• imamlık yapan ingiliz yüzbaşı...
    şimdi (2006) 68 yaşında olup, uzun yıllar Heybeliada’da ikamet eden Ali Durmuş anlatıyor:

    1971 yılında küçük kardeşim, Fatih ımam Hatip Lisesinde okurken, velisi olarak okula gitmiş ve öğretmeni ile görüşmek için okul bahçesinde beklemekteydim. Oradan Balat’taki Patrikhaneyi seyrederken ürperdim. “Ne hayalet bir bina! Küfrün merkezi burası olmalı!” diyerek kendi kendime azıcık yüksek sesle vah vah demişim. Az ilerde bir bankta oturan 90 yaşında ak sakallı, gün görmüş ihtiyar bir zat benim sesimi işiterek, bana; “Evlâdım neden vahlanıyorsun?” diye seslendi.

    Patrikhaneyi göstererek, “Bu hayalet binada kim bilir ne kadar casus vardır.” dedim.

    Ak sakallı amca; “Evlâdım bu ne ki?.. Ben bu gözlerimle gördüm, bu kulaklarımla işittim. Ben Süleymaniye Câmisinin cemaatindendim. ıngilizlerin ıstanbul'u işgal ettiği günlerdi. Bizim 20 yıllık imam efendi, yani Süleymaniye Câmisinin imamı, başında sarığı, cübbesi ve uzun sakalları ile bildiğimiz imam ortadan kayboldu. Kime sorsak hiç kimse bilmiyor. “ımam efendi nereye gider!” diye cemaat merak içinde idi. Bir iki ay sonra öğle namazını kılıp bahçede oturduğumuz bir günde, bir manga ıngiliz askeri, önlerinde yüzbaşıları ile birlikte çıkageldi. Ellerinde tüfekleri ile sağa sola dikkatlice bakarak kontrol ediyorlar, herhangi bir saldırı olmasın diye. Önlerindeki yüzbaşı yüksek sesle seslendi: “Ey Cemaat! Beni tanıdınız mı?”

    Kimseden bir ses çıkmayınca, bir müddet sonra tekrar; “Ey Cemaat beni tanımadınız mı?” diye seslendi. Tanıyan çıkmamıştı. Bir müddet sonra başındaki askerî miğferini çıkarıp cemaate karşı; “ışte ben 20 yıllık imamınız!..” deyince, herkesin aklı başına geldi ve onu tanıdık. Dedi ki: “Ben bir ıngiliz yüzbaşısıyım. Vazifem bitti, şimdi gidiyorum. şunu da söyleyeyim, sizin dininizi biliyorum, benim arkamda namaz kılanlar namazlarını iade etsinler.”

    Ve geldiği gibi manga askeri ile çekip gitti. Kim bilir bunun gibi kaç casus daha vardır...
  • *3-6 Yaş Dönemi*
    Okul öncesi dönemindeki çocuk ölümün yaşamdan farklı bir olay olduğunu öğrenmiştir. Ona göre ölüm bir son değil değişik bir hayat biçimidir.

    # 3-4 yaşlarındaki çocuklar için ölüm sevgi ve koruma için bağımlı oldukları bir sevgi nesnesinin o anda bulunmaması ile eş anlamlıdır. Hareketsizlik, uyku hali ve benzeri durumlar çocuk tarafından ölüm benzeri olaylar olarak yorumlanır. Çocuğa göre karşısındaki kişi yemek, içmek, koşmak gibi hareketleri yapmıyorsa ölüm benzeri bir olay yaşıyor olabilir. Çocuk, ölümle hayatın sona erdiğini anlayamaz.

    # 5-6 yaşlarındaki çocuklar egosantrik düşünce yapısındadırlar. Onlarda ölümü geriye dönüşü olmayan sürekli bir olgu olarak algılayamazlar. Ölen bir insanın doktora götürüldüğünde, ilaç verildiğinde veya sıcak yemek verilip yardım edildiğinde tekrar hayata döndürülebileceğine inanırlar. Kendi sınırlı deneyimlerinden bu yoruma varırlar. Gördükleri çizgi filmlerde üzerinden kamyon geçen, vurulan, öldürülen fakat sonra tekrar canlanan karakterler bu kavramı pekiştirir ve ölümün son olmadığını düşünürler. Zaman kavramları sınırlı olduğu için de ileriki bir zamanda insanın ölebileceğini düşünemezler. 'Geri dönülmezlik ve son' kavramları onlar için anlaşılmazdır. Bu yaş çocukları ölümü biyolojik bir olay olarak görmezler, canlı ve cansız nesneler arasındaki farkı da tam olarak algılayamadıklarından, ölümü; bir melek bir hayalet ya da doğaüstü kuvvetler şeklinde düşünebilirler. Pekçoğu da ölümü, yapılan yanlış davranışlardan dolayı verilen bir ceza olarak düşünür. Bir kişinin ölümünü o kişinin kötü olmasıyla eş tutabilirler.
    ...
    (Çocuklar somut düşünme döneminde olduklarından dolayı soyut (kavramları)düşünmeyi de somutlaştırmaktadırlar.)
  • Jack Dalton.
    Adım Jack değil. John , George , Robert , Michael ya da Steven da değil. Ehliyetlerimde , pasaportlarımda ya da kredi kartlarımda yazan isimlerden biri de değil. Gerçek adım hiçbir yerde geçmiyor , belki sadece kasamda duran üniversite diplomamda ve birkaç okul kaydında.
  • 632 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Not: Romanın hikayesi hakkında bilgiler içermektedir.
    *
    Dobrolyubov özetlemiş;
    '' Bu kitapta önemli olan
    Oblomov değil, Oblomovluktur. ''
    *
    Oblomov; dostu Ştolts'a ''Düşün bir kere'' diyordu.
    '' Bir tek solgun, üzgün bir çehre görmeyeceksin; hiçbir derdin olmayacak, ne Danıştay davaları, ne borsa, ne şirket, ne rapor, ne bakan, ne rütbe, ne terfi.... Bütün konuşmalar candan olacak. Evden taşınma derdin olmayacak.... Yalnız bu nelere değmez! Bir de buna hayat değil diyorsun. ''
    Ştolts; ''Değil kardeşim, '' dedi.
    Ve biraz düşünüp bu hayata bir isim aradı;
    - Bu bir çeşit Oblomovluk'tur.''
    *
    İş Bankası yayınlarında Sabahattin Eyüpoğlu ve Erol Güney çevirisinde ön sözde yazıldığı gibi, ''Toplumsal bir kaderin Oblomov'u içine düşürdüğü bu kaçınılmaz uyuşmayı rasgele bir tembellikle karıştırmamak gerekir. ''
    *
    Oblomov, çiftlik sahibi bir ailenin soylu çocuğu olarak dünyaya gelir.
    19. yüzyıl ortaları Rusya'dayız.
    Yepyeni bir dünyanın içine doğru sürüklenen bir Doğu dünyası....
    Oblomov yarım kalan bir insandır. Teşebbüs eden ve netice alamayan bir Doğulu..
    Hani bir söz vardı; ''Doğuya doğru giden bir geminin içinde Batıya doğru koşuyoruz'' ,.diye.
    Oblomov rıhtımda hareketsiz kalan adamdır.
    Doğduğu köyün masalsı hayatıyla büyülenmiş, ve geleceğe doğru attığı adım havada kalmıştır.
    *
    ''Oblomov evinin temiz pak, döşeli olmasını istiyordu; ama bütün bunların, Tanrı bilir nasıl, hiç farkına varılmadan olup bitmesi gerekti.''
    *
    ''Oblomov, 'Ah yarabbi! Ne budala insanlar var! Evleniyorlar. '' diye içini çekti ve sırt üstü yattı.''
    *
    '' - Ah yarabbi, hayat bir türlü yakamı bırakmıyor, nereye gitsem peşimde! ''
    *
    Ah Oblomov!
    '' - Zavallı dostum, batmışsın sen, boğazına kadar batmışsın, batağa gidiyorsun. '' demişti henüz 29. sayfada Ştolts; 607. sayfada ise kelimeler bir isyan ıslığı gibi, bir acıklı küfür gibi çıkıyordu artık : ''Senin işin bitmiş Oblomov!''
    *
    Onun tertemiz bir ruhu, okyanuslar kadar derin bir sezgi yeteneği, hayatı genişliğine kavrayacak kuvvetli bir dimağı vardı oysaki.
    O heyecanını yitirmiş, ümidini çaldırmıştı; hayata tutunan elleri çözülmüştü...
    Hiçir şey düşünmek istemiyordu.
    Hiçbir şey.
    Dünyaya ait herhangi bir mesele onun gözünde çözümlenemez bir problem gibi ağır ve karışıktı.
    Hiçbir şey düşünmek istemiyordu.
    Hiçbir şey...
    Yatmak, uyumak, derin uykulara dalmak....
    Ve bu kadarcık bir yaşamanın içinde bütün ihtiyaçlarının kendisi dışında ve kendisine fark ettirilmeden görülmesini istiyordu...
    *
    Oblomovluk o dönemde meşhur olan hayalet figürü gibi dolaşıyor roman boyunca.
    Palto'daki hayalet gibi....
    Marks'ın sözünü ettiği hayalet gibi....
    *
    Bir aşk, onun yüreğini tutuşturur gibi olur..
    Lakin yerinde sayan bir adam gibi mesafesiz koşturduğunu anlar Oblomov.
    Yatağına uzanır. Uyumak, uyumak, uyumak ister.
    *
    Uyuyan Doğu'dur. Bütün bir zenginliği, gizemi, derinliğiyle Doğu.
    *
    Kapitalistleşen bir dünyada kaybolmaya yüz tutan küçük bir derebeyi mirasyedisi olmuştur Oblomov.
    Dostu Ştolts sorar:
    '' - Pekala, farz et ki biri sana üç yüz bin ruble daha verdi, ne yapardın?
    - Bankaya koyar, faiziyle geçinirdim.
    - Banka fazla faiz vermiyor; niçin bir şirkete, mesela bizim şirkete koymazdın?
    - Yo, Andrey, beni kafese koyamazsın.
    - Neden bana da mı güvenin yok?
    - Sana var tabii, ama her şey olabilir: Şirketiniz iflas eder, beş parasız kalırım. Banka daha sağlam. ''
    *
    Burjuva değil, işçi değil, köylü değildir Oblomov. Memuriyete girmiş, çıkmıştır. Memur değildir. Bürokrat değildir.
    Kimdir bu Oblomov?
    '' - Peki ya sen nesin?
    Oblomov sustu.
    - Kendini toplumun hangi sınıfına koyuyorsun?
    - Zahar'a sor. ( Zahar Oblomov'un uşağıdır.)
    ...
    Ştolts; ''Kimdir şurada yatan'' dedi.
    - Amma da tuhaf. Bizim efendi işte, İlya İlyiç. ''
    *
    ''Efendi''dir o.
    Gitmediği bir köyü, ilgilenmediği bir toprağı, o toprakta çalışan tanımadığı köylüleri vardır.
    Efendidir o.
    Çoraplarını bile uşağına giydiren bir efendi.
    Artı değer üretmeyen, çalışmadan yaşamanın düşünü kuran bir efendi.
    Temiz ruhlu, iyi niyetli, dürüst, samimi, saf bir efendi ama...
    Züğürt Ağa filminde Şener Şen'in canlandırdığı her şeyini yitirmiş güzel toprak ağası gibidir o.
    Kentili de olamamıştır.
    Doğunun adı Oblomov'dur.
    Çoraplarını kendi giymeyen bir Doğu ve iş, proje, üretim peşinde koşan bir Batı.
    Kim ''efendi'' olmuştur sonunda?
    *
    Ön sözde denildiği gibi; ''Büyük Petro'dan beri Rusya'da devam eden büyük Rusya- Avrupa kavgasında, Gonçarov hiç gözünü kırpmadan Avrupa'nın tarafını tutuyor. ''
    *
    Oblomov kendi doğduğu coğrafyanın bile gelişiminden habersiz bir kuytuda sıkışıp kalmıştır.
    Ştolts şunları Oblomov'a bile söylemeye gerek duymaz:
    ''Oblomovka'nın artık ıssız karanlıklardan kurtulduğunu, onun da yavaş yavaş gün ışığına çıktığını sana söylemeye gerek yok. Dört yıl sonra bir istasyon olacağını, köylülerin tren yolunda çalışacağını, buğdayın artık ırmağa kadar trenle taşınacağını... Okullar açılacağını, eğitimin yayılacağını sana ne diye söylemeli?.. Hayır, yeni mutluluğun fecri seni telaşa düşürür, karanlığa alışmış gözlerini rahatsız eder. ''
    *
    Oblomov'un ilkgençlik zamanlarında sahip olduğu hayalleri; o büyük ve gelişmiş Rusya hayalini, peşini bıraktığı bu hayalleri; annesi Rus, babası Alman karakter, Oblomov'un çocukluk ve okul arkadaşı Andreyin Ştolts sahiplenmiştir. O Oblomov kadar derin ruh, geniş dimağ sahibi değildir; ama başladığı işi tamamlayan, çalışkan, üretken, neticelendiren bir adamdır.
    Ve Oblomov'un kendi adını verdiği çoçuğuna sahip çıkacaktır.
    Bir nesil sonra başka olacaktır her şey:
    '' Andreyini senin gidemeyeceğin yere götüreceğim... Onunla beraber gençlik hülyalarımızı gerçekleştireceğim.''
    *
    Bu romanı sadece bir ay gibi kısa zamanda yazan Gonçarov, ümidini Oblomov'un oğluna teslim ederken; Oblomov'a kısa bir ömür biçer ve onu bütün iyiniyeti ve temiz ruhuyla roman arasında hepimize nefis bir soluk aldıran dost bir elin diktiği tatlı leylak kokusu içinde bir taşın altında dinlendirir.
    *
    ''Gece leylak ve tomurcuk kokuyor'' ...
  • Bahçe duvarlarının dibine yan yana dizilip elma şekeri yalayan, bağıra çağıra kağıthelvacıların peşinden koşan, ya da boş arsalarda toplanıp sabahtan akşama dek çelik-çomak oynayan akranlarından fersah fersah uzaklardaymış yani; akranlarıyla sokak aralarında yaşayacağı maceraların tadından, kocaman gözlerle birbirlerine anlatacakları hayalet, cin, peri ve hortlak hikayelerinin insanda hoş korkular yaratan beklenmedik sonundan, evde oynayacağı oyunların büyüsünden, okul ödevlerini hazırlamanın heyecanından, tek başına bir şeyler yapmanın hazzından ve hiç kuşkusuz en önemlisi de "henüz boyutlarını keşfetmeye bile fırsat bulamadığı kendi yalnızlığından fersah fersah uzaklardaymış."
  • 484 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Ataturk un selanik yillarindan okul donemlerine harp akademisi ve savas cephelerine aksiyonun hic durmadigi soluksuz okuyacaginiz bir yapit. Elinizden birakamayacaksiniz.
  • 128 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    Bu kitabı okul yıllarımda okumuştum yıllar sonra tekrar elime aldım ve biraz daha olgunlaşmış halde tekrar okumaya başadım.Sınıf mücadelesi.Özellikle işçi sınıfının mücadelesi… Ve bu mücadelenin incelemelerinin günümüzde bile geçerliliğini koruyor olması manifestonun eşsizliğini gösterir.
    Dünya var oldukça sınıf mücadelesi hep devam edecek. Marx’ın dediği gibi “din, afyondur”.Önce bu afyonu sistemden ayıklamak gerekir.Ne diyordu Marx ve Engels, “Avrupa’da bir hayalet dolaşıyor:Komünizm hayaleti… Bütün Dünya işçileri, birleşin!”