• İki kalp arasında en kısa yol:
    Birbirine uzanmış ve zaman zaman
    Ancak parmak uçlarıyla değebilen
    İki kol.

    Merdivenlerin oraya koşuyorum,
    Beklemek gövde gösterisi zamanın;
    Çok erken gelmişim seni bulamıyorum,
    Bir şeyin provası yapılıyor sanki.

    Kuşlar toplanmış göçüyorlar
    Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.
    Eşdeğeriyle yanyana yürürken
    Cehennem sokağındaki birey olmak,

    Ve en inceldikten sonra
    İlkel sözcüklerle konuşmak seninle.
    Saat beş nalburları pencerelerden
    Madeni paralar gösteriyorlar,
    Yalnızlığı soruyorlar, yalnızlık,
    Bir ovanın düz oluşu gibi bir şey.
    Hiçbir şeyim yok akıp giden sokaktan başka.
    Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.

    Sülünün yüzü bir atmosfer olayıdır.
    Rasgele yazarı avcıdan öğrendim:
    Yaban ördekleri donmasın diye,
    Suya nöbetleşe kanat vururlar.

    Ve işte şamandırasıyla Beşiktaş’ınız,
    Çapraşık bir yüzyılı geriye atar;
    Tanrım siz şu uzun Anadolu’yu
    Çocukluk günlerinizde mi yarattınız?

    Senaryocu bayanla bir bankta oturuyoruz
    Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.
    İlkokulu bitirdiği gün Cumhuriyet şairi,
    Saçında kurdalası Lozan gibi;

    Sonra her yıl öldürüldü, öldürüldükçe de
    Hemeninden göğe huthutler çizildi.
    Gelecek zaman oldu şimdiki zaman;
    Irmak aşağı inen güz parçası…

    Çok süslü bir halkın arasından,
    Benimsin!
    İyi anlarında sesin kalınlaşıyor,
    Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.

    Afyon garındaki küçük kızı anımsa, hani,
    Trene binerken pabuçlarını çıkarmıştı;
    Varto depremini düşün, yardım olarak Batı’dan
    gönderilmiş bir kutu süttozunu ve sütyeni.

    Adam süttozuyla evinin duvarlarını badana etmişti,
    Karısıysa saklamıştı ne olduğunu bilmediği sütyeni,
    Kulaklık olarak kullanmayı düşünüyordu onu kışın;
    Tanrım, gerçekten, çocukluk günlerinizde mi?

    Eşiklere oturmuş bir dolu insan,
    Keşke,yalnız bunun için sevseydim seni.
    Daha ben ilk kazmayı vurmadan
    Elime gelen Karabitki’li testi,
    Nefertiti’nin mutfağı sayılan yerde
    Koyu sır yeni hicret yollarını kesti.
    Terimler, eşekarıları sözcüklerin,
    Acımasızdırlar, adsız ve sueldirler,

    Önlerine katarak insan ve hayvan listelerini,
    Sabah akşam kapınızın önünden geçirirler.
    Fazıl Hüsnü diyor ki, ne diyor Fazıl Hüsnü?
    Keşke, yalnız bunun için sevseydim seni.

    Küçük anne, kelepir kız,
    Bir şey söyle bana,
    bana bir laf et ki binlerce,
    Onbinlerce görüntü anlatamasın.

    Genceli Nizami’nin dediği gibi,
    Taşı,onunla yıkasalar
    Üzerinde akik biter…
    Bakışların ki,

    İkinci bir parıltı var senin bakışlarında..
    Keşke, yalnız bunun için sevseydim seni.
    18 Aralık 1985’te, o salonda,
    Kişi, nasıl kestirebilirdi ileriyi?

    Siz, kazıbilimler, alınyazısıbilimler,
    Geçsin yıllar, geçsin seneler gibi…
    Olur mu anımsamamak onaltıncı Louis’i?
    14 Temmuz 1789 akşamı Louis,

    Şöyle yazmamış mıydı defterine:
    “Bugün kayda değer bir şey yok…”
    “Kehanet” adlı kısacık bir şiir buldum.
    Keşke, yalnız bunun için sevseydim seni.

    Mutsuzluk, gülümseyerek gelir, adıyla süslenmiştir ;
    Banliyo treninde rastladığımız,
    Sınav saatini kaçırmış liseli kız.
    Hep,hep kazanırsın ey çözümsüzlük!

    Ey otobüssever, ey Troya yolcusu!
    Anımsarsın günlerce konuşup durmuştuk,
    O ipek böceği sesli kadını.
    Birinin Grönland’ı olmaya hazırlanıyordu.

    İki çay söylemiştik orda,biri açık,
    Keşke, yalnız bunun için sevseydim seni.
    Bir, çiçek duruyordu orda, bir yerde,
    Bir yanlışı düzeltircesine açmış.

    Gelmiş ta ağzımın ortasında konuşur durur.
    Bir gemi bembeyaz teniyle açıklarda ,
    Güverteleri uçtan uca orman,
    Aldım çiçeğimi,

    Şurama bastım.
    Bastım ki yalnızlığımmış.
    Bir başına arşınlıyor bir adam mavi treni.
    Keşke, yalnız bunun için sevseydim seni.

    Atı’lar, deltalara gömülen atı’lar,
    Saçı’lar, fiyortları öpen saçı’lar,
    Kutu’lar, Haliçlerden susmuş kutu’lar,
    Takı’lar, eski aşkları imler takı’lar.

    Bol dökümlü gömleğinin arasında, Sırtını ve karnını dolanan,
    Ve sonunda sincap olan o kuş.
    Seni ,o kadar yakından görünce,
    Keşke, yalnız bunun için sevseydim seni…

    Cemal Süreya
  • İki kalp arasında en kısa yol:
    Birbirine uzanmış ve zaman zaman
    Ancak parmak uçlarıyla değebilen
    İki kol.

    Merdivenlerin oraya koşuyorum,
    Beklemek gövde gösterisi zamanın;
    Çok erken gelmişim seni bulamıyorum,
    Bir şeyin provası yapılıyor sanki.

    Kuşlar toplanmış göçüyorlar
    Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.
    Eşdeğeriyle yanyana yürürken
    Cehennem sokağında birey olmak,

    Ve en inceldikten sonra
    İlkel sözcüklerle konuşmak seninle.
    Saat beş nalburları pencerelerden
    Madeni paralar gösteriyorlar,

    Yalnızlığı soruyorlar, yalnızlık,
    Bir ovanın düz oluşu gibi bir şey.
    Hiçbir şeyim yok akıp giden sokaktan başka.
    Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.

    Sülünün yüzü bir atmosfer olayıdır.
    Rasgele yazarı avcıdan öğrendim:
    Yaban ördekleri donmasın diye,
    Suya nöbetleşe kanat vururlar.

    Ve işte şamandırasıyla Beşiktaş’ınız,
    Çapraşık bir yüzyılı geriye atar;
    Tanrım siz şu uzun Anadolu’yu
    Çocukluk günlerinizde mi yarattınız?

    Senaryocu bayanla bir bankta oturuyoruz
    Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.
    İlkokulu bitirdiği gün Cumhuriyet şairi,
    Saçında kurdalası Lozan gibi;

    Sonra her yıl öldürüldü, öldürüldükçe de
    Hemeninden göğe huthutler çizildi.
    Gelecek zaman oldu şimdiki zaman;
    Irmak aşağı inen güz parçası…

    Çok süslü bir halkın arasından,
    Benimsin!
    İyi anlarında sesin kalınlaşıyor,
    Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.

    Afyon garındaki küçük kızı anımsa, hani,
    Trene binerken pabuçlarını çıkarmıştı;
    Varto depremini düşün, yardım olarak Batı’dan
    gönderilmiş bir kutu süttozunu ve sütyeni.

    Adam süttozuyla evinin duvarlarını badana etmişti,
    Karısıysa saklamıştı ne olduğunu bilmediği sütyeni,
    Kulaklık olarak kullanmayı düşünüyordu onu kışın;
    Tanrım, gerçekten, çocukluk günlerinizde mi?

    Eşiklere oturmuş bir dolu insan,
    Keşke,yalnız bunun için sevseydim seni.
    Daha ben ilk kazmayı vurmadan
    Elime gelen Karabitki’li testi,

    Nefertiti’nin mutfağı sayılan yerde
    Koyu sır yeni hicret yollarını kesti.
    Terimler, eşekarıları sözcüklerin,
    Acımasızdırlar, adsız ve sueldirler,

    Önlerine katarak insan ve hayvan listelerini,
    Sabah akşam kapınızın önünden geçirirler.
    Fazıl Hüsnü diyor ki, ne diyor Fazıl Hüsnü?
    Keşke, yalnız bunun için sevseydim seni.

    Küçük anne, kelepir kız,
    Bir şey söyle bana,
    bana bir laf et ki binlerce,
    Onbinlerce görüntü anlatamasın.

    Genceli Nizami’nin dediği gibi,
    Taşı,onunla yıkasalar
    Üzerinde akik biter…
    Bakışların ki,

    İkinci bir parıltı var senin bakışlarında..
    Keşke, yalnız bunun için sevseydim seni.
    18 Aralık 1985’te, o salonda,
    Kişi, nasıl kestirebilirdi ileriyi?

    Siz, kazıbilimler, alınyazısıbilimler,
    Geçsin yıllar, geçsin seneler gibi…
    Olur mu anımsamamak onaltıncı Louis’i?
    14 Temmuz 1789 akşamı Louis,

    Şöyle yazmamış mıydı defterine:
    “Bugün kayda değer bir şey yok…”
    “Kehanet” adlı kısacık bir şiir buldum.
    Keşke, yalnız bunun için sevseydim seni.

    Mutsuzluk, gülümseyerek gelir, adıyla süslenmiştir ;
    Banliyo treninde rastladığımız,
    Sınav saatini kaçırmış liseli kız.
    Hep,hep kazanırsın ey çözümsüzlük!

    Ey otobüssever, ey Troya yolcusu!
    Anımsarsın günlerce konuşup durmuştuk,
    O ipek böceği sesli kadını.
    Birinin Grönland’ı olmaya hazırlanıyordu.

    İki çay söylemiştik orda,biri açık,
    Keşke, yalnız bunun için sevseydim seni.
    Bir, çiçek duruyordu orda, bir yerde,
    Bir yanlışı düzeltircesine açmış.

    Gelmiş ta ağzımın ortasında konuşur durur.
    Bir gemi bembeyaz teniyle açıklarda ,
    Güverteleri uçtan uca orman,
    Aldım çiçeğimi,

    Şurama bastım.
    Bastım ki yalnızlığımmış.
    Bir başına arşınlıyor bir adam mavi treni.
    Keşke, yalnız bunun için sevseydim seni.

    Atı’lar, deltalara gömülen atı’lar,
    Saçı’lar, fiyortları öpen saçı’lar,
    Kutu’lar, Haliçlerden susmuş kutu’lar,
    Takı’lar, eski aşkları imler takı’lar.

    Bol dökümlü gömleğinin arasında, Sırtını ve karnını dolanan,
    Ve sonunda sincap olan o kuş.
    Seni ,o kadar yakından görünce,
    Keşke, yalnız bunun için sevseydim seni…
  • Yüzümü ellerinin arasına al,
    Hani tutarmış gibi bir sincap, cevizini.
  • 158 syf.
    ·8/10 puan
    Üniversite yıllarımda Ordulu ev arkadaşımla paraları iddaada yemiş evden para istemeye yüzümüz kalmadığı günlerden biriydi. Evde kalan tek şey 3 kilo fındık ve halis rize çayıydı... Gurur yaptık evden para isteyemedik. Rizeli bir sincap gibi 2 gün boyunca fındık çay ikilisiyle günlerimizi geçirdik. Git gide mutsuzluğumuz artıyordu açlıkla beraber. Ancak gururumuz buna engeldi.. Evet dostlar bu küçük anımızdaki gibi gerçekleşen olaylar silsilesini anlatıyor bu kitapta. Çok mutlu çok gururlu olan bir insanın açlık yoksullukla birlikte değişen duygu durumlarını muazzam betimleyen hissettiren bir kitap. Ben size hikayemde bunu o kadar çok hissettiremedim çünkü adım Knut Hamsun değil.

    İyi okumalar dilerim

    Tavsiye puanı: 8.7/10
  • İnsanlar Tanrı'ya inanıyor çünkü dünya çok karmaşık ve uçan sincap, insan gözü ve insan beyni gibi karmakarışık şeylerin şans eseri var olmasının mümkün olmadığını düşünüyorlar. Ama mantıklı düşünmeliler ve ancak mantıklı düşünürlerse bu soruyu sorabileceklerini, çünkü bunların zaten var olduğunu ve hayatta olduklarını görecekler. Ve içinde yaşam olmayan milyarlarca gezegen var, ama bu gezegenlerde bunu fark edecek kadar akıllı kimse yok. Ve bu, şuna benziyor, eğer dünya üzerindeki herkes yazı tura atsa eninde sonunda biri 5.698 kez üst üste yazı atacaktı ve özel olduğunu düşünecekti. Ama bu özel olduklarını göstermez çünkü 5.698 kez yazı atamayan milyonlarca kişi olacaktır.
    Ve dünya üzerinde yaşam olmasının nedeni bir kaza. Ama bu çok özel bir türde kaza. Ve bu özel kazanın böyle olmasını sağlayan 3 koşul var. Bunlar şöyle:

    1. Şeyler, kendilerinin kopyasını yapmak zorunda (buna Kopyalama deniyor.)
    2. Bunu yaparken küçük hatalar yapmak zorunda (buna Mutasyon deniyor.)
    3. Bu hatalar kopyalarda da aynı olmalı (buna Kalıtsallık deniyor.)

    Ve bu koşullar çok nadirdir ama mümkündür çünkü hayatın oluş nedenidir. Ve bir şekilde olur. Ve bu; gergedanlar, insanlar ve balinalarla sınırlı kalmak zorunda değildir. Her şey için geçerli olabilir.
    Ve örneğin, bazı insanlar şöyle der, ''Bir göz nasıl olurda şans eseri meydana gelir?'' Çünkü bir göz, göze çok benzeyen bir şeyden gelişmek zorunda ve sadece bir genetik hata sayesinde ortaya çıkmaz; hem yarım göz ne işe yarar ki? Ama yarım göz çok işe yarar çünkü yarım göz demek bir hayvanın kendisini yemek isteyen bir hayvanı görebilmesi ve kaçması demektir ve onun yerine gözünün 3'te biri ya da %49'ı olan bir hayvan yenecektir çünkü yeterince hızlı kaçamaz ve yenen hayvanın yavruları olmaz çünkü ölmüş olur.
    Ve Tanrı'ya inanan insanlar Tanrı'nın, insanların en mükemmel hayvanlar oldukları için dünyaya koyduğunu düşünürler, ama insan sadece hayvandır ve başka bir hayvana dönüşecektir ve o hayvan daha zeki olacak bizim şempanzeleri ve gorilleri hayvanat bahçesine koymamız gibi o da insanları hayvanat bahçesine koyacaktır. Ya da bütün insanlar bir hastalığa yakalanacak ve ölecek ya da çok fazla üreyip birbirlerini öldürecekler ve dünya üzerinde sadece böcekler kalacak ve onlar en mükemmel hayvanlar olacak.
    Mark Haddon
    Sayfa 216 - İş Bankası Yayınları