• 168 syf.
    ·2 günde
    Mehmet Fırat Pürselim iki ödüle layık görülen öykü kitabı Akılsız Sokrates’ten dört yıl sonra geçtiğimiz senenin son ayında İthaki Yayınlarından çıkan öykü kitabına, göçmeyi unutan bir kuşun ismini vermiş: Sakarmeke.
    Pürselim on bir öyküden oluşan kitabın her bir öyküsünü kuşlarla bezemiş. Serçe, turna, puhu, güvercin, martı, leylek, kumru öykülerde rastladığımız kuşlardan bazıları. Mehmet Fırat Pürselim kuşlarda sadece özgürlüğü görmemiş. Tutsaklık, göç, aidiyet, yuva gibi temaları kuşların kanatlarıyla öykülere taşımış. Bu temaların yanı sıra bizden olmayana kız vermeme, ötekileştirme, insanlar gibi şehirleri de mimleme, dinin işimize gelen boyutunu yaşama gibi konuları öykülerin alt metnine yedirmede oldukça başarılı. Öykülerde birinci anlatıcıyı tercih etmesi okurla aradaki perdeyi kaldırıp metinlere bir adım daha yaklaştırarak atmosferin içine girilmesini kolaylaştırmış. Kadın karakterleri öykülerinde başarılı bir şekilde oluşturduğunu söyleyebiliriz. Turna, Her Vakit ve neredeyse novella uzunluğunda bir öykü olan Serçe yazarın kadın karakter kurgulamadaki başarısını örnekleyen metinler. Kitapta renkli ve çeşitli bir karakter kartelası mevcut. Müezzin, temizlikçi, babaanne, torun, muhasebeci, bankacı, komünist, bunlardan bazıları. Bu karakter kadrosu farklı öykü atmosferlerinin kurulmasına ve duygu geçişlerinin başarıyla sağlanmasına katkı sağlıyor. Kurmacanın seyrine göre değişen üslup ve ritim ise okurun merakını her an diri tutuyor.
    Kitabın ilk öyküsü Her Vakit, sürekli ezan sesi duyup namaz kılan, bu sebeple bitap düşen bir nineyi konu ediyor. Pürselim, ezan sesine gizlenen yaşanmamışlıkları tatlı bir üslupla anlatırken yüzümüzde kırık bir gülümse bırakıyor.
    Kitabın ikinci öyküsü Ledli Zaman Hikâyesi. Sokaklara takılan lambalarla uykusunu kaybeden bir bankacının hayatından hareketle, bir toplumun yok oluşunu anlatan distopik bir hikâye. At gözlüklerini takmayı reddeden, gerçeği tüm çıplaklığıyla gören ama gözlerini umutla kapatan bir insanın hikâyesi.
    Pürselim Ufak Bi’ Teslimat öyküsünde mizah ve ironiyi başarılı bir şekilde harmanlayarak gençlerin işsizlik yaşlıların ise yalnızlık problemini aynı öyküde işliyor. Konuşacak kimsesi olmadığı için kendisiyle konuşan Murat’la, Azrail’in unuttuğu emekli bir öğretmenin gazete ilanıyla kesişen yollarının hikâyesi. Pürselim öykülerinde acı ve dertler arabesk bir söylemle değil, üslubun getirdiği doğal hissiyatla can bulmakta.
    Turna. Kafeslerimizi hatırlatan, kanat çırpmayı fısıldayan bir öykü. Kapalı kapılardan, çekili perdelerden hoşlanmayan, içinde bir kuş sürüsüyle yaşayan, muhasebe bürosunda stajyer olan Turna’nın hikâyesi. Hiçbir yere ait olamayanlar için bir kahraman çizmiş Pürselim. İsminin boşuna turna olmadığını düşünen bir gün uçacağına inanan bir kahraman.
    “Zaten adımı Turna koyarken biliyorlardı; sürgün bir ülkede yaşayamayacağımı, bir gün o özgür güneş ülkesine gideceğimi.”
    Turna eninde sonunda içimizdeki o ülkeye kanat çırpacağımızı söyler. Ne ismimiz boşunadır ne içimizde uçuşan kuşlar.
    Serçe kitabın en uzun öyküsü. Asıl adı Gülten olan ancak kendine Serçe ismini takmış bir kızı anlatıyor Pürselim. Evlatlık verildiğini öğrenince çok sarsılmayan, fiziki özelliklerinden ötürü akran zorbalığına maruz kalmış bir kuştur serçe. Her kanat çırpışta farklı hülyalara dalar. Bu öykü bilinçakışı, iç monolog, hayal, rüya gibi unsurlarla bezenmiş.
    Kitle isimli öyküde eşinden boşanmış bir çocuğu olan Bülent’in göğsünde çıkan yumrudan sonra kafasında kurguladığı senaryolara, hesaplaşmalara, korkulara şahit oluyoruz. Arama motorunun gündelik hayatımıza girmesiyle kendi kendine hatalık teşhisi koyan, koyduğu teşhise gönülden inanan bizleri bu öyküyle dürtüyor yazar.
    Kitabın ikinci distopik öyküsü Erektus Kalesi, bir kadın avcısının vakanüvise anlattıkları olarak kurgulanmış. Evlere kapatılan kadınlar, onların efendisi erkekler. Erektus Kalesi bir devrimin hikâyesi.
    İlgi, bir kelimeyle tekerrür eden bir tarihin hikâyesini anlatıyor. Hayallerimizin peşinden gitsek de, çalışsak çabalasak da, bazen o saat hep aynı yerde duruyor.
    Bekledim de Gelmedin her kavuşmanın, evliliğin ya da fiziki birlikteliğin vuslat olmadığının öyküsü. Bir gençlik aşkı. Hiç sevmeyen bir kadın, sevmekten bıkmayan bir erkek. Uçurumdan düşerken ağaca asılı kalan bir hayat. Tamamlanmamış bir hikâye.
    Pürselim, Atatürk’ün Yalnızlığı isimli öyküsünde ise bir kasaba resmi çiziyor. İçinde yaşayan insanların okumadığı, okuyanların hain olduğu bir yerleşim anlatılmış. Yıllar sonra doğduğu kasabaya dönüp kitapçı açan bir komünistin oğlunun anlatıldığı öykü, ana karakterin kaderinin de babasının yazgısına dönüşmesiyle devam ediyor. O da okuduğu için terörist kabul ediliyor. Yakılan kitaplar: Körlük, Hayvan Çiftliği, Mülksüzler, Dönüşüm, Martı… Okuyanı, farklı olanı ötekileştirme, yok etme arzusuyla gözleri dönen insanlar… Defalarca sahnelenmiş bir oyun.
    Kitabın son öyküsü Martı Avcısı ise bir mülteci hikâyesi. Sakarmeke denizlerde gördüğü batan botlara doğru kanat çırpmış. Kuş avcısı Azad’ın kuş olup göç mevsiminde uçup gitmesini anlatmış.
    “Göç mevsimiydi.,. Kuşlar uçup gitti. Azad da peşleri sıra”
    Bir söyleşisinde “Kuşlar belki de benim senelerce içimde tuttuğum dertlerimdi,” diyor Pürselim. Dertlerini, toplumda gördüğü yaraları da gökte süzülen kuşların estetiğiyle ulaştırıyor okuruna.


    Huriye Emre
    Matkap Dergisi 3. sayı
    matkapdergisi.com