• 584 syf.
    ·20 günde
    “Delinse yer; çökse gök, yansa, kül olsa dört yan Yüce dileğe doğru yine yürürüz yayan. Yıldırımdan, tipiden, kasırgadan yılmayan; ölümlerle eğlenen tunç yürekli Türkleriz!”

    diyerek başlamak istedim Ulu Türk milletinin, bozkırlarda nasıl mücadele verdiklerini, tüm zorluklara rağmen nasıl bunlara göğüs gerdiğini, Türk toplumunun İslamiyet önceki ahlaki yapısını ele alan bir harika eser. Kitabın öyle bir ruhu var ki, sanki o dönen tüm olaylar ve savaşları bi anda olayın içerisinde buluyorsunuz kendinizi hemen hemen yaşayarak ilerliyorsunuz. kendimi Ötüken Bozkırlarında, Çin sarayında, avda, savaşta hissettim çok güzel duygu ama göreviniz, savaşmak değil, sadece seyirci olarak orda olacağınız bu roman aslında iki ayrı romanın birleşiminden oluşmakta. İlk kitap, yani ilk roman Bozkurtların Ölümü isminde. İkinci roman ise Bozkurtlar Diriliyor isminde. Bozkurtlar ise bu ikisinin tek kitap haline getirilmiş haliyle okumak isteyenler için kafa karıştırıcı bir konu olmaması dileğiyle açıklamayı yapma gerekesimin de buldum yeni okuyucular için. Kitapla ilgili genel değerlendirmelerime, analize gelince… kitap bir çok serisi gibi muhteşem bir akıcılık dille yazıldığını bu kitapta çok iyi net anlıyorsunuz sade ki kitabın her sayfasında eski Türkçe kelimeleri bulmanız kuvvetle muhtemel benim en büyük keyif aldığım konu oldu Bozkurtlar, her idealist Türk’ün heyecanında, fikir dünyasında, ülkücülüğünde ve inancında payı olan dev bir eser kitabı anlatmak istememde bir şeyler hep eksik kalacak. ifadece edecek duygu, kelime yok ancak bunu okuyarak, yaşayarak anlayacağınız O yüzden tavsiyemdir mutlaka okuyunuz. keyifli okumalar dilerim...
  • bana göre değil bu kent boşuna yorulmayın
    zorunlu sığınmışım bu dağlar düğümüne
    denizi yok ormanı yok gölü yok
    gül satan var
    gül alan var
    gülü yok
  • 256 syf.
    ·2 günde·Beğendi·9/10
    İlber Ortaylı’nın en iyi ve rahat okunan eserlerinden birisiyle karşınızdayız. Bugün farklı olarak uzun bir inceleme yapmak ve kitaptaki karakterler hakkında tek tek bahsetmek istiyorum. İlk bölüm Tarihten Portreler adıyla yayımlanmış olup Julius Caesar’dan Grigori Rasputin’e kadar yazılmış. İkinci bölüm Türkiye’den Portreler adı altında Kazım Karabekir’den başlayarak kitabın sonuna yani Nazan Ölçer’e kadar ilerliyor. Tabi bu ilerlemenin en güzel noktası ise kullanılan dilin çok ağır olmaması ve okuyucuyu kesinlikle yormaması.

    Julius Caesar: Tarihin en çok tanınan, silinmez denen karakteridir. Kitaba uygun gideceğimi şimdiden belirteyim. Doğumundan, strateji uzmanlığından (ki en çok bu yönü ünlüdür) ve adına verilen ‘Temmuz’ ayından bahsediyoruz. Ayrıca Temmuz’un Türkçe olarak Yeraltı Tanrısı Dammuz’dan geldiğinden bahsediyoruz. Ayrıca onun ünvanı olan Caesar’ı Fatih Sultan Mehmet’in de ‘Kayzer-i Rum’ adıyla kullandığını anlatıyor.

    İmparator Augustus: Tahmin edileceği gibi ‘Ağustos’ ayının sahibidir. Senatoya bir başkan atanmasının adeta mucidi, kendisini iç harbin ortasında bulan, aynı zamanda Sezar’ın intikamını alan, yönetim konusundaki dahiliği ile tam 58 yıl iktidarda kalan birisi. Sezar ve İskender gibi büyük bir komutan yahut kanun koyucu olmasa da bu iki özelliğin harmanı olarak senato onun adını yılın bir ayına tahsis etti.

    Fatih Sultan Mehmed: Beklenenin aksine farklı bir yerden giriş yapıyoruz ki, İlber Ortaylı okuma sebebim budur zaten. Tarih yazıcılığının Osmanlı’da zayıf olduğunu, doğumunu, Hristiyan olduğu iddialarını, Rönesansın renkli bir kişiliği olduğu; iki kıtanın, iki denizin ve iki medeniyetin de hükümdarı olan aydın kişiliği anlatılıyor.

    Yavuz Sultan Selim ve V. Şarl: Künyesi, soyunun nereden geldiği, şair karakteri, hakim olduğu diller, Doğu Anadolu bölgesinde yaptıklarından dolayı suçlanması ve bu bölgenin o zaman dahi karışık bir coğrafya olduğu üzerine konuşuyoruz. Onun vefatında ise doğan Şarl ve onunla parlak bir İstikbal yakalayan İspanya’ya kısa bir değinme var. Ayrıca kendisi bir Alman.

    V. Şarl: Kanuni’nin ne kadar başını ağrıttığından, İspanya’nın durumundan, Kanuni’den, Barbaros Hayrettin Paşa’dan bahsettikçe açılıyoruz.

    Kanuni Sultan Süleyman: Bir cihan padişahı, Türklerin Kanuni’si; dünyanın ise Muhteşem Süleyman dediği Osmanlı tarihinin bu müthiş askerini okumak beni çok mutlu etti. Adeta dahileri yanına topladığı, yükselme döneminin en iyi adamlarını (Sokullu Mehmet Paşa, Ebussuud Efendi, Kemal Paşazade, Taşköprülüzade, Mimar Sinan ve niceleri) barındıran muazzam bir devir. Büyük dedesi, dedesi, babası gibi o da sarayın dışında, seferde, ordusunun başında vefat etti. Allah rahmet eylesin.

    Mimar Sinan ve Devri: İmparatorluğun en parlak devrinin mimarı, Türk ve Türkiye sanatının 1 numarası, her eseri gidip görülesi bu zeki insanın Ayasofya’nın restorasyonundan Süleymaniye Camiine, Haseki, Selimiye, Mihrimah Sultan, Şehzade, Cihangir gibi camiilerimizin de yapımında bizzat adı bulunan, birçok eser inşa eden birisi.

    Evliya Çelebi: Peygamber Efendimiz’i (s.a.s) rüyasında görüp ‘Şefaat ya Resulallah diyeceğine Seyahat ya Resulallah’ dediği için birçok nükteye konu olan ancak gezdiği ve gördüğü şeyleri ( bazen ne kadar abartılı olsa da) yazan ve birçok dönemin aydınlanmasında onun eserine başvurulan tarihimizin büyüklerinden. Ayrıca onun ne kadar hoşsohbet biri olduğunu tahmin edebilirsiniz çünkü tam bir savaş zamanında, Türk yurdundan geleceksiniz her yere gideceksiniz ve kimse size zarar vermeyecek. Demek ki oldukça ama oldukça güzel sohbeti olan, insanlarla iyi geçinen biri olduğunu düşünmekte bir beis yok. Şimdi bile birine selam vermeye, gülümsemeye korkuyoruz acaba kavga mı çıkar diye. Bu yüzden kendisine ve eserine saygı duymamak elde değil.

    Kösem Sultan: Osmanlı tarihinin ilginç portrelerinden, aynı zamanda kadın hakimiyetinin sembol isimlerinden birisi olarak tarih bazı dizilerdeki gibi Hürrem Sultan’ı değil Kösem Sultan’ı yazacak. Nereden geldiği, ne yaptığı, nasıl yükseldiği, hayatı, padişahı ve dolayısıyla da devlet yönetimi, orduyu elinde tutmayı başarması gibi konular inceleniyor. Ayrıca bu bölümün sonunda İlber Ortaylı hocamız, tarihte kadının tesirinin çok abartıldığı görüşünde ki ben buna pek katılamayacağım, üzgünüm hocam.

    Prens Eugen: Osmanlı’yı yenilgiye uğratabilen tek Avusturyalı olarak hocamızın defterinde kendisine yer bulan Eugen, kim ve nereli olduğu incelenerek bize anlatılıyor. Ayrıca Barok devrinin de askeri, ilmi ve kültürel anlayışının en seçkin temsilcisi olduğuna değiniliyor.

    III. Selim: Reformcu, çağdaş, kendini kapıların ardına kapatmayan bir padişah mı arıyorsunuz? Doğru adrese geldiniz. Batı tarzı kurulan ordu, ordunun masrafları için kurulan hazine İrad-ı Cedid, askeri okullarda ilk kez yabancı dil -Fransızca- eğitimi ki ayrıca ilk resmi yabancı dildir. İlk devlet matbaasının kuruluşu ve son olarak da yerli ticareti korumak için Avrupalıların ülke içi ticaret yapmalarını yasaklamasını sayabiliriz onun yaptıklarında.

    Ludwig Van Beethoven: Bir Osmanlı tarihi yerine genel bir tarihten tekrar gittiğimizi hatırlatarak başlamak isterim. Bütün zamanların en çok sevilen ve dinlenen yazarı desek abartmış olur muyuz? Sanmıyorum.

    Çariçe II. Katerina: Az önce neden İlber hocamızın görüşüne katılmadığımın adeta kanıtı Katerina’dır. Alman ortamında yetişen, mükemmel Fransızca bilen, çok fazla kitap okuyan, dönem siyasetini iyi bilen, en şatafatlısı da sanırım 34 yıl tahtta kalmasıdır. Osmanlı İmparatorluğuna da oldukça zarar veren birisidir.

    Kavalalı Mehmet Ali Paşa: Modern Mısır’ın kurucusudur. Matbaa bile Osmanlı’dan önce oraya gelmiş, birçok eser orada basılmıştır. Osmanlı’ya birçok sorun çıkarmış ancak icraat olarak çok başarılı bir insan olduğunu inkar etmek, haksızlık olur.

    Şair Puşkin: Rusya’nın en büyük şairi, dramaturgu, romancısı ve üslubuyla tarih yazımına yön veren insanı. Eşi Natalya’nın kızı ise Tolstoy’u etkileyip yazdığı Anna Karenina romanının ilhamı olarak kullandığı bilinmektedir.

    Amadeo Preziosi: Bir ressam olan Preziosi, bir İtalyan olup resimlediği çerçevenin iyi bir parçası olmayı da başarmıştır. Zaten İtalyanlar, Fatih Sultan Mehmet ile birlikte ülkemize gelmişlerdir. Ressamın bir korsan olarak başladıktan sonra İstanbul’a gelmesiyle 19. yüzyılın en renkli ressamı da ortaya çıkmış oldu. 1867’de ise Paris uluslararası sergisine Osmanlı-Türk ressamı olarak katılmıştır. Daha çok İstanbul halkını, çarşılarını ve mezarlıkları resmetmesiyle bilinir ki o dönem mezarlarımız halen oldukça ilgi konusudur.

    Leo Tolstoy: Rus köylüsünün dili dersek kimse karşı çıkmaz sanırım. Okuttuğu binlerce çocuk, öğrettiği zanaat ve dünyanın kirliğine karşı dik bir duruş. Bunların yanında Anna Karenina romanına dair uzun bir tahlil ve son.

    II. Abdülhamid: Tarihte en çok tartışılan insanlardan birisi hatta belki de en çok tartışılan insan. İlber Ortaylı’nın bu insana olan sevgisini biliyoruz. Benim de oldukça beğendiğim bir şahsiyet tabi. Doğumu, çocukluğu, ailesi, erken dönem hayatı (bu tabir de Mısır krallarını tarif etmeye kullanılır da neyse) bizlere aktarılıyor. Özellikle Alaturka yerine Alafranga müziğe düşkün olması beni oldukça şaşırttı diyebilirim. Arap harfleri yerine Latin Alfabesi istemesi de onun ileri görüşlü yönünü kanıtlar nitelikte sanki. Birçok yönü anlatırken benim aklımda kalansa uyguladığı Denge Politikası oldu diyebilirim. Onu tahttan indirenlere karşı bile kötü olmadığı, yalnızca Talat Paşa’yı hiçbir zaman yanına kabul etmediği bilinir.

    V. Mehmed Reşad: Dile kolay tam 9 yıl Osmanlı’yı yöneten bu sevimli ama içe dönük padişah, içe dönük ve sadece sembolik bir isim olarak değerlendirilmelidir. Vahdettin de bu kategoriye girer. Abdülhamid sonrası 2 padişaha da sembolik olarak bakmak en doğrusudur ki Mustafa Kemal de gerekeni yapmıştır. Bazı gericiler gibi devleti kapattı vs demek asla doğru bir yaklaşım değildir. Bunu da kesinlikle kınıyoruz.

    Grigori Rasputin: Sarayın ‘Dokunulmaz’ lakaplı, cahil ama kuvvetli sezgileri olan adamı. Keşişin öleceği günden, katillerine; kanlı bir savaş yerine barışın Rusya için daha iyi olacağına dair söylemleri adeta 1922’de yaşananlarının kanıtı niteliğindedir.

    Kazım Karabekir: Aydın bir subay, parlak bir komutan olan Kazım Karabekir; gerek askerliği gerekse yazdığı eserleriyle döneminin yalnızca bir ‘Komutanı’ değil aydın bir kişiliğidir de. Onu sevmeyen daha doğrusu askere soğuk bakan kesim ise Mustafa Kemal Atatürk ile arasındaki siyasi görüş ayrılıklarını dillendirirler. Biri silahlar bırakılsın dediğinde Kazım Karabekir silahını bırakmamış ve Mustafa Kemal’in en büyük destekçisi olmuştur. İdealist ve idealleri uğrunda can vermeye hazır insanlardan arkadaşlarınız varsa, aranız ne kadar iyi olsa da birçok görüş ayrılığı yaşadığınızı fark edeceğiniz malumdur. Tarihi büyüklere hakaret (ve küfür) acziyettir.

    Mehmet Akif Ersoy: Milli şairimiz Mehmet Akif, her zaman saygı duyduğum, ilkokul yıllarından beri her Cuma okuduğumuz, her maçımızda bile okunan İstiklal Marşı’mızın yazarı, şair ve düşünür. Gençlerin ‘nereye olursa olsun’ diyerek kaçtıkları bir dönemde Mehmet Akifler’e hepimiz muhtacız.

    Osman Ertuğrul Efendi: Sanılanın aksine Osmanlı içinde de çağdaş insanlar oldukça boldur. Bunlardan birisi de Cumhuriyet için söylediği “Bizim aile için büyük zorluklar doğurdu ama Türkiye için hayırlı bir değişimdir.” sözüyle hatırlanan Osman Ertuğrul Efendi’dir. Renkli kişiliği, mizahi kimliğiyle tanınır. Vatandaşlıktan çıkarıldıktan sonra hiçbir ülke vatandaşlığını kabul etmeyip (bir dönem Arnavutluk kralı verse de II. Dünya Savaşı sonrası bunu bırakmıştır) Recep Tayyip Erdoğan tarafından Türk kimliğini yeniden almıştır.

    Neslişah Sultan: 3 yaşında dönüşü olmayan bir pasaportla sürgüne gönderilmiştir. Sanırım Osmanlı düşmanlığı yapanlar 3 yaşındaki bir kızımızı da kötülemezler, o kadar da değildir. Murat Bardakçı’nın Neslişah kitabı 400 sayfalık arşiv belgesi, mektup, hatırat ve resimlerle hem onu hem de o dönemi en iyi anlatan eserlerden biridir. Tavsiyesini de verelim.

    İhsan Doğramacı: Bir tıp adamı, tıpa ömrünü adamış bir adam. Hacettepe ve Bilkent üniversiteleri onun mirasıdır. Kurucu bir kişilik olması ona İlber Ortaylı’nın defterinde yer vermiştir.

    Semiha Berksoy: Kuşağının ilginç sanatçılarından birisidir. Herkes tahsil olarak tıp, kimya ve edebiyat alırken o müziğe dönelmiştir. Kariyeri Atatürk sayesinde ve onun önünde başladığı için kendini her zaman Cumhuriyete borçlu hissetmiş ve ayrıca biraz da magazin verelim. Nazım Hikmet’e çok büyük bir aşk duymaktadır.

    Sevil Yurdakul: Yurtdışı eğitimi almış, eğitimi sonrası çok aranmış, heyecanlı, hatırlı ve en önemlisi de bütün eğitimine rağmen ülkesini bırakıp gitmek, yani açık söylemek gerekirse bol para kazanmak yerine kendisini bu ülkeye adamıştır.

    Bülent Ecevit: Ah, bizim mazlum insanımız. Ah, bizim çalıp çırpmayan, kiminin ‘EZİK’ diye tabir etmekten bile UTANMADIĞI, Utanmazların arasında geçen yıllara rağmen hem sağın hem solun sevdiği ve anlaşabildiği yegane birisi. Bir şair, edebiyatçı. En son ve gerçek ‘Demokrat’ ve ruhu şad olsun.

    Nejat Göyünç: Tam bir Üsküdarlı (bu önemli) ve bir tarih eğitmeni. Her tarihçinin araştırması gereken, günümüz tarihçilerinin çoğu gibi at gözlüğünü takıp ilerleyen birisi değil renkli bir kişilik. Cenazesinde bile her kesimden insanın bulunması, hizipçilik yani birilerin olmaya taraf tutup bölücülük yapmadığın ve böyle olmadığı zamanda da bir insanın sevilebileceğinin, belki de daha çok sevilebileceğinin adeta bir kanıtıdır.

    Oktay Aslanapa: İstanbul Edebiyat Fakültesinden, Sanat Tarihçisi olarak çıkmıştır. Sürekli araştırması ve adeta okumaz araştırmazsa bunalıma giren insan tipidir. Onun derdini en iyi şu cümle özetler sanırım: Ulus tarihi önünde huşu ile eğilip, maziye şükran, sadakat ve gelecek nesillere emanet endişesiyle çalışmak.

    Halil İnalcık: Allah rahmet eylesin, Türkiyemizin tarih hocasıdır kendisi. Onun 1 tane bile eserini okumayıp, tarihçiyim diye gezinen var mıdır? İnanıyorum ki vardır. İlk kuşak öğrencilerinden ve merak edilen dönemi yaşayan son insanlardan olduğu için her eserinde bir fayda bulmak, her eserinden geniş tahliller çıkarmak mümkündür. Mekanı cennet olsun.

    Ekrem Akurgal: Arkeoloji denince aklımıza gelebilecek en iyi isimlerden biridir. Onun tarzı çok sevilir çünkü Arkeoloji ve Arkeologlar dünyasında tartışmalı sorunları betimleyici, ıspatlayıcı ve can alıcı noktalarını mutlaka bir hükme bağlamasıyla tanınır ve İlber Ortaylı onu dinlemenin kendisini çok etkilediği belirtir.

    Süreyya Faruki: Bir öğretmen nasıl olmalı sorusunun cevabını veriyor. Hukuk tarihi metinleriyle alakalı etkileyici bir dersini İlber hocamız tam 1 saat dinlemiş.

    Latife Uşaklıgil: Böyle dediğimizde tanınması güç oluyor. Biz Latife Hanım diyelim, daha iyi anlaşılır. Ben de daha önceden belirtmiştim, kendisini sevmem ve hazzetmem. Ben Fikriye Hanım tarafını tutanlardanım. Özellikle açılmayan ve açılması istenmeyen, Atatürk hakkında çok gizli ve özel bilgileri içerdiği söylenerek spekülasyon yapılan bazı yazıları olduğu söylenir ama ne olursa olsun sevmiyorum seni be Latife Uşaklıgil. Bir türlü kanım ısınmadı ama sen de büyüğümüzsün, Atamıza eş oldun, saygı duyuyoruz.

    Kevork Pamukciyan: İstanbul efendilerindendir. Gerçek bir efendidir. Ailesindeki bir vefat üzerine taziyede bulunanlara bile üşenmemiş tek tek mektup yazmıştır. Yazmaya doyamayan birisidir, biz de okumaya doyamayan kişileriz. Güzel anlaşırız.

    Ayla Erduran: 1940’lı yılların parasız Cumhuriyetinin, çok zorlu şartlarda yetiştirdiği en ünlü virtüözlerdendir. Zaten o dönemin her zanaat ve sanatında ayakta kalmış, çabalamış, bir şekilde bir yerlere gelmiş insanlarını okudukça, öğrendikçe bu yıllar sadece BAHANELERE sığınanlara açıkçası gülüp geçiyorum.

    Recep Yazıcıoğlu: Ah, valim. Mekanın cennet olsun. Seni sevmemek, beğenmemek mümkün mü? İmkansızlıklardan imkan yapmak için çabalaması, bulunduğu devirde halkın çok sevdiği, bırakmak istemediği, Karadenizli bir aydın. Vali demek çok basit kalır onun yanında, ona Aydın demek daha iyi ve doğru bir tanım olur. Bulunduğu değil bulunmadığı toplumu dahi öyle bir etkilemiş ki biz zamanlar dizisi çekilmişti hatırlayalım.

    Sevgi Gönül: Hoşsohbet ve nüktedan bir kişiliğiyle tanınır. Ülkemizde ağır hastalıkla boğuştuğu dönem de dahil özel müzeciliğin öncüsü olmasıyla tanınır.

    Claude Cahen: Fransa’nın İslam Tarihi ve Türk Tarihi (Selçuklu) alanında yetiştirdiği Yahudi aslıllı bir aydındır. Bu kadar renkli bir kişiliğin eserlerlerinin de aynı şekil olduğunu tahmin edebiliriz. Yoksa İlber Ortaylı’nın defterinde ne işi var değil mi?

    Yahya Kemal: 1950’lerin dar imkanlı Türkiye’sinin şair ve fikir adamıdır. Ancak şunu belirtelim ki diğer akranlarının aksine o sahiplenilmiş, himaye görmüş, sefirlik ve milletvekilliği yaparak diğerlerine göre daha rahat yaşamıştır.

    Andreas Tietze: Türkoloji alanı uzmanıdır. Farkettiniz mi ya Doğu ya Batı hep bir Türkoloji uzmanı görüyoruz ama ortada yani bizim içimizden böyle birisi çıkmıyor. Çıktığında da Irkçı, Kafatascı gibi yaftalar yapıştırılıp sindiriliyor. Vay bunu yapanlar... Tietze’nin önemi ise İlber Ortaylı’ya yön veren, tevazu ve bilgisiyle hem öğreten hem de haddini bildiren kişi olması ve İlber Hoca’nın bunu itiraf etmesidir.

    Filiz Çağman: İlginç bir Müze müdürü olmasıyla tanınır. İlber Ortaylı’nın müze takıntısını ve verdiği önemi biliyoruz. Temizlik yapmak, yemek yapmak, araba sürmek gibi onun da Müze sevgisi bitmiyor. Türkler sergisiyle bilinir.

    Yaşadığım baş ağrısından ötürü devam ettiremiyorum artık gerçekten yoruluyorum ve kalan yani kitapta bahsedilen isimleri de yazıp bitirmek istiyorum. “Salim Şengil, Attila İlhan, Hüseyin Hatemi, Cemil Meriç, Omelyan Pritsak, Yılmaz Öztuna, Mübahat S. Kütükoğlu, İsmail Cem ,Mübeccel Belik Kıray, Irene Melikoff, Sedat Alp, Reşad Ekrem Koçu, Nurhan Atasoy, Gazne Soysal, Sevgi Gönül, Ali Alparslan, Özdemir Nutku, Nermin Abadan Unat, Füsun Akatlı, Nazan Ölçer.”

    Böylelikle güzel bir kitabı geride bıraktıki keyifli okumalar, mutlu sabahlar dilerim efendim..
  • TÜRK GENÇLİĞİ NASIL YETİŞMELİ
     
       

    Dünya bir devler ve kahramanlar ülkesi olmağa doğru gidiyor. Bir yandan çok nüfuslu, akraba milletleri de kendi topluluğu içine alan devletler kurulurken bir yandan da kendi milletlerinin şan ve şerefi uğrunda hayatlarını hiçe sayan, bile bile yüzde yüz ölüme atılan kahramanların çoğaldığını görüyoruz. Artık ferdi hürriyet içinde biraz gayri ahlaki ve oldukça gevşek bir hayat yaşayan fertlerden mürekkep millet örneğine dünyada yer kalmıyor. Yüksek ahlaklı, dövüşçü, disiplinli ve fedakâr milletlerin devri başlıyor. Milletler de insanlar gibi bazen tembel, bazen verimli zamanlar geçirebilirler. Fakat fertlerin hayatında olduğu gibi milletlerin hayatında da en doğru hareket tarzı, çalışarak, dövüşerek, fedakârlık yaparak bir ülkü ardında koşarak geçirilen hayattır.


    Biyoloji bakımından hayat, bir savaştır. Tarih de, hayatın milletler arasındaki çarpışmadan ibaret olduğunu ve medeniyetin ilerlemesine de savaşların sebep olduğunu kati olarak ispat ediyor. O halde yaşamak isteyen millet dövüşmeyi göze alacak demektir. Bizim milletimiz dövüşçülük bakımından talihin iyiliğine uğramış bir millettir. 25 asırlık tarihi hayatımızın başlangıcından bugüne kadar tarihimiz iki büyük savaşla geçmektedir: Biri milletlere karşı savaş, biri de tabiata karşı savaş. En eski zamanlardan beri nüfusunun azlığına rağmen Türk milleti hem kalabalık milletleri yenmiş; hem de çorak, kurak yerlerde, tabii afetlere karşı da çarpışarak bugüne kadar varlığını korumuştur.


    Fakat bugün, artık durum değişiyor. Bugün. "teknik" denilen yeni bir amil de milletler arasındaki savaşta rol almağa başlamıştır. O halde tekniği geri ve nüfusu az olan milletler ne yapacaklardır? Kalabalık ve ileri teknikli milletlere karşı hangi kuvvetle dövüşeceklerdir? Cevap basittir; ahlaki ve manevi kuvvetlerle...

    Manevi ve ahlaki değerleri üstün olan milletler sayı ve teknik bakımından olan geriliklerini örtebilirler. İnanmış kahramanlardan mürekkep bir milleti yenmeye imkân olmadığını eski ve yeni örnekler ile hepimiz biliyoruz.

    Biz Türkler bugün 60 milyonluk bir millet olduğumuz halde henüz birleşmiş değiliz. Türk birliği meydana gelinceye kadar da ancak müstakil Türkleri ile iş görmeye, hesaplarımızı bu kadroya göre yapmaya mecburuz. 18 milyon nüfuslu Türkiye, bütün nüfusu Türk olsa bile, az nüfuslu milletlerdendir.

    Teknik bakımından da geride olduğumuz malumdur. Demek ki milletler arasındaki savaşta ancak üçüncü silahımızın, yani manevi ve ahlaki tarafımızın olgunluğuna güvenebiliriz. Böyle yüksek bir genç nesil yetiştirmek için acaba ne yapıyoruz?

    Türk gençliği acaba yeni harikalar yaratabilecek bir kabiliyetle mi yetişiyor? Bunlara düşünmeden cevap verebilecek durumda değiliz. Türk gençliği bugün yeniden bir Sakarya ve hatta yeniden bir Çanakkale yaratabilir. Fakat bu son yılların icapları öyle kahramanlıklar ve kabiliyetler istiyor ki Sakarya ve Çanakkale mucizelerini yapan nesilden daha üstün bir nesle malik olmadıkça bu işleri başarmağa imkân yoktur.

    Kahramanlık terbiyesi beşikten başlayıp yüksek tahsilin sonuna kadar devam etmelidir. Evlerimizde, savaşlarda şehit düşmüş babaların ve dedelerin hikâyeleri belki bir dereceye kadar bu terbiyeyi verebilir. Bu kâfi olmamakla beraber şimdilik buna yetişir diyelim. Fakat ilkokulda, ortaokulda, lisede ne yapılıyor. Kahraman yetiştirmek için bir kımıldama var mıdır? Buna hayır diye cevap vereceğiz. Kahramanlar, ancak kahramanlığa inanmış öğretmenlerin telkini ile yetişir. İlkokul öğretmenlerinin yüzde kaçı kahramanlığa inanmıştır? Ben, "çocuklara. harb aleyhtarlığı aşılıyorum" diye öğünen ilkokul öğretmenleri biliyorum. Bundan başka biz öyle sistemler kuruyoruz ki çocuk ister istemez orada kahramandan başka her şey olmaya mahkûmdur.

    İlkokullarda çocuklara dans öğretiliyor. Ben kendim balet oynanan ilkokul temsillerinde bizzat bulundum. Çocuklarımız aktörlük de öğreniyor. Fakat hiç bir ilkokulda çocuklara güreş öğretildiğini görmedim. İnsaflı düşünelim: Bir Türk çocuğuna güreş mi yakışır, yoksa aktörlük mü? Bize askerlik terbiyesi mi gerek, yoksa Güzel Sanatların Tiyatroculuk şubesi mi? Birinciyi bırakıp ikinciye ehemmiyet vermek aç insana süslü elbise giydirmekten farksızdır.

    İlkokullar da çocuklara hiçbir şey öğretilmiyor. Bizim zamanımızda tarih dersi ikinci sınıf ta başlardı. Biz ilk Osmanlı kahramanlarını, Sırpsındığı'nı, Kosova’yı, Niğebolu'yu, Varna'yı, Mohaç'ı ikinci sınıf ta öğrenirdik. Bize bu savaşları anlatan fedakâr öğretmenlerimiz bizde milli şuuru kamçılardı. Şimdi ilkokulların ilk üç yılında havaiyattan, şarkı söylemekten başka bir şey öğretilmiyor. Talebe gevşek alıştırılıyor. İstikbali temin edilmemiş ilkokul öğretmeni de cemiyete karşı kırgın olduğu için fazla gayret göstermiyor. İlk mektepte çocuğu doğru yola getirecek bir müeyyide yoktur. Dayak gayri insani (!) olduğu için kaldırılmıştır. Okuldan kovmak da yok. Bu yüzden ilkokulların bazıları haşarat yuvası haline geliyor ve bizim asri pedagojimiz (!) bunu normal buluyor.

    Biz ilkokulda çocuklarımız yorulmasınlar, hiç bir güçlüğe uğramasınlar prensibi ile yürüdükçe, ilk tahsil bitirilecektir diye ahlaksızları okuldan kovmadıkça, icabettiği zaman dayak da dâhil olmak üzere ceza müeyyidesini koymadıkça ilkokullarımızda kahramanlık tohumları atılamaz. Çünkü kolay şartlar altında, kendini zora sokmadan büyüyen çocuklarda en güç iş olan kahramanlığa karşı istidat kalmaz.


    Ortaokullarla liselere gelince; burada yüklü programlardan başka hiç bir şey yoktur. Talebeye milliyet aşkı ve kahramanlık duygusu verecek olan Türkçe, edebiyat, tarih, yurt bilgisi, coğrafya derslerinin kitaplarına bakmak kâfidir. Bu kültür derslerinden asıl maksat talebeye milliyetini sevdirmek iken bizim okullarımızda bunlar birer angaryadan başka birşey değildir. Mesela dokuzuncu sınıflarda okutulan 400 sahifelik tarih kitabında Türklere ait kısmın ancak 30 sahife tutması da dersin ne kadar manasız olduğunu göstermeğe kâfidir.


    Ortaokulların okuma kitaplarında ise insanı çileden çıkaracak bir kayıtsızlık ve milli kültüre yabancılık göze çarpar. İçindeki parçaların çoğu manasız şeylerdir. Başka dillerden tercüme olunmuş çoğu saçma hikâyeler, insanı, şiirden tiksindirecek kadar bayağı manzumeler yanında Türk çocuğuna milli kin; milli ruh aşılayacak hiç bir parça yoktur. Mehmet Emin'in, Ziya Gökalp'ın o pek terbiyevi ve milli ruhlu manzumelerine yer verilmemiştir. Yahya Kemal'in "Akıncılar"ı dururken sanki kasten yapılmış gibi "Açık Deniz" manzumesi alınmıştır. Sekizinci sınıf talebesinin bu manzumeyi anlayamayacağı hiç düşünülmemiştir. Hececilerin vatani şiirlerinden hiç biri alınmamıştır. Buna mukabil neler alınmıştır bilir misiniz? Ben söylemekten utanıyorum. İsterseniz siz o kitapları alıp bir bakın da hükmünüzü verin...


    Genç nesli kahraman yetiştirmek için ona iyi öğretmen ve iyi kitap vermek lazımdır. İyi öğretmen kolay bulunamaz ama iyi kitap yazmak daima kabildir. Bunun için de kitap müsabakası açarak birinciden beşinciye kadar binlerce lira mükâfat vermeye lüzum yoktur. Bu iş menfaat beklemeyen bir öğretmene havale olunursa bir yılda en mükemmel kitap elde edilmiş olur ve talebeler ister istemez kitabın tesirinde kalacakları için de kahramanlık tohumu kısmen atılmış olur.

    Eğer Türkiye'de para menfaati beklemeden kitap yazacak öğretmenler yoksa okulları kapatıp öğretmenliği kaldırmalıyız. Çünkü bu kadar maddileşmiş bir öğretmen ordusu ile cehalet ve ülküsüzlük gibi sarp düşmanları yenmeye imkân yoktur. Önce maddi düşünceyi kaldırarak işe başlamalı ve kitap yazmayı bezirgânlık halinden çıkarmalıyız. Yıllarca gençliğe sunduğumuz kitaplardan nasıl bir nesil hâsıl olduğu gün gibi meydandadır. Siz "Deli Petro sultan Mustafa’nın oğludur" diyen bir onuncu sınıf talebesi gördünüz mü? "Avusturya da yapılan Mohaç muharebesi ne İngiliz donanmasının iştirak ettiğini" söyleyen bir son sınıf talebesine ne dersiniz? Biz dokuzuncu sınıf talebesi "Avrupa da üç millet vardır. Biri Amerikalılardır." derse inanır mısınız? Bütün bunlar gevşeklik, fena kitapların, cezasız mektep hayatının sonuçlandır.


    Bence Türk gençliğini kahraman yetiştirmek için maarifte. Bazı değişiklikler yapmak lazımdır. Fikrimce bunların ana çizgileri şunlardır:


    1 - İlkokullardan başlayarak yüksek tahsil müstesna olmak üzere bütün okullardan muhtelif tedrisatı kaldırmalıyız. Küçük sınıflarda kız ekseriyeti arasında kalan bazı erkek çocukların erkeklik ruhlarını kaybettikleri ve kısmen avareleştikleri muhakkaktır.


    2- İlkokulların programları bizim talebelik zamanımızda olduğu gibi olgunlaştırılmalı, ikinci sınıf ta başlayarak her yıl biraz daha mufassal olmak üzere Türk tarihi ve grameri gösterilmelidir.


    3- İlkokul talebesine verilen sınırsız hürriyet derhal kaldırılarak çocuk sıkı bir disiplin muhiti içine alınmalı ve hayatta disiplin denilen bir şeyin var olduğunu daha pek küçükken idrak etmelidir.


    4- Ceza bütün şiddetiyle okullara girmeli ve kötü aile muhitlerinde yetişen veya şahsen fenalığa istidatı olan çocuklar yaptıkları hareketlerin mukabelesiz kalmadığını görmeli ve iyi çocukların da bozulmasının önüne geçilmelidir.


    5- İyilerin ahlakını bozacak kabiliyette olanlar derhal okullardan çıkartılmalı ve bir kişi kazanmak için 40 kişinin önünden fena örnek bulunmasının önüne geçilmelidir.


    6- Bütün oyunlar, ders kitapları, vazifeler, kahramanlar, Türkçülük, fedakârlık aşılayacak şekilde olmalıdır.


    7 _ Kadın öğretmenler erkek talebeye ders vermemelidir. Bütün öğretmenler sade kılıkları ile talebeye örnek olmalıdır. Boyalı veya bob-stil hocalar derhal meslekten uzaklaştırılmalıdır.


    8- Ortaokullarda askerlik dersi nazari ve ameli olarak çoğaltılmalı ve ciddi tutulmalıdır. Talebe askeri kan unlara ve cezalara tabi olmalı ve mektep üniformasını giymeğe mecbur edilmelidir. Ortaokula girerken kendisinden ortaokul usullerine tabi olacağına dair imza alınarak söz ve mesuliyetin ne demek olduğu kendisine anlatılmalı ve nizamata aykırı gidenler tahsilden men edilmelidir.


    9- Gramer, Türk tarihi, Türk coğrafyası, yurt bilgisi dersleri ortaokulun her üç sınıfına biraz daha genişletilmek üzere gösterilmelidir. Tekrar edilen derslerin ne kadar iyi öğrenildiği malumdur.


    10- Ortaokulda milli sporlar başlamalı, kılıç, güreş, cirit gibi ananevi sporlarla, yüzücülük, kürekçilik vesaire gibi savaşa yardımcı sporlar birinci mevkii tutmalıdır.


    11- Askerlik dersleri ile sporlar en mühim dersler haline gelip her birinden ayrı not verme usulü konulmalı, gösteriş izciliği, caka resmi geçitleri kaldırılarak yerine hakiki ve sert askerlik konulmalıdır.


    12- Ortaokullarda hiç bir faydası görülmeyen, boşuna zaman, emek ve para harcamaktan başka bir şeye yaramayan ecnebi dili dersleri tamamen kaldırılarak bunun yerine askerlik ve spor dersleri konulmalıdır.

    13- Lisenin ilk sınıfından itibaren edebiyat ve fen kolları ayrılarak yalnız bir tarafta istidatı olan pek çok değerli talebemizin parlak istidatlarının körleşmesinin önüne geçilmelidir.


    14- Gramer ve yurt bilgisi dersleri bilhassa liselerde devam ederek talebenin kendi dilini ve memleketin kanunlarını kavraması temin edilmelidir. Geçen yıl liselerde okutulan gramer derslerinden benim aldığım iyi netice gramerin muhakkak liselerde de okutulması lüzumunu bana ispat etti. Böylelikle ilkokuldan itibaren gramer okumuş talebe liseyi bitirirken kendi diline tamamen hâkim olacak ve artık memlekette "Kuyu sokak, Nur apartman" diyecek edebiyat öğretmenleri ve dil mütehassısları kalmayacaktır.


    15- Askerlik ve spor liselerde daha sıkı olarak devam etmeli ve talebeler silahla toplu bir halde talime, hakiki süngü ve kılıçlarla hakiki mübarezeler yapmağa alışmalıdır. Zarar yok, aralarında tehlikeli yara olanlar bulunsun... Bu yaralar sinemaların, baloların yaptığı tahribat kadar zararlı değil; talebeyi tehlikeleri azımsamaya alıştırmak bakımından faydalıdır.


    16- Ortaokul ve liselerden en ufak ahlaki ve zaaflar da ceza görmeli ve bu talebeler başka hiç bir okula alınmamalıdır.


    17- Talebenin başına daima otoriter, seciyeli ve Türk öğretmenler getirilmelidir. Bizim talebemiz, hatta kız talebemiz, gayri Türk öğretmenlere tahammül edememektedir.


    18- Okullar birer kışla haline gelmeli, hatta liselerin müdürleri yüksek rütbeli subaylardan olmalıdır.


    19- Okullar birbiri ile futbol gibi manasız ve voleybol gibi kadınca müsabakalar değil, askeri ve milli müsabakalar yapmalıdır. Türk kılıcı; okçuluk gibi milli sporlarımız ihya olunarak liselere sokulmalıdır. Bir stadyumda iki okulu temsil eden 22 gencin lastik top ardında koşması ile; iki okulu temsil eden 200 gencin başlarında tulgalar, göğüslerinde zırhlar olduğu halde, hakiki kılıçlar veya süngülerle çarpışmaları arasındaki farkı düşünün.


    20- Bütün okul kitapları mütehassıs ve fedakâr öğretmenlere, milli ve askeri ruh göz önüne alınmak şartı ile yeniden yazdırılmalı ve öğretmenler bu işin şerefi ile kanarak maddi kazanç beklememelidir.


    21- Liselerin fen kollarında laboratuvar çalışmaları arttırılmalı ve talebe yurt için yaratıcılık kabiliyeti daha bu sıralarda inkişaf ettirilmelidir.


    22- Askerlik ve spor derslerinde liyakat gösterenler için eski ananelerimizde olduğu gibi alplık ve batırlık unvanları, bilgide başarı gösterenler için bilgelik ve danışmalık unvanları ihdas olunarak hakkaniyet dairesinde talebelere verilmeli, sıkı mücazat olduğu gibi büyük mükâfatlar da bulun malıdır.

    Böyle sıkı şartlarla okullarımızda yeni bir ruh yaratmazsak yüksek kabiliyetli gençlerden ve kahramanlardan ümidimizi kesmeliyiz.

    (21 Mart 1942), Çınaraltı, (1942), Sayı: 35
  • Türkçülük ve Siyaset

    Türkçülük bir ülkü, siyaset ise iktidara geçme taktiğidir. Bu sebeple, bir ana inanç ve ana düşünce olan ülkü asla değişmediği hâlde siyaset yani taktik her zaman değişir.

    İnsanlar iktidara geçmek için partiler kurarak çalışırlar. İktidara geçmek oy kazanmakla mümkün olduğu için oy sahiplerinin fikrini ve gönlünü almaya uğraşırlar. Bunu sağlamak için taviz verirler; propaganda yaparlar; kendilerini beğendirmeye çabalayıp bol bol da yalan söylerler. Hattâ rakiplerine iftira attıkları da olur.

    Bu, bütün dünyada böyledir.

    Bizde "İttihat ve Terakki", "Hürriyet ve İtilâf" partileri arasındaki iğrenç ve ahlâksızca mücadeleyi bir tarafa alıp Cumhuriyet çağına, onun da Halk Partisi ile Demokrat Parti arasındaki savaş zamanına göz attığımız zaman karşılaştığımız manzara şudur:

    İktidar, iktidarda kalmak için haksızlıklar yapmış, muhalefet bundan şikâyet etmiştir. Sonra, Muhalefet iktidara geçince aynı haksızlıkları kendi yapmaya başlamış, bu sefer evvelce haksızlık edenler aynı haksızlığa uğrayınca feryadı göğe yükseltmişlerdir.

    Partilerde ülkü yoktur. İktidara geçmek veya orada kalmak için en aşırı tavizlerden çekinmezler. Demokrat Parti'nin iktidara geçince Türkçe ezanı yine Arapçalaştırması samimî kanaatinden değil, oy toplamak kaygısındandır. Aşırı Kemalist olan ve dinle ilgisi bulunmayan Ce lâl Bayar'ın bunu isteyerek yaptığı veya yaptırdığı söylenemez. Bununla ileriki seçimleri teminata almak istemiş ve almıştır.

    Sade dinsiz değil, aynı zamanda Tanrısız bir rejim olan komünizm ise İkinci Cihan Savaşında Almanlar karşısında tutunabilmek için dinden yardım beklemiş, Sovyetler Birliği'nin Hıristiyan ve Müslüman vatandaşları için kiliseler ve camiler açılıp dinî liderler seçilmiştir.

    Türkçülük, Türk miliyetçiliğidir ama her milliyetçi Türk, Türkçü değildir. Milliyetçilik pek umumî bir deyimdir. Her normal insan azçok milliyetçidir. Türkiye'nin bütünlüğü ve emniyeti üzerinde duygulu olup Türk milletine bağlı kalmak şüphesiz milliyetçiliktir. Fakat böyle milliyetçiler arasında Dış Türkler'le hiç ilgilenmeyen, hattâ onların varlığından habersiz olan, siyasî sınırlar dışında Türk ülkeleri olduğunu bilmeyen, tutsak bir Türk ülkesinin kurtarılması için göze alınacak savaşı istilâcılık sayan nice insanlar vardır.

    Aslında beynelmilelci olan sosyalizmin Türkiye'deki mümessilleri de milliyetçi olduklarını söylerler. Hattâ Orta Asya'daki atalarımızla ilgimizi inkâr edip bu topraklar üzerinde Hititler'den başlayarak üstüste yığılmış olan etnik döküntülerinin karması olduğumuzu ileri sürenler de milliyetçilik davasındadır.

    Komünistlikten hüküm giymiş olanlar, Türk milliyetçiliğinin kökünü kazımak için kampanya açmış olan partiler, İslâm beynelmilelciliği davası güdenler de hep milliyetçi olduklarını söylerler.

    Türkçülük bu türlü eksik ve yanlış milliyetçiliklerin hepsini reddeder. Türkçüler için İzmir'i kurtarmak üzere yapılan savaşla Kıbrıs'ı kurtarmak için yapılacak savaşlar arasında hiçbir fark yoktur. Çünkü Türk milleti bir bütün olduğu için Türkçülük ancak ve yalnız, bütün Türkleri içine alan bir milliyetçilik davasını ülkü edinir. Türkler ise Türk soyundan gelenlerle Türk soyundan gelmişler kadar Türkleşip kendini o soya bağlayan ve beyninde hiçbir yabancı ırk düşüncesi bulunmayan fertlerin topluluğudur.

    Türkçülük bugün siyasî değildir. Fakat bir gün siyasî bir kuruluş durumuna gelirse bütün Türkleri kurtarıp birleştirecek bir program ile ortaya çıkacaktır. O zaman, şüphesiz çağı, durumu ve ortamı kollamakla beraber bunlara bağlanıp kalmayacak, bu kaygıların üstüne çıkacaktır. Dünün gerçeklerini yeniden gerçekleştirecektir.

    "Türkçü" kelimesi bugün birçoklarını ürkütüp tedirgin etmektedir. Bunun altında bir nazizm, diktatörlük, kafatasçılık heyulâları görmektedirler.

    Türkçülük kelimesinin bu korkunç hâle getirilmesinde yerli Moskofçuların rolü büyük olmuştur. Onlar Moskova uşağı oldukları için Rusya'yı yere vuracak her düşünceye düşmandırlar. İkinci olarak Türklüğe gizli bir hınç besleyen Devşirme artıkları, üçüncü olarak da Türkiye'de solculuğun anası olan Halk Partisi gelmektedir.

    Halk partililer arasında bir tane Türkçü gördünüz mü? TİP dışındaki bütün partilerde Türkçü bulunur ama Halk Partisi'nde bulunmaz. Gerçek çehrelerini de son kurultaylarıyla ortaya koydular.
    Türkçüler bugünlük ancak Türkçü karakteri olan partileri tutarlar. Türkçülükten sapan veya taviz veren hiçbir parti Türkçülerce tutulmaz, tutulamaz. Türkçülüğün ne olduğu açık, seçik ortada bulunduğu için bugünkü tutumları ile hiçbir parti Türkçü değildir.

    Partiler bakımından Türkiye henüz oturmamıştır. Bu kaynaşmalar durulduktan sonra kaç parti kalacak, belli değildir. Belli olan tek şey Halk Partisi'nin ölmüş olduğudur. Millî vicdan sosyalizmden iğrendiği için sol partilere de hayat hakkı tanımayacaktır. "Demokrasilere sol partiler de lâzımdır" sözü bazı safların da inandığı bir komünist uydurmasıdır. Tam bir demokrasi olan Amerika'da sol parti yoktur.

    İlerde şartlar hazır olunca, mevcut partilerden biri Türkçü parti hâline gelir veya bir Türkçü parti kurulursa Türkçülük o zaman siyasete girmiş olacaktır. Şu da unutulmamalıdır ki, Türkçülüğün iktidara gelmek için mutlaka parti kurmasına lüzum yoktur. Türkçülük beyinlere ve gönüllere şuurla yerleştikten sonra bu, partisiz de olabilir.

    Ötüken, 26 Temmuz 1972  
  • O zamanlar rahmetli el-Bessâm’ın aracılığıyla soylu bir kısrak satın aldım. Bu kısrak, alnında lekesi olan, doru renkli, toynakları geniş ve ön ayakları kısa bir Cuaysîniyye küheylanıydı. Rahmetli Holo Paşa da babama yaşlı bir kısrağın soyundan gelen siyah ve soylu bir kısrak hediye etti. Bize hediye edilen başka atlar da vardı. Daha sonra demiryoluyla Medine-i Münevvere’ye doğru yola çıktık. Hareketimizden üç gün sonra Medine’ye vardık. On gün orada kalıp, Harb aşiretiyle ilgili görülmesi gereken bazı işleri gördük. Mekke’ye dönerken, kardeşlerim Ali ve Faysal’la birlikte vaktiyle İstanbul’da kalan ve şimdi Hicaz’a dönen diğer aile fertleriyle karşılaştık. Dayımın deniz yoluyla Mısır’a gittiğini öğrendim, yeğeni Muhsin b. Muhammed’i de yanma almıştı. Hacılar da artık ülkelerine dönüyorlardı. O dönemde Hicaz valisi Müşir Kazım Paşaydı. Abdülhamid döneminde inşa edilen Maan-Medine demiryoluyla o ilgilenmişti. Paşanın İstanbul’daki işlerini rahmetli Ahmed İzzet el-Abid Paşa görüyordu. Sonra Kazım Paşa valilikten istifa etti ve İstanbul’a döndü. Bu yüzden Emir, valiliğin işlerini de idare ediyordu. Tam o günlerde Mahmud Şevket Paşa sürpriz biçimde İstanbul’a geldi ve Sultan Abdülhamid tahttan indirildi. Yerine, Sultan V. Mehmed Reşad adıyla Abdülmecid’in oğlu veliahd Reşad geçti. Bütün bunlar, İttihatçı gençlerin çevirdikleri numaralardı. Böylelikle yönetimi ele geçirmiş, Sultan ve halk üzerinde baskı kurmuşlardı. Suriye’de bulunduğum sıralarda, insanların ve özellikle gençlerin yeni yönetimden duydukları sıkıntıyı görebiliyordum. Devletle bağlarını koparma noktasına gelmişlerdi. Sıkıntı bunlarla sınırlı kalmadı ve kargaşa, vaktiyle Osmanlı yönetiminden memnun olanlar dâhil herkesi içine aldı. Bütün bunların sebebi, İttihatçı gençlerin kötü yönetimleri ve tahakkümleri yüzünden devletin itibar kaybetmesiydi. Bunlar, Hicaz bölgesi dışında gördüklerimdir. el-Münteda’l-Arabi’nin İstanbul’daki ve diğer Arap bölgelerindeki faaliyetleri, Türkçe yayınlanan İkdam gazetesinin bu dernek ve Araplar hakkında yazdıkları, Arap gençlerin sözkonusu gazetenin matbaasını basıp dağıtmaları gibi şeyler, son dönemlerde meydana gelen olayların açık göstergeleriydi. Sonuçta, İttihatçıların dar görüşlülükleri yüzünden hilafet ve saltanat idaresini kendilerince meşrutî bir millî hükümete çevirmeleri ve Müslüman Arap hükümranlığını Batı ruhuyla işlenmiş zorba bir yönetimle değiştirmeleri yüzünden Araplarla Türkler arasındaki bağlar koptu. Allah mahlûkatında dilediği gibi tasarruf eder. [31 Mart’ı müteakip] İstanbul’da düzen sağlandıktan sonra, babamın Taifte bulunduğu sırada Vali Fuad Paşa geldi. Fuad Paşa İstanbul’da serasker müsteşarlığı yapmış bir ferikti. Nasıl hareket etmek gerektiğini bilmeyen aptalın tekiydi. Taifteki yazlığa hareket etmeden önce, babam yolkesicilik yapıp komşularına saldıran Beni’l-Hâris kabilesi üzerine gidilmesini emretmişti. Bunlar ilk Hârisoğullarının soyundan gelen, Türbe Vadisindeki Bakkûm bölgesi ile Taifin doğusunda yer alan Uteybe Vadisi’ndeki Nef‘a bölgesi arasında yaşayan aşiretlerdi. Aynı aşiretler; Bi’r’in doğusu ile Rukbe’deki Sâmûra tepelerinde de yaşarlardı. Savaş, bilinen usullere göre yapıldı: Hecin develerine binmiş bir jandarma birliği ile Emir’in hususî süvari birliği yanında bize bağlı aşiretlere ait kuvvetler vardı. Beni’l-Harisliler önce yaptıklarının meşru olduğuna söylediler, ancak daha sonra boyun eğip itaat etmek zorunda kaldılar. Bundan sonra Hezzân (Harre’de bir dağ) savaşı yapıldı. Burası Mekke’den Medine’ye giden yolun doğusuna düşüyordu. Savaştığımız kişiler, hacılara korku salıyor ve zekât ödemeyi kabul etmiyorlardı. Hâlâ Mekke’de bulunan Emir’in emriyle önceki usule göre kendileriyle savaştık. Bulundukları yer gayet muhkemdi, bu yüzden elimizdeki kuvvetlerle bu aşirete gerekli dersi veremedik. Üstelik biz de hayli kayıp verdik. Birçok şerif öldü veya yaralandı, bazı yaya ve süvari bedeviler hayatlarını kaybetti. Bu arada bana isabet eden bir kurşun, baldırımı delip geçti, ancak çok şükür ki iyileştim. Savaşın ardından Taife döndük. Sakifli bir Arap doktorun gözetiminde, Allah’ın izniyle yirmi beş günde iyileştim. Babam Taifteki yazlığına geldiği zaman, henüz teslim olup boyun eğmeyen Mutayr aşireti üzerine yeniden saldırılmasını emretti. Tekrar savaşa gittik. Bu arada Mutayrlılar engebeli araziyi terk edip ovaya inmişlerdi. Merrân’ın bir buçuk gün doğusuna düşen Rubeliye kuyusu civarında üzerlerine baskın yaptık. Bu sefer umduğumuzdan daha büyük bir başarı elde ettik. Mutayrlılar bu baskından sonra teslim oldu ve Uteybe ile Mutayr civarından başlayıp Harb bölgesine kadar uzanan kısımdaki hac yolu son derece güvenli hale geldi. Bu savaştan döndüğümüzde, yeni vali geleli bir hafta olmuştu. Bir öğleden sonra rahmetli babamla birlikte otururken, validen bir not geldi. Babam notun mührünü açtı ve okuduktan sonra “Bu adam bir deli” deyip notu bana uzattı. Notta, Mekke jandarma komutanı ve vali vekilinden bir telgraf alındığı söyleniyordu. Buna göre, Emir hazretlerinin Taifteki vekili Şerif Zeyd b. Fevvâz’ın başını çektiği Mekkeli bir grubun, Cuma günü devlete isyan etmek üzere kolluk kuvvetlerine saldırmak için hazırlık yaptıklarına dair kesin istihbarat alınmıştı. Bu sebeple, Şerif Zeyd ile yanmdakilerin yakalanarak tahkikat ve yargılama için gönderilmeleri isteniyordu. Babam telgrafa derhal cevap verdi ve olayı incelemek üzere Mekke’ye gittiğini söyledi. Bu olay, Şerif Zeyd’i gözden düşürmek maksadıyla hazırlanmış bir iftira ve düzmeceydi. Düzmece olduğu, devlete tam bir sadakatle bağlı olan ve kendi görevi yanında Emir’in vekilliğini de sürdüren Şerif Zeyd b. Fevvâz hakkında oluşundan belliydi. Emir hazretleri, öğleden sonra yola çıktı ve uzun bir yolculuktan sonra güneşin doğuşunun hemen ardından Mekke’ye vardı. Doğruca hükümet konağı Hamîdiye’ye gitti. İçeri girip vali vekili ve jandarma komutam olan kişiyi çağırdı. Komutana “Kesin istihbarat var dediğin, Cuma günü Mekke’de düzenlenecek hareket meselesini incelemek üzere buradayım. Bir tahkik komisyonu kurulmasını emrediyorum. Komisyonun başında sen, garnizon kumandanı ve Mekke-i Mükerreme kadısı bulunacak. Emir ailesi adına da oğlum Abdullah yer alacak” dedi. Komutan hemen emri yerine getirip komisyonu topladı. Haberi yayan kendisi olduğundan, kaynağını sorduğum zaman doğal olarak sorumlu tutulacak bir kaynak gösteremedi. “Genel asayişi sağlamak üzere sabahlara kadar uykusuz kalıp çalışan adamlarımın isimlerini açıklayamam” diyordu. “Bu resmî bir tahkikat komisyonu değil mi? Suçlamalarınız harem bölgesinde oturan bu bölge halkı için son derece önemli bir şahıs hakkındadır. Eğer kaynak gösteremezseniz, komisyon bu ihbarları asılsız saymak zorunda kalacak, bu da sizin itibarınıza zarar verecektir” dedim. Bunun üzerine “Karım, Mescid- i Haram’ın kadınlar kısmında birlikte namaz kıldığı bir kadından bunu duymuş” dedi. Ben de “îyi” dedim, “bu bir ipucu, fakat kimmiş bu kadın?” diye cevap verdim. “Karım kendisini tanımıyor ve bulmak da mümkün değil” dedi. Komisyon, olay hakkında bu minvalde bir tutanak hazırladı ve komutan da dâhil olmak üzere üyeler tutanağı imzaladı. Bu arada komutan “Bu benim görevim, duyduklarımı yazdım...” diyordu. Komisyon raporu Emir’e sundu. Olay hakkında malumat veren bir telgraf da Taif valisine gönderildi. Olay bir iftira ve sataşma olarak değerlendirildi. Emir, olay hakkında bir telgraf da İstanbul’daki sadrazama gönderdi. O dönemde Said Paşa sadrazam, Rauf Paşa da Dâhiliye nazırıydı. Üç gün sonra Taife vardığımızda, vali ve jandarma komutanının görevden alındıklarını bildiren emir gelmişti ve bunlar ayrılmak için hazırlık yapıyorlardı. Bu olay, Arapların nefretini kazanan Osmanlı yönetimi hakkında bir örnektir. Ne yazık ki onların sebep oldukları bu nefret, doğu İslâm dünyasını yıkmıştır. Necid Emirleri İbn Reşld ve İbn Suûd'un Yönetimindeki Hicaz Aşiretleriyle İlişkilerimiz Babam Hicaz aşiretlerinin problemleriyle ilgilenmek üzere Necid’e gitti. Bunlar Necid emirleri İbn Reşîd ve İbn Suûd’un isteklerine kapılarak yoldan çıkan kişilerdi. Babam giderken bütün emirleri ve şerifleri yanında götürdüğünden, emirliğin işlerini idare etmek üzere vekil olarak ben kaldım. Orada, Uteybe aşiretlerini temize çıkarmaya çalışan, Kral Abdülaziz’in kardeşi Emir Said b. Abdurrahman b. Suûd tutuklandı. Daha sonra, îbn Suud’la aralarında gerçekleşen bir yazışma süreci sonunda taraflar anlaştı ve serbest bırakılan İbn Suud geri döndü. Babam Necid bölgesindeyken, Osmanlı hükümeti Medine- i Münevvere’yi Hicaz vilayetinden ayırdı. Medine’nin o dönemdeki komutanı (muhafız) Ali Rıza er-Rikâbî Paşa [1866-1942], valisi ise Kamil Bey’di. Emir’in [Şerif Hüseyin] Medine’deki vekilinden gelen bir telgraftan öğrendiğimize göre komutan büyük bir tören düzenlemiş ve Emir’in vekiline artık resmî bir sıfatının kalmadığını söylemişti. Şerifler ve diğer aşiret reisleri, gönderdikleri telgraflarla bu ayırma işlemine karşı çıktılar. Ben de Bâbıâlî’ye bir mektup yazıp -o dönemde sadrazam İbrahim Hakkı Paşa’ydıemirliğin hac kaideleriyle ilgili bundan sonraki sorumluluk alanının neresi olduğunu sordum. Eskiden olduğu gibi yine Medâyin-i Salih’e kadar mı olacaktı, yoksa Haremeyn (Mekke ve Medine) arasında belirlenecek yeni bir yer mi olacaktı? Daha sonra valiyi çağırdım. Geldiğinde kendisine “Medine sancağını Hicaz vilayetinden ayırdığınız ve emirliğin Medine’deki sorumluluklarının artık ilga edildiği doğru mu?” diye sordum. “Demek haberiniz var?” dedi. “Evet” diye cevap verdim ve bana gelen telgraflarla, sadrazama çektiğim telgrafı gösterdim. Bunun üzerine “Evet bu resmen açıklandı, ben de hemen istifa etmek suretiyle cevabımı verdim. Çünkü Hicaz valisi olduğum halde bu iş için görüşüm alınmadı” dedi. Doğrusu valinin yaptığı çok cesurcaydı, sonra bana veda etti ve makamına döndü. Valinin gidişinden iki saat sonra sadrazamm cevabı geldi: Medine-i Münevvere, telgraf ve demiryolu sayesinde hükümet merkeziyle kolayca ve hızla haberleşme imkânına sahiptir. Bu yüzden Medine, [Hicaz] valiliğine değil doğrudan Dâhiliye nazırlığına bağlı müstakil bir sancak olarak kabul edilecektir. Emirliğin sorumluluk ve diğer kıymetli haklarına gelince; bunlar eskiden olduğu gibi korunmuştur. Mekke’den Medayin-i Salih’e kadar yine onlarındır. Hicaz valiliği ve Medine yönetimi de telgraftan haberdar olmuştu. Böylece, Rikâbî Paşanın yaptıkları nahoş bir şekilde sonuçlandı. Allah rahmet eylesin, kendisi o günlerde Türkçeden başka bir şey konuşmazdı. Rikâbî Paşanın Medine muhafızı olduğu günlerde, hacılar Medine’ye geldiği zaman -orada oturana en güzel dua ve selam olsun- hac emiri İbn Reşîd bana gelip, İbn Reşîd sancağıyla Medine’ye girmesine Rikâbî tarafından izin verilmediğini söyledi. Bu yeşil renkli sancağın üzerinde “Lâ ilâhe illallah Muhammed Resûlullah" yazıyordu. İbn Reşîd, Medine’ye girmesine izin verilmezse hacıları geri götüreceğini söylemiş ancak Rikâbî buna aldırmamıştı. Rikâbî Paşanın yanına gittim ve duyduklarımı anlattım. “Bu şehre Osmanlı sancağından başkası giremez” dedi. Kendisine “Paşa hazretleri! Adet böyledir, Emir Mekke’ye de aynı sancakla girmiştir. Eğer kararınızdan vazgeçmezseniz, Hz. Peygamberin (s.a.v.) kabrini ziyaret etmeden, yanındakilerle birlikte geri dönecek. Eskiden olduğu gibi ziyaretlerini yapsalar ne olur ki?” dedim. “Bu hiçbir şekilde mümkün değildir” diye cevap verdi. Ben “Konu çok ciddidir. Bir muhafız olarak sizden rica ediyorum. Ayrıca Meclis-i Mebusan’ın Hicaz temsilcisi sıfatımla Dâhiliye nazırına da bir telgraf çekeceğim ve İbn Reşîd’in kim olduğunu soracağım: ‘Sancağını ancak Sultanın izniyle ve belirli törenlerle çıkartabilen bağımsız bir emir mi, yoksa devlete bağlı, hacıların yeşil sancağını çıkartan bir emir mi? Medine muhafızı, hacıların bilinen teamüllere uygun olarak Medine’ye girmesine izin vermediğine ve ‘Burada ancak Osmanlı sancağı çıkar’ dediğine göre, acaba hac emirinin elindeki sancağın Osmanlı sancağı olmadığını mı söylemek istiyor?’ diye soracağım” deyince Rikâbî Paşa “Rica ederim bunu yapmayın. Kabul ediyorum, ben hatalıydım” dedi ve hac emirini çağırtıp Medine’ye girmesine izin verdi. İşte Amman’da bizimle birlikte bulunup, iki defa sadrazamlık yapan Rikâbî Paşa budur. Rikâbî Paşayla bunları yaşadığımız yıl, rahmetli Hidiv Abbas Hilmi Paşa da [1874-1944] haccetmişti. Öncelikle şahsiyeti, sonra [Kavalalı] Mehmed Ali Paşa ve Şerif Muhammed b. Avn zamanından beri iki aile arasındaki dostluk sebebiyle, Hicaz’da kendisine gereği gibi ikramda bulunuldu ve saygı gösterildi. Bu yolculuk sırasında Medine’deyken tifoya yakalandım. Hastalığıma rağmen yola devam ettiğim için çok yorgun düştüm ama Allaha şükür iyileştim. Leymûn Vadisine bir, Mekke’ye iki konak mesafede bulunan Bi’ru’l-mâşî’ye vardığım zaman oğlum Talâl’ın [1911- 1972] doğumunu müjdelediler. Aynı anda, Osmanlı Meclis-i Mebusan’ına Mekke-i Mükerreme mebusu seçildiğimi söylediler. Bu ikinci haber canımı sıkmıştı, çünkü pâyitahtta uzun süre yaşamaktan usanmıştım. Ateşler içinde Mekke’ye girdim ama Allah’ın izniyle hastalığın sonunda sağ salim ayağa kalktım. Ardından mebusluk yapmak için önce Mısır’a, oradan da İstanbul’a gittim. Vapur Süveyş Kanalına vardığı zaman, Süveyş muhafızı, el-Müeyyed. gazetesi sahibi Şeyh Ali Yusuf ve Hidiv’in teşrifatçıbaşısı Ali Şahin Bey rıhtımda beni bekliyorlardı. Rahmetli Hidiv, selamlamak ve beni İskenderiye’deki Re’su t-Tîn sarayında misafir olarak ağırlamak için davet etmek üzere bunları göndermişti. Kendilerine teşekkür edip, Hidiv hazretlerine şükranlarımı arz etmelerini ve nazik davetlerini sonsuz bir içtenlikle kabul ettiğimi bildirmelerini istedim. Ardından, Hidiv hazretlerine aynı mealde bir telgraf çektim. Rahmetli babam hac dönemi boyunca beni Hidiv hazretlerinin refakatine vermişti. Hidiv beni oradan tanıyor ve çok seviyordu. Süveyş’ten özel bir trenle İskenderiye’ye gittik. Öğle ve akşam yemeklerini trende yedik. Limanda beni karşılayanlar, vazifelerini ifa ettikten sonra Kahire’de kalmışlardı. Sadece Ali Şahin Bey ve Mısır hac işlerinin idarecisi Şeyh Hazim b. Mülayhim benimle birlikte Re’su t-Tin’e geliyorlardı. Hidiv hazretleri ertesi gün, aziz varlıklarıyla daha da kıymet kazanan o büyük sarayda, lütfedip beni karşıladılar. Allah kendisine rahmet edip Cennet’in en güzel köşelerinde ağırlasın ve orada kendisine daha güzel evler versin, çünkü rahmetli Hidiv, bir garip ve bir şehitti. Hidiv beni görünce çok şaşırdı ve “Neyin var? Çok kilo vermişsin?” dedi. “Bir şeyim yok efendimiz, siz Medine’den ayrıldıktan sonra biraz ateşlendim. Yirmi beş günden fazla sürdü ama geçti” diye cevap verdim. Hidiv “Ne zaman yola çıkacaksın?” diye sorunca “Eğer izin verirlerse yarın inşallah” dedim. “Doktor Kautsky Bey sizi muayene edip hastalığınızın ne olduğunu anlamadan yola çıkmanız uygun olmaz” dedi. Doktor Kautsky parmağımdan kan alıp tahlil yaptı ve hastalığımın ateşli humma olduğunu söyledi. Sonra da iyileşebilmem için gerekli ilaçları yazdı. Bir hafta sonra, Dageeta adlı bir Romen vapuruyla tekrar yola çıktım. Bu son derece güzel vapur, iki türbinli, gayet modern, saatte yirmi üç mil gidebilen, nefis bir şeydi. Hidiv hazretleri benim için birinci mevkide yer ayırtmıştı. Yanımda rahmetli Şerif Şakir b. Zeyd ve Şeyh Muhammed b. Gâsıb da vardı. Mayısın başıydı ve deniz mutedildi. Gece boyunca böyle devam etti. Denize alışık olmayan yolcular kamaralarında kalıyorlardı. Sabah olduğundaysa deniz parlak bir ayna gibi dümdüzdü ve yolcular güvertenin şurasına burasına dağılmışlardı. Yabancıların gözü, yerel Arap kıyafetleri giymiş olan bizlerin üstündeydi. Romanyalı bir genç kız, cesaret edip kefiyemi bağıyla birlikte kendisine giydirmemi rica etti, ben de dediğini yaptım. Kız, aynada kendisini inceleyip ellerini çırpmaya başladı. Güzel, hoş ve zarif bir kızdı. Galiba rahmetli Şakir’i kızdırmıştı, çünkü yerel Uteybiye lehçesiyle homurdanıyor ve “Sanki neden benim elbiselerimi istemedi ki?” diyordu. Güldüm ve hizmetçim Ahmed Vasfi’den yeni bir kefiye ve bağ getirmesini istedim. Ben yenilerini giyince zavallı kız eskileri ne yapacağını şaşırdı. Ben “Bunları hatıra olarak sana bırakıyorum” dedim. Kız bir miktar Arapça biliyordu. Kendimi tanıtıp Meclis-i Mebusan üyesi olduğumu söyledim. Teşekkür etti ve Romanya’nın İskenderiye konsolosunun kızı olduğunu söyledi. Ertesi sabah Pireye vardık ve durmaksızın İstanbul’a hareket ettik. Bu arada arkadaşım Şeyh Haşan eş-Şeybı’den de muhakkak bahsetmeliyim. Kendisi aynı mecliste Mekke’nin ikinci vekiliydi. Mekke’de hac işleriyle ilgilenen diğer arkadaşım Şeyh Muhammed Ali Talib ise, Kırımlı hacılarla ilgili bir meseleyi halletmek üzere aynı vapurla Kırım’a gidiyordu. Bu çok neşeli ve güleç yüzlü arkadaşımız, tüm seyahat boyunca neşe kaynağımızdı. İstanbul’a varıp gemi demir atınca, İstanbul’da Meclis-i Âyân üyesi olan Şerif Cemil b. Nasır, rahmetli amcam adına bizi karşıladı. Meclis başkanı tarafından gönderilen karşılama heyetinde üç kişi vardı: Şam vekili Abdurrahman el-Yusuf Paşa, İzmir vekili Said Bey ve İstanbul vekili Hüseyin Cahid Bey. Hepsine teşekkür ettik ve İstinye’ye doğru yola çıktık. Orada aşina olduğum, içinde evlendiğim ve hiç keder görmediğim bir köşk vardı. Babam yine o köşkte emir olmuş, kardeşim Zeyd ve diğer üç kız kardeşim orada doğmuşlardı. Burada üç gün kaldıktan sonra rahmetli amcama teşekkür edip Boğaz’ın yukarı taraflarındaki Büyük Dere’de bulunan, babama ait yazlık köşke geçtik. Buraya taşınmadan önce, rahmetlinin konuğu olduğumuz günlerde, Meclis başkanı Ahmed Rıza Bey’i evinde ziyaret ettik. Kendisi bize çok güler yüz gösterip ikramda bulundu ve o gün saat on birde Meclisin başkanlık divanında bizleri bekleyeceğini söyledi. Kararlaştırılan saatte Meclise gittiğimizde, Bursa mebusu [Abdülaziz] Mecdi Efendi, başkanlık divanı başkâtibi, sarıklı, şişman, güler yüzlü ve gür sesli biri olan [Şeyh Şerif Nasır b. Ali], İstanbul’a geldiğimizde bizi karşılayan İzmir mebusu Said Bey ve Meclis-i Âyân üyesi Alexander Karatodori Paşa da oradaydı. Başkanla selamlaşıp el sıkıştıktan sonra oturduk. Ancak başkan bu defa evindeki gibi neşeli değildi ve yüzü asıktı. Hemen söze girerek “Başkanlık divanına geldikten sonra Mekke’den gelen telgraflar gördüm. Sizin seçilmenize itiraz ediyorlar. Abdullah Bey, sizin yaşınızın küçük olduğunu ve kanunen seçilme hakkına sahip olmadığınızı, arkadaşınız Şeyh Hasan Efendi eş-Şeybî’ninse Türkçe veya Arapça okuma yazma bilmediğini söylüyorlar” dedi. Başkana şöyle cevap verdim: “Seçim sırasında bana yaşımı sormadılar. Ancak bildiğim kadarıyla seçim sandıklarını kontrol eden kurulun başkanı vali ile kadı ve idare meclisi üyesi gibi diğer kişiler, seçimlerin kanuna uygun yapıldığını söylemişlerdi. Eğer burada gerçeklere aykırı bir durum varsa sorumluluk benim değil, valinindir. Tekrar söylüyorum, kimse bana yaşımı sormadı. Ayrıca arkadaşım kendisini savunmaktan aciz değildir. Çünkü o Mekke’nin en önde gelen ailelerinden birinin üyesidir. Arapçayı gayet güzel okur ve yazar. Ancak orada bulunduğu süre boyunca Türkçe öğrenmemiştir. Evraklarımız Meclis’in elinde, eğer üyeliğimiz kabul edilirse ne ala, aksi takdirde sizlerle kurduğum dostluğu sürdürememekten] başka kaybım olmayacaktır. İstanbul’u severim, üstelik şimdi tam bahar mevsimi. Bir müddet burada dolaşır, sıkıldığım zaman ülkeme dönerim.” Bunları söyledikten sonra “Allah’a ısmarladık” deyip kalktım. Oradan sonra Meclis-i Âyân’a gittik. Rahmetli amcam bizi Meclis’te âyân için ayrılan localardan birine oturttu. Meclis üyeleri bizim Mekke temsilcileri olduğumuzu öğrendikleri zaman “Niçin kendi yerlerine oturmuyorlar?” diye sordular. Başkan “Mekke’den bazı itiraz telgrafları geldi. Şimdi sizlere arz edeceğim, itirazları reddeder ve bu şahısların mebusluğunu onaylarsanız yerlerine oturacaklar” dedi. O sırada mebuslardan biri “Başka kimin gelmesini istiyorsunuz? Mekkeliler size Şerif’in, yani Kâbe’nin anahtarını elinde tutan kişinin oğlundan daha iyisini mi gönderecek?” deyince Meclis’te bir uğultu başladı ve “İtirazımız yok, itirazımız yok” sesleri yükseldi. Bunun üzerine elimizden tutup yerimize oturttular ve mesele böylece kapanmış oldu. Ne gariptir ki, üç defa seçildiğim halde hiçbirinde yemin etmem istenmedi. Bu meclise başkan yardımcısı seçildiğim gün de aynı şey olmuştu. Mebusluktan söz açılmışken biraz da parlamenter yönetimden bahsedeyim. Parlamenter yönetim, milletin millet adma yönetilmesi demektir. Devletin başında kral veya cumhurbaşkanı bulunsa da, bu şahıs doğrudan devleti yönetemez yahut istibdat veya diktatörlük uygulayamaz. Aksine, anayasaya bağlı parlamenter yönetime riayet eder. Devlet başkanının görevi, parlamentoda çoğunluğu sağlayan partinin başkanına hükümeti kurma görevi vermektir. Hükümet, meclis tarafından önceden veya yeni onaylanan kanunlara uygun biçimde ülkeyi yönetir. Osmanlı’da meclis üyeleri, bütün milletlerden seçilirdi. İttihat ve Terakki Partisi mebus olmasını uygun gördüğü kişileri belirler, hükümet de vali ve mutasarrıfları kullanıp seçimlere müdahale ederek bu şahısların seçilmesini sağlardı. Çok şükür ki Hicaz bölgesindeki seçimlere hiçbir şekilde etki edemiyorlardı. Yemen ve Asîr’deyse valiler, mebusları İttihatçılar arasından tayin ederlerdi. Kelimeyi bilhassa kullanıyorum, çünkü görünürde seçim olmasına rağmen aslında bu bir tayindi. Gördüğüm kadarıyla sürekli çıkartılan yeni kanunlar, yöneten unsurun yani Türklerin lehineydi. Böylece Türklerin diğerleri üzerine hâkimiyet kurmaları ve devletin eski düzeni sırasında diğer unsurların sahip oldukları hakları gasp etmeleri sağlanıyordu. Yeni okullar inşa etmek ve yollar açmak gibi harcamalar, Osmanlı kanunları tarafından düzenlenen umumî vergilerin gelirlerden karşılanıyordu ve bu gelirler pâyitahta yakın olsun uzak olsun, devletin her tarafında umumun menfaatine açıktı. Ancak şunu iddia edebiliriz ki bu gelirlerin yüzde sekseni, tamamen Türklere ait bölgelere harcanıyordu. Burada çok açık bir haksızlık söz konusuydu. Ayrıca nazırların çoğu yine yöneten unsurdan seçiliyordu. Sadece Evkaf nazırı Araplar arasından çıkıyordu. Diğer azınlıkların nazırları ise sadrazam tarafından vekâleten seçiliyordu. Bütün bunlar, tek unsur [Türkler] tarafından uygulanan bir istibdat yönetimi demek oluyordu. Birçok unsurdan oluşan bir devlette görülen böylesi bir parlamenter yönetim sonuçta devleti ayrılık ve parçalanmaya götürmüş, halk içinde düşmanlıklar meydana getirerek yıkımı hazırlamıştı. İşte Osmanlı Devletinin başına gelen buydu. [1912] Temmuzunda Hicaza döndüm. O döneme kadar İstanbul’da geçirdiğim günler gayet hoş ve göz alıcıydı. Hatırladığım kadarıyla o zamanlar bir gök bilgini, Halley kuyruklu yıldızının o yıl Mayıs ayının on sekizinde dünyaya çarpacağını ve her şeyin yanıp kül olacağını söylemişti. İnsanlar bu yüzden tedirginlik içindeydi. Beklenen günden bir gün önce, Meclis’te olağan bir toplantı yapıyorduk. Birden büyük bir gürültü koptu ve kuvvetli bir ışık parladı. Meclis’teki herkes hemen etrafa savuştu, oysa ben bunun bir gök gürültüsü ve şimşek olduğunu anlamıştım. Bu yüzden yerimden kalkmadım ve Haşan eş-Şeybî’nin de kolundan tutarak kalkmasına izin vermedim. Vekiller birbirlerini çiğneyerek dışarıya kaçıştılar ve bir süre sonra geri döndüler. Bizim dışarı çıkmadığımızı görünce bozulmuşlardı. “Bir şey değil, gök gürültüsüymüş” deyip yerlerine geçtiler. Sonra içlerinden bir tanesi bana “Siz ve arkadaşınız niçin dışarı çıkmadınız?” diye sordu. Ben de “Söylenenlere inanmıyorum da ondan. Ayrıca söylenenler doğru olsa bile, bütün dünya darmadağın olacağına göre dışarı çıkmanın ne faydası var?” dedim, artık bir şey diyemedi. Meclis Kasıma kadar oturumlarına ara verince Hicaz’a döndük. İskenderiye’ye varınca önce bir trenle, ardından vapurla rahmetli Hidiv’i ziyarete gittik ama Hidiv hazretleri o sırada Avrupa’daydı. Ardından memlekete doğru yola çıktık, hedefimiz Taifti. Yolda Mekke-i Mükerreme’ye uğrayıp umre yaptık. Bir gün dinlendikten sonra Kerr-i Akabe yoluyla Taife doğru hareket ettik. O güzelim yazlıkta ailemizi sağ salim gördük. Rahmetli babam, vali vekili Emin Bey eş-Şâir’in uygulamalarını beğenmiyordu. Bir süre sonra bu adam görevden ayrıldı ve yerine Hicaz Osmanlı kuvvetleri komutanı Müşir Çerkez Abdullah Paşa atandı.
  • ANAYASAYI TANGUR TUNGUR ETMİŞLER EFENDİM..
    (Anayasayı tağyir, tebdil ve ilga etmek)

    Erim Hükümetleri, TBMM'deki sağcı partilerin desteğiyle 1961
    Anayasası'nın 44 maddesini değiştirdi. Bu değişikliklerin sonucunda, Anayasa'nın 11 . maddesinde yer alan kişisel özgürlükler kı­sıtlanmış, üniversiteler ile radyo ve televizyon kurumunun özerk­likleri kaldırılmış, basın özgürlüğü ile Anayasa Mahkemesi'nin yetkileri sınırlandırılmıştı. Bunlara karşılık Milli Güvenlik Kurulu'nun yetkileri artırılmış ve Devlet Güvenlik Mahkemeleri kurulmuştu.
    6 Mayıs 1972'de öğrenci hareketi liderlerinden Deniz Gezmiş,
    Yusuf Aslan ile Hüseyin İnan'ın "anayasayı ihlal" suçundan
    idam edilmeleri, 1961'de benzer gerekçeyle idam edilen Adnan
    Menderes. Fatin Rüştü Zorlu ile Hasan Polatkan'ın intikamının
    alınması şeklinde yorumlandı. (SYF23)