• 574 syf.
    ·16 günde·Beğendi·10/10 puan
    Evet, bu kitap sadece “gece”nin değil, hayata dair birçok şeyin “sonuna, dibine” yolculuğu kapsar nitelikle bir roman. Céline’nin bu başyapıtı bana edebiyata dair birçok şeyi yeniden sorgulattı: Neden bu kitap en çok satanlar listesinde değil? Neden her alanda belirli bir mafyatik kalıplaşma var ve biz bunları çok zor aşabiliyoruz? Bu kitabın adını neden bu kadar geç duydum ve okunması daha yüksek değil? Yazar intihar etmiş veya öldürülmüş olsaydı, vasiyetinde “bu kitaplarımı yakın” dediği halde yakılmamış olsalardı, daha fazla kitabı daha niteliği düşük şekilde yazmış olsaydı… Evet, işte o zaman biz de adını çoktan duymuş olurduk.

    Bu kitap bana uzun zamandır kitapların katamadığı bir şey daha kattı: Ana kahraman resmen bendim. Ne eksik, ne fazla. Bu elbette yazarın başarısından öte tesadüfi de bir durum; ama okudukça hem cümlelerin yapısı, bilinç akışının başarılı kullanımı, bilinç akarken ana kahramanın anlattıkları beni bir miktar da üzdü. “Keşke bu romanı ben yazmış olsaydım” hissine kapıldım. Yine de bu kadar net konuşmamak gerek; zira bu romanın ana kahramanı Ferdinand Bardemu, aslında yazar Louis-Ferdinand Céline’in hayatından yola çıkarak oluşturulmuş bir karakter, yani kısmen otobiyografik bir roman denebilir. Yazarın oldukça ilginç bir hayatı var, tıpkı Ferdinand Céline gibi: Askeriyeye gönüllü yazıldığı esnada 1.Dünya Savaşı patlak verir. O zamanlar savaşın anlamsızlığını, insanların gelip geçici ömürlerinde ne kadar vahşileşip kalp kırabileceği, hatta insan öldürebileceğini sorgular. Bir şekilde buradan kendini kurtarır, doktorluk eğitimi alıp dünyanın çeşitli yerlerine gider ve kötü şartlarda çalışmak durumunda kalır. Daha sonra ülkesi olan Fransa’ya geri döner, doktorluğa devam ettikten sonra yazarlığa başlar. Bu hikaye, “yazarlığa başlama” kısmı hariç hem roman kahramanı olan Ferdinand’ın, hem de romanı yazan Ferdinand’ın hikayesidir, ne eksik, ne fazla.

    Kitabın anlatılacak net bir konusu yok aslında, oradan buraya savrulan bir adamı görüyoruz. Açılış doğrudan savaşın içinde başlıyor, öncesine dair bilgimiz yok. Demin de söylediğim gibi, kahramanımızın ismi Ferdinand Bardamu (soy isimde bir kelime oyunu var, ona da değineceğim). 520 sayfa boyunca aradığı şey “insanlık”tan başka bir şey değil; fakat aslında o da gittiği yerlerde neyi aradığını bilemiyor. İnsanlığı eleştirirken kendisinin ortaya koyduğu “doğru bir insan” tipi yok. Ona göre insanlık başlı başına bir sıkıntı ve nereye gidilirse gidilsin bu sıkıntılı varlık olan “insan” dünyaya kötülük saçıyor. Bu arayışında Bardamu savaşın kötülüklerinden kaçıp doktorluktan mezun oluyor ve farklı ümitlerle Afrika’ya, çok çok kötü şartlar altındaki bir gemi aracılığıyla gidiyor. Afrika sonrasında Amerika’ya, sonrasında İngiltere’ye ve tekrar ülkesi olan Fransa’ya giden bu yolculukta rüzgar estikçe oradan oraya savrulan bir poşetten farksız görüyoruz kendisini. Fransa’daki yıllarında sürekli kendisini bırakmayan bir de “Robinson”ımız var ki, ana kahramanımız Bardamu’nun bütün nefretinin özeti niteliğinde bir adam kendisi. Bardamu, Robinson’ı sıkı sıkıya eleştiriyor, içten içte gerçekten sevmiyor olsa da yine de Robinson’ın yardım isteklerini mümkün mertebe geri çevirmemeye çalışıyor. Dediğim gibi, bu durum aslında Ferdinand Bardamu’nun insanlığa bakış açısının özetidir, “onları eleştirsek de, onlara sövsek de, yine de onlarsız olmuyor.”

    Bu kitabı konusundan daha da ilginç ve etkileyici kılan unsur, yazarın kullandığı anlatım teknikleridir. Bilinç akışı tekniğinin en güzel örneklerinden birini veriyor bize Céline. Ana kahraman düşündüğünü hiç filtrelemeden, doğrudan aktarıyor. Bu durum okurun kahramanla özdeşleşmesi için çok iyi bana kalırsa. Modernist dönemde kırılmaya başlayan “sanat, güzeli anlatmalıdır” olgusunu bu romanda çok belirgin şekilde görebiliyoruz. Emile Zola’nın başını çektiği natüralizm akımın etkisini realist bir anlatımla görebiliyoruz: İnsan özünde bu kadar kötüyken, bu kadar savaş varken sanat nasıl iyiyi ve güzeli anlatabilir? Bilinç akışı içinde küfürler, hakaretler var fakat bunun düzeyi ve kullanıldığı yerler o kadar doğru ki, anlatıma ekstra bir gerçekçilik katıyor. Bana bu küfür kullanımı oldukça çarpıcı geldi, ne eksik ne de fazlaydı. Bilincin aktığı yerlerde o heyecanı hissediyorken anlatıma eşlik eden küfürler coşkuyu çok arttırmış, bu da bilinç akışının durağanlıktan kurtulmasını sağlamış. Kitabın isminde “Yolculuk” kelimesi var, kitabın ana kahramanı da sürekli, nereye gittiğini bilmediği bir yolculukta ve romanın sonuna kadar da bu yolculuklar sürmektedir. Aslında hayatın da bir yolculuk olduğunu düşünürsek, esas kastedilen yolun hayat olduğunu düşünmek zor değil. Bu hususta dikkatimi çeken bir şey, bilinç akışında neredeyse hiç geriye dönüşlerin yapılmaması oldu. 1-2 yer hariç anılara, geri dönüşlere pek yer verilmemiş. Bardamu, o kadar oradan buraya yuvarlanan bir adam ki, bu tür geri dönüşlere pek mecali yok. Bence bilinç akışında önemli bir faktördür bu anılara geriye dönüşler (Proust’u analım), yine de bu konseptte kullanılmaması bana kötü anlamda batmadı.
    Yazarın bilinç akışı tekniği ve söz kullanımları dışında söz oyunları yaptığına da değinmeliyim. Neredeyse çoğu karakterin göndermeli, eleştirel, oyunlu isimleri var. Mesela Ferdinand Bardamu’nun “Bardamu”sunu çevirmen Yiğit Bener, dipnotta şöyle açıklıyor: “barda: askeri teçhizat, mu: mouvoir fiilinden, hareket etmek, kımıldamak. “Kımıldasker” gibi). Bunun gibi söz oyunlarını başka yan karakterlerin isimlerinde de görebiliyoruz, özellikle askeriyedeki komutanların isimleriyle bariz bir dalga geçme durumu var.

    Romana dair değinebileceğim son şey, aslında romana içkin bir şey değil: Çevirmenin yazdığı son söz. HAYATIMDA OKUDUĞUM EN GÜZEL SON SÖZDÜ! Kitabın içindeki ana karakter, sanki çevirmenle savaşta tanışmış gibi, onun ağzından ama çevirmen tarafından yazılmış bir son söz var. Bu fikir bence dünya edebiyatına geçmeli, olağanüstü etkilendiğimi söyleyebilirim. Son söz “Çevirinin Sonuna Yolculuk” başlığını taşıyor ve yazarın üslubuna uydurularak, sanki bizzat yazarın kendisi yazmış gibi yazılmış. Çevirmen Yiğit Bener’in öykü kitapları olduğunu öğrendim ve onları da derhal okuyacağım.
    Aslında ne desem boş; bu kitabı mutlaka okuyun, okutturun. Hakan Günday’ın da en sevdiği kitaplardan birisi olduğunu öğrendim ve sevindim.
    Son olarak, bu kitabı beğenenlere önerebileceğim ve bu romana yakın bulduğum kitaplar (hepsi epey biliniyor ama, olsun):
    J.P.Sartre – Bulantı
    Fernando Pessoa – Huzursuzluğun Kitabı
    Dostoyevski – Yeraltından Notlar
    Albert Camus - Yabancı
  • AVM’leşen kalpler var, ulusal medya patronlarının dayattığı hüzünler
    Bence en güzeli hiç bilmemek, çok konuşmamak, acayip özlememek
    Susmak, ibadet sayılsın.
    Her şeyin çarçabuk tüketilmediği
    Avcı-toplaycı bir dünya arıyorum.
    Ne kadar çok felsefe, işte o kadar çok Nietzsche
    Yani bi o kadar çok; iyi geceler öpücüğü sonra yaşanmamışlıklar ve pişmanlıklar
    Belki bir süre sonra laiklik.
    Garson! Ahireti topla, masa kalsın
    Tükeniyoruz, lütfen hassas olmaktan vazgeçin artık
    ...
    Hâlâ No:51’deyim
    Özkan Günaydın
  • İnsanların dünyayı daha iyi anladığı zamanlar oluyor. Bazen gidenin bıraktığı boşluğu doldurmaya çalışırken, kaybedişlerde, başlamanın az öncesinde, anlama ve anlamlandırma uğraşlarında. Gülerken, ağlarken, umarken, ararken, bulmuşken…
    Tüm benliği sarıveren farkındalık hali.
    Gerçeği anlama, kabullenme.
    Zaman lazım!
    Kaçıyorsun o vakit. Kimine iki gün yetiyor da kimininki bir hayat sürüyor.
    Kendi içine saklananlar. Fırtınayı atlattıktan sonra sakin bir limana demirleyenler. Bağ evleri, köy evleri, ormanın en kuytusuna yapılan derme çatma kulübeler.
    Geceleri kendi yaktığın ateşle, gündüz denizle dertleşmeyeceksin de ne yapacaksın?
    Diktiğin domateslerle yaptığın salata, soğanlar da bahçeden, asma altında uyuya kalmamış mısın? Seneye bostanı biraz daha büyütmek lazım. Telefon da çekmiyor, baksana sen!
    Yağmur başlıyor, yeşil zar gibi bir çadırın içindeyim, karşımda deniz. Gece, karanlık, hafif, can yakmayacak gibi bir rüzgâr var.
    Nerelerden geliyor, kimleri gördü, ne hikayeler biriktirdi kim bilir?
    Sessiz zamanlarda dalgaların sahile vuruşuna takılırım sürekli, çakıl taşlarının yuvarlanarak kumsala sürüklenmesi, tekrar denize dönüş, tekrar, tekrar…
    Hayat da tekrarlardan ibaret.
    Yaşadığını bir daha ve bir daha.
    Öğrenene kadar, ders alana kadar. Olmadı?
    İnsanların kendi gündemleri olmalı diye geçiriyorum içimden.
    Başkasının dillendirdiklerini konuşmamak, yalancı girdaplarda kaybolmamak, hastalıklı düşünceleri yaymamak.
    Herkesin bildiği bir dünyada bilmemekten daha büyük bir erdem mi var?
    Yağmurun tıpırtıları hızlanıyor, uyusam şimdi. Gözlerimi açtığımda sabah olsa, ateşi yaksam tekrar. Yok yok önce denize girsem, bir titresem şöyle, dişlerim takırdarken ruhlu bir ateş yaksam! Çakmak taşı ile mi olur artık? Magnezyum çubuğuyla mı?
    Zor olacak ki, kıymeti bilinsin, sönecek diye bir korksun insan.
    Kara dipli çaydanlık, fokurdayan suyun sesi, yumurta da haşlarım.
    Yaş ilerledikçe şaşırmayı ve hayret etmeyi özlüyor insan.
    Kişi kendisini bilmesinden belki sarı şeritlerle ayrılmış güvenlik çemberlerinin orta noktasını bulan kepengi indiriyor.
    Dudak payı ile esneme payı arasına sıkışmış, antideprasanlar sayesinde nefes alıp veren modern toplum!
    Görün beni, beni de görün çığlıkları içerisinde bilmekten nasibini almamış tarla kuşları!
    Sosyopat saksağan. Empati yapmaktan yoksun fırsatçı tarla faresi.
    Burnu düşse eğilip almayacak kibirzadeler.
    Herkesin özel olduğu bir dünyada sıradan olmaktan daha büyük erdem mi var?
    Olması gereken olur, ne oluyorsa en güzeli olur.
    Çadırın tavanına bakarken dalmışım öyle, meşe odunu, yosun ve iyot kokusu burnumda.
    Bir adam sende hali sinmiş üzerime.
    Belki o halin üzerine ben de sinmişim, istemeyerek ve farkında olmadan.
    Kocaman ve hiç bitemeyecekmiş gibi gelen bir gün var önümde.
    Gülümsememe yol açan bir sevinç, saat beş.
    Soğuk, sis inmiş denizin üzerine her tarafım tutulmuş laf aramızda.
    Arkamda çam ağaçları, kumsal uçsuz bucaksız.
    Dünya şu andan ibaret.
    Dün yok, yarın yok ve sanki bu gezegenin tek yaşayanı benim!
    Son isteğim suya girmek diyorum yüksek sesle.
    Yolunu kaybetmiş bir martı geçiyor önümden, bir pancar motorun patpatları silkeliyor ruhumu.
    Usullacık giriyorum denize.
    Ciğerlerim ağzıma geliyor önce, tüylerim diken diken dönüp çadıra bakıyorum, o da bana bakıyor.
    Geçmiş zamanların attığı çentiklere iyi geliyor tuzlu su hem örtüyor hem saklıyor.
    Sessiz zamanlarda dalgaların sahile vuruşuna takılırım sürekli, çakıl taşlarının yuvarlanarak kumsala sürüklenmesi, tekrar denize dönüş, tekrar, tekrar…
    19 EYLÜL 2020
    Ali Gülcü
  • Madem insan kulağından beslenir ve kainat asla boşluk kabul etmez.
    Ey garip sen de vücudun ülkesini boş bırakmayıp ateş-i aşkla âh eyle dem be dem.
    Seyahat ediniz ki tertemiz olasınız zira suyun bile bir yerde çok kaldığında tadı, rengi, kokusu bozulur, güzelliği kaybolur.
    O gül yaprağı toprağa düştüğünden beri yüreğimiz kor, içimiz Kerbelâ bizim.
    Hala bu yüzden Hüseyin adını duyunca asırlardır susuyoruz, dudaklarımız bu yüzden derin derin çatlıyor akıp giden suları gördüğümüzde peşi sıra garip çobanlığımız.
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    İnsanların, diğer insanları ancak kendi menfaatlerine uyacak kadarıyla anladığı zamanlarda siz öyle bir kazanın ki kimseyi yenmiş olmayasınız.
    Zenginliğin çok vermekde olduğunu unutan birine rastlarsan sual basit:
    Ne yapmış da zengin olmuş?..
    Zengin olmuş da ne yapmış?..
    Hata suya benzer, yayılmaya hazırdır. Gerçekler kaya gibidir ayağına gidilmeyi bekler.
    Oysa tesiri su gibi temizleyicidir.
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    İlaç, ilaç olarak kaldıkça tesirsizdir.
    İçildi mi varlığından geçer.
    İşte o zaman tesir eder, kelimeden, ahvale aşk ile şifa bulasınız ya huu
    Ey can!..
    Kimi, nerede aradığına dikkat et!..
    Zirâ kendinde olanı aramak, kendinle arana mesafe koymaktır.
    Kaldır perdeyi aradan ya huu.
    Bu yüzden hala sürüyor savaşlar içimizde, bizi birbirimize esir eden.
    Ne istediğimizi bilmeden ardına durduğumuz saflar, kimin yanında olduğunu bilmeden yürüdüğümüz yollar bu yüzden.
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Tut ki yoldan uzaktayım, uykudayım, gafletten uyanamamışım.
    Ama uyuyanlara da gizli bir seyir bağışlamaz mısın Sen!..
    Dervişlik, ölüme hazır olma sanatıdır.
    Kurt kuzuyu yerken tarafsız kalmak, kurdu tutmaktır.
    Her insan mutlu olamaz.
    Çünkü gereğinden fazla özler dünü, hak ettiğinden fazla düşünür yarını ve hiç haketmediği kadar bilinçsizce yaşar bugünü!..
    Nîmetleriyle sizi beslediği için Allah’ı sevin.
    Beni de Allah sizi sevsin diye sevin.
    Ehl-i Beytimi de beni sevdiğiniz için sevin…
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Sadece her şeyi kaybettikten sonra özgür olabilirsin.
    Biz Kerbelâ’yı anlayamadığımız için kanı dinmiyor toprağın.
    Hastalıktan dert yanma! Hak seni kayırıyor, günahtan uzak tutuyor, nefsi azgınlıktan, ömrü israftan koruyor. Şükret ki musibet nimet olsun!..
    Vakit her zaman saatle ölçülmez.
    An gelir tesiri b/aşka başkadır.
    Vuslatı bekleyen aşığa, sabahı bekleyen hastaya, ölümü bekleyen yaşlıya sor.
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Derviş, kendi hazzından fâni olandır. Sofrada bulunması dâhi ailesi fertlerini iştaha getirmek içindir, işkembeyi şişirmek için değil ya huu.
    Hayat seni güldürmüyorsa espriyi anlamamışsındır demektir.
    Rıza mazharıyla hoş olam dersen; dilin tut, sözün yut seyretmeye bak.
    Duanın muhatabı aslına mayalaması niyetiyle huu.
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Kimsenin öldüğü yok, yaşadığı da; herkes biraz var o kadar.
    Küçücük hırslarımızın ardında yitip giden kayıp zamanlarımız bu yüzden!..
    Sürahi eğilir, bardak değil. Derin olan, dolu olan, usta olan boyun büker, çırak değil.
    Derdini sıkı tut.
    Şikayeti bırak.
    Alıştığın derdi alır yenisini verir hepten berbat olursun…
    Verdiğine razı eyle ya huu.
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Aşk yolunu seçtik sanırdık meğer yolun sahibi layık bulduğunu tercih edermiş.
    Akansu gayriyatları kenara atarmış.
    Katremiz ummana erdir ya huu.
    Ölümden şüphen mi var?..
    Ey gömül uyuma!..
    Öyleyse uyku gibi ölüme de mahkumsun.
    Dirilmekten şüphen mi var?..
    Uykudan uyanma!..
    Demek uyandın; dirileceksin!..
    Büyük hakikatler uğruna serden geçenlerin, yürek yükü iman olan şehitlerin vuruştuğu yerdir, aşk.
    Şems vakti secdede duruşuyla asil, mücadelesiyle onurlu.
    Ölümü bir kutlu izzet, zalimlerle yaşamayı bir rezil zillet sayanların yurdudur, aşk.
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Doğan, isterse sütbeyaz ve eşsiz olsun; fare avladıktan sonra bayağıdır.
    Dön bak aynaya neyin peşindesin; unutma talebin ne ise o’sun sen!..
    Tut ki beklemiyorum seni.
    Vuslat ümidiyle yanmamış buluşma özlemiyle ölmemişim.
    Fakat her taşın güneşten bir payı yok mu?..
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Aklına gelen bütün ihtiyaçlarını bir alışveriş merkezinde giderebilen bir insan.
    Kafdağı’nın ardında neyi arasın?..
    Dervişlik, hoşgörü yoludur.
    Ama neyi hoş görelim?..
    Ne hoş ne değil?..
    Nefse hoş gelenlerin hoş görmek değil.
    Hakkın hatrını hoş tutmaktır yolumuz.
    Âlemden maksat: bir kâmil insanı meyve vermesi, insan’dan maksat ise o demin gelmesidir.
    Hakikat sancısı çekenlerin demleri ziyâde ola ya huu.
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Cihad, beden ülkesine ruhu hakim kılmak içindir.
    Cihandaki savaş ise delilerin ellerindeki kılıçları alsınlar diye müminlere! farz olmuştur.
    Ey can, gönlünden aşka bir yol aç.
    O bahar gibi su gibi hoştur.
    Duru su, aya ayna tutar.
    Aşk baharının rüzgarı esince kuru olmayan her dal sallanır.
    Seherlerde dost sesiyle uyananlarla aşk.
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Kur’an’ın, doğanın, yaşamın, tarihin özü hep tekrardır; doğruyu, iyiyi, güzeli tekrarlamaktan çekinme.
    Güneş kendini tekrardan çekiniyor mu?..
    Âşık olmak değil olmamak hastalıktır.
    Herşeyin birşeyini birşeyin herşeyini bileceksiniz!..
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Bilinçsiz eylem âdettir, ibadet ile âdeti ayıran niyettir; unutma niyetin kadar varsın!..
    Hz. İbrahim’in oğlunu kurban etmek isteyişi bir düş uğrunaydı, düşün yoksa o bıçağın elinde işi ne?..
    İşinde tedbirli davranmayanın gönlüne ağırlık çöker.
    Hak varken haksızlık yapamaz kimse.
    Yaptığını zanneder o kadar!..
    Elma çürüyor, yaprak sararıp dökülüyor, çiçek soluyor, vadesi dolan gidiyor.
    Her şey, hayatın gidişatının ne tarafa doğru olduğundan bir haber.
    Ömür; insan, kalıbının içini insanlıkla doldurabilsin diyedir…
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    İnsanlar sevilmek, eşyalar ise kullanılmak içindir.
    Huzursuzluğun nedeni; eşyaların sevilmeleri, insanların kullanılmalarıdır.
    Yaşamın gizemi yalın oluşundadır. Bu yalınlığı din kutsar, bilim sınırlar, sanat betimler, felsefe yorumlar.
    Ne garip bir idraksizlik!..
    İnananların çoğu Allah’a inanmıyormuş gibi umursamazlar, inanmayanların çoğu Allah’a inanıyormuş gibi rahatlar.
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Uyanık olasın; tecrübe zamanla birikiyor, enerji zamanla azalıyor.
    Tecrübe yavaş birikiyor oysa zaman gittikçe hızlı akıyor.
    Yalnızken ne kadarsak o kadarız aslında.
    Gerisi bize ait olmayan teferruatlar.
    Mutluluğun önündeki en büyük engel: çok fazla mutluluk beklentisidir.
    Durduğunuz pozisyonun doğruluğunu veya yanlışlığını anlamak istiyorsanız, yanınızdakilere ve karşınızdakilere bakınız.
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Eğer kısa cümleler kuruyorsa insan, uzun yorgunlukları vardır sadece…
    Kırılmak istemiyorsan kimseye “ayna” olma!..
    Aşıkların sözlerini alıp satan aşık mıdır?..
    İçini görmez sarayın vasfeder duvarını…
    Menfaat yaşamak, ahlak ise yaşatmak ister.
    Bir arada asla barınamazlar.
    Namaz camiden çıkınca, Hac Kabe’den dönünce, Oruç Ramazan bitince başlar.
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    İşte benim özlemim bu!..
    Melekler uçabilirler çünkü kendilerini hafife alırlar.
    Denizde dalga, dünyada dert bitmez.
    Sen rahatı iç dünyanda ara.
    Dışardaki çalkantıya aldanmayıp içine bak!..
    Saklı inci, kendi derinliklerinde…
    Kanıta ihtiyacı olmayan doğallığın adıdır içtenlik.
    Biraz samimiyet lütfen…
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Allah deldiği boğazı aç komaz!.,
    Yiyebileceğin aşı, yapabileceğin işi yap.
    Her tencereye köz, her pencereye göz olma!..
    Gece uzundur, uykunla kısaltma onu; gündüz ışıktır; günahınla karartma onu.
    İnsanın iç acılarının toplamı, Yaradana uzaklığı kadardır!..
    Müslümanlık ince insanlık, dervişlik ince müslümanlıktır.
    Derdi olan insan okur, derdi olmayan da okuyarak dert sahibi olur.
    Asıl mesele bir derdinizin olmasıdır.
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    İlkin gezginliğe çıkman gerek ancak sonra yurduna dönebilir o zaman da ötekileri anlayabilirsin.
    Öteki gören gözle en uzun yoldur insanın içi…
    Hayatın ayarlarıyla oynamalı diyenlere not:
    Yavaşlayarak önce hızdan, sonra hazdan vazgeçilecek.
    Allah insanı ümit diye yarattı.
    Ümit diye yaratılan ne Allah’ın ümidini boşa çıkarır ne Allah’tan ümidini keser.
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Ey tâlib-i canan, bu yoldan nasibin: zaruret olmadıkça yememek, uykuya mağlub olmadan uyumamak, mecburiyet olmadan konuşmamak kadarıncadır.
    Gam yeme seni ölümden ecelin; kederden de kaderin korur.
    Sizden birinin hâlini sorarlarsa tek bir iyi hâlini biliyorsanız onu söyleyiniz.
    Kimsenin eksiğiyle uğraşmayın rahat edersiniz.
    İnsanlardan beklentiyi azaltmak demek dertleri azaltmak demektir.
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Çünkü dert tuzağının lokması talep etmektir.
    Madenleri tanımıyorlar.
    Mahçup ve üzgün vakitlerdeyim.
    Bitkileri tanımıyorlar.
    Hayvanları tanımıyorlar.
    İnsanı tanımıyorlar.
    Güyâ Allah’ı tanıyorlar.
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Sen susturmayı bilmezsen hayat seni hep lafa tutar.
    İnsanı düşkünlüğe uğratan dört şeydir!..
    Çok düşman, hesapsız borç, sayısız iş, kalabalık aile.
    Ey Rabbimiz!..
    Dindarlarımıza din ve irfân nasip et.
    İtaati öğren.
    Yalnız kendinden yüksek tempoya uyan kimse hürdür.
    Bir hakikati yok etmek istiyorsan ona “iyi” saldırma, onu “kötü” savun!..
    İçimizdeki ses sustu, tüm bağrışımız bundan!..
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Hak’tan adâlet değil, rahmet, kullardan rahmet değil, adâlet istenir.
    Kelime, Arapça “yara izi” demektir. Ağzımızdan çıkan kelimeler muhatabımızda iz bırakır, yara açar. Kelimeyi süz de söyle!..
    Oruç, ruhun, madde üzerindeki zaferini ilân için verdiği bir savaşın adıdır.
    Az olup kâfi gelen, çok olup da oyalayan(nimetin şükrünü unutturan) şeyden daha hayırlıdır.
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Yaradanın iradesine teslimiyet, insanların iradelerine karşı bağımsızlık demektir.
    Yazışmak, kavuşmanın iki türünden biridir.
    İyilik yapma fırsatı olmuş da yapmamış insan, kötülük etmiştir.
    Ölüm, biriktirdiğimiz şeylerin altında kalmak olmalı.
    Sütten çıkınca bütün kaşıklar aktır, mühim olan çıktığın sütü ak bırakmaktır.
    Allah’ın verdikleriyle değil, vermedikleriyle meşgulüz.
    İşte budur çektiğimiz çilenin sebebi…
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Adamın çirkinliğini, yüzüne karşı ancak ayna söyleyebilir.
    Çünkü ancak onun yüzü serttir.
    İhsan ve nimetleriyle Allah’a yönelmeyen kişi imtihan zinciriyle O’na doğru çekilir.
    Güzel deyince aptalın aklına kadın gelir, abdâlın aklına güzel!..
    “Ne derler acaba?” diye kahrolası bir put vardır.
    Dualarının kabul olduğunu görmek istiyorsan, başkaları için dua et!..
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Aslı olanın tekrarı olmaz, devamlılığı olur.
    Ey tâlip, senin O’ndan istediklerinin en hayırlısı, O’nun senden istedikleridir.
    Kendini görmediğin her yerde Allah’ı görebilirsin!..
    Baharı yaz uğruna tükettik, aşkı naz uğruna ve papatyaları seviyor sevmiyor uğruna derken “ömrü” tükettik bir hiç uğruna!..
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    İnsan kalbini koyduğu yerde, kalıbını koyduğu yerden daha fazla vardır.
    Az bilmek için çok okumak gerekir!..
    Yalnızca durgun sular yıldızları yansıtır o halde durul artık.
    Dünyada her şeyin bir ölçüsü vardır, sevginin ölçüsü de fedakarlıktır.
    Fedakarlık yapmayanın sevgisine inanılmaz.
    Bölüşerek tok oluruz, bölünerek yok oluruz.
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Her varlığın bir gıdası vardır.
    Muhabbetin gıdası izhârdır.
    Sevdiğini göstermek, ortaya koymaktır.
    Derdine çâre olmayı düşünmeksizin bir dosta nasılsın diye sormak riyakârlıktır.
    Olmuş olan, olacak olanlar arasında en hayırlı olandır.
    Kuş kafeste doğarsa uçmanın bir hastalık olduğunu düşünür.
    Bir saatin sarkacında sallanıyorum.
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Geçmişi hatırlamayanlar, onu bir kez daha yaşamak zorunda kalırlar.
    Nefs ile ona muhâlefet ederek, şeytan’la Allah’ı zikr ederek, dünya ile kanaat getirerek savaşabilirsin!..
    Doğa gibi teknoloji de asıl gücünü, nimetlerinden yararlanıldığında değil, mahrum kalındığında gösterir.
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Bütün gelişler fânidir, gidişler zamansız, sonsuz.
    Meğer mutlak olan hasret imiş.
    İçinde bu kadar çok nefret biriktirme!
    Bil ki nefretin bütün uçları keskindir ve iç kanama diye bir şey var!.
    İnsan için önüne çıkan bütün yollar yürünebilir yollar ise o insan artık kaybolmuştur.
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Tövbeni bozmaktan vazgeçerek bir daha tövbe et; arayanı bulurlar elbet.
    Kalbinizi ve sesinizi yumuşatın.
    İnsan ancak anladığı şeyi duyar.
    Vücudun rahatı az yemekte, ruhun rahatı az günahtadır.
    Sünnet olan, “hiçbir çamurun üzerimizde iz bırakamayacağı kadar emîn insan olabilmektir.
    Kendimizden emin miyiz?..
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Aşk dediğin çiftleşmek değil “tek”leşmektir.
    Kaybettiğin takdirde üzüntüsünü çekeceğin şeylerin arayışı içinde olmayasın!..
    Gölgeler gözünden kaybolduğunda gölge sahibi gözüne görünür olur.
    Neyi arıyorsan osun sen; insan, zamanı durdurmak istediği yere aittir.
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Ya gel, ol ve git ya git, ol ve gel..
    Öfkeyi yutmak özür dileme zilletinden daha iyidir.
    Ne garip üstteki taşı koyarken alttaki taşı küçümsemen; o olmasaydı çökerdi kulen!..
    Az yemek lâzım…
    Ecük yersen o seni taşır, ecük fazla yersen sen onu taşırsın!..
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Allah’la bağlantısız her şey tüketilir; tüketilen her şey ise sıkıcıdır.
    İnsanın kalbine sığabilene “kâinat” denir, kâinata sığamayana ise “insan
    “Kendine bir çeki düzen ver” dedi meczûb, “ayna sana bakıyor!..
    Gerçekte kim olduğunuzu bilmek isterseniz; dilinizden düşürmediğiniz büyük iddialara değil, gelip geçerken günler, habersizce çekilmiş bütün o fotoğraflarda neyin parçası olarak göründüğünüze bakın!..
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Bir kehribar tesbih dedi meczûb beni sürekli kendine çekiyor…
    Câzip insan olasın ya huu.
    Teslimiyet pazarlıksızdır.
    İhlas endişesizdir.
    Samimiyet gösterişsizdir.
    Bu ülkede insanlara din yerine kültürü, ahlak yerine bilgisi, öğretildi.
    İnsanoğlunun elindeki tek iktidar “duâ” dır.
    Satın alınabilen her şey değersizdir.
    Günah, “senin” varlığından! meydâna gelir.
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Güneşe arkasını dönen gölgesinin peşinden yürür.
    Neyin peşindeysen zamanla ona benzersin.
    Huzur mu istiyorsun; az eşya, az insan!
    Yavaşla, bu dünyadan bir defâ geçeceksin…
    Emanete ihanet etmeyen herkes güzeldir.
    Zayıfının, güçlüsünden hakkını alamadığı bir millet Allah’ın himâyesinde olamaz!..
    İyilik yapar gibi görünme, iyilik yap, görünme!..
    Tevâzu göstermek de ne oluyor, mütevâzı ol, görünme!..
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Ölmek istemeyeceğin yerde bulunma.
    Başkalarının hayatından ders alın.
    İnsan, bütün hataları kendi yapacak kadar uzun yaşamıyor.
    Ne mutlu insanım diyene, insan kalabilene!..
    Bölüşerek tok oluruz, bölünerek yok oluruz.
    Biraz âşık olmak “biraz hamile kalmak” kadar saçmadır.
    Sözümüzün değil, nazımızın geçtiği insanlar dostlarımızdır.
    Bu dünyaya “cemâl” görmeye, “kemâl” bulmaya geldik,
    görenlere ve bulanlara selam olsun!..
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Hiçbir şey yozlaşmadan popülerleşemez!..
    Kendini gören Allah’ı göremez!..
    İnsan Hakk’ın zâhiri, Hakk insanın sırrıdır.
    Kader, gayrete âşıktır.
    Uçmak istiyorsan, seni aşağı çeken herşeyi bırak.
    Amelde temenninin ilâcı ümit, ilimde hüsrânın şifâsı irfândır.
    Lokma, geldiği yere hizmet eder!
    Kendinden başka eksiğin yok!..
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    İnsan yanındakinin kıymetini bilemiyor; gözün gönle ihânetidir alışmak!..
    Aşk ateştir; eritir, kavuşturur, bütünleştirir; birleştirir!..
    Halvet der encümen: çağın içinde ama ağın dışında; hayatta ama dünyada değil!..
    Kendi nefsinde göremediğin bir ayıbı başkasında görmen ne büyük ayıptır.
    Gözler sadece zihnin algılamaya hazır olduğu şeyleri görür.
    Gündemi takip ediyorum ama içime çekmiyorum!..
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Unutma her azizin bir geçmişi, her günahkarın bir geleceği vardır, hâle bakıp yargılama!
    Hased, başkasının balını kendi ağzına zehir etmektir.
    Her şey olmaya çalışmak, bir şey olabilmenin önündeki en büyük engel!.
    Hatırlamak için yavaşlar, unutmak için hızlanırız.
    Göz açıldıça ruh perdelenir.
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Allah, uçamayan kuşa alçacık dal verir.
    Herkesin bir mesleği olmalı, bir de meşgâlesi.
    O meşgâle bütün kültürümüzdür.
    Vicdân, Allâh’ın kalbimizdeki sesidir.
    Kurtuluşunu hangi ele bırakmışsa insan, mahvının da aynı elden geleceğini bilmelidir.
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Tahterevalliye tek başına binen aşağıda durmayı hak eder.
    Sevgili Dost!..
    Gel ve Yüksel!..
    Allâh, insanı iddiâsından vurur.
    Duaların yerini hayaller aldığından beri zarardayız.
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Mezara girmeden gerçeği görmeye çalış, karanlıkta gözü açmak bir işe yaramaz.
    En son, acele etmeden, hayret içerisinde, gökyüzünü ne zaman seyrettiniz ?
    İnsan için önüne çıkan bütün yollar “yürünebilir” ise o insan artık kaybolmuştur.
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Gelenek küllere tapmak değil ateşi korumaktır…
    Kalp deniz, dil kıyıdır.
    Denizde ne varsa kıyıya o vurur.
    Testide ne varsa dışına o sızar.
    Sabır, hîlesi olmayanların hîlesidir.
    Ümit, fitili yanan sabırdır.
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Dalında güneş görmeyen yemişin, dilinde hiç tadı olmaz.
    Meğer yiğidin hası tenhada beyaz baldırla ya sarı mangırla
    başbaşa kalmadan belli olmaz imiş.
    Dinleyen susuz ve talepkâr olursa vâzeden ölü bile olsa söyler.
    Allah’ı kendinden ayrı gören, nefisten başkası değildir.
    Utanmadıktan sonra dilediğini yap!
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Bir sözü söyleyeceğin zaman düşün!..
    Eğer o sözü söylemediğinde mesûl olacaksan söyle.
    Yoksa sus!..
    Ne çok acılarımız var.
    İnsan zor zamanlarda kötümser bir haklılık yerine, iyimser bir yanılgıyı tercih eder.
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Doğallığın verdiği huzuru doğal olmayan yollardan arama.
    Sadelik, sahtelik sevmez.
    Derdine çâre olmayı düşünmeksizin bir dosta nasılsın diye sormak riyakârlıktır.
    Kötülükleri bitiremeyiz ama iyilikleri çoğaltabiliriz.
    Burası dünya, burada işler hep yarım kalır.
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Bâri sen, kendi güneşini gölgeleyen bulut olmayasın!..
    Öyle güzel ol ki…
    Söz söylediysen, “Ne güzel söz!” desinler.
    Söylemediysen, “Ne güzel sükût!”
    İnsanda var olan sonsuzluk duygusu gökyüzü, çöl ve denizi seyretme ihtiyacı hâsıl eder.
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Hiç olurken duyduğum yüksek acı beni iyileştiriyor!..
    Günahla irtibatı kesilen iman, kemâle eremez.
    İnsanın kusursuz şekilde yaptığı tek şey; kendini kandırmaktır.
    Yarım kalmışlık yaşamın özüdür, telafi edilemez.
    Var mısın ki yok olmaktan korkuyorsun?
    Güven duygusu bir kere kaybedilir, sonrası hep şüphedir.
    Her aklıma geleni yapmama izin verseydin helak olurdum.
    Sakın beni bana bırakma ey sevgili!..
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.
    (Y.ed - Böyle Nereye Gidiyorsun Aşık Albümü )

    Engin Demirci Şiirleri © Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.
    https://www.antoloji.com/...r-garip-coban-siiri/
  • 128 syf.
    Alain evinde, kedisini rahat ettimek istiyordu. Saha'yı hiçbir zaman yirmi beş metrekarelik bir alana tutsak durumda sıkışmış, günün her saatinde ortalıkta dolaşırken ve kedice düşüncelerine dalmak, gölgede yalnız kalma hevesini dindirmek için, oturma odasına gelişigüzel serpiştirilmiş dev koltukların altına, minnacık Hole ya da aynayla gizlenmiş duvar dolaplarından birine sığınmak zorunda kalırken görmemişti.

    Ama Saha her türlü güçlüğü yenmek istiyordu. Düzensiz yemek, yatma ve kalkma saatlerine uydu, gece meskeni olarak banyoyu ve havlu ile örtülü bir tabureyi seçti ve Çeyrek Teker'i tiksinti ya da yabancılık göstermeden keşfe koyuldu. Hatta mutfakta "mini mini"yi çiğ ciğer yemeye çağıran Madam Buque'ün saçmalıklarını bile sabırla dinledi. Alain ile Camille dışarı çıktıkları zaman, baş döndürücü taraçanın duvarına yerleşerek hava boşluklarını incelemeye, aşağılarda uçuşan kırlangıç ve serçelerin sırtlarını sakin bir bakışla izlemeye koyuldu. Altındaki dokuz katlı uçuruma hiç aldırış etmemesi, duvarın üstündeyken uzun uzun yalanmayı bir alışkanlık haline getirmesi Camille'yi çileden çıkarıyordu. Alain'e "İndir, indir şunu!" diye bağırıyor. "Başımı döndürüyor, ödümü koparıyor!"
    Alain bilgiçlikle gülümsüyor, yaşama ve beslenme zevkine kavuşan kedisine hayran hayran bakıyordu..."

    İşte karşınızda Alain'in vazgeçilmezi Dişi Kedi Saha..

    Kitaptan bir bölüm olan bu uzun girişi yapmak zorundaydım. Çünkü Colette demek kedilerle uzun bir yaşam demek ve Colette'yi "tanıyanlar" için muazzam bir kitaptır Dişi Kedi. Kedilere olan düşkünlük sıralamasında yazarlar arasında en üstlerde yer alan biridir Colette.

    Yazarın hayatını bilmediğimiz vakit bir hayvanın, bir betimlemenin, bir sözcüğün ifade etmek isteği duyguyu anlamlandıramayız. Lisede bir edebiyat hocam da buna yakın bir şey söylerdi
    "herkes Sait Faik okur ama herkes Mahalle Kahvesi'nde anlatılmak istenilene erişemez" çoğu kişi arka planda yatan düşüncelerden, yaşantılardan habersiz bir şekilde okumak için okur bir eseri derdi bize. Halbuki bir kelime bile o yazarın en vurucu yönünü aktarabilir bize lakin o yazarı tanıyabilirsek..

    Benim yazdığım bu satırlardan önce kitaba iki inceleme yazılmış. Buraya kadar okuyanlar lütfen iki incelemeye göz atıp geri dönsün. Bir yazarı az tanıyan ve daha fazla tanıyan iki insanın arasındaki yorumlama farkını anlamlandırmak için önemli bir durum bu. İlk incelemeye sahip kişinin daha içten ifadelerle kitabı yorumladığını göreceğiz çünkü öncesinde Colette'yi okumuş Avare Kadın'ını da yorumlamıştır. Zaten Avare Kadın'ı okuduktan sonra Colette üzerine konuşmamak elde değil sanırım...

    Kitap kurgusunun karakterlerinden birinin bir hayvan olduğu kitaplar vardır. Lakin ben betimlemelerinde benzerlik kurduğum ve epey bir süre önce okumuş olmama rağmen çağrışım yaptığım kitaplardan biri Thomas Mann'ın Efendi ile Köpeği kitabı oldu. Mann kitabında av köpeği kırması Bauschan ve sahibinin hikayesini anlatıyor. Derin gözlemeler içeren bir kitap olarak aklımda kalmıştı. Bauschan'ı anlatan bir ifadeye bakalım.

    "Şakalaşmanın etkisiyle ağzının kenarının hayvanlara özgü çökük yanağına doğru seğirdiğini, siyahımsı yüzünde insan gülüşünün fizyonomik bir ifadesinin ya da sadece bu ifadenin belli belirsiz, çarpık ve melankolik bir yansımasının belirdiğini, sonra tekrar yok olarak yerini korku ve mahcubiyet ibarelerine bıraktığını ve yeniden zorla ortaya çıktığını görmek içimi cız ettirir..."

    Şimdi de Saha'nın olduğu bir bölüme daha bakalım.

    "İyi, ama bir kedi kemiği yanda sert bir et parçasını cilalı bir yerde yiyemez ki! Kedi tabağından kemiği alıp da yemeden önce halının üzerine dayadı mı, pis olduğunu söylerler. Oysa kedi avını yırtar ya da parçalarken, pençesi altında tutmak zorundadır, bunu da toprağın ya da halının üstünde yapabilir. Ama kimse bilmez işte...

    Harika bir gözlem yeteneği olan yazarlar bunlar. Son olarak Woolf'un Flush eserinde bir köpeğin bakış açısından bize sunduğu izlenimlerinden bir kısmını paylaşarak Dişi Kedi eserine dönmekk istiyorum.

    "Flush düşmanını öldürmek için iki kere elinden geleni yapmıştı- ikisinde de başarısızlığa uğramıştı. Peki neden başarısızlığa uğramıştı, bunu soruyordu kendi kendine. Çünkü Miss Barrett’i seviyordu. O öyle en hiddetli ve suskun haliyle divana uzanmış yatarken, kaşlarının altın­dan onu seyreden Flush, onu sonsuza kadar seveceğini an­ladı. Hiçbir şey öyle basit değildir, işin içinde iş vardır. Mr. Browning’i ısırdı mı onu da ısırmış oluyordu. Nefret nefret değildir; nefret aynı zamanda aşktır da."

    Colette'nin bu kitabında kedisine çok bağlı olan Alain'in evlilik arifesinde olduğunu görüyoruz. Yalnız hayatında bir dişi daha var ve o kedisi Saha. İki dişinin Alain üzerindeki hakimiyet mücadelesinin trajik sonuçlarını okuyacağız satır aralarında... Ben ilk on sayfayı okuduktan sonra kitabın sonunda neler olacağını ve kurgunun tahmini olarak nasıl devam edeceğini biliyordum. Çünkü Colette varsa bir yerde ve geçmişinde erkek eşleri tarafından ihanete uğrayan bir Colette'nin kedilerle uzun zaman yaşadığını biliyorsanız kitabında Kedi'nin istediği olacağını tahmin edersiniz. Çünkü Colette bu kitabını eşinden ayrıldıktan, sonraki yıllarda yazmıştır. Ve Avare Kadın'dan sonra da kaleme aldığı bir eserdir. Colette yazarlık unvanını evlilik yıllarında eşine rehin bırakmak zorunda kalan mahpus bir kadındır. İlerleyen zamanlarda eşcinsel ilişkide olduğu sevgilsi ona Fransa'da yazar olarak ismini eşine kullandırtmaya bir son vermesi gerektiğini ima edecek ve Colette eve dönüp eşine rest çekecekti... Kitaplarıma kendi adımı vereceğim diye...

    Bu sahne biyografisini işleyen filmde trajik bir sahnedir onu da izlemenizi öneririm. Satış rekorları kıran Claudine serisinin telif hakkını eşi basit bir miktara satmıştı. Colette böyle bir isyanla kendi kimliğine doğru en büyük adımı atacaktı..

    "Claudine" bendim sen benim çocukluğumu, düşüncelerimi, anılarımı yok ettin. Claudine sana kölelik ettiğim yıllardı, ruh hallerimdi...
    Claudine benim çocuğumdu sen o çocuğu öldürdün Claudine artık yok Claudine öldü..."

    Artık yeni bir Colette'nin doğuşu başlayacaktır. Kendi parasını muzikhollerde kazanan, hiçbir toplumsal baskıya aldırmadan cesur bir şekilde hemcinsleri ile olan ilişkilerine ve işlerine devam eden bir Colette çıkacak karşımıza.

    "Şimdi beni başka işler, başka gaileler bekliyor: en başta geçinmek, jestlerimi, danslarımı, sesimi para ile değişmek mecburiyeti var..."

    Avare Kadın, Colette

    Böyle diyecek Avare Kadın'da. Ve hayatının ikinci bölümünü oluşturan eşinden sonraki hayatında kısa süreli ikinci evliliği hariç ona eşlik eden hemcinsleri ve kedileri olmuştur. Hayatının bir bölümünü de kedilerle iç içe geçirdi. İşte bu kitapta Alain'in aklı kitabın başından beri kedisi Saha'dadır. Ve kedisiyle olan düzeninin yeni gelen kadın ile bozulacağı endişesini aktarıyor ilk bölümlerde.

    "Küçük pumacığım! ..Sevgili kedim! ..Doruklar güzeli! .."Nasıl yaşayacaksın, birbirimizden ayrılırsak?"" İster misin, ikimiz de tarikata girip keşiş olalım?"" İster misin... Ne bileyim...”

    Evlenmeden önce böyle dediği Saha'ya evlendikten sonraki ayrılık zamanlarının ise şöyle diyecek.

    "Saha açlıktan ölmeyecek kadar yemek yiyor değişik anlamlarda miyavlamıyor, nazlanmıyordu..
    sanki uzun bir beklemeye dalmış gibiydi. “Parmaklıkların arkasında bekliyor gene...
    Beni ..
    bekliyor.”

    Metin boyunca Saha'nın ruh hallerine göre davranışları şekillenen bir Alain görüyoruz. "Dişi Kedi" geçmiş yaşantılarındaki gibi tekrar aldatılmaya dayanamayacak kendi yalnızlığında kaybolmayı seçecekti lakin Alain eşiyle birlikte olduğu vakitlerde bile aklı ilk göz ağrısında olacaktır...


    "Bir an bilinçsizce Camille'i Saha sanarak tırnaklarını yavaş yavaş karnının üstünde gezdirerek okşadı.. Genç kadın bir hayret çığlığıyla kollarını gerdi, bir eliyle Alain'e bir tokat indirdi.."

    Alain'in eşi Camille fiziki çekiciliği olan, gezmeyi ve eğlenmeyi seven bir tiptir. Lakin eşinin sürekli kedisi için kaygı duyması üzerine Saha'yı kendine rakip olarak görecek derin kıskançlık krizlerine kapılacaktır. Hatta son bölümlerde bu "uç" kıskançlık örneği şöyle yansıyacak onun sözleriyle:

    “Bir kadını kıskançlıkla öldürseydim, veya öldürmeye teşebbüs etseydim beni affederdin herhalde. Ama kedine, dişi kedine dokunduğum içindir ki hesabım görülmüştür.”

    Alain'de finalde şu sözlerle Saha'ya bağlılığını ifade edecektir.

    "Senden sonra rastgele birinin olurum, bir ya da birçok kadının.
    " Ama hiçbir zaman başka bir kediyi sevmem...”


    Colette eserlerine kendinden çok şey katan aykırı bir kadındır. Dişi kedinin Colette için ne anlam ifade ettiğini de onu tanıyınca anlamladırmak daha kolay olacaktır. Fransız kadınlarının aydınlanma hareketi için öncü bir kişidir. Gerek günlük hayatında yıktığı toplumsal kalıplar gerekse eserlerinde yer alan güçlü kadın karakterleriyle kendi zamanında toplumdan almak istediği intikamı sonuna kadar alan güçlü bir kadındır. O yüzden Colette sürü dışında kalan bir kadın yazardır. Ben burada ne kadar yazarsam yazayım
    benim ona olan ilgim ve düşüncelerim onun kadına özgü o hassas ruhunu aktarmak için yetersiz kalacaktır. Ama en azından onun üzerine bir şeyler yazma görevim varsa yerine getirilmiş olacaktır. Sürünün içindeki insanlar edebi değeri olmayan binlerce eser için binlerce yazı kaleme alıyor. Ben, sen, o Colette ve onun gibi değerler için yazmış olalım en azından. Kendimize saklamak istediğimiz yazarlar ve eserleri paylaşmaktan çekinmeyelim o yüzden, onları gerçekten ihtiyacı olanlar haricinde kimse anlayamayacaktır buna yürekten inanıyorum.


    En çok satan, En çok okunan, en çok basılan reyonlarının algısını kırabilmek lazım. En çok satılan kitaplardan bazıları bize en çok uzak olanlardır. Lakin hakimiyeti altına girdiğimiz o okutma algısı yüzünden bu uzaklıklardan bihaber aylar ve yıllar geçirecek çoğu insan, bunun farkına vardığı zamanda da epey bir gecikmiş olacaktır. Telafi etmek için de dört elle sarılacaklar kıyıda, köşede kalanlara lakin o zaman onlar sahip çıkmayacaktır bu insanlara.

    "Öyle ya, ne bileceksiniz... Zaten siz bilmemek, görmemek için yaratılmışsınız! Bana gelince bir şeyler bilmez, bir şeyler görmez oluyorsunuz! Beni görmeden bakıyor, tepemden gülüyor, yanıbaşımda konuşuyorsunuz! Ben de görmediğinizi görmemezlikten geliyorum. Ne fena şey! Hani ya size de, bana da öyle yakışıyor ki!"

    Colette, Avare Kadın