• Yok; basbayağı bir gün değildi o gün. Hıdrellez'li hamsili, göbelezli, taze patatesli ve maydanozlu bir gündü o gün. Ama geçti. Kapat sayfayı, Halûk; yat ve uyu. Yarın... Yarın gene yola çıkarsın. Öbürsü gün de, sonraki günler de yola çıkarsın. Bostanın kıyısındaki yıldız çiçekleri boy atar; güne bakanlar yükselir yükselir yükselir; toprakta saklı patatesler büyük büyür büyür: maydanozlar yeşerir yeşerir yeşerir; kabak sürgünleri uzar uzar fasulyalar yücelir yücelir yücelir; sarmaş dolaş kuşatırlar bostanı dört yandan -unutulmaz bizim bostanlarımız; Babil'in bahçeleri gibi silinmez hiç hâtıralardan aradan bin yıl geçse de.
    Cengiz Dağcı
    Sayfa 207 - Ötüken Yayıncılık
  • 105 syf.
    ·Beğendi·10/10
    UYARI : İncelemelerimde spoiler yoktur .. Bu platformda okuduğunu anlamayan ve yazdıklarımı spoiler sanan bir takım "ÇOK AKILLI" insanlar vardır !!! Ben spoiler olduğunu düşünmüyorum ama sen olduğunu düşün ve ona göre oku ..

    İRANLI AZİZ NESİN ...

    Zaman yetersizliğinden ötürü birbiri ardına yazmak zorunda kaldığım incelemeler kervanından bir kez daha merhabalar pek sevgili kabak çiçekleri ve işsizlik müdavimleri =)) Zamanımız kısıtlı o yüzden hemen girizgah yapalım ..

    Konu oldukça hassas .. Pek istemiyorum bunları yazayım ... Bir kısım arkadaşımız belki bana kızacak ve sertçe eleştirecektir .. Kendilerince haklılar mıdır ? Belki evet belki hayır .. Önemli olan doğru düzgün tartışabilmek .Seviyeyi korumak ..

    Öncelikle istiyorum ki yazardan başlayayım .. Sadık Hidayet tabiri caizse elit ve kalburüstü bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiş .. Ebeveynlerimiz gibi doğup büyüyeceğimiz toprakları da seçme hakkına sahip değiliz .. Bu bağlamda kendisi de hayata 5-0 yenik başlayan bir şahıs.. 1903' te İran' da doğmuş olmasına karşın varlıklı ailesi vasıtasıyla eğitimine yurtdışında , Avrupa ' da devam etmiş ..Belçika ve Fransa ' da yaşamış .. Yazım hayatına dair ilk deneyimleri de yanlış hatırlamıyorsam Fransa ' da vuku bulmuş.Ondan öncesinde dişçilik ve mühendisliğe ilgi duymuş ama kesmemiş olacak ki sonrasında yazarlığa yönelmiş .. Anton Çehov (buraya çok dikkat!!) , E.A. Poe ve Kafka ile ilgilenmiş ..İran mitleri ve folkunu araştırmış.. Beethoven ve Çaykovski seviyor ki bu romantik erayı kendine yakın bulduğunun bir göstergesi..Sürekli tekrar eden intihar girişimlerinin altında yatan sebeplere dair bir ipucu olabilir bizlere ..Beethoven da bir dahi olarak yaşamış bir fani gibi ölmüştü.. O da bir dönem intiharı seçti..Pek tabii sebep sonuç ilişkisinde bağdaştırılamaz belki ama niçin seviyor olduğu , kendine niçin bu denli yakın gördüğü bence çok açık ..Anton Çehov ' un Martı' sını da aklınıza getirin .. İntihar olgusu salt kendinden kaynaklı değil ama çevresinde uğraştığı işlerden hep bir iz bırakmış ona .. Afyon bağımlılığını da eklersek sonuç sanırım ki hiçbirinizi şaşırtmaz .. Bu kadar bio verdiğin yeter artık sadede gel kardeşim diyenler ..

    Etkinlik kapsamında Sadık Hidayet' in ilk okuduğum kitabıydı Hacı Ağa..İlk 30 - 35 sayfa sonrasında birşeyler oldu ..Kitap resmen şaha kalktı ... Sanırsın bir Aziz Nesin kitabı okuyorum .. O denli zevk aldım ki bitirip 2 kere daha okudum .. Tespitler , çıkarımlar ve verilen örnekler o denli nokta atışı ki anlatamam .. Sanki Aziz Nesin yazmış bu öyküyü de al demiş sen yayınla arkadaş.. O derece ikizi .. Sanırım bu kitabı Avrupa dönüşü memleketindeyken yazmış Sadık Hidayet.. Ve ülkesinin geri kalmasının sebebi olarak gördüğü monarşik düzenle, bu kitaba konu olan HACI AĞALARI yani ruhban sınıfını kıyasıya eleştirmiş .. Niçin ruhban sınıfı diyorum ? Çünkü islamiyette ruhban sınıfı yoktur ..İslam dininde kulun kula üstünlüğü yoktur .. Üstünlük ancak ve ancak TAKVADADIR.. işte burda yine zurna konçertosunun kürdi peşrev allegro resitaline tırmandığı dönemece geliyoruz .. Nasıl kuruluyor bu üstünlük dediğim anda Hacı Ağalar devreye giriyor .. Dedim ya Aziz Nesin okudum sanki diye .. Kimdi onun ustam dediği isim ? ANTON ÇEHOV!! Neyle uğraştı o? En azılı düşmanları , ona en çok saldıranlar kimlerdi ? Onu yakmaya çalışanlar ? Alın o tayfayı koyun bu novellanın içine zerre sırıtırsa gel yanıma .. Bu o kadar öyleki , 2. dünya savaşı sırasında Türkiye' nin almanlardan yana olmasını isteyen sarıklı cübbeli hocalara varıncaya dek aynı yahu!!! Paralel evren desen bu denli benzemez .. Okurken baya güldüm ..Kah acı acı , kah katıla katıla gözümden yaş gelinceye dek ( özellikle basurla yollarının kesiştiği dönemler canımdan can aldı ) .

    Bakın Mine Söğüt bir röportajında ne diyor ..

    "İnsanların hayatını dini referanslarla düzenlemeyi düşünüyorsanız onlara büyük korkular aşılamanız gerekir. Tabii korku da çok büyük bir güç.. Böylelikle kadınları ve çocukları ve aslında erkekleri de korkutarak çok silik , çok aşşağıya düşmüş bir toplum yaratırsınız ."

    Kim bunu yapanlar ? Efendim ? Demek gelmedi aklına .. Peki devam edelim ...Bakın ne diyor Yaşar Nuri Öztürk ...

    "Yobazlık, kendini geliştirip büyütmek yerine, dini "YOZLAŞTIRIP" küçültmeyi yeğleyen hasta psikolojilerin dışa vurumudur."

    "Allah ile aldatanların gerçek Tanrısı paradır, maldır, dünyalıktır."

    Yine mi tık yok ? Friedrich Nietzsche ile devam edelim ..

    "Kim namus ve ahlâk şövalyeliği yapıyorsa, bilin ki en namussuzu o' dur."



    Şu 4 cümleyi bir araya getirdiğinde KARŞISINDA BELİREN kesişim kümesidir işte Hacı Ağalar .. Ne demiş onlar için Mevlana ;

    "İslamı yobazlardan koruyun, aksi takdirde dünyayı İslamdan koruyun."

    Biz yakından tanıyor muyuz onları bilemem =) Cevabı size bırakıyorum ! Etkinliğe beni de dahil eden sevgili NigRa ' a ve https://1000kitap.com/mahmutcayir ' a da bu vesileyle teşekkürlerimi iletiyorum ..

    Hacı Ağalar için gelsin : İsveç' te var 4 ÇİYAN !!

    https://www.youtube.com/watch?v=Z3bWi6CmziM
  • SONBAHAR
    Yosun tutmuş ağaçlar elmalarla eğilsin,
    Ve tatlansın diye tüm meyveler kabuktan çekirdeğe;
    Fındık büyüsün ve şişsin kabak tatlı içiyle;
    Daha çok, daha da çok tomurcuklansın diye
    Arıların üşüştüğü mevsimin son çiçekleri,
    Ta ki sonu gelmez gibi gözükene dek onları ılık güz günleri,
    Yaz boyu dolup taştığı için yapış yapış petekleri.

    John Keats
    çeviri:Sinan Okan
  • Sosyal medyada takip etmeyi çok sevdiğim bir sayfa var: Oyuncu Anne - Şermin Çarkacı.

    Gün içinde çocuklarıyla oynadığı oyunları, yaptığı faaliyetleri, katıldığı etkinlikleri, bahçesini, kitaplarını anlatır. Her yeni gün, yaptığı paylaşımlardan mutlaka bir şeyler öğrenirim. Sosyal medyadaki kıyafet reklamı yapan kızçelerden, ilişkilerinin her anını anlatan sevimsiz çiftlerden, çocuğunun görüntülerini reklam eden insta-annelerden oldukça farklı bir hesap.

    Ha bir de Şermin Hanım edebiyat mezunu aynı zamanda yazar. Bu nedenle paylaşımlarının birçoğu kitap ve edebiyatla da ilgili.

    Sabah sabah çenem fazla açıldı, fazla uzattım değil mi? Geçiyorum asıl mevzuya. Dün akşam bir arkadaşımla konuşurken söz deyimlerden açılmıştı, bir süre deyimlerden konuştuk. Sabah uyandığımda da Şermin Hanım'ın deyimlerle ilgili paylaşımını gördüm. Ne hoş bir tesadüf! Paylaşım aynen şöyleydi:

    Bu güzelim çiçekler "kabak çiçeği." Dolmasını yaparım ümidiyle sabah beşte kalkıp bahçeden topladım ama sadece bu kadar açmış bu sabah, dolma değil kızartma olacaklar. Sabah çok erken toplamak gerekiyormuş bu güzelleri, yoksa kapanıyorlar, o yüzden ben kalktığımda ay hala duruyor, güneş bir yandan doğmaya uğraşıyordu.

    Dün akşam internete "kabak çiçeği dolması" yazdım; pek çok sitede "kabak tadı verdi, kabak başına patladı" deyimleriyle birlikte anmışlar. Düzeltelim, dostlar o kabak, bu kabak değil. O su kabağı, susak, asma kabağı dediğimiz kabak. Eskiden içi oyulur, kurutulur ve bardak olarak kullanılırmış. Eğer iyi kurumazsa doğal olarak su içerken ağza kabak tadı verirmiş, deyim ordan geliyor. Bazı meyhanelerde de şarap ikramında şarap kadehi, şarap şişesi gibi kullanılır, kafalar güzel olup kavga mavga çıkınca "heyt ulaaan" diye kabağı birbirinin başına geçiriverirmiş sarhoşlar. İşte o zaman da kabak başına patlamış oluyor doğal olarak. (Deyimler hakkında fazla bilgi için, İskender Pala'nın İki Dirhem Bir Çekirdek kitabını edinebilirsiniz, ben pek severdim kitabı, mevzu oradan aklımda kalmış). Bu bizim çiçekler "kabak çiçeği gibi açıldı" dediğimiz deyimdeki çiçekler. Zira hep kapalılar, gece böyle açıyor, güneşi görünce kapanıyorlar. Günlük Türkçe dersimizin sonuna geldiğimize göre, müsadenizle şu çiçekleri kahvaltıya kızartma yapalım. Sofrada çocuklara da bir konu tekrarı yapacağım.
  • 352 syf.
    ·7 günde·8/10
    Sarah Jio'nun bu son romanında da tıpkı diğerlerinde olduğu gibi geçmiş ve gelecek eş zamanlı olarak anlatılıyor. Yine geçmişte yaşanan bir takım olaylar, aile sırları, gizemi çözülmemiş yaşam hikayeleri ve cevap bekleyen soruların sis perdesi günümüzde açılıyor. Mart Menekşeleri ve Böğürtlen Kışı'nda da aynı kurguyu okumuştum. Bu kurgu daha kaç roman gider bilemiyorum. Ancak söylemek isterim ki yazarın o kadar yalın, öylesine güzel bir anlatım tarzı var ki romanın ana gövdesi aynı olsa bile asla "kabak tadı verdi" diyemiyorsunuz. Benim gibi çok çabuk sıkılan bir insan bunu söyleyebiliyorsa yazarın yazma konusundaki ustalığı tartışılamaz demektir.
    Ayrıca bu son romanda yazarımız gizemi biraz daha artırmak adına işin içerisine bir de çözülmemiş cinayetler ilave etmiş. Yani bu romanı okurken hem geçmişin dedektifi hem de katilin dedektifi oluyorsunuz... "Katil kim?" sorusu sizi romanın sonuna kadar takip ediyor ve son 10-15 sayfada öğrendiğiniz gerçekler sizi şaşkına çeviriyor.

    Kitabı okuduktan sonra her ne kadar hayal ürünü olduğunu bilsem bile Google arama sayfasına Livingston Köşkü diye yazmadan duramadım. Esasında içten içe Livingstone'un gerçek olmasını çok dilemiştim; itiraf ediyorum. Günün birinde oraya gidip, kamelya ağaçlarını görebilme ihtimalimin olması hoş olurdu gerçekten... Fakat o köşkün bizim evde olduğunu fark ettim :) Bundan birkaç sene evvel yapmış olduğum puzzle daki köşk Livingstone'un sanki canlılık bulmuş hali. Ya da şöyle diyelim olması gereken hali. Romanda anlatılan kasvetli yapısından kurtulmuş aydınlığa kavuşmuş, huzurla dolmuş hali...yani bence tabi :)

    Ayrıca yazar tarafından mükemmel derecede tasvir edilen çatı katı serası da tam bir cennet gibi canlandı gözümde. Desmond'un yerinde olmayı istemezdim hiç ama, tam da o anda, yosun çuvallarından yumuşacık yatağında yatıp yıldızları izlerken uykuya dalması çok büyük bir lükstü bana göre... Gerçi o her zaman kendi evinde bir sığıntı gibiydi bu kadarcık cenneti hoş görmek gerek...

    Tamam tamam eğer biraz merakınızı kabartmayı başardıysam kısa bir özet geçelim kitabı almak isteyenlere yol gösterici olmak maksadıyla..

    1930'lu yıllarda gencecik çok güzel bir kız (Anna) yakışıklı bir adam (Lord Edward) ile tanışır. Adam kıza ilk görüşte aşık olur. Kız için aynı şeyleri söylemek zordur ancak ailesinin baskısına dayanamayarak adam ile evlenir. İngiltere'nin en muhteşem köşklerinden birinde yaşamaya başlarlar. Ancak günün birinde kızın geçmişine ait öğrendiği çok büyük bir sır adamın kıza bakışını tamamıyla değiştirir. Ona olan büyük aşkı birden bire bitmiş yerini gereksiz paranoyalar almıştır. Kız günden güne altın kafese kapatılmış bir kuş gibi hissetmeye başlar. Yalnızlığını paylaşabildiği muazzam çiçekleri ve dillere destan bahçesiyle sırlarını saklayan kamelyalarından başka yakınlık kurabileceği kimsesi kalmamıştır. Tabi bir de çocukları... Her birinin kendine ait problemleri olan 5 çocuk...

    Yıllar 1940'ı gösterdiğinde Flora Lewis kitabımıza giriyor. Fakir bir fırıncının kızı olan Flora aynı zamanda bir botanik bahçesinde çalışmaktadır ve bitkiler hakkında geniş bilgiye sahiptir. Uluslararası çiçek kaçakçılarının arasına da bu sayede girer. Ailesinin yaşamını biraz daha refaha kavuşturmak isteyen Flora kendisini bir dadı gibi göstererek Livingston köşküne girer ve Middlebury Pembesini aramaya başlar. Bu yolculukta başına beklenmedik bir aşk, bir sürü kızın ortadan kaybolmasıyla ortalıkta dolaşan cinayet dedikoduları, Leydi Anna'nın ölümünün perde arkası ve o köşkteki herkese ait pek çok soru işareti ve sırlar gelir.

    Romanın günümüz kısmındaysa Addison Sinclair devreye giriyor. Bir botanikçi ve bahçe düzenlemeleri konusunda uzman olan Addison, eşinin ailesi tarafından satın alınan Livingstone köşkünde Leydi Anna ve Flora'nın başlayıp ortaya çıkarmaya çalıştığı sırları gün ışığına çıkartıyor. Bu arada tabi ki kendisinin de geçmişinde, kocası Rex'den sakladığı bir olay var ve o da ister istemez gün yüzüne çıkıyor.

    Son Kamelya, Leydi Anna, Flora Lewis ve Addison Sinclair isminde üç kadının üzerine kurulmuş çok güzel bir roman. Bu üç kadının da en belirgin özeliği yaşadıkları hayata, geçmişlerine ve mutsuzluklarına rağmen hala çok güçlü olmaları ve ayakta kalıp savaşmaya çalışmalarıdır. Sarah Jio'un romanlarındaki kadın karakterlerin gücüne gerçekten hayranım ben...

    Keyifli okumalar dilerim...