• Ruh hekimlerinin en ünlüsü ve en seçkini Doktor Marrande,
    üç meslektaşına ve doğal bilimlerle uğraşan dört bilgine,
    hastalarından birini görmek üzere, yönettiği akıl hastanesinde
    bir saat geçirmelerini rica etmişti.

    Bir araya gelince dostlarına şöyle dedi:
    “Size şimdiye kadar karşılaştığım en tuhaf ve en kaygı verici vakayı göstereceğim. Zaten hastam konusunda benim sizlere söyleyecek bir şeyim yok.
    Kendisi konuşacak.” Derken doktor zili çaldı.
    Hizmetkârlardan biri bir adamı içeri aldı. Adam bir kadavra zayıflığındaydı;
    bir düşüncenin kemirdiği bazı deliler kadar zayıf.
    Çünkü hasta düşünceler bedenin etini humma ateşinden ya da
    veremden daha çok yer bitirir.

    Adam selam verip oturduktan sonra şunu söyledi:
    “Beyefendiler, niçin burada bir araya geldiğinizi biliyorum ve
    Doktor Marrande’ın benden rica ettiği gibi size hikâyemi anlatmaya hazırım.
    Doktor uzun zaman benim deli olduğuma inandı.
    Bugün bundan kuşku duyuyor. Bir süre sonra hepiniz, ne yazık ki benim için,
    sizler için ve tüm insanlık için benim de sizler kadar sağlam,
    berrak ve açık görüşlü bir kafaya sahip olduğumu öğreneceksiniz.

    Ama ben söze olguların kendilerinden başlamak istiyorum,
    bütün yalınlığıyla olgulardan. İşte onlar:

    Kırk iki yaşındayım. Evli değilim, sahip olduğum şeyler belli bir lüks içinde
    yaşamak için yeterli. Seine kıyılarında, Rouen yakınlarındaki Biesard’da
    bir evde oturuyordum. Avı ve balık tutmayı severim.
    Arkamda, evime tepeden bakan büyük kayalıkların üstünde,
    Fransa’nın en güzel ormanlarından biri olan Roumare ormanı ve
    önümde de dünyanın en güzel ırmaklarından biri vardı.

    Oturduğum yer geniş, dış cephesi beyaza boyalı, güzel, eski bir ev;
    size demin sözünü ettiğim devasa kayalıkları tırmanarak ormana kadar
    çıkan harika ağaçlar dikili büyük bir bahçenin ortasında bulunuyor.

    Ev personelim bir arabacı, bir bahçıvan, bir erkek oda hizmetçisi,
    bir aşçı ve aynı zamanda gündelikçilik de yapan bir çamaşırcıdan oluşuyor
    ya da daha doğrusu oluşuyordu. Bütün bu insanlar yaklaşık 16 yıldır
    benim evimde yaşıyor, beni, evimi, yöreyi, bütün çevremi tanıyorlardı.
    İyi, sessiz sakin hizmetkârlardı. Anlatacağım şeyler açısından bunun önemi var.

    Şunu da ekleyeyim ki, kuşkusuz hepinizin bildiği gibi, bahçem boyunca akıp giden Seine, Rouen’a kadar gemilerin çalışmasına elverişlidir; nitekim ben de her gün, yelkenli olsun, buharlı olsun dünyanın dört bir köşesinden gelen büyük gemilerin önümden geçtiklerini görüyordum.

    Tam bir yıl önce, geçen sonbaharda, birdenbire tuhaf ve açıklaması
    olmayan bazı sıkıntılar yaşadım. Önce, beni geceler boyunca uykusuz
    bırakan bir çeşit sinirsel kaygı hali baş gösterdi, öylesine gergindim ki
    en küçük gürültü bile beni tir tir titretiyordu. Keyfim kaçmıştı.
    Açıklanamayan ani öfke nöbetleri geçiriyordum. Bir doktor çağırdım,
    bana potasyum bromür alıp duş yapmamı salık verdi.

    Ben de doktorun söylediklerini dikkate alarak sabah akşam duş alıp bromür içtim.

    Gerçekten de, çok geçmeden, yeniden uyumaya başladım,
    ne var ki uykusuzluktan daha beter bir uykuydu bu.
    Yatar yatmaz, gözlerimi kapatıyor ve yok olup gidiyordum.
    Evet, hiçliğin içine, mutlak bir hiçliğe, kendisinden ansızın çekilip alındığım
    tüm varlığın ölümüne düşüyor, göğsümün üzerinde beni ezen korkunç
    bir ağırlık duygusunu ve de ağzımın üzerinde hayatımı yiyen
    bir ağzın varlığını hissediyordum. Ah o ruhsal sarsıntılar!
    Daha korkunç bir şey bilmiyorum.

    Gözünüzün önüne uyuyan, uyurken katledilen ve gırtlağında
    bir bıçakla uyanan bir adamı getirin; her yanı kanla kaplı olarak
    ağzından hırıltılar çıkarıyor, artık soluk alamıyor, öleceğini biliyor ve
    olanlardan hiçbir şey anlamıyor; işte bu!

    Kaygı verici bir şekilde, sürekli zayıflıyordum;
    birdenbire, enikonu şişman olan arabacımın da benim gibi zayıflamaya
    başladığını fark ettim.

    Sonunda ona sordum:

    “Neyiniz var öyle, Jean? Hastasınız.”

    Şöyle yanıt verdi:

    “Sanırım beyefendiyle aynı hastalığa yakalandım.
    Gecelerim günlerimi yok ediyor.”

    Evde, ırmağa yakın olmanın yarattığı hummalı bir etkinin var
    olduğunu düşündüm. Av mevsiminin tam ortasında olmamıza karşın
    iki üç aylığına çevreden uzaklaşmaya karar vermiştim ama tesadüfen
    gözlemlediğim küçük ama tuhaf bir olgu benim için öylesine inanılmaz,
    fantastik, korkutucu keşifler dizisi getirdi ki, şaşırıp kaldım.

    Bir akşam, susadığımdan, yarım bardak su içtim ve yatağımın
    karşısındaki komodinin üzerinde duran sürahimin kristal tıpasına kadar
    dolu olduğu dikkatimi çekti.

    Geceleyin, size az önce sözünü ettiğim şu berbat uyanışlardan
    birini yaşadım. Korkunç bir sıkıntının pençesinde, mumumu yaktım.
    Yine su içmek istiyordum ama büyük bir şaşkınlıkla sürahimin
    boş olduğunu fark ettim. Gözlerime inanamıyordum.
    Ya odama birisi girmişti ya da ben uyurgezerin tekiydim.

    Ertesi akşam, aynı şeyi yeniden yapmak istedim.
    Hiç kimsenin evime giremeyeceğinden iyice emin olmak için kapımı kilitledim.
    Uykuya daldım ve her gece olduğu gibi yeniden uyandım.
    İki saat önce görmüş olduğum bütün su içilmişti.

    Bu suyu kim içmişti? Ben, hiç kuşkusuz, ancak derin ve acılı uykumda
    hiçbir hareket yapmadığımdan kesinlikle emin olduğumu sanıyordum.

    Derken bu bilinçdışı hareketleri yapmadığıma kendimi inandırmak
    için birtakım hilelere başvurdum. Bir akşam, sürahinin yanına,
    eski bir Bordeaux şarabı şişesi, nefret ettiğim bir tas süt ve
    bayıldığım çikolatalı pasta koydum.

    Şarap ve pastalara el sürülmedi. Süt ve su ortadan kayboldu.
    Derken, her gün, içkileri ve yiyecekleri değiştirdim. Katı, yoğun şeylere asla dokunulmadı ve sıvı olanlardan, sadece taze süt ve özellikle su içildi.

    Ne var ki bu yüreğe işleyen kuşku, ruhuma yerleşip kaldı.
    Bilincine varmadan yataktan kalkıp nefret ettiği şeyleri bile içen ben değil miydim? Çünkü bir uyurgezerin uykusuyla uyuşmuş duyularım değişikliğe uğramış,
    olağan tiksintilerini yitirmiş ve farklı zevkler kazanmış olabilirdi.

    Bu yüzden kendime karşı yeni bir hileye başvurdum.
    Kaçınılmaz olarak dokunulması gereken bütün nesneleri beyaz müslin
    sargılarla sarıp üzerlerini patiska bir havluyla örttüm.

    Sonra, yatağa girmeden önce, ellerimi, dudaklarımı ve bıyığımı
    kurşunkalem kömürüne buladım.

    Uyandığımda, dokunulmuş olmalarına karşın bütün nesneler
    lekelenmeden kalmıştı; havlu benim koyduğum gibi konulmamıştı ve
    dahası, su da süt de içilmişti. Oysa emniyet kilidiyle kapatılmış kapım
    ve ihtiyaten asma kilitle berkitilmiş panjurlarım
    hiç kimsenin içeriye girmesine izin vermiş olamazdı.

    İşte o zaman kendime şu korkunç soruyu sordum:
    Bütün bu geceler boyunca yanımdaki kişi kimdi allah aşkına?

    Size bütün bunları çok hızlı anlattığımı hissediyorum, Beyefendiler.
    Gülümsüyorsunuz, görüşlerinizi kafanızda oluşturmuşsunuz bile:
    “Delinin teki bu.” Evine kapanmış, aklı yerinde, kendisi uyurken ortadan
    kaybolmuş bir miktar suyu bir sürahinin camından seyreden bir adamın
    heyecanını sizlere uzun uzun betimlemem gerekirdi.
    Her akşam ve her sabah yenilenen bu işkenceyi, bu alt edilmez uykuyu
    ve de giderek korkunçlaşan bu uyanışları size anlatabilmem gerekirdi.

    Ama sözümü sürdürüyorum.

    Birdenbire, mucize sona erdi. Artık odamda hiçbir şeye dokunulmuyordu.
    Bitmişti. Zaten ben de kendimi daha iyi hissediyordum.
    Neşem yerine gelmişti ki, komşularımdan birinin, M. Legite’in,
    tamı tamına benim durumumda olduğunu öğrendim.
    Bir kez daha yöredeki bir humma ateşinin etkisine inandım.
    Arabacım, çok hasta durumda beni terk edeli bir ay olmuştu.

    Kış geçmişti, baharın başlangıcıydı.
    Bir sabah gülfidanları tarhımın yakınlarında dolaşırken, hemen yanımda,
    en güzel güllerden birinin sapının, adeta görünmez bir el ona dokunmuş
    gibi kırılıverdiğini gördüm, açık seçik gördüm bunu.
    Derken çiçek havada kendisini bir ağıza götüren bir kolun çizeceği
    türden bir eğri çizdi ve gözlerimin üç adım ötesinde, saydam havada,
    tek başına, hareketsiz, öylece asılı kaldı.

    Büyük bir korkuya kapılarak, onu yakalamak için üzerine atıldım.
    Hiçbir şey bulamadım. Ortadan kaybolmuştu.
    O zaman, kendime fena halde öfkelendim.
    Aklı başında ve ciddi bir adama böyle sanrılar görmek yakışmazdı.

    Ama bir sanrı mıydı acaba? Çiçeğin sapını aradım.
    Onu hemen çalının üzerinde buldum, dalın üzerinde kalmış iki gülün arasında,
    yeni kırılmış halde duruyordu. Çok net gördüğümü anımsıyorum: üç taneydiler.

    Derken, ruhum alt üst olmuş halde eve döndüm.

    Beni dinleyin, beyefendiler, sakinim; doğaüstüne inanmıyordum,
    bugün de inanmıyorum. Ama o andan itibaren, yanımda, perili varlığını
    hissettirdikten sonra beni terk eden ve sonra geri dönen,
    görünmez bir varlıktan, gündüz ve gece kadar emin oldum.

    Bir süre sonra da, bunun kanıtını ele geçirdim.

    Önce, hizmetkârlarım arasında, her gün, görünüşte bin bir türlü sudan
    nedenle ama benim için bundan böyle anlamı olan öfkeli tartışmalar patlak verdi.

    Bir bardak, yemek odamdaki büfenin üzerinde duran güzel bir
    Venedik bardağı, olduğu yerde güpegündüz kırıldı.

    Oda hizmetkârı aşçıyı, o çamaşırcıyı, çamaşırcı da bilmem kimi suçladı.

    Akşamleyin kapalı olan kapılar sabah açılıyordu.
    Her gece kilerden süt çalınıyordu. Ah!

    Neydi bu? Nasıl bir şeydi? Öfke ve korkuyla karışmış, sinir bozucu bir merak
    beni gece gündüz aşırı bir gerginliğe sokuyordu.

    Ne var ki ev bir kez daha sakin haline döndü;
    ben de yeniden düşlere inanmaya başlamıştım ki şu anlatacağım şey oldu:
    Günlerden 20 Temmuz, akşamın dokuzuydu.
    Hava çok sıcaktı; penceremi tamamen açık bırakmıştım,
    masamın üzerinde yakılı duran lambam,
    Musset’nin “Mayıs Gecesi” şiirinin açık durduğu bir kitabını aydınlatıyordu;
    üzerinde uykuya daldığım büyük bir koltuğa uzanmıştım.

    Kırk dakika kadar uyuduktan sonra, hiç hareket etmeden
    gözlerimi yeniden açtım, bilmediğim belirsiz ve tuhaf bir heyecan
    beni uyandırmıştı. Önce hiçbir şey görmedim, sonra birdenbire kitabın
    bir sayfası kendiliğinden çevrilmiş gibi geldi bana.
    Pencereden esinti falan da girmemişti. Şaşırdım ve bekledim.
    Aşağı yukarı dört dakika sonra, bir başka sayfanın sanki bir parmak onu çevirmişçesine kalktığını ve öncekinin üzerine kapandığını gördüm;
    evet, kendi gözlerimle gördüm, beyefendiler.
    Koltuğum boş görünüyordu, ama onun orada olduğunu anladım!
    Onu tutmak, ona dokunmak, eğer mümkünse onu yakalamak için bir
    hamlede odamı baştanbaşa arşınladım… Ne var ki koltuğum, daha ben
    ona ulaşamadan, sanki biri önümden kaçmış gibi devrildi;
    lambam da yere düşüp sönmüştü, camı kırılmıştı; sanki bir hırsız
    kaçarken kendisini yakalayan pencereyi engellemek için şiddetle ileri itivermişti…
    Ah!..

    Kapı ziline doğru atıldım ve bastım.
    Oda hizmetkârım göründüğünde, ona şöyle söyledim:

    “Odadaki her şeyi devirip kırdım. Bana ışık getirin.”

    O gece, bir daha uyumadım. Her şeye rağmen bir yanılsamanın
    oyuncağı olabilmiştim. Uyanıkken de duyular bulanık kalıyor.
    Bir deli gibi ileri atılarak koltuğumu ve lambamı yere düşüren ben değil miydim?

    Hayır, ben değildim! Bir saniye bile kuşkulanmayacak kadar biliyordum
    bunun böyle olmadığını. Bununla birlikte buna inanmak istiyordum.

    Bekleyin. Varlık! Onu nasıl adlandıracağım?

    Görünmez Şey. Hayır, bu yeterli değil. Ona Le Horla adını verdim ben.
    Niçin? Hiç bilmiyorum. Böylelikle Le Horla beni bir daha hiç terk etmiyordu.
    Gece gündüz bu ele geçmez komşunun varlığının ve
    aynı zamanda da hayatımı saat saat, dakika dakika benden alışının
    sürekli kati duyumuna sahiptim.

    Onu görmenin olanaksızlığı beni yiyip bitiriyordu, aydınlıkta onu
    keşfedebilirmişim gibi evimin bütün ışıklarını yakıyordum.

    Sonunda, onu gördüm. Bana inanmıyorsunuz ama yine de gördüm onu.

    Önümde bir kitap, oturmuştum; okumuyor, ama aşırı derecede gerilmiş
    bütün organlarımla gözetliyordum, yakınımda olduğunu hissettiğim
    şeyi gözetliyordum. Elbette, oradaydı. Ama nerede?
    Ne yapıyordu? Ona nasıl ulaşılabilirdi?

    Karşımda, direkleri olan eski meşe yatağım vardı. Sağımda şöminem.
    Solumda özenle kapattığım kapım. Arkamda, her gün tıraş olmak,
    giyinmek için kullandığım, önünden her geçişimde kendimi tepeden tırnağa
    seyretme âdetinde olduğum çok büyük bir aynalı dolap.

    Dediğim gibi, okurmuş gibi yapıyordum; onu kandırmak için,
    çünkü o da beni gözetliyordu; ve ansızın, omzumun üzerine eğilip
    kitabımı okuduğunu, orada olduğunu, kulağıma değdiğini hissettim,
    bundan emin oldum.

    Arkama öylesine bir hızla dönerek doğruldum ki az daha düşüyordum.
    Şey… Orada her şey güpegündüz olduğu gibi görülüyordu…
    ve ben kendimi aynada görmedim! Ayna boştu, netti, ışık doluydu.
    İmge içinde değildi… Ve ben onun karşısındaydım…
    Yukarıdan aşağıya büyük saydam camı görüyordum!
    Ve buna şaşkınlığa uğramış gözlerle bakıyor, daha fazla ilerlemeye
    cesaret edemiyor, onun aramızda durduğunu ve benden bir kez daha
    kaçacağını ve algılanamayan bedeninin benim yansımamı emip
    yok ettiğini hissediyordum.

    Nasıl da korkmuştum! Sonra birdenbire kendimi aynanın dibinde,
    bir pus içinde, yayılmış bir su katmanının arasından bakıldığında görülebilecek
    bir pus içinde algılamaya başladım; bana öyle geliyordu ki bu su soldan
    sağa yavaşça kayıyor, imgemi saniye saniye daha belirgin kılıyordu.
    Tıpkı bir güneş tutulmasının sonu gibiydi. Beni gizleyen şey hiç de
    net konturlara sahipmiş gibi görünmüyordu; tersine, azar azar
    aydınlanan bir çeşit donuk saydamlığı vardı.

    Sonunda, her gün kendime bakarken olduğu gibi kendimi tümüyle ayırt edebildim.

    Onu görmüştüm. Korkusu bende kalmıştı; bu korku beni hâlâ ürpertiyor.

    Ertesi gün buradaydım, beni burada tutmalarını rica ettim.

    Şimdi, beyefendiler, sözlerimi sonuçlandırıyorum.

    Doktor Marrende uzun zaman kuşku duyduktan sonra,
    yaşadığım yörede tek başına bir yolculuk yapmaya karar verdi.

    Şu anda komşularımın üçü de benimki gibi bu durumla yüz yüze. Doğru mu bu?

    Doktor yanıt verdi: “Doğru!”

    “Ortadan kaybolup kaybolmayacaklarını görmek için onlara her gece
    odalarında su ve süt bulundurmalarını tavsiye ettiniz. Bunu yaptılar.
    Bu sıvılar aynen bende olduğu gibi ortadan kayboldu, öyle değil mi?”

    Doktor tumturaklı bir ağırbaşlılıkla yanıt verdi:

    “Kayboldular.”

    O zaman, beyefendiler, hiç kuşku yok ki çok geçmeden bizim çoğaldığımız
    gibi çoğalacak olan bir Varlık, yeni bir Varlık yeryüzüne gelmiş bulunuyor!

    Ah! Gülümsüyorsunuz! Niçin? Çünkü bu Varlık görünmez kalıyor.
    Ama gözümüz, beyefendiler, öylesine basit yapılı bir organ ki,
    varoluşumuz için elzem olan şeyleri güçlükle seçebiliyor.
    Çok küçük olan ona görünmüyor, çok büyük olan ona görünmüyor,
    çok uzak olan da ona görünmüyor. Bir su damlasında yaşayan milyarca
    küçük varlığı bilmiyor. Komşu yıldızların sakinlerini, bitkilerini ve toprağını bilmiyor; saydam olanı bile görmüyor.

    Onun önüne hiç sırsız bir ayna yerleştirin, onu ayırt edemeyecek ve
    bizi bir evin içine girdiğinde başını camlara çarparak parçalayacak kuş
    gibi aynanın üzerine atacaktır. Dolayısıyla, yine de var olan katı ve saydam
    cisimleri görmüyor, bize hayat veren havayı görmüyor,
    doğanın en büyük gücü olan, insanları deviren, binaları yıkan,
    ağaçları kökünden söken, granit falezleri çökertip su dağları
    şeklindeki denizi kabartan rüzgârı görmüyor.

    Kendisinde hiç kuşkusuz ışınları durduracak yegâne özellik eksik olan
    yeni bir cismi görmemesinde şaşılacak ne var peki?

    Elektriği algılıyor musunuz? Siz algılamasanız da var elektrik!

    Le Horla adını verdiğim bu varlık da var.

    Kim bu varlık? Yeryüzünün insandan sonra beklediği şey, beyefendiler!
    Bizi tahtımızdan indirmeye, bizi köleleştirmeye, bizi evcilleştirmeye,
    belki de biz sığırlarla ve yaban domuzlarıyla nasıl besleniyorsak
    bizimle beslenmeye gelen şey.

    O yüzyıllardır hissediliyor, ondan korkuluyor, onun varlığı bildiriliyor!
    Görünmez olandan korku, atalarımızın zihninden oldum olası çıkmamıştır.

    O geldi.

    Bütün peri masalları, yer cüceleri, ele geçmez ve kötücül
    hava mahlûkatı bize ondan söz ediyordu, kaygılı ve önünde tir tir titreyen
    insan hep onu dillendiriyordu.

    Ve birkaç yıldır sizin bütün yapıp ettikleriniz, beyefendiler,
    hipnotizma, telkin, manyetizma adını verdiğiniz şeyler…
    Sizler onu anons ediyorsunuz, onun mesajını veriyorsunuz!

    Size onun geldiğini söylüyorum.
    İlk insanlar gibi etrafta kaygıyla dolaşıyor kendisi,
    henüz gücünü ve kuvvetini bilmiyor, ama yakında,
    çok yakında bu gücü ve kuvveti tanıyacak.

    Ve işte son olarak, beyefendiler, elime geçen,
    Rio de Janeiro kaynaklı bir gazete kupürü. Okuyorum:
    “San Paulo eyaletini bir süredir bir çeşit çılgınlık salgını kasıp kavuruyor.
    Birçok köyün sakini topraklarını ve evlerini arkada bırakarak kaçtılar;
    bu insanlar uykuları sırasında aldıkları nefeslerle beslenen ve
    bunun dışında sadece su ve bazen de süt içtikleri söylenen
    görünmez vampirler tarafından izlenip yendiklerini ileri sürüyorlardı!”

    Şunu ekliyorum: Beni az daha ölecek hale getiren hastalığa
    yakalanmadan birkaç gün önce, evimin önünden
    Brezilya bayrağı çekmiş üç direkli bir geminin geçtiğini çok iyi hatırlıyorum.
    Size evimin su kenarında bulunduğunu…
    bembeyaz boyalı olduğunu söylemiştim…
    Görünmez Varlık hiç kuşku yok ki bu gemide gizlenmişti.

    Ekleyecek başka sözüm yok, beyefendiler.

    Doktor Marrande ayağa kalktı ve mırıltılı bir sesle şöyle dedi:

    “Benim de yok. Bu adamın deli olup olmadığını ya da
    ikimizin birden deli olup olmadığımızı bilmiyorum… ya da…
    bizi izleyecek olan şeyin gerçekten gelip gelmediğini…”
    Guy de Maupassant
    Ayrıntı Yayınları - Çevirmen: Serdar Rifat Kırkoğlu
  • 496 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10
    Gençlik Hatırası'nın sonu içime oturmuştu ve kitabı her hatırladığımda içim bir cız edecek. Ama o sonu saymazsak Acıtan Peri Masalları daha da dram yüklü. Sürekli kitabı bir bırakıp bir elime aldım ki buna rağmen iki günde bitti. Ece Altınkaya'nın öyle güzel bir dili var ki akıp gidiyor kitap ve bunun yanında duyguları içinizde hissettirecek hüzünlü bir kaleme sahip. İlk kitapta her ne kadar empati yapmaya çalışmış olsam da Peri'yi çok sevememiştim açıkçası. Ama bu kitapta biraz daha sevdim ve henüz tamamlanmamış olsa bile okuduğum kısımlara göre üçüncü kitapta daha çok seveceğim. Ki benim bu sevme orantım sanırım Peri'nin büyümesiyle de orantılı. Kısacası ben serinin bu ikinci kitabına da çokça bayıldım. Ve kesinlikle favori serilerim arasında Hatıralar Serisi en başlarda yer alıyor. Ateş ve Peri hep çok özel olarak kalacaklar benim için. Bu harika kaleme sahip kitap okunmadan geçilmemeli.
  • Tolkien'ın Anısına / Yüzüklerin Efendisi ve Felsefe

    “Neden ahlaklı olayım?” diye sorar Platon ve Tolkien cevap verir: “kendim olmak için”. “Nasıl bir hayat seçmeliyim?” “Yeteneklerimle uyum içinde olan bir yaşam.”

    Tek Yüzük: Kendisini takanları görünmez kılma özelliğine sahiptir. Kendisini takan kişinin konumuna göre bir güç verir, ahlaksal yönden yozlaştırıcıdır, yaşlanmayı önler, işitme duyusunu güçlendirir, görüşü bulandırır, takan kişinin yabancı dilleri anlamasını sağlar, takan kişinin görünmez dünyadaki varlıklar tarafından görülüp, kişinin de bu varlıkları görebilmesini sağlar. Diğer tüm güç yüzüklerini denetim altında tutabilir. Yüzük farklı bireyleri ve farklı ırkları değişik biçimlerde etkilemektedir.

    Tüm güç yüzüklerinin temel gücü ‘çürümeyi önlemek ya da yavaşlatmak’tı. Fakat yüzükler aynı zamanda kendilerini takan kişinin doğal güçlerini artırıyor bu da yüzükleri takanları kolaylıkla yozlaştırıp kötülüğe ve egemen olma güdüsüne itiyordu.

    Yüzükler, sahiplerine uzun yaşam vaat eder, fakat bu yaşam, sağlıklı ve canlı bir yaşam değildir.

    Hobbitlerin zorluklar karşısında neşeli ve güçlü kalma yetenekleri, onların en tatlı yanlarından biridir.

    Tolkien’in Yüzüklerin Efendisi’ni yazma nedenlerinden biri de ‘iyi ahlakın yüreklendirilmesi’dir.

    Orklar, karanlık ve çirkin yerlerde yaşarlar, kirli giyecekler giyerler, pis yiyecekler yerler ve her nerede karşılarına çıkarsa çıksın, güzellikleri yok etmeye çalışırlar.

    İyi olana bir süre sonra doyabilen insanlardan farklı olarak, elflerin, şiire, şarkılara, yıldız izlemeye ve güneşin aydınlattığı ormanlarda yürümeye sonsuz bir açlıkları vardır.

    Orta Dünya’yı gören okurlar, çevrelerindeki doğaya da farklı bir gözle bakarlar. Mavi okyanus ve gümüşi ay, birdenbire harika bir görüntüye kavuşur. C. S. Lewis’in ‘tanıdıklığın peçesi’ dediği örtüyü kaldırırız ve dünyayı, elflerin gördüğü gibi görürüz: Yaratıcı Iluvatar’ın görkemiyle.

    “İnsan, vazgeçebileceği şeylerin sayısı kadar zengindir.” Henry David Thore

    Tolkien yeniden doğuş duygusunu bir tür ‘iyileşme’ olarak görür. Tolkien’e göre iyileşme, açık bir bakış açısı kazanma, yani pencerelerimizi temizlemek anlamına gelir; böylece açıkça görülen nesneler, daha taze ve güçlü bir etkiye sahip olurlar. Bu süreç ruhsal körlüğün şifasıdır. Tolkien bu iyileşmenin peri masalları ve Yüzüklerin Efendisi gibi fantastik öyküler tarafından sağlanabileceğine inanmaktadır. Büyülü olanı basit olana eklemleyerek, dünyaya, taze bir bakış açısı yöneltebiliriz.

    Kimi zamanlar Sam endişelidir, yorgundur, açtır, korkmaktadır, üzgündür, öfkelidir ve hatta acı çekmektedir. Fakat Tolkien bize asla onun mutsuz olduğunu söylemez ve zorluklarla sürdürülen serüvenden ayrılmak için bir an bile istek duyduğuna tanık olmayız. Sam son derece kararlı bir biçimde hareket eder.

    Gollum’un yaşamı ‘ışığın, umudun olmadığı sayısız günler’den oluşmaktadır. Yüzüğe sahip olduğu zamanlarda bile yaşamdan keyif ve huzur alamaz, hoşnutsuzdur. Yalnız ve mutsuz bir yaşam sürmektedir.

    (Gollum) Kendi kendine konuşur ve Yüzük’ü ile kendi arasında bir ayrım yapamaz. Kimi zamanlar kendisini ikiye ayrılmış hisseder.

    Sam’in Yüzük’ün gücüne karşı koyabilmesinin nedeni, Frodo’ya duyduğu sevgidir.

    Sizi şu andaki kimliğinize büründüreni anımsayın, sizi eşsiz yapan özelliği anımsayın ve sizi yoran, korkutan ve güçsüzleştiren her şeyi unutun.

    İyi bir güç ve gurur kaynağı olabilse bile, hiçbirimiz geçmişimize bağlı değilizdir.

    Galadriel geçmişi unutamadığı için, çevresindeki değişimlere de uyum sağlayamaz. Galadriel karakterinde, Tolkien’in elflerinin hem olumlu hem de olumsuz yanlarını görürüz. Tanrı onlara hiç de doğal olmayan uzun yaşamlar vermiştir ve binlerce yıl yaşayabildikleri için herhangi bir şeyi unutmaları son derece güçtür.

    Kendi gücünün büyük bir bölümünü Yüzük’e veren Sauron, büyük bir kumar oynamış oldu. Çünkü yeterli bilgiye ve güce sahip biri Yüzük’ü ele geçirdiğinde Sauron’u kolaylıkla alt edebilirdi. Fakat Orta Dünya’da kim ona kim karşı koyabilirdi? Gerçekten de, onun karşısında kim durabilirdi? Elbette, eğer Yüzük gerçekten yok edilseydi, Sauron’un Yüzük’e verdiği gücü de yok olurdu. Sauron’un kendisi silik bir noktaya, bir gölgeye ve kötü bir iradenin silik bir anısına dönüşürdü. Öte yanda, Yüzük yalnızca Hüküm Dağı’nın ateşlerinde yok edilebilirdi. Daha da önemlisi, Yüzük’ü kullananlar onun etkisi altına giriyor ve en sonunda onun iradesine yeniliyordu. Ve Yüzük’ün iradesine yenilenler, onu yok etme gücünden de yoksun kalıyordu. Bu nedenle Yüzük’ün yok edilmesi büyük ölçüde olasılık dışıydı. Bu bağlamda Sauron’un oynadığı kumar belki de o kadar riskli değildi. Her koşulda hükmetme, tutsak etme ve Orta Dünya’yı yönetme isteği bu riskten daha ağır basmıştı.

    Tolkien’e göre gerçek güç, güçten vazgeçebilmektir. İyi bir yaşamın anahtarı, başkaları için kendi gücünüzden vazgeçebilmektir.

    Kötülük için iyilik gerekir, fakat iyilik kötülüğe gereksinim duymaz: gölgelerin var olması için ışık gerekir, fakat ışığın var olması için gölge gerekmez. İyilik temel ve bağımsız bir olgudur, kötülük ise ikincil bir konumda olup iyiliğe bağlıdır.

    İnsanların seçim hakkı olduğu sürece iyi seçimler yapmaları da olasıdır. Bu nedenle, kötülüğün yenilme olasılığı hep vardır.

    Kötülük, kişinin sahip olduğundan daha fazlasına sahip olma isteğinden kaynaklanır ve kötülük, korku ve yıkımla özdeşleştirilir.

    Yüzük’ün yozlaştırıcı etkisi, kişinin karakteri ile doğru orantılı bir değişkenlik içindedir.

    İnsanlar ve hobbitler; yaşlılıktan ya da hastalıktan olsun öyle bir an gelir ki, bedenleri artık yaşamı barındıramaz. Ve bedenleri öldüğünde, ruhları da Arda’yı (dünyayı) terk eder. Elflerin bedenleri de yorulabilir, yaralanabilir ve bu durumda insanlarda olduğu gibi yaşamı barındıramazlar; fakat elflerin ruhları bu gibi durumlarda bu dünyanın sınırları içinde kalır. İnsanlar öldükten sonra neler olacağını bilmezler. Elfler ise bedenlerine ne olursa olsun, ruhlarının Arda’da aktif bir yaşama sahip olacağını bilirler.

    Yarı-elfler insanların ve elflerin yazgısı arasında bir seçim yapmak zorundadırlar.

    Yüzük tayfları yaşayan ölülerdir. Onlar için ölmemek bir lanettir. Bu krallar insandır. Güce olan tutkuları yüzünden, Dokuz Yüzük’ü kabul ederek Sauron’un emri altına girmişlerdir. Efendileri Sauron’un iradesiyle hareket ederler.

    Kahramanlığı ve çektiği acıların bir ödülü olarak, Frodo’ya denizi aşma izni verilir. Bu huzur ve ölümsüzlük ülkesinde, Frodo’nun yaraları sarılır ve melankoliden kurtulur. Fakat sonsuza kadar Aman’da kalmaz. Sonunda yaşamından vazgeçer ve bu dünyanın sınırlarından çıkmayı tercih eder.

    “Ölüm keşfedilmemiş bir ülkedir.” Hamlet/Shakspeare

    Tolkien’in Orta Dünyası’nda reenkarnasyon, kaybolan bedenin aynısına yeniden sahip olmak biçiminde gerçekleşir. Orta Dünya’da savaşlar sırasında ölen elfler, Kutsal Krallıkta yeniden vücut bulurlar.

    Yüzüklerin Efendisi’nin günümüz okurlarının bu kadar ilgisini çekmesinin nedeni, bize, gerçeklerle yüz yüze gelebileceğimiz bir dünya sunmasıdır. Tolkien’in karakterleri yeteri kadar gerçekçidir, çünkü onlar da bizimkilerine çok benzer kuşku ve korku anları yaşarlar.

    Birçok insan için Orta Dünya çok önemlidir. O sadece kurgusal bir âlem değil, yenilenmek, zenginleşmek için tekrar tekrar gittikleri güvenli bir cennettir.

    Düşmanın yakın görünen zaferi karşısında hayatta kalma umudu, kötünün karşısında iyinin dayanma gücünü gösterir.

    “Genellikle iyi niyet kötü şeyleri bozar.” İki Kule

    “Frodo elinden geleni yaptı, kendini sonuna kadar tüketti ve vazifesinin amacının gerçekleşebileceği bir durum yarattı. Mütevazılığı ve çektiği acılar en yüksek onurla adil bir şekilde ödüllendirildi; Gollum’a gösterdiği sabır ve merhamet, ona merhamet getirdi ve hatası telafi edildi.” Tolkien / Mektuplar

    Kötülük bazen, düşmanlarının da onun gibi hareket edeceğini varsayarak, kendi çarpık dünya görüşüyle uyum içinde hareket ederek mahveder kendini.

    Sanırım birçok kişi ‘alegori’ ile ‘uygulanabilirlik’ i birbirine karıştırıyor; oysa birincisi yazarın kesin amacında saklıyken diğeri okuyucunun özgürlüğünde ikamet eder.

    Kahramanlara ihtiyacımız yok. İnsanların insanca ve kırılgan olmasına ihtiyacımız var. Sam ile Frodo’nun sıradan olmasına, kahramansı olmamasına ihtiyacımız var. Tolkien’in isteksiz seyyahları bize, sıradan insanlar kendilerini iyiliğe adadıklarında, hayatın olağanüstü olabileceğini gösterir.

    “Dünya tarihinin kaderi, yöneticiler ve efendiler, hatta tanrılar tarafından değil, tanınmayan ve zayıf yaratıklarca değiştirilmiştir.” Tolkien/ Mektuplar

    -GREGORY BASSHAM-ERIC BRONSON-WILLIAM IRWIN