• 1724 syf.
    ·41 günde·Puan vermedi
    Ramazan gecelerinin en güzel tarafı size eşlik edecek kitap dostlarınızın olmasıdır. Bu gece beni yalnız bırakmayıp eşlik eden dostuma ithafen;
    Sevgili Sefiller,
    Öncelikle zamanında seni bitirmeden araya başka kitapçık arkadaşları aldığım için senden özür dilerim ama aklım hep sendeydi. Aramıza giren bu soğukluğu kapatmanız her ne kadar zor olsa da bütün günümü sana ayırdım. Ve birlikte hüzünlü sona ulaştık.
    Bu uzun serüvenin sonunda senden bana kalanlar;

    Sefalet… Bir kelimenin bu kadar yükü taşıyacağını hiç tahmin etmezdim. Satırlarından aldığım bu yükün ağırlığını
    uzaklardaki kızına para göndermek için saçlarını kestiren sefil bir annenin, Fantine’nin;
    ‘"Yavrum artık üşümeyecek. Onu saçlarımla giydirdim" sözüyle omuzlarımda hissettim.

    Ve Jean Valjean... Ah , daha önce hiçbir roman karakteri bu kadar erdemli bir hırsız olmadı şu dünyada...
    Hapisten kaçmış bir adamın mahkûmiyetin zincirlerini ölene kadar taşıdığını
    ve bu görünmez zincirlerin eziyetinden kurtulup gerçek zincirlere vurulmak istese de kendisine biçtiği görevler engel olmuştu en başta ona. Öksüz bir yavru –Cosette vardı, kendisine emanet edilen. Zamanla bir görevden fazlası olmuştu bu yavru onun için, bir bağ kurmuşlardı. Bırakamazdı onu. Bu yavru muhtaçtı kendisine ve kendisi de bu yavruya muhtaçtı. Onu sevmek ve onun tarafından sevilmek bu görünmez mahkumiyetin karanlığını aydınlatan bir mumdu.
    Gerçek mutluluğun insana ne denli bir haz verdiğini, tek günlük çalışmayla o sorumluluklarını yerine getiren bir babanın, ruhunun en derininde hissettiği tarifi şöyle açıklıyordu ;
    "Mutlu olmak ne korkunç bir şey! İnsan halinden nasıl da memnundur! Bunun kendisi için yeterli olduğuna nasıl da inanır! Yaşamın yanlış hedefi olan mutluluğa yönelirken, gerçek hedef olan sorumluluk nasıl da unutulur.’"

    Bir gün Jean Valjean Cosette’in artık ona ihtiyacı olmadığını gördü, kendisi olmadan da mutlu bir hayat sürebilecekti. Cosette’in artık Marius’u vardı. İşte o zaman Jean Valjean görevini tamamlamış bir memur edasıyla istifasını verdi, bunu yapmanın tüm zorluğuna rağmen...

    Ve Marius ile Cosette aşkı. Uzun bir süre uzaktan uzağa süren bu aşk yine bana ''işte gerçek aşk bu '' dedirtti. Aralarında geçen tutkulu diyaloglarında ise hayret edilesi bir hayranlık uyandırıyordu..
    — Gerçekten delirmiş gibiyim.Size tapıyorum matmazel ! Ayaklarını mikroskopla ruhunu teleskopla inceliyorum.
    " Cosette onun için bir kadın değil bir kokuydu. Onu soluyordu."

    Ve diğer karakterler, Gavroche, Eponine ve Javert.Kötülüğün diğer yüzleri ise Thenardierler. Peki ya Gavroche ? Şarkıları ile hem hüzünlendirip hem de güldürdü.

    Özellikle sonu oldukça dokunaklıydı gerçekten insanın ruhuna dokunan birçok ayrıntı vardı. Buna bir örnek olarak, Jean Valjean’ın Cosette’e aldığı ilk kıyafetleri bir ömür yanından hiç ayırmamış olmasını verebilirim. O kıyafetleri bir valizin içine koydu ve nereye giderse oraya götürdü. Valizin içinde ne olduğundan habersiz Cosette, adını “vazgeçilmez” koyduğu bu valizin vazgeçilmez oluşuna bir anlam veremiyordu. Okura bu kıyafetlerin önemi hiç hissettirilmeden, kitabın sonunda kıyafetlerin ‘vazgeçilmez’in içinden çıkması çok çarpıcıydı. Jean Valjean’ı bu olayla tanıdığımı hissettim ve başkarakteri kitabın sonunda tanıyıp sevmek kitabın zaten acı olan sonunu daha da acı hale getirdi.

    Aslında kitap maddi sefalete karşı manevi göz kamaştırıcı bir görkemi anlatıyor. Her şeyin maddede anlam kazanmadığını düşünen, insanları damgalamaktan kaçınan ve özgürlüğüne düşkün insanlar için Sefiller iyi bir seçenek olacaktır.

    Önemli uyarı: Lütfen geç olmadan okuyun ve hayatınıza size bu kitabın tekrar okunmasını tavsiye edecek güzel insanlar edinin...
  • Zümer


    53- De ki: "Ey kendilerine kötülük edip, aşırı giden kullarım! Allah'ın rahmetinden umudunuzu kesmeyin. Allah bütün günahları bağışlar. Çünkü O çok bağışlayan, çok esirgeyendir. "

    54- "Rabb'inize yönelin. Azap size gelmeden önce O'na teslim olun sonra size yardım edilmez. "

    55- "Ansızın ve hiç farkına varmadığınız bir sırada size azap gelmeden önce Rabb'inizden size indirilen en güzel söze, Kur'an'a uyun. "

    56- Kişinin "Allah'a karşı aşırı gitmemden dolayı bana yazıklar olsun! Gerçekten ben alay edenlerdendim " diyeceği günden sakının.

    57- Veya şöyle demesinden: "Allah beni doğru yola ulaştırsaydı sakınanlardan olurdum. "

    58- Yahut azabı gördüğü zaman; "Keşke benim için bir kez daha dünyaya dönüş olsa da iyilerden olsam" diyeceği günden sakının.

    59- Allah şöyle buyurur: "Evet, ayetlerim sana gelmişti de sen onları yalanlamış, büyüklük taslamış ve inkârcılardan o!muştun. "

    60- Allah'a karşı yalan uyduranların yüzlerinin kapkara olduğunu görürsün. Kibirlenenlere yetecek kadar, cehennemde yer yok mudur?

    61- Allah, sakınanları, başarılarından ötürü kurtarır. Onlara hiçbir kötülük gelmez, onlar üzülmezler.

    Yüce Allah, zalimlerin kıyamet günündeki korkunç hallerini,"Eğer yeryüzünde olanların hepsi ve onunla birlikte bir misli daha fazlası o zalimlerin olsaydı, kıyamet günündeki kötü azaptan kurtulmak için onu fidye olarak verirlerdi. Çünkü hiç hesap etmedikleri şeyler, Allah tarafından karşılarına çıkarılmıştır." (Zümer suresi, 47-48) ayetiyle tasvir ettikten sonra rahmetinin kapılarını ardlarına kadar açmıştır. Yeter ki tövbe etsinler. Günahkârlar ne kadar günahlara batmış da olsalar yeter ki O'nun rahmetine ve bağışlamasına içtenlikle yönelsinler.

    Yüce Allah, onları her şeye rağmen ümitsizliğe kapılmadan ve karamsarlığa düşmeden kendisine yönelmeye çağırıyor. Bu rahmet ve bağışlama çağrısı ile birlikte kendilerine verilen bu fırsat kaçmadan ve iş işten geçmeden dönüş yapmadıkları, tövbe etmedikleri taktirde kendilerini bekleyen azabın da bir tablosu sergilenmektedir.

    De ki: "Ey kendilerine kötülük edip, aşırı giden kullarım! Allah'ın rahmetinden umudunuzu kesmeyin. Allah bütün günahları bağışlar. Çünkü O, çok bağışlayan, çok esirgeyendir."

    Nasıl yorumlarsak yorumlayalım, bu bütün günahları içine alan, Allah'ın geniş rahmet deryasıdır. Bu, Allah'a dönüş çağrısıdır. Bu, sapıklık çölünde kör, yalnız başına kalmış, uzaklara düşmüş savurgan günahkâra bir çağrıdır. Arzu, umut ve Allah'ın bağışlamasına güvenme çağrısıdır bu. Yüce Allah, kullarına merhametlidir. Onların acizliğini ve zayıf olduklarını, içten ve dıştan bünyeleri üzerine etki eden faktörleri çok iyi bilmektedir. Şeytanın her konuda onları avlamak için tetikte beklediğini, bir açıklarını kolladığını, onları saptırmak için bütün yolları kullandığını, piyade ve süvari askerleriyle onlar üzerine akınlar düzenlediğini, bu iğrenç eyleminde çok ciddi olarak çalıştığını bilmektedir. Bunun yanında insan denen varlığın zayıf bir bünyeye sahip, çok zavallı bir yaratık olduğunu, kendisini bağlayan ipin elinden kaçması ve yapıştığı kulpun kopmasıyla çabucak yere serileceğini de bilmektedir. Onun bünyesine yerleştirilen görevlerin, eğilimlerin ve ihtirasların dengesinin çabucak bozulabileceğini, onu sağa sola çarptırabileceğini, günaha sokabileceğini ve buna karşı onun sağlıklı dengeyi koruma konusunda zayıf düştüğünü de bilmektedir.

    Yüce Allah, insan denen yaratığın bütün bu durumlarım biliyor. Bunun için de ona yardım elini uzatıyor; rahmetinin geniş kapılarını ona açıyor. Hemen günahlarının cezasını vermiyor; hatasını düzeltmesi ve yolda doğru yürümesi için ona bütün şartları hazırlıyor. İsyana daldığından, günaha battığında dolayı kovulduğu ve işinin bittiği, tövbesinin kabul edilip yüzüne bakılacak halinin kalmadığı düşüncesine kapıldığı bir sırada... Evet, işte bu umutsuzluk ve karamsarlığın egemen olduğu bir sırada, rahmetin cazip tatlı çağrısını işitiyor:

    "De ki: "Ey kendilerine kötülük edip, aşırı giden kullarım! Allah'ın rahmetinden umudunuzu kesmeyin. Allah bütün günahları bağışlar. Çünkü O, çok bağışlayan, çok esirgeyendir."

    İsyânkarlıkta aşırı gittiği, günahlara daldığı, korunmuş sahadan kaçtığı ve yoldan saptığı halde insan ile huzur veren, tatlı rahmet ve O'nun diriltici, hoş görünümlü gölgeleri arasında hiçbir engel yoktur. Onunla bunların hepsinin arasında tövbeden başka bir şey yoktur. Tek engel, tövbedir. Girenlere engel olan hiçbir kapıcının bulunmadığı ve oraya dalan kimsenin bir başkasından izin almaya mecbur olmadığı açık kapıya dönüş yapmak yeterlidir.

    "Rabb'inize yönelin, azap size gelmeden önce O'na teslim olun; sonra size yardım edilmez."

    "Ansızın ve hiç farkına varmadığınız bir sırada size azap gelmeden önce, Rabb'inizden size indirilen en güzel söze, Kur'an'a uyun."

    Dönüş... Ve islâm. İtaatin bağışına ve teslim oluşun gölgesine dönüş. İşte her şey bundan ibaret. Ayinsiz, merasimsiz, engelsiz. Aracısız ve şefaatçısız olarak!

    Bu, kul ile Rabb'i arasında doğrudan bir temastır. Yaratan ile yaratılan arasında doğrudan bir ilişkidir. Yoldan çıkmış olanlardan, dönüş yapmak isteyenler varsa dönsünler. Sapıklardan, Rabb'ine yönelmek isteyenler yönelsinler. Günahkârlardan, teslim olmak isteyenler teslim olsunlar. Gelmek isteyen durmasın gelsin. Gelsin ve içeri girsin. Kapı açıktır. Bağış, gölge, feyiz, bolluk ve bereket... Bunların hepsi kapının arkasındadır. Önünde ne kapıcı var, ne hesap soran!

    Çabuk gelin! Çabuk gelin! Zaman geçmeden gelin! Çabuk gelin! "Azap size gelmeden önce O'na teslim olun; sonra size yardım edilmez." Orada hiçbir yardımcı yoktur. Çabuk gelin! Zamanın garantisi yok. Gecenin veya gündüzün herhangi bir saniyesinde iş işten geçebilir ve kapılar kapanabilir. Çabuk gelin! "Rabb'inizden size indirilen en güzel söze, Kur'an'a uyun." İşte O da önünüzde durmaktadır. "Ansızın ve hiç farkına varmadığınız bir sırada size azap gelmeden önce Rabb'inizden size indirilen en güzel söze Kur'an'a uyun." Çabuk gelin! Fırsatı kaçırmadan, Allah hakkında asılsız görüşlere saplanmadan ve Allah'ın sözüyle alay etmeden önce gelin:

    "Kişinin "Allah'a karşı aşırı gitmemden dolayı bana yazıklar olsun! Gerçekten ben alay edenlerdendim" diyeceği günden sakının."

    Allah, kaderime sapıklığı yazmış, eğer kaderime doğru yolu yazsaydı ben de doğru yola girer ve sakınırdım demeden önce gelin!

    "Veya şöyle demesinden: "Allah beni doğru yola ulaştırsaydı, sakınanlardan olurdum."

    Bu, meseleyi asılsız bir sebebe bağlamadır. Çünkü işte fırsat şimdi elinde bulunuyor. Doğru yola götüren tüm vasıtalar da halâ ortadadır. Tövbe kapısı da işte orada açık durmaktadır.

    "Yahut azabı gördüğü zaman: "Keşke benim için bir kez daha dünyaya dönüş olsa da iyilerden olsam" diyeceği günden sakının."

    Bu, ulaşılmayacak bir ütopyadır. Bu dünya hayatı sona erdikten sonra dönüş ve gidip-gelme olmaz. İşte şimdi çalışma yurdundasınız. Bu ise biricik fırsattır. Bunu kaçırdınız mı artık dönüşü olmaz. Hem siz bu fırsattan, aşağılayıcı ve azarlayıcı bir şekilde sorguya çekileceksiniz.

    Allah şöyle buyurur: "Evet, ayetlerim sana gelmişti de sen onları yalanlamış, büyüklük taslamış ve inkârcılardan olmuştun."

    Surenin akışı, kalpleri ve duyguları ahiret sahasına ulaştırdıktan sonra devam ediyor. Bu büyük divanda dururken, ilahi mesajı yalanlayanlar ile takva sahiplerinin durumlarını tasvir eden bir sahneyi sergilemeye geçiyor.

    "Allah'a karşı yalan uyduranların yüzlerinin kapkara olduğunu görürsün. Kibirlenenlere yetecek kadar cehennemde yer yok mudur?"

    "Allah, sakınanları, başarılarından ötürü kurtarır. Onlara hiçbir kötülük gelmez, onlar üzülmezler.'

    İşte en son akıbet burasıdır. Burada bir grup insanın yüzü rezillikten, üzüntüden ve cehennemin alevlerinden kararmıştır. İşte bunlar, yeryüzünde büyüklük taslayanlardır. Bunlar, Allah'a çağrıldıkları ve bu çağrı, onca günaha girdikten sonra bile aralarında sürekli tekrar edildiği halde, kurtuluş çağrısına kulak asmayanlardır. Bugün onlar, yüzleri kapkara eden bir rezillik içindedirler. Diğer grup ise, kurtulmuştur. Başarıya ulaşmıştır. Onlara bir kötülük dokunmayacak ve onlar acı, keder çekmeyecekler. Bu, takva sahiplerinin oluşturduğu gruptur. Bunlar, ahiret endişesiyle yaşayanlardır. Allah'ın rahmetinden umudunu kesmeyenlerdir. Bugün onlar kurtuluşa, başarıya, güvene ve huzura kavuşmuş bulunuyorlar: "Onlara hiçbir kötülük gelmez, onlar üzülmezler."

    Artık bundan sonra dileyen açık olan kapının ardındaki feyizli, huzur verici rahmet çağrısına kulak versin; dileyen de savurganlığında ve kötülükleri içinde kalsın; farkında olmadıkları bir halde azabın gelip kendilerini kıskıvrak yakalamasına kadar yoluna devam etsin!

    Şimdi surenin son bölümüne geliyoruz. Burada Tevhid gerçeği, her şeyi yaratan ve her şeye hükmeden, mülkün sahibinin birliği açısından ele alınıyor. Burada müşriklerin, Peygamberimize -salât ve selâm üzerine olsun- yaptıkları teklifin tutarsızlığı sergileniyor. Müşrikler O'na, sen bizim ilahlarımıza kulluk yap, biz de buna karşılık senin ilahına kulluk edelim diyorlar. Doğa1 olarak bunun saçma bir teklif olduğu belirtiliyor. Zira yüce Allah her şeyin yaratıcısıdır. Göklerin ve yerin çarkını ortaksız olarak döndüren yalnız O'dur. Bu durumda, yani göklerin ve yerin dizginleri O'nun elinde olduğu halde nasıl onunla birlikte başka ilahlara kulluk yapılabilir?

    "Onlar, Allah'ı gereği gibi bilmediler."

    O, kudret ve egemenlik sahibi yegâne mâbut iken, onlar O'na 8rtak koşuyorlar. Halbuki, "Kıyamet günü yeryüzü bütünü ile O'nun avucu içindedir; gökler de O'nun sağ elinde dürülmüştür."

    Kıyamet günündeki bu gerçeğin bu şekilde tasvir edilmesi nedeniyle eşsiz bir kıyamet sahnesi sergileniyor. Bu kıyamet sahnesi, arş'ın çevresini saran ve Rabb'lerinin adını yücelten meleklerin tutumu ve bütün bir varlığın O'na övgüde bulunması ile sona eriyor: "Övgü, alemlerin Rabb'i olan Allah içindir." İşte bu da Tevhid gerçeği konusunda en kesin ve net ifadeyi sergiliyor.

    Fizilal'il Kuran
  • 288 syf.
    Kitap; tarih profesörü İlber Ortaylı'nın, adından da anlaşılacağı üzere bir ömrün nasıl yaşanacağına dair verdiği tavsiyelerden oluşmakta. Kitabın içerisinde; okunacak kitaplar, izlenecek filmler, görülecek yerler gibi, maddeler haline getirilmiş listeler mevcut. Nitekim; Tarih uzmanlığının yanı sıra, entelektüel (ki Ortaylı'ya göre, haddinde olmayan şeylerle ilgilenen kişilere "entelektüel" denir) birikime sahip Ortaylı'nın tavsiyeleri, son derece kıymetlidir. Elbette sanat tavsiyeleri olan bu eserler, belirli noktalarda görelidir ama hocamızın tavsiyeleri, elbette dünya insanı olabilmek adına önceliğe alınmalıdır. Zira; temel isimlerin önerisini yapmıştır.

    Ben bu incelemede kitabın eleştirisi üzerinde durmak istiyorum. Bir defa; bence kitabın hitap ettiği kitle konusunda çok ciddi sorunlar var. Basit bir örnekle; "15 yaşından sonra bir şey iyi şekilde öğrenilmez!" diyerek net tavırla konuşan Ortaylı'nın bu sözleri siyasetçilere mi, yoksa gençlere mi? Eğer gençlereyse, Ortaylı'nın bu sözlerini çok kaba buldum. Kendisi, ekranlarda da bildiğimiz üzere, bazı konularda çok net konuşur (bu elbette iyi bir şeydir), fakat bunu yaparken sözlerinde duygusal manada kaba bir eğilim olduğu da görülmekte. Bir gence, "15 yaşından sonra bir şeyi öğrenirsin ama iyi öğrenemezsin." diye tavsiye vermenin, incitici olduğunu düşünüyorum. Bu yargıyı defalarca üstüne basa basa söyler. İncitici olan budur. Eğer bu sözler siyasetçilere yönelikse (ki kitapta maarif ile ilgili düşüncelerini dile getirerek Türk eğitim modelinin Atatürk'ten bugüne evrilişini anlatır), bunun bence kitabın basıma hazırlık aşamasında, ilgili noktalarda belirtilmesi gerekir. İlber Ortaylı'nın konuşmaları, hangi kitleye yönelik olduğu çok belirsiz. Bu can sıkıcı bir durum. Siz "15 yaşından sonra iyi öğrenilmez." cümlesini, siyasetçilerin yüzüne vurup onları eğitim sistemini regüle etmelerini konusunda sertçe uyarırsınız. Bu ayrı. Bu lafı gençlere söylersiniz. O ayrı. Bunu ayırt etmek gerek. Neticede Ortaylı'nın hedef kitlesi 15 yaşından küçük kişiler değildir. Doğrusunu isterseniz; iyi öğrenme ile ilgili söz hakkı, psikoloji bilim dalıyla uğraşarak eğitim psikolojisine yönelenen kişilerin olmalıdır. Neyin ne zaman iyi öğrenileceğini, beyni ve zihni iyi tanıyan kişilerin yorumlaması daha doğrudur. İstisnasız her şeyin, 15 yaşından sonra iyi öğrenilmeyeceğini söylemek, zihne hakarettir. İstisnasız her şeyin, 15 yaşından sonra iyi öğrenilmeyeceğini söylemek, gerçekten uzak bir durumdur. Elbette genel yargılarla konuşulması gerek, burada İlber Ortaylı'yı istisnaları ciddiye almamakla suçlamıyorum. Kendisi de istisnaların varlığını söyler. Ancak bunları dile getirirken dili çok sivridir. Bunu, kendisinin sosyal bilimci olmasına dayandırıyorum. Fakat yine de, bir gence tavsiye verirken, bir büyük olarak bu kadar sivri konuşmamasını da isterdim.

    Kitabın amacı, başlığından da anlaşılacağı üzere "Bir Ömür Nasıl Yaşanır?" sorusuna yanıt olmalıydı. Ancak kitabın yarısından fazlası, hayata dair değil de, daha çok yapılacak etkinliklere yönelik olmuş. İlk paragraftaki söylediğimi tekrar ediyorum; elbette İlber Ortaylı gibi deneyimli bir bilim insanından bu tavsiyeleri almak, bizler için bir nimettir. Verdiği tavsiyelerin, şuan için yapmam mümkün olanları, daha geç kalmadan yapmayı düşünüyorum. Açıkçası; bilhassa (genel konu başlığı olarak) yurt-dışı ile ilgili tavsiyelerini, imkânım olduğu zaman tekrar okuyacağım. İşte kitaptaki asıl sorun; ortalama bir Türk gencinin, bu kitabı okuduğu zaman, kitabın çoğu kısmı için "bunu anca ileride yaparım" demesi. Yani; bu iyi bir şey olsa bile, yaklaşık 300 sayfaya yakın bir kitabın ağırlıklı olarak bu konularla öne çıkması, konunun bir ömrün nasıl yaşanacağına dair sohbetten ziyade, gelecekte imkanınız elverişli olursa neler yapabileceğinize yönelik olmuş. Ben, biraz daha hayatın içinden konuşmalar yapmasını beklerdim. Bu tarz konuşmalar, kitabın çok azınlığını içeriyor. Bu denge, tersi olsaydı, daha güzel olabilirdi. Ben bu açıdan da eksik buldum.

    Elbette; geçip de yaşamsal olarak en kötü durumdaki hayatı anlatmasını beklemiyorum. Hayat öyküleri dinlemeyi asla beklemiyorum. Zira; bu kitap İlber Ortaylı'nın tavsiyeleri üzerine kurulu ve bu tavsiyeler, kendisinin hayatının yansımalarından elde edilen sonuçların okuyucuya duyurulmasıdır. Bundan daha tabii bir durum yoktur. Benim eleştiri noktam; bu tavsiye işlemini yaparken işe biraz daha "hayatsal" yanaşmasıydı. Örneğin; yurtdışı ile ilgili çok uzun konuşur. Kendisi yurtdışına açılan kapılar üzerinde çok durmaz. Sadece, hocalarımızın peşinden bizlerin koşuşturarak imkanlar yaratmamızı söyler. Bu çok doğru bir şeydir. Ama benim beklentim; Ortaylı'nın bunlara örnekler vermesi olurdu. Sohbet böylece daha tatlı ve samimi olurdu.

    Eğitim sistemine yönelik çok doğru bir tespit bulunuyor. Kendisi Aristoteles'in okulundan örnek vererek, asıl öğrenmenin temelinde de ezberin olduğunu söyler. Yani; bir şeyi ezberlemeden öğrenmek zordur. Günümüzde ezberci eğitime karşı çıkanların, büyük bir kısmının boş hayaller peşinde koştuğu söylenir. Daha doğru diyeyim; ezberin olmadığı bir sistem getirmeyi vaat edenler, boş erekler taşımakta. Zira ezber; kaçınılmazdır. Ortaylı hocamızın bu yaklaşımı çok hoşuma gitti. Ancak şu da doğru ki, bizim sistemimiz olması gereken ezber'den biraz değil, aşırı fazla ezber. Yani Aristoteles'in Akademi'si bu kadar da ezbercilik yapmıyordu :)

    Ortaylı, çok başarılı bir tarih hocası ve ben, kendisinin bu başarısına bile ne olumlu ne olumsuz yakıştırma yapabilecek düzeydeyim. Sadece; kendisinin uluslararası başarılarına da dayanarak bunu söylüyorum. Alanında uzman biri. Kendisinin okuyucusuna tavsiyeleri de son derece kıymetlidir. Kendisinin dolu geçen bir ömrü olmuştur. Tecrübeleri çoktur. Benim eleştiri noktam; tecrübelerini çok anlatmamıştır. Anlatmış elbet, ancak daha farklı konulara daha ağırlık vermiştir. Bunun gibi, yukarıda saydığım noktalar da esere yönelttiğim diğer eleştiriler.

    Bu inceleme, ağırlıklı olarak eleştiriye (kitabın bence eksikliklerine ve beklentilerine yönelik bir eleştiriyi kastediyorum) dayalı oldu. Ve tabii ki, kitabın bana olan etkilerini okudum. Benim yaşımda bir kişi, bu kitabı çok daha verimli bulabilir. Bu biraz da, okuyucu kişinin hayat tarzıyla ilgilidir. Doğal olarak, ben kitabın bana yaptığı katkılarla konuşuyorum. İlber Ortaylı'nın bana olan konuşmalarını değerlendiriyorum. Bir başkası için eleştiri odaklarım, son derece doğru yerler olabilir. Bu her kitap için geçerli bir durumdur. Herkes okuduğu kitabı kendi zihniyle, yani kendince değerlendirir. Elbette, genel toplumsal eleştirilerin yer aldığı kısımlar da, toplum açısından değerlendirmeli. Bu subjektif/objektif yaklaşımı iyi biliyor olmak lazım. Bu arada belirteyim, kitabın okuyucuya kazandırdığı, güzel kazanımlar da çok var. Bunu asla yadsımıyorum. Hocamızın maddeleştirilmiş tarzda olan listelerini de (sadece listeleri değil, hocamızın o kısımlardan önce söylediği fakat listede olmayan önerilerine de bakmasını mutlaka öneriyorum) imkânım yettikçe gerçekleştirmek istiyorum. Fakat bu tarz öneriler dışında; kitabın beni çok da etkilediğini söyleyemem.
  • Hiç sahip olmadığınız bir şeyin eksikliğini hissedemezsiniz, öyle değil mi? Bu hayatımdaki her şey için geçerli. Aşk hariç.
  • Harfin tarihi

    Her şeyin bir başlangıcı vardır. Her şeyin bir kurucusu vardır. İlk harfi ortaya çıkartan Allah' dır . Yani Allah, insanoğluna harfler öğretmiştir (Hz Adem bu harfler ile tekellume bidayet etti.  Tabi harfleri yazmıyordu. Onun için aradan kısa bir süre sonra, Hz. İdris as ilk harfleri yazan oldu. Bu olay, Fenike alfabesinden önce olmuştur. Zaten ilerki konularda değineceğiz) Hz Adem as harfler ile konuşmaya başlamıştır. Her dilin farklı bir harf tarihi vardır. Evet, dilleri öğreten, ortaya çıkartan Allah , elbette harfleri de ortaya çıkartmıştır. Allah, insanoğluna ilham vererek dillere göre bazı değişik harfler ortaya çıkarmıştır. Şuan harf ortaya çıkarmak gerekmez . ( yani yeni harf. Zaten dillerin has harfleri vardır. Bu zamanda yeni harf çıkarmak, dünya genelinde pek rağbet edilmez) Bilimsel olarak harfin kurucusu Allah değildir . Onlara göre harf diye bir şey yoktu . ( Yani çok eski zamanlarda .) Onlara göre yazı işareti diye bir şey de yoktu. Önce anlaşılmayan sesler çıkarmaya başladılar , sonra gelişerek dil ve harfler ortaya çıkarmaya başladılar. Ki bu kavli tasdik etmiyoruz.bu kavli evrime inananlar tasdik eder . (Evrimci görüşe göre, insanoğlu maymunların atasindan geliyordu. Yani onlar, insanoğlunu resmen maymun hâline getirmeye çalışıyorlar. Ve o maymunlar, Zaman geçtikçe gelişmeye başlamışlardır. Ve tesadüfi olarak diller de ortaya çıkmıştır.  İnsanoğlu gelişmesiyle beraber dillerde gelişmiştir.)  Allah, kelam ettiği vakit harfleri sevti değildir . Türk alfabesi Latini dir . Kürt alfabesi önceden Arabi harf ile yazılırdı. Sonradan Latini oldu. Lakin Kürtçe nin bir lehçesi olan Sorani , hâlen Arabi huruf ile kitabet etmekte. Keza Farisi ve Urduca da Arabi harfler ile yazılır . Hem farklı harfler vardır. Kiril alfabesi, Latin alfabesi , Arap alfabesi, Maldiv, çin, japon alfabesi , Hint, bengal alfabesi ve daha fazlası...     Dinimize göre harfleri ortaya çıkartan Allah-u Teala dir . Tâbi Allah , insanoğluna ilham vererek, kendi iradeleriyle harfleri ortaya çıkarmıştır. İnsanoğlu nun akıl ve iradesini yaratan Allah'tır. O hâlde, "Allah'ın vasıtasıyla insanoğlu harfleri ortaya çıkarmıştır ." diyebiliriz. Çünkü aklın ve iradenin sahibi, Xalıqı, Ehad olan Allah'tır. Onun için Allah'ın izni ve vasıtasıyla bronz çağında Antik Mısırlılar 23 hiyeroglifi yani resimli anlatımı istimal ettiler .   ( Bunlar kendi uydurmaları ile ortaya çıkarmışlardır . Tâbi her suret, bir kelime veya harfin alameti olur.)  Çivi yazıları ise m.ö 2700 yılında kullanılmaya başlanmıştır. Çivi yazıları çivi ile taşların üzerine yazılırdı . Çünkü o vakitte kağıt diye bir şey yoktu . ( Veyahut derilerin üzerine yazılırdı . Ta Mısırlılar kağıdı bulana kadar . ) Ve böylelikle İlk harfleri ( şekil olarak) kullanan Sami dilleri idi. ( Fenike halkı, liman halkı idi ve onlar, mısır hiyeroglifine bakarak 22 harf ortaya çıkarmıştır. Fenikece de Kenan dil öbeğine bağlı olup ölü bir dildir . ) Kullanım tarihi m.ö 2000 idi.  Ve böylelikle aradan uzun zaman geçince Yunanlılar İlk sesli harfi kullanmaya başlamışlardır. Tarih, m.ö. 9 yy li gösteriyordu . Yani artık harfler şekil ve suretten mücerret idi . Artık harflere has bazı kelimeler ortaya çıktı .  ( Aslında önceden kelime vardı . Lisan olarak kelimat  teleffuz ediliyordu .  )  Arap alfabesi Fenike alfabesine bağlıdır . ( Ki bir çok değişik harfler Fenike alfabesine bağlıdır . ) İşte farklı lisanlar da farklı harflere biraz örnek verelim (: 

    Latin alfabesi:A, B,,P,O, Y
    Arap alfabesi :ا،ق،ث،ح،
    Çin alfabesi:使你在此都在一起到  (1)
    Kiril alfabesi:ш , н, з,х
    İbrani alfabesi : ע , ו ,פ ,ף,ג  (2)

    1- aslında çin alfabesi değilde , karakter desek evla olur . Çünkü her karakter, farklı kelimata alamettir .

    2-İbrani alfabesi, Davud yıldızı  ile ortaya çıkmıştır .

    Her harfin (farklı) kendine has bânisi, vâdîisi vardır. Eskiden Arap harfleri noktasız idi . Ardından noktalandirildi. "Türk alfabesi Latin alfabesi ile kitabet ediliyor" demiştik. Ki önceden Latin alfabesi değildi . Aslında Türkçe diye bir dil de yoktu (Türkiye Türkçesi) önceden Osmanlıca ile teleffuz edilip Arap alfabesi ile yazılırdı . ( Osmanlıca bir yazı dilidir.  )  Ardından 1928 yılında harf inkılabı olarak Latin alfabesi ile rücu ettirildi. Aslında Latin alfabesine rücu ettirmek pek iyi bir durum değildi . (Bir çok kuffarín yazı sistemi idi. ) Çünkü önceki ecdadımızın ne yazdıklarını bilemiyoruz . Ruslar ve Çin halkı alfabelerini değiştirmediler mesela. Yani onlar ( kâh gayrısı) 200-400 sene önceki yazıları okuyabilirler ve fehm edebilirler. Ama şimdiki bazı Etrak 100 yıl önceki ecdadın yazılarını okuyamıyorlar . Kur'an alfabesi olan Arap alfabesini tard edip yerine İngilizlerin kullandığı Latin alfabesini getirdiler .  Hasıl-î Kelam " yek rojê da Etrak -u Ekradan cahil-u nezan kîrîn" . Ama bir Türk veyahut Kürt eğer irade etse Osmanlıca ve Arapça hatta Farsça öğrenebilir . Ve sâbık ecdadın kutubunu fehm edebilirler istifade edebilirler. Hem Osmanlıca bildiğimiz lisan değildir . Osmanlıca, ne lehçe ne de konuşma dilidir. Osmanlıca, bir yazı dilidir. Bu yazı dili, Arapça-Farsça-Turkce (eski) dillerinden esinlenerek ortaya çıkmıştır . Hem Osmanlıca, Selçuklu zamanında değilde, Osmanlı zamanında ortaya çıkmıştır. Bu yazılı dilinin Arap harfleri kíyasla bazı değişik harfleri vardır . Daha fazla bilgi için Osmanlıca yı iyi bilen birinin yanına gidip öğrenebilirsin. Arap alfabesini kullanan dillerde vardır .  Keza kirilde . Ama İbrani ve Ermeni alfabeleri bu iki lisana muhassastır . Hem alfabe kelimesinin aslı "Alfa-Beta" dır . ( Bu konuyu  Harf nedir de yazmıştık ) Arapça olarak da "Elif-ba " dır. Şimdi ise Arap ve bazı harflerin değişimini tablo olarak anlatacağız Allah'ın izni ile . ( Defterimizde bu tabloyu yazdık) İlk olarak Allah'ın vermiş olduğu ilim ve akıl ile insanoğlu kendi iradeleriyle bazı nesnelere bakarak , o nesneye göre farklı resimler ortaya çıkarmışlardır. Ardından tekamül olarak her farklı dillerin , münasip harfler oluşmuştur . Hem Sami dillerinde , harfler musabehet etmektedir. Mesela Arapça ve Aramice harfleri gibi . Hem şöyle de diyebiliriz " sami dil ailesinde teleffuz olarak harfler musabehet etmektedir " . Örnek verecek olursak;

    Amharca

    ም ፣ ሥ

    Arapça

    ه‍ ، س
    Süryanice

    ܛ ܦ ܠ
    Arapça

    لا و ل

    Klavyemde Aramice olmadığı için yazamadım ): lakin Süryanice harfleri , Aramice ye benzemekte .

    Şimdi de teleffuz olarak harflerin Muşabehetine gelelim . İbranice-Arapça harfleri gibi

    Arapça

    Elif , be, te , dal, mim

    İbranice

    Alef , bet , dalet, mem 

    Hami Sami dil ailesinde , Akadca, asurca, Arapça, Aramice, Habeşce , Süryanice , İbranice gibi  bir çok dil vardır  . Bu diller, sam ve ham oğullarından tevellud olunmuştur. Yani bu diller, Afrika , Ortadoğu ve Mezopotamya kısımlarında ortaya çıkmıştır. Keza dilinde harf ve teleffuz olarak Arapça ile bazı yerlerde musabehet vardır . (  Bu konuyu ham sam dil ailesinde bahs edeceğiz inşallah) bahsimiz tağayyur olmasın diye konumuzu burada inkita edip başka bir konuya bidayet ediyoruz . O ise, kelimedir...
  • 168 syf.
    ·1 günde·Puan vermedi
    Şefkat acı karşısında nasıl ilerlediğimizi, düştüğümüzde kalkarken kendimize nasıl davrandığımızın özetlendiği, diğerlerine gösterebildiğimiz şefkati kendimize nasıl gösterebileceğimizin (özşefkat) önemini vurgulayan bir kitap. Kitapta bilmisel çalışmalar, metafor, öykü, olay ve yaşantısal deneyimlerle şefkatin öneminin altı çiziliyor. Yaşamımızda bazı kavramların yanlış kullanılması sonucu şefkatin de tam yerini bulmadığı daha yıkıcı duyguların yerini aldığı anlatılmış. Özşefkate karşı özeleştirinin karşılaştırılması yapılmış. Buda öğretisinden farkındalık temelli yaklaşımlarla şefkatin işlevselliği ve bir erdem olduğu açıklanmış. Şefkati duygu anlamından çıkararak eyleme dönüştürme adına fayda sağlayıfo.
    Altını çizdiklerim:
    *Acının doğasını kavrayabilmek, ona rağmen değil, onunla beraber yaşamının bilge yollarını öğrenmektir.
    *Acının kaçınılmaz olduğu bu yaşamda acı çekmenin bir seçim olduğunu fark etmek ve ettirmek; zorlayıcı duygu ve durumlarda acı çekmenin en önemli sebebinin bu durumdan çok onunla ilgili duygu ve düşüncelerimiz olduğunu anlatmaktır.
    *Şefkat, insanlık halinin içine tümüyle dalmak ve acının, zorlanmanın hepimiz için olduğunu keşfetmek demektir.
    *Şefkat, "acıyı paylaşmak, anlamak ve fark etmekti."
    *Paul Gilbert, şefkati, bakım vermek, ilgi, sakinleşmek, sempati, empati ve yargılayıcı olmamayı kapsayacak şekilde geniş bir biçimde tanımlar.
    *Şefkat; güdü, duygu, düşünce ve davranışın kombinasyonuyla oluşur.
    *Şefkat için sırtınız sert ve sağlam, göğsünüz yumuşak ve açık olmalıdır.
    *Merhamet, acı içindeki diğerinin baş edebilme gücünü yok sayabilir. Oysa şefkat onun acısının doğasını anlar.
    *Kırılganlığımızı, zayıf ve eksik yönlerimizi kabul etmek burada önemli bir eşiktir. Bizler kırılgan varlıklarız ve kırılgan olmak, güçsüzlük ve acizlik değildir. Kırılganlığını, eksik ve zayıf yönlerini kabul eden bireylerin psikolojik olarak dayanıklı olduğunu bilimsel araştırmalar da desteklemiştir.
    *Kendimize şefkatli olmak ve bu şekilde yaklaşmak, kişiliğimizin hoşnut olmadığımız veya bizi tatmin etmeyen yönlerini görmezden gelmek veya her yönüyle kendimizi mükemmel ve kusursuz görmek değildir. Ancak bunların farkında olmak ve onlardan bahsederken kendimizi azarlamak, eleştirmek; suçlu, diğer tüm insanlardan eksik ve farklı hissetmek yerine onlaro kabul etmek ve kapsamaktır.
    *Günümüz yaşamı; fazlasıyla yarışmacı, hep en iyiye, her şeyin en'ine sahip olmayı özendiren ve bu anlamda bireyleri motive etmeye yönelik yaklaşımlar geliştirmesiyle özşefkate sahip olmamızı zorlaştırıyor. Hayatımızın büyük bir kısmını sürekli değerlendirilip yargılanacağımız bir başarılar piramidine tırmanmaya adıyoruz. Ebeveynlerimizin, öğretmenlerimizin ve geniş manada toplumun sesini içselleştiriyoruz. Kendi kapasitemizden daha fazlası olmayı ve başarmayı beklemek bizi daha gergin ve endişeli hale getiriyor. Başarılı olup takdir aldığımız zamanlarda bile kendimizi rahatlamış hissetmiyoruz çünkü bu standardı sürekli koruma ve altına düşmeme gibi daha büyük bir sorumluluğun altına giriyoruz.
    *Özşefkat, yaşam kötü gittiğinde bireyib kendisine karşı olumlu duygular geliştirmesini sağlar.
    *Neff, özşefkatin üç bikeşeninden bahseder; öznezaket, ortak paydaşım ve bilinçli farkındalıktır.
    *Zorlayıcı bir duygu yaşarken genelde o duyguyla fazlasıyla özdeşleşiriz, kendimizi o duygudan ayırmak bazen çok güç olur. İşte böyle anlarda, kendi acımızdan duygusal olarak uzaklaşmak ve bu yaşadığım şey gerçekten zor ve şu an krndimi nasıl rahatlatabilirim diyebilmek kendimizi sakinleştirmektir.
    *Üzücü olsa da çoğumuz, özellikle de çocukluk döneminde hata yapmamamız gerektiği, eğer bir hata yapmışsak bunun kendi dikkatsizlik ve özensizliğimziden meydana geldiği mesajını alıyorsak, kendimize iyi dvranmamamız gerektiğine inanıyoruz.
    *Bu önem vermediğimizufak mesajlar birikerek hata yaptığımız anlardaki otomatik tepkilerimizi oluşturur.
    *Ebeveynleri, öğretmenleri veya çevrelerindeki diğer kişiler tarafından daha çok sertçe eleştirilirken daha az ödüllendirilen ve yapıcı geri dönüt alamayan çocuklar, yetişkin yaşamlarında daha iyi davranışları artırmanın tek yolunun istenmeyen davranışları eleştirmek olduğuna dair yanlış inanışlara sahip olabilirler.
    *Kendimizi eleştiriyorsak bu bir alışkanlık haline gelebilir. Bu alışkanlığı değiştirmek için özeleştiri kalıplarını gözlemlemeli ve anlamalıyız.
    *Ortak paydaşım, tüm insanların zaman zaman hata yapabileceğinin, yetersiz ve başarısız hissedebileceğinin kabulünü içerir.
    *Zorlayıcı bir durum içinde olduğumuzda genelde kendimizi diğer insanlardan daha şanssız, daha başarısız ve daha dezavantajlı görme eğiliminde oluruz.
    *Hiçbir acıyı ne ilk ne de son olarak biz yaşıyoruz.
    * Acıyı bilinçli farkındalıkla ele almaktır. Onu görmezden gelmek veya onunla fazlasıyla meşgul olmaktansa dengeli bir tutum içinde olup acıyı fark etmek, göz ardı etmeden kabul etmek, onun üzerindeki geçmiş ve gelecek etkisini görebilmektir.
    *Acıyı hem yok sayıp hem de ona karşı şefkat duymak mümkün değildir.
    *Kişinin krndini acımasızca yargılama alışkanlığı kişinin doğal olarak kendini kabul etme, kendini sevme ve kendine şefkat duyma kapasitesini baltalayan yetersizlik, çaresizlik ve kaygı duygularını pekiştirmeye hizmet eder.
    *Özşefkat sevgiden, özeleştiri korkudan gelir.
    *Mükemmelliyetçi olmak bizi çoğu zaman başarıdan çok başarısızlığa, çalışkanlıktan çok ertelemeye iten bir tutumdur.
    *Genelde bize kısa sürede mutluluk ve haz veren şeyler uzun vadede zarar verir.
    *O an için acıyı dindirip azaltmak, uzun vadede zarar görmektir.
    *Oysa iyi oluş kısa süreli zevkleri reddetmeyi gerektirir.
    *İyi hissetmek için kendimizi diğerlerinden üstün görmemize gerek yoktur.
    *Yaşamın ilk yılında nasıl bir muamele görmüş olursak olalım, bu bizim kaderimiz ve deüişmez yönümüz olmaya mahkum değildir.
    *Budizm'in temel öğretilerinden birisi, dukkha'ya neden olan şeyin bizim olayların olduğu gibi değil de şu anda olduğundan daha farklı olmasını istememizdir.
    *Basitçe eğer bu şeylere sahip olmamız gerektiği ya da zorunluluğu hissedersek ve eğer isteklerimize sahip olmayınca buna "dayanamazsak"; bunların acı çekmeye neden olmaktadır
    *istediğimiz şeye istediğimiz şekilde sahip olmamız gerektiği.
    *Aslında bir şeyi çok istemek değildir. Aksine istenilen şeyi nasılmelede etmeye çalıştığımız ve eğer elde edemezsek nasıl tepkiler verdiğimiz önemli olandır.
    *Bireyin deneyimlerine karşı onları bastırmadan ya da onlarla özdeşleşmeden; esnek ve dengeli bir biçimde onlarla ilişki kurmasıdır. Bağımlı olmama, yardımcı olmayan saplanmaların bırkaılmasında yardımcıdır.
    *Tıpkı bahçemizi nasıl geliştireceğimizi öğrenmek ve hangi bitkileri yetiştireceğimizi seçmek gibi zihnimizi de geliştirerek, geliştirmek istediğimiz özelliklerimiz ve alışkanlıklarımız hakkında bilgrcr seçimler yapabiliriz.
    *Bazen zihnimiz, isteklerimiz, planlarımız, farklılaşan duygularımız ile kalabalık ve karmaşık olabilir. Bu tıpkı bir bardak suyun içindeki bir avuç kum gibidir. Zihnimizdekiler de tıpkı kumun suyu bulanıklaştırdığı gibi zihnimizi bulanıklaştırır. Oysa ki biraz beklersek, sudaki kuö bardağın dibine çökecek ve suyun berraklaştığını net biçimde görebileceğiz.
    *Acıdan kaçınmak daha acı verici olur.
    *Bu yarışmacı toplumda şefkat zayıflıkmış gibi görünüyor.
    *Çoğu zaman belirsiz olmasındansa olumsuz olmasını tercih ederiz. Hazırlıklı olmak bizim doğamızda var.
    * Paradoksal olarak, kendimizi güvene alma davranışları yaşadığımız kaygıyı ve korkuyu şiddetlendirebilir ya da sürdürebilir.
    *Tepki göstermenin döngüsü(kendimizi güvende hissetmek için olumsuz senaryoları ve çözümlerini düşünme, bunları düşündükçe karamsarlaşma, kendimizi yalıtma ve devamında tekrar kaygı ve tekrar gelecekle ilgili kaygılanmak gibi) cesaret ve şefkatle acıyı kucklama olanklarını kapatan bir "kendini koruma döngüsü"ne dönüşür.
    *Bazı kişiler için mevki, makam, bir şeylere sahip olmak ve başarı elde etmek kendilerini güvende hissetmeleri, reddedilmekten ve aşağılık duygusundan kaçınmaları için gereklidir. Onlar kendilerini sürekli olarak bir şeyler başararak kanıtlamaya çalışırlar. Bazı bireyler kendi varoluşlarını "hoş ve sevilen biri olmak" adına kurgularlar ve bu amacın işlevselliği; duyguları kazanmak, reddedilme vr karmaşadan kaçınmak üzerinedir. Eğer birey bunu başaramazsa fazlasıyla öz eleştirel olur. Şefkat odaklı terapi bu bireylerin amaçlarına nasıl ulaştıkları ve başarısız olduklarında nasıl tepki verdiklerini keşfetmek üzerine kurulmuştur.
    *özşefkatli farkındalık programı katılımcılara krndilerini cezalandırma ya da suçlamaları yerine tıpkı bir arkadaşına yaptığı gibi destekleyerek motive etmeyi öğretir. Katılımcılar program boyunca şu anda neye ihtiyacım var sorusunu sor aya teşvik edilir.
    *Şefkati tam olarak anlamak ve anlamlandırmak belki de diğer tüm yaşamsal beceriler gibi kesin çizgiler, somut tanımlar, sınırları ve sırası belli davranışlardan oluşmaz. Onun kendi yaşamlarımızdaki, kendi senaryomuzdaki karşılığını bizim yaşamımızda uygulanabilir ve uyarlanabilir versiyonunu bulabilmemiz önemlidir.
    *Her yeni farkındalıkla beraber yaşamlarımızda şefkati yeniden yapılandırırız.
    *Sık sık düşündüğün ya da tekrar ettiğin şeye doğru eğilimin olur ve onu öğrenirsin.
    *Bir düşüncenin zihninize sık gelmesine izin verirseniz o sizin zihninizin alışkanlığı olur.
  • 400 syf.
    ·Beğendi·8/10 puan
    Ensei Tankado, İkinci Dünya Savaşı sırasında henüz doğmamış ama bu savaşla ilgili her şeyi en ince ayrıntısına kadar araştırmıştı. Özellikle de savaşa son veren olayı: Bir atom bombasının yüz bin vatandaşını yakıp kül ettiği o patlamayı.

    Hiroşima,6 Ağustos 1945,saat 08.15. Akıl almaz,yok edici bir darbe. Savaşı zaten kazanmış bir ülkenin anlamsız güç gösterisi. Tankado bütün bunları kabullenmişti. Ama asla kabul edemediği bir şey vardı: Atom bombası annesini tanıma şansını elinden almıştı. Annesi uzun yıllar önce maruz kaldığı radrasyon zehirlenmesine başlı komplikasyonlar yüzünden onu dünyaya getirirken ölmüştü. 1945’te,diğer birçok arkadaşı gibi hastanelerde çalışmak üzere Hiroşima’ya gitmişti. Orada radyasyona maruz kalanlardan biri de o olmuştu. On dokuz yıl sonra,otuz altı yaşında,doğumhanede iç kanama geçirerek yatarkan,ölmek üzere olduğunu biliyordu. Bilmediği şey ise,ölümün kendisini hayattaki en son korkusundan kurtatacak olduğuydu: Tek çocuğu sakat doğacaktı. Ensei’nin babası ise oğlunu hiç görmemişti. Eşini kaybetmenin acısı,belki de o geceyi çıkaramayacak olan özürlü bir çocuğu olduğunu söylemeyen hemşirenin verdiği haberin etkisiyle hastaneden çıkıp gitmiş,bir daha da geri dönmemişti. Ensei Tankado bakıcı bir aileye verilmişti.

    Genç Tankado her gece daruma denen dilek bebeğini kavrayan çarpık parmaklarına bakıyor,intikam almaya yemin ediyordu. Ondan annesini çalan ve babasını utandırarak kendisini terk etmeye mecbur eden ülkeden intikam alacaktı. Ama kaderin oynayacağı oyunun henüz farkında değildi.

    David Becker.. Susan’ın sevdiği tek adam. Georgetown Üniversitesi’nin en genç profesörü. Parlak bir yabancı dil uzmanı olarak akademik dünyada büyük bir üne sahipti. Doğuştan gelen fotoğrafik belleği ve çeşitli dillere ilgisi sayesinde İspanyolca,Fransızca ve İtalyancanın yanı sıra altı Asya dilimde daha uzmanlaşmamıştı. Etimoloji ve dilbilim konusunda verdiği derslerde öğrenciler,ancak ayakta yer bulabiliyorlardı. Ders bittikten sonra da genellikle onu soru bombardımanına tutuyorlardı. Ders anlatırken otoriter,aynı zamanda da çoşkulu bir üslubu vardı. Ama anlaşılan kız öğrencilerinin hayranlık dolu bakışlarının farkında değildi. Becker esmerdi,yeşil gözlerinden zekâ pırıltıları fışkırıyordu ve oldukça güçlü bir espri yeteneğine sahipti;sağlam yapılı dinç bir adamdı.

    Susan,ortaokuldan beri kriptografiye ilgi duyuyordu. Sekizinci sınıftayken bilgisayar kulübünün başkanı olan Frank Gutmann adlı çocuk,ona bir aşk şiiri yazmış ve bu şiiri,harfleri rakamlarla değiştirerek şifrelemişti. Susan o kâğıtta ne yazdığını öğrenmek için yalvarmıştı,ama Frank kur yaparak,açıklamak istememişti. Susan şifreyi çözebilmek için bütün gece oturmuş,örtülerin altında bir el feneriyle çalışmıştı. Her ramak bir harfe karşılık geliyordu. Şifreyi dikkatlice çözmüş ve bir bakışta rasgele rakamlar gibi görünen şeyin adeta büyülü bir şekilde güzel bir şiitr dönüşmesini hayretle izlemişti. O anda âşık olduğunu anlamıştı. Şifreler ve kriptografi onun aşkı,hayatı hâline gelecekti.
    ***
    ***
    ***
    ***

    Dan Brown’un ilk kitabı olan ve gelecekte herkesin konuştuğu bir yazar olacağının sırlarını da veren Dijital Kale romanı da tam anlamıyla bir Dan Brown klasiklerinden bir tanesi.

    Ulusal Güvenlik Teşkilatı gelişen dijital dünyada tüö gizli şifreleri kırabilmek için bir sistem üretir. Sistem önüne gelen tüm şifreleri çözerken karşısına çıkan yeni bir şifreyi bir türlü çözemez. Bunun üzerine sistemi daha da geliştirmek için şifre uzmanı olan Susan Fletcher göreve getirilir. Kriptoloji uzmanı yaptığı araştırmalarda sistemin bir şifre çözme mekanızmasından fazlası olduğunun farkına varır. Bazı sırları ortaya çıkartması da birilerinin pek hoşuna gitmez ve Susan Fletcher bir tarafından ülkesini bir ihanetten kurtarmaya çalışırken diğer taraftan kendi hayatı içinde mücadele eder.

    Günümüzün en değerli yazarlarından bir tanesi olan Dan Brown’un ilk kitabını okumak zevkli olabilir fakat aklınızdan çıkartmamanız gereken de Dijital Kale’nin Dan Brown’un belki de en kötü kitabı olduğu gerçeği. Yine de okumaya değer mükemmel bir macera hikayesi sunuyor.

    ***
    ***
    ***

    Sonsuz anahtar deneme yöntemi ile bile kırılamayacak bir şifreleme algoritmasının ortaya çıkması ve o ortaya çıkana kadar bildiğimiz en güçlü süper bilgisayardan bile binlerce kat hızlı bir şifre çözücüye sahip NSA'in bu durum karşısında yaptıklarını içeren bir romandır.

    Susan Fletcher, NSA adlı bir şifre çözme, genel verileri saklama kuruluşunda Kripto(şifre çözme) başkanı olarak çalışıyordu. O sabah sevgilisi David Becker ile tatile çıkmayı hayal ederken David'in çok acil bir işi çıktığını bu yüzden hemen İspanya'ya gitmesi gerektiğini öğrenir ve ardından komutanı Strathmore tarafından NSA'ya çağırılır. NSA'da işler yolunda değildir. Şimdiye kadar neredeyse çözemediği şifre olmayan TRANSLTR bir şifreyi çözemez. Bu eskiden TRANSLTR'ın yapım mühendislerinden biri olan Ensei Tankado'nun oynadığı küçük bir oyundur. Ensei Tankado; gizliliğe önem vermiş, TRANSLTR'IN dünyaya duyurulması gerektiğini savunmuş ancak bu yüzden NSA'dan atılmıştır. Şimdi ise Dijital Kale adını verdiği çözülemez bir şifre bulduğunu iddia ederek komutan Strathmore'a şantaj yapmaktadır. Ya o Dijital Kale'yi her yere verir, NSA'nın sonunu getirir ya da TRANSLTR'I açıklar ve NSA'yı kurtarır.

    Ne yapacağını bilemeyen Strathmore hemen Susan'ı çağırmış ve yardım istemiştir. David'i ise İspanya'ya Tankado'nun eşyalarını almak için gönderdiğini söyler. Susan bunu ilk duyduğunda sinirlense de daha sonra Strathmore'a hak verip işinin başına geçecektir. Tankado'nun Dijital Kale'yi verdiği bir kişi daha olduğunu bu kişinin NDAKATO olduğunu öğrenir ve Susan onun kim olduğunu öğrenmek için yola başlar ve bir takip başlatır. Bu sırada Kripto'ya gelen Hale işleri karıştıracaktır. Susan komutan ile konuşmak için dışarı çıktığında takibi durduran Hale'in bilgisayarına baktığında NDAKATO'nun Hale olduğunu sanar ve komutana bunu söyler. Hale ise bunu inkâr etmektedir. O postaları komutanın mailinden aldığını, Strathmore'un aslında Susan'a aşık olduğunu bu işlerin tüm sorumlusunun Strathmore olduğunu söylese de Strathmore bunu yalanlar ve Susan'ın kendisine inanması için elinden geleni yapar. Hale Susan'ı esir alarak oradan onu çıkartmasını ister ama Strathmore ona bir oyun oynayarak Susan'ı kurtarır. Hale'i ise esir alır.


    Bu sırada David yüzüğün peşine düşmüştür. Peşinde olan kiralık katil Hulahot'dan habersiz bir şekilde yüzüğü aramaya başlar. İlk olarak Tankado öldüğünde etrafında bulunan insanları araştırır. Yaşlı adamı hastanede bulur ancak yüzüğün onda olmadığını öğrenir. Oradan çıktığında Hulahot yaşlı adamı öldürür. Daha sonra yüzüğü alan alman turisti aramaya başlar onu bir otelde bulan David onların yüzüğü başkalarına verdiğini öğrenir. Ve yüzüğü alan kızın şu an da havaalanında olduğunu öğrenen David son hızla havaalanına doğru yola çıkar kızı bulur. Kıza aldığı uçak bileti karşılığında yüzüğü alır. Geri dönmeyi isterken Strathmore'un onun özel uçağını geri aldığını gören David peşindeki Hulahot ile kovalamacaya başlar ve bacağından vurulur. En sonunda yüksek bir tepeye çıkarak onu aldatmayı başarır ve Hulahot'u vurur. Bu sırada Başkan Fonteine'in ajanları David'i kurtarmak için gelir. Başkan Fonteine yardımcısı Strathmore'un yaptığı şeylerden haberi vardır ilk başlarda iyi şeyler yaptığını düşünse de sonunda gerçeği anlar ve işe el atar.

    Susan oyunu çözmeye başlamıştır. Aslında Dijital Kale diye bir şey olmadığını bu Tankado'nun kendilerine oynadığı basit bir oyunla virüs'ü TRANSLTR'a sokmayı başardığını, aslında NDAKATO diye birinin olmadığını da öğrenir. Bunu komutana haber vermek için gider ama bunu komutan da anlamıştır. Her şey için çok geçtir. TRANSLTR kendi kendini patlacak ve orada ikisi de ölecektir. David'den hala haber alamayan Susan, büyük bir merak içinde bekler bu sırada Strathmore kendisine ceketini vererek TRANSLTR'ı kurtarmaya gittiğini söyler. Ancak unuttuğu hatırlatma cihazı Hale'in ölmeden önce söylediği şeylerin doğruluğunu kanıtlar niteliktedir. Bunları öğrenen Susan daha fazla yerinde duramaz. Strathmore kendisine her şeyi anlatır Susan kaçmaya çalışırken TRANSLTR patlar ve Strathmore içeride ölü olarak kalır.

    Oradan çıkmayı başaran Susan, Başkan Fonteine ile karşılaşır. Onlar da virüs'ün farkına varmış ve virüsü yok etmek için Jabba ile çalışırlar. David'in yaşadığını öğrenen Susan rahatlar ve işini yapmaya başlar. Verileri kurtarmak için gerekli şifreyi bulmak için zaman sadece on dakikadır. On dakika sonra tüm dünya gerçekleri öğrenebilir, hatta büyük bir savaş çıkabilir tabii şifreyi bulmazlarsa. Şifreyi hep beraber çözmeye çalışırlar. Yüzüğü boş yere bulduğunu anlayan David şifreyi çözmesi için Susan'a yardım etmeye çalışır. Son üç saniye kaldığında Nagazaki ve Hiroşima arasındaki farkı bulmuş, şifreyi çözmüş ve verileri kurtarmışlardır. Şifre 3'tür. David gelir ve Susan'a evlenme teklifi eder.