• 272 syf.
    ·9/10 puan
    Montaigne'den Les essais yani denemeler adıyla hayatımıza kazandırdığı kitabı.

    Tam adı Michael de Montaigne olan 16. yüzyıl Fransız deneme yazarıdır. Aynı zamanda deneme türünün isim babası, ilkidir. 28 şubat 1533'de Fransa'da doğmuştur. doğumuyla beraber babası onu köyde bir ailenin yanına vermiştir. Zira kendisi bununla ilgili babasına hep minnet duymuştur. Kendisi bu sayede hayata karşı zorlukları ve sorumluluk duygusunu, yoksulluğun ne demek olduğunu çok erken yaşlarda kavramıştır. İşin üzücü taraflarından birisi ise Montaigne'in doğan kız çocuklarının birer birer doğarken ya da doğduktan kısa süre ölmeleridir. Kendisi bu kötü olayları kitabında ve yaşantısında dile getirmekten her zaman kaçınmıştır. Bunun gibi biraz daha magazinsel detaylar da var. Bu tarz yazar biyografilerine ilgili olanlar Stefan Zweig'in Montaigne isimli biyografi kitabını okuyabilirler. Öğrenimini edebiyat üzerine yapan Montaigne'nin ilk ve tek kitabı bu denemeler isimli eseridir. 400 küsür yıl önce yazılmış bir kitap ile böylesine ün ve şöhret kolay başarılacak bir iş olmasa gerek. Kaldı ki yazdıkları da öyle kolay sindirilecek şeyler değil aksine suya sabuna dokunur nitelikte şeylerdi. Zira kendisinin seveni çok fakat sevmeyeni de nefrete biraz yakındır desek yanılmış sayılmayız. Kendisi 13 eylül 1592'de hayata gözlerini yumdu.

    Kitabı Sabahattin Eyüboğlu'nun çevirisini yaptığı Türkiye İş bankası kültür yayınları Hasan Ali Yücel klasikleri dizisinden temin ettim. Çevirmen tam dört adet önsöz ekleyerek metinlerin ne denli zor çeviriler olduğunu dikkat çekmiş. Ayrıca farklı yıllara ait olan bu önsözler zamanla düşüncelerinin değiştiğini dile getirmiş. Zira kendisi bir önsözünde Montaigne'in bahçesinden her geçişte insan çok değişik demetler yapabilir diyor. Bu da her dönemde okunabilecek bir eser olduğunu doğrular nitelikte. Belki de binlerce insanın başucu olan bu kitabı akıcı bir roman ya da felsefe/psikoloji kitabı gibi okumak hata olur. Altını çizdiğiniz her söz bir ders niteliğindedir. İhtiyaç halinde açıp açıp okumalıyız.

    Önemli bir detay vermek gerekirse; Montaigne bu kitabında ben size çok büyük şeyler, yoğun aydınlanmalar vaat etmiyorum diyor. Bu kitapta birebir kendimi yazıyorum. Hiçbir sorumluluğu almadan salt şekilde kendimden bahsediyorum diyor. Fakat Montaigne öyle şeyler yazmış ki okuyan herkes kendinden onlarca parça bulacağına yemin edebilirim ama ispatlayamam. Bir diğer önemli detay ise kitapta sık sık yer alan latince şiirler ve sözler. Özellikle antik yunan döneminden çok fazla alıntıya asılları ile kitapta yer vermiş Montaigne. İçerisinde Aristo'dan Sokrates'e, oradan persius, lucretius ve haratius'a kadar geniş bir yelpaze bulunuyor. Bu da kendisinin felsefeye ne kadar ilgili olduğunu da açıkça gösteriyor. Kaldı ki çoğu yerde felsefeyi bir öğretici ve yol gösterici olarak göstermektedir. Kitabın içerisinde hayata ve yaşama dair aklınıza gelebilecek tüm olgular üzerine konuşmalar/fikirler yer alıyor. Kısa şekilde örneklersek; yaşlılık, dostluk, şöhret, dünya halleri, yaşama sanatı, aşk, cinsellik, felsefe, insanlık, kitaplar, evren ve niceleri. Çok geniş bir yelpazede adının da hakkını verir nitelikte her şeyden az az -bana kalırsa yeteri kadar bilgi vermiştir. Tabi bu durumu kaba tabirle herbokolog havası ile değil başında da dediği gibi ben size kendimi ve kendi düşüncelerimi aktarıyorum mottosu ile işliyor.

    Daha kitabın başlarında Montaigne felsefenin önemi ile ilgili düşünceler belirtiyor. Bunların içindeki en dikkat çekici olan felsefenin çocuklara öcü gibi gösterilme hatası yer alıyor. Montaigne felsefenin çocuk yaşta öğrenilmesi gerektiğini savunuyor. Bu şekilde çocukların felsefenin yol göstericiliğini çok daha yaşken kavramış olacağını düşünüyor. Montaigne bir Fransız olduğu için iç savaşlardan fazlasıyla yıpranmış ve bu konuda tecrübeli olduğu için devrimin iyi bir şey olmadığını da dile getiriyor. Çok detaya girmeden devrimin ulusları ve bireyleri geriye götüreceğini, bunun iki tarafında zararına olacağını savunuyor. Bazı dini kesimlerce sevilmeyen Montaigne ölümden sonra yaşam olduğuna inanmadığını kitabında dile getiriyor. Aynı şekilde Reenkarnasyon da ona göre yoktur. Kendisi aynı şekilde bir yaratıcı olduğuyla ilgili de konulara yer veriyor. Öyle ki kitabında birçok filozofun Tanrı tasvirini alıntılıyor. Şu ekstra bilgiyi de araya sıkıştıralım; Montaigne Katolik ve soylu bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmişti. Kitapta Montaigne İspanyolların Amerika kıtasına çıkmalarına değiniyor. Burada keskin bir kalem ile İspanyolları eleştiriyor.

    Birçok Türk'ün de bildiği üzere Montaigne Türkleri özellikle Türk ordusunun merhametini, gücünü ve disiplinini sık sık övüyordu. Kitabında da bol bol Osmanlı hükümdarlarından örnekler veriyor. Onlardaki disiplinin Avrupa ve hatta dünyada eşi benzeri olmadığını dile getiriyor. Macarlara karşı gösterdiğimiz merhameti ve aynı şekilde hataya karşı disiplinli cezalarımızı uzun uzun anlatmış.

    Aslına bakarsanız Montaigne bu kitapta hümanist tavrını çok açık dile getirmiş. Güzel ahlak üzerine olması gerekenleri tarihten örnekler ile anlatmış ve tarihteki kötücül olayları üzüntü ile dile getirmiştir. Bu iyi niyetli söylemleri okuyup da bu büyük insana nefret besleyebilmek gerçekten inanılır gibi değil fakat maalesef insanın doğasında bu var. Kutuplaşma ve doğru olsun olmasın kendi kutsalını savunma dürtüsü böyle olayları doğuruyor. Her neyse olayı kişiselleştirmeden tahlile alıntılar ile devam edelim. Baştan uyaralım oldukça fazla alıntı bulunuyor. Bu yüzdendir ki başucu diyebildiğimiz bir eser. Her biri altın değerinde harika alıntılar;

    * Her insanda, insanlığın tüm halleri vardır. -Sayfa 4

    * Plinus'un dediği gibi, herkes kendisi için bir derstir; elverir ki insan kendini yakından görmesini bilsin. -Sayfa 5

    * İnsanın kendini anlatmasından daha zor ve daha yararlı hiçbir şey yoktur. -Sayfa 6

    * Kendini olduğundan az göstermek, tevazu değil, budalalıktır; kendine değerinden az paha biçmek korkaklıktır, pısırıklıktır. -Sayfa 7

    * ''Kendine ne kadar dürüst olduğun üzerine''
    İnsan kendindeki eksik ve cılız değerleri, üstelik insan hayatının hiçliğini hesaba katarak düşünecek olursa, hiçbir değeriyle övünmeye kalkışmaz. -Sayfa 8

    * Felsefeyi çocuklar için ulaşılmaz, asık suratlı, çatış kaşlı ve belalı göstermek büyük bir hatadır. -Sayfa 11

    * ''hayat ve felsefe''
    Felsefenin amacı erdemdir; bu erdem de, medresenin söylediği gibi, sarp, yalçın ve çıkılmaz bir dağın başına dikilmiş değildir. Ona yaklaşanlar, tersine güzel, bereketli ve çiçekli bir ova içinde görürler onu. -Sayfa 12

    * Eflatun der ki, çocuklara babalarının yeteneklerine göre değil, kendi yeteneklerine göre meslek bulmak gerekir. -Sayfa 13

    * ''konunlar üstüne''
    Kanunlar doğru oldukları için değil, kanun oldukları için yürürlükte kalırlar. -Sayfa 14

    * ''Bilgi ve düşünce''
    Şu muhakkak ki çocuğa kendiliğinden hiçbir şey yapmak özgürlüğünü vermemekle onu korkak bir köle haline sokuyoruz. -Sayfa 15

    * Platon gerçek felsefenin sağlam irade, inanç ve dürüstlük, amaçları başka olan öteki bilimlerinse sadece süs olduğunu söyler. -Sayfa 15

    * ''yaşamak ve çalışmak''
    En büyük, en şerefli eserimiz doğru dürüst yaşamaktır. Geri kalan her şey, başa geçmek, para yapmak, binalar kurmak, nihayet ufak tefek eklentiler, yollardır. -Sayfa 17

    * Biz insanlar öteki yaratıkların ne üstünde ne altındayız. Bilge der ki, gökleri altındaki her şeyi aynı kanunun ve aynı kaderin buyuruğundadır. -Sayfa 19

    * İndupedita suis fatalibus omnia vinclis.
    Her şey, kırılmaz zincirleriyle bağlı kaderin. -Sayfa 19
    - Lucretius

    * Korunmak, saldırana hem istek veriyor, hem de hak kazandırıyor: her korunma savaşçı bir kılığa girer ister istemez. -Sayfa 21

    * ''dogmatik bilgiler ve ahlak üzerine''
    İnsanın doğuşunu görmekten herkes kaçar, ama ölümünü görmeğe hep koşa koşa gideriz. İnsanı öldürmek için gün ışığında geniş meydanlar ararız, ama onu yaratmak için karanlık köşelere gizleniriz. -Sayfa 23

    * ''dostun kaybı üzerine''
    Onsuz yorgun ve bezgin sürüklenip gidiyorum: tattığım zevkler bile, beni avutacak yerde ölümünün acısını daha fazla arttırıyor. Biz her şeyde birbirimizin yarısı idik: şimdi ben onun payını çalar gibi oluyorum. -Sayfa 27

    * Bir aileyi idare etmek bir devleti idare etmekten hiç de kolay değildir. -Sayfa 31

    * ''insan tabiatı''
    Kavuşabildiğimiz zevk ve nimetlerin hepsi mutlaka dertlerle, üzüntülerle karışıktır. -Sayfa 39

    * Acaba bazı ruhlar için hüzün bir zevk, bir gıda değil midir?
    Est quaedam flere voluptas.
    Ağlamak da bir zevktir.
    - Ovidius

    * ''demokrasi?''
    Akıllı bir insanın, hayatını düşüncesiz bir sürünün oyuna bırakması akıl karı mıdır? -Sayfa 47

    * Kaderin insanlara bir lütfu da, namuslu işlerin aynı zamanda en faydalı işler olmasıdır. -Sayfa 47
    - Quintilianus

    * ''tanrılar üstüne''
    En az bildiğimiz şeyler tanrılaşmaya en elverişli olanlardır. Onun içindir ki Yunanlıların, biz insanları tanrılaştırmalarına bir türlü akıl erdiremem. -Sayfa 49

    * ''Cennet ve Cehennem üzerine''
    Bir defa yok olan şey artık yoktur. -Sayfa 53

    * Bir amaca bağlanmayan ruh, yolunu kaybeder; çünkü, her yerde olmak hiçbir yerde olmamaktır.
    Quisquis ubique habitat, maxime,
    nusquam habitat.
    Her yerde olan hiçbir yerde değildir. -Sayfa 55
    - Martialis

    * Körler hiç olmazsa bir yol gösterici isterler, biz kendi kendimizi sokarız yanlış yollara. - Sayfa 75

    * ''Vicdan üzerine''
    Prima est haec ultio, quod se
    Judice nemo nocens absolvitur.
    İlk ceza odur ki, hiçbir suçlu
    Kendi yargıçlığından kurtulamaz. -Sayfa 78
    - Juvenalis

    * İn me omnis spes est mihi.
    Bütün umudum kendimde. - Sayfa 82
    - Terentius

    * Kendimi hem yürekçe, asıl iş yürekli olmakta çünkü, hem varlıkça öyle hazırlıyorum ki, başka her şeyimi yitirdiğim zaman kendimle yetinmesini bileyim. -Sayfa 82

    * Vermede nasıl bir üstün olma niteliği varsa, almada da bir boyun eğme niteliği vardır. -Sayfa 83

    * ''Savaşlar üzerine''
    Kendi rahatımız için başkalarının rahatını kaçırmak da öyle büyük bir haksızlık ki bunu Tanrı'nın hoşgöreceğini sanmam. -Sayfa 85

    * Ölümün bizi nerede beklediği belli değil, iyisi mi biz onu her yerde bekleyelim. -Sayfa 90

    * ''yaşlılık''
    Gücümüz azalıp görgümüz arttıkça zevkimiz daha nazlı, daha titiz oluyor. -Sayfa 92

    * Doğrusunu söyleyelim: biz erkeklerin hemen hepsi kendi günahlarından çok karısının günahlarından gelecek ayıptan korkar; kendi vicdanından çok karısının vicdanı üstüne titrer. (aman ne fedakarlık!) -Sayfa 100

    * Cimrilik bütün insan deliliklerinin en gülüncüdür. -Sayfa 104

    * Bir insanın özünde soyluluk olmadı mı, dünyanın tacını giyse yine çıplak kalır. -Sayfa 105

    * Ruhu kaba ve duygusuz olan için, bütün bunlar neye yarar? insanın sağlığı ve düşüncesi yerinde değilse, hazdan, mutluluktan da bir şey anlamaz. -Sayfa 105

    * Bizi mutlu eden bir şeye sahip olmak değil, tadına varmaktır. -Sayfa 106

    * ''ahiret''
    Bütün dertlerin biteceği yere gideceğiz diye dertlenmek ne budalalık! -Sayfa 109

    * Nascentes morimur, finisque ab origine pendet.
    Doğumla ölüm başlar; son günümüz ilkinin sonucudur. -Sayfa 110
    - Manilius

    * Hayatın değeri uzun yaşanmasında değil, iyi yaşanmasındadır: öyle uzun yaşamışlar var ki, pek az yaşamışlardır. -Sayfa 113

    * Bütün günler ölüme gider; son gün varır. -Sayfa 115

    * Paranın saklanılması kazanılmasından daha zahmetli bir iştir. -Sayfa 121

    * Rahatsız, gözü doymaz, telaşlı bir zengin, düpedüz yoksul kişiden daha zavallı gelir bana. -Sayfa 125

    * Cimriliği yaratan yoksulluk değil zenginliktir daha çok. -Sayfa 128

    * Hapşıranlara sağlık dilemek adetinin nereden geldiğini mi sorarsınız bana? Biz insanlar üç türlü yel çıkarırız: altımızdan çıkan pek pistir; ağzımızdan çıkan da bir oburluk belirtisi sayılır; üçüncüsü hapşırmadır, baştan geldiği ve ayıp yanı olmadığı için hoş yüzle karşılarız onu böyle. Gülmeyin bu ince buluşa: Aristotatales'indir derler. -Sayfa 136

    * Kol bacak sağlamlığı yiğitliğin değil hamallığın şanındandır; gürbüzlük cansız, bedensel bir değerdir. -Sayfa 149

    * Qui sibi amicus est
    Scito hunc amicum omnibus esse.
    Kendine dost olan
    Bilin ki herkese dosttur. -Sayfa 159
    - Seneca

    * Derler ki bilge yaşayabildiği kadar değil, yaşaması gerektiği kadar yaşar. -Sayfa 170

    * Çünkü nefret ettiğimiz şey yüreğimizde yeri olan şeydir. -Sayfa 173

    * Felsefe bizi başkası için değil kendimiz için, güçlü görünmek için değil güçlü olmak için yetiştirir. -Sayfa 177

    * Hasta iken beni üzen şey canımın istediğini yapmamak değil, canımın bir şey istemez oluşudur. -Sayfa 180

    * Sağken bütün kaygım da umutlu, istekli olmaktır. Uyuşuk, isteksiz olmak ne acıklı bir şeydir. - 180

    * ''büyük iskender''
    Kralların ondan söz ettikleri kadar tarihler krallardan söz etmemiştir. -Sayfa 185

    * ''Yaşlılık üzerine''
    İnsan da var ki, ebedi olarak susmayı öğreneceği bir zamanda konuşmayı öğrenmeye kalkar. -Sayfa 190

    * Aklı başında insanların bizi bir kalıba dökmeye çalışmalarına şaşarım; insanda en çok ve en açık görülen kusur zaten bir dalda duramamaktır. -Sayfa 192

    * Öfke ve kin doğruluğun sınırları dışındadır; bu tutkular yalnız işlerine akıllarıyla bağlanamayan insanların işine yarar. Doğru ve temiz işler hep ölçülü ve ağırbaşlıdır. ölçü olmayan yerde kavga, gürültü ve haksızlık vardır. - Sayfa 198


    * ''ironi''
    -Bir yerde duydum derseniz olmaz. -Bir yerde okudum diyeceksiniz. -Sayfa 209

    * Kimi kitaplar vardır, salt konularıyla yararlı olurlar; değerlerinde yazarın payı yoktur. -Sayfa 211

    * Memnun edemeyeceğini sanan, kimsenin dostu olmaz, diyor. -Sayfa 211

    * Tabiatın kanunları bizim yaptıklarımızdan her zaman daha akıllıcadır. -Sayfa 215

    * Ben derim ki erkekler ve dişiler aynı kalıptan çıkmadır; eğitim gelenek dışında, büyük bir ayrılık yoktur aralarında. -Sayfa 222

    * İnsan hayatı denen bu yolculukta benim bulduğum en iyi nevale kitaplardır ve ondan yoksun anlayışta insanlara çok acırım. -Sayfa 224

    * Bir düzeni sarsanlar, onun yıkılmasıyla ilk ezilenler olur çok kez. Karagaşalığı çıkaran, yararını kendi görmez pek: başka balıkçılar için suları bulandırmış olur. -Sayfa 224

    * ''dünya yurttaşlığı''
    Tabiat bizi özgür ve bağımsız yaratmış, bizse tutup kendimizi birtakım çemberler içine hapsediyoruz. -Sayfa 225

    * Ağırbaşlı ve ölçülü cezaları suçlu hem daha kolay kabul eder, hem de onların faydasını görür. Öfkesine kapılmış bir adamın verdiği cezayı kimse hak ettiğine inanmaz. -Sayfa 236

    * Öfke saklanmaya da gelmez, büsbütün içimize işler. Demosthenes bir meyhaneye girmiş, kimse görmesin diye arkalarda bir yer arıyormuş. diogenes görmüş ve demiş ki: ne kadar arkalara gidersen meyhaneye o kadar girmiş olursun. -Sayfa 237

    * ''aramızdaki eşitsizlik''
    Kimi insanla kimi insan arasındaki uzaklık, kimi insanla kimi hayvan arasındaki uzaklıktan çok daha büyüktür. -Sayfa 242

    * Ne hazineler, ne rütbeler, cübbeler
    atabilir yüreklerden
    yaldızlı direkler altında uçuşan
    Acı dertleri, kaygıları. -Sayfa 246
    - Horatius

    * İster kağıt üstüne olsun, ister ağızdan, benim sevdiğim konuşma, düpedüz, içten gelen, lezzetli, şiirli, sıkı ve kısa kesen bir konuşmadır. -Sayfa 252

    * Dostlar arasındaki bağlar sert, yırtıcı olmalı: nasıl ki aşk da ısırmalar, kanatmalar ister! - Sayfa 255

    * Zararıma da olsa eleştirmeciye uysal davranmalıyım ki beni her zaman serbestçe uyarsın, kendimi düzeltmeme yardım etsin. Doğrusu çağdaşlarımı böyle bir işten yana çekmek kolay değil. Düzeltilmek herkesin ağrına gittiği için kimse kimseyi düzeltmeyi göze alamıyor. Düşüncesini saklayarak konuşuyor çokları. -Sayfa 256

    * Dünyada insanlığın bilmekten, insanca yaşamaktan daha güzeli daha doğru bir işi yoktur. -Sayfa 257

    * ''yaşamak sanatı''
    Dünyanın en yüksek tahtına da çıksak, yine kendi kıçımızla oturacağız. -Sayfa 258

    * Her şerefli insan, vicdanını yitirmektense, şerefini yitirmeyi yeğ görür -Sayfa 263

    * En zor yapılan şeyi en çok severiz. Vermekse almaktan daha zordur. -Sayfa 272

    * Biz güzellikleri yalnız sivri, şişkin, süslü püslü olarak seviyoruz. Saf ve sade olanlar kolayca kaçıyor bizim kaba gözlerimizden, öylelerinin ince ve saklı bir yanları var: insanın pussuz, yıkanmış, arınmış bir bakışı olmalı ki o gizli ışıltıyı görebilsin. -sayfa 282

    * Ruhun büyüklüğü büyük yerlerde değil, gösterişsiz yerlerde çıkar ortaya. -Sayfa 290

    * Biz sandığımızdan daha zenginizdir, ama bizi her şeyi başkalarından almaya, dilenmeye alıştırıyorlar. Kendimizden çok başkalarından yararlanacak biçimde yetiştiriyorlar bizi, insan hiçbir şeyde gerek duyduğu kadarıyla yetinmiyor. Ne şehvette, ne devlette kollarını kucaklayamayacağı kadar açmaktan alabiliyor kendini; açgözlülüğü ılımlı olamıyor bir türlü. -Sayfa 291

    * Bana sorarsanız, ölüm yaşamın ucudur, ama amacı değil; sonu, bitimidir, ama konusu değil. -Sayfa 295

    * Gideceği limanı bilmeyene hiçbir rüzgardan hayır gelmez. -Sayfa 296

    * Kitaplar için de öyle olmuyor mu? ne kadar yasaklanırsa o kadar daha çok satılıyor, o kadar daha çok okunuyorlar. -Sayfa 299

    * ''yaşlanma üstüne''
    Zamanlarını iyi kullananların bilgileri
    görgüleri yaşadıkça artabilir, ama canlılık, çeviklik, sağlamlık gibi kendi içimizde daha önemli, daha özgün yetenekler yaşla soluyor, gevşiyorlar. -Sayfa 306

    * Zenginlik bize ne iyilik eder, ne de kötülük; her ikisi için de malzeme verir bize. Ondan daha güçlü olan ruhumuz malzemeyi dilediği gibi evirir, çevirir ve kullanır, mutlu ya da mutsuz oluşunun tek nedeni ve sorumlusu kendisidir. -Sayfa 311

    Uzunca bir alıntı okyanusunun sonuna gelmiş bulunuyoruz. Göründüğü gibi her biri çok değerli, her bir cümlesi için saatlerce düşünülecek altyapıyı barındıran zekice ve kaliteli çıkarımlar mevcut. Çevirmenimizin de desteği ile özetlemek gerekirse Montaigne yalnız denemeler'ini yazmak için yaşamış gibidir. Bundan başka kitabı olmadığı gibi hayatının da bu kitaptan başka serüveni yoktur. ''Ben kitabımı yaptığım kadar kitabım da beni yaptı'' der.

    Olur ya belki görüşemeyiz, iyi günler, iyi akşamlar ve iyi geceler.
  • 268 syf.
    ·4 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Eylül kitabını neden okumalıyız?
    Türk edebiyatında ilk psikolojik roman olduğu için mi?
    Evet, neden olmasın.
    Yerli bir yazarın elinden çıktığı için mi?
    Pekala olabilir.
    Fakat başka seçenek yok mu?
    Var.

    Kitabın ön sözünde Eylül’ü neden yazdığını anlatan Mehmet Rauf, Halit Ziya’nın bir mimiği, bir tavrından yola çıkarak insan psikolojisine dair bir hikaye yazdığını söylüyor. (Bakın bir halden bir kitap çıkıyor. Bu ne demek biliyor musunuz? Bir saniyemiz, bir mimiğimiz, bir tavrımız, bir kitap demek. Tabii iyi gözlemlenmiş ruh halinden ve usta ellerden çıkması şartıyla.) Tüm bu kurgu Halit Ziya’yı önceden tanıdığı için, o tavır başlangıç değil bardağı taşıran son damlaydı belki de. Kim bilir… Kitabın yazılmasına bu ruh hali vesile olsa da kağıt kalem ele alındıktan sonra artık bambaşka bir yere evriliyor. Mehmet Rauf, Dostoyevski’den alıştığımız ve özellikle Suç ve Ceza’da iliklerimize kadar hissettiğimiz Raskolnikov’un titremesinin tıpkısını bize Necip ve Suat üzerinden hissettiriyor. İşte bu yüzden bu kitabı okumalıyız.

    Bu kitapta neler yok ki. İç monologlar, bilinç akışıları, insan zihninin en mahremine inme, aşk, ihtiras, ihanet, ölüm. Farklı farklı insan tiplerini bir bağ evine toplayan yazar, diyaloglarla ve olay örgüsüyle biz okurlara teker teker kişileri tanıtıyor. Aksi beyefendi, sabır taşı hanımefendi, yaltakçı Fatin , arsız Hacer, çocuksu Süreyya, doğuştan asil Suat ve aylak adam Necip. Nasıl olur da böylesi birbirine zıt karakterler yan yana gelir, aynı evde yaşar diyorsunuz. Hakkınız var fakat zaten mesele de bu. Hepimiz bu sahteliğin içindeyiz. Ayrı ayrı hepimiz birer karakteriz fakat taktığımız maskelerin ardındaki yüzümüzü göstermiyoruz. İşte Mehmet Rauf burada bu sahtelikleri gün yüzüne çıkarıyor ve hakikati yüzümüze vuruyor.


    Necip ve Suat arasında dostlukla başlayan aşk hikayesi, hesaplaşmalarla ve iç çatışmalarla kitabın sonuna kadar kendini merakla okutuyor. Süreyya’nın her şeyden bihaber oluşu, Suat’ın içindeki dinmeyen fırtına, Necip‘in kendinden beklenmeyecek şekilde tutkulu ve sadık aşkını okurken, bir Suat’ın tarafına geçiyorsunuz, bir Necip’in. Süreyya‘ya acısak mı yoksa aradan çıkması için dua mı etsek bilemezken farklı sorunlar peydahlanıyor. İçinde bulunduğumuz toplumun bizi nasıl baskıladığı, nasıl bizi istemediğimiz hayatı yaşamaya mecbur kıldığını görüp içimizden bir “tüh” çekip sonra kendimizin de o hapsolmuşluğun içinde görünce Suat gibi kafesin ardından dışarı bakıyoruz uzun uzun.


    Lafı uzatmadan gözüme çarpan (fikrimce) birkaç detaydan bahsetmek istiyorum. Özellikle Necip’in, yer yer Suat’ın roman boyunca iç monologlarında evrilme, düşünceleriyle olgunlaşma halleri dikkatimi çekti. Her kritik anda düşünsel boyuta geçtikten sonra kendilerini yeniden yaratarak yeni bir kimliğe bürünmeleri, her işi akıl yoluyla çözmeye çalışmaları beni çok mest etti. Dikkatimi çeken ikinci detay ise Suat’ın Süreyya ile yaşadığı kavga sonrası yaşadığı kırılma anı. Kurtlarla Koşan Kadınlar kitabından bildiğimiz o vahşi kadın arketipini uyandıran Suat romanın devamında onunla yol alır fakat Kurtlarla Koşan Kadınlar da yazdığı gibi kadının değişmeyen tarihinin yine tekerrür ettiğini görürüz.

    #EntelektüelAcademia okuma grubumuzun Mart ayı kitabı Eylül’dü.

    Kitap hakkında beni ve bizi aydınlatacak bilgileri, soru ya da görüşlerinizi yorum olarak paylaşırsanız sevinirim.
    Beraber okuyup yorumlamak istediğiniz kitap varsa DM’den yazarak ya da yorum yaparak iletişime geçebiliriz.

    Mart 2021 - Bursa
  • 515 syf.
    ·6 günde·2/10 puan
    Normalde yorumu yapılacak 3 kitap vardı elimde ama dün gece kitabı bitirdiğimde içimi dökmek istediğimi fark ettim. Okurken gerçekten çok fazla şaşkınlık hissettim. Mesele böyle farklı düşünce yapıları olmasından ziyade bunun bu denli normal, doğal, yapılabilir kabul edilmesi de olabilir. Yani aramızdaki dini ve kültürel tüm farklılıklara rağmen mesela İngiltere'de yaşayan bir yazar için bu kitaptaki olaylar gerçekten komik mi? Mizah bu mu? Hayret verici hakikaten.

    Size kitabı elimden geldiğince anlatacağım ki merak edenler kararını kendi versin. Sophie Kinsella da Julia Quinn gibi yıllardır okuduğum, aşina olduğum bir kalem. Audrey'i Bulmak ve bu kitabı yazan kişi nasıl aynı olabiliyor mesela? Hayat tuhaf. Sevdiğim ve gülerek okuduğum birkaç kitabı var ve hep chick-lit konusunda en iyi kalemlerden biri olduğunu düşünmüşümdür ama bu kitaba ara sıra midemin bulanması dışında herhangi bir his beslemedim. Belki minik Noah ve komik halleri hariç...

    Kitabımız şöyle: Lottie, evlenmek ve çocuk yapmak isteyen, 33 yaşında bir kadın. Bugüne kadar bir sürü uzun süreli ilişkisi olmuş ama sonu hep ayrılıkla bitmiş. Şimdi de Richard diye bir adamla, üç yıldır birlikte ve adamın ona evlenme teklif edeceğini düşünüyor. Kendince ondan aldığı sinyalleri buna yoruyor ve bir nişan yüzüğü alıp adam evlenme teklif ettiğinde onu da eli boş göndermemeye karar veriyor. Richard evlenme teklif etmiyor ama Lottie kabul ediyor. Tabii adam şok. Sonra Lottie buna çok bozuluyor ve adamdan ayrılıyor. Adam bir iş gezisi için ülke dışına çıkıyor ve Lottie üzüntüden ne yapacağını şaşırıyor. Derken eski sevgilisi Ben diye bir adam kızla buluşmak istiyor. 15 yıl önce sevgililermiş, doğru düzgün bir şey de hatırlamıyorlar ama o buluşmada bir çılgınlık yapıp evlenmeye karar veriyorlar. Lottie'nin ablası Fliss buna şok oluyor ve evliliği engellemek istiyor. En azından ertelemek istiyor. Bu yüzden Ben'in sağdıcı Lorcan ile temasa geçiyor ve adamdan bayağı hoşlanıyor. İkisi de bu evliliğin ruhsal bir bunalım halinde ortaya çıkan talihsiz bir seçim olduğunu düşünüyor ve düğünü ertelemeyi başarıyor. Derken Ben ve Lottie kimseye söylemeden belediyeye gidip evleniyor ve tanıştıkları yere, balayına gitmeye karar veriyorlar. Düğün gecelerini orada geçirecekler falan. Ablamız Fliss de henüz düğün gecesi yaşanmadığına göre evlilik feshedilebilir diye düşüyor yollara. Bir de plan yapıyor. Balayı otelini arayıp çiftimizin düğün gecesini engellemeye karar veriyorlar. Lottie ve Ben otele gidip düğün gecesi dedikleri şey hariç her şeyi yapmasına rağmen bir türlü istedikleri yere varamazken ablamız Fliss de bu geceyi engellemek için oğlunu da alıp yollara düşünüyor. Havaalanında Ben'e iş için ulaşmaya çalışan Lorcan ve pişman olup Lottie diye zırlayan Richard ile karşılaşıyor. Böylece dördü, cümbür cemaat Yunanistan'a gidip düğün gecesi gerçekleşmeden çiftimizi bulmaya karar veriyor. Lottie ve Ben her yolu deniyor ama nafile. Bu esnada Ben'in ne kadar iğrenç, karaktersiz, sığ bir herif olduğu ortaya çıkıyor. Lottie de bunu fark ediyor ama şimdi bunlara kafa yormak yerine tek istediği düğün gecesi. Beraber yeni bir planla yıllar önce tanıştıkları pansiyona gidiyorlar. Orada Ben, 15 yıl önce, Lottie'den iki hafta falan önce takıldığı Sarah ile karşılaşıyor ve iki günlük karısını, oracıkta aldatmaya karar veriyor. Lottie de bunu fark edince nasıl bir hata yaptığını ve aslında hâlâ Richard'ı sevdiğini anlıyor. Bu yüzden önce kavga ediyor sonunda mantığın sesini dinleyerek boşanmaya karar veriyorlar. Ben, Sarah ile yatma kararını iki gün sonraya erteliyor. Lottie de her şeye rağmen, boşanacak da olsak, Richard'a da âşık olsam bir düğün gecesini hak ettik bence diyor ve otele dönüp bu işi halletmeye karar veriyorlar. Tabii Fliss yine araya giriyor ve sonunda Ben ile Lottie pes ediyor. Bu esnada dörtlü Yunanistan'a geliyor, ortalık biraz daha karışıyor, Richard kocasının yanında Lottie'ye ilan-ı aşk ediyor, Lottie adama tekrar evlenme teklif ediyor ve barışıyorlar.

    Karakterlerin karaktersizliği, mezhep genişliği, aşka bile zerre saygı duymayan bir kitap olmasının yanında gerçekten ama gerçekten bunları komik mi bulmamız gerekiyor? Kitaptan nefret bile edemedim. Hiçbir şey hissetmedim diyebilirim iki istisna hariç. Sevimli Noah, çocuk olduğu için sevgimi kazandı ve bazı tepkilerine çok güldüm. Kitabın çoğu yerinde, özellikle Ben ve onun davranışlarına karşı Lottie midemi bulandırdı ama bunun dışında "Bu ne ya?" diye okuduğum bir kitap oldu.

    Aslında yazarın elinde bir sürü malzeme var. En başta boşanma aşamasındaki Fliss, velayet mevzusu, berbat eski kocası ve bunlardan bir hayli etkilenmiş Noah mesela. Ve hayatlarına yeni giren, çocuğu olmadığı için boşanmış, iyi bir adam olan Lorcan. Tabii yazar bunlarla falan hiç oyalanmıyor. Hatta Lottie ve Richard'ın durumunu bile pek anlatmıyor. Varsa yoksa düğün gecesi. Düğün gecesi meselesi ortadan kalktığında da resmen amaan eğlence bitti bye bye, der gibi kitabı bitirmiş. Kimse oturup biz nasıl da hastalıklı birer insan olduk, neler yaptık ya böyle diye konuşmuyor bile.

    Bu yüzden ve burada yazmak bile istemediğim diğer tüm mide bulandırıcı detaylar sebebiyle kitabı sevmedim, beğenmedim ve tavsiye etmiyorum. İlla okumak isteyenler için de yetişkin içerikli, bol argo ve küfür barındıran bir kitap olduğunu belirtmek isterim.
  • 96 syf.
    ·1 günde
    "Mâziyi unutsak bile mâzi kökümüzdür
    En tatlı gülen yüz bize mâzideki yüzdür"

    Belki de hiçbir şair, bu denli deşilmemişti. Onu göksancak ilan eden çevrelerce künyesi Türkolog olarak ilan edilmiş, şiiri ise "üstün ırkçı" yaftasıyla yine aynı çevrelerce kirletilmiştir. Her insan gibi -üstelik topluma ve edebiyata mâl olmuş bir insandır kendisi- O'nun da tekamül süreci vardır. Gençliğini ve ömrünün büyük bir dönemini Irkçılık ile geçiren Nihal Atsız, hayatının son demlerinde İslam'ı anlamaya ve yorumlamaya çabalamıştır. Gençliğinin vermiş olduğu hırçınlıkla ve Rıza Nur'un manevi oğlu olması hasebiyle; kimi şiirlerinde İslam'a hücum ettiği vakidir. Hassaten 1930 yılında Mussoliniye atfen yazmış olduğu "Davetiye" şiirindeki "Din arabın, hukuk sizin, harp Türklüğündür" mısraı, bu tutumuna en büyük örneği teşkil eder.

    Atsız'ı Türkçülük bağlamında yorumlayan ve ırkçılığıyla övünen güruh; "Mustafa Kemal'in askerleriyiz" sloganları atarak dinler Atsız şiirlerini. Bu gülünç tavırları dahi, "göksancağımız" dedikleri Atsız'a ne denli yabancı kaldıklarına bir hüccet hükmündedir. Yine o güruh, Atsız'ı yalnızca gençlik yıllarıyla kabul eder.

    "Dünyada gerçi olmadı bir şeyde kârımız
    Ukbâda belki olsa gerek itibârımız."

    Olgunluk çağlarındaki Atsız, gençliğinde olduğu gibi hala hırçındır fakat, millet anlayışı biraz daha oturmuş vaziyettedir. "İslamiyet benim milletimin dinidir. O'na nasıl saygı duymam?" diyecek kadar İslam'dan uzaktır fakat artık İslam'a hücum etmekten de uzaktır.

    Atsız'ın ne denli büyük bir Osmanlı hayranı olduğunu, O'nun şiirlerini okuyan herkesçe malumdur. Öyle ki; herkesin Cennet Mekan Sultan Abdulhamid Han'a "Kızıl Sultan" dediği bir dönemde, Atsız çıkıp; "O kızıl sultan değil, Gök Sultandır!" demiştir.

    Hüseyin Nihal her şeyden evvel bir ilim adamıdır. Her günü 27 asır arasında geçer ve Türk Tarihine, herhangi bir tarihçiden daha çok hizmet eder. Bu nedenle, "Büyümeyi göze alamayan bir millet, küçülmeye mahkumdur!" sözü, tarihinden aldığı şuur ve ilham ile söylenmiş bir sözdür. Şiirindeki kavga ve öfke tam da buradan tezahür eder.

    Şehit Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu'na göre; "Şair, cemiyetin nabzını elinde tutan adamdır." Şaire olan yaklaşımımız bu beyan ile paralellik iktiza ediyorsa; şüphesiz Atsız, devasa bir şairdir.

    Nihal Atsız, muharrirliğini şiirden ziyade, makalelerle, düşünce yazılarıyla ve romanlarla icra etmiş olsa da; şairliği daha belirgindir. Hüseyin Nihal Atsız'ın şahsına münhasır bir poetikası vardır. Şiir düşüncesini "Ruh Adam" kitabında şöyle ifade etmiştir;

    "Bugünlük aruz daha çok hoşuma gidiyor efendim. Ama bunun niçinine cevap verebilirim. Daha büyük üstadlar elinde işlenip olgunlaşmıştır. Zannedersem ileride hece, ahenk bakımından aruzu geçecek; fakat heceyi tekâmül ettirecek büyük şairler eliyle; heceyle aruzun birleşip kaynaşmasından yeni bir vezin doğacak ve bu yeni vezin aruzun ritmini, hecenin mânâ kuvveti için elzem olan serbestliğini kendisinde toplayacaktır."

    Heceye kıyasla, aruz vezniyle vermiş olduğu şiirler daha azdır. Aksiyonerliğini daha farklı bir zeminde icra etmeyi tercih eden Atsız, muhayyilesindeki "yeni şiir"i inşa edebilecek birikime sahip olmasına rağmen, şiirin üzerinde pek durmayışıyla bu meseleyi tamam edememiştir. Fakat ileri sürdüğü bu şiir anlayışı, zatımca olabildiğine isabetli ve değerlidir. Atsız'ın ardından birçok şair, hecenin en güzel örneklerini sunmuş olsa da; Atsız'ın tasavvurundaki şiire hiçbiri mütemayil olmamıştır. Yanılmıyorsam Atsız, tarif ettiğini şiiri ilk olarak "Ayyüzlü Güzel Konçuy" şiirinde denemiştir;

    "Mestim bugün aşkınla ay yüzlü güzel konçuy,
    Gönlümde esip çınla, ay yüzlü güzel konçuy.

    Şevkinle serab ettin, aşkınla harab ettin,
    Payında türab ettin, ay yüzlü güzel konçuy.

    Sensiz yaşamak boştur, birlikte ölüm hoştur,
    Coştum, daha çok coştur, ay yüzlü güzel konçuy.

    Sevginle geçip serden, bildim yaralar nerden;
    Eyvah kara gözlerden, ay yüzlü güzel konçuy.

    Zulmetteki mahımsın, gönlümdeki ahımsın,
    Ömrümde günahımsın, ay yüzlü güzel konçuy.

    Lebler sücü, bir tas ver; hem neş'e ve hem yas ver;
    Hançer mi o kirpikler, ay yüzlü güzel konçuy.

    Almış beni albızlar, gönlümde yaran sızlar,
    Kurban sana Atsızlar, ay yüzlü güzel konçuy..."

    Hecenin 7+7 ölçüsüyle yazdığı bu şiir, aruzun açık-kapalı tertibine riayet göstermektedir. Mezkur şiirde aruzun ritmini ve hecenin anlatım kuvvetini müşahede ediyoruz. Herhangi bir mana derinliğine vasıl olamasak da; tür olarak Atsız'ın ilk teşebbüsü olduğu zannımla bunu telafi edebiliyorum/edebiliriz.

    Şiirde de milliyetçiliği tercih eden Atsız, sıkı bir serbest nazım karşıtıdır. Bu karşıtlığını ise şöyle dile getirmektedir; Bugün serbest vezin denilen şeyi beğenmiyor ve bu türlü yazılara serbest vezinli değil, vezinsiz demenin daha çok yakışacağını zannediyorum." Nitekim çoğu şairde olduğu gibi Atsız'ın şiir anlayışı da nizam ve düzen ve tertip ile kaimdir. Keza "Serbest nazım" ve "Serbest vezin" söylemi, terim olarak çelişir. Keza "nazım" nizamdan, yani düzenden gelir. Vezin ise "sabit" manasındadır.

    Atsız'ın lirik şiirlerindeki hissi kuvvet ve letafet, tüm şair mütefekkirlerde olduğu gibi şaşırtır derecede zariftir. Ki zaten şair, tüm cihana kafa tutup; sultanlara ve krallara çatan, "senin çerilerin varsa benim de kelimelerin var!" diyen ve fakat bir ahu gözlünün yakuttan temreniyle vurulup, dizleri üzerine düşen bir cengaverden başka nedir?

    "Vur şanlı silahınla gönül mülkü düzelsin
    Sen öldürüyorken de vururken de güzelsin!"

    Hüseyin Nihal, aruzla yazdığı şiirlerde bile kalıp olarak en milli olan "iki kapalı iki açık" kalıbını kullanmıştır;

    "Bir anda uzun yıllar aşar hâtıralarla;
    İnsan ona derler ki yaşar hâtıralarla,
    Mâzideki kanlar, düşünüşler ve sadâlar
    İnsan denilen fertleri birbirine bağlar!
    Geçmişle bütün bağları çözmek ne ağırdır,
    Hayvanların ancak, dünü, mâzisi sağırdır.

    Mâziyi unutsak bile mâzi kökümüzdür,
    En tatlı gülen yüz bize mâzideki yüzdür.
    Geçmişte yatar şanlı zaferler, nice haklar!
    Tuğrul Beğ'i, Alp Arslan'ı mâzi bize saklar!
    Mâzideki bir şanlı fasıldır Kılıç Arslan!
    Kâfirlere bir sor ki nasıldır Kılıç Arslan!
    İnsanları yüksekte tutan: Hâtıralardır!
    Can verdiğimiz şanlı vatan: Hâtıralardır!
    Bilmezsen eğer geçmişi, toprakları git, kaz;
    Otlarla böceklerde dünün yâdı bulunmaz,
    İnsansa bütü yâdı aşar hâtıralarla.
    İnsan ona derler ki yaşar hâtıralarla..."


    Nihal Atsız yer yer koşma örnekleri vermiştir. Bu şiirleri genel olarak 6+5'tir.

    "Son ışık söneli nice zamandır;
    Rüyalar! Yeniden önüme düşün!
    Yardan ayrı geçen uzun yıllarda,
    Hülyası bulunmaz bir anlık düşün."


    Fakat Atsız'ın varsağıları bir başka..

    "Çaldı gurbet rebabını
    Bitirdi aşk kitabını
    Atsız ecel şarabını
    Elbet bir gün içip sızar.."

    ***

    Türk Edebiyatımızdaki birkaç cevvalden biridir Atsız. Mert adamdır, diktir ve keskindir. Her şeyden öte omurga sahibidir. Türklüğün ne olduğunu ziyadesiyle bildiği için, "Ata" diyebilecek Türk'ün de kim olabileceğini ve kimlerin olamayacağını bilecek kadar esas duruşludur. Zira koca bir ömrü tekmile hazır, esas duruşta geçirmiştir. Elinde kalem namımda tuttuğu şey ise kalemden öte bir mürekkepli martindir. Bu silahı nereye çevirmeyeceğini öğrenmesi yıllarına mâl olsa da; onu hep son duruşuyla anımsamak benim boyun borcumdur. Hiçbir şiiri olmasa, bir Molla Kasım gelip tüm şiirlerini suya atsa ve o antolojiden yalnızca "Topal Asker" şiiri kalsa.. "İşte şair budur!" deyip, en sevdiğim şairler listesine katarım Atsız'ı. Zira "Topal Asker" şiiri, şairin teessür kabiliyetinin en büyük örneğidir. Bir şairin lügatında "teessüf" diye bir şeyin olamayacağının en hakiki örneğidir. Zira şairin teessüründen doğan şeyin adı teessüf olamaz. Şair kınamaz, nehyeder. Empati kurmaz, derinden ve aynen müteessir olur. Şair mi? Şair budur.


    Mademki "en sevdiğim şairlerden" deyu zikrettim.. Bu vesile ile en sevdiğim şairler listemin top 15'ini buraya bırakıyorum;

    1- Ahmet Haşim / 2. Şeyh Galib / 3. Yahya Kemal / 4. Cenab Şahabettin / 5. Cemal Safi / 6. Abdurrahim Karakoç / 7. Bâki / 8. Ümit Yaşar Oğuzcan / 9. İsmet Özel / 10. Necip Fazıl Kısakürek / 11. H. Nihal Atsız / 12. Yavuz Bülent Bakiler / 13. Ahmet Telli / 14. Sezai Karakoç / 15. Abdulhak Hamit Tarhan.
    (Sıralama esas alınmıştır ve Yunus Emre, Ağlar Baba ve Karacaoğlan hiçbir listeye sığmamıştır)

    O halde Fethi Gemuhluoğlu hocamızın ifadesiyle noktalayalım bu defteri;

    "Bu musalla taşı onun kadar bir er kişiyi çok az görmüştür hocaefendi!" (Atsız'ın cenazesinde imamın "merhumu nasıl bilirdiniz?" sorusuna Fethi Gemuhluoğlu'nun verdiği cevap)
  • 360 syf.
    ·Beğendi·10/10 puan
    Kor Sancısı
    Lüset Kohen Fins


    GATE YAYINLARI
    kitap sayısı: 360
    KOR SANCISI… On Derin Ayak İzi, Enginar Mevsimi, Hasta Bakıcı, Şarlatan ve Dahil adlı romanların yazarı Lüset K. Fins'ten yedi kısa roman tek bir kitapta.

    Yüreklerin üzüntü yerine şifaya, akılların durgunluk yerine harekete, ruhların da kasvet yerine dinçliğe ihtiyacı olduğu bir yüzyılda keşke günahlarımız da gözyaşlarımız gibi elimizin tersiyle silinebilseydi.

    Yedi farklı yaşam kesiti, yedi farklı dünya görüşü ve farklı sebeplerle yüreğine kor sancısı inmiş yedi farklı karakter üzerinden 21. yüzyıl insanının pişmanlık, şans döngüsü, umut, hayal kırklığı, maddiyat ve aşk üzerine çıkarımlarını sinema filmi tadında bir kurguyla kaleme alan Fins, KOR SANCISI ile okurlarını bilime, sanata, teknolojiye ve kader anlayışına farklı bir pencereden bakmaya davet ediyor.

    Yüreğine su serpen ne varsa geride bıraktın, artık korun üzerinde yürüyüyorsun.

    Önceleri sadece kendi yangınında kavrulurken şimdi bütünün ateşiyle yanıyorsun.

    Tabanlarında hissettiğin acıya dayanabildin diye hamlık sürecini aştın mı zannediyorsun?

    Öyle düşünüyorsan eğer, o zaman sana hem yazıklar hem de aşk olsun.

    KİTAP YORUMUM: İlk defa tanıştığım ama çok beğendiğim bir kalem yazarımız. Farkındalığı yüksek, misyonu olan kitapları çok inanılmaz seviyorum. Yazarımızın diğer kitaplarını da okumayı çok istiyorum. Çünkü süper bir kitap okudum.
    Kitaptan özet bahsetmek isterim. 7 tane kısa roman bulunuyor. Bu arada uğurlu sayım 7 bunu da söylemeden geçemeyeceğim. Kısa roman ama oldukça heyecanı yüksek "Sonra ne oldu? " cümlesi ile diğer sayfayı açmak için sabırsızlanmam. Kitap 360 sayfa ve ben 2 günde bitirdiğim roman olarak okuma tarihime geçti.
    1. Romanda; Erdem'in birey olurken yaşadığı iş hayatındaki çalkantılara tanık oluyoruz. Erdem babası kadar başarılı bir insan olmak istiyordu. Annesini kaybettikten sonra babası ile çokta arası iyi olmadığı için başarılı olabileceği ama kendi başarısı olabilmesi için kendi adına bir işyeri kurmaya karar verir. Annesi Astroloji'ye inandığı için ona da ölmeden önce açılım yaptırmıştır. Doğru yaptığına inandığı hamleleri yapar yalnız bir yerde takılır kalır. Bazen bizim kurduğumuz düşlerin yanında hayatında bizim için kurduğu planlar vardır. Erdem arkadaşı için kendini suçlu hissetse de çokta yapabileceği bir şey olmadığını hissediyorum ben kendi adıma. Bu arada empat olduğum için kitap kahramanlarının hissettiklerini hissedip bazen kavga ettiğim olduğu da oluyor yalan değil. Deneyimler yaşam alanlarımızda çok önemli. O yüzden aslında kimse kaybetmedi, deneyim olarak döndü Erdem'e yaşadıkları. Arkadaşları ve kendisi şanslı kesimdeydi çünkü babası gibi bir iş adamı onların yanındaydı.
    2. Romanda; Demir ve Doğa doğada yaşamaya karar verirler ve karavanda sosyal medya da da Doğa'nın yaşadıklarını sergilediği bir yaşama başlarlar. Çokta düşünmeden bu yola giren Demir kız arkadaşından ayrılmayı ve tekrardan dönmeyi ister ama bunu bakış açısı daha sert olan Doğa'ya bir türlü söyleyemez. O da kaçış yollarını ister istemez düşünmeye başlar. Erdem yaşadıkları boşa gitmiş gibi düşünse de çokta başarılı olamadığı mesleğinde dönüşte teklifler almaya başlar. Demir ve Doğa her ikisi de yaşadıkları onları bir yerlere taşıdı. Aslında yaşanılan, karşımıza çıkan hiç bir şey nedensiz değildir. Bizi yukarıya çıkartmak için vardır yaşadıklarımız.
    3. Romanda; Xena artık kendi ayakları üzerinde duran genç bir kadındır. Babasını kaybetmiş ve çocukluğunda ailesinde yaşadığı sır dolu günler bir gün annesinin anlatımı ile bambaşka boyut kazanacaktır. Babası , annesi ve kendisi yıllar sonra yapılan hayat muhasebelerinde aslında yaşadıkları dönemde doğru yaptıklarını düşündükleri şeylerin sonuçlarını yaşadılar. Geri dönüşüm projelerini hayata geçirmeleri süperdi. Babası ve annesinin asla pes etmemesi Xena'nın ayakta kalma çabası süperdi. Yolun sonunda hepsi de farkındalıklarını kazanmış olarak yıkımdan çıktılar. Gerçek kayıp pes ettiğimiz de kendini gösterir.
    4. Romanda; Bora ve Şahika sanırım en çok bu roman etkiledi beni. Belki de verilen kararların bana göre yanlış olmasından dolayı. Bazen birlikte olmaz, yol ayrımı olur. Eğer Şahika boşanmayı denese hayatı eminim daha güzel olurdu. Bora zaten farklı bir boyut. Bu romanda çok bilgi veremeyeceğim sizler okuyarak analizinizi yapın derim.
    5. Romanda; Samet annesi ile yaşam mücadelesi veren küçük bir çocuk. Yaşadıkları onu öfkeli yaptı insanlara ve hayata karşı. Ama işaretleri takip edip pes etmediğinde, para kazanmaya başladığında kimse ile derdi kalmadı. Çünkü insan kendi farkındalığını fark edip, para kazanmaya başlarsa, kimseye ihtiyacı kalmazsa insanlara bakış açısı değişir ve affetmeyi de öğrenmeye başlarlar. Samet bu anlamda hedeflerini güzel seçen, iyi bir gözlemci olarak gözümde yüceldi diyebilirim.
    6. Romanda; romandan çok etkilendim . Henüz açıklanmayan olayların yaşandığını düşünenlerdenim. Bu tür görevli kişilere doğru yerde eğitim ve ne yapmaları gerektiğini anlatılan mekanlar devlet tarafından verilmeli diye düşünüyorum. Oysa biz böyle özel insanları deli diye yaftalıyoruz çoğu zaman, şizofreni diyoruz. Romandan kısaca bahsedeyim. Carol ölmüş kişilerin rüyasına girerek dünyadaki yakınlarına ulaşmak için mesaj göndermesi için onu aracı seçen ölüler ile muhatap olmak zorunda kalıyordu. Birde mesajları yerine ulaştırmak adına seyahet etmek durumundaydı. Yani hem Carol için hem de ölen yakınları için müthiş bir deneyim olduğunu düşünüyorum.
    7. Romanda; Ekin farkındalığı yüksek, doğru kişi ile evlenmeyi başaran bir birey. Bunun nedeni doğru bir ailede yetiştirilmiş, doğru eğitim almış olmasının da önemi kuşkusuz büyük. Tabii ki eşi, eşinin babası da aynı şekilde farkındalığı yüksek insanlar. Irkçılık gibi sığ bir düşünceye çok güzel bir roman olduğunu söyleyebilirim. Ailedeki her birey kıymetlidir. Yeter ki onların yaşadıklarına, anladıklarına, hastalıklarına uygun olarak davranıp, saygı gösterelim.
    Okuduğum 7 romanda da sonunu 2020'de insanları zora sokan, işsiz bırakan Covid-19 hastalığına bağlamış yazarımız. Güzel bir şey daha yapmış ve o dönemde aslında hepimizin yapabileceği internet yoluyla farkımızı fark edebileceğimiz, interneti doğru kullanım ile para kazanabileceğimiz fikirlerde vermiş kahramanlarımızı anlatırken. Okurken yeni çok keyif alabileceğim bir kalem ile tanışmaktan çok mutlu olduğumu söyleyebilirim. En kısa zamanda tüm kitaplarını okumaya niyet ediyorum.
    DUYGU SONGÜL KAHRAMAN
  • 133 syf.
    ·Beğendi·10/10 puan
    Hasım olan ve sürekli yarış halinde olup, didişmek için havadan nem kapan iki soylu aile. (Montague -Capulet¹) Bu iki ailenin her karşılaştıkları yerde kavga edip, ortalığı birbirine katmasından gına gelmiş Verona² halkı ve Verona prensi. (Prens Escalus) Sağ duyusu, gerçekçiliği ve duyarlılığı ile oyunun ilerlemesinde önemli rol oynayan, yaptıkları ile o dönemin ahlak anlayışına göre suç işlemiş ama evrensel değerler açısından olumlu ve doğru olanı yapmış olan bir rahip.³ (Rahip Lawrence) Aynı yastığa baş koyabilmek ve yüreklerini dağlayan hasret ateşine bir son verebilmek için ölümü bile gözü kapalı kucaklayabilecek, ailelerinin hasım olmasından ve inat edip bir türlü uzlaşmaya varmamalarından ötürü - kitapta iki ailenin neden düşman oldukları belirtilmemiş- acı çeken iki genç aşık. (Romeo ve Juilet) Ve bu sıradan gözüken temayı ustalıkla avuçlarının içinde evirip çeviren üstat William Shakespeare.

    Bazı okuyucular yukarıda sıradan kelimesini kullanmama sinirlenmiş olabilir ama Çin düşünürü Lao Tzu' nun⁴ çok sevdiği ve sık sık anlattığı öyküde verilen öğütü göz önünde bulundurursak; ben sadece sıradan dedim, gerisi sizin yorumunuz ve ön yargılarınız. (Bu öyküyü okumanıza teşvik etmek için böyle sivri bir dil kullandım, lütfen alınmayınız. Öykünün adı: ''Yargılama Takıntısı'') Evet değerli okuyucular, gerçekten ilk başta kitabın konusu ile yapılan muhabbetlere kulak kabarttıktan sonra içimden ''sıradan bir konu, ne kadar iyi olabilir ki'' diye geçirdim. (O zamanlar Shakespeare' in ne denli büyük bir yazar olduğunu bilmiyordum.) Düşman olan iki aile ve birbirlerini seven iki genç aşık. Küçük bir araştırmayla bile dünyanın farklı coğrafyalarında bu konu ile ilgili düzinelerce öykü bulabilirdim. Hatta günümüzde yapılan bazı filmlerin ve dizilerin belirli bir bölümü de bu ve buna benzer konuların üstüne yapılan bazı ufak tefek değişimlerden ileri gitmiyor. Zaten Shakespeare'in da bu oyun için esinlenmiş olduğu kaynak: 1563'de genç yaşta boğularak ölen Arthur Broke (ya da Brooke) adlı ozanın 1562 yılında yazdığı ''Romeus and Juliet'' adlı şiiri olmuştur.⁵ Bu ön yargılı düşüncelerim bütün hücrelerimi ele geçirdikten belirli bir süre sonra ön yargılarımı zar zor da olsa dizginleyip, beynimin şalterlerini kapayıp, kitabı sipariş verdim ve kitap elime ulaştığında vakit kaybetmeden-ki kaybetsem okumayacağımı biliyordum- okumaya başladım. Kitabı bir solukta bitirdim, öyle ki vaktin nasıl geçtiğini bile anlayamadım. Hoşuma giden, beni etkileyen ve can alıcı olduğunu düşündüğüm cümlelerin altını itinayla çizdim ve tekrar tekrar okudum. Sonra anladım ki; Bir yapıtın ölümsüzlüğü ve insanların üzerinde bıraktığı izlenim, kitabın temasından daha çok o temanın işlenmesindeki ustalıkla alakalı bir durum. E bu ustalığı da Shakespeare gibi gösterebilecek yazarlar bir elin parmağını geçer mi bilmiyorum.

    Bana göre Shakespeare'in gönüllerde bu kadar taht kurmasının en önemli sebeplerinden bir tanesi de kalem virtüözü olmasının yanı sıra gündelik hayatta hepimizin başına gelen ama pek dikkat etmediğimiz olayları- duyguları, çok farklı bakış açıları ile önümüze serebilmesi. Sanki olayların-duyguların arkasında görünmez bir kapı varmış da sadece Shakespeare ve benzeri yazarların- kalemi güçlü olanların girilmesine izin verilmiş. Söylemiş olduğum bu son cümleyi daha iyi ifade edebilmem için kendimce oluşturduğum bazı örneklere bakabiliriz.

    Gündelik hayatta çok kullandığımız ve duyduğumuz bir kalıbı örnek alalım: ''En büyük aşklar nefretle başlar.'' Shakespeare ise kitabında aynı anlama gelen bu kalıbı;

    Biricik sevgim biricik nefretimden doğdu. Erken görüp tanımadığım, tanımakta geç kaldığım; Tiksinilen bir düşmanı birden sevmemle Harika bir sevgi doğdu böyle.

    olarak ifade etmiş. Sizce de çok naif ve içten değil mi?

    Bir başka örnek: ''Aşkın gözü kördür'' kalıbını Shakespeare;

    Aşk körse eğer, en çok gece yaraşır ona. Gel soylu gece, ey ağırbaşlı karalar giymiş ana, Gel de öğret bana, nasıl kaybedilir Bir çift lekesiz bekarete oynanan oyun.

    Şimdi de kitaptan birkaç alıntı yapıp yazımızı bitirelim.

    . Terbiye ve nezaket iki kişinin eline kalırsa, üstelik bu eller bir de kirliyse, ne kötü bir şey bu.

    . Düşünceliyken insan yalnızlığı sevdiğinden Ben bile yorgun benliğime fazla geldiğimden Onunkine değil, kendi gönlüme uydum, Benden kaçandan kaçtım seve seve.

    . Ne yaparsın, böyledir çilesi aşkın, Taş gibi oturmuş bağrıma acılarım. Benimkine katılınca senin de üzüntülerin Büsbütün artıyor derdim, kararıyor gönlüm. İç çekişlerin buğusuyla yükselen bir dumandır sevgi Duman dağılınca, tutuşan bir ateş olur aşıkların gözlerinde Keder indi mi bir kez aşıkların gözyaşlarıyla beslenen bir deniz oluverir
    Başka ne olabilir? En akıllıca çılgınlık, Soluk kesen bir zehir ve bir panzehir ölümden kurtaran Hoşça kal kuzenim!

    . Hasta adama vasiyetname yazdırmak Ölümünü hızlandıran bir şey olur ancak. Açıkçası kuzenim, bir kadını seviyorum.

    . Gençlerin sevgisi, Yüreklerinde değil de gözlerindeymiş meğer.

    . Gidelim ya, aramak boşuna bulunmak istemeyeni.

    . Yeryüzünde yaşayan en zararlı şey bile Özel bir yarar taşır bu yeryüzüne; En yararlı şey bile yanlış kullanılırsa Yok edip doğru sonucu ulaşır zarara. Kullanmayı bilmezsen, iyi döner kötüye, Kötü de bazen yücelir erdemmiş gibi. Şu minik çiçeğin taze filizlerinde Zehir de var, iyileştiren özler de: Koklanırsa, dinçlik verir her yerine insanın Tadılırsa, öldürür tüm duyuları, durdurur yüreği. İnsanın içinde de, otlarda olduğu gibi, Karargah kurmuştur birbirine düşman iki kral; Biri erdem, öteki gemsiz istem, İçlerinden kötüsü egemen oldu mu bir kez Kurt kemirip çürütür tel elden o bitkiyi.

    Keyifli okumalar.

    ¹ Birbiriyle kavgalı iki ailenin başları.

    ² İtalya'nın Venota bölgesinde yer alan bir şehir.

    ³ Romeo ve Juliet - Romeo ve Juliet Tragedyası Üzerine - Sayfa X

    ⁴ Lao Tzu, M.Ö 6. yüzyılda doğduğu düşünülen Çinli düşünür. ( Bazı kaynaklar 4. yüzyılda doğduğunu söyler.)

    ⁵ Romeo ve Juliet - Romeo ve Juliet Tragedyası Üzerine - Sayfa Xİ
  • TÜM ŞİİRLERİM - TOP 10

    ÂŞK KANUNUNA BAĞLI UFAK BİR BAĞLAÇ

    Şimdi bu havalarda güzel şiir yazılır
    Ne sonbahar dert olur ne kış dondurur ortalıkta sahipsiz kalmış satırları
    Şimdi tam iç dökme vaktidir ne kadar doğru ne kadar yanlış olursa cümleler
    Kişinin yalanını saklar doğruyu diyen eh belki...
    Belki öyle tatlı tatlı hiçliğe gömülürken adam bilinir

    Bu havalarda güzel şiirler yazılır
    Sağnak bir yağmurda bir lokantanın cam kenarında sıcak çorbayı yudumlarken
    Hasretliği dilimlenmiş ekmeğe bir yudumla yüklerken
    Bir yarım saat yağmur köşeye çekilip dinlendiğinde
    Sevgilinin hayali karşısında on numara beş yıldız, iki demlik çaylık satırlar dökülür

    Şuan şu yağmurların altında belki bugün nasiplenemedik hayattan
    Nasibiyle günü bitirenleri seyrederken garip gözler
    Kalbim ağzımdan çıkarcasına atıyor
    Belki yerince delilik ama asfaltın şapırtısı bir umut
    Hiçten bir güzeli "sevgilim" diye anmak hayallerde

    Bu havalarda yalnızda olsa insana delilik vaciptir
    Böyle vaaz verdi bugünlük gönlümün dirilen umudu
    Ve birden şöyle tatlı tatlı kulak çınlatan hoş bir arzu
    Canım şuan sadece iki şey diler
    Bir benden mutluluk bir beni ben eden umutluluk

    Canım istedi diye 5 yaşında çocuğun hilesiyle kaptım hanımeli değmiş börekten
    Bir kadının dünyaya denk olacağına en basit delildir bu
    Bir akşamın köründe de şöyle güzel kahve yudumlarken
    Anneme bağlılığımdan istemiştim ya öyle bir eş
    Gönlümüz istedi diye verdi ya yaradan...

    Şuan Cemal abi ile oturup kahve içmenin tam vaktidir
    Yelkovan ölüme az biraz yaklaşmışken
    Akrep hayata denk geldiğinde hafızam belki biraz kaydığında
    Hiç görmediğim insanları çok iyi tanıyorum bir anda
    Bugün belki ümit kapısını aralama vaktidir

    Dede yadigârı bir büyüğümüz vardır ki sual damladı dilimden
    Bir gece var yamacımı tutuşturuyor ve sabahlar ciğerimi söküp atarken
    Ulu orta konuşana artık "deli" demiyorlar sussam öldü gitti
    Suzan vardı geldi bugünlük de demir parmaklıkları yırtarken
    Suzan vardı gitti oldu mahşer...

    Suzan Cemal abinin dipdibe kapı komşusu
    Kafa dağıtmak içindir gecenin sıfır soğuğunda döktüğüm mürekkep
    Suzan ile Cemal'in âşkı garip bir afyon
    Hiç mana arama kelimelerin sokağında sarhoş bir hal geçerken
    Ve aleykum selam can ciğer parçası

    Bu havalarda iyi şiir yazılır damlalar gönülde ne yer ederse
    Şerbet kadar sevdalar yaşanıyor yine "belki bir gün" gazetesinin ilk haberinde
    Millet hanımıyla bir şeyler atıştırırken beni soran olmuyor ama kahverengi gözlerde avareyim
    Millet hanımıyla milletliğini yaşarken...
    Bu havalarda öyle şeyler oluyor bazen...

    Gecenin bir körü Cemal abimi uyku tutmadı, kalktı, gitti, izliyorum da...
    Hayali vardı Suzan'ı öper gider tamam işte helallik...
    Kapıya dayandı, durdu, heyecanlandı, hop, Suzan şaşkın
    Suzan şaşkın ki öyle güzel kahverengi gözleri var ki
    Cemal abim nasıl ağlıyor ve el varmıyor omuza...

    Az biraz ayağım geriledi, başımı eğdim, kaldırdım
    Suzan kahverengi gözlerini bana dikti saat 1'i 3 geçiyor
    Sanki anladı biraz "gülsem mi acaba" havasında
    Öpememekten yana kan bağladı yamaçlarını buselerin
    Belki şuan yelkovan nerelere kaçıyor?

    Seyrediyorum insanlar nasıl hayatlar yaşıyorlar?
    Balkonlarda çok şükür ışıklar sönüyor gözlerim Suzan da
    Suzan'ın kahverengi gözleri kanlanırcasına yaşlanıyor
    Uçuklatan dudaklara varamaz gözlerim
    Sanki hülyalar sır verdi o şirin dudaklara

    Bu havalarda çok güzel beklenir banklarda
    Bendeniz Mustafa Cemal, Suzandan bir söz alamadım
    Saralım hikayeyi başa, bu havalarda iyi şiirler yazılır belki âşklar umut olur diye
    Bir ömür bitinceye değin çok fena âşık olurum
    Şu geceler yarın bir kaç saatliğine sabah olacaksa
    Kalkıp gideceğim sokaklar Suzan'ı getirir...

    Tekrarın sonunda ne varsa bilmem yine çaldım kapıyı
    Suzan bakındı ve ben, uzun zamandır bilmedim ne hoş memleket tadıyor dudaklar
    Birden mutlu oldu kurban olduğum kahverengi gözler
    Bir hürriyet gibi sevmek kadını elbette ki Cumhuriyet
    Biri iki eden sebep, sonuç, girizgâh, fikriyat...

    Yine kim gelip geçiyor sokaklardan?
    Kaldırım da oturan benim çocukluğum okşadığı saç Suzandır
    Ben Mustafa Cemal beynimin en derin köşelerinde
    Kendi kendime yaşattığım aziz duyguların damarında
    Kabir edindim öpülesi yanaklarda...

    Saat gecenin yarısına vardığı anda
    Gökyüzünü çok iyi taklit eden dört duvarda
    Annem kapıya yardan ümit bağladı
    Bir destur ile terpinip özlediğimin dudağında sabahlarken
    Yazarken soğuyan kahvede her yudumun başını çektim, hasretlendim...

    Ben âşkı keşfettiğim geçen senenin Mayıs ayında
    Öyle bir apartmandır ki Suzan'ın derdi, kederi penceresinde açık gözlü, dimdik, yiğitçe bir demdir
    Suzan'ı sevdiğim de dünya kıyamete kadar sükût durdu
    Suzan kara bulutlardan yağmur gibi dökülürken kabrimden dirildim...

    Bizim apartmanın karşısından toplasam benim dengimde bir genç çıktı
    Varamadım ki yanına ne demlidir titrerken adım attığı hayatı
    Ne işin adamıdır bilmem ama iki cama hapistir baharı
    Bir tarafı gündüz işkencesi bir tarafı gece mahlûk devriyesi
    Sorunsallar, ikilemler, arafların arka bahçesi...

    Keyfimin acemi kâhyasının nazarında gece 3 civarı
    Millet nazarında beceremiyorum "âşk" diye kısaltıp kaçak elektrik gibi hayatı
    İnan ki öyle güzel gözleri ve dudakları var ki
    Bizim köyün niyazı belbir o kadar değil
    Belki ben abartırım ama abartılmayacak gibi değil...

    Aslında edebiyattan ötürü meşgalim şu taraftır
    Mürekkep beni suskun bilip konuştuğunda
    Öyle her günde tatlı tatlı umutlanınca
    Vallah billah sabaha güneş vardığında
    Benim bu ıçimden geçende olur da Allah büyük...

    Dem bu dem olsun çok şey istemem yar elime eş olsun
    Mustafa Cemal Suzandan gayrı ne etse olmaz kainata ters
    Herkes iyi kötü mutlu sonu bulurken
    Ben garipçenin hikayesi bâkî mi kalır?
    Dostluk, düşmanlık dert midir bu?

    Aykut Barış Çelik

    BİR ÖMRÜN 40 YILLIK HATRINA

    Yâr bana bir eğlence medet
    Tam iki dudağının arasında
    Kahverengi gözlerin bol cilveli akında
    Aşkın ile sarhoşluk gerek
    Derler ki "bana sen gerek"
    Ayılmayayım...

    Yâr bana sen gerek
    Memleketin bir ucundan başlayan hırçın rüzgar gibi
    Saadet yağmurlarında bronşit olana kadar
    Gözlerinin neşesine sığınayım
    Her ne vaktim, halim varsa bugün olsun seninle
    Ayılmayayım...

    Yâr, adına kurban olayım, bana sözlerin gerek
    Şiirin rengi sen, vay ben öleyim...
    Saatlerce tükettiğim kahvenin 40 yıllık hatrına
    Seher vakti kavuran sıcağın hatrına
    Niye yaşıyorumkilerin cevabı
    Senin benim cevabım olman gerek...

    Bugün hangi ayın kaçıncı günü bilmiyorum
    Bir gereksizce tüketilen hava gibiyim eksikliğinde
    Bana şifa gerek öyle can verilesi gülen gözlerinden
    Bugün kimin günü hoş, kimin günü hoş geçtiyse umursamıyorum
    Bana bir sor sebebiyetim sende gizli
    Benim yarın bir gün ne olacağım, kadınım, sevgilim...

    Nergizler bugün sen kokuyor
    Gelincikler köle oldu baharına
    Bana seni yaşatmak gerek o işveli parmaklarında
    Bir zamanlarımın anısı bugünümün mimarı
    O hoş rüyalar şahittir, kızçelerimin anası
    Bana sana ömrümüz gerek

    Kadir, kısmetten velhasıl aydan düşen nur
    Çölde kavrulurken canıma can olan Leylam
    Bilmezsin bu satırlar dökülürken gecenin yarısıdır
    Beynimde ki sende hep bir sabahtır
    Hayalimde ki sen hep bir aşktır
    Sonuçta hayalde sende tamamlanır

    Bana bir sen gerek her duanın başında
    Küçük bir balanın hayali gibi tatlı
    Bir memleket gibi burunda tüten
    Bir evren kadar uçsuz bucaksız
    Sebep sonuç gözetmeden bütün ömrüm
    Salise, saniye, dakika, saat cümle alem sen gerek...

    Hayatın sağ köşesindeki sokağında
    Çiçek satan ablanın güler yüzünde
    Başımın üstünde kahkaha atan güneşin kızılında
    Her gün yollarda bir ümitle seni gözlerken
    Daha hayalinle aklımı kaybetmişken
    Ne olur kurban olduğum bana sen gerek...

    Cemal abim şu garip tren istasyonunu bugün mesken edindi
    Oturduk ikimizde bir başa âşk dilendik yaradana
    Öyle olup olmadık yere şiir yazmak geldi içimden ama
    Sessizce gönlümde seni ömrüm istemekle
    Artık o gelip giden trenlerde seni görmem gerekirken
    Bana dudaklarından tatmak gerek ey yaradanın kulu

    Şu şiirler olmasa derdimi dökecek bir şey yok vallaha
    Desem dosta delilik postalımdır tartışmasız
    Hiç seni fikir etmeden yol gitsem taş, toprak cehennem ovası
    Kalbimi sustursam beyinsiz bir divaneyim
    Belki ağzım laf demesini bilmiyor ama
    Ben sana fekaletin fevkinde tutkunum

    Cemal abim Kars'ın en has adamı
    Önsözü âşk, girizgâhı memleket, sonu hasret
    O derdi bende çektim uyuştu kederim
    O derdi bende çektim kül etti abamı
    O güzelin gözlerinde bende kayboldum ama soran etmedi
    Delirdim galiba ruhsar sevgilim yanı başımdan gitmedi...

    Yâr bana sen gerek kurbanın olayım
    Bugün ne haldeyim biliyor musun?
    Aklımı başıma almaya çalışırken yenik düştüm
    Hep düşünürümde kendime başka dert bulamadım
    Bana adı sen olan bütünlük gerek

    Aykut Barış Çelik

    SEN RİSALESİ

    Sana şiir yazdım
    Kaldırımlarında çocuklarımız vardı
    Duvarı saran yeşilimsi ümitlerimiz
    Yokuş aşağı âşk sokağına yuvarlanan hayallerimiz
    Hep seni fikir ediyorum diye kafamın bir hoş olması bir şakalaşmanin derdindeydi

    Sana şiirler yazdığım sokaklarda
    Işte hemen sağdan dönüyorsun ya
    Sokağın az ötesi o müptezel eden kahverengi gözlerine çıkıyor
    Oraların gecesi gündüzü dudaklarında saklı
    Ay sağol işte şuramın tam sol tarafı sana parsellendi...

    Şimdi belki şu saatlerde ne yapıyorsun, neye gülmekten o kurban olduğum çenen ağrıdı
    İşte o sıralar o kahverenginden ömür almış gözlerinde yetimceyim
    Ben zaten sen iken az öncem doyulmaz ve bir beş dakika sonra...
    Hiç umrumda değil sensiz bir başıma geçen zamanın miktarı
    Sen aklımın tenhası değilsen yalnızlığın adı yemin billah ölüm olsun...

    Tanrım sen bilirsin bir Pazartesiden, Salıdan ibaret değil ömrüm
    Günümde o asrım da bir bedendir ki o
    Şu dostum olan bir kaç yudum kahve şahidimdir ki
    Gündüz batsın gece ayılsın ki
    Henüz keşfedemediğim nice güzel kelimeler vücut buldu da kondu yamacıma...

    Şuana kadar kaç zaman oldu saymadım
    Adaklar verdim yar yine konak gelsin gönlüme gitmesin
    Allah beni benden daha iyi biliyor ben ne divaneyim
    Zaten ölçüsü olsa adı âşk olmaz derdimin
    Ömrüm billah yetmez tarif etmeye şifasıdır belki de derdimin...

    Benim ömrüm, gülüm, mükafatım aydan düşmüş ceylan
    Dirilsin gelmiş geçmiş destanlar, kasideler ne fayda?
    Ceddim Süleyman'ın Hürrem'e sevdası da neymiş?
    Ferhat Şirin için dağları deldi kül oldu esti gönlüme
    Ben bu kadar divaneyken eğer yanlışsam ne edeyim ki düzeleyim?

    Evet, benim canparemin keşfedemediğim en derinliği
    Az evveldir ve nedendir bilmem işte şu satırlarda gözlerin belirir
    Biraz duraksarım içim acayip hoş olur
    Yaşıma, başıma bakma o gözlerinde nazlı bir bebeğim
    Gözlerinin akıyla kundaklandım gelde can ol ömrüme

    Sana nice şiirler yazdım seni çok kıskanırlar
    Seni çok düşledim rüyalarım hasret düştü sana
    Kalem davacı mürekkebin dünya umrunda değil
    Bilmem Allah beni kaç yaşıma kadar yaşatır?
    Tek temennim o dizlerin olsun kabrim...

    Gel benim 5 dakika sonra ne olacağım
    Bende senin 1 saat önce ki keyfiyetin
    Bir anlık neşenin kaynağına talibim
    Bir ömürlük nefesine amadeyim
    Daha ne kadar kaldıysa ömür hepsi şahidim...

    Sana bir demlik şiir yazdım
    Balı sen, şerbeti sen, kıvamı işte o gülen yanakların
    Seni yaradan Allah'a bin bir kurban olayım
    Ha bu hayatın yazısı sen, çizgisi sen...
    Sen...

    Aykut Barış Çelik

    HAYAL

    Var bir hayalimiz
    O hayalleri verimli topraklarda filizlendiriyoruz
    Bir dalı Leyla bir dalı Mecnun olacak
    Müptezel âşıklarla sulayacağız, özgürlük kokacak...

    Var bir hayalimiz
    Belki olmasına maddiyat yetmese de keyfimizi açıyor
    Herkes deliyken akıllı olup dünyayı mı kurtaracağız?
    Öyle bir hayalimiz var ki başlamamak ümitlenmenin yarısı

    Var bir hayalimiz
    Hayat egoist bir çift zar olsa
    Ayağımız takılsın, düşelim, belki düşeş gelir
    Belki her zaman ki gibi bir taş daha kaybederiz hayattan

    Var bir hayalimiz
    Tek başıma yürürken ayaklarım yokuş aşağı yavaş gitsin de
    Belki bakkalı dönerken bir güzel bizde âşkı bulur
    "Hadi inşallah canım" diye bağırmak var içimizde

    Var bir hayalimiz
    Sanki önceden yoktu
    Bende becerebiliyorsam âşık olmayı bir çift kahverengi gözlere
    Umut âşkın yapı taşıdır, bunu da ben diyorum

    Var bir hayalimiz
    Akşama kadar demli çay içelim
    Tuzlu hıyarın bir yarısını sevgili yesin bir yarısını ben
    Hayat bizi kandırırken kaderi dar sokakta yuvarlayalım

    Var bir hayalimiz
    Yaşıtlarımızın çocuğunu sevelim: "Dayın sana kurban olsun mu?"
    Çayıra uzanıp yari hayal edelim
    Kalkıp bir demlik çay daha içeriz

    Var bir hayalimiz
    Bir tek ona para gitmiyor zaten
    Doyurmasa da acıktırıyor
    Sebepsiz bekletiyor

    Var bir hayalimiz
    Nasıl olsa bedava,üstü kalsın hacı amca
    Sonumuz evvela akıl hastanesi
    Ümidimiz bir yırtık çorap

    Var bir hayalimiz herkes gibi
    Dokunsalar ağlayacak, gıdıklasalar susmayacağız
    Öyle oturmak hiç kalkmamanın yarısıdır
    Batmış dünyaya cünüp abdesti aldırmayacağız

    Var bir hayalimiz herkes gibi, herkes öyle
    Kimimizde para yok hayali genelev işletir
    Kimimizde kuruş akıl yok kır düğünü yapar
    Devlet bekâra vergi yazsın, malız...

    Ama şöyle okkalı var bir hayalimiz
    Bir balayı sevindirecek beleşçi dükkanımız olsun
    Bir güzele yanıkken başka güzel yanmasın abamızda
    Tamam boş hayal de hayal kurmak hiç terpinmemenin yarısıdır.

    Aykut Barış Çelik

    SELÂMET

    Ademden Havvadan bu yana
    Bozkırlar kızıl güneşin altında
    Cenk diye nara atan bulutlarda
    Acunun kutsal bağrında, vay babam...

    Ademden Havva'ya bu zamanda
    Mehtap bağrı küstü karanlık ocak buldu
    Devranın ızgarasında Hızır tan oldu
    Zahid dermanım sahramda, vay babam...

    Gün aydı melike nur saldı
    Gün aydı melike can aldı
    Devranın ızgarasında nevrim yandı
    Canım can, bahtım firuzan, vay babam...

    Gün geceyle cem etti Ferhat'ın derdinde
    Dün, gelin oldu gam evinde
    Şirin derman oldu şiirin hecesine
    Buse (öpücük) dudağıma mühür vurdu, vay babam...

    Ademden Havvadan bu zamana Cafer Sadık
    Hızırım gel bahtım yanık
    Cafer Sadık Hüseyinimin şahına âşık
    Dedem, ceddim, şahım, pirim vay babam...

    Kelime rızasıyla meclis kurdu hayata
    Kelime arzusuyla darbe vurdu âşka
    Âşık kondu maşuğun hatrına
    Âşk telaffuzda az kalır, nedir bunun ölçüsü, hesabı vay babam...

    Gün ömre cem etti, cem edindi
    Dün unutulmaya mahkûm edildi
    Cenk diye nara atan bulutlarda
    Mükafatım sen oldun ey hanım, han hanım, cananım, ömürlüğüm

    Ademden Havvadan geldim bu dünyaya öz ve tek
    Paktım battım, battım çıktım, çıktım yandım
    Yandım kül oldum, küldüm beşer oldum, beşerdim şaşar oldum
    Âşk telaffuzda az kalır, ya Hüda nedir derdim, dermanım?

    Cemal abinin bir demlik çayı
    Yarın bir asırlık hasreti
    Şahsım Mustafa'nın divaneliği
    Âşk değilde kül bulundum, lâl oldum, ya Ali medet, vay babam..

    Şahsım Mustafa'nın ruheviliği
    Şanım Mustafa'nın derbederliği
    Şahım Ali'nin bin bir hikâyesi
    Âşk deyince yürek kalıyor mu vay babam?

    Sevgilim sen köklü bir ömre eş misin?
    Sevgilim sen bir dermana dem misin?
    Sevgilim sen bana, ben sana denk misin?
    Sevgilim âşk deyince ömür kalır mı?

    Sevgilim derdim, dermanım dudaklarında gizli
    Sevgilim ömrüm kalbinde dizgin
    Sevgilim hayatım derdinde bitkin
    Sevgilim seni âşk deyince bu hasatta dert mi kalır?

    Bahis tekrar açılır Ademden Havva'ya
    Gün yeniden aydınlanır Zulkarneyn'in havarına
    Gün böyle başlar nasıl bilmem Allah katında
    Züleyham sen, Leylam sen ve bak işte ben Behlûl vay yarenim...

    Şairin son demi kasette çalan o mayhoş şarkıda saklı
    Hayat dedikleri şeyin sırrı o badem dudaklarda saklı
    Badem acı mıdır, tatlı mıdır, nasıl tadılmalı?
    Acep insan âşktan hülyaya kapılır mı?

    Sevgilim ömür geçiyor kalanı senin olsun
    Üstüne ömrünü kat sarhoşu gönlüm olsun
    Dudaklarının balı hürmetim olsun
    Sevgilim, sevgilim, can sevgilim...

    Adem ile Havva'nın bahçesinde gülüstan
    Şirin ve Ferhat'ın kaleminde devran
    Leyla İle Mecnun'un bahçesinde şen, şakrak koşturan
    Beyaz kelebekler seni bulsun sevgilim

    Ademden Havvadan bu yana
    Bozkırlar kızıl güneşin altında
    Anasının gülü kızımın yanağında
    Babasının yiğit delikanlısının endamında vay benim derdim, dermanım

    Aykut Barış Çelik

    YOZLAŞMAK

    Kendimi unutmuşum bir yozlaşmış sabahın en dibinde
    Unutmuşum hasrete maruz kalmış irbet bir bedende
    Hafızam artık kimseyi bilmez ve amansız işkence halinde bir ruh
    Ama yalnız benim için saklamışım bir âşk kalbimin en ücra derinliklerinde

    Hatırlamıyorum evveldir neydim, nedendim...
    Bilmiyorum kimindim, kimin içindim?
    Aklım almıyor, nasıl bir curcuna bu?
    Bir güneşin ateşinde "sabah oldu" diye kendimi kandırıyorum.

    Devir mi, asır mı, yıl mı, ne bu gözümü açıp kapatırken selamsız giden fikir?
    Hep bir bekleme mi yoksa kalkıp gitmek mi ödül bu yalnızlığa?
    Yada sadece bir kuruntu...

    Dost dedikleri bir çaydanlıkta fokurdadı bir bardakta zehir zıkkım
    Düşman dedikleri yollarda her bir adıma yara, bere
    Ağız susar beyin konuşur habire
    Ruh zaten leş gibi harabe

    Suskunluk tutarsızca lagaluga derdinde
    Küskünlük loş bir köşede köy ağası
    Özlemek sebepsiz işkence
    Acabalar şakşakcı denyuz

    Ölüm var işin ucunda her şey sanki gülünç
    Ölüm var işin başında sanki her şey başı boş
    Ölüm var işin ucunda iş, güç harap
    Âşk var ömrün zirvesinde ulaşmak zor.

    Aykut Barış Çelik

    DİVANENİN SESLENİŞİ

    Çaresizlik âşkın tuzu, biberi mi?
    Yerince hasretin kaynar suyunda kavuran
    Yerince o güzel gözlerin hülyasında cirit atan
    Nedir âşk; sadece gönlün ağrıyacak vaziyete gelmesi mi yada hoşça sarhoşlaştıran mayhoş bir esrar mı?
    Ve her gün ayrı bir umut

    Sıkıntı, özlem gelip geçici bir hava esintisi midir yoksa karganın bile beğenmeyeceği ceviz kabuğu mu?
    Hayallerde, rüyalarda hep onu düşlemek...
    Yemin ederim Halil İbrahim sofrası bile bu kadar bereketli değildir
    Yemin ederim dünyanın en güvenli ülkesi bu kadar güvenilir, dostane değildir.
    Âşk hoş bir esrar mı yada içinden çıkılamayacak sarhoşluk
    Tatlı bir ölüm döşeği, bir gülüş bin kahkaha...

    Sana bir şiir yazdım karşımdaki ömrü seyre dala dala
    Tadından yenmez, okusan kendini kıskanırsın
    Bütün dünya şahidim olsun kendine hayran olursun
    Âşıksam sen ayrı bir güzellik kazanırsın
    Bu da âşk değil midir?

    Uzun zamandır bir adağım var
    Cenab-ı Allahtan seni dilerim
    Belki cebimde 3 kuruş param yoktur
    Ama bir değerle ölçülemeyecek bir kalple
    Her gün bir önceki güne göre daha da alevlenen âşkımla seni istiyorum Allahtan

    Uzun zamandır bir sevdam var
    Sana karşı Allah'ın armağanı
    Onca mükafatın eşsiz heyecanı
    Adağım var, hep senin ömrünü ömrüme isterim
    Canımın canananın olmasını dilerim

    Evveller öncesi rüyalar ötesi peygamber göründı rüyamda
    Elinde ki ömrün tam gül bahçesinde senden bir hayat vardı
    Kuşların gözlerinde senin yaradılış sebebin vardı
    Sümbüllerin, süsenlerin dilinde sana hasret vardı
    Sana gelirken yollar firengiz doldu, ömrüm füruzan hayalim fuzulî oldu

    Becerebilsem sana olan aşkımı zar zor belki kasideler anlatır
    Anlatmaya ömrü yetmezse mekanı peygamberin yanı olur
    Anlatabilirse o âşk Adem'e Havva'ya dost olur
    Ve ben o âşkı dudaklarında yaşayabilirsem benim için bayram olur
    İnan ki dünya çökse umrumda değil.

    Şimdi bir iç geçirsem de karşıma çıksan
    Bir demlik çayın hatrına hayalimden çıkıp sevgilim olsan
    Şöyle bir iç geçirsem bütün vatanım, yerim, yordamım sen olsan
    Bir gözümü açıp kapamamla kabul olan dualarım olsan
    Çok şey mi istiyorum Allahtan?

    Bir tatlı kulak çınlaması şairden beter Mecnun etti beni
    Bir kalpten bir kalbe giderken Behlül gibi divane etti beni
    Beni aldı sen etti beni, seni aldı ben etti seni
    Derdimi aldı şifa etti seni, şifamı aldı merhem etti beni
    Bin şükür ya rabbelalemin

    Aykut Barış Çelik

    ÜÇ GÜNLÜK DÜNYA TAHSİLÂTI

    Öncelikle yazacaklarımdan dolayı özür dilerim
    Yarenlik bir kişiden başlar senden benden biter
    Bir kuru nefretle yeşerir sırılsıklam aşkla biter
    İşin sonu bir kara topraktır

    Kim yanlış anlarsa şimdiden af ‘ola
    Kapımızdan geçen her 10 kişiden biri aşk’ ola
    Bir Behlül gibi yanık bir nur gibi maşuk ola
    Küslük ocak başında cayır cayır yanan odun ola

    Üç günlük dünyanın tahsilatı bu
    Bir gece ansızın görülen kâbusla yazılan
    Yaratandan sonra sarılınan başka bir dost bu
    Dost kalmayan koca dünyada dost arayışı bu

    Bir gün kapı açılacak daha eşiğe kadar ağıtlar koşuşacak
    Dost, düşman işte o zaman belli olacak
    Gel gardaşım sarılayım, barışalım kötüye inat
    Süleyman’dan miras bu toprak bize mi kalacak?

    Ufak bir korku yazdırıyor belki bu dizeleri
    Belki aynı anda başka biri yazıyor aynı fikirleri
    Belki bir bayan çıkmış balkona düşünüyor birilerini
    Üç günlük dünyanın tahsilatı bu imzamızı atıp çıkalım

    Dostun feryadından kalmadı bir dem, bir uyku
    Rüyalar dolmuş kâbuslarla bir kuytu
    Elbet gönül tenha, beşer huzursuz
    Bir selamet, bir huzur, bir hayr’ ola

    Tahsilatımın makbuzu vebalim olmuş
    Servetim dost deyip düşmanım dolmuş
    Sevdam, sevabım alacaklım olmuş
    Elbet insanlığı hatırlayıp öleceğim
    Mahallemizin delisi başkan oldu
    Şu koca dünya bir kâğıda kaldı
    Soytarı kaleye yoldaş oldu
    Bir aklım, bir zekâm işte bana kalan kaldı

    Rahmetli dedem öldüğü vakit
    Bir zengin de komşusu oldu
    O zaman fakirlikle zenginlik bir olduğu vakit
    Herkes kendinden sorumlu oldu

    Belki şuan bu şiir rahatlatacak beni
    Belki aşkımı getirecek beri
    Belki vebalim boynuma, sevabım ona
    Koymayın beni benden beri

    Mustafa çalmayı çırpmayı bilmiyor
    Bir yazıyor bir hayal kuruyor
    Bir sevdalanıyor bin yanıyor
    Kupkuru özüm kalmış dünyamda

    Bu benim tahsilatımdır ucundaki fermanımdır
    Belki kapımdan geçecek sevdalımdır
    Getirin bir bardak su, bir ekmek düşmanımdır
    Yesin, içsin aç almasın canımı

    Mustafa’nın zehri gidişattır belli
    Dönüş mü kötü gidiş mi bedbaht belirli
    Bir yaratan biliyor kim kimindir eceli
    Yetim kalmasın şiirlerin hecesi

    Yanıyorum dostlar aşkın ateşinde
    Bir gülüş kurtuluşum, bir ağlama vebalim
    Hakkını helal et hayal yoldaşım
    Kavruluyorum kebap misali ateşinde…

    Aykut Barış Çelik

    MEŞK YOLDAŞI

    Samanlıkta, seyranlıkta hayal bahçesi rüyalar
    Güneşin meşk ettiği taraflar bülbüle bayram
    Kulağımda mahoş müzikle hatrın bahçesinde gül
    Kalbimdeki seni bilsen kıskançlıktan nar gibi kızarırsın.

    Dudağının bir kaç kelamı keyfiyetten başka bir şey değil
    Bilmezsin belki de inanmazsın hoşnutluk bir adımıncak katlanır
    Bir tavşan kanı çayın hiddetli hay havarında
    Öyle günü birlik yaşantımda ömre sen geldiğinde ufkum şahlanır

    Şu uzun müddetçe kendimi yokladım
    Ömrüm sıfırı tüketmekten öteyken tek başarım ömrüne tutunmaksa
    Umudum bittiğinde aklıma karış
    Bir bilsen gönlümdeki seni, ömrüne ömrünü katarsın

    Kötü iyi maskesine büründü
    İyi bir hayalin peşinden beşere küstü
    Ömrün biteceği zamana değin
    Ne güzel sana yanıp var oluşa

    Şu "hayat" dedikleri farkındalıkta
    Kendince bir sevmeler, aşklar üreten boş kafaların gölgesinde
    Yoksunluk çeken ve amansızca çürümüşlüğe batan ruhların derdinde
    Her gün katlanarak yeşeren umudun denginde seviyorum seni

    Bak hemen şurada bir teyze demliği getirirken
    Hacı amca bir telaşla gülü koparamadı endişeyle
    O dikenin acısına ömrü giden yiğit adamın
    Saf su gibi serin akan ilmiyle tutkunum sana

    Hemen günorta sakinleşen sokakta ezanlar yankılanırken
    Hacı nenemin kolunu ıslatırken kalan ömrün buharında
    Kuran'a uzanan elin peşincek verilen nefesin keyfinde
    Alnımı secdeye koyar ve kaldırırken şevkatte seviyorum seni

    Sokaklarda seni arar dururken ayağımın mecalsiz halincek
    Bir soluğumun senle bir ömre eşitliği zamanı
    Aşkı sen diye duyurur aşkın dergahı
    Bilmiyorsun sevgili hayalin amma velakin mücevherat

    Cemal abim çayı demlediyse "muhabbet açacak" derler
    Bir ömür uçup gidecekse sen geleceksin bilirler
    Hayatı ömürle çarpıp senle eşitlerler
    Bilmiyorsun değerini bilsen gönlünü aşk ocağıma bağlarsın.

    Yavan hayatlara zambak açılmış, duydun mu?
    Benim yok hayatımda sen varı bulunca
    Yağmurun yaprağa değişi baharmış, bu bir umut mu?
    Gözlerin ömrüme mükafat çok şükür Allah'ıma

    Bugün sen gel dünyama haddinden fazla yetim bıraktık şiirleri
    Henüz daha şiirler yeşermeden gel kalan ömrüme sevgili ol
    Fazla tutarsız kullandık hayatları
    Tatlı nazından savrulda gel, yoluma yoldaş yol hanım hercai

    Aykut Barış Çelik

    CAN KOZALAĞIM

    Bir gecenin akşamı yine sarhoşum
    Belki bu yaşıma kadar ağzıma bir damla alkol sokmamışımdır ama
    Bahardan yeni çıkan ağaçların şuursuzluğundayım
    Dalgalıyım, esintili tavırlarım besbelli ki âşkımın meyvesi

    Bir gecenin akşamı yine fuzuliyim
    Ortalıkta sersemleşmiş kozalağın derdiyle
    Bahardan yeni çıkmış gelinciğin dansına mazhar oldum
    Bu besbelli alışılagelen bir hülya değil

    Gündüzün ilk ışığıyla güneşe selam duran sokaklar
    Ağaçları derya bilen martılar
    Radyonun başında çayla efkâr gideren amca
    Hengel açan teyzenin kuvvetiyle müptelâyım bir badem dudağa

    Kara bir kumrunun paslı sokak lambasında saygınlığından
    Ekşimsi yeşil eriğin mahalle ağalığından
    Trakyadan göçen yoğun, tatlı telaştan
    Sıyrılıp gelen bir özlemle tutkunum bir elma yanaklara

    Dudaklar acı bir bademse tadılmamış
    Kalbe akan âşkta kan kırmızısı bir pekmez misali
    O güzelin âşkı bir çeşit manyak ediyor ya beni
    Bana da böyle bir güzel gün doğduysa Allah'ın bir bildiği var.

    Sabahın bir körü halı çırpmaya kalkan ablanın çatık kaşlarında
    Çaydanlığı ocakta unutan yeni gelinin nazında
    Ot bağlamış kaldırım taşlarının hürriyet davasında
    Ben o güzelin yokluğunun da müptezeliyim.

    Akrep yelkovanin âşkına kalkar Köroğulu'ndan ders alır
    Geçen vakit giden ömre kabristan aranır
    Gönül dilbere yanarken âşka derman aranır
    O güzel aldı aklımı da etti özüne vurgun

    Can kozalağım aç dünyanın arşını ses gelsin
    Belki bir akıllıysam âşkına bin viraneyim
    Aç dünyanın şu 7 cihan bağrını
    Ben sana deli gibi âşığım

    Şiirler dilsiz gönlümün bağırışları
    Kavrula kavrula yanan ruhum feryadım
    Bir beyaz zambak son anlarım
    Açan gülün tazeliğinde ben acayip âşkının manyağıyım

    Ölçüsüne, kitabına kafam yetmez bu tatlı sarhoşluğa
    O ruhevilikle kalem doymuyor yazmaya
    Fotoğrafları öpmekten heder olan dudaklarımda
    Bir buse ol benim kendimden geçişim, sevgilim

    Sahra da açan bir fidan olasılığında
    Kaderimde ne kadar raslantı varsa
    Hiçlikten yeniden varoluşa varınca
    Âşk seninde gönlüne düşünce akıl baştan gidene kadar bir sen sevgilim

    Elimde şiirler aç kapını ben geldim
    Dualarında kendimi misafir bileyim
    Aç dünya arşını, duy beni ben ona çok fena âşığım
    Sen beni ona eş, onu bana sevgili eyle Allah'ım. Amin...

    Aykut Barış Çelik

    BİR DELİNİN GÜNCESİ

    Birden gece olsun
    Mevsimler asırlara karışmış vaziyet
    Beterin beteri kıyametle yarışadursun
    Yalandan mutlulukların dükkanında
    Büyük bir kampanya ile hüzün beleş olsun.

    Birden gece olsun
    Olsun ki şerefsizlik diz boyu, namussuzluk gırtlağa yapışsın
    Cinsiyetin olmadığı bir harabe sokakta bekleyeceğim
    Bir gün daha kötülük fahiş fiyatlara rafları doldursun
    İyilik derdine düşenin dalağını severim...

    Birden gece olsun
    Olsun ki 70lik bedenler 30'un furyasında idam edilsin
    Ya işte ruhevi bir deli söyler varsay
    Akıllının aklını bin bir karıştırsınlar
    Bir işe yarayanın aklını seveyim

    Kapkaranlık bir sokağın ucunda
    Fahişelerin rayiç fiyatlara kahkaha attığı
    En kaliteli pezevengin bugünde siftah ettiği
    İbadeti bile gösteriş için yapmayan
    Yavşaklığıyla övünenlerin hayatına hoş gelelim...

    Dilinde laiklikten koca bir halka
    Döşler anarşik hay havarda
    Sözde sevaplara boyunlar bükülsün
    Özürü, efendiliği edep biliyorsa halk
    Konuşanın, hak diyenin boynu kesilsin...

    Dostun kâbusudur uyandı kan revan içinde
    Bismillah ile vardı derviş dedeye
    Dedi, anlattı, sustu, yoruldu
    Dervişte bir bismillah ile hayra yoğurdu
    Dedi yorgun dost: "hani hayır?"

    Kara perdenin arkası hayat dediklerinin tam tersi
    Keşke oraya varılsa da olsa gülüstan
    Hak etmeye çalışırken yanlış oldu girizgâh
    Susarken ve konuşmazken aldı başına belâyı insanoğlu
    İnsanoğlu nicedir hacı dede?

    Kapkaranlık sokağın ucunda iğne ucu kadar mutluluk
    O bile batıyorsa beşere konuşanın dili kesilsin
    İlle de âşk diyecekse cevan?
    Ve ona âşkı vermeyen iki elin
    Gidecek ayakların yolu, yordamı açık olsun

    Bir kaç sokak ötede dost rüyadan kalktı
    Sarmaşıklar perdeyi sardı, sarıldı
    Aman neymiş görmüşken yaşadıkları
    Yaşayıpta rüya sandıkları
    Epey acıdır kabusun afyonuyla mayhoş olduğu

    Hayat kuyusuna merdiven sal gardaşım
    Dost diye hiddetli bir karabasan çöktü üzerime
    Ağzından küfür döküldü niyeyse?...
    Yakarsa dünyayı beddualar kül eder
    Gözlerine vurduğun yalan demlerine selam vurayım kardeşim...

    Mustafa dediler bana sanki yarın varım gibi
    Ucundan düşman bildiler bugün yokum gibi
    Deli kalıbına soktular sanki akıl yarıştırdım
    Kaybettiler de ocaklar açtım
    Kazandılar da perişan vardım.

    O ince mutluluk açılır ey dost
    Aç yolumu ya Şüheda
    Ölüme uyandır ya Hüda
    Ölüm gülparemin kucağında
    Yaşam da bir ölümdür hayat zindanında...

    Şiirin başından sonuna ince bir yolda
    Bana şirin gözüken çirkef dünyada
    Ki burada ben bir halktır aslında
    Yaşam diye ezber tutulanda
    Hoşçakal dört duvar.

    Aykut Barış Çelik

    NEY NE Kİ?

    Dert ne ki?
    Yokluk öyle zorluyor ki psikolojimi
    Ve sanki bir taze ekmeğim hemen bayatlayacakmış gibi
    Hürriyetimi sanki paslı zindanlara attılar da
    İşte öyle felaket bir âşığım ki kahve kokan gözlere
    Acizim, çaresizim, bitkinim kahverengi derdime

    Dert ne ki?
    Yokluk öyle zorluyor ki beynimi
    Âşkı ayrı dert yokluğu ayrı bir sarhoşluk
    Bu eften püften yaşantı ne ki?
    Cami avlusuna terkedildi sanki tozpembe hayatım
    Felâket âşığım da suskunluğum yırttı boğazını

    Dert ne ki?
    Açım âşk denen devaya ama aşım yok
    Mecnunum deli divane, kavrulurcasına, Leylam yok
    Dağ delmekten toz duman olduysa da girmedi kalbe duman
    Öyle bıkmışım ki olup olmadık şeyden
    Beynimin en köşesinde hacı amca sigara tüttürüyor

    Dert ne ki?
    Zaten üç kuruşluk nefesle yaşarken
    Olup olmamanın sonu neye çıkar saçma sapan bir olasılık
    Hep bir ümitle, hep bir umut; durduk yere
    Durduk yere sanki kapı açılacak ve karnım ağrıyana kadar mutluluk
    Bu millet nasıl mutlu, mesut oluyor?

    Dert ne ki?
    İyice aptallaştım düşün babam düşün
    Kulağı, beyni bir güzel hoş eder yarin sesinin akla düşmesi
    Kimin ne derdi var, benim ne derdim var...
    Manyaklaştım, manyaklaşıyorum e zaten manyağım
    Şu çay hatra düşürmese zaten...

    Dert ne ki?
    Ha dünyaya mahçup olmuş bir sokak köpeği
    Ha kırılmayacağını bile bile karganın cevizle itleşmesi
    Bir ıslık çalsa uğursuzluk olacak diye korkan çocuğun duygusuyla
    Beynimden çıkmayıp ömrüm olmayan kısmetin hayaliyle
    Ya işte anla halimi üstad

    Dert ne ki?
    Onca arlanmaz, utanmaz yavşağın kalabalığından sıyrılıp gelmek
    Selam verdiğim dağların pezevenk olması
    Her bir kadının gözyaşlarında aklımın kaçması
    Yedi ceddim peygamber olsun ben seyit; yolum, yokuşum kara duman
    Allah tümünün bin bir belasını versin...

    Dert ne ki?
    Bunca kafam allak bullakken yerince de halsizim
    Soytarının sigarasında hallenen belki bir öfkeyim
    Kafam dağılsın diye me kadar uğraşsam da bi'çareyim
    Beynim öyle ağrıyor ki a dost...
    Sevgili açsa kapımı "herhalde Azrail yarin güzelliğine büründü diyeceğim

    Dert ne ki?
    Kara toprak hastalık verdi şahsıma
    Ulan sanki güllük gülüstanlık bostanın bahçesi
    Bir giremedik kahverengi gözlerin heyatına
    Ulan sanki güllük gülüstanlık hasretin ömrü
    Ya işte anla halimi üstad...

    Aykut Barış Çelik

    RAGIP - 1

    Hangi baharlar günün bir sabahının habercisi?

    Eskisi gibi pişmeyen çiğ düşünceler

    Hangi karamsarlığın bekçisi?

    Çürümüş bir ruh taşıyan çok bilmişçi beyinler

    Kim haklı bu kokuşmuş dünyada?

    Usulca merdiven başında bekleyen ufak bir çocuk

    Üst katta açlığa tutsak, ömrünü bir dumana satmış "kör olasıca"

    Bekleyiş hangi ümitsizliğin mirasdarı?

    Veyahutta gülmekte zorlanan, gözleri kan çanağı gibi bir hanımefendi...

    Bütün bunlar olurken Ragıp yazıp yazıp atıyor

    Ağzını açıp bir, iki laf etmez

    Sor, düşünceleri hep israf eder

    Sor, akıllıdır ama has delisidir buraların

    Hangi ölümün habercisi bu hava?

    Veyahutta hangi doğumların abartısı?

    Yumuşak bir gamzeye inen bir kulak çınlatısı

    Ses etmez de, buralar leş gibi ömür havzası

    Üst katta fahişenin biri kıyamet habercisi sanki

    Hanımefendi bu neyin safsatası?

    Anam! Allah bin sabır versin.

    Ağabey bu neyin hesabı, kitabı?

    Bahis konusu ufaklık bir acıyla ağlamaktayken

    Fikir fukarası deli Ragıp yine israf

    Ragıp deli, ruh hastası, embesil, şizofren

    Senin tüm soyunu, sopunu mahalle arasında bir bitik ömre sokayım

    Ragıp deli, şizofren, tamı tamamına tam bir...

    Evet tam bir, tamı tamamına gevşeğin önde gideni

    Beyin israfı, sidikli, soytarı herif

    Lanet olsun, ölesin, bedbaht...

    O çocuk bu adamın has oğlu

    Has oğlu, öz evlâdı, has ...

    Hangi ölümün habercisi bu hava?

    Hangi, hangi, Ragıp?!

    Aykut Barış Çelik

    RAGIP - 2

    Lütfen bağırmayın!

    Edep denen şey resmen kapıdan kovduğunuz kumarbaz kiracı sanki

    Lütfen, edep denen bakkaldan alınan bir Parlement değil

    Efendilik hele ki öyle sokak ortasına atılmış fahişe terliği de değildir

    Lütfen, sakin olun...

    Hanımefendi bir hiddetle kapıyı çaldı

    Dışarı da hiç hayat yok sanki

    Tutarsızlık, çirkeflik, bir mahalle bir apartmana eşit

    Ragıp'ın keyfi yerinde anasını satayım

    Çekirdek çıtlama sesleri yayılır cepte 3 kuruş para yok

    Bizim erkekler kadınlardan daha çok gıybet yapar

    On sekiz katlı apartmanın sakallı fahişeleri

    Yıkamaktan canı çıkmış pantalon, dışkı izi kalmış don

    Ragıp yetiş beynim karıncalanıyor

    Bizim Züleyha nerede amma da sarı peynirdir o

    Bir üst katta hacı amcanın oğlu parmaklarıyla kavga eder

    Bir parmak bir parmağın boynunu burktu mu...

    Hakan abinin de muhabbeti hiç çekilmiyor.

    Gönlü kalmasın diye onu dinlemekten fıttıracağım

    Evlâdım kırtlatma artık şu parmaklarını

    Ne oldu? Hayr'ola bir kahkaha koptu

    Lerzan abla değilmiş, Ragıp yine bir tarafına gülüyor

    Oğlunun yüzü mosmor kesilmiş, zangır zangır az ötede ki kilise çanı gibi

    Havaleler, ağlamalar diz boyu

    Şimdi nedir bu çıkarım?

    Ragıp; haşemalı, orası burası oryantal eşini oynatıyor

    Lerzan abla kafayı yiyecek

    Aman gitme abla, hatırlamıyor musun geçen gün ne yaptı sana?

    Özür dilerim kadının oturacak hali yoktu

    Yok yok, yanlış anlama bütün gün tacizden ibaret...

    Ragıp'ın onca şeyine ahali sessiz

    Herkes kendi günahına kömür atıyor

    Gözleri önünde ebelerine selam verilse

    Yok, yok Ragıp haklı, Ragıp'a laf yok

    Elleşmek, ne ola ki?

    Aykut Barış Çelik

    RAGIP - 3

    Düzlemesine giden sokağın sonunda yolun ikiye ayrıldığı yerde
    Koca çınarların arasında hapsolmuş aile apartmanında yaşı 20ye yakın genç bir kız var
    Bu genç kızın sabahtan başlayıp akşamın bir körüne kadar süren sade gülüşü
    İki dudağının ardına saklanan sır, salya ile tatlı tatlı dökülüyordu Ragıp'ın kül tablasına
    O esnada o gülüşü seyrederken cennetin ışıkları bir ağacın kuru kozalağından saçılır
    Pak bir beden, meşk rengine ramak kalan gözlerle dans ediyor
    Durup bir nefesle âşık olsan olmaz ki nefret etmeye kalkışsan ayıptır
    Besbelli ki kül kokusu bayıyor ama sebepsiz sırra kadem basan gülmeler afyondur
    Afyon tadilır mı yoksa beklenir mi Azrail?

    Ragıp açılmayan gözleriyle kızına manasız gülüyor
    Cehennem sıcağı gibi havada, kutup da yürürmüş gibi tırsak beden sadece gülmekten tecellisini alır
    Gülen gözler yalanı beceremiyor ama ümitler had safhada
    Kızın boğazında ki morluk aheste aheste iniyor göğüs boşluğuna
    Yalancı bir gülüş he ene saklıyorsa açığa çıkıyor
    Biraz kafamı çevirdikten sonra annesidir diye düşündüğüm bir abla sürekli hap yutuyor
    Telâş ve korku iri gözlerin arkasına saklanıyor
    Kapılarında sürekli zile basan adam geri çekilip balkonu yokladı gözleriyle
    O sırada gider borusundan akan idrar felaketin habercisiydi.

    Çantalı adam geriye çekildiği an çirkef bir kadın kapıdan çıkıp bağırırken
    Elinden psikiyatrist kartı düşen adam içeri bir hücumla girdi
    O anlık sanki cehennem gecesi vurdu gökyüzünü
    Cehennem gecesi genzimi yaktı ve nasıl tarif edeyim?
    Bir perde vardı sanki asıl olanla benim gördüklerim arasında...
    Vücudum kaskatı kesildi ki ölüm sanki kölemdi
    Çirkef kadın psikiyatristin ensesine vurdu ama nafile
    Gürültüye sağır kulağım adım atsam kıyamet kopacak
    Kaç saat geçti bilmiyorum ama ayağımı hissetmiyorum...

    Bitmiyor toplumun psikolojik sorunu
    Psikiyatristin her adımı her kapıdan isyan curcunası
    Giriş katta sabır taşı var tepesinden kan akar
    Bulutlar verasetini aldı ölümün
    Hangi bedene bürünür, ne zamanın habercisi vahşi ölüm?
    Vahşet ölüm sadece bedenden mi ibaret?
    Kız resmen aklıyla savaş halinde bedeni harap
    Özür dilerim bedenden kasıt...
    Şuan bilmediğimi anlatamam, bilsem yersin kalır kelimelerim...

    Apartman ahalisi şöyle dursun psikiyatrist kızı kolundan tuttuğu gibi çıkardı dışarıya
    Kızın üzerinde kabuk bağlayan idrar kokusu hararetli kıyamete delildi
    Bir komşunun arlanmazca açtığı radyonun cızırtısı nice mahlûkları dâhi korkutur
    Sebepsizce ve çaresizce bekleyişimin ayağıma vuran sızlamaları cabası
    Biraz sonra sokağın başında beliren dilencinin yanık sesi sanki mahşerin özeti
    Mahşerin ateşini Ragıp közlüyor ceremesini kimler kimler çekiyor
    Yoksunluk mahalle de genzimizi yakarken dilencinin sesi bir darbeyle...
    Ümitsizlik sarmalında çabalamamız istavrit gibi çaresiz
    Beyhude oluruz diye kendimizi kandırıyoruz

    Biraz vakit geçtikten sonra beynimde dalgalanan yersiz karıncalanmalar
    Basamakları entrikadan çürümüş merdivende çömelip çaresizce isyan ediyor
    Ruhumu tecrübe diye etiket vurulmuş serzenişlere kaptırdım
    Ortam beni boğuyor zorlansam bulur muyum çıkarı?
    Şu üzerime çökmek için tepinen karabasanın akrabası belki de Ragıp efendidir...
    Daha bana kalsa bütün kötülüğün başı odur
    Sebep sormayın, o bir deliyse bende durup seyirci olamam
    Aksi bir yenilgidir yada kabullenmek...
    Bu adama ses etmesek Dingo'nun ahırına çevirir buraları, he hey...

    Ragıp ile mahallenin taş köprüsünde tanışmıştık
    Milletten sigara dilenir bir kaç adım ötede insanı insana kırar
    Adamın daha neyi var bilmiyorum ama düpedüz ömür törpüsü
    Gecelerden ne bulduysa gündüzler boğaz boğaza
    Şu bahsettiğim oğlu vardı ya havalesi arşı titretir
    Günah damarında girizgâh olmuş soyuna sövsem sopunun ne suçu var?
    Belki bunlar bir geçiştir veyahut sınav
    Sabır aziz vatan toprağı kibir mahalle meydanında kaos fırtınası
    Karmaşık çelişkiler içindeyim...

    Ragıp'ın kızı göz bebeğinin en derinliklerinde zorlama da olsa umudunu taşıyor, hissettim
    Acı bir özlem çökertir kalbime sebebi ne olursa olsun
    Hani şöyle manasız gülüşı vardı ya bomboş dünyada kulağımda yankılanan tarifsiz hoş bir uğultu gibi
    Adı sanı hiç önemli değil varlığında bir sebep belli
    Vaziyet vahimse eğer aksi insanlık dışkı çukurunda
    Özür dilerim sitem etmiyorum, ölü ruhlar neden bir kamçı vurmak derdinde garibe?
    Garibin ahı tutarsa düşersin gafile
    Etme eyleme nefsim, azad et beni
    O garip yetimin hatrına...

    Gönlüm elverirse uzun zamandır dikildiğim kapıdan koşarak kaçacağım
    Manzara ne kadar içimi ürpetse de karadelik kör noktasına çekiyor
    Gök koyuya çalan kızıllıkta inliyor
    Dersin sanki turnalar cenk meydanında gazi oldu
    Öğlen vaktine doğru yağan yağmurlar göz merceklerimi eritiyor
    Sanki tanımadığıma mecburum derman bende
    Anlamıyorum şu içimde ki boşluk közlendirir mi cehennemi?
    Bir tabiri varsa söyleyin ayaklarıma düşen ateş ciğerime vuruyor
    Uğultu kafayı yedirtecek...

    Epey bir zaman geçti sanki omuzumda psikiyatristin eli
    Buz gibi ter ciğerime işliyor
    Saat kaç oldu bilemem kulağıma dualar iniyor
    Bomboş bakınırken psikiyatrist nice olaylara anlattı
    Ragıp denen tutarsız başlı başına öz başına kıyamet alâmeti
    Bahis konusu kimsenin kimseyle yok derdi
    Sanki vücudum soğuyor, gözlerim irileşiyor
    Tadı aklımdan eden bir ölüm var damağımda
    Bu arada dost oldum karabasanımla

    Gözlerimi biraz araladım ve bir sofranın tam ortasında şamdan celallenmiş
    Gırtlağıma kadar çöktü soğuk kavrulma
    Tülden hafif bir el gezinir tenimde
    Sağım Ragıp'ın kaynar kazanı solum hürriyet bahçesi
    Tepemde hiç bir surete benzetemediğim kanatlı huriler düğün havasında
    Adım attığım coğrafya noktadan ince
    Ve bir daha uyanış sonrası farklı bir dünya burası
    Şurası herhalde tam köşe oluyor, Ragıp'ın oğlu ibadetinde
    Ve tatlı uyanış...

    Tepemde toparlananlardan biri besbelli annem
    Niye öyle tatlı tatlı gülüyor?
    Babam naftalinli çayı demlediği esnada sokaktan geçen bir ambulans Ragıpların kapısında belirdi
    Bir hanım ablamız oğluyla secdeye durdu zaman durdu
    Zaman gıdım oynamıyor gök düğüm bağladı
    Biter mi yara?...

    Aykut Barış Çelik