• “Hayata sığmak kolay değil, elin kolun sığsa tuttukların sığmıyor, ayakların girse hayallerin girmiyor, belin dönse gözün arkada bıraktıklarında kalıyor, hep bir darlık, darlık, sıkışma, sonra da bakılıyor ki insan gire gire daha giriş kapısında durmuş, orayı da tıkamış, ötesi bomboş, yiğitsen ilerle.”
    Coşkuyla Ölmek, Şule Gürbüz
  • Gerçek hayata giriş - insan genel hayatı yaşayarak kendi özel hayatını kurtarır.
  • Edebiyata (dünya edebiyatına) ulaşmak, ulusal kibrin, dar görüşlülüğün, zoraki taşralılığın, anlamsız müfredat eğitiminin, tamamlanmayan kaderlerin ve kötü şansın meydana getirdiği hapishaneden kaçmaktı. Edebiyat, daha büyük bir hayata, yani özgürlük alanına giriş pasaportuydu.

    Edebiyat özgürlüktür. Özellikle de birer değer olarak okumanın ve içedönüklüğün ayaklar altına alındığı bir çağda edebiyat, özgürlüğün ta kendisidir!
  • 479 syf.
    ·9/10
    Albayım kulağa ne güzel gelen bir hitapmış albayım. Bunu, pek sevdiğiniz Hikmet Benol’un acılı tatlılı biraz da şizofrenik hikayesinde gördüm yüzlerce cümlede. Pek hoşuma gitti ne yalan söyleyeyim, öykündüm ben de keşke bir albay tanıdığım olsa ve albayım desem ona diye. Ama bir albaya sahip olmak değil mesele albayım; mesele albayım hitabının bu romanda kavuştuğu anlam veçhile bir albay bulabilmek albayım. Yani aslında dostlara; daha doğrusu dost ağabeylere yönelik bir hitap bu albayım. İzninizle bu kısa yazıda size hitaben konuşarak bu açlığımı birazcık olsun gidermek istiyorum.

    Albayım, siz benden iyi tanıyorsunuz Hikmet’i. Oğuz Atay desem tanımazsınız belki; ama galiba ikisi pek yakın insanlar (Hikmet Ben-ol nihayetinde). Hikmet Benol’u sizin yanınızda gördüm albayım; bir gecekondu mahallesinde, üç katlı bir ahşap evde başı sonu olmayan oyunlar yazıyordu. Sizle tartışıyordu albayım; sadece şunun şurası nasıl olsun veya olmasın diye değil, aynı zamanda hayat üzerine, yazmak üzerine, sanat üzerine, fildişi kulelerine çekilmiş acı çeken insanlar üzerine; ve önsözde belirtildiği üzere benim çoğunu fark etmediğim oyunlar üzerine: Hamlet, Romeo ve Juliet ve dahası. Ben Hikmet’i anladım mı tam olarak deseniz evet diyemem albayım. Çünkü o bile kendini tam anlayamadan roman bitiveriyor. Ama en azından şahit olabildim albayım. Hikmet’in düşüşlü hayatı; ama böyle sert bir düşüş değil; her gün, gram gram eriyişi albayım; ha işte ondan bir düşüş. Öyle bir düşüş. Önce Sevgi’yi buluyor Hikmet; Sevgi de onun gibi acayip bir hikayenin ürünü: O da dışlanmış bir şekilde. Dışlanmışlıklarıyla birleşebileceklerini hayal ediyorlar ikisi de. Ortak parantezde değil de parantezin dışında olmanın verdiği birlikle hareket edebileceklerine inanıyorlar. Çünkü albayım, parantezin dışındakiler pek bir yalnızdır; parantezin dışında bir başkasını gördüler mi tek umutları ne kadar farklı yerlerde olurlarsa olsunlar birbirleridir. İşte bu sebepten seviyor herhalde Hikmet ile Sevgi birbirlerini albayım; ben öyle anladım. Ama sonra bunun yetmediğini görüyorlar albayım; farkında olmadan tutuldukları yalnızlık, bencillik gibi hastalıklar bedenlerini sardığı için bir türlü parantezin dışında birleşemiyorlar albayım. Oysa Hikmet bulaşıkları bile yıkıyor; kötü bir evde doğru dürüst eşyaları yokken bile umut besliyor Sevgi’ye karşı ve arkadaşları pek tasvip etmese de hatta Sevgi’nin yakınları da, o tüm bunlara göğüs germek istiyor; göğüs geremiyor ama en azından onların deyişiyle hareket etmemek için çok çabalıyor. Olmuyor be albayım; işte bir yerden sonra olmuyor. Sevgi Hikmet için ulaşılmaz bir şey. Kelime oyunlarını görüyor musunuz albayım? İsimler ne kadar da özenle seçilmiş. Sonra Hikmet Bilge’yi buluyor mesela. Bilge’ye de ulaşamıyor. Bilge Hikmet’ten bilgisiyle üstünmüş izlenimi veriyor. Oysaki Hikmet’ten sual olunur mu albayım? Bilgi, bilgelik Hikmet’in yanında nedir ki albayım, söyleyin Allah aşkına. Mütercim Arif’ten sözler söyleyin; onlar beni haklı çıkaracaktır inanıyorum. İnanıyorum albayım o dediklerinize göre bence mübarek bir insandı Mütercim Arif. Reddiyelerinden bahsederdiniz albayım; işte bu bile başlı başına takdire şayandır: Bu dünyayı ve dünyanın temelindeki düşünceleri reddedebilmektir esas maharet ve Mütercim Arif bunu cesurca yapmıştır (Ben de Hikmet gibi abartsam olmaz mı albayım?). Varsın başkaları onu Don Kişotçuluk oynar sansın; bizler ondan istifade eder isek gerisinin önemi kalmaz ki albayım! Dünya ne derse desin albayım. Hikmet de böyle düşündü ve burnunun dikine gitmedi mi zaten albayım? Sevgi ona hoş gelmedi; hele Sevgi Hikmet’in üzerinde bir otorite kurmaya kalktığında Hikmet Sevgi’den iyice soğudu.(“Ve sonra birlikte sokakta yürürken, istediğin yerden karşı kaldırıma geçmeğe cesaret ettin.”, Hikmet’ten Sevgi’ye hitaben, sf. 91.) Zaten hep üşürdü Sevgi albayım; soğuğa gelemezdi. Hikmet öyle mi, hayır. Hikmet o yüzden Bilge’ye yöneldi sonra galiba albayım. Onu da sevdi. Öyleymiş işte; birkaç kişiyi sevebiliyormuş insan. Bilge de ondan üstün duruyordu aslında ve Hikmet’in buna sinirlendiği de oluyordu sanki ama galiba bilmek, bilgi gibi bir ortak noktaları olduğu için albayım böyle bir şey oldu. Bunlar işin romantik kısımları albayım; kadın-erkek ilişkisine dair güzel detayların, tartışmaların bulunduğunu düşündüğüm; ataerkil düşünce yapısıyla edilen kavgaların ilginç bir dışavurumu biraz da.

    Asıl mesele, sizin de bildiğiniz gibi oyunlar albayım. Hikmet, çok derin olduğu için albayım, hayatı gerçeklerden oluşan karmaşık bir boyut olarak göremiyor. Tüm o karmaşık gerçeklikleri alıp başka bir düzleme yansıtıveriyor: Oyun düzlemine. Oyunlar olunca ortada; her şey daha kolay ve anlaşılabilir; hem kendini daha az tehlikeye atıyor insan, değil mi albayım? Oyunların ne zararı olabilir ki albayım? Ben de öyle düşünürdüm hem. Meğersem değilmiş albayım. Sizden bunu görmenizi beklerdim albayım aslında; Mütercim Arif de mi görmemiş ki? Belki bakmamıştır da ondan görmemiştir albayım. Sizinki gibi post-post-post-post-bilmemne bir gerçeklikte, bir gecekondu mahallesinde yaşayan kim var ki albayım? Siz de belki bu durumunuzun münferitliğinden dolayı bilemediniz. O oyunlar evrildi çevrildi acayipleşti git gide; yazdığınız piyeslerden bahsetmiyorum sadece albayım, aynı zamanda dünyada oynamaya kalktığınız oyunlar da acayipleşti. Fark etti Hikmet inşallah en sonunda oyunların pek de işe yaramadığını. Yaşatır, öldürmez oyunlar. Bazen ölmek çok daha iyi bir seçenektir; belki de hep aslında -ecel gelmişse hele- albayım; ama kast ettiğim şu ki oyun dediğiniz gerçeği bir daha onu bulamayacağınız şekilde bozar. Bundan sonra yaşasanız da kime, neye yaşarsınız? Bitkisel hayattan farkı var mıdır oyunlarla yaşamanın? Hem zaten bu tehlikeli oyunların Hikmet Benol’a nelere mal olduğunu da gördük; artık kimse gitmemeli o yollardan.

    Bir de söylemeden edemeyeceğim albayım; bu romanda bir yandan da yalnız, kıymeti bilinmemiş sanatçı sendromu yüklemişsiniz Hikmet’e. Şaşırdım açıkçası; fildişi kulelerden bahsetmediniz direkt; ama Hikmet’i tek başına kalmış, sesini duyuramayan, çok başarılı bir yazar olarak gördükçe aklım nedense Martin Eden’e kaydı. Sonra bu roman acaba kendi dünyasında yapayalnız kalmış entel dantel bir hayat hikayesi mi diye düşündüm albayım; ama değil albayım. Ama o havayı neden birden basmış Oğuz Atay, anladım aslında -kendisi de biraz böyle değil miydi yaşadığı dönemde-; ama bu romana giriş sebebini anlamlandıramadım. Tehlikeli Oyunlar, albayım, benim için hayatın bir kenara savurduğu, kendi olmayı kendine çok görmüş, kendi olmayı kendine çok gördüğü için kendini mecburen beğenmiş (ve kendini böle böle çoğaltmış (bkz. Hikmet I, … VII en son hatırladığım)), kendini beğendiğinin farkında olarak takdir göremeyeceğinden emin olduğu için bir albaya sığınmış; gerçeklikle bağını kopardığı için oyunlar oynamaya başlamış ve sonunda da kaybetmiş bir adamın şizofrenik bir dille yazılmış uzun, pek-pek-pek-pek güldüren, kelime cambazlıklarıyla ve hayata dair ilginç gözlemlerle dolu ve aynı zamanda kadın-erkek ilişkilerini iki farklı yönden irdeleyen; anlaması zor ama sürükleyici bir roman albayım. Bu yazdıklarım size ulaşmayacak albayım; biliyorum; ama bu da benim oyunum olsun, çok mu? (bu aslında ikinci oyunum oldu bu yazıda albayım; ama diğeri sayılmaz, o küçük bir oyundu, ha? Ha-ha.)
  • Derler ki bilge yaşayabildiği kadar değil, yaşaması gerektiği kadar yaşar. Şunu da derler ki, doğanın en başta gelen ve halimizden yakınmayı gereksiz kılan lütfu bizi dünyadan göçmekte özgür bırakmasıdır. Hayata verdiği giriş yolu bir tek, ama çıkış yolu yüz binlerce. Yaşamak için toprağımız olmayabilir, ama ölmek için toprak bulunur nasıl olsa.
    Michel de Montaigne
    Sayfa 170 - İş Bankası Yayınları 33. Baskı
  • Hayat Fiziğine Giriş:

    Her doğum, en az iki ölüm eder. Biri yaşamak, diğeri yaşatmak isteğine bağlı, iki ölüm.

    Ancak hayata gelenin, hayatta kalması için, o ölümler sayesinde nefes aldığından habersiz olarak yaşaması gerekir.

    Aksi takdirde, söz konusu kişi bir savaştan ibaret olur ve her gün içinden ölü çıkar.