• Bu yazıda sizlere bundan yıllar önce okuduğum Linda Goodman’ın Star Signs kitabında belirli bir bölüm oluşturan, Kalde Alfabesinden ve numerolojisinden söz edeceğim. Bu numerolojinin kaynakları hakkında bilgi sahibi değiliz ancak sayıların tekil olduğu gibi bileşik anlamlarının da olduğunu, 1’den 52’ye kadar olan sayıların birbirinden farklı özellikler gösterdiğini söyleyebilirim. Aynı zamanda bu bileşik sayılar, bir şekilde Tarot destesindeki kartlarla da önemli bir paralellik göstermekte. Kuşkusuz bu çalışmayı yapabilmemiz için önce sayıların karşılığını tanıtmak ve birkaç örnek vermek gerekiyor. Bu alfabede 0 ve 9’un herhangi bir karşılığı olmadığını, başlangıç ve sona karşılık geldiğini görüyoruz. (Alfa ve Omega) Örneğin 9 ile toplanan bir sayı yine kendine dönüşür. 5+9=14, 1+4=5 gibi. Bu bakımdan 0 ve 9, 0 gibi çalışır.

    Numerolojik çalışmayı yaparken, nüfus cüzdanınızdaki tamamını kullanabilirsiniz. Ancak günlük yaşamda kullandığınız isimler de etkin durumdadır. Sayıların anlamlarına bakarsanız, aynı zamanda onların astrolojik karşılıklarını da görebilirsiniz.
    Örneğin 1- Güneş, 2-Ay, 3-Jüpiter, 4-Uranüs, 5-Merkür, 6-Venüs,
    7-Neptün, 8-Satürn’le bağlantı içerisindedir. Bir ismi incelerken, önce adı ve soyadı ayrı ayrı inceleyerek toplamak gerekiyor.

    Harflerin sayısal karşılıkları:
    1 A, I, J, Q,Y Öğretme, Yaratıcılık, Girişim, Öne çıkmak, Baskınlık
    2 B, K, R Öğrenme, Hassasiyet, Hayal gücü, Annelik etmek, İkilemler
    3 C, G, L, S Uyum getirme, İdealizm, Büyütme, Felsefe, Kendini geliştirme
    4 D, M, T Yazgı, Mücadele, Bireysellik, Dik başlı olma, Köşeli davranma
    5 E, H, N, X Eylem, Merak, Hareketlilik, Eleştirel olma, Mantık, Zeka
    6 U, V, W Aşk, Dişi ilke, Merhamet, Zevkler, Yumuşaklık, İlişkiler
    7 O, Z Gizem, Ruhsallık, Hassasiyet, Gizli olana ilgi, İnceleme, Derinlik
    8 F, P Mukadderat, Deneyim ve zorla öğrenme, Kontrol, Kısıtlama
    Türkçe’de kullanılan
    Ç, Ğ, İ, Ö, Ü, Ş, sırasıyla
    C, G, I, O, U ve S olarak alınmalıdır.
    Örneğin Sezen Aksu ismini inceleyelim:

    Sezen sayısal olarak 3+5+7+5+5 = 25/7, AKSU 1+2+3+6 = 12/3, bu durumda SEZEN AKSU 7+3 = 10, 10 sayısının anlamını daha sonra göreceğiniz gibi kişisel isteğe göre çok yükselme, ani iniş ve çıkışlar içinde olma, karşıtlıklar içerisinde olma durumu vardır. Tek olarak 1 sayısı ise yaratıcılık, liderlik, örnek olma ile yakından ilişkilidir.

    Orhan sayısal olarak 7+2+5+1+5 = 20/2 eder. PAMUK aynı şekilde 8+1+4+6+2=21/3 Bu şekilde, ORHAN PAMUK bileşik sayı olarak 20+21=41, 41 bu alfabede 32 ile aynıdır ve 32 iletişim, yığınları söz ve yazı ile etkileme yeteneği ile yakından igilidir. 41 aynı zamanda tek olarak 5 eder ki bu sayıda merak, kendini geliştirme, felsefe ve öğrenme ile yakından ilişkilidir ve Merkür’le yakından ilgilidir.

    Jullian Assange ismini inceleyelim. JULLIAN sayısal olarak 1+6+3+3+1+1+5 =20/2, ASSANGE ise 1+3+3+1+5+3+5 = 21/3, 20+21 = 41, bu sayı Orhan Pamuk’la aynıdır. Yığınları söz ve yazı ile etkileme gücü ve iletişim.

    Turgut Özal’ın ismini değerlendirirsek, TURGUT sayısal olarak 4+6+2+3+6+4 =25/7, OZAL 7+7+1+3 =18/9, ikisinin toplamı 7+9=16, Yıkılan kale sayısını verir. Bu sayıda dikkatli yapılmayan planlar yüzünden problemlerle karşılaşma söz konusudur.

    Adnan Menderes’in isminin toplamı 13 sayısını verir. Aşağıda görüleceği gibi bu sayı güç ve alışılmış olan şeyleri değiştiren kişilerle ilişkilidir. Albert Einstein’ın sayısı ise 19, göklerin prensi anlamındadır.

    Şimdi Linda Goodman’ın Star Signs kitabından derlediğim geri kalan sayıları ve bileşik anlamlarını görebiliriz. Sayılar 52’ye kadardır.
    9 sayısı Mars’la yakından ilgilidir ve bitiş ve başlangıçları anlatır. Bu sayı altında cesaret, çatışma, hedeflere ulaşma yolunda kararlılık ve mücadele vardır.
    10 Şans Çemberi:
    Kişisel isteklere göre büyük iniş ve çıkışlar. Aşırı bir sevgi ya da nefret uyandırabilir. Bu kişilerin yeteneklerini değerlendirebilmeleri için kişisel disipline ihtiyaçları vardır. İçlerindeki gücü hayal ederek gerçekleştirebilirler.

    11/38 Ağzı kitlenmiş aslan, yumruk el:
    Bu sayılarından başkalarından kaynaklanan aldanmalara ve hilelere işaret eder. Karşılıklı durumlarla ilişkilidir. Kişinin hayatında üçüncü kişinin ya da dışsal koşulların getirdiği ayrılıklar, engellenmeler dikkat çekebilir.

    12 Kurban:
    Bu sayı kişinin başkalarının planları ve entrikaları yüzünden fedakarlıkta bulunulması anlamını taşır. Başkalarından gelen güzel sözlere aldanmamak, dikkatli olmak gerekir. Zihinsel açıdan endişe, aşırı duygusallık ve kişisel amaçların feda edilmesi durumu söz konusudur. Rahat bir sayı değildir.

    13 Değişim:
    Bu sayı güçlü olmaya ve değişim içerisinde olma durumuna işaret eder. Sanıldığı gibi uğursuz değildir ve hayatın içinde saklı olan güçlü dönüşümleri kullanabilme gücü verir. Eğer bu güç bencilce kullanılırsa kişinin kendisine yıkım getirecektir. Bu sayı aynı zamanda araştırmacılar, kaşifler ve alışılmış olan şeyleri değiştiren kişilerle yakından ilgilidir.

    14 Hareket, Mücadele:
    Bu sayı sahibinin hayatında yazı, yayıncılık ve tüm medya konuları ile alakalı olarak toplumla iletişim içerisinde olmak vurgulanır. Kişinin hayatında dönemsel olarak yapılan anlaşmaların getirdiği değişimler, iniş ve çıkışlar söz konusudur. Hareket, yolculuklar, yabancılarla ilgili işler şanslı ve başarılı sonuçlar getirecektir. Başkalarının sözlerine her zaman güvenilmemelidir.

    15 Majisyen:
    Bu kişisel konuşma ve yazı, müzik ve sanat yetenekleri ile başkalarını etkileme ve güçlü kişilerden destek alabilme konusunda şanslıdırlar. Dramatik bir yapıları ve başkalarını etkileme gücüne sahiptirler. Ancak bu kişilerin sahip oldukları bu etkileme gücünü kötüye kullanmamaları önerilir. Böyle durumlarda başkalarının kurbanı olabilirler.

    16 Yıkılan kale:
    Bu sayı tarot kartları arasında yıkılan kuleye karşılık gelir. Bu sayı içerisinde sonu kötü olan olaylar ve planların yıkıma uğraması söz konusudur. Bu nedenle bu sayı sahibinin isminde değişiklik yapması önerilir. Detaylara dikkat ve planların özenle yapılması her zaman önemsenmelidir.

    17 Mecusi yıldızı:
    Son derece ruhsal bir sayıdır ve kişiye hayat zor tecrübelerinden kazançlı çıkacağı testler getirdikten sonra güçlü başarılar getirir. Bu sayı aynı zamanda kişinin bu başarılarının asla unutulmayacağını, isminin ölümsüz olabileceğini gösterir. Örneğin Mustafa Kemal Atatürk’ün kalde alfabesine göre karşılığı 17’dir.

    18 Maddiyat-Maneviyat çatışması:
    Bu en zor bileşik sayılardan birisidir. Aşırı maddiyatın ruhsallığı yok etme riski söz konusudur.
    Bu durum aile içinde çatışmalara, sürekli mücadelelere, yıkımlara işaret eder. Bu nedenle mümkünse ismin değiştirilmesi önerilir. Hayat içerisinde mutlaka ruhsallık geliştirme zorunluluğu vardır. Örneğin İngilizce’de Hz. Isa, Jesus, Jesus of Nazareth ya da
    Jesus Christ hep 18’e bağlanır.

    19 Göklerin Prensi:
    Bu bileşik sayılar içinde en şanslı ve iyi olanlarından birisidir ve daha önceki olumsuzluklardan, zorluklardan kurtulma yolunda önemli başarılar, zaferler getirir. 10 sayısındaki gibi güç ve yükselme vaadeder ancak bu sayıda olduğu gibi inişleri anlatmaz.

    20 Uyanış:
    Bu bileşik sayı aynı zamanda “yargılama” olarak da adlandırılır. Tarot’taki yargı kartı ile ilişkilidir. Bu sayı uyanışı, yeni bir farkındalığa doğmayı, yeni amaç ve planları temsil eder. Planlarda gecikmeler olsa bile, sabır göstermek esastır ve bu sayınına ana dersi sabırlı olmaktır.
    20 güçlü hayal gücü verir ancak finansal açıdan o kadar sağlam olmayabilir. 20’ler için para ön planda değildir.

    21 Mecusi tacı:
    Bu sayı genel olarak başarı, ilerleme garantisi, onur ve ödül kazanma yönünde başarılar gösterir. Bu başarılar uzun mücadele, çalışmaların ve kararlılığın arkasından kazanılmıştır. Ancak kişi her durumda tüm karşıtlıklar ve mücadeleler karşısında son bir zafer için hazır olmalıdır.
    Bu şanslı bir sayıdır.

    22 Boyun eğme ve önlem:
    Bu sayı başkalarının aptallıklarına, hatalı hareketlerine göz yuman iyi bir adam olarak
    nitelenir. Başkalarının sunduğu yanıltıcı hayallerden uzak durmak gerekir. Genellikle tehlikeler ortaya çıktığında ve aslında geç kalındığında uyanış söz konusudur. Bu nedenle bu sayı sahibi kariyer ve maddi konularda önlemci hareket etmek ihtiyacındadır. Kişi kendi sorumluluğunu aldığı anda hedeflerine erişebilir.

    23 Aslan’nın kraliyet yıldızı:
    Bu karmik ödüllendirme sayısıdır ve sadece başarı değil aynı zamanda güçlü kişilerden ve alanlardan destek sağlar. En şanslı sayıdır ve kişiye büyük bir hoşluk getirir. Kişi pek çok alanda imkan sağlar ve zor zamanlarda koruyucudur. Ancak bu sayının kötüye kullanımı ve ruhsallıktan uzaklaşılması halinde gelecek deneyimler için zorlu olur.

    24/42 Aşk, Para ve Yaratıcılık:
    Bu sayıda son derece kısmetli, pek çok açıdan kolaylık, aşk, keyif ve parasal yönde şans getiren özelliklere sahiptir. Kişinin güçlü kişilerden, otoritelerden destek alması da mümkündür. Aşkta mutluluğu arttırır ama sonuçta bu kişinin tüm bu kolaylıklar karşısında zevklerinde aşırıya gitmemesi ve kötüye kullamaması gerekir. Bu imkanların bencilliğe dönüşmemesi sağlanmalıdır.

    25/34 Dikkat ve analiz:
    Bu sayı uzun yıllar gösterilen dikkat ve insanları gözleme, hayat deneyimleri sayesinde elde edilen dünyasal başarılara işaret eder. Daha önce yaşanan hayal kırıklıkları ve hataların aşılması ile birlikte kişinin yargısı mükemmelleşir ancak bu sayı maddi kazançlar için değildir.

    26/35/44 Ortaklıklar:
    Bu sayı özellikle merhamet ve vericilik üzerinden çalışır. Kişinin hayatında karşıtlıklar söz konusudur. Kişi başkalarının yanlış tavsiyeleri yüzünden hayal kırıklıkları ve engellerle karşılaşabilir. Kişi kendi sezgilerine güvenmeli ve kendi gelir durumunu dengelemeye çalışmalıdır. Cömert olabilmek için kişi önce kendi geleceğe yatırım yapmalıdır.

    27/36/45 Asa:
    Bu mükemmel ve şanslı bir sayıdır. Kişiye cesaret ve güç getirir. Kişi kendi özgün düşüncelerini, planlarını sürdürmeli, yaptığı işlerde başkalarının etkisinden uzakta kalmaya özen göstermelidir. Bu da karmik bir ödül sayısıdır.

    28 İnançlı kuzu:
    Bu sayı şaşırtıcı ve engelleyici engellerle doludur.
    Bu kişiler çok zeki ve dikkat çekecek bir başarıya hazır olsalar da gelecek için sağlam plan yapmalıdırlar. Zira başkalarına aşırı güven, iş hayatındaki rekabet ciddi tehlikeler ve hukuki kayıplara işaret edebilir. Böyle durumlar her şeye yeniden başlanmasını gerektirebilir, bu nedenle ismin değiştirilmesi daha uygun olabilir.

    29/38/47 Baskı altındaki zarafet:
    Bu büyük yükler getiren karmik bir sayıdır. Kişiyi ruhsal açıdan büyük oranda test eder ve zorlu deneyimlerden geçirir. Güven vermeyen arkadaşlar, hile ve aldatmalar, beklenmedik tehlikeler söz konusu olabilir. Böyle bir durumda yeni bir isim seçmek daha iyi olabilir.

    30/39/48 Yalnız kişi, meditasyon:
    Bu sayı içsel gözlem, düşünceli çıkarımlar ve başkaları üzerinde zihinsel üstünlük işaretidir. Kişi tamamen zihinsel plandadır, çünkü kendileri öyle istemektedirler. Bu ne olumlu ne de olumsuzdur ancak bu kişilerin yalnız, kendi içlerinde kalmalarına yol açabilir. Kişi etrafın gürültüsünden uzakta kalmak ister ve kişisel yeteneklerini kullanarak değişik alanlarda ödüller kazanabilir.

    31/40/49 İçe kapalı kişi:
    Bu sayı da 30’a benzerdir ancak ondan daha da fazla kendine yeterlilik, içe dönme ve izole olma durumundadır. Yüksek bir zeka söz konusudur ve kişi kendisini dış dünyanın parlaklığından uzaklaştıracak seçimlerde bulunur. Bir şekilde toplumun uzağında olma durumu vardır. Bu kişiler aynı zamanda ön yargılı olabilirler, farklı politik bakış açılarına sahiptirler.

    32/41/50 İletişim:
    Bu kişiler yazıları, sözleri ile geniş kitleleri etkileme gücünü ve yeteneğine sahiptirler. Bir bakıma “yazarlık” sayısıdır. Başkalarını etkileme güçleri, çekicilikleri ve dikkat çekici konuşma yetenekleri olabilir. Yazmak, yayıncılık ve tüm medya kanalları onlara açıktır. Ancak bu kişiler fikirlerini her zaman esnek tutmak ve tolerans göstermek zorundadırlar. Böyle bir durumda, kendi planları başkalarının inatçılığı ya da aptallığı yüzünden bozguna uğrayabilir.

    33 İlişkiler ve kazançlar:
    Bu sayının etkisi 24 gibidir. Kişiler aşkta, yaratıcı konularda finansal açıdan kazançlı çıkabilirler. Bu kişilerin ilişkileri kendine özgündür ve her zaman hayatları açısından önemlidir. Ancak bu şanslarını kötü yönde kullanmamaya özen göstermelidirler. Her zaman daha alçak gönüllü olmaları yararlarına olacaktır.

    37/46 Bu sayının kendine özgü bir gücü vardır. Oldukça hassas bir yapı ve iyi, yardımcı arkadaşlar verir. Kişinin çekim gücü yüksektir, genellikle sanatsal alanda yer alır. Verimli ortaklıklar yapabilir. Ancak cinsellik üzerine güçlü bir vurgu vardır ve bu alanda olağan dışı olabilir. Mutluluk ve başarı genellikle ortaklıklar yoluyla elde edilir.

    43/52 Eskiler bu sayının şanslı olmadığını ve daha olumlu bir sayı ile değiştirilmesi gerektiğini söylerler. Bu sayı ani olaylara, büyük değişikliklere, mücadeleye, çatışmaya ve savaşlara neden olarak sürekli tekrar eden başarısızlıklar getirir.

    51 Bu sayının kendine özgü bir gücü vardır. Özellikle kişiyi savaşçı konumuna sokarak kişi hangi konuya girişiyorsa ani ilerleme vaadeder. Askeri konular için uygun olabilir. Ancak bu durum tehlikeli düşmanlara, rakiplere ve olumsuz olaylara işaret edebilir. Bu nedenle ismin daha güvenli bir sayıya dönüştürülmesi önerilir.
  • 312 syf.
    ·10/10
    ''En Esaslı Dersi Validemden Aldım''

    Böyle diyor Bediüzzaman. Ve yine diyor ki: “Meslek ve meşrebimin dört esasından en mühimi olan şefkat etmek ve Risale-i Nur’un da en büyük hakikati olan acımak ve merhamet etmeyi, o validemin şefkatli fiil ve hâlinden ve o mânevî derslerinden aldığımı yakînen görüyorum.”

    Anneyle ilgili kitaplar oldum olası ilgimi çekmiştir. Hatta nerede bir anne lafı geçse kulaklarım o tarafa doğru kabarmıştır. Annesiz yetişen birinin annenin ne manaya geldiğini anlaması, anlatması elbette güç. Haddi de değil zaten. Yaşamadıklarının, hissetmediklerinin nesini anlatabilir ki insan? Belki tersini anlatır. Merhametsizliği, şefkatsizliği anlatır. “Hayattaki tüm hatalarını annesizliğe bağlar.” Yıllar boyu farkında olarak ya da olmayarak aradığı bu iki kavramın hasretini anlatır. Yıllar boyu yorgan altlarında döktüğü gözyaşlarını anlatır. Bir annesizin anneyle ilgili anlatabileceği çok şey yoktur. Ama bir annesiz, okuduğu kitaplardan, çevresindeki annelerin çocuklarına; şefkatle, merhamet sarılmalarından öğrenir ki, Rabbimiz Rahîm ismiyle sonsuz merhamete sahiptir. Bilir ki, burada vermedikleri onun için bir imtihandır. Bir sabır vesilesidir. Bir annesizi ancak, burada vermediklerini bir sonsuzda vereceğini söyleyen Rabbin vaadleri teskin edebilir.

    Nuriye Ana, şefkat ve merhamet timsali bir anne. Ufak yaşta çocuğundan ayrı düşen, gurbeti dokuz yaşındayken hisseden, ancak arkasından gelen haberlerle evlat hasretini yatıştıran bir anne. Nuriye Ana, ciğer paresinin yaşadığı hiçbir şeye müdahale edemiyor. Ancak dualarıyla, teheccütlerde döktüğü gözyaşlarıyla onu sarıp sarmalayabiliyor. Bediüzzaman da annesinin bu halini, özlemini, hasretini bütün ruhuyla hissediyor. Uzaklardan kalb ve gönül gözüyle gördüğü annesine: “Sen kalbini ferah tut, Allah bizimle. Allah kendisine teslim olanı bırakmaz.” diyor. Nuriye Ana öyle bir anne ki, çocuk denecek bir yaşta; ilim için, milletin imanını sahil-i selamete çıkarması için, Kur’an’ın icazını bütün dünyalara beyan etmesi için, gurbete göndermek zorunda kaldığı oğlunu, şefkatiyle merhametiyle uzaktan uzağa kuşatıyor. Kitaplardan öğrendim ki anneler hep böyleymiş zaten.

    Bediüzzaman’ın annesiyle ilgili bilgileri toplayabilmek o kadar kolay değildir. Bundan yaklaşık bir buçuk asır önce, kendi halinde, uzaklarda bir köyde yaşamış birisi için bu daha da zordur. Yazarımız, Bediüzzaman’ın hayatından ve “Son Şahitler”in anlattıklarından hareketle, onun yaşadığı yerlerde zaman geçirerekten; biraz hayal, biraz rüya kataraktan eserini yazıyor.

    Emerson der ki, “İnsanlar, anneleri onları ne yaptıysa o olurlar.” Nuriye Ana oğluna ilmin anahtarını vermiş. Bebeğini bir kez dahi abdestsiz emzirmemiş. Beşikteki bebeği ‘Huuu, huuu, huu Allah/ Lâ ilâhe illallah’ ninisiyle sakinleştirmiş. Bu ninniyle büyüyen oğulun ilk sözü de elbette ki “Allah” olmuş. Hem öyle bir ninnidir ki bu, bebeğin son sözünü de Allah dedirtmiş. Hem öyle bir ninnidir ki bu, milyonlarca insana da son sözlerinde “Allah” demeye vesile olmuş.

    Nuriye Ana ümmidir. Eşi Sofi Mirza’da öyle. Eşi sohbetlere katılıyor. Orada öğrendiklerini eşine aktarıyor. Nuriye Ana’nın en büyük zevki, belki de eşinin sohbette öğrendiklerini kendisine aktarmasıdır. Nuriye Ana teheccüt namazlarını kaçırmıyor. Öyle ki son nefesinde giderayak eşine diyor ki, “Sofi, burası çok aydınlık.” Eşi de ona “Teheccütlerin aydınlığıdır hatun.” diyor. Nuriye Ana öyle bir anne ki gözleri önünde, nehirde suya kapılıp giden kızının arkasından “O verdi O aldı” teslimiyetiyle sadece gözyaşları döküyor. Nuriye Ana bir kez olsun oğlunu abdestsiz emzirmiyor. Bir röportajında okudum ki yazar Hülya Yakut Üstündağ bu kitabının bir harfini bile abdestsiz yazmamış. Ne güzel. Bu kitabı tam olarak anlayabilmek için Necmeddin Şahiner’in Bilinmeyen taraflarıyla Bediüzzaman Said Nursi eserini de okumak lazım.

    Kitaptan altını çizdiğim satırlar:

    *Merhamet tohumunu eken, muhakkak huzur ve saadet harmanını elde eder.

    *Zerreden şemse kadar her ne varsa Allah’ı zikrederken, insanlar, nefislerinin, zanlarının peşinde yorgundular.

    *İnsanın en büyük şansı, belki de zenginliği, arkasında kendisine dua eden bir annesinin olmasıdır.

    *Her ümit bir filiz, her filiz bin hayır, her hayır milyon sevap, her sevap rıza… Rıza demek neydi? Kul için; sevmekti; aşkla sevmek ve bağlanmak; her halinden memnun olmak, kadere ve kazaya eyvallah demek; O (c.c) razı olduktan sonra dünya küsse önemsememekti.

    *Sevgi anlamaktı. Sevgi; anladığını incitmeden, üzmeden yanında olmak değil miydi?

    *İçinden yükselen bir ses: “Tut beni ellerimden, gideceğin yerlere beni de götür be oğul.” diyordu. “Bu yük bana ağır, halimi anla, kat beni de yarınlarına!” diyesi vardı. “Seni tek başına, yapayalnız bıraktıklarında sana arkadaş olmak için; buz gibi, sobasız, camı kırık koğuşlarda hapsettiklerinde seni ısıtmak için; hile ve oyun ile sana bin çeşit zulmü reva gördüklerinde, ızdırabını almak için; zehir verdiklerinde senin yerine içmem için; yanında olabilmem adına, tut beni yüreğimden, al götür yarınlara!” demek istedi.

    *Anneye bakmanın sevap olduğunu biliyordu. Aklında kaldığı kadarıyla şu üç şeye bakmak sevaptı: “Kabe’ye, Kur’ân’a ve anneye…”

    *Onu biz yetiştirdik Sofi! İzzet ve azamet dersini senden, şefkat ve merhamet dersini annesinden almıştır bizim oğlumuz.

    Kitabın yazarı bir röportajında şöyle diyor: “Nuriye Ana, şefkâtinin enginliğine rağmen yavrusunu gelecek nesiller için feda etmiştir. ‘Bir kişinin imanını selâmette görürsem, Cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım.’ diyebilen bir evlâdın annesi de hasret cehenneminde yanmaya razı gelmiş bir anadır.” Yazar kitabını Nuriye Ana’nın evlat hasretini duyarak, hissederek yazmış. Kitabı okumaya tevafuk olarak Barla’da başlamıştım. Kitabı gözyaşları içerisinde bitirmek şimdiye nasip oldu. Kitabın bende bıraktığı tesiri kelimelerle ifade edemem. Ancak bu kadarını söyleyebildim. Kitabın sonundaki şu duaya da can-ı gönülden amin diyorum: “Bu satırları okuyanlara da, Rabbim kelime-i tevhit ve kelime-i şehadet nasip etsin inşallah…”
  • Aşkın kör gözü ve -izm’ler

    Geniş halk kitlelerinin, yüzlerce yıllık geleneğine sinmiş olan İslam, insan ve toplumun çizgilerini belirleyen ahlak ilkelerini ortaya koyan bir inanç
    Fikrin güncel hayatın girdabına kapılmadan diri kalabilmesi, düşüncenin önünün açılabilmesi, geçmişin ve mirasın üzerine yeni tuğlaların konulabilmesi ideolojik takıntı ve saplantıların dışına çıkılmasıyla mümkün.
    Kapitalizm, Marksizm, Sosyalizm, Maoizm, Stalinizm, Feminizm, Humeynizm, Vehhabizm, Nazizm… ve benzeri her bir -izm mensuplarını sabit birer bakış açısı vererek değişmez kalıplara hapsolan dünya görüşlerinin parmaklıkları arasına sıkıştırır.
     Kuşkusuz, insan, düşünce dünyasını geliştirmek üzere başlangıçta belirli öncüllere (mukaddemat, postulat) gerek duyduğunda, ideolojilerin bu doğru veya eğri öncülleri, zihnin işlemesinde işe yarayabilir. Bir ideolojisi olan insan diğerlerine göre, soyut düşünceye bir adım daha yaklaştığı için kendisini farklı ve güçlü hissedebilir. Ancak bu genellikle yanıltıcıdır.
    İdeolojilerin takipçileri, ideolojilerinin sunduğu önerilerinin doğru ve haklılık payı olan kısımlarını hararetle savunurlar. Savundukça da bu düşünceler zihinlerinde kemikleşmeye başlar. O ideolojinin kendisini, zamanla “dogma”ya dönüşen, basmakalıp düşüncelere sıkıştıran taraflarını göremez olurlar. Yani, kendisini başlangıçta gelişmeye yönelten ideolojisi, bir süre sonra onun gerçeği (hakikati) ve aşkın (transandantal) düşünceleri görmesine engel olur. Çünkü “aşkın gözü kördür” ve sloganik ezberler hem zahmetsiz bir kolaylık sunar hem de pek tatlıdır…
    İdeolojilerin takipçileri, gerçek ve sağlıklı bir düşünceyle ideoloji arasındaki kopmayı olayın içinde yaşadıkları için mantıklı bir şekilde değerlendiremezler. Bu gerçeği örneklerle açıklayalım:
    Her şeyden önce şu konuyu açıklamakta fayda görüyorum: Dini inançlar ile ideolojiler birbirinden ayrıdırlar. İslam bir dindir, inançtır mesela… İslamizm ise bir ideoloji… Musevilik (Yahudilik) bir inançtır, ama Siyonizm bir ideoloji… Hristiyanlık bir inançtır, ancak Lübnan tipi Falanjizm veya Evangelizm bir ideolojidir. Bu ayrım şu açıdan önemlidir:
    Bazı insanlar bir dine inandığını düşünürken, aslında içinde olduğu hareket, grup, cemaat, kilise vs. dini olmaktan çok “dünyalık”tır. Din, ahlaklı, adil, dürüst ve ölçülü olmayı emrederken, ideoloji(si) ona kendinden olanı bu ilke ve kurallara rağmen tutmayı emreder. Falanjist için de DAEŞ’çi için de ilkeler ve değerler yoktur.  Onların yerine, ezberler, kin, intikam, öfke ve hayal ticareti ve dünyalık-ahretlik vaatler vardır.
    Geniş halk kitlelerinin, yüzlerce yıllık geleneğine sinmiş olan İslam, insan ve toplumun çizgilerini belirleyen ahlak ilkelerini ortaya koyan bir inanç… Adalet ve hakkaniyeti (qıst) emreden; zayıfı, yoksulu ve yetimi ezmeyi yasaklayan; adil ve dürüst olmayı buyuran; haksız yere öldürmeyi açıkça men eden; çalmayı yasaklayan ve hak ettiğinden fazlasına göz dikmeyi ayıplayan; insanları aldatmayı; ölçü ve tartıda hile yapmayı net bir şekilde yasaklayan İslam’dan bir ideoloji çıkarmak ancak yaşadığımız bu talihsiz iki yüzyıla düştü. Vehhabizm, DAEŞ, Humeynizm ve kişi isimlerine bağlı diğer -izmleri İslammış gibi ortaya dökmek onu gökyüzündeki soyut ve erişilemez, aşkın ruhunu yeryüzü zindanına hapsetmeye çalışmak gibi bir ihanettir. İslam ideoloji değil, bir dindir. 
    Rasyonel (akılcı) düşünce makul ve mantıklıdır. Ancak “rasyonalizm” vakit geçtikçe belirli bir dönemde bir ideoloji gibi kalıplaşan ve diğer düşünceleri anlamanın önünde bariyer oluşturmaya başlayan bir “dogma”ya dönebilmiştir.
    Ezilen kadınların haklarını savunmak üzere haklı gerekçelerle yola çıkmış olan Feminizm, aynı çizgiyi koruyanların yanında, başladığı noktanın oldukça uzağına sürüklenen dar bir ultra-feminizm ideolojisine dönüşmüş durumda…
    Cumhuriyetin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’e sevgi ve saygı duymak başka bir şeyken onun düşüncelerini  “Kemalizm” veya başka bir adla kalıplara sokup dondurmak, değişen hayatın gerçeklerinden kopararak nostaljik bir skolastisizme ve oradan da bir “dogma”ya, çevirmek, onu düşüncenin ve doğal akışındaki değişimin önünde bir bariyer ve araç olarak kullanmak açıkça bir “ideoloji” anlamına gelir.  Çıkış noktası itibariyle eşitsizlik eleştirilerine dayanan Marksizm teorisinin, gerçek hayatın pratiğine indiğinde açıkça başarısız bir felakete ve zulme döndüğünü Doğu Bloku tecrübesi gösteriyor.  
    Kendi milletini/ulusunu sevmeyi kısa bir sürede ırkçılık derecesine dönüştüren Faşizm’in veya Nazizm’in savunucuları, başkalarına hayatı hakkı tanımamayı kendi hakları olarak görüyorlardı. Onlar, mutlak doğrunun sahibi sıfatıyla dünyayı yeniden tasarlamak iddialarıyla oluk oluk insan kanı akmasına sebep oldular ve bunu yaparken de E. Hoffer’in tanımlamasıyla “kesin inançlı” -izmlerin izleyicileri olarak kendilerinden son derece emindiler.
    Bu takipçiler, o dönem için anlamlı olan ve birer sığınak olarak gördükleri yarım asırlık, bir asırlık ezberleri dünyanın tek hakikati gibi sunan zihin cenderelerine sıkışıp kalmış oluyorlardı. Çünkü -izmler, takipçilerinin zihin ve algı dünyasını kendi dar alanına hapseder. İzleyicileri için bir at gözlüğü fonksiyonu görerek sadece görülmesi istenen istikameti görmelerine izin verir. Geri kalan görme sahası ise, o -izme göre yalandır, hatalıdır, şeytandır. İdeolojilerin takipçileri, kendi dönemlerinde anlamlı bulunan ve taraftarları olan düşünceleri dar dünya görüşleriyle kolaylıkla bir “dogma”ya çevirirler.
    İzm’lerin mensuplarının diğer dünyaları tanımalarına izin verilmez. Mutlak teslimiyet ve tabiyet için, genellikle tektip yayın organı izletilir; grup içi evlenmeye zorlanırlar; grup dışındakilerle konuşmaları şüpheli görülür. İzm’lerden birine mensup olan kişi, emredilenlerin dışında düşünmemelidir. Ezberletilenlerin dışında düşünürse, eleştirir ve çözümler üretirse ideolojik grubun dışına atılır. İdeolojisine ihanet etmiş görülür.
    İdeolojiler kendi korku tünellerini de oluştururlar. Çizgilerinin dışında duranları ya dünya, ya ahiret veya her ikisini de “kaybedenler” zümresine sokar; diğerlerini şeytanlaştırır… İdeoloji saplantısı olanlar çoğu kez, kendilerinin anlaşılamayan “über-insan”lar (üst-insan)  olduklarını zannederler.
    Cemil Meriç’in, ülkede kanın gövdeyi götürdüğü bir dönemde, iç ve dış saldırılarla gençlerin kanının su gibi döküldüğü yıllarda, o dönem kimsenin anlamasını beklemeden  “Bu Ülke”sinde çığlık çığlığa haykırdığı bir cümleyle sonlandıralım:
    “-İzm’ler idrakimize giydirilen deli gömlekleri. İtibarları menşe’lerinden geliyor…”
  • Üstadın “Dedektif X Bir” mahlasıyla Büyük Doğu Dergisinde Atatürk’e dair kaleme aldığı yazı:
    1- Güya münevver geçinen, fakat ayağını nereye bastığı ve yüzünü ne tarafa çevirdiği belli olmayan, kokmaz, bulaşmaz bir zümre vardır ki, Birinci Cumhur Reisi hakkında şöyle düşünür: «Onun İslâmiyet'e hiçbir zararı olmamıştır! Belki de, kaba taassubu yok etmek bakımından dine faydası dokunmuştur! Ne imana, ne ibadete, ne de herhangi bir dini esasa el sürmüş değildir!» Böyleleri, benzerleri ve benzerlerinin benzerleri arasında, Birinci Cumhur Reisini rahmetle ananlar, ona Mevlit okutturanlar bile vardır.
    2- Halbuki Birinci Cumhur Reisi, herhangi bir temenniye «İnşaallah...» duasını katan insan için «Bak, Allah'tan bekliyor, Allah'a inanıyor!» diye mukabele edecek ve Kâinatın Mefhari hakkında «Donsuz Bedevi!» hakaretini savuracak kadar Allah ve Resulünün düşmanıydı.
    3- Bize her şeyden evvel düşen borç, kıymet hükmümüzü izhara lüzum bile görmeden, ukdelerin ukdesi ve bütün tarihi görüş inkılâbının düğüm noktası olan Birinci Cumhur Reisi mevzuunda, sadece ilmî ve (Akademik) hüccetlerle onun din, İslâmiyet ve Peygambere karşı vaziyetini tesbit etmek ve hiç olmazsa «Dine ne yaptı?» sözüne sarf imkânı bırakmamaktır. Renkler, siyahla beyaz halinde belli olsun da, mücadele ona göre dürüst ve namuskârane cereyan etsin; fakat, mevzuları bir türlü çerçeveleyememekte en feci idrak belâsı olan renkleri birbirine karıştırma zaafının önüne geçilmiş olsun...
    4- Bütün icraatı, baştan başa en keskin din ve şeriat düşmanlığını billûrlaştıran Birinci Cumhur Reisinin bu mevzuda izhar edilmiş (net) ve (ideolojik) sözleri ve görüşleri büyük bir yekûn teşkil etmediği ve bilinmediği için, icraatı sözden daha büyük bir fikir tecellisi diye alacak herhangi bir irfan zümresinin de eksikliği yüzünden, Birinci Cumhur Reisi hakkında «Canım, İslâmiyet'e ne yaptı? Allah'a ve Peygamber'e inanmadığı nereden malûm?» gibi bir demagocyaya muhatap bulunabilmektedir.
    5- Şimdi bizim yapacağımız, din ve imanı yok etmek için 15 yıllık icraatı dağ gibi yükselen ve bütün bir «lisân-ı hâl» ile her şeyi söyleyen Birinci Cumhur Reisinin bu icraata esas teşkil edici kanaat ve sözlerini, üzerinde münakaşa edilmez şekilde vesikalara bağlamak ve onun bu cephesini artık inhiraf kabul etmez bir vuzuhla tesbit etmektir. Böylece, dine en küçük bir temayül ve sevgi içinde, Birinci Cumhur Reisini müdafaaya imkân kalmamalıdır. Müdafaacıları, cephelerini apaçık göstermeğe mahkûm şekilde, Birinci Cumhur Reisi dostluğuyla Allah ve Peygamber düşmanlığını bir arada temsile mecbur tutulmalıdır.
    6- Bu hususta tek, kafî ve riyazî hüccet, Birinci Cumhur Reisinin bizzat yazdığı, devlet işlerini bırakarak mevsimlerce meşgul olduğu ve 1931 yılında Maarif Vekâleti armasıyla devlete mal ve tabettirdiği meşhur tarihtir. Bu tarih onun bütün ruh (portre) sini ve dünya görüşünü hulâsa eder. İşte bu tarihin daha ilk sahifelerinde, Birinci Cumhur Reisinin zekâdan başka (idealist) hiçbir kıymete inanmadığı ve bütün ruh ve mavera âlemini insanlarca uydurulmuş birer masal saydığı hemen belli olur:
    «Bundan, tabiatı anlamakta zekânın en büyük cevher ve müessir olduğu anlaşılıyor ki, tabiatın fevkinde ve haricindeki bütün mefhumların, insan dimağı için kendi tarafından uydurma şeylerden başka bir şey olmadığı meydana çıkar.» (Cilt 1, sahife 2, satır 35 ilâ 39.)
    7- Birinci Cumhur Reisi, sadece umumi mânâda bir «Allahsız» değil, ruhunda en küçük (idealist) havaya pay bırakmayan koyu ve sert bir (materyalist) tir. Bu bakımdan, belki de (Karl Marks) ve (Lenin)i aşacak bir istidatta, kaba maddeden başka bir hedef tanımaz:
    «Her halde hayatın, herhangi bir tabiat harici âmilin müdahalesi olmaksızın, dünya üzerinde tabii, zaruri bir kimya ve fizik seyri neticesi olduğunu kabul etmek lazımdır.» (Cilt 1. sahife 5. satır 10 ilâ 17.)
    8- Umumi mânadaki bu ruh seciyesinden sonra Birinci Cumhur Reisi, pek, ama pek hususî mânâda tam bir İslâmiyet düşmanıdır:
    «Mekkeliler Arapları kendi mabetlerine çekebilmek için Arap yarımadasının muhtelif yerlerinde mabut tanınan 360 putu Kabe'de yerleştirmişlerdi. Kabe'nin kutsiyetini Yahudi ananelerine de raptetmişlerdi. Bu uydurmalara göre İbrahim, karısı Hacer ile oğlu İsmail’i buraya getirmişti.
    Bunların hepsi, bittabi, sonradan uydurulmuş masallardır.» (Cilt 2, sahife 85, satır 19 ilâ 27.)
    9- Birinci Cumhur Reisinin bütün hayat, fikir ve hamlelerine hâkim olan en büyük nefret kutbu, bizzat Allah'ın Sevgilisi'dir. Bu tarih kitabında, en küçük bir hürmet edası gösterilmeksizin sadece hâs ve mukaddes ismiyle, polis zabıtlarındaki sanıklara ait üslûpla anılan Gaye-İnsan ve Ufuk-Peygamber (Salât ve Selâm O’na olsun) hattâ kasden methediliyormuş gibi durulduğu noktalarda bile sistemle düşürülmek istenmiştir. Mukaddes ismi nokta nokta göstererek metinleri takdim ediyoruz:
    «........ 40 yaşına geldiği zaman, vatandaşlarını, kendisinin bulduğu ve doğru olduğuna inandığı yeni bir dine davet etmeğe başladı.» (Cilt 2, sahife 89, satır 15 ilâ 18.)
    10- Birinci Cumhur Reisince her şey Allah Resulü tarafından (hâşâ) uydurulmuştur. Bu uydurmaların (namütenahi defa hâşâ) mecmuası da Kur’ân'dır; yoksa o. sanıldığı gibi, Allah'ın kelâmı değildir:
    «........’in koyduğu esasların toplu olduğu kitaba Kur’ân denir.» (Cilt 2. sahife 90. satır 25 ila 26.)
    Bakınız, uydurma diye iddia ettiği mukaddes oluşların izahını nasıl yapıyor ve Peygambere nasıl bir hile isnat ediyor:
    «O, Arapların ahlâk ve âdetlerinin pek fena ve pek iptidai ve ıslaha muhtaç olduğunu anlamış, bunların ıslahı için tenha yerlere çekilerek senelerce düşünmüş ve yıllarca tefekkürden sonra kendisinde vahiy ve ilhâm fikri doğmuştur.» (Cilt 2, sahife 40, satır 33 ilâ 36.)
    Aynı hile isnadının devamı:
    «........ uzun bir devredeki tefekkürlerin mahsulü olan Ayetleri, lüzûm ve ihtiyaçlara göre takdir ediyordu.» (Cilt 2, sahife 41, satır 26 ilâ 27.)
    11- O kadar İslâmiyet düşmanıdır ki, bu dinde samimî olanları bile yabancılar kabul eder ve onun kaynak teşkil etliği ırk ve kavmi, İslâmiyet'le beraber düşürmek ister:
    «Arap olmayan kavimler İslâmiyet'i hırsla benimsediler, halbuki asıl Araplardan olan sınıflar İslâmiyet'i, tahakküm etmek için bir siyaset vasıtası olarak kullandılar. Nihayet nüfuz ve iktidar Arap olmayan Müslüman kavimlerin ellerine geçti. Araplar adeta çöllerine döndüler.» (Cilt 2. sahife 93, satır 25 ila 29.)
    12- Ve nihayet mahut tarihte ki gayet sinsi (taktik), Âlemlerin Efendisini bir kumandan ve devlet reisi olarak medheder gibi görünüp O’nun aslî, ulvî ve münezzeh mânâ ve hakikatine ağız dolusu sövmek, böylece güya yeni bir rütbe ve paye adına nihaî ve mefkûrevî rütbeyi, en haşin bir küfür asabiyetiyle ayaklar altında çiğnemektir:
    «Aksi takdirde........’i her şeyi bir melekten alan ve aynen muhitine tebliğ eden ümmi, cahil, hissiz, hareketsiz bir put derekesine indirmek hatasından kurtulmak mümkün olmaz.» (Cilt 2, sahife 93, satır 32 ilâ 35.)
  • Niçin sevgiden bu kadar korkuyorum?

    Sevgi her zaman korku yaratır çünkü sevgi ölümdür; senin bildiğin sıradan ölümden daha büyük bir ölümdür.

    Sıradan ölümde beden ölür ama bu ölüm bile değildir. Beden sadece bir elbise gibidir: O pejmürde ve eski olunca yeni bir tanesi ile değiştirirsin. O bir ölüm değildir, o sadece bir değişimdir: Bir elbise değişimi ya da bir ev veya ikâmet adresi değişimidir. Ancak sen devam edersin. Zihin devam eder; yeni bedenlerdeki aynı eski zihinler, yeni şişedeki aynı eski şarap. Şekil değişir fakat zihin değişmez, zihin değişmez ama biçim değişir. Bu yüzden sıradan ölüm gerçek ölüm değildir: Beden ölmez ama zihin ölür, beden aynı olmaya devam eder ama ego ortadan kalkar.

    Eğer seversen kendinle ilgili sahip olduğun tüm kavramları bırakmak zorunda kalacaksın. Eğer seversen ego olamazsın çünkü ego sevgiye izin vermeyecektir. Onlar uzlaşamazlar. Eğer egoyu seçersen sevgiyi seçemeyeceksin. Eğer sevgiyi seçersen egoyu bırakmak zorunda kalacaksın dolayısıyla korkuyu da. Sen ne zaman seversen ölümden daha büyük bir korku seni pençelerine alır. Bu nedenle sevgi yeryüzünden silinmiştir. Ender olarak, çok ender olarak sevginin akması olgusu gerçekleşir.

    Senin sevgi dediğin şey sadece sahte bir paradır: Sen onu icat etmişsindir çünkü sevgisiz yaşamak çok zordur. O zordur çünkü sevgi yokken hayat hiçbir anlam taşımaz; o anlamsızdır. Sevgi olmadan hayatın içinde hiç şiir yoktur. Sevgi olmadan ağaç vardır ama asla çiçekler yoktur. Sevgi olmadan dans edemezsin, kutlayamazsın, minnet duyamazsın, dua edemezsin. Sevgi olmadan tapınaklar sadece sıradan evlerdir; sevgi varken sıradan bir ev bir tapınağa dönüşür, güzelleşir. Sevgi olmadan sen sadece olasılık olarak kalırsın; boş hareketler. Sevgi ile sen ilk kez vücut bulursun. Sevgi ile ilk kez sende ruh ortaya çıkar. Ego kaybolur ama ruh ortaya çıkar.

    Sevgisiz yaşamak imkânsızdır bu nedenle insanlık bir hile yaratmıştır. İnsanlık bir hile, bir sahte düzen yaratmıştır. Bu düzen şudur: Sahte sevginin içinde yaşa ki böylelikle egon devam edebilsin. Hiçbir şey değişmez ve sen sevgi içinde olduğun oyununa devam edebilirsin: Sevdiğini düşünmeye devam edebilirsin. Sevdiğine inanmaya devam edebilirsin. Ancak sevgine bir bak —onun içinden ne çıkar?— ıstıraptan başka hiçbir şey, cehennemden başka hiçbir şey, çatışmadan, tartışmadan, şiddetten başka hiçbir şey.

    Sevgi ilişkilerine derinlemesine bak. Onlar sevgi ilişkisinden çok nefret ilişkisine benzer. Onları sevgi ilişkisi olarak adlandırmaktansa nefret ilişkisi olarak adlandırmak daha iyidir. Ancak herkes aynı şekilde yaşadığı için asla farkına varamazsın. Herkes sahte parayı taşıyor; asla farkında olamazsın. Sevginin gerçek parası çok pahalıdır: Onu sadece kendini kaybetme pahasına satın alabilirsin. Bunun başka bir yolu yoktur.

    Bu yüzden soru son derece anlamlıdır. Ego sahte bir varlıktır, sadece bir kavramdır, varlığının göğündeki bir buluttur. Sadece duman, maddi bir şey değil; bir rüya. Sevgi senin sahip olmadığın şeyi bırakmanı gerektirir ve sevgi sana sahip olmuş olanı ve her zaman sahip olacağını vermeye hazırdır. Sevgi sana kendi özünü geri verir; ego seni kendi özünden gizlemeye devam eder, sevgi seni kendine açar. Ancak korku vardır. Korku doğaldır ve kişi korkusuna rağmen gitmek zorundadır.

    Cesur ol, korkak olma. Varlığının gerçek cesareti sadece sevgi ortaya çıktığında test edilir. Ondan önce hiçbir zaman ne tür bir cesaretten yapıldığını bilemezsin. Sıradan hayatta, iş hayatında, şunu veya bunu yaparken, hırsın dünyasında ve güç politikalarında gerçek cesaretin asla test edilmez. Asla ateşin içinden geçemezsin.

    Sevgi ateştir.
  • 1960 yılında yaşadığı ölümsüz aşkı kelimelerle ebedi kılan Abdurrahim Karakoç’un gerçek adını gizleyip, Mihriban diye seslendiği o güzel Anadolu kızının hikâyesi bu…

    Köyde düğün olacaktır, civardan misafirler gelmeye başlar. Genç Abdurrahim köyünde genç bir kız görür, gördüğü kız ailesiyle komşunun düğününe gelen misafir kızdır. Tanışmak nasip olur… Mihriban’ın kelime anlamı: Şefkatli, merhametli, muhabbetli, güler yüzlü, yumuşak huylu manasına gelmektedir. İşte bu kız da aynı şeyleri kendi sıfatı yapmıştır. Misafirlikleri ilerledikçe aşk da ilerler.

    Bir sabah Abdurrahim kalkar ve Mihriban adını koyduğu sevdalısını görmeye gider, gider ki misafirler gitmiştir. Abdurrahim’in dünyası artık değişir, hayat manasızlaşmıştır, aşk acısı yüreğini yakar… Bu halini gören ailesi, kızı bulmak için Maraş’a gider, uzun aramadan sonra kızın ailesini bulur ve kızı isterler. Önce “kız küçük” derler, bahane bulurlar. Bakarlar ki Abdurrahim’in ailesi ısrarcıdır, gerçeği söylerler: “Kız nişanlıdır…”

    Ailesinin halinden olumsuzluğu sezen Abdurrahim, kızın nişanlı olduğunu duyunca da: “Bir daha bu evde ismi anılmayacak ve konusu geçmeyecek.” der.
    7 yıl sonra aşk ateşinin sönmediği anlaşılacaktır:

    Sarı saçlarına deli gönlümü,
    Bağlamıştın, çözülmüyor Mihriban.
    Ayrılıktan zor belleme ölümü,
    Görmeyince sezilmiyor Mihriban.

    Yar, deyince kalem elden düşüyor,
    Gözlerim görmüyor aklım şaşıyor,
    Lambada titreyen alev üşüyor,
    Aşk kâğıda yazılmıyor Mihriban.

    Önce naz sonra söz ve sonra hile,
    Sevilen seveni düşürür dile.
    Seneler asırlar değişse bile,
    Eski töre bozulmuyor Mihriban.

    Tabiplerde ilaç yoktur yarama,
    Aşk değince ötesini arama.
    Her nesnenin bir bitimi var ama,
    Aşka hudut çizilmiyor Mihriban.

    Boşa bağlanmış bülbül gülüne,
    Kar koysan köz olur aşkın külüne,
    Şaştım kara bahtım tahammülüne,
    Taşa çalsam ezilmiyor Mihriban.

    Tarife sığmıyor aşkın anlamı,
    Ancak çeken bilir bu derdi gamı.
    Bir kördüğüm baştan sona tamamı,
    Çözemedim çözülmüyor Mihriban.

    Bu şiir türküye dönüşünce de duymayan kalmaz. Tabi Mihriban da… Bir mektup yazar Abdurrahim’e “Unutmak kolay değil” der. Abdurrahim ikinci bir şiir yazar:

    “Unutmak kolay mı? ” deme,
    Unutursun Mihriban’ım.
    Oğlun, kızın olsun hele
    Unutursun Mihriban’ım.

    Zaman erir kelep kelep…
    Meyve dalında kalmaz hep.
    Unutturur birçok sebep,
    Unutursun Mihriban’ım.

    Yıllar sinene yaslanır;
    Hatıraların paslanır.
    Bu deli gönlün uslanır.
    Unutursun Mihriban’ım.

    Süt emerdin gündüz-gece
    Unuttun ya, büyüyünce…
    Ha işte tıpkı öylece,
    Unutursun Mihriban’ım.

    Gün geçer, azalır sevgi;
    Değişir her şeyin rengi.
    Bugün değil, yarın belki,
    Unutursun Mihriban’ım.

    Düzen böyle bu gemide;
    Eskiler yiter yenide.
    Beni değil, sen seni de,
    Unutursun Mihriban’ım.

    “Mistik bir olgunlukla, Son bir kez diyor… Son bir kez daha görmek istemezdim… O beni hayalindeki gibi yaşatsın, ben de onu hayalimdeki gibi. O aşk, masum bir aşktı. Güzel bir aşktı. Bırakalım öyle kalsın…”

    “Bazen aklıma düşüyor. Ben unutursun diyorum ama insan hiçbir zaman unutamıyor… O bir mektup üzerine yazılmıştır. Benim gönderdiğim bir mektuptan dolayı bir cevap aldım. “Unutmak kolay mı?” başlığı mektubun. “Unutmak kolay mı? deme/Unutursun Mihriban’ım” diyorum. “Düzen böyle bu gemide/Eskiler yiter yeni de/Beni değil, sen seni de unutursun Mihriban’ım” diyorum…
  • MİHRİBAN

    Sarı saçlarına deli gönlümü
    Bağlamışlar, çözülmüyor Mihriban! 
    Ayrılıktan zor belleme ölümü
    Görmeyince sezilmiyor Mihriban!

    Yâr deyince kalem elden düşüyor
    Gözlerim görmüyor aklım şaşıyor
    Lâmbamda titreyen alev üşüyor
    Aşk kağıda yazılmıyor Mihriban!

    Önce naz sonra söz ve sonra hile
    Sevilen seveni düşürür dile
    Seneler asırlar değişse bile
    Eski töre bozulmuyor Mihriban!

    Tabiplerde ilaç yoktur yarama
    Aşk değince ötesini arama
    Her nesnenin bir bitimi var ama
    Aşka hudut çizilmiyor Mihriban!

    Boşa bağlanmamış bülbül gülüne
    Kar koysan köz olur aşkın külüne
    Şaştım kara bahtın tahammülüne
    Taşa çalsam ezilmiyor Mihriban!

    Tarife sığmıyor aşkın anlamı
    Ancak çeken bilir bu derdi, gamı
    Bir kördüğüm baştan sona tamamı
    Çözemedim çözülmüyor Mihriban!


    UNUTURSUN MİHRİBANIM

    “Unutmak kolay mı? ” deme
    Unutursun Mihriban’ım.
    Oğlun, kızın olsun hele
    Unutursun Mihriban’ım.

    Zaman erir kelep kelep..
    Meyve dalında kalmaz hep.
    Unutturur birçok sebep 
    Unutursun Mihriban’ım.

    Yıllar sinene yaslanır
    Hâtıraların paslanır.
    Bu deli gönlün uslanır...
    Unutursun Mihriban’ım.

    Süt emerdin gündüz-gece 
    Unuttun ya, büyüyünce...
    Ha işte tıpkı öylece
    Unutursun Mihriban’ım.

    Gün geçer, azalır sevgi 
    Değişir her şeyin rengi.
    Bugün değil, yarın belki
    Unutursun Mihriban’ım.

    Düzen böyle bu gemide
    Eskiler yiter yenide.
    Beni değil, sen seni de
    Unutursun Mihriban’ım.