• Mektup, günlük ya da anı, okumayı pek çok sevdiğim türlerdendir. Neden seviyorum? Sanırım seviğim yazarların –özel hayatı da dahil- her şeylerini merak ettiğimden. Garip bir zevk… Fakat şunun da farkındayım: Bu türler, aynı zamanda, fevkalâde yanıltıcıdır! Yazarı hakkında gizli kapaklı bilgiler edineceğinizi ya da onun gerçek yüzünü göreceğinizi zannedersiniz; fakat büyük bir kumpasla karşı karşıyasınızdır: Okuduğunuz satırlar, yayınlanacağı bilinciyle/niyetiyle kaleme alınmış; dolayısıyla, yazarının kendisine biçtiği bambaşka bir kimlikten başka bir şey değildir!

          Bu noktada benim aklıma o meşhur söz gelir: “Je est un autre.” (Rimbaud)  Onun yanına, yine çok sevdiğim şu deyişi eklerim: “L’apparence est trompeuse.” Bana göre bu iki söz, pek çok yazarın mektup, anı ya da güncesine (yayımlanacak gözüyle yazılanlara elbette) epigraf olmalıdır. “Ben bir başkasıdır.” ve “Görünüş aldatıcıdır.”, bu türden kitaplar için biçilmiş iki sırma kaftan.

           Yakın zaman önce yayımlanan (Şubat 2014,YKY) “Yalnız Seni Arıyorum”/”Nahit Hanım’a Mektuplar” (Orhan Veli) kitabı, okuduğum ve anladığım kadarıyla, yukarıda sözünü ettiğim türden bir yanıltıcılığı hâiz değil; çünkü Orhan Veli, bu mektupları, yayımlanmak amacıyla yazmamış. Ya nedir? Âşık olduğu kadına, her şeyiyle dökmüş içini. Pek çok erkeğin söylemeye gönül indirmeyeceği/söylemeyi gururuna yediremeyeeği parasızlığını dahi her fırsatta dile getirmiş. 
               

    NAHİT HANIM KİMDİR?

                     Kitabın editörü Murat Yalçın’ın kaleminden naklediyorum: “Sanat ve edebiyat ortamlarında ‘Nahit Hanım’ diye bilinen Nahit Gelenbevi, Ankara ve İstanbul’da öğretmenlikle geçirmiş ömrünü (1909-2002). Eğitimci Halil Vedat Fıratlı ve Arif Damar ile evlilikler yaşamış. Çocuğu olmamaış ama Samet Ağaoğlu ‘Rönesans gibi kadın’, Cemal Süreya ise ‘Cumhuriyet dönemi küçük burjuva duyarlığının anası’ diye söz etmiş ondan. Nihayet dönüp baktığımızda, edebiyat mahfillerinde ‘Orhan Veli’nin sevgilisi’ diye ünlenmesinin yanı sıra, 1930’lardan 1940’lara, tam altmış yıl boyunca evini bir sanat albümüne çevirmiş; hakkında şiirler (Sabahattin Ali, Orhan Veli, Arif Damar, Gülten Akın) ve yazılar yazılmış; Atatürk’le üç defa dans etmiş bir hanımefendi portresiyle karşı karşıya olduğumuzu görürüz.  …” (s.7-8. Not: Murat Yalçın’ın bu sunuş yazısından, mektuplara ulaşılması ve yayımlanma süreci de öğrenilebilir.)

         Sabahattin Ali de âşıktır Nahit Hanım’a. Orhan Veli, 5 Nisan 1947 tarihli mektubunda şöyle der: “…Aramaızda şüphesiz hiçbir kötü şey yok. Aşk bahsindeki düşünceleriyle beni senin elinden alması bahsine gelince; hiç de öyle olduğunu sanmıyorum. Beni hiç kimse senden uzaklaştıramaz.” Nitekim, Sabahattin Ali, Nahit Hanım’dan karşılık alamaz. (s.44)     Kitaba, Cemal Süreya’nın o enfes “99 Yüz” kitabındaki “Nahit Hanım” portresini de almışlar. Usta şair ve nâsirin şu paragrafı, pek güzel özetlemiş: “Bir sanat albümü Nahit Hanım’In evi. 1930 dendi mi, Hasan Âli Yücel, Sabahattin Ali, Peyami Safa çıkar; 1940 dersin, Orhan Veli, Oktay Rifat, Melih Cevdet, Sabahattin Eyuboğlu… 1950 dedin mi, Edip Cansever, Metin Eloğlu, Alp Kuran; 1960, Gürdal Duyar.” (s.16)  



    AH ŞU PARASIZLIK VE AŞK BELASI         

         Orhan Veli’nin, dokuz mektupta “canım sevgilim” diye hitap ettiği; “yalnız seni arıyorum” (s.23) dediği; bana, Ahmed Gazâlî’nin o enfes “Mâzursun” şiirindeki “Ben sensiz bin gece kan ağladım / Sen bir gece sensiz kalmadın, mâzursun.” mısralarını hatırlatan, “Senini duyacağım. Ara sıra elini tutacağım. Sen bunların nasıl bir saadet olacağına akıl erdiremezsin. Çünkü her zaman kendinin yanındasın.” (s.62) diye yandığı bu mektuplar, sırılsıklam bir aşkın belgeleri bence. Peki aynı karşılığı Nahit Hanım’dan görebiliyor muyuz? Onun mektuplara verdiği karşılıklar yok bu kitapta; fakat Orhan Veli’nin mektuplarından apaçık anlaşılıyor: Hayır! Öyle görülüyor ki, Orhan Veli, bu yasak aşkın cefasını tek başına çekiyor. (Nahit Hanım, bu mektuplaşmalar esnasında, Halil Vedat Fıratlı isminde bir eğitimciyle evlidir. Anlaşılan, mektuplardan birini okumuştur Halil Vedat Bey.  Orhan Veli, 1 Eylül 1949 tarihli mektubunda, bu hususa şöyle temas eder: “...mektubunu açıp okumak nezaketsizliğini gösteren bir insana karşı suçlu olma. Üstelik bu nihayet seninle benim aramdaki bir hadisedir. Halbuki zevcinizin maşukaları dillere destan. Yalnız sen mi kabahtli olacaksın? [s.137] Orhan Veli’nin daha önceki -22 Ocak 1947- mektubundan, Nahit Hanım’ın, kocasından “…hürmet ve muhabbetle bahsetme[diğini]…” öğreniyoruz. [s.31])     Peki nedir bu hasretin nedeni? Nahit Hanım’ın Ankara’da, şairimizin İstanbul’da olması. Mesafeler mesele mi? Paranız yoksa mesele; hem de büyük, çok büyük türden… Orhan Veli’nin hâli, içler acısıdır: “Mektubumu ayın 27’sinde yazdım. Fakat parasızlık yüzünden ancak bugün atabiliyorum.” (s.43). “Değil eğlenmek gezmek, herhangi bir insanla konuşmak imkânından bile mahrumum. Çektiğim sefaleti, çektiğim sıkıntıları bir bilsen… Bir çorap alamadığıma üzüldüğüm, birçok günlerimi sabahtan akşama kadar aç geçirdiğim bir sırada, sen tutturmuşsun, ‘Nasıl yaşadığını biliyorum.’ diyorsun.” (s.58). “Çay-kahve içemiyorum. Cigarayı da azalttım. …bu perhize maddi şartların çok yardımı oluyor. … Yazılarıma para verecek birkaç muvafık gazete var. Fakat çok sefil ücretler uğruna köle olmak istemiyorum.” (s.73). “Benim Ankara’ya gelemeyişim sadece parasızlık yüzünden. İktisadî imkânlarım seninki gibi olsa, burada bir dakika durmam.” (s.75). “İsterdim ki … hemen Ankara’ya gelebileyim. Ama vaziyetimi bir düşün. İki günden beri yağan yağmura ve soğuğa rağmen üstümde beyaz bir ceket var. Papucum yok, gömleğim yok, kravatım yok, pardösüm yok.” (s.89-90). “Bir pardösü, bir ayakkabı, bir de yol parası tedarik edebilirsem ilk fırsatta gelmek isterim.” (s.99). “ ‘Günlerce bir postaya mektup atacak kadar paran olmuyor mu?’ diyorsun. İnan, günlerce olmuyor.” (s.104)     Ben, karamsarlığa eğilimli; fakat aynı zamanda ondan korkan biri olduğum için, umutla bitirmek istiyorum: “Sen her zaman ‘İstersen her şey olur.’ dersin. Galiba kaderimizi arzularımızla yeneceğiz.” (s.109)
  • 126 syf.
    ·4 günde·Beğendi·9/10
    Metin Kaçan, edebiyatımızın en uzun şekilde konuşulması gereken kişilerinden biri, postmodern ve yeraltı edebiyatı türünde verdiği eserleri uzun uzun düşünülüp ve yorumlanması gereken başarılı bir yazar, belki de hiç konuşulmaması gereken bir yazar ve adının anılmaması gereken, kitaplarının yırtılıp atılması gereken hatta kitaplarının yayınlanmaması gereken bir yazar da olabilir. Çoğu kişi tanımaz Metin Kaçan’ı ama Ekmek Teknesi’ndeki Heredot Cevdet’i canlandıran Hasan Kaçan’ın kardeşi desek tanınma ihtimali daha yüksek olur daha doğrusu “Aaa Hasan Kaçan’ın kardeşiymiş” denilir, belki Ağır Roman filmi aslında kitapmış yazarı da Metin Kaçan’mış denilince ilginin daha çok artacağı da bir gerçek. Eserleri çok güzeldir Metin Kaçan’ın, karanlık bir hava vardır eserlerinde, argo hakimdir eserlerine, Dolapdere’nin racon kesen abilerini, kabadayı delikanlılarını, harbi sözlü kevaşelerini, sekse düşkün palavracı abilerini, oğlancılarını, gafticilerini, pezolarını, hapçıları, vitamincileri çok güzel ve çok gerçekçi bir şekilde anlatır, tabii bunda yazarın çocukluğunun Dolapdere’de geçmesi ve kendi özel hayatı da baş etkendir. Betimlemelerinde farklı nesnelerin farklı nesnelere üstünlüğü, hakimiyeti kendini belli eder her seferinde. Güneş bulutların arasından çıkıp kendini göstermez, güneş bulutlardan sıyrılıp kurtarır kendini, sokağa bir adım atılmaz aksine ayak sokağa gösterilir. Bu şekilde kuvvetlendirir eserlerini Metin Kaçan.

    Peki yıl 1995 desem, Güneş K. Olayı desem, bir yazar ve dönemin tanınan sunucularından Alp Buğdaycı ile beraber oldukları kadınlarla uç noktada bir gece geçirdikten sonra beraber oldukları bir kadını önce dövüp sonra üzerinde sigara söndürmüşler desem sonrasında da bu iki kişi bu kadına tecavüz etmişler desem daha doğrusu bu suçlama ile yargı karşısına çıkmışlar desem ve suçlu bulunup hapse atılmışlar desem kaç kişi Metin Kaçan’ı tanır veya okumak ister ya da bu derece edebiyata katkısı var diye, güzel bir postmodern ve yeraltı edebiyatı yazarı diye kimler savunmak ister? İfadesinde de tecavüz kesinlikle yok ama tartışma ve hafiften darp var dese, cümlesi de tam olarak, “İki salon tokadı, birkaç tekme ve tükürük” şeklinde olsa böyle bir suçlama için ya da kendi ifadesinde yaptım dedikleri için neler değişir? Tecavüz olmasa da bir kadın bunları hak eder mi ya da bunları hak etmesi için nasıl bir kadın olmalı? Ünlü bir kişi diye, tecavüz yok dedi diye savunmak ne kadar doğrudur? Tecavüzü ya da kadına darbı sadece göbekli, bıyıklı, sakallı adamlar yapınca mı savunulmadan, düşünülmeden suçlu olurlar? Özel hayatı birçok yanlışlarla dolu olan Metin Kaçan 2013 yılında zamanın adıyla Boğaziçi Köprüsü’nden atlayarak intihar etmiştir. Kendi düşünceme göre de bu olayın intihar ile ilgisi çok yüksektir, çünkü artık tecavüz olayı olmasa da tecavüzcü olarak anılıyordu ve medyanın yardımıyla da kitaplarındaki karakterler gibi vücuduna şiş darbeleri de almıştı. Şöyle bir şey de var ki, Güneş K. olayında cevaplanamayan hatta Metin Kaçan’ı tecavüz konusunda suçsuz gösteren birçok deliller de vardır.

    Sene 1998’di sanırım, televizyonlarda Ağır Roman filmi gösterilecek diye reklamlar dönüyor, herkes de bu dev kadrolu filmi konuşuyordu. Açıkçası o zamanda baştan sona izledim mi yoksa izlemedim mi hatırlamıyorum. Ortaokula giden benim çok da ilgimi çekmiyordu bu karanlık, racon kesen, “stak” diye sustalı bıçaklarını çeken adamların olduğu film. Filmden aklımda kalan, unutamadığım iki tane sahne var, biri berber çırağının yetişmesi için balona sürülen tıraş köpüğü sonrası ustura ile tıraş denemesi ve benim gibi oje koklamayı seven Gıli Gıli Salih’in oje koklaması. Kitapta da bu sahneler Kaçan’ın his verdiği yerlerin en kuvvetli olanlarından birkaçıydı.

    Kitap, Dolapdere’nin yaşamına gerçek manasıyla hâkim, okurken yer yer düşündürtüyor da, sevilesi karakterler de mevcut ama hangi karakter gibi olmak istersiniz sorusuna verilebilecek bir cevabın olmadığı bir kitap da, öyle ki örnek alınacak bir karakter de yok kitapta. Bazı kısımlar tiksindirici denebilecek düzeyde hatta, ve bu da kitabın gerçekçiliğini esas olarak arttırıyor. Racon kesen, jiletçi, sustalı abilerin bulunduğu, karakterlerin en manyal şekilde konuşup, karakterlerin yaptığı koftilikleri gördüğümüz, tıfılların bulunduğu, polisin zarbo olduğu, sevgilinin hatta kadınların çoğunun manita olduğu, korkanların ise tırsaki olduğu ve bu kişilerin dillerine son derece hâkim olan, duyguların birbirine karıştığı, ruhların ise çalkalandığı okunası güzel bir roman.

    https://www.youtube.com/watch?v=8h5jfJw8GDk