkili olabilmiştir.

    "Dört-beş yüzyıl boyunca dünyanın en seçkin düşünürlerinin, filozof ve bilimadamlarının idolü olmak kaç kişiye nasip olmuştur?" El-Kindi, Farabi, İbni Sina, İbn Rüşd, İbn Haldun... Kimdir bu adamlar? Saymaktan yorulurum diye bu isimleri vererek kısa kesiyorum.

    400-500 yıl boyunca Avrupa okullarında okutulmuş bu bilim insanları ve felsefeciler, korkmadan, çekinmeden, "ne gerek var gavurun fikrine" demeden kendilerinden evvel gelenlerin fikirlerini özümseyip İslam'ın öğretileri ile sentezleyerek o devirleri değerlendiren tarihçilerin ve felsefecilerin ortak kanısına mazhar olmuşlar.

    (Bir parantez de "Barbar Müslüman" yaftası için açalım... Belçikalı tarihçi Jan Dhondt der ki: "Müslüman fatihlerle Batı Avrupalı karşıtlarını kültürel değer açısından değerlendirirsek, Müslümanların kültür taşıyıcısı, diğerlerininse barbar olduklarını saptayabiliriz. Müslümanların hakimiyetlerinin genişlemesinin ifadesi, gelişmiş olan bir toplumun ilkel olana üstün gelmesidir.")

    O değil de, sadece İslam düşünürleri ve bilim insanları değil, diğer milletlerin cevherlerini de incelediğinizde kaçının herhangi bir inancı olmadığını görünce şaşırırsınız, yani inananlar daha çokmuş. Okuyun, araştırın.

    Diğer mesele... Bugünün bilinci ve aklıyla geçmişteki her şeye aşağılık gözüyle bakanlar bilsin ki çok beğendiğiniz Batı da aynı kalmayacak. Uygarlaşma denilince bundan sadece maddi ve teknolojik gelişmeler mi anlamalıyız? İnsani ilişkiler, manevi değerler, doğayla ilişkileri nerede konumlandıralım? Bugünün Batı-sevici anakronikleri yakın gelecekte Batı'yı en önde gönüllü olarak gömecekler. Hatta toprağı kendi elleriyle kazmaya başladılar bile. Bu ne perhiz, nasıl bir ironi...!

    Hani gözlerimizi daha iyi görmek için kısarız, bir nevi odak noktasını kaçırmamak için 'zoom' yapmak... Bilinçli olarak konuları saptıranların tuzağına düşmemek için aklımızın gözlerini kısarak bakmayı deneyelim bir de.

    Demek ki...

    1. Bilimsellik din karşıtlığı değildir ve fakat "bilimcilik" bağnazlıktır.
    2. Felsefe din karşıtlığı ve ateizm yanlısı değildir, az bilinç vardır.


    Hikmet bilgidir fakat kontrolsüz bilgi güç değildir...