• Şimdi gitmek vakti bizim için dedi kendi kendine ve başını Melahat’ın omzuna yaslayarak, “Saadetimizi bozdular, benim kocam bana bunu yapmaz. İcbar ettiler” dedi.

    ((Bunu diyen, bir gece önceki akşam davetinde yabancı elçilerin, hükümet önde gelenlerinin, arkadaşlarının ve aile dostlarının yanında bir ülkenin kurucusu, ilk reisicumhuru olan kocasını küçük düşürmüş, rezalet çıkarmış, gecenin kötü sonlanmasına sebep olmuş bir kadın.Bir kişi de çıkıp " Kardeşim bu adam reisicumhur, bu bir devlet daveti, ne derdin varsa yalnızken konuş ta adama bunu yapma,sen Avrupa görmüş insansın sözümona medeniyet görmüşsün her şeyin bir usulü adabı var ayıptır yahu, bu 1 değil 2 değil yapma artık şunu" demiyor ya ona şaşırıyorum. Sıradan bir zamanda, sıradan bir ailede bile defalarca yaşansa boşanmaya sebep olacak bir olay açıkça anlatıldığı halde ortada hiç bir şey yokmuş gibi davranı(lı) yor. Kendi adıma kimi neden suçladığını anlamadım. Kocasının kendisine ne yaptığını da anlamadım, adam bu şekilde yaşamaktan yorulmuş bıkmış ve artık bitirmek istiyor. Daha yanlı bir şekilde anlatılamazdı. Kitabın adı "Latife'nin Aşkı "olsaydı daha doğru olurdu bence))
  • Her şeyin bir adabı var...
  • Aşık-ı şeyda olan gönüllere aşk olsun.
    Adabı vardır sevginin sevgiliye uzletinde.
    Güneş vurur gövdeye gölgemizle ikiyiz.
    Okumak, okunacak nesne apaçık olsa da kolay bir iş değil.
    Tutuşur halemiz, yanmaktan da geçeriz.
    Başlayanı bitirmekle,ki paye paye öderiz.
    Sevgiye şefaat izni verilmiş olanların gönüllerine aşktan rızkı verilir.

    İnsanın anlama yetisinin kanıtı, insanın istediği her şeyi kanıtlayabilmesi değil.
    Doğru olanın doğruluğunu, yanlış olanın ise yanlışlığını ayırt edebilmesidir.
    Zekanın göstergesi ve özelliği budur.
    Sevgiye görevde öncelik, anlatmak değil yapmak!..
    Anlatamayabiliriz belki, anlatamıyoruz diye vazgeçebiliriz belki.
    Ama yapmaktan asla vazgeçemeyiz.
    Sevgiye şefaat izni verilmiş olanların gönüllerine aşktan rızkı verilir.

    Neyi, anlatmaya çalıştığımız güzelliği.
    Gönül, yazmakla hangi örtüyü kaldırmayı düşünüyorsun?..
    Gerçekleşecek olan her şeyin senin istediğin gibi olmasını arzulama!..
    Aksine her şeyin olduğu gibi olmasını iste.
    Böylelikle yaşamın huzurlu olacak.
    Vazife, güzel olana hizmet, çirkine buğz.
    Sevgiye şefaat izni verilmiş olanların gönüllerine aşktan rızkı verilir.

    Hayata dair öğrenebilecek olduklarının sayısına inanamazsın.
    İnsan olan insan'ı tamamlar!..
    Hâl dilinde, teheccüt vakti duada hasbıhal makamında.
    Aslında dayanabildiğim son ana kadar şehirde kaldım.
    O süre içinde de diğer herkes gibi hummalanmayı bekledim.
    Düşünen salgın, yeni nesiller için farklı bir kıyamet senaryosu sunuyor.
    Sevgiye şefaat izni verilmiş olanların gönüllerine aşktan rızkı verilir.

    Nereyi seversen, orası senin dünyandır.
    Kendine yeni şeyler söylemeye cüret et!..
    Bazıları da güz çiçekleri gibi; en güzel renkleri, en soğuk gün ve gecelerde açıyor.
    Lakin hiç baharı görmüyor.
    Rengini behemehâl güze borçlu, oysa baharı arzuluyor.
    Hiçbir şey olmadı.
    Sevgiye şefaat izni verilmiş olanların gönüllerine aşktan rızkı verilir.

    Kâfir ağlar, bizim ahvâl-i perişanımıza.
    Acziyetin düşük bir makam olduğunu kabul etmiyorum.
    Aciz yaratıldığının farkında olan insan, kimden medet umacağını da bilir.
    Bu hem özgürlük hem de kuvvet demektir.
    Acz’ini bilir, Rabb'ine dayanır.
    O'ndan umar, O'na güvenir.
    O'ndan daha ulu bir mercii yok.
    Sevgiye şefaat izni verilmiş olanların gönüllerine aşktan rızkı verilir.

    Bekledim de bekledim.
    Herkes ölüp gidiyor, gönlü huzur bulmadan.
    Bu feryat neden, bir sen mi kalacaksın?..
    Ha iki gün fazla, ha iki gün az yaşayacaksın.
    Ateşte kül toprakta gül olacaksın.
    Mühim olan yaşarken insan olacaksın.
    Sevgiye şefaat izni verilmiş olanların gönüllerine aşktan rızkı verilir.

    Beni benden alıp bilinmeze götürdün.
    Bilinmezde olmak bilinende olmaktan daha huzur verici.
    Hâlâ kendimi b/ekliyorum kendimle şems vakti bir garibin duasında.
    Bunların bazıları, bitmek bilmeyen birer çıkmaz.
    Tek yaptığımız hayatta kalmak!..
    Elbette ama zevk aldığım kısımları da yok değil yalnızlığın.
    Sevgiye şefaat izni verilmiş olanların gönüllerine aşktan rızkı verilir.

    İnandığı şeylerin hayatlarında gerçek olduğu gönülleri ara bul gönül.
    Biri isyanlarda, beni anlamıyorlar!..
    Anlamadıkları için anlaşılmıyor değiliz.
    Sadece aynı yerden yaralanmalarını bekleyeceğiz.
    İşte o zaman anlaşılacağız.
    İnsanlar, aynı yerden canları yanmadıkça sizi anlamazlar.
    Sevgiye şefaat izni verilmiş olanların gönüllerine aşktan rızkı verilir.

    Sevememenin boşluğunda insan yalnızlığının putlarıyla oturuyor dizdire.
    Gönül soruyor!..
    Şükür ile Hamd'in ne farkı var?..
    Şükür, verilene edilir.
    Hamd, verilene de verilmeyene de edilir.
    <El-hamdülillahi alâ külli hâl" de olduğu gibi.
    Sevgiye şefaat izni verilmiş olanların gönüllerine aşktan rızkı verilir.

    Yani!..
    >İçinde bulunduğumuz her hal için Allah'a hamd ederiz.
    Kainat Kitabını okuyor musun?..
    >Görevimiz sayfa sayfa insanı okumaktı.
    Bu dev kitap, ölümlüler için bilginin tek kaynağıydı.
    Rabbinin üzerindeki nimetini hatırlayana aşk olsun.
    Sevgiye şefaat izni verilmiş olanların gönüllerine aşktan rızkı verilir.
    (Y.ed - Kalp Sırrına Erenler Albümü)

    Engin Demirci Şiirleri © Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.


    https://www.facebook.com/...822198067855060/?d=n
  • Her şeyin bir adabı var. Bir gelin böyle mi yapar. Evin büyüklerine saygı gösterip onların kararlarına uyacağı yerde böyle baş mı kaldırır
  • 96 syf.
    ·Beğendi·9/10 puan
    Kitaba geçmeden önce Hoca Ahmet Yesevî'yi tekrar hatırlayalım. Anlatmakla bitmez ama bildiğim kadarıyla yazacağım. ''Pîr-i Türkistanî'' olarak bilinen Hoca Ahmet Yesevî, ilk Türk mutasavvıfıdır. Sadece bir şehrin değil, bütün Türkistan'ın pîridir. Türk halk sufî geleneğinin ve Yesevîlik tarikatının kurucusudur. Bugünkü Kazakistan'ın Sayram kasabasında dünyaya gelmiş olup babası İbrahim Ata, Sayram ve çevresinde tanınmış bir hocaydı. Anne ve babasını çocuk yaşta kaybeden Ahmet Yesevî'nin eğitimiyle, Arslan Baba ilgilenmiştir. Arslan Baba'nın dinî-tasavvufî eğitiminden geçerek ondan aldığı emaneti insanlara ''Hikmet''leri aracılığıyla damla damla sunan, kutsal emaneti Horasan erenleriyle dünyanın dört bir tarafına ulaştıran ve Türkçe yazdığı hikmetleriyle dilimizin gelişmesi ve zenginleşmesine katkıda bulunan büyük bir velîdir.
    Arslan Baba'nın vefatıyla eğitimine başka şehirlerde devam etmiştir. Dönemin ilim merkezi olan Buhara'ya gitmiş, burada Yusuf Hemedânî'nin talebesi olmuştur. Burada dinî-tasavvufî eğitimini tamamladıktan sonra, yine o bölgedeki Yesi (bugünkü adıyla Türkistan) şehrine yerleşmiştir. Uzun yıllar halkı maneviyât yolunda irşâd ettikten sonra burada vefât etmiştir. Ruhu şâd olsun..

    Hoca Ahmed Yesevî, tasavvufî düşüncelerini Türkçe ve sade şiirler ile anlatmış, ''Hikmet'' adı verilen bu şiirler zamanla toplanarak 'Dîvân-ı Hikmet' adı altında meydana gelmiştir.

    Tarih boyunca Türk hükümdarları ile gönül sultanları arasında derin bağlar kurulmuştur. Ecdâd, cihâna hükmetmeden önce gönüllere hükmetmeyi, şehirlere girmeden önce gönüllere girmeyi şiâr edinmiştir. Gönüllere girilmeden şehirlere girilemeyeceğini bilmiştir. Örnek verecek olursak; Osman Gazi ile Şeyh Edebalı, Fatih Sultan Mehmet ile Akşemseddin Hazretleri, II. Murad ile Molla Hüsrev Hazretleri.. örnekleri daha da çoğaltabiliriz. Kitapta da Anadolu'nun Fatihi Alparslan'ın torunu Sultan Sencer ile Yusuf Hemedânî hazretlerinin muhabbetinden bahsedilmiş.
    Bugün Sultan Sencer'in türbesi, cami ve dergâhıyla birlikte oluşan külliye, Orta Asya’nın en önemli ziyaret yerlerinden birisidir. Sultan Sencer'in türbesi malûmunuz Türkiye (TİKA) tarafından 2004 yılında restorasyonu bitirilip açılışı yapıldı. UNESCO Dünya Kültür Mirası listesine alındı. Hayâlini kuranlara gidip görmek nasip olur inşallah diyorum.

    Hat yazısına az çok âşinâ olanlar bilecektir. Kitabın başında kûfî yazıyla besmele-i şerîf yazılmış. Görür görmez hat yazısına olan şevkim bir derece daha arttı :)

    Değinmek istediğim ayrı bir nokta şu ki; bir yerde türbe ziyaretinin âdâbı ile ilgili bir makâle okumuştum ama bulamadım. Makalede bir velînin türbesi ziyaret edileceği zaman evvelâ mürşidi yani; hocası, daha sonra o zât ziyaret edilmelidir, âdâbı budur diyordu. Elbette her şeyin bir usûlü erkânı var. Bu nereden aklıma geldi? Kitapta, Hoca Ahmet Yesevî'nin akıllı öküzü menkîbesinde, Emir Timur manevî yönden bağlılık duyduğu Hoca Ahmet Yesevî'ye lâyık bir türbe yaptırmak istemiş. Kabri odak alınarak yapımına başlanan türbenin duvarları yükseltilmeye başlandığında bir gariplik fark etmişler. Örülen duvarlar her gece yerle bir edilmekte, ertesi gün de yapımına yeniden başlanmaktaymış. Sonra anlamışlar ki duvarları, aniden beliren bir öküz, boynuz darbeleriyle yıkmaktaymış. Ustalar bunu bir Allah dostuna danışmışlar. O da durumu, Hoca Ahmet Yesevî'nin, hocası Arslan Baba'nın kabri imar edilmeden kendi kabri üstüne türbe inşa edilmesine karşı çıkması şeklinde yorumlamış. Böylece ustalar durumu Emir Timur'un danışmanına aktarıp önce Arslan Baba'nın türbesine başlanıp, daha sonra da Hoca Ahmet Yesevi'nin türbesine devam edilmesine karar vermişler. Yani büyüklere hürmet Türk-İslâm geleneğimizin bir parçası.. Bu gibi menkîbeleri gerek tarihte gerek edebiyatta sözlü kaynak olarak kullanırız.

    Kitapta hoşuma giden noktalardan bahsedecek olursam; Fâtımâ Dilâ'nın, babası Çoban Ata'nın onlara Yesevî öyküleri anlatması için sabırsızlanması, geceleri her elektrikler kesildiğinde babasını bu konuda ikna etmesi, her gece elektrikler kesilsin diye dua edip, elektrikler kesilmediğinde bile gidip düğmeleri kapatması ve ortamı uygun hâle getirmesi, babasına, bütün aile Yesevî öykülerini dinlemek için hazır olduklarını bir tiyatrocu edasıyla tekmil verip güldürmesi. Tam gelecekte hayâlini kurduğum aile ortamı :) Günümüzde çocuklara televizyon, tablet ve telefon dışında vakit geçirebilecekleri bu gibi değerli anılar bırakabilmek tabii ki hayâl değil.. Ailece bir şeyleri paylaşıyor olmaktan başka güzel ne olabilir ki.. Huzur budur işte..

    Kitapta geçen çocukların adları da dikkatimi çekti; Fâtımâ Dilâ, Alp Erkin, Gevher Şehnaz..gibi.. Çocuklara ad koyma geleneği, ülkemizde sıkça kullanılan Türkçe-Arapça-Farsça adlar hakkında uzun bir yazı yazılabilir, bu yüzden burada değinmek istemiyorum.

    Yeri gelmişken, Hoca Ahmet Yesevî'nin Arapça, Farsça dillerini bir kenara bırakıp ''hikmet''lerini Türkçe olarak söylemesi bazı kişiler tarafından rahatsız karşılanmış. Bunu ona dile getirdiklerinde ise şu hikmetiyle cevap vermiş:

    ''Sevmiyorlar bilginler sizin Türkçe dilini
    Bilenlerden işitsen açar gönül ilini
    Âyet, hadis, anlamı Türkçe olsa duyarlar
    Anlamına erenler, başı eğip uyarlar
    Miskin Hoca Ahmed, yedi atana rahmet
    Fars dilini bilir de, sevip söyler Türkçeyi''

    Cânım Türkçem. Belki de biz milliyetimizi ve Türklüğümüzü Hoca Ahmet Yesevi ve Yunus Emre gibi Türk uluları sayesinde koruduk. Zirâ dilini unutan toplum asimile olur. Hep aynı serzenişte bulunuyorum, biliyorum ama bugün güzel Türkçemizi kaybediyoruz. Farkında olmak lâzım. Kısa mesajlar, sosyal medya terimleri, yabancı diller, özellikle İngilizce ile karışık Türkçe konuşma küstahlığı.. Sonumuz hayrolsun diyorum..

    Kitaptan bir puan kırmamın sebebine gelince; bazı cümleler eksikti, kendim doldurdum. Yazım yanlışları çok fazlaydı, noktalamaya dikkat edilmemiş, sözcükler birbirine karışmıştı. Okuduğum her şeyde noktalamaya ve yazıma dikkat ettiğim için bu gibi yanlışlar ister istemez gözüme batıyor. Editörlerin kitap basıma çıkmadan kontrol etmesi gerekir. Yazılarımı tekrar tekrar kontrol etsem de ben de yanlış yapıyorum elbette, sonra bir bakıyorum yanlış yazdığımı fark edip, utanıyor, düzeltiyorum. Ama bu bir kitap, birkaç kişinin elinden geçiyor, birçok okura hitâp ediyor. Kitabın okunmasında, beğenilmesinde önemli etkenlerin başında biçim ve üslûp gelir. Tekrar basımı yapılacağı zaman bunların dikkat edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Bu naçizâne eleştirilerimden dolayı beni mâzur görün ama Türkçeye sahip çıkmak hepimizin görevi. Bunun dışında kitap gayet güzel.. Orta öğretim ve lise çağındaki gençlerimizin bir solukta okuyabileceği faydalı bir kitap. Yazar Dr. Hayati Bice'nin üslûbunu ilk kez deneyimlemiş oldum. Pîr-i Türkistânî Hoca Ahmet Yesevî'yi kuşaklara aktarmak gibi ulvî bir amacı kendisine görev bilmiş hocamızı can-ı gönülden kutluyorum, başarılarının devamını diliyorum. Diğer kitaplarını da okumak nasip olur inşallah. Allah hayırlı uzun ömürler versin..

    Neden uzun anlattım; çünkü okumaya fırsat bulamadığım kalın bir Divân-ı Hikmet öncesi bu kitap iyi geldi. Hoca Ahmet Yesevî'yi iki cümle ile es geçmek saygısızlık olurdu. Sayın Oğuzhan Saygılı Hocam'a ve Kitap Şuuru'na teşekkür ediyorum. Tarih boyunca yol gösterici bir ışık vazifesinde olan gönül sultanlarımızı, âlimlerimizi, erenlerimizi çocuklarımıza ve gençlerimize aktarmak ve bu vesileyle onların ruhunu şâd etmek dileğiyle.. Allah onlardan râzı olsun.. Unutmayalım..

    Aklımıza, gönlümüze kazınılması gereken şu sözü tekrar buraya iliştiriyorum: #84343827

    Kitapla ve sevgiyle kalın. Esenlikler dilerim..

    Kitap Şuuru
  • (Haziran ayı öykü etkinliği)

    Bir yakınınızın cenazesinde hayal edin kendinizi (Allah gecinden versin). Namaz kılınmış, cenaze defnedilmiş. Gözde yaş, gönülde hüzün, elde mevtanın hayrına dağıtılan kıymalı kır pidesi. İşte o kıymalı kır pidesi; ölenle ölünmediğini, hayatın her şeye rağmen devam ettiğini simgeliyor. Kıymalı pide deyip geçmeyin içinde ne hakikatler gizli. Mesela; o ölüm ve hüznün sizi sarmalaması gereken anda pidenin lezzetine dair fikir yürütebilecek durumdaysanız, rahmetliyi pek sevmediğiniz sonucunu da çıkarabiliriz. Ben de şu an bir cenazedeyim ve pide gerçekten lezzetli.

    Ev taziyeye ve cenaze yemeğine gelenlerle hınca hınç dolu. Herkesin acıyan gözleri üzerimde. Hocanın güzel sesi ile okuduğu Yasin, ortamın duygusal yoğunluğunu arttırıyor. Cenazeler bizde düğün telaşıyla karşılanır. Ölenin sevenlerinin ona son görevini yerine getirmekteki heyecanlarını anlıyorum. Ama sanki insanlar belli bir prosedürde üzülmeye zorlanıyor gibi geliyor bana. Bir de bu cenaze yemeği konusu var, kafama yatmayan. Ölüm haberi gelince birilerinin ilk iş olarak mutfağa girmesi trajikomik değil mi? Gerçi insanlar bir yerde haklı, cenaze evine karnı acıktığı için gelen bir sürü münasebetsizle muhatap oluyorlar. Mesela şu çaprazda oturan akraba kişisi kendisine ikram edilen çayı “yeğenim yengenlere söyle şuna az daha dem eklesinler” diye geri çevirdi. Çayının demi insanın gamından daha önemli bu adam için. İnşallah cenazesinde helvası çok lezzetli olur ve onu hep öyle hatırlarım. Tamam sakin olmam lazım. Ben bu cenazenin ev sahibiyim. “Biz, onların önlerine bir set, arkalarına da bir set çekip gözlerini perdeledik. Artık görmezler. Onları uyarsan da uyarmasan da onlar için birdir, inanmazlar.” (Yasin, 9-10). Oku hocam oku, ağzına sağlık.

    Aslına bakarsanız en yakınımı kaybettim. Yedi aydır aynı masada yemek yediğim, aynı salonda oturduğum, geceleri aynı yatakta yattığım kişiyi: Eşim Ayşe’yi (Yani en azından fiziksel olarak fazlasıyla yakındık). Eceli gençliğine ve elim bir trafik kazasına yazılmış. Üzücü tabi… Allah rahmet eylesin. Ağır hastalık geçirip ölenler için yakınlarını teskin sadedinde ‘Allah kurtardı’ derler. Ayşe de hayatı, sanki bir hastalıkmış gibi sürekli ondan yakınarak yaşadığı için Allah’ın kendisini kurtardığını varsayabiliriz. Ki kendisinin benle sık sık paylaştığı duaları da hep bu yöndeydi. (Allah canımı alsa da kurtulsam). Hoca “ölülerinizi hayırla yad edin” dedi. O yüzden size Ayşe ve evliliğim ile ilgili verebileceğim bilgiler sınırlı.

    Babamın amcası aldı mikrofonu eline. Kendisi cami derneğinin başkanı ve hacı olduğu için bu merasimde minik bir performans sergilemenin hakkı olduğunu düşünüyor galiba. ‘Kurukafa’ adlı arabesk bir ilahi okuyor. Yav amca hadi sesinin kötülüğünü, detone oluşlarını falan bir tarafa bırakalım, bir genç kadının cenazesinde icra edilecek eser mi bu?! Yan odadan annemin hıçkırık sesleri geliyor. Neye ağlıyor kim bilir kadıncağız, bu iç gıcıklayıcı parçada. Genç yaşta ölen gelinine mi, dul kalan oğluna mı, kucağında bir torun bile olamayışına mı? Bu arada evliliğimizin mimarı annemdir. Bir akraba toplantısında görmüş en son çocuk olarak gördüğü Ayşe’yi. Bilmem neyinin nesi oluyordu inanın unuttum. Tabi gelinlik çağdaki bu kızın her halini iyice süzmüş. Bir soruşturma, kızın görüşüp ettiği biri de yok. Bana, çok hanımefendi kız bir görüşseniz, teklifiyle başladı her şey. Anacığım, hadi ben evlilik çağı gelmiş ve gençlikte kanın hızlı akması sebebiyle sağlıklı düşünemeyen bir konumdaydım, senin basiretini bağlayan neydi? Gerçi sen de haklısın evlilik biber gibi yemeden tatlı mı acı mı olduğunu bilemezsin.

    Bir tane daha kıymalı pide istesem ayıp olur değil mi? Ailecek yemeğe biraz düşkünüz de. Bu evliliğe sebep olan huylarımdan biri sayılır. Annem Ayşe’yi bana övdüğü bir zaman şöyle demişti: “Oğlum, kıza kaç sefer dikkat ettim bir kere bile tabağında tek lokma bırakmadı. Tabağında lokma bırakmayan kız alınır. Neden? Çünkü israf etmez, bıraktığın parayla evi çekip çevirir. Seni borca, güce sokmaz. Tabağında yemek bırakan nazlı büyütülmüştür, yokluk görmemiştir. Onun nazıyla uğraşamazsın. Tabağında yemek bırakan yarın bir gün senden sıkılır, seni de bırakır. Hem tabağını sıyıran yemek ayırt etmez. Her yemeği seven senin de her halini sever. Sıkıntı da çekseniz, yokluk da görseniz ekmeğin arasına soğan koyar yer, gıkını çıkarmaz. Demem o ki bu kız alınır yavrum. Gül gibi geçinir gidersiniz.” Annemin yemek adabı, ev ekonomisi ve karı koca ilişkileri üzerine bu olağanüstü ikna edici konuşmasından sonra kendimi nikah memuruna evet derken buldum.


    Aslında annem farkında olmadan aradığım aşkın tarifini yapmıştı. Görmesini bilen için yemek ile aşk arasında sıkı bağlantılar kurulabilir çünkü. Mesela bir yemeği, hoşlanmasan bile sırf sevdiğin kişi yaptığı için yemek, içinde yığınla mesaj barındıran bir durumdu. Sevmediğin yemeği, sadece o yaptığı için yiyordun. Onun sevgisi her şeyi sevilebilir kılıyordu. İşte sevgi. Onun emeğine, yemeği pişirirken alnında kabaran her boncuk tere, mutfakta geçirdiği her dakikaya hürmet gösteriyordun aslında. İşte saygı. Hayatta ağzına sürmeyeceğin yemeği onun hatırı için yiyerek, “ben senin için neleri göze almam ki” mesajı veriyordun. İşte fedakârlık. “Bu yemek masasında vazgeçemeyeceğim tek şey sensin, sen hep böyle karşımda ol da gerisi mühim değil” diyordun. İşte vefa. Herhangi bir yerde çok daha güzelini yiyebilecekken onun hazırladığından başkasını gözün görmüyordu. İşte sadakat. Önündeki nahoş yemeğe baktığında aklına kendi açlığın değil beğenmediğin takdirde onun kırılabileceği geliyordu. İşte empati. Aşk bir tabağın dibini sıyırmak değilse nedir a dostlar? Yaa yemek meselesini küçümsemeyin demiştim. Gel gör ki teoride çok güçlü sayılabilecek bu düşünce pratikte iflas etmişti. Allah var evliliğimiz boyunca Ayşe tabağında tek bir lokma bile bırakmadı ama aynı şeyi benim hayat neşeme de uyguladı.

    “Her şeyin hükümranlığı elinde olan Allah'ın şanı yücedir! Siz yalnız O'na döndürüleceksiniz.” (Yasin, 83). Dayanamıyorum ben de ağlamaya başlıyorum. Neden ağlıyorum? Genç yaşta ölen şu kadına mı, bir gün benim de ölecek olmama mı, daha mutlu bir evlilik yapamadığıma mı, yoksa onun daha mutlu bir evlilik yapamadığına mı, ziyan olan aylarıma ve psikolojime mi, çektiklerime mi, çektirdiklerime mi, bilemiyorum. Zaman zaman onun ölmesini istediğimi hatırlıyorum utanç ve pişmanlıkla. Bir yerde okuduğum bir söz avuturdu beni; İnsanları öldürmeyin, biraz bekleyin zaten ölecekler, gibi bir şeydi. Bu sözün kabul olan dualarımdan biri olacağını nereden bilebilirdim. Umarım hiçbiriniz eşinizin bir fani olmasına sevineceğiniz bir evlilik yapmazsınız. Ölüm, hem ölen hem kalan için yeni bir başlangıç sayılır. Yeni başlangıçlarla teselli ediyorum kendimi. Ayşe’ye de yeni hayatında başarılar diliyorum içimden bir Fatiha okuyarak. Gözyaşlarıma aldanan hoca ayrılırken “üzülmeyin, Mevlam cennetinde kavuşturur inşallah” diyor. Aman hocam ne diyorsun sen. Mübarek adamsın kabul falan olur söylediklerin. Korku dolu bir bakışla uğurluyorum kendisini.

    Milleti gönderdikten sonra gürültü olsun diye televizyonu açtım. Boş kalan ev hüzünle dolmuş gibi. O an, yalnızlığın yarattığı boşlukta Ayşe’yi hiç unutamayacağımı hissettim. Ne olursa olsun pek çok ilkimi onunla yaşamıştım (Aklınıza fena şeyler gelmesin). Kendisi benim hayattaki en büyük tecrübemdi. Acı da olsa tecrübeydi nihayetinde. Her şeyiyle hayatıma sirayet eden bu insan belki de benim kişiliğimin bir parçasıydı artık. Neyse bunları düşünüp aylardır yorgun olan kalbimi ve zihnimi daha fazla yormamalıyım. Bir süre istirahat etsinler. Mutfağa yöneliyorum. Evliliğim boyunca yatak odasında arayıp da bulamadığım mutluluğu benden esirgemeyen mutfağa. Cenazenin de tesellisi ona düştü. Midem kazındı, kalan pidelerden biraz atıştıracağım. Televizyondan Barış Manço’nun ‘Unutamadım’ şarkısı ulaşıyor kulaklarıma. Bastırmaya çalıştığım hüznüme kader istihza ile cevap veriyor herhalde. Soğan da soymadım, gözlerim niye yanmaya başladı?

    “Gözlerimde yaş, kalbimde sızı -elimde kır pidesi- unutmadım seni.”
  • 200 syf.
    Günümüzde sosyal medya, İnternet kullanmayan neredeyse artık yok. Her şeyin bir usulü adabı olduğu gibi elbette İnternet kullanmanın da bir usulü, bir adabı var. Yazarın, değindiği konular vesilesi ile sosyal medyadaki paylaşımlarıma ve beğenilerime daha çok dikkat eder oldum. Okuyun arkadaşlar okuyun.
  • Kurabiye dediğin sakin sakin yenir. Her şeyin bir adabı var.