• 180 syf.
    ·8 günde·9/10
    Amaç topluma vefalı, yeni, diri, Çalışkan, dürüst, Cesur, becerikli, meşakkati dayanabilen, zorluk ne olursa olsun onu yenebilen, tuttuğunu koparan, toplumsal hayatın her aşamasında etkileyebilen, toprağa bağlı köklü yaşamdan zevk alan yaşamaya doyamayan insanları ve yaşamı seven ölümü tanımayan yurttaşlar yetiştirmeniz içindir.

    İsmail Hakkı TONGUÇ

    Köy Enstitüsü müdürlerine yazdığı mektuptan.
    2 Ekim 1940

    Aslında bir milletin Kurtuluş mücadelesi Enstitülerin kurulduğundan yaklaşık 25 yıl önce topla, tüfekle, süngüyle, kanla verilmişti ama o çetin yıllarda bile Atatürk asıl mücadelenin eğitimle olacağını bilmekteydi.
    Savaş son hızla sürerken, askerlerimiz cephede vatan topraklarını kurtarmaya çalışırken, Atatürk gecesini gündüzüne katmış her türlü stratejiyi, her türlü savaş olasılığını düşünürken aynı zamanda Maarif kongrelerini de yapmaktaydı. Evet Maarif Kongreleri...yani Milli Eğitim kongreleri.  Onun için  eğitim, savaştan çok daha önemliydi ve vatan kurtarıldıktan sonra yapmak istediği ilk iş öğretmenlikti. Sonralarda bir avuç genci yurt dışına gönderdi ve onlara dedi ki "sizi bir kıvılcım olarak gönderiyorum, ateş olarak geri dönün"
    Döndüler. Birisi ilerleyen yıllarda ordinaryüs olacaktı, birisi pilot, bir diğeri öğretmen... Onlardan biri İsmail Hakkı Tonguçtu. İsmail Hakkı Tonguç Bulgaristan doğumlu bir vatan severdi ve öğretmendi. Yurtdışında birçok yeri gezdi, birçok eğitim anlayışını gördü, inceledi. Yurda döndü. Kendisi gibi öğretmen olan Hasan Ali Yücel ile birlikte Köy Enstitüleri'nin kurulmasında karar kıldılar. Aynı vizyona sahip, aynı gelişme, aynı aydınlanma, aynı devrim düşüncelerinde olan kişilerin baş başa vermesi ve birlikte çalışmaları ile bu idealizm mümkün olmuştu. Evet, Türkiye eğitilmeliydi, köylü eğitilmeliydi. Öğretmene ihtiyaç vardı ve kısa sürede köylüleri eğitebilecek, onların halinden anlayabilecek kişiler öğretmen olarak yetiştirilmeliydi.

    Bir Eğitimci olarak şimdi hayal ediyorum. Çok çalışmanın, çok çaba sarf etmenin, çok fazla okumanın kişiyi başarıya götüreceğini farkındalığıyla hayal ediyorum. Düşünüyorum. Sabah kalkıyorsunuz ve güne sabah sporu şeklinde halk oyunlarıyla halk türküleri ile başlıyorsunuz ve bunu sadece 20 kişilik sınıflarda değil 1200 kişilik okullarda hep bir ağızdan çocuklar yapıyorlar. Sonra bir saat serbest okuma zamanı oluyor. Çocuklar Dostoyevski, Puşkin Google, Cervantes ve aklınıza gelebilecek felsefecileri, edebiyatçıları ve şairleri okuyorlar tanıyorlar, düşüncelerini not ediyorlar sözlerini irdeliyorlar ve notlar alıyorlar. Heybelerinde ekmek,soğan ve Tolstoy'un kitapları vardı. (İsmet İnönü 'nün hatıralarında mevcu) Hatta bu yazarların kitaplarını dönemin milli eğitim bakanı Türkçeye çeviriyor/çeviri yaptırıyor. Vizyona ve kaliteye bakar mısınız! Günlük okuma  sonrasında normal eğitim akışı başlıyor. Tarih, coğrafya, yapı bilim, bitki bakımı, matematik,fizik ve benzeri, sonrasında da fiziki anlamda yaparak, yaşayarak öğrenecekleri bir eğitim başlıyor. Marangozluk gibi, toprak işleme gibi, demircilik gibi. Bunları sahada da kullanıyorlar. Kerpiç yapıyorlar ve Enstitüleri kuruyorlar, demirden çeşitli materyaller yapıyorlar, kimyayı defterde ya da kitap da değil, kimyayı sıva yaparken, kireç kararken öğreniyorlar, fiziği bina yaparken öğreniyorlar, matematiği, iç açı hesaplamayı her şeyi yaparak yaşayarak öğreniyorlar. Cumartesi günleri hep birlikte okudukları kitapları, enstitülerdeki yaşayışı, öğretmenleri, hatta müdürleri bile eleştirebilen, sorgulayabilen çeşitli toplantılar gerçekleştiriyorlar. Düşünsenize ayağında çarığı olmayan, üzerinde yamalı kıyafetleri ile birlikte bir oturumun ortasında köy çocuğu çıkıyor ve öğretmenini, Sokrates'in bir sözünü, Sabahattin Ali'nin bir düşüncesini eleştirebiliyor. Milli eğitim bakanı sürekli enstitüleri ziyarete geliyor ve kurucuları ise her türlü seferberliği gösteriyorlardı. Âşık Veysel bile çocuklara bu enstitülerde saz dersi vermişti. Sabahattin Ali ziyaretlerde bulunmuş, çeviriler yapmıştı. Bunu yaptılar. Yaklaşık 10 yıl bu eğitim sürdü ve 17 bin öğretmen yetiştirdiler. O dönemlerde Türkiye savaştan çıkmış kıtlıkla, salgın hastalıklarla, fakirlikle büyük mücadeleler veriyor aynı zamanda toprak ağalarının güçlerinin altında, toprağı işlemek zorunda kalıyorlardı. Bu dönemlerde böyle bir eğitim anlayışının olması insanları düşünmeye, irdelemeye ve insan yetiştirmeye, gerçekten insan yetiştirmeye itti.

    Tabi bu birileri rahatsiz etmez mi ? Etti. Toprak ağalarını, gerici politikacıları, şeyhleri ve birçok vatan sevmezleri. Kızlı erkekli eğitim mi olurmuş? Çocukları çok çalıştırıyorlar! Gavur işi (keman,mandolin,piyano vb) aletler çalıyorlar!
    Din elden gidiyo ! Gavurları okutuyorlar! Çocukları kominist yapacaklar! Kızlar namussuz olacak ! Vesaire vesaire. Tanıdık geldi değil mi? Enstitüleri açan, muharebeler kazanan İsmet Paşa Enstitüleri kapatılırken sesini çıkarmadı. Adnan Menderes ve yanındakiler köy ağaları mutlu olsun diye eğitimi baltaladı. Bu arada köy ağalarının büyük çoğunluğu ise milletvekiliydi. Köylünün vekiliydi. Halkın vekiliydi. Ama halkın eğitilmesine veto verdiler. Çünkü bizzat Van milletvekili ve köy ağası "ben düşünen köylü ile nasıl bahşederim, benim ağalığım ne olur bundan sonra!" dedi. Ve Amerikanın baskısı, köy ağalarının, sizde dincilerin baskısı ile politikanın kurbanı oldu Tonguç ve Hasan Ali Yücel 'in gözbebeği Enstitüler.
    Sonrası mı?
    Sonrası bu işte.
    Düşünmeyen, sorgulamayan, kabul eden, dayak yiyen, dayak atan, kadını, insanı hor gören, hayvanlari katleden, hırpalayan, sevmeyen, hakkını savunamayan, bilgisiz, cahil, donanımsız, elinden iş gelmeyen bireyler yetişti. Evet bu oldu. Bunlara rağmen politikacılar yetişti, siyasetçiler yetişti, müteahhitler yetişti ama yazarlar, şairler, sanatçılar, tarihçiler, felsefeciler yok denecek kadar az. Ezberci eğitim ile ancak bunlar oldu. Şimdi aşağıya bir link koyuyorum. Enstitüleri anlatan bir video. İzlersiniz. Rahatsız olacaksınız icinde yasadigimiz dönemden.

    https://youtu.be/ePdhtI4FVmE

    Fakir hoca'ya gelecek olursak. İyi ki böyle bir edebiyatçı, böyle bir öğretmen tanıdım. Köy enstitülerin birinde yetişmiş, vatanda görev yapmış bir edebiyatçı, öğretmen. Sevgiyle anıyorum sizi Fakir Hocam.
  • ekilir ekin geliriz
    ezilir un geliriz
    bir gider bin geliriz
    beni vurmak kurtuluş mu
  • Atatürk'e gelince, biz sol düşünceliler, onu tutarız. O, Ulusal Kurtuluş Savaşı'nda emperyalizme karşı dö­vüşenlerin en büyüğüdür. Bu yüzden bizim için anlamı büyük­tür. Yüreklerimiz onun ölümsüz vatanıdır. Onu en aşağı sizler kadar severim, severiz. Ona ancak bir vatansız sövüp sayar.
    Hasan İzzettin Dinamo
    Sayfa 138 - TEKİN YAYINEVİ
  • Mutluluğu hiç görmedim
    ama tanıyorum yokluğundan
    geceler böyle olmazdı herhal
    ayrılık getirmezdi kucaklaşmalar
    durup durup iç çekmeler
    kıyı köşe ağlaşmalar
    Ölüme kurtuluş denmezdi herhal
    Sevişmek suç sayılmazdı
    Yaşamak böyle çile.
  • Ve sen ey
    ekmekten
    sudan
    dosttan aziz kurtuluş
    sen
    acının neresindesin?
  • BAŞVEKİL SARAÇOĞLU ŞÜKRÜ’YE İKİNCİ AÇIK MEKTUP
    Sayın Başvekil,
    Orhun’un mart sayısında size hitaben yazdığım açık mektup Türkçü çevrelerde çok iyi karşılandı. Yurdun türlü bölgelerinden aldığım mektuplarla telgraflar büyük bir efkârı umumiyeye tercüman olduğumu bana anlattı. Size gelince, bunu sizin de iyi karşıladığınızı biliyorum. Orhun’u okuduğunuz zaman hiçbir şey söylememiş, yalnız acı acı gülümsemiş olsanız bile yine iyi karşılamış olduğunuza inanırım. Çünkü ben o acı gülümseyişin manasını anlarım. Çünkü gönlünüzün bizimle birlikte çarptığına, yurt meselelerini tıpkı bizim gibi düşündüğünüze inancımız vardır.
    Orhun’un resmî makamlar tarafından tamamen normal karşılanması da Türkiye’de yazı hürriyeti olduğunu göstermek, hükûmetin samimî Türkçülüğünü belirtmek bakımından çok iyi oldu. Çünkü her bakımdan su katılmamış Türk olan Orhun, bir Türk ülkesinde, bir Türk hükûmeti tarafından kapatılamazdı. Türklüğün davasını haykıran, Türklük düşmanları üzerine resmî bakışları çekmek isteyen Orhun gibi bir dergi ancak Türk düşmanlarının hâkim olduğu bir ülkede, meselâ çarların veya haleflerinin ülkesinde kapatılabilirdi.
    Sayın Başvekil!
    Bizim anayasamıza göre komünizm Türkiye’de yasaktır ve devletimiz milliyetçi bir devlettir. Türk ırkının hususî yapısına, ahlakî ve millî temayüllerine aykırı olan komünizmi Türkiye’ye sokmak isteyenler millet bakımından soysuz ve namert oldukları gibi kanun nazarında da haindirler.
    Hiçbir millet kendi millî yapısına düşman saydığı fikirleri kendi ülkesinde yaşatmaz. Hürriyetin ve demokrasinin ana yurdu olan İngiltere’de bile, savaş başlar başlamaz faşist fırkası lağvedilip azaları hapse atıldı. Bütün dünyada, yurt düşmanlarına müsamaha gösteren hatta onlara mevki ve salâhiyet veren tek devlet Türkiye’dir. Bu müsamaha devletin kuvvetinden kendine güvencinden de doğabilir. Fakat Türkiye’nin en kuvvetli olduğu çağda, büyük ve şanlı Fatih’in yaptığı müsamahanın sonradan başımıza ne belâlar getirdiği düşünülürse yurt ve millet düşmanlarına müsamaha göstermekteki büyük tehlike derhâl anlaşılır. En sağlam gövdeleri yere vuran şey de küçücük birkaç mikrobun o gövdede köprü başı kurmasıdır. Derhâl temizlenmezlerse zamanla çoğalıp uzviyetin can alacak bir noktasını tahrip ederler. Sonrası yıkım ve ölümdür.

    Türkiye’de komünistler var mıdır sorusu birtakımları tarafından sorulabilir. Şunu unutmamalı ki komünistler hiçbir zaman biz komünistiz diye açıkça kendilerini ortaya vermezler. Onlar Halk Partisi’nin çok elâstiki olan altı okundan halkçılığı alıp kendilerini halkçı yurtseverler gibi ortaya atarlar. Fakat onların hakikî benliğini anlamak için dahi olmaya gerek yoktur. Irk ve aile düşmanlığı, din ve savaş aleyhtarlığı, faşistliğe hücum perdesi altında milliyeti baltalama, yurdumuzdaki azınlıklara aşırı sevgi, her şeyi iktisadî gözle görüş onları açığa vuran damgalardır. En büyük düşmanları olan milliyetçilere ırkçılık noktasından saldırmaları, milliyetçilikte ırkçılığın temel olduğunu bilmelerinden dolayıdır. Temeli yıkılan yapının bir anda çökeceğini de çok iyi kestirmişlerdir.
    İşte bu usta komünistler, komünizm aleyhtarı ve Türkçü Türkiye’de sinsi sinsi her yere el atmışlar, mühim mevkilere geçmişler, tuttukları köprü başlarından Türkiye’yi tahrip etmek için şiddetli bir taarruza girişmişlerdir. Fakat bunlar sınırlardan gelen mert düşman olmadıkları için kolayca sezilemezler. Bunlar paraşütle inen bozguncu casuslar gibi ülkenin üniformasını giymiş olduklarından her Türk bunları seçemez. Onun için bunlar sinsi silâhlarıyla birçok Türk’ü vurup milliyetçilikten ayırabilirler.
    Sayın Başvekil!
    Sözü çok uzatmamak için bu ikinci mektubumda maarif sahasına girmiş olan komünistlerden bahsetmekle iktifa edeceğim. Bunlar vatan düşmanlarına karşı pek kayıtsız davranan Maarif Vekillerinin gafletinden faydalanarak mühim yerlere geçmişler ve oradan zehirlerini saçmaya başlamışlardır. Maarif Vekâleti Türklük düşmanlarına karşı o kadar gaflet içinde bulunuyor ki size yazdığım ilk mektupta talebesine: “Türk değil misiniz? Allah belânızı versin! Alman veya İngiliz olmadığıma pişmanım!” diyen bir tarih öğretmeninden bahsettiğim hâlde şimdiye kadar bu öğretmenin kim olduğunu araştırmak zahmetine bile katlanmadı. Bununla beraber Maarif Vekâletine hak vermemek de elden gelmiyor. Çünkü onun kullandığı memurlar arasında öyleleri var ki bu zavallı tarih öğretmeni onların yanında vatan kahramanı kadar asil kalıyor.
    Örnek mi istiyorsunuz? İşte sırasıyla veriyorum:
    1) Bugün Maarif Vekâletine bağlı Dil Kurumu azasından ve Ankara’daki Devlet Konservatuarı öğretmenlerinden bir Sabahattin Ali vardır. Hemen hemen bütün kendisini tanıyanların komünistliğini bildiği Sabahattin Ali 1931 yıllarında Konya’da 14 ay hapse mahkûm edilmişti. Sebebi de başta o zamanki Reisicumhur Atatürk olduğu hâlde bütün devlet erkanını ve rejimi tehzil eden manzum bir hezeyanname yazmasıydı. Bazı mısralarını bugünkü bazı mebuslarında bildiği bu hezeyannamenin tamamını Konya’daki adliye arşivinden bulup çıkarmak kabildir.
    Sayın Başvekil! Buraya bilmecburiye yazarken büyük ıstırap duyduğum iki mısraında (beni mazur görmenizi rica ederim) bu vatan haini şöyle diyordu:

    İsmet girmedi mi daha kodese?
    Kel Ali’nin boynu vurulmuş mudur?

    Maarif Vekâletinin sevgili memuru bulunan bir komünistin hapse girmesini temenni ettiği İsmet, pek kolaylıkla anlayacağınız gibi o zaman ki başvekil, şimdiki reisicumhur ve hepsinin üstünde İnönü zaferlerinin Başkomutanı İsmet İnönü olduğu gibi, boynunun vurulmasını istediği Kel Ali de, Ayvalık’ta Yunana ilk kurşunu atan alayın kumandanı Ali Çetinkaya’dır. Bu hezeyanları yazan Sabahattin Ali, bugün kültür işlerinin mühim bir mevkiinde, Maarif Vekili Hasan Ali’nin şahsî sempatisi sayesinde, batırmak istediği Türk milletinin parasıyla rahatça yaşamaktadır.
    2) Bugün Ankara’daki Dil Fakültesinde folklor doçenti olan Pertev Naili Boratav vardır. Nasıl bir komünist olduğunu bilhassa ben çok iyi bilirim. l936’da Maarif Vekâleti tarafından Asur ve Sümer dilleri öğrenmek için Almanya’ya gönderilmişti. Fakat daha Türkiye’de iken başladığı komünistliği orada azıttığı için arkadaşları Ziya Karamuk (Şimdi Samsun Lisesi müdürü), Fazıl Yinal (Şimdi Ankara’da Arşiv Mütehassısı) ve Şükrü Güllüoğlu (Şimdi İstanbul’da ticaretle meşgul) tarafından kendisine ihtar yapılmış, aldırmayınca resmen şikâyet edilmiş ve Maarif Vekâleti tarafından gönderilen Müfettiş Reşat Şemsettin (şimdi mebus) tarafından suçu sabit görülerek derhâl Türkiye’ye döndürülmüştür. Pertev Naili 6 yıl tahsil ettikten sonra doçent olacaktı. Fakat komünizmin faziletine bakınız ki yarıda kalan iki yıllık bir tahsilden sonra Türkiye’ye dönünce ilk önce maarif vekâletinde bir ambar memuru tayin edilmişken bazı mebusların araya girmesiyle folklor doçentliğine getirildi ve dört yıl daha kazanmış oldu. İlk mektubumda size anlatmış olduğum Eminönü Halkevi’ndeki nümayişte, salonun sol tarafına oturup gürültü çıkaranlar arasında işte bu Pertev Naili Boratav’ın iki tıbbiyeli kardeşi de vardır.
    3) Bugün İstanbul Üniversitesi’nin pedagoji enstitüsü başında bir profesör Sadrettin Celâl vardır. Türkiye’de bu kürsüye lâyık bir çok kimseler varken onun buraya getirilmesinin sebebi sırf maarif vekili ile arasındaki şahsi dostluktur.
    Bu Sadrettin Celâl 1920’de Moskova’daki enternasyonal komünist kongresine Türkiye mümessiliyim diye giden, 1921-1924 yıllarında İstanbul’da Aydınlık diye azgın bir komünist dergisi çıkararak Türk milliyetini baltalamaya çalışan, Türkiye’de bir sınıf ihtilâli yaparak Türk milletini birbirine kırdırmaya uğraşan, birçok askerî tıbbiyelinin komünist olarak okuldan kovulmasına sebebiyet veren (şimdi Rusça’dan yaptığı tercümelerle edebi komünizm yapan Hasan Ali Ediz ve Anadolu’da bir kasabada mahpus olan Hikmet Kıvılcım bu askerî tıbbiyelilerdir), sonunda bu yüzden kendisi de hapse giren bir vatan hainidir. Bu vatan hainini ve hapisten çıkmış bir sabıkalıyı Türk üniversitesinde pedagoji enstitüsünün başına getirmek şaheser bir gaflettir.
    4) Bugün Ankara’daki Dil Kurumu’nun azasından ve geçen devrenin mebuslarından (evet sayın başvekil, partinizin mebuslarından) bir Ahmet Cevat vardır. Türkçeyi tıpkı İstanbul Rumları şivesiyle konuşan bu dilci de 1920 yıllarında Rusya’ya kaçmış ve orada “Türk Komünist Fırkası Merkezi Komitesinin Harici Bürosu” azası olmuştur. Trabzon’da 1921’de halk tarafından linç edilen 16 komünist hakkında Rus komünistlerden Pavloviç’e yazdığı mektubu, Orhun’un 20 Şubat 1934 tarihli dördüncü sayısında neşretmiştim. Pavloviç’in İnkılâpçı Türkiye adı ile 1921 de Moskova’da neşrettiği kitabın 119-121. sayfalarından alınan bu mektubu tekrar neşrediyorum:
    Aziz yoldaşım Pavloviç,
    28 Kanunusanide Trabzon civarında vahşicesine öldürülerek denize atılmış olan Yoldaş Suphi ile Türkiye Komünist Fırkasının merkezi komitesi azalarından 4 kişi ve 12 diğer komünist yoldaşlar hakkında sizinle ciddî görüşmek istiyorum.
    Kaybolan yoldaşlarımız hakkında epey zaman malumat alamadık. Fakat sonra onların Trabzon burjuvazisi tarafından elde edilmiş cellâtlar tarafından öldürüldükleri anlaşıldı.

    Ta Erzurum’dan başlayarak bizim yoldaşlarımız aleyhinde nümayişler başlamıştı. Halka diyorlar ki: Rusya’dan gelmiş olan komünistler Bolşeviklerdir. Onlar mağazaları kapatmak için geldiler. Kimsenin almak ve satmak salâhiyeti olmayacaktır. Sonra taharriyata başlanacak, herkesin eşyası ve parası müsadere olunacaktır. Komünistler dinsizdir. Allah’a inananların hepsini hapse atacaklardır. Din, ticaret ve hususi mülkiyet Bolşevikler tarafından men edilmiştir.
    Nümayişçiler arasında burjuvazi tarafından para ile elde edilmiş ve polis teşkilâtı tarafından komünistler aleyhine tevcih edilmiş cahil şahsiyetler çoktu. Bunlar bizim yoldaşlara hücum ederek taşlamışlar ve parça parça etmeye kalkmışlardır. Yolda bizim yoldaşlara kimse ekmek ve atları için yem satmıyordu. Komünistleri müdafaa için hükûmetin tedbir aldığı yalandır. Bizim mevsuk menbaalardan aldığımız haberlere göre polisler ahâliyi dükkânları kapamaya teşvik ettikleri gibi, müdafaasız kalmış olan yoldaşlarımızı taşlamak içinde halkı tahrik etmişlerdir. Bu gibi hücumlara yoldaşlarımız dört yahut beş şehir ve kasabada maruz kalmışlardır. Fakat bu yoldaşlar en vahşî hücuma Trabzon’da uğramışlardır. Bunlar Trabzon’a gelir gelmez ahâlinin bağırıp çağırmaları ve tahrikleri altında limana sevk edilmişlerdir. Burada onların üzerinde bulunan birkaç tabancayı aldılar ve sonra cebren bir motora koyarak denize açıldılar.
    Bu motorun arkasından ikinci bir motorda sahilden ayrıldı. Bu motorda silahlı adamlar vardı. Bizim arkadaşları bağladılar ve süngüleyip denize attılar. Ve bunların tayfası herkese Türk komünistlerinin denizin dibine gittiklerini anlatıyorlardı. Rusya Şuralar Cumhuriyeti mümessili, yoldaşlarımızı istikbal etmek istemiş, fakat vali buna mani olarak mümessilin evinden çıkmamasını emretmiş. Aksi hâlde halk tarafından parçalanacağını bildirmiştir. Rus mümessilin bu vak’ayı Moskova ve Ankara’ya haber vermesi ve bizim yoldaşların cellâtlar elinden alınmasına çalışması lâzımdı. Fakat yazık ki o sırada Trabzon’daki Rus mümessili cesur bir adam değildi. Trabzon’da bunu bilmeyen yoktur. Motorlar ve sahipleri malumdur. Bu hadisenin Belediye Reisiyle Millî Müdafaa Cemiyeti riyaset divanı tarafından yapıldığı söyleniyor. Burada (Rusyada) ise bu meseleye dair henüz bir karar alınmamıştır. Fakat artık susmak da imkân haricindedir. En iyi ve cesur arkadaşlarımızdan 16 yahut 17 sini kaybettik. Bizimle hemfikir olup cellâtların tecziyelerini istemelisiniz. Trabzon’a gelecek her komünistin öldürülmesine karar verilmiştir. Anadolu burjuvası barbarca yaptığı cinayetlerden mesul olmadığını gördüğünden komünistleri şiddetle takibe devam ediyor. Cellatlar tarafından öldürülmüş olan bizim en değerli yoldaşlarımızı müdafaa etmeyi üzerinize alacağınızı ümit ederim. Komünist selâmları ve hürmetler.
    Ahmet Cevat
    Türk Komünist Fırkası Merkezi
    Komitesinin Harici Büro Azası
    Görülüyor ki Giritli Ahmet Cevat, millî ve dinî geleneklerine çok bağlı olan Trabzon halkının, din ve mukaddesat aleyhine tahrikat yapan 16 komünisti yok etmesini “Anadolu burjuvalarının barbarlığı!” diye vasıflandırıyorlar. Bu hareketi Türk polisi ve Millî Müdafaa Cemiyeti (yani Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti) yaptırmış diyerek kurtuluş savaşında önderlik eden ve Halk Partisi’nin başlangıcı olan teşkilâtı tahkir ediyor. 16 serseri gebertildi diye yabancı bir devleti Türkiye işlerine karıştırmaya kışkırtıyor. Bütün bunları yaptıktan sonra da yılan gibi Türkiye’ye süzülerek sizin partinize girebiliyor ve geçen devrede mebusluğa kadar yükseliyor. Şimdi de Türk dilini yaratacak olan Dil Kurumu’nda bütün dillerin Türkçeden çıktığını ispata yeltenecek kadar milliyetçilik yapıyor. Biz buna razı değiliz. Siz, demokrat Türkiye’nin cidden demokrat olduğuna inandığımız başvekili herhâlde milletin arzusunu yerine getireceksiniz. Buna inanıyoruz.
    Sayın Başvekil!
    Bu saydıklarım komünist oldukları müspet vak’alar ve vesikalarla bilinen kimselerdir. Yoksa bunların yanında daha birçoklarını saymak her zaman kabildir.
    Boğaziçi Lisesi’nin son sınıfında iken arkadaşlarına karşı komünizmin müdafaa ve propagandasını yapan, onların millî mukaddesat diye bildikleri şeyleri tahkir eden, “günün birinde hepiniz komünist zindanlarında çürüyeceksiniz” diye mukabil tehdit savuran Doğan Aksoy, nihayet Rusya’ya kaçarken yakalandığı, evrakı arasında Moskova damgalı mektup zarfları bulunduğu, dolabında Lenin vesairenin fotoğrafları yakalandığı ve millî mukaddesata karşı olan hareketleri arkadaşlarının şahitliği ile sabit olduğu hâlde maalesef mahkûm edilmedi. Davada şahit olarak benim de bulunduğum bu komünistin bilakis lise imtihanlarını vermesine müsaade edildi. Şimdi felsefe talebesi olarak üniversitede bulunuyor. Esefle söylemek icap edilmesi gereken bu mikrop, serbest bırakıldı.
    Sayın Başvekil!
    Bunları gören vatanperver Türk çocuklarının kafasından neler geçtiğini bir lâhza düşündünüz mü? Bu çocuklar bazen bana: “Testiyi kıranla suyu getiren bir olduktan sonra niçin çalışalım? Niçin yurdumuza bağlı olalım?” diye sordukları zaman ben makul bir cevap veremedim. Bu cevabı sizden rica ediyorum.
    Evet! Komünistler gizli propagandalarla ordumuzun arasına kadar sokulmaya çalışıyorlar. Yine esefle söylüyorum ki hükûmet bir ordu mensubunu komünistliğe başlamış gördüğü zaman ciddileşiyor da binlerce maarif mensubunu kıpkızıl komünist gördüğü zaman aldırış etmiyor. Maarif şurasında “aile bir zehirdir” diyerek cemiyetimizin temelini yıkmak isteyen bir Sadrettin Celâl’i pedagoji profesörlüğünde tutmakla bütün alay kumandanlarını komünistten seçmek arasında ne fark var?

    Talim heyeti arasında komünistlerle kaynaşan Dil Fakültesinde solcu doçentlerin yapacağı zarar iki yedek subay talebesinin komünistliğinden bin kere korkunç değil midir? Daha birkaç gün önce İstanbul Tıbbiyesi’nde kimya doçenti Halil, asker talebelere hitaben: “Askerden nefret ederim” diye bağırdı. Bu sözün altında solcu temayülün açığa vuruşunu sezmiyor musunuz?
    Bu solcuların, artık eski fikirlerinden caymış oldukları da müdafaa makamında söylenebilir. Fakat “sözü namus saymak” hususundaki geleneğimizi “burjuva budalalığı” diye gören komünistlerin verdiği söze inanmak, vatan ve millet karşısında en büyük gaflet değil midir? Dün dönenlerin yarın yine dönmeyeceklerine hangi teminatla bakabiliriz? Onlar samimî olarak dönmüş olsalar bile vaktiyle işlemiş oldukları suçtan dolayı, hiç olmazsa bugün millet işlerine karışmak hakkından mahrum edilmeli değilmi idiler? Tövbekâr olmuş bir fahişe artık namuslu sayıldığı hâlde, nasıl namuslu ailelerin harimine alınmazsa, eski düşüncelerinden dönmüş olan komünistlerinde devlet harimine alınmamaları gerekirdi. Yüz ellilikler de affedildi. Fakat onlara hükümet makinesinde en küçük bir vazife veriliyor mu? Yüzellilikler acaba komünistlere göre daha mı suçludurlar? Unutmamak lâzımdır ki bu komünistler yurdumuzun içinde kalıp devlette yer işgal ettikçe yarın sınırlarda yurdu korumaya koşacak olan Türk çocukları kendileri ve cephe gerilerini emniyette sanmayacaklardır. Acaba hangi düşünce ve hangi taktik, vatan çocuklarının bu emniyetsizlik duygusunu gidermekten daha üstün tutulabilir?
    Fransa’da olup bitenler, hükûmette yer almış komünistlerin bir vatanı nasıl batırdıklarını parlak bir örnek hâlinde göstermiyor mu? Bu komünistleri ileride Türkiye için seve seve can verecek Türkçü gençlerin tutabileceği yerlerden uzaklaştırmak, farzı muhâl bir mesele doğursa bile, Türk oğullarını ıstırap içinde bırakmaktan doğacak millî zaaf kadar tehlikeli olabilir mi?
    Sayın Başvekil!
    Bütün milliyetçi Türkler sizinle beraberdir. Sizden, tarihimizin bu çetin anında vatan düşmanı komünizmin ezilmesini, bir daha baş kaldıramayacak şekilde ezilmesini istiyorlar. Mevcut kanunlar kafi değilse bu bozguncular ocağının kökünü kurutmak için yeni kanunlar yapınız. Kanun, millet vicdanın maskesi olursa manası olur. Millî vicdan vatan düşmanlarının tepelenmesini istiyor. Yurtsever Türk çocuklarının gözü önünde kötü bir örnek olan “komünistlere mevki vermek” usulünü derhâl kaldırınız. Yukarıda verdiğim örnekler yarının neslini yetiştirecek olan maarif sahasının bu mikroplarla nasıl bulaşmış olduğunu gösteriyor.
    Haydarpaşa Lisesi’ndeki son hadise bu bulaşıklığın görülüp bilinen son delilidir. Bu olaylar karşısında Maarif Vekâletine de büyük bir vazife düşüyor. Bu vazife klâsiklerin tercümesinden, sanki yabancı dil ve hatta Türkçe öğretimi pek yolunda gidiyormuş da sıra kendisine gelmiş gibi bazı liselere konulan Lâtince ve Yunanca derslerinden daha ileri ve üstün bir vazifedir. Bu vazife Türk maarifini öğretmen olsun, öğrenci olsun, bütün komünistlerden temizlemek vazifesidir. Maarif Vekâleti bir yandan dersine bir tek gün gelmiyen öğretmenden doktor raporu isteyecek kadar güvensizlik gösterirken, bir yandan kanunlarımızla yasak edilen fikirleri Türkiye’ye sokmağa çalışmış olanlara karşı şaşılacak bir güvenle hareket ediyor. Bunu Maarif Vekâletinin kötü niyetine veya kasdî hareketine yoramayız. Çünkü o dakdirde Maarif Vekâletinin de vatan ihanetinde ortaklığının kabul etmek icabeder.
    Fransa’da olup bitenler, hükûmette yer almış komünistlerin bir vatanı nasıl batırdıklarını parlak bir örnek hâlinde göstermiyor mu? Bu komünistleri ileride Türkiye için seve seve can verecek Türkçü gençlerin tutabileceği yerlerden uzaklaştırmak, farzı muhâl bir mesele doğursa bile, Türk oğullarını ıstırap içinde bırakmaktan doğacak millî zaaf kadar tehlikeli olabilir mi?
    Maltepe, 21 Mart 1944
    Orkun, 2 Mart 1951, Sayı: 22

     
  • Ölülerin dönüp dolaşıp bizde yaşamasıdır yalnızlık.
    Her ölü ölümünü kanıtlar,
    yani yaşadığını;
    ve biz durup dinlenmeden ölümlere ekleniriz,
    kurtuluş yoktur.
    Yazılmamış kitaplardır ölüler
    ve zamanın rafına kaldırılmış gümüşlerdir.
    Onlar ki, bir yanlarını bırakırken bize,
    bir yanımızı götürmüşlerdir.